Etiket: Neden

  • Kabızlık

    Kabızlığın tanımını yapmak zordur ve kişiden kişiye anlamı farklıdır. Bazıları İçin dışkı sıklığında azalma, bazıları için çok sert ve zor dışkılama, bazıları içinize dışkılarken ağrı hissetme olabilir. En basit olarak dışkılamada zorluk ya da gecikme olarak tanımlanabilir. Çocuklarda dışkılama sıklığı doğumdan sonraki ilk haftalarda günde ortalama dörtten, iki yaşına kadar ikiye ve dört yaşına kadar bire iner.
    Kaka kaçırma
    çeşitli resimler
    Kabızlık dışkılama sıklığına göre tanımlandığında haftada üçten az dışkılama olarak kabul edilir. Bebek ve çocuklarda Roma kriterlerine göre kabızlık tanımı erişkinlerden farklıdır ve şunları içerir:
    1. En az iki haftadır dışkılamaların çoğunda çakıl taşına benzer sert dışkı
    2. En az iki haftadır haftada iki veya daha az sayıda sert dışkılama
    3. Yapısal, endokrinolojik veya metabolik bir hastalığın olmaması.
    Okul öncesi çocukların yaklaşık %3'ü, okul çağındaki çocukların ise %1-2'si kabızlıktan yakınır. Bildirilen insidans %0.3-8 arasında değişmektedir. Ayrıca, genel pediatri polikliniklerinin %3-5'ini, pediatrik gastroenteroloji kliniklerinin ise%25'e kadar yüksek bir oranını kabız hastaları oluşturur. Dışkı kaçırma “soiling” istemsiz olarak dışkının kaçırılmasıdır ve bununla ilgili olarak değişik terimler kullanılmaktadır. Bunlardan inkontinans altta yatan bir hastalık (anatomik, organik ya da inflamatuvar, örneğin; meningomiyelosel, omuriliğe bası yapan kitle, ülseratif kolit gibi) olduğunda kullanılır. Bu durum dışkı kaçıran çocukların %5'ten daha azında sorumludur. Enkoprezis ise dört yaşından daha büyük çocuklarda kabızlığa ikincil olarak şekilli, yarı şekilli ya da sıvı dışkının istemsiz olarak kaçırılmasıdır. Dışkı kaçırma olgularının %95'ten fazlasında neden enkoprezistir. Erkeklerde daha sıktır. Primer enkoprezis dışkı kontrolü hiç gelişmemiş çocukları, sekonder enkoprezis ise yaşamının bir döneminde dışkı kontrolü geliştikten sonra dışkı kaçırmaya başlayan çocukları tanımlar. En çok kullanılan tanımlar bunlar olmakla birlikte bazıları enkoprezisi uygun olmayan yerlerde normale yakın miktar ve kıvamda dışkının kaçırılması olarak tanımlayarak, bundan daha çok psikolojik-gelişimsel anormallikleri sorumlu tutmaktadır. Son yıllarda enkoprezis için “rektumda dışkı birikimi olmaksızın dışkı kaçırma (nonretentive fecal soiling)” deyimi de kullanılmaktadır.
    Diskezi dışkılama sırasında aşırı ıkınmayı tanımlar. Küçük miktarda dışkı çıkarmak için saatlerce ıkınan çocukları tanımlamak için “inefektif defekasyon”, “anismus”,“anal akalazya”, “boşaltmada obstrüksiyon”, “pelvik taban dissinerjisi”, “anal sfinkter disfonksiyonu”, pelvik-taban disfonksiyonu, spastik pelvik-taban sendromu, çocukların fonksiyonel dışkı birikimi” gibi terimlerde kullanılmaktadır. Bu durumda çocuk, dışkılama sırasında eksternal anal sfinkterini ve perineal kaslarını gevşetmesi gerekirken kasar. Ağrılı dışkılamaya şartlı bir yanıt olarak mı geliştiği, yoksa gelişimsel bir olay mı olduğu bilinmemektedir.
    Gelişmiş ülkelerde dışkı kaçırma sıklığı beş yaşında%3, yedi yaşında %1.5, 12 yaşında %0.8 kadardır.Ülkemizde yapılan bir çalışmada çocuklarda enkoprezis sıklığı %0.43 (erkek/kız: 2.28) olarak bulunmuştur.Dokuz yaşından büyük çocuklarda %0.23 oranındadır. Daha az oranda görülmesi, ülkemizde beslenmede hayvansal gıdaların daha az yer tutmasına, birçok yerde daha etkili ıkınmayı sağlayan alaturka tuvaletlerin kullanılmasına ya da ailelerin durumu saklayarak söylememesine bağlı olabilir.
    Nedenleri ve etyopatogenez
    Kabızlığın nedeni araştırıldığında çocukların%95'inden fazlasında bir neden bulunmaz ve bunlar fonksiyonel kabızlık olarak adlandırılır. Kalan%5'inde ise değişik nedenler bulunur (Tablo 2). Burada fonksiyonel kabızlığın patogenezi üzerinde durulacaktır. Kabızlığı bebeklikte başlayanlarda dikkatli bir öykü alındığında başlangıçta akut bir neden (diyet değişikliği, çevre değişikliği, ateşli hastalık, dehidratasyon, yatağa bağımlılık, herhangi bir nedene bağlı olarak dışkılamada ağrı) saptanabilir. Bu çocukların 2/3'ünden fazlasında dışkılama sırasında ağrı olur, bir kısmında da anal fissür vardır. Bu ağrı defekasyonu geciktirme/engelleme isteği doğurarak eksternal anal sfinkterin kasılmasına ve dışkının rektumda birikmesine yol açar. Rektumda biriken dışkı, devam eden sıvı emilimi sonucu daha sert hale gelir ve bir sonraki dışkılamada daha fazla ağrıya neden olur. Böylelikle bir kısır döngü başlamış olur. Rektumdan her dışkı geçişi çocukta korku yaratır ve çocuk bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu ağrılı defekasyondan kaçınmak için dışkısını tutar. Bu dışkı tutma sırasında çocukta anormal postürler görülebilir. Bu evrelerde çocuk dışkısını tutabilmek için gluteal kaslarını kasar, kızarır, bir köşeye çekilerek çömelir ya da bacaklarını birleştirir; ağrı nedeniyle ağlayabilir; bağırma, kızarma, bacakları hiperekstansiyona ve fleksiyona getirme hareketleri gözlenebilir. Bu davranışlar aile tarafından genellikle yanlış olarak dışkılama çabası şeklinde yorumlanır. Zamanla bu davranış otomatikleşir. Olay ilerledikçe rektum büyür ve megarektum gelişir. İnek sütünde kabızlığa neden olabileceği, özellikle anne sütünden kesme döneminde kabızlığı başlayan çocuklarda akılda tutulmalıdır. Diğer tedavi yöntemlerine yanıt vermeyen çocuklarda inek sütü eliminasyonu tedavide denenmelidir. Tuvalet eğitimi başladığında karşılaşılabilecek bir sorun tuvalet eğitimini reddetmedir. Bu çocuklar idrarlarını tuvalete yaparlar fakat tuvalete dışkılamayı kabul etmezler. Bezleri bağlandığında dışkılarını ayakta bezlerine yaparlar. Bu durum nadiren yıllarca sürebilir. Bu çocuklar kabız olmaya adaydır. Yapılacak şey, bazı aileler istekli olmasa da, tekrar alt bezi bağlamaktır. Olguların%89'u üç ay içinde tuvaleti kullanmaya başlar. Tuvalet eğitimini tamamlamadan önce dışkılarken saklanma eğiliminde olan çocuklar tuvalet eğitimini reddetmeye, kabız olmaya ve dışkılarını tutmaya daha çok eğilimlidir. Daha büyük çocuklarda da dikkatli bir öykü alındığında%80'den fazlasında tetikleyici stresli bir olay(kardeş doğumu, ana-babanın boşanması, dede-nine ölümü, ev taşıma, okula başlama gibi) vardır. Aile içi davranış ve tutumlar incelendiğinde çocuğa otonomi sağlanmaması kadar, yeme ve uyuma alışkanlıklarında tam bir otonomi olması da arttırıcı nedendir. Aile yapımızda kuralları koyan genellikle babalar olduğundan, baba otoritesinin olmaması çocuk ile anne arasında simbiyotik bir ilişki yaratabilir. Çocuk, yaşına bağlı olarak oyuncaklarıyla oynama, bilgisayarda oyun oynama gibi çok hoşuna giden aktivitelerde bulunduğunda veya kendi tuvaletini kullanamadığı durumlarda dışkılama gereksinimini ertelemek isteyebilir. Özellikle okul çağında, okul tuvaletlerinin yeterli düzeyde olmaması (temizlik, tuvalet sayısı, bazı yerlerde erkek-kız ayrımının olmaması gibi)tuvaletin çocuklar tarafından kullanılmamasına ve bu da kabızlık dahil birçok soruna yol açabilir. Sonuçta yukarıda bahsedilen kısır döngü herhangi bir yaşta başlayabilir. Kabızlığın başlıca organik nedenleri Tablo 2'de verilmiştir. Nörolojik sorunu olan çocukların 1/3'ünde kabızlık görülür. Bunun başlıca nedeni nörolojik kontrol sistemlerinin yetersizliği, beslenmede yeterli posa alınmaması, kullanılan bazı ilaçlar (antikolinerjikler, opiyatlar) ve hareket kısıtlılığıdır. Nedeni ne olursa olsun hastalık ve hareketsizlik çocuklarda akut kabızlığın başlangıcı olabilir. Otistik çocuklarda da kabızlık daha sıktır. Normal şartlarda rektum boştur ve rektuma dışkı girmesi dışkılama gereksinimi doğurur. Kronik kabızlığı olan çocuklarda rektum genişlemiştir (megarektum) ve dışkı doludur. Bu çocukların rektumu, gelen dışkıya karşı duyarsızdır ve çocukta dışkılama gereksinimi olmaz. Biriken dışkı anal sfinkterin tutabileceği düzeyden daha fazla basınca ulaştığında, dışkı kendiliğinden iç çamaşırlarını kirletecek şekilde kaçar. Birlikte karın ağrısı ve distansiyonu olabilir. Gecikmiş mide boşalması nedeniyle iştahsızlık, bulantı ve kusma görülebilir. Çocukta ruhsal değişiklikler saptanabilir.
    Değerlendirme
    Öykü: En önemli nokta doğum sonrası ilk dışkılamanın ne zaman olduğudur. İlk mekonyumun 48 saatten sonra gözlenmesi araştırmayı gerektirir. Hirschsprung hastalığı (HH) olmasalar bile kabız olan çocukların yaklaşık %40'ında ilk mekonyum çıkışı 24saatten sonra olmaktadır. Aile öyküsünde ebeveynlerin yarısından çoğunda kabızlık vardır. Kabızlığın ne zaman başladığı, akut başlangıcın olup olmadığı, kullanılan ilaçlar (özellikle enürezis için), iç çamaşırının kirlenmesi, rektal kanama, bulantı, kusma, karın ağrısı, karın şişkinliği, anal bölgede ağrı (özellikle
    dışkılama sırasında), iştahsızlık, yetersiz kilo alımı ve davranış değişiklikleri sorulmalıdır. Genel olarak söylenirse olguların yaklaşık 1/3'ü kroniktir. Yine olguların %30-50'sinde yakınmalar iki yaşından önce başlamaktaysa da, ailelerin ilk dikkatini çeken ya da onları yardım aramaya yönlendiren iki yaş sonrasında çocuğun tuvalet eğitiminin gecikmesi ve dışkı kaçırmasıdır. Erkeklerde daha sık görülmektedir. Devam eden kabızlık ve/veya dışkı kaçırma çocuğu fiziksel, psikolojik, eğitim ve sosyal yönden etkiler ve özgüvenini azaltır. Bazen çocuklar doktora kabızlık değil ishal yakınması ile getirilirler. Bunun nedeni rektumda impakte olan dışkının etrafında oluşan sıvı kısmın kaçırılmasıdır. Dışkının miktarı ve kıvamı kabızlığın nedenine göre değişir. Yavaşlamış kolonik transit zamanı olanlarda dışkı daha fazla ve daha yumuşakken, fonksiyonel rektal retansiyon olanlarda dışkı miktarı daha az ve daha serttir. Normal görünümlü dışkı kaçırma varsa tuvalet eğitimiyle ilgili bir yanlışlık ya da ihmal olup olmadığının delilleri (büyümede duraklama, konuşma ve motor gecikme, fiziksel istismar bulguları) aranmalıdır.
    Fizik muayene: Palpasyonla kolonda dışkı birikimi saptanabilir. Perine mutlaka fissür, deri hastalığı, analektopi ve sakral agenezis açısından incelenmelidir. İdrar inkontinansı da varsa omurga ve sakral bölge muayenesi mutlaka yapılmalıdır. İlk 48 saatte mekonyum çıkarmayan yenidoğan anal atrezi, anal stenoz, HH ve kistik fibrozis açısından değerlendirilmeli ve araştırılmalıdır. HH'de rektal muayeneden sonra parmak çekildiğinde fışkırma tarzında dışkılama görülebilir. Safralı kusma, karın distansiyonu, bazen enterokolite bağlı kanlı ishal saptanabilir. Daha büyük çocuklarda abdominal distansiyon ve büyüme geriliği olabilir. Mekonyum tıkaçlarının pasajı kistik fibrozisi düşündürür.
    Laboratuvar: Fonksiyonel kabızlığın tanısı için laboratuar incelemesine gerek yoktur. Yapılan tetkiklerin çoğu durumun ağırlığını, bazı alt tipleri ayırmaya ve ayırıcı tanı yapmaya yarar. Organik bir neden öykü ve fizik muayene ile düşünülürse, düşünülen hastalığın tanısına yönelik testler yapılmalıdır (Tablo 2).
    Radyoloji: Fonksiyonel kabızlıkta sadece transit zamanını göstermek ya da biriken dışkı miktarını gözlemek için yapılır. Transit zamanı için ardarda üç gün sekiz radyoopak marker içirilir ve beşinci gün düz film çekilerek filmde görülen marker sayısına göre; ağır gecikme,orta derecede gecikme, hafif gecikme ve normal olarak değerlendirilir. Ayrıca, markerlerin kaldıkları yerde önemlidir. Rektosigmoid bölgede birikim “çıkışta obstrüksiyon”, tüm kolon boyunca dağılım “pankolonik gecikme” olarak değerlendirilir. Filmlerin aileye gösterilmesi sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. Normal transit zamanı kabızlığı ekarte ettirmez. Bu radyolojik çalışma tedaviye yanıtı değerlendirmede de kullanılabilir. Kaçırması devam eden bir çocukta radyoopak marker görülmemesi fazla ilaç dozunu gösterirken, bulguların devam etmesi yetersiz tedavi ya da yanıtsızlığı gösterir. Transit zamanı radyonüklid sintigrafi ile de gösterilebilir.
    Manometri: Büyük çocuklarda etkisiz ıkınma gösterilebilir. Ikınma esnasında eksternal sfinkterin gevşemesi yerine kasılması gözlenir.Ayırıcı tanıda akılda tutulması gereken hastalıkların başında HH gelir. HH, 5,000 canlı doğumda (hasta ebeveynlerin çocuklarında %3) bir görülür. Erkek/kız oranı4'tür. Zamanında doğan bebeklerin %94-98'i, prematürelerin%76'sı ilk 24 saatte mekonyum çıkarırken, HHolanların %94'ü çıkarmaz. Normal bebeklerin hemen hemen tamamı ve pretermlerin %98'i ilk 48 saatte mekonyum çıkarır. Yenidoğan bebeğin ilk 48 saatte mekonyum çıkarmaması, kusma (safralı olabilen) ve karında distansiyon varlığı HH'yi gösterir. Ana patoloji tutulan bölgede ganglion hücrelerinin olmamasıdır. Aganglionozis %70-80 oranında rektosigmoid bölgededir,%15 hastada total kolonik tutulum vardır. Bu belirtiler olmadığında ya da atlandığında çocuk kusma, distansiyon ve ishal ile birlikte septik bir tabloda (enterokolit tablosu) gelebilir. Daha az sıklıkla ise hasta çocuk büyüme geriliği ve kabızlık yakınması ile gelebilir. Daha büyük çocuklarda şiddetli kabızlığın varlığı, büyüme geriliği, karında distansiyon ve sıklıkla rektal tuşede boş bir rektum varlığı tanıyı düşündürür. Dışkı kaçırma genellikle yoktur. Baryumun kolondan geç boşalması da tanıya yardımcıdır. Grafi kısa lezyonları, total kolonik aganglionozisi ve yenidoğandaki hastalığı tanımada yetersiz kalabilir. Tedavisi aganglionik segmentin çıkarılması ve normal kısmın anal kanala çekilmesidir.
    Operasyon sonrasında da kabızlık devam edebilir ve dışkı kaçırma gelişebilir. Baryumlu kolon grafisinde tipik görünüm dar segment (hastalıklı kısım) ve proksimalindeki kolonda dilatasyondur. İnternal anal sfinkter akalazyası (İASA), eskiden çok kısa segmentli HH olarak adlandırılan, rektal biyopsinin normal olmasına rağmen motilite çalışmasında rektoanal inhibitör refleksin olmamasıyla karakterizedir. İnternal anal sfinkterin innervasyonu kusurludur. Genel görünüm dışkı kaçırmayla birlikte de olabilen kabızlıktır. Tedavisinde internal sfinkter miyektomisi başarılıdır.
    Tedavi (Doktorunuza başvurunuz)
    Belirtilerin çıkışıyla tedavi başlanması arasında geçen süre tam kanıtlanmamışsa da, başarıyı etkilemektedir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa prognoz o kadar iyi olmaktadır. Ailelerin bir endişesi de çocuğun altta yatan kronik bir hastalığı olduğudur. Bu aileler ve yaşı uygun ise çocuk olayın fonksiyonel olduğuna ikna edilmelidir. Kabızlığı olan çocuklarda davranış sorunlarının daha sık olduğu görüşü tartışmalı olsa da, davranış sorunu olanların tedaviye yanıtlarının daha kötü olduğu bilinmektedir. Bu nedenle tedavide tıbbi ve psikolojik yaklaşım birlikte verilmelidir. Tedavinin temeli “kolonu boşalt ve boş tut”tur. Kolon boşaltıldıktan sonra uzun süre dışkı birikiminin olması engellenerek anatomik yapının normale dönmesi ve rektumun tekrar duyarlılığını kazanması amaçlanmaktadır.
    ·Kolonun boşaltılması (disimpaction): Boşaltmanın sağlanması için kullanılan birçok ilaç vardır. Gerekirse lavman ve bazı durumlarda genel anestezi altında elle boşaltma yapılabilir.
    ·İdame tedavisi: Rektosigmoid bölgenin boşaltılması sağlandıktan sonra amaç kolonda dışkı birikmesini önlemek ve rektumun normal büyüklüğüne dönmesini sağlamaktır. Amaç, günde en az bir-iki kez normal kıvamda dışkılamayı sağlamaktır. Çocuk her öğünden sonra beş dakika tuvalette oturtulmalıdır. Bu arada bir günlük tutulması ve günlük dışkı sayısının ve altına kaçırmaların işaretlenmesi çocuğu teşvik edici olduğu kadar tedaviye yanıtın izlenmesi açısından da yararlıdır. Tedavide kullanılan başlıca ilaçlar, dozları ve yan etkileri
    Tablo 3'te, bazı besin maddelerinin lif içerikleri de Tablo 4'te verilmiştir. İlaç tedavisinin yanında tuvalet eğitimi, psikolojik tedavi ve bazı olgularda biofeedback tedavisi uygulanabilir. Biofeedback, manometri ve/veya elektromiyografi(EMG) kullanılarak çocuğa normal dışkılama şeklinin (ıkınarak karın içi basıncının arttırılması ve bu sırada eksternal sfinkterin gevşetilmesi) öğretilmesidir. Pelvik-taban dissinerjisi olanlarda biofeedback yararlıdır. Böylelikle çocuklara normal dışkılamanın şekli, ıkınırken eksternal anal sfinkterin gevşetilmesinin gerektiği gösterilerek öğretilir.
    GİS: Gastrointestinal sistem.
    Manometride anorektal fonksiyonlar ve kolonik transit zamanı normaldir. Bunlarda öyküde kaçırılan dışkının normal miktarda olduğu görülür. Bu çocuklarda dabiofeedback genellikle daha başarılıdır. Dışkılama mekanizmasında bir bozukluk olmadığı taktirde biofeedback'inyararı yoktur. Fissürü olan çocuklarda internal anal sfinkterin istirahat halindeki basıncı yüksek olduğundan (ister neden, ister sonuç olsun), tedavide de bu basıncın düşürülmesi önerilir. Perianal infeksiyon,ağrıya neden olup dışkılamadan kaçınmaya neden olacağından, olup olmadığına dikkat edilmelidir. Bazı çalışmalarda %50-60 gibi yüksek oranda rekürrens bildirilmektedir. Tıbbi tedaviyle birlikte psikolojik destek ve davranışların değiştirilmesi çalışmasıyla başarı şansı%88'lere kadar çıkmaktadır. Yine de çocukların yarısına yakınında tekrarlama olabilir ve bu durumda kısa süreli tıbbi tedavi verilmelidir. Başarı aile ve çocuğun programa uyumuna doğrudan bağlıdır. Rektumun tam boşaltılması sağlandıktan sonra tuvalet eğitimi, dışkı yumuşatıcılar kullanılarak günlük boşalma sağlanmalı ve birikme engellenmelidir. Bu dönemin azından altı ayı alır. Bu dönemden sonra ilaçların gözetim altında kesilmesi önemlidir. Yeterli boşalmanın olmadığı düşünüldüğünde tekrar ilaç başlanmalıdır.
    ·Cerrahi tedavi: Hastaların %5'ten azında cerrahi tedavi gerekebilir.
    Tablo 1. Çocuklarda normal dışkılama sıklığı
    Yaş Haftalık dışkılama sıklığı Günlük dışkılama sıklığı
    0-3 ay
    Anne sütü 5-40 2.9
    Mama 5-28 2.0
    6-12 ay 5-28 1.8
    1-3 yaş 4-21 1.4
    > 3 yaş 3-14 1.0

    1. Fonksiyonel: %95
    2. Organik
    a.Anatomik
    İmperfore anüs
    Anal stenoz
    Anüsün önde yerleşmesi
    Pelvik kitle (teratom vb.)
    b. Metabolik ve gastrointestinal
    Hipotiroidizm
    Hiperkalsemi
    Hipokalemi
    Kistik fibrozis
    Diabetes mellitus
    Multipl endokrin neoplazi tip 2B
    Çölyak hastalığı
    Renal tübüler asidoz
    c. Nöropatik hastalıklar
    Spinal kord anormallikleri
    Spinal kord travması
    Nörofibromatozis
    Ensefalopati
    Tethered kord
    Serebral palsi
    d.Bağırsak sinir ve kas bozuklukları
    Hirschsprung hastalığı
    İntestinal nöronal displazi
    İntestinal psödoobstrüksiyon
    Visseral miyopatiler
    Visseral nöropatiler
    e. Anormal karın kas yapısı
    Prune belly sendromu
    Gastroşizis
    Down sendromu
    f. Bağ dokusu hastalıkları
    Skleroderma
    Sistemik lupus eritematozis
    Ehlers-Danlos sendromu
    g. İlaçlar
    Opiyatlar
    Fenobarbital
    Sükralfat
    Antasitler
    Antihipertansifler
    Antikolinerjikler
    Antidepresanlar
    Sempatomimetikler
    h. Diğer
    Ağır metal zehirlenmesi (kurşun)
    Vitamin D zehirlenmesi
    Botulizm
    İnek sütü protein intoleransı

  • Çocuklarda kabızlık ve cerrahi yaklaşımlar

    Çocuklarda kabızlık ve cerrahi yaklaşımlar

    Kabızlık,seyrek,miktar olarak az sert ve ağrılı kaka yapma olarak tanımlanabilir.

    Yenidoğan bir bebek normalde ilk 24 saat içerisinde mekonyum adı verilen(siyah renkli) kakasını yapar. Bu nadiren 48 saati geçer.Doğumu takiben ilk 48 saat içersinde kaka yapmayan bebeklerde anüsün açık olup olmadığı veya dar olup olmadığı (Anal stenoz) kontrol edilmelidir.Anüs kapalı ise (anal atrezi)sorun acil cerrahi girişimi gerektirir.

    Anüs dar ise ,analdilatasyon(anüs genişletmesi) yapılmalıdır. Anüsün açık ve kakanın 48 saati geçmesine rağmen olmaması durumunda rektal tuşe (küçük parmağın anüsten rektuma sokulması) ile,muhtemel mekonyum tıkacı (sertleşmiş mekonyum)yerinden oynatılarak çocuğun kaka yapması sağlanır.

    Yenidoğan bir bebek yukarıdaki girişime rağmen kaka yapmıyorsa veya siyah katran renginde bir kaka yerine az miktarda ve açık renkli kaka yapması sindirim kanalının alt kısımlarında itici barsak haraketleri yokluğu (Hirschprung hastalığı doğumsal aganglionik megakolon ) veya fiziksel bir tıkanıklık olduğu düşünülerek bir çocuk cerrah tarafından muayene edilmesi sağlanmalıdır.

    Hirschprung hastalığı çoğunlukla kalın barsağın son kısımlarında bir bölümde sinir hücrelerinin olmadığı bu kesim barsağın kakayı dışarı doğru iten hareketinin bozukluğu ile kendini gösterir.
    Bu hastalık bazen daha ileri yaş gruplarındaki çocuklarda da kabızlık nedeni olarak ortaya çıkabilir. Hirschprung hastalığının tedavisi cerrahidir.Bu tedavide sinir hücreleri içermeyen kesimin rektum ile birlikte çıkarılması veya bu kesimin rektumla birlikte devre dışı bırakılmasıdır.(Swenson veya modifiye Duhamel adı verilen tekniklerle).

    Çocuklarda günlük kaka yapma sayısı, beslenme tipi ve yaşa göre değişirse de ;0-3 aylık çocuklarda günde 2-3 defa ,6 ay -1 yaş arasında 2,2-3 yaş üzerindeki çocuklarda günde ise 1 defa olarak tanımlanmaktadır.

    Kabızlık çocuklarda oldukça sık görülen bir semptomdur.Çocuk ve çocuk cerrahisi hekimlerine müracat eden hastaların %10-25’ ini oluşturmaktadır.

    Kabızlık erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık görülmektedir.

    Kabızlığın sebepleri;

    Kabızlık nedeni hastaların %5 inde organik (bir hastalığa bağlı ),%95 inde fonksiyonel nedenlere bağlıdır. Kabızlığın ayırıcı tanısında şikayetlerin başladığı yaş çok önemlidir. Yenidoğan ve erken bebeklik döneminde başlayan kabızlık olgularında organik nedenler ön planda düşünülmelidir.


    Kabızlığın Organik Nedenleri:

    ●Doğumsal anorektal (anüs ve onun hemen üzerindeki rektum denilen barsak kesimi) malformasyonlar (Anomaliler).Doğumsal aganglionik megakolon (Hirschprung hastalığı ;yukarıda kısaca anlatıldı).

    ●Nörolojik hastalıklar,medulla spinalisi tutan myelomeningosel(omurilik tutulumu gösteren doğumsal anomali),mental gerilik.

    ●Kistik fibrozis (karın içi organlardaki dış salgı yapan tüm bezleri tutarak salgı azlığına ve dolayısı ile mekonyum veya kakanın daha kıvamlı olmasına neden olan)hastalığı.

    ●Doğumsal veya daha sonra gelişen hipotiroidizm (Tiroid bezinin yetersiz hormon salgılaması –Barsak haraketlerini engelleyerek)kakanın dışarı atılma sürecini geçiktirir.

    ●İnek sütü alerjisi
    ●Yetersiz sıvı alımı
    ●Anal Fissür: Herhangi bir nedenle iyice sertleşmiş bir kakanın anüs ağzında yaptığı yırtık (Anal fissür )çok rastlanılan organik kabızlık nedenidir.Bir kere fissür oluştuğunda sonraki kakalar son derece ağrılı olur ve çocuk bu nedenle kakasını tutarak kabızlık oluşur. Ayrıca kaka yaparken fissürlü anüste oluşan çatlak nedeni ile kakanın çevresine kırmızı renkli kan bulaşır. Fissür bir defa oluşunca çocuk kaka yapma konusunda kısır döngüye girer. Ağrı nedeni ile kaka yapmaz ,kaka yapmadıkça da barsak alt kısmındaki kaka iyice sertleşerek adeta taş halini alır.Bu gibi çocuklarda karın muayenesinde barsaktaki sertleşmiş kaka kolayca hissedilebilir .Rektumdan vazelin kullanılarak parmakla kaka tahliye edilmeye çalışılır. Başarılı olmayan durumlarda ise rektal lavman yapmak zorunda kalınabilir.

    Anal fissürün tedavisi, anal dilatasyon dur. Hafif ve erken tanı konulan olgularda bu yağlanmış (vazelinle) parmak veya rektal bujilerle yapılır. Ağrı için pomat veya ılık suya oturtma banyosu çocuğu rahatlatacaktır.Tüm bu işlemler çocuk cerrahisi tarafından yönlendirmelidir.

    Kabızlığın Fonksiyonel Nedenleri:

    Çocuklarda kabızlığın büyük çoğunluğu fonksiyoneldir. Çocuk 2 yaşına yaklaşınca tuvalet eğitimi verilmelidir.
    Çocuk günün belli saatinde tuvalette tutularak veya oturtularak kaka yapması istenilir. Çocuk herhangi bir şekilde kaka yapma istediğini belirtirse veya hissedilir ise hemen tuvalete götürülmeli ve oldukça müşfik davranılmalıdır. Çocuk kakasını bu şekilde yaparsa mutlaka ödüllendirilmelidir. Bıkkınlık gösterilmeden iyi sözlerle çocuk mutlaka hergün kaka yapmak üzere aynı saatte tuvalete oturtulup zaman harcanmalıdır. Bu işlemler esnasında kesinlikle çocuğa sinirlenmemeli ve kızılmamalıdır.

    Bazı aile içindeki sıkıntılar,tartışmalar çocuğun tuvalet eğitimini engelleyeceği akıldan çıkartılmamalıdır.

    Bazı çocuklara oyun oynamak kaka yapmaktan daha çekici geleceği için kakası geldiği halde bunu tutma yolunu tercih ederler. Oyuna ara vererek kakasını yapması sağlanmalıdır.

    Çocuk tuvalet eğitimini tamamlamadan imkanlar ölçüsünde kreş veya okul öncesi eğitime başlatılması uygun olmaz.Tuvalet eğitimini tamamlamış bazı çocuklarda okuldaki şartların uygun olmaması veya oradaki personelin çocuğa iyi davranmaması halinde çocuk emosyonel sıkıntıya girerek kakasını yapmaya bilir. Bu konstipasyonun başlaması ve kronik bir hal almasına neden olabilir. Bu gibi durumlarda Fekal soiling (külotunu az miktarta kaka ile kirletmesi)gelişebilir.

    Böyle durumlarda anne,baba,hekim ve okulun yetkilileri birlikte bu sorunun çözümünde müştereken çaba göstermeleri gerekir.

    Kronik konstipasyonlar çocuklarda ;sertleşmiş kakayı çıkarmak için gereğinden fazla ıkınması olan çocuklarda rektum mukozası dışarı çıkabilir. Anüsten dışarı çıkan pembe –kırmızımsı renkli bir kitle bazen kendiliğinden içeri girer,bazende aileler veya hekimin yardımı gerekir. Rektal prolapsus denilen bu durum süreklilik kazanırsa mutlaka çocuk cerrahının olayı değerlendirmesi gerektiği durumlarda cerrahi girişimle düzeltme yönüne gidilmesi gerekir.

    Aile çocuğun yeterli sıvı almadığı konusunda ve kabızlığın bazı gıda değişimleri ile ilgisi konusunda duyarlı olmalıdır. Çocuğun beslenme şekli konusundaki şüpheleri çocuk hekimi ile paylaşması ve uygun bir beslenme programı uygulanması sağlanmalıdır. Ayrıca hekim kakayı yumuşatıcı bazı ilaçlar önerilebilir

  • Kronik yorgunluk sendromu tanısı

    Şimdi işin biraz kötü tarafına geldik maalesef ki kronik yorgunluk sendromunun ortaya koyacak bir görüntüleme yöntemi ya da bir kan testi yok ve bu sendromda görülen birçok şikâyet başka hastalıklarda da görülebilir. Bu yüzden kişin semptomları ile beraber bu semptomları oluşturan etkenleri ve patofizyolojiyi gözden geçirmek ve altta hangi neden yatıyorsa ona yönelmek en doğru yoldur.

    Size burada bir bilgi daha vereceğim kronik yorgunluk sendromu kayıtlarda bir düzensizlik (disorder) olarak geçmektedir. Her ne kadar bu kelime Türkçe ye çevrilirken hastalık diye çevrilse de bu direk doğru değildir. Çünkü hastalık tanımı, düzensizlik tanımından biraz farklıdır. Düzensizlik, hastalıkta hem tanı hem de tedavi vardır (literatürün kabul ettiği). Ama düzensizlikte literatürün kabul ettiği net bir tanı ya da net bir tedavi yoktur.
    Bu sendromun tanısını koyarken çoğu şikâyet, fibromiyaljiden de vardır ve genelde hastalara fibromiyalji tanısı koyulur ama kronik yorgunluk sendromu tek bir hastalıktan ziyade aslında sistematik bir çok hastalığın bütünüdür diyebiliriz. Ayrıca çağımızda lyme tanısı ile aynı kefeye konsa da aslında birçok farklılıkları vardır.

    Patofizyolojik olarak mitokondriyal sorunlar özellikle aminoasit ve nitrojen matebolizması başta olmak üzere lipit mekanizması ve karbonhidrat metabolizmasındaki sorunlar çalışmalar ile ortaya konulmuştur, bağırsak florası sorunları çalışmalarla ortaya konulmuştur.
    -Kişin şikâyetleri
    -Kullandığı ilaçlar
    -Hayat tarzı uyku, stres, beslenme
    -Ruhsal durumu kişinin tanısında oldukça büyük önem taşımaktadır.
    Eğer yukarıda saydığımız semptomlardan kronik yorgunluk sendromu olduğunuzu düşünüyorsanız bu konuda yetkin bir doktora görünmenizde fayda var çünkü tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınır, ilerledikçe iyileşme oranı da düşmektedir.

    BAZI GÖRÜŞLER KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNU 4 ALT DALA AYIRMAKTADIR;

    1-Kronik yorgunluk ve immün, disfonksiyon (CFIDS) bu grupta diğer şikâyetlerle beraber laboratuvardan net olarak kan beyaz kürelerin düşüşü ve NK hücrelerinin düşüşü saptanmıştır.

    2-Myaljik ensefolamyelit (ME) şikâyetlerde nörolojik sorunlar daha ağır basmaktadır. Birçok kişi benim de yukarıda belirttiğim gibi kronik yorgunluk sendormunu ve miyaljik, ensefalomyeliti aynı hastalık olarak görmektedir ama birçok kesim de bu şekilde ayırmaktadır.

    3-Adrenal yorgunluk (azalmış ya da disfonksiyonel) , kortizol laboratuvar testleriyle ortaya konulabilir. Uyku bozuklukları stres gibi birçok neden adrenal yorgunluğa neden olabilir. Sadece bu konuyla alakalı ayrıntılı bir yazım olacak.

    4-Postural taşikardik sendrom (POTS) düşük tansiyon ve düşük nabız ile seyreden kardiyovasküler sorunlar olmaktadır, ve bu sonunda postural hipotansiyona neden olmaktadır. Postural, hipotansıyonda yatarken normalken ayağa kalktığınızda tansiyon düşer.

    ***Birçok görüş mitokondriyal, disfonksiyonu kronik yorgunluğun temel nedeni olarak görmektedir ve buna göre tanı yöntemleri geliştirmeye çalışmaktadırlar.

    BAĞIRSAK FLORASI VE KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Yapılan bir çalışmada kronik yorgunluk sendromu olan kişilerinin çoğunda irritable bağırsak sendromu görülmüş ve çalışmada ikisi aynı anda olan ve olmayan kronik yorgunluk sendromu hastaları ayrı ayrı incelenmiş. Ve iki hastalık arsındaki bağlantı da incelenmiş.
    Kronik yorgunluk sendromu olan 50 hasta ile 50 sağlıklı kişinin gaita örnekleri ve kan değerleri karşılaştırılmış.
    Gaita analizleri yapıldığında bazı flora bakterilerinin kronik yorgunluk sendromu ile bağlantılı olduğu gösterilmiş. Bunlar;
    1- Faecalibacterium
    2- Roseburria
    3- Dorea
    4- Coprococcus
    5- Clostridıum
    6- Ruminococcus
    7- Coprobacillus dur.

    Diğer türlerde de IBS ile eşlik edip etmemesine göre değişkenlik görülmüş. IBS ve kronik yorgunluk sendromu beraber olan hastalarda alistipes seviyelerinin arttığı faecalibacterıum seviyelerinin azaldığı görülmüş bağırsak florasında.
    IBS olmadan olan kronik yorgunluk sendromunda ise bazı bacteriodes seviyelerinde artış, bacteiodes, vulgatus seviyesinde azalma görülmüş.
    Antiinflamatuar bakteri suslarında azalma ve proinflmatuar bakteri suslarında artma görülmüş benzer bir gaita analizi çalışmasında. Yani bağırsak florası ile bu hastalıklar arasında ciddi bir bağlantı vardır.

    Gaita analizlerine bakılarak kişinin ileride kronik yorgunluk sendromu geçirip geçirmeyeceğine dair fikir vermek mümkün olabilir demektedir bazı görüşler. Bunlarla alakalı laboratuvar testleri kullanılmaya başlanmıştır.

    Buradan çıkaracağımız sonuç bağırsak florası dengesizlikleri muhtemel kronik yorgunluğun altındaki en önemli nedenlerden biri olabilir. Ama bu floral denge neden bozuluyor ona odaklanmak gene en önemlisi olabilir. Yani beslenme yanlışları kronik toksisite stres gibi nedenler.

    KRONİK YORUNLUK TEDAVİSİ

    Adım adım kronik yorgunluk tedavisinde neler yapabileceğimizden bahsedeceğiz.
    Kişilerin tedavisinde temel mantık her kronik hastalıkta olduğu gibi alttaki nedenlere odaklanmaktır. Bu nedenler kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve bir kişide en önde odaklanılması gereken neden diğerinde çok daha arka sıralarda yer alabilir. Ama temel olarak size adım adım bahsedelim bakalım neler yapmalıyız? Aslında size sayacağım bu sırayı benim diğer bütün yazılarımda da görebilirsiniz çünkü tüm kronik hastalıklara yaklaşım bu sırayla olmalıdır benim görüşünce. Ve bu değişiklikleri yaparken de patofizyolojik ve sistematik olarak birçok sistemi göz önünde bulundurmaktayım.
    1-Diyet düzenlenmesi
    2-Toksinlerden arınmak
    3-Kronik stres yönetimi
    4-Hayat tarzı değişiklikleri
    5-İnflamasyona odaklanmak
    6-Mikroplara odaklanmak
    7-Eksik vitamin ve mineralleri tamamlamak
    8- Ruhsal sisteme odaklanmak ruhsal ve bedensel travmaları çözümlemek
    9- Duygusal ve düşünce sel toksinlerden kurtulmak

    İyileşme zaman alabilir ve bu yol zorlu bir yoldur ama güzel sonuçlara ulaşmanız emek verirseniz mümkün.

    1-DİYET DÜZENLENMESİ

    Doğru beslenme tüm kronik hastalıklarda en önemli adımlardan biridir. Doğru diyet size hem iyileşmeniz için gerekli enzim ,mineral, fitokimyasal ve vitaminleri sunan hem de size zarar veren ve inflamasyona neden olan gıdalardan uzak bir diyettir. Sağlıklı biri hayat için bağırsak floramızı da destekleyecek şekilde ve sindirim sorunlarına neden olmayacak şekilde beslenmeliyiz.
    Hastalarımda ve kendimde kronik hastalıkları yenerken en çok sonuç aldığım şey bitki ağırlıklı beslenmedir. Yapılan birçok çalışma da göstermiştir ki bitki ağırlıklı bir beslenme sağlıklı bir bağırsak mikrobiyatası için elzemdir. Beslenmenizde neredeyse tabağınızın yarısını sebzeler ve yeşillikler oluşturmalıdır.
    Kronik yorgunluk sendromunda beslenme
    Bir grafik üzerinde olacak:

    Başlık günlük bir beslenme değil mi nasıl olmalı?

    • %40 Sebzeler
    • %15 Meyveler
    • %15 Hayvansal gıdalar
    • %10 Baklagiller
    • %10 Glutensiz tahıllar
    • %10 Yağlı tohumlar

    Bu oranlar kişiden kişiye değişebilir bunu özellikle belirtmeliyim, bu yüzdeler kabataslak verilen oranlardır ve çoğu hastada dağılımı konusunda değişiklik gösteriyor ama en büyük çoğunluğa odaklanırsanız dünyada en çok kişiyi tedavi eden ve her türlü hastalıkta başarı oranı bilimsel çalışmalarla da ortaya konulan “bitki bazlı beslenme “de oranlar bu şekildedir. Ve yıllardır hastalarımda mucizevi sonuçları bu şekilde almaktayım.

    Hayvansal gıda tercihlerimiz serbest gezen organik yumurtalar balıklar ve merada otlanan hayvanların etleri olabilir ama bu da beslenmemizde temeli değil sadece maksimum %20lik bir kısmı oluşturmalıdır.
    Meyveler baklagiller glutensiz tahıllar, yağlı tohumlar ise beslenmenizde hayvansal gıdalardan önde olmalıdır.
    Gıda intoleransları burada belki de en çok dikkat edilmesi gereken noktalardan biri olabilir çünkü neredeyse tüm kronik hastalıkların altında intolerans tablosu bulunmaktadır.
    Bir müddet gluten ve süt ürünlerinizi hayatınızdan çıkarmanızı ve eliminasyon diyeti yapmanızı öneririm. Eliminasyon diyeti ile alakalı ayrıntılı yazı paylaşacağım.
    Uzun süreli açlıkların bu tip hastalara uygun olmadığı özellikle belirtilmektedir. Enerji metabolizmasındaki bozukluklardan dolayı o yüzden intermittan fasting ve açlıklar hastaların metabolizmaları düzeltilmeden asla ama asla önerilmez bu hastalarda.

    Yeterli su tüketimi sağlıklı bir hücresel fonksiyon ve detoksifikasyon için olmazsa olmazdır. Toplumda ki hastalıkların bir kısmı yeterli su tüketimi sağlandığında ciddi oranda azalabilir. Burada dikkat etmek istediğim bir konu var sebze ve meyvelerdeki su normal sudan daha etkin ve enerjiktir hücre içinde. Kronik susuzluk vakalarında genelde sebze suları içmelerini ve meyve su seklinde değil yiyerek bunu direk yemelerini söylüyorum.

    2-TOKSİNLERDEN ARINMAK

    Detoksifikasyon ile alakalı ayrıntılı bir yazımız olacak ama burada kısaca bahsedelim. Vücut normalde kendi detoksifikasyonunu kendi her gün her an yapmaktadır ama kronik toksin yükümüz artarsa ve detoksifikasyon sistemlerin çalışmasını önleyen sistematik bazı durumlar oluşursa( enfeksiyon vitamin mineral eksiklikleri stres vb.) toksinleri yeteri kadar atamayacağız ve vücudumuzda biriken toksinler dokulara giderek buralarda hasar oluşturarak birçok hastalık ve semptoma yol açacaklardır.
    Detoksifikasyonun birinci kuralı çevresel toksinleri azaltmaktır. Maruz kaldığımız her türlü kimyasalı elemine etmektir. Toksinler vücudumuza ağız yoluyla, nefes yoluyla ya da cildimizden temas yoluyla gelmektedir. İlk basamak toksinlerden uzaklaşmak ve hayatımzıdaki tüm toksin etkenlerden uzaklaşmak olmalıdır. İleri vakalarda medikal detoks şeklinde gerekli vitamin ve mineralleri başlayarak kişinin detoksifikasyon sistemlerini desteklemek ve detoksun 3 fazını desteklemek önemlidir.

    3-KRONİK STRESS YÖNETİMİ

    Stres hastalıklar için adeta bir paradoks gibidir. Stres hastalıklara neden olur hastalıklar stresse. En sonunda da olan size olur. Vücut HPA hipotalamus, pituer adrenal aksı bozulur, adrenal yorgunluk oluşur. Bu konuyla alakalı da ayrıntılı bir yazımız olacak burada yapılacak ilk şey strese neden olan etkenleri ortadan kaldırmak olacaktır. Bu işyerinizde bir sorun olabilir evinizde bir sorun olabilir ya da birçok dış etken olabilir. Biliyorum kolay değil bu söylediğim ama stres devam ettiği sürece iyileşmenin gerçekleşmesi pek mümkün değil.

    Şimdi size bahsedeceklerim stresle başa çıkma tavsiyeleri;

    -Sağlıklı uyku hem stresle başa çıkmak için önemlidir ama aynı zamanda kronik yorgunluk sendromu tedavisinde en önemli yerlerden birini almaktadır. Kaliteli ve yeterli uyku birçok semptomu azaltabilir, sağlıklı çalışan bir bağışıklık sistemi için elzemdir. Karanlık ama tamamen zifiri karanlık, sessiz, teknolojik aletlerden uzak-uygun sıcaklıkta bir oda uykuya dalmak ve uykunun devamlılığını saplamak için önemlidir.
    Bazen belirli bir süre melatonin takviyesi göz önünde bulundurulabilir
    -Kafanıza takılan ya da sizi strese sokan bir durumla karşılaştığınız anda ortamdan uzaklasın ve en az 15 dakika acık havada yürüyüş yapın. Döndüğünüzde strese neden olacak sorunun o kadar da büyük bir sorun olmadığını ya da bu stresle başa çıkabileceğinizi fark etme olasılığınız büyük.
    -Gün içinde yaptığınız 10-15 dakikalık meditasyon ve nefes egzersizi molaları, yoga molaları oldukça faydalıdır
    -Aynı anda birçok işi yapmayı bırakın. Bu sizi çok fazla strese sokacaktır. Her seferinde bir işi hallederek ilerlemek daha sağlıklı olacaktır.
    -Hayatımızla alakalı en büyük sorunlardan biri sanırım “meli, malı “ eki olabilir. Yani kendimize sürekli sunu yapmalıyım bunu yapmalıyım bu böyle olmalı bu şekilde olmalı seklinde kurduğumuz cümleler aslında oldukça sağlıksızdır. Hedeflerimiz olabilir ve bunlar için caba gösterebiliriz ama kendimizi belirli kalıplara sokmak ve bunlara delice odaklanmak belki de çevresel streslerden daha fazla etkilemektedir bizleri.

    4-HAYAT TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Biz hareket etmek için yaratılmış varlıklarken zamanla hepimiz kapalı duvarlar ardındaki işlere mahkum olduk buna ben de dâhil maalesef. O yüzden hareketimizi arttırmak bir lüks değil bir gereklilik bizim için. İşyerinde çalışırken bile ara ara kalkıp hareket etmeniz, mümkünse açık havada hareket etmeniz oldukça önemlidir. Hareket etmek kan akısını arttırır ve bu detoksifikasyonunuzun düzgün olması hücrelerin oksijenlenmesi için oldukça önemlidir. Hareket etmek vücudunuzda daha mutlu hissetmenizi sağlayacak endorfinleri salgılatır, bağışıklığınızı yükseltir.
    Ama burada dikkat etmeniz gereken çok önemli bir şey var kronik yorgunluk sendromunda sizi zorlayacak hareketler ve fazla egzersiz şikâyetlerinizi oldukça arttırabilir. O yüzden basit hareketlerle başlamak hatta spor olarak yoga pilates ve çok hafif tempolu yürüyüşleri denemek ve spor sürelerini kısa sürelerden başlayıp giderek arttırmak oldukça önemlidir.
    Uyku saatlerinizi düzgün aralıklarda tutmak yasam tarzı değişikliklerinden belki de en önemlisidir. Hastalarıma dediğim gibi saat 22.00, 24.00 arasında uyumanız önerilir.
    Ekran ve bilgisayar karısındaki süreleri kısa tutmanız oldukça önemlidir. Teknolojik aletlerin yaydığı frekans ve bozucu alan hastalıklarınızı oldukça etkileyecektir.
    Olabildiği kadar doğaya çıkmanız önemlidir. Özellikle deniz kenarı, şelale kenarı orman gibi alanlarda bulunmak sizleri bolca negatif iyonlara maruz bırakacaktır. Bu negatif iyonlar sağlığınız için oldukça önemlidir. Bir başka yazımızda bu konudan da ayrıntılı bahsedeceğiz.

    5-İNFLAMASYONA ODAKLANMAK

    Burada kronik inflamasyonun hemen hemen tüm hastalıkların altındaki temel nedenlerden biri olduğundan bahsetmekte fayda var. Bu konuyla alakalı oldukça ayrıntılı bir yazım olacak. Ama özellikle size bahsetmek istediğim burada kısaca bu inflamasyonun altında da diğer saydığımız maddeler bulunmaktadır aslında beslenme stres uyku toksinler vb.

    6-MİKROPLARA ODAKLANMAK

    Mikrop teorileri tıp tarihinin gerek akut gerek ise kronik hastalıklarda kafasını en çok karıştıran ve nerdeyse de en çok araştırmaların yapıldığı konulardan biri olmuştur. Akut hastalıklarda altta bir mikrop virüs bakteri parazit olduğu hemen kabul görse de kronik hastalıklara yaklaşımda yıllardır hep geri planda tutulmuştur. Ben yıllardır bu konu üzerinde oldukça araştırıyor ve okuyorum çünkü kendi kronik hastalığım olan lupusu iyileştirmek için oldukça çalışmış ve araştırmış olduğum için ilk gündeme yoğun şekilde geldiği yıllardan beri bu konunun yakın takipçisiyim.
    Öncelikle şunu belirteyim kronik hastalıkların altında mikropların yattığı teorisi hala tartışılmakta ve çalışmalar her gecen gün artmaktadır. Ama en son çalışmalar artık bize net göstermektedir ki vücudumuzda mikroplar artık sanıldığı gibi bizlere direk saldırıp hastalık yaratmamaktadır yani doku ve hücrelerde çoğalıp bağışıklığı etkileyen diğer nedenler nedeniyle 8stres eksiklikler beslenme vb. ) bağışıklık düştüğünde saldırıya geçmektedirler ve çoğalarak semptomlar oluşturmaktadırlar. Çoğu immün sistemin yeterli çalışırken bile hücre içinde sorunlara yol açıp mitokondriyal disfonksiyonlara neden olabilir EBV, HHV6 gibi çoğu ise direk immün sistem baskılanmasını kendi yapmaktadır. Üzerine en çok çalışmalar yapılan virüslerimiz EBV yani (EBSTEİN BARR) virüsüdür. Onun dışında diğer herpetik aile virüsleri hakkında da çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Onun dışında streptekok gibi bakteriler ve bartonella babesisa gibi parazitlerin ve birçok mikrobun çalışmaları her gecen gün artmaktadır. Kronik hastalıkları olan insanlarda bu mikropları saptamak oldukça zordur ve çalışmaları en çok zorlayan kısım da sanırım budur. Ama her gecen gün artık saptanamayan mikroplar adıyla kronik hastalıklar altındaki en büyük sorunların mikroplar olduğu görüşü yaygınlaşmaktadır. Antibiyotikler ve antiviral, antiparaziter ajanların hepsi bu mikroplara etki edememektedir çünkü bu türlerin adaptasyonu oldukça gelişmiştir. Bilimsel literatürdeki birçok çalışmayı da alttaki kaynakça link kısmına bırakmaktayım. Bu mikropların tedavisi de immün sistemi toparlayarak bu mikropları elemine etmek olacaktır ama bu oldukça uzun bir yol olabilir. Onlara karsı agresif bir savaştan ziyade zamanla yavaş yavaş vücuttan temizlemek akılcı olan yol gibi görünmektedir. Kronik yorgunluk sendromunda şüpheli mikroplar EBV Iyme bakteri-q fever bakteri ,CMV HHV6, enterovirus, parvovirus B19 şeklindedir
    -Bu mikropların elemine edilmesinde naturopatların sıklıkla tercih ettiği ajanlar fitoterapik ajanları kullanmak mikroplara karsı benim en sevdiğim yöntem.

    7-EKSİK VİTAMİN VE MİNERALLERİ TAMAMLAMAK
    İşte burada en önemli noktalardan biri kişinin eksiklerine laboratuvar tahlilleri kadar semptomlarına hakim olarak da yaklaşmak çünkü vitamin ve mineral eksikliklerinde çoğu zaman kan ve diğer laboratuvar tahlilleri bize fonksiyonel eksiklikleri göstermekten aciz. Hem laboratuvar tahlilleri hem de kişinin semptomları göz önünde bulundurularak tedavi planlanmalıdır ve gerekli eksiklikler önce beslenme ile destek olunmalı beslenmenin eksik kaldığı yerde gerekli supplementler başlanmalıdır.
    -Bir sonraki bölümümüz kronik yorgunluk sendromunda eksiklikler ve supplementler konusunda size bilgi verecek.
    8 ve 9. Maddelerle alakalı ayrıntılı bir bölüm gelecek ama sunu belirtmek gerekir ki kişi ruhsal sisteme odaklanmadığında ve bedenini yoran ve yıpratan duygusal ve düşünce sel toksinlerden arınmadıkça hastalıklarından tam anlamıyla kurtulamaz. Bazı hastalarda bu 2 madde daha önce saydığımız tüm nedenlerden daha önemlidir.

    Kronik yorgunlukta kişiye bütüncül bir pencereden yaklaştığınızda
    Ayrıca bu sistemlere dokunmak için kullanabileceğimiz tamamlayıcı tıp yöntemleri ve diğer bazı yöntemler bulunmaktadır.
    -Akupunktur
    -Homeopati
    -Nöral terapi
    -Ozon tedavi
    -Nefes egzersizleri
    -Yoga
    -Reiki
    -Masaj
    -Hamam sauna
    -Aromaterapi
    -PEMF tedavileri (pulsed, electomagnetic field machines )
    bunların kişiye, ihtiyacına göre eklenmesi tedaviye oldukça faydalı olmaktadır.
    -Psikoterapi bilişsel davranış terapisinin kronik yorgunluk tedavisindeki etkinliği birçok çalışma ile ortaya konmuştur.

    Ama kişinin temelde altta yatan sorunlarına odaklanılması ve hangi yol yolak bozuk ise ona yönelmesi, bununla beraber yasam tarzında değişiklikler yapılması gerekmektedir. Bu da kişiden kişiye farklılık gösterilmektedir peki kronik yorgunluk sendromunda

    Kullanabileceğimiz, supplementler ve fitoterapik ajanlar nelerdir?

    1-KEDİOTU (VALERİAN)
    600-900 mg kedi otu ekstratı % 0.4 valerinik asit seklinde standartize edilmiş yatmadan 1 saat önce kullanılabilir. Daha iyi bir uyku uyumanızı sağlar ve yorgunluğu azaltır etkisi için en az 2 ay kullanmanız gerekir.

    2-MEYAN KÖKÜ EKSTRATI
    Düşük tansiyon durumlarında enerjinizi arttırmak için ve adrenal sisteme destek vermek için kullanılabilir. İçindeki antiinflamtuar bileşikler sodyum seviyesini kanda yükseltir ve tansiyonun artmasına neden olur. Günde 500 mg 2-3 kez kullanılabilir.

    3-SİBİRYA GİNSENG
    Yorgunluğa yardım edebilir adrenal sistemi destekleyebilir yapılan bir çalışmada orta seviyedeki yorgunluk yasayan kişilerden 4 ay boyunca düzenli Sibirya ginsengi kullanan vakaların plaseboya göre daha az yorgunluk yaşadığı görülmüştür. Ama ileri derece yorgunlukta etkinliği görülmemiştir maalesef 400 500 mg standartize ekstra kullanılabilir. Diyabet ve yüksek tansiyonlu hastalarda kullanımda dikkat edilmelidir. Aksam saatlerinde kullanılması önerilmez uykuya etki edebileceği için.

    PANAX GİNSENG (AMERİCAN GİNSENG)
    Günde 100 -200 mg iki kez alınabilir. Diyabet ve Yüksek tansiyonda dikkatli kullanmak gerekebilir. İmmün sistemi oldukça desteklediği birkaç çalışmadan gösterilmiştir.

    4-GİNKO
    Konsantrasyon ve farkındalığı arttırabilir beyinde kan akısını arttırır antioksidan etkisi sayesinde kasları oksitadtif zarardan korur ve kas ağrılarını azaltabilir 80-120 mg günde iki kez kullanılabilir standartize edilmiş %24 flavonoids ve %6-%7 terpen, lakton içeren tentür olmalıdır.

    5-KOENZİM Q10
    Kronik yorgunluk sendromunda yeterli ATP üretiminde sıkıntı olabilir. ATP üretimi sıkıntılıysa da oldukça yorgun hissedersiniz ve koenzim q10 daha çok ATP üretmenizi destekler coq10 ATP üretim de görev alır. Aynı zamanda bir antioksidandır ve bağışıklığı ve kasları destekler. Yapılan bir çalışmada 155 hastaya koenzim q10 kullandırılmış ve bu hastaların egzersiz yapma yetenek ve güçlerinin arttığı
    görülmüş. Yukarıda bahsettiğimiz üzere egzersiz kronik yorgunluk sendromlu hastalar için tam bir kabus olabilir, koenzim q 10 üzerine bu konuda başka çalışmalar da var ve hepsinin temeli enerji üretimi üzerine yani ATP şart azizim. Günlük 100 mg kullanım olarak başlanabilir gerekliyse doktorunuzla beraber doz artısı yapabilirsiniz.

    6-ESANSİYEL YAĞ ASİTLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda esansiyel yağ asitleri oldukça düşük bulunmuş,
    Bu konuda çalışmaları olan grup 3 supplement üzerine balık yağı, evening primrose oil ve keten tohumu yağı. Önerilen doz kullanımı ya 2 gram balık yağı ile 2 gram keten tohumu yağı kombini ya da 2 gram balık yağı ile 2 gram evening primrose oil kombini şeklindedir.

    7-MELATONİN
    Uyku kalitesini arttırabilir ve antioksidan etkisi nedeniyle oldukça faydalı olabilir. Kronik yorgunluk üzerine kullanımı ile alakalı net çalışmalar henüz yoktur.Günde 3 mg kullanılabilir yatmadan önce

    8-ALTIN KÖK (RHODİOLA ROSEA)
    Yapılan bir çalışmada vardiyalı çalışan doktorların bilişsel ve düşünce kabiliyetlerinde yüksek etkinlik sağladığı gösterilmiştir.100-200 mg günde 2-3 kez alınabilir. Etki için en az 2 ay kullanılması önerilir. Adrenal sistemi dengelemede ve enerji üretiminde görev alır. Ashwaganda gibi bir adaptojen olduğu için güvenle kullanılabilir. Oldukça sevdiğim ama zor bulunan diğer bir fitoterapik ajan maalesef.

    9-SCHİSANDRA BERRY
    Antioksidan ve antiinflamatuardı. Diyabet hastaları tedavisinde bile kullanılabilir. Adrenal yorgunluğa özellikle iyi gelebilir. Günde 500-1000 mg ekstra 2 kez kullanılabilir.

    10-KORDİSEPS MANTARI (CORDYCEPS SİNENSİ)
    Tablet formları daha yaygın bulunmaktadır günde bir iki kez 80 mg içilebilir ama dozla alakalı net bir görüş yoktur. Adrenal sistemi oldukça desteklemektedir.

    11-NADH
    Yapılan bir çalışmada günlük 10 mg nadh kullanımı plaseboya karşı şikâyetleri ciddi oranda azaltmış. Seratonin dengesinde de faydalı olduğu düşünülmektedir. Günde 20 mg güne 1 kez kullanılabilir.

    12-MAGNEZYUM
    Kronik yorgunluk sendromunda yaşanan semptomların çoğunun nedeni magnezyum eksikliği olabilir yapılan çalışmalarda ise magnezyumun plaseboya üstünlüğü birçok kez ortaya konmuş ayrıca kronik yorgunluğa en çok esik eden hastalıklardan biri de fibromiyalji olduğu için magnezyum formlarından malat formunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Özellikle malat formunu önermekteyim

    13- L KARNİTİN
    Kas metabolizmasındaki ve hücresel enerji metabolizmasındaki görevi önemlidir. Eksikliği enerji düşüklüğü ve yorgunluk yapabilir kas ağrıları yapabilir. Yapılan çalışmalarda kronik yorgunluk hastalarının serum asetil karnitin seviyelerinin oldukça düşük olduğunu bulmuştur. Asetil karnitin, l karnitin oranından da ciddi bir artma görülmüştür. L karnitin suplementasyonu kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda faydalı olabilir. 500 mg günde 1-3 kez alınabilir.

    14-L GLUTAMİN
    Bağırsak florasını yapılandırmak ve kortizol seviyelerini dengelemek için kullanılıabilir.

    15- FOLİK ASİT
    Serum folat seviyesi aslında serobrospinal sıvıdaki folat seviyesinin bir göstergesi olabilir. Ve düşük folat seviyeleri ve folat eksikliği beyin fonksiyonlarında sorun yapabilir. Depresyona etki edebilir

    16-B12
    Birçok yolakta önemli görevi bulunmaktadır kronik yorgunlukta ki etkinliğinin eritrosit anormalilerini önlemesi olarak görülmüş. Hidroksikobalamin ya da metilkobalamin kullanımı uygundur siyanokbalamin kullanmayınız.

    17-DİĞER B VİTAMİNLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastaların kanında düşük oranda riboflavin, tiamin, pridoksin bulunmuş ve bunları takviye etmenin hastaların şikâyetlerini rahatlatmakta etkili olabileceği ortaya sürülmüştür.

    18-C VİTAMİNİ
    C vitamini eksikliği yorgunluk depresyona neden olabilir. İmmün sistemi desteklemek ve eritrosit anormalilerini düzenlediği için C vitamin desteklerinin kronik yorgunluk sendromunda faydalı olduğu düşünülmektedir. Çalışmalardaki dozlar genelde iv dozlar 15 gr ve günlük 1-3 gram oral C vitamini dozlarıdır. Ayrıca adrenal sistemi de desteklemektedir C vitamini.

    19-SODYUM (TUZ)
    Kronik yorgunluğu olan hastaların bir kısmında nörolojik hipotansiyon görülmektedir bunun temel nedeni de tuz ( SODYUM ) tüketiminin toplumda çok fazla kısıtlanmasıdır. Bu vakaların tuz tüketimlerini belirli ölçüde arttırmaları faydalı olmaktadır.

    20-ÇİNKO
    Çinko eksikliği immün sistem düşüklüğü yapabilir yorgunluk ve kas ağrılarına neden olabilir ve toplumda oldukça yaygındır. Çinko supplementasyonu kas kordinasyonun sağlanmasında ve ağrıların giderilmesinde magnezyum ile beraber göz önünde bulundurmalıdır.

    21-L TRİPTOFAN
    Yapılan çalışmalarda kandaki l triptofan seviyelerinin kronik yorgunluk sendromu hastalarında %80lere varan oranda düştüğü gözlenmiş. Triptofan seviyelerinin düşüşü beyin seratonin seviyelerinin azalmasına neden olur triptofan seratoninin öncüsüdür ve bu da duygu durum sorunlarına neden olabilir. Düşük tirptofan seviyeleri depresyona neden olabilir. Triptofan suplemantasyonunun kronik yorgunluk sendromlarında etkili olup olmayacağı henüz net ortaya konmamıştır ama triptofandan zengin spirullina gibi kaynaklarla beslenmek oldukça faydalı olabilir.

    22-DHEA
    Adrenal bezlerden salgılanan temelde ve az oranda da yumurtalık ve testislerden salgılanan bir hormondur. Ve daha vücutta diğer steroid hormonlara çevrilir östrojen ve progesteron gibi. Duygu durum halinizde ve uyku kalitenizde de rol oynar. Çalışmalar gösteriyor ki kornik yorgunluk sendromu olan hastalarda dhea seviyeleri abnormallik göstermektedir. Dhea takviyeleri labaratuar tahlilleri ile net eksinlik tanısı konulmadan asla önerilmez. Ve dhea takviye kullanımı mutlaka bir doktor tarafından takip edilmelidir.

    23-SİNDİRİM ENZİMLERİ

    Sindirimi düzenlemek ve temel sorunları çözerken sindirime destek vermek amaçlı kullanılabilir

    24 -BETA KAROTEN

    Antioksidan etkisinden dolayı kullanılabilir

    25- ASHWAGANDA

    İşte benim gözdeme geldik. Açıkçası kendisi Türkiye de üretilmiyor ve temin edilmesi zor bir takviye ama en güzel sonuçları veren de kendisi çünkü o bir adaptojen yani böbrek üstü bezleri onarırken vücudu yormuyor. Anksiyete ve yorgunlukta oldukça etkilidir. Yapılan bir çalışmada günlük 250 mg ashwaganda kullanılır kronik yorgunluk sendromu olan haftalarda enerji seviyelerini %79 oranında arttırmış!

    26- D RİBOZ

    Hücrelerdeki enerji metabolizması için kullanılabilir. Günde 2-3 kez 5 gr kullanılabilir.

    27- 5 HTP

    Anksiyete semptomları için ve seratonin dengesi için kullanılabilir. Uyku kalitesini düzeltir ve ayrıca seratonin seviyesi arttıkça ağrının da azalması olasıdır.100 mg günde 2-3 kez alınabilir.

    28- OREGANO OİL (KEKİK YAĞI)

    Antimikrobiyal ajan olarak oldukça etkilidir. 1 ay kullanıp ara ara kesilmesinde fayda vardır. 500 mg günde 3-4 kez kullanılabilir.

    29- D VİTAMİNİ

    Vitamin D eksikliği ciddi yorgunluk ve immün sistem sorunlarına yol açabilir. Kan D vitamini seviyesini 60-80 civarında tutmakta fayda vardır.

    30- PROBİYOTİK

    Doğru suşlar içeren probiyotikler bağırsak florasına destek verebilir. Bu konudaki araştırmalara hala devam etmektedir.

    GELENEKSEL ÇİN TIBBINA GÖRE

    Kronik yorgunluk sendromu nedenleri geleneksel Çin tıbbına göre şu şekildedir
    -Uyku yin eksikliği
    -Böbrek yin eksikliği
    -Böbrek yang eksikliği
    -Öz eksikliği. Bunlara Çin tıbbı tedavileri şeklinde odaklanmak da hastalara faydalı olabilir. Maalesef henüz bu konuda bir tecrübem bulunmadığı için sizlere daha fazla ayrıntı veremeyeceğim ama denenebilir neden olmasın?

    AYUVERDAYA GÖRE

    Ayuverdik yaklaşımda sindirim sistemini düzenlemek ve kronik toksinlerden arınmak yatar bu sendromda.
    Ayuverdik ajanlar ashwaganda, amla, ,bala ,triphala, lomatium kullanılabilir. Kendileri bazen benim en sevdiğim fitoterapik ajanlar olabilyorlar ve kişiyi toksinlerden temizlemek her zaman ilk yaklaşım açım olmaktadır ayuverdadaki gibi.
    Unutulmamalıdır ki kronik yorgunluk sendromu ile alakalı yoğun çalışmalar hala devam etmektedir bu sendroma tam olarak neyin neden olduğu ve tam nasıl tedavi edileceği çoğu zaman büyük bir sis perdesi. Ama bütünsel yaklaşımla kişinin semptomlarına ve patofizyolojiye odaklandığınızda çok güzel sonuçlar görülmektedir, bizzat birçok hastam hayatlarına yeniden kavuşmuştur ama unutmamak gerekir ki kişiye göre semptomlar ve tedaviler değişmektedir, alınan sonuçlarda kişisel farklılık göstermektedir.

    Sendromsuz enerjik günleriniz olsun.

  • Peki, gıda intoleransları neden oluşur?

    Genel nedenlere bakarsak;

    Yanlış beslenme; İşlenmiş şekerler, işlenmiş ürünler, yüksek oranda hayvansal gıda, alkol tüketiminin çok olması ve beslenmemizde taze sebze, meyvelerin az olması gıda intoleransına yol açabilir. Bu tarz bir yanlış beslenme bağırsak, kan bariyerini bozabilir, proteinlerin kana geçmesine neden olabilir. Buna da yanıt olarak antikorlar üretilir vücutta dolasan ve lenf nodları tıkanabilir. Bunun sonucunda birçok kronik hastalığın zemini oluşmuş olur.

    Aynı gıdaların özellikle glüten gibi alerjen olabilen gıdaların çok yoğun ve sık tüketilmesi de bağırsaklarda stresse yol açarak intolerans tablosuna yol açabilir.

    Yaşlanmak; Yaşlandıkça sindirim sistemindeki bazı gıdaları sindiren enzimler azalabilir (örneğin, laktoz intoleransında laktaz azalması gibi)

    Kronik toksisite bağırsak duvarını ve florasını etkileyerek ayrıca mide asidi ve enzimlerine etki ederek (ve daha birçok mekanizmaya) intolerans tablosuna neden olabilir.

    Kronik stres; Sürekli strese maruz kalmak mide enzimlerinden başlayarak tüm sindirim sisteminizi etkileyen bir tablodur.

    ***Sürekli sizlerle paylaştığım gibi gıda intoleransları birçok hastalığın altında bulunmaktadır. Gıda intoleransları “LEAKY GUT” yani geçirgen bağırsakla oldukça bağlantılıdır. Uzun süreli gıda intoleranslarına maruz kalmak geçirgen bağırsağa neden olacak ve bu da inflamasyonun daha da büyümesine neden olacaktır. Geçirgen bağırsak ile kana gecen proteinler immün reaksiyonları uyaracaktır ve oto immün durumlar bile oluşabilir. Hatta oto immünite patogenizinde temelde bu adımlar vardır.

    GIDA İNTOLERANSLARI İLE BAĞLANTILI OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN HASTALIKLAR

    Egzama

    Akne

    Migren

    Sedef hastalığı

    Astım

    Baş ağrıları

    Kilo alma

    Duygu durum sorunları, anksiyete, depresyon

    İrritabl bağırsak sendromu

    Hiperaktivite

    Öğrenme zorlukları

    Eklem ağrıları

    İnsomnia

    Kulak enfeksiyonları

    Sinüzit

    Çocuklarda yatak ıslatma

    Post nazal akıntı

    Fibromiyalji

    Kronik yorgunluk

    Oto immün hastalıklar

    Bu hastalıklar bağlantısı çalışmalarla ortaya konulmuş hastalıklardır ama bütüncül bir hekim olarak kronik her hastalığın altında bir gıda intolerans tablosu bulunabilir diye düşünüp hastayı ona göre değerlendirmenin önemini vurgulamak istiyorum.

    EN SIK GÖRÜLEN GIDA İNTOLERANSLARI

    Süt ve süt ürünleri

    Gluten

    Yumurta

    Maya-aminler

    Soya

    Fıstık-fındık-badem, ceviz, kaju

    Kabuklu deniz ürünleri

    Kafein

    Salisilatlar

    Foodmaps

    Yapay Früktoz içerikli gıdalar

    Aspartam

    Msg (monosodyumglutamat )

    Gıda boyaları

    Sülfitler

    ***Listede fark ettiğiniz üzere en sık gıda alerjileri yapan gıdalar ile en sık gıda intoleransları yapan gıdalar neredeyse tamamen aynı, bu yüzden de alerji mi intolerans mı saptamak için beslemenizde iyi bir detektif olmanız gerekecek. İntoleranslar sindirim sistemini ve alttaki sorunları tedavi ettikten sonra yok olabilir ama alerjiler hayatınız boyunca sizinle beraber. Yanıtınızın şiddeti azalabilir ama bu gıdaların alerji yanıtı oluşturduğunu düşünüyorsanız hayatınızdan çıkarmakta fayda var.
    Bu intolerans tablolarını biraz ayrıntılı açıklamak gerekirse;
    ***Süt ürünlerindeki yanıt daha çok sütte görülmekle beraber süt ürünleri yani peynir, yoğurt, kefir gibi gıdalarda da görülebilir. Temel nedeni sütün içerisindeki laktoz şekerini vücutta sindiren laktaz enzimindeki sorunlardır(eksiklik, fonksiyon bozukluğu ). Dünyadaki insanların %65’inin laktozu sindirmekte sorunları olduğu düşünülmektedir. Bu ciddi bir rakamdır. Laktoz miktarı süt fermente edildikçe oldukça azalır yani peynir ve yoğurt ya da kefire dönüştükçe ama yine de tamamen yok olmaz. Ayrıca laktoz dışında süt içerisinde bulunan bazı protein yapıları da intolerans tablosu oluşturabilir ve bu protein yapıları fermente edilmek ile kaybolmazlar. Yani bazı kişiler hayatlarından sadece sütü çıkararak rahat etseler de birçok kişinin süt ürünlerinin tamamına karsı intoleransı oluşabilir. Özellikle oto immün hastalıkları bulunan tüm kişilere süt ürünlerinin her türlüsünü hayatlarından çıkarmasını önermekteyim.
    ***Gluten arpa buğday gibi tahıllarda bulunan bir proteindir. Gluten intoleransı karsımıza ilk çölyak hastalığı ile çıkmıştır. Çölyakta glutene karsı oto immün bir yanıt vardır. Son yıllarda artık net ortaya konuldu ki çöl yak dışında da glüten de intoleransa sebep olabilir. Hatta veriler çölyak olmayan gluten intoleransının dünyada %15’leri bulan rakamlara sahip olduğunu savunuyor. Otoimmün bir hastalığınız var ise glutenden tamamen uzak durmanızda fayda var.
    ***Yumurta intoleransı da toplumda sık görülmektedir ve en sık şişkinlik şikâyetleri ile karsımıza çıkar. Özellikle yumurta beyazına karsı yanıt daha yüksektir. Yumurta tüketiminin temel sorunu daha çok yumurtayı çok ve sık tüketmekle alakalıdır. Basta bir müddet kesip sonra haftada birkaç gün kullanım seklinde sokulduğunda genelde yanıt oluşturmaz.
    ***Maya intoleransının altında aslında vücudun aminlere karşı yanıtı vardır. Aminler bakteriler tarafından üretilen; fermantasyon ve gıdaların uzun süre beklemeleri sonucu oluşan proteinlerdir. Bunlardan biri de sizlerin de çok sık duyduğu histamindir. Histamin vücutta bağışıklık sisteminde, sinir siteminde ve sindirim sisteminde görev alan bir yapıdır. Alerjenlere karşı inflamatuar bir yanıt oluşumunda görev alır; Bu da kasıntılara, hapşırmalara neden olur. Histamin sağlıklı kişilerde yani intoleransı olmayan kişilerde kolaylıkla metabolize olur. Ama “diamin oksidaz (DAO ) ve n-metil transferaz “ eksikliğinde ve fonksiyonel bozukluğunda ki bu enzimler histamini yıkıp ortadan kaldıran enzimlerdir; histamin ortamda birikir ve intolerans yanıtlarının oluşmasına ve artmasına neden olur. Ayrıca kronik inflamasyonu tetikler. Histamin dışında mayalanma sürecinde oluşan başka yapılar da kişilerde intolerans yanıtını uyarabilir. O yüzden mayalı ürünlere oldukça dikkat etmek gereklidir ki çoğu mayalı ürün sağlıklı da olsa dikkatli yaklaşılmalıdır. Klinikte o kadar sık maya intoleransı ile karşılaşmaktayım ki, hatta gözlemlerime göre ve birçok uzman görüşe göre toplumda oldukça yoğun bir maya intoleransı olduğunu söylemeliyim.
    ***Soya protein yapısı nedeniyle hem alerji hem de intolerans oluşturabilir. Alerjiler genelde çocuklarda görülmektedir. Soya ürünlerine karsı benim güvenim GMO yani genetiği modifiye edilmiş ürünler olması nedeniyle çok yok. Genel olarak soya ürünleri tüketmenizi özellikle önermem.
    ***Çiğ kuruyemişler sıklıkla alerji ve intolerans yapabilir. Fıstık alerjisi gibi durumlar hayati tehlike bile oluşturabilir anafilaksiye neden olarak. Toplumun ortalama %1inde alerji görülmektedir. İntolerans hakkında net bir data yoktur. Ama hastalarıma da söylediğim gibi bu gıdaları tüketirken kendinizi yakından takip ediniz.
    ***Kabuklu deniz ürünleri alerji olarak oranları %5lere kadar çıkmaktadır. İntolerans sıklığı ile alakalı net bir data yoktur. Genelde sindirim sistemlerindeki enzimleri sorun olan hastalarda daha çok intolerans olarak karsıma çıkmaktadır. Genelde alerji tablosu değilse sindirim toparlandığında şikâyetler de geçmektedir. Ama alerji durumu hayati tehlike yaratabilir dikkatli olunuz.
    ***Kafein adenozin reseptörünü bloke ederek etki eden uyarıcı bir kimyasaldır. Kahvede, yeşil çayda, enerji içeceklerinde vb. bulunur. Toplumda çoğu insan kafeini belirli oranlara kadar rahatça sindirip metabolize edebilmektedir ama neredeyse toplumun yarısında ise intolerans görülmektedir. Bunun nedeninin bazı insanlarda olan kafeini metabolize etmekteki genetik bir defekt olduğu düşünülmektedir ve bazı çalışmalarla da ortaya konulmuştur. Yani kafeini sindiremiyor ya da kafeine karsı semptomlar yasıyorsanız genetik olarak kafeine intoleransınız olabilir.
    ***Salisiltlar bitkiler tarafından çevresel böceklere ve toksinlere karsı kendilerini korumak amaçlı üretilen bir kimyasaldır. Yani bitkiler böcekler gelip onlara zarar vermesin diye salislat üretip kendilerini koruyorlar. Salisilatlar antiinflamtuar ajanlardır ve birçok gıdada bulunabilir meyve, sebze, bal, çaylar, kahve, kuruyemişler, baharatlar gibi. Salisilatlar aynı zamanda kimyasal olarak bazı gıdalarda koruyucu olarak kullanılabilir, bazı ilaçlarda olabilir. Salisilatların yüksek oranda tüketilmesi genelde intolerans tablosuna neden olur ve salisilat içeren gıdaları hayatımızdan tamamen çıkarmak imkansızdır. Çünkü birçok bitkisel kaynakta mevcutlar. Ama yoğun oranda salisilat içeren gıdaları hayatımızdan çıkararak eliminasyon ile etkilerini gözlemleyebilir; mesela salisilat içeren ilaçlar, kahve, baharatlar, portakal, üzüm gibi.
    ***Foodmaps; Fermente olabilen oligosakkarit ve disakkaritlerdir, monosakkarit, poliollerdir. Bunlar karbonhidrat çeşitleridir ve vücutta bağırsaklarda çok kolay fermente olabilirler. foodmap intoleransında bağırsaklar bu karbonhidratları sindirmekte zorlanır ve sonuç olarak emilmesinde de zorluk yaşanır. Sonrasında bağırsak florasındak bakteriler bunları kolaylıkla fermente edebilirler. Bu fermentayon sonucunda da gaz ve şişkinlik oluşur karında.
    Bu tarz hastalarda low foodmap diyeti yapılabilir. Yalnız bu diyetin kısa süreli yapılması önemlidir çünkü uzun vadede bu şekilde beslenme bağırsak florasını olumsuz etkilemektedir.
    ***Yapay früktoz içerikli gıdalar kola, meyve suları, paketli gıdalar içerisinde bulunan yapay früktoz şekerinin malabsorbsiyonu seklinde görülür. Ciddi olarak kronik hastalıklarla da bağlantılıdır. Früktoz malabsorbsiyonunda früktoz kana emilemez ve bağırsak bakterileri tarafından fermente edilir. Ve bağırsak sorunlarına neden olur.
    ***Aspartam bir tatlandırıcı olarak birçok paket ürünün içinde bulunmaktadır. Aspartam intoleransı bulunan kişiler ile anksiyete ve depresyon gibi hastalıklar arasında bağlantı kurulmuştur. Her şekilde beslenmenizden tamamen çıkarılması gerekir
    ***MSG (monosodyumglutamat) gıdalara tat vermek amaçlı ve tatlandırıcıların baharatların etkisini arttırmak amaçlı kullanılan bir kimyasaldır. Birçok hastalıkla bağlantısı vardır. İntolerans oluşturan kimyasallardan birisidir. Her şekilde beslenmeden tamamen çıkarılması gerekmektedir.
    ***Gıda boyaları birçok gıda boyasının insanlarda hassasiyet ve semptom oluşturduğu gösterilmiştir.
    ***Sülfitler birçok ilaç ve paketli gıdada koruyucu olarak kullanılan kimyasallardır. Kurutulmuş meyvelere, şaraplara kadar birçok gıdaya eklenebilir. Beklemiş peynirlerde doğal olarak kendiliğinden oluşur. Birçok kişinin sülfitlere karsı hassasiyeti bulunmaktadır. Sülfitler genel olarak solunumsal reaksiyonlar verseler de birçok intolerans semptomuna neden olabilirler.

  • Polikistik over sendromu nedir ? Nedenleri nelerdir

    Polikistik over sendromu genetik, hormonal, metabolik ve üreme sistemini etkileyen bir sendromdur. Dünyada kadınların %10’unda görülen, hatta bazı kaynaklara göre her 5 kadından 1’inde görülen bir sendromdur. Doğurganlık çağındaki kadınlarda infertilitenin en sık nedenidir.
    14-44 yaş arası her kadın polikistik over sendromu yaşayabilir. Genelde kadınların çoğu 20-30 yaşlarında tanı alırlar.
    Kişilerde hormonal dengesizliklere bağlı olarak birçok semptom gelişebilir. Ayrıca birçok hastalık komplikasyonu ve riski bulunmaktadır. Aşağıda sırasıyla bunlardan bahsedeceğim.

    Polikistik overde en sık karşılaşılan tablo insülin direncidir. Ama her polikistik over hastasında insülin direnci olacak diye bir kural yoktur. Aşağıda ayrıntılı olarak bunu göreceksiniz. O yüzden polikistik over sendromuna yaklaşırken kesinlikle insülin direnci bunun nedeni sadece ona odaklanalım gibi yaklaşımlar çok basit yaklaşımlardır.

    Ayrıca her polikistik over görünümü polikistik over sendromu demek değildir. Araştırmalar gösteriyor ki dünyadaki kadınların %25’inde polikistik over görünümü mevcut ve bunların sadece %5-10 arası polikistik over sendronuna sahip.

    Androjen hormonların fazlalığı bir diğer altta yatan neden hem de asıl sorunlardan biridir polikistik over sendromunda. Bu tabloya neden olan androjen hormonlar testesteron – androstenedion temelde olmak üzere aynı zamanda, dihidrotestesteron, DHEA ve DHEA-S’dir. Bu androjen hormonların fazlalığı ile alakalı geçmişte her zaman overler (yumurtalıklar) suçlansa da polikisitik over sendromlu hastaların %20-30’unda bu androjen fazlalığının sorumlusu ADRENAL BEZLERDİR. Adrenal bezler vücuttaki DHEA- S ‘in tamamını ve DHEA’nın ise %80’ini üretir. Dolaşımdaki testesteronun %25’ini, andrestenedionun ise %50’sini üretir. Bu yüzden adrenal sistem sorunları polikistik over sendromuna neden olmaktadır ve adrenal polikistik over sendromu tanımı yeni yeni bilimsel literatüre girmeye başlamıştır.

    İnsülin direnci overlerin TESTESTERON üretimini arttırırken , HPA (hipotalamıs-pituer-adrenal) aks bozuklukları adrenal sistemden DHEA, DHEA-S ve androstenedion salınımına neden olur. Bu adrenal sistemden salınan hormonlar çevre dokularda testesterona çevrilebilir. Adrenal sistem kaynaklı oluşan bu tablo insülin direncinden ve yumurtalıklardan bağımsız olarak gerçekleşir.
    Ayrıca kronik stress durumuna kortizol salgılanır (kortizon ve progesteron ikisi de pregnenolone dan üretilir). Stres durumunda kortizol çok üretilecek ve progesteron üretimi azalacaktır. Bu da östrojen dominansı dediğimiz östrojen baskınlığına neden olacaktır. Polikistik over sendromunda görülen semptomların büyük bir kısmı da östrojen dominansı kaynaklıdır.

    YUKARIDA BELİRTTİĞİM GİBİ İNSÜLİN DİRENCİ POLİKİSTİK OVER SENDROMUNUN TEK NEDENİ DEĞİL, OLABİLECEK NEDENLERİNDEN SADECE BİRİDİR.

    En sık adet düzensizliği şeklinde kendini gösteren bu sendromda aslında her bir semptom bize bozuk olan sistemler hakkında bilgi verebilir, yönlendirebilir.

    Polikistik over sendromu KARACİĞER-TİROİD-ADRENAL-BAĞIRSAKLAR-OVERLAR-LENFATİK SİSTEM kaynaklı oluşabilecek sorunlar şeklinde hepsini kapsayan bir sendromdur. Birçok kişisinin sandığının aksine sorun overleriniz (yumurtalıklarınız) değildir. Yumurtalıklarınız sistemde bozuk olan hormonlara yanıt olarak değişirler. Ve polikistik over sendromunun asıl altta yatan nedenlerine odaklanmak lazımdır. Bunların en önemlilerinden biri kronik toksisitedir, sedanter yaşam, kronik strestir.

    Nedenleri;

    Kronik Toksisite

    İnsülin Direnci

    Kronik İnflamasyon

    Genetik

    Androjen Fazlalığı

    HPA Aks Bozuklukları

    Kronik Stres

    Bağırsak Florası Sorunları

    Karaciğer Detoksifikasyon Mekanizması Sorunları

    Lenfatik Sistem Sorunları

    Tiroid Metabolizması Sorunları

    Bu sorunların mekanizmalarındaki bozukluklar çoğunlukla domino tasları gibi ilerlerler. Bir sistem bozulduğunda diğer sistemler de etkilenmeye baslar. Bu yüzden bütüncül tıp bakış acısı hastalğı değil hastayı tedavi etmeyi amaçlar.

    Genelde polikistik over sendromu kendini ergenliğe girdiğinde göstermeye ve belli etmeye baslar ama hastada tam bir sendrom oluşması ve bunu farketmesi yılları alabilir.
    Her polikisitk over sendromu hastası bireyseldir. Her birinde çok farklı semptomlar bütünü görülebilir. Oluşabilecek semptomlara bakarsak :

    1-Adet düzensizlikleri -adet görememe ( en sık karşılaşılan )
    2-Akne
    3-Kıllanma ( çene-yüz-vücutta-bacaklarda )
    4-Saç dökülmesi ( erkek tipi )
    5-Acanthosis nigricans = cildin kararması ( özellikle boyun , iç bacak , göğüs altı , parmak aralarında )
    6-Kilo alma
    7-Duygudurum dalgalanmaları
    8-Over kistleri – polikistik over
    9-Adet sancıları
    10-Kronik yorgunluk
    11-Pelvik ağrı
    12-Çok ağrılı adet döngüleri gecirmek

    ***Adet düzensizliklerinde adet günleri arası 35 günden fazla olabilir ya da adet sayısı yılda 12den az olacak sekilde ( ileri derece bazı hastalarda hatta yılda bir iki kez bile) görülebilir.
    ***Adetler oldukça şiddetli ya da kanamaların cok az olduğu adetler olabilir.
    ***Adet döngü süresi açısından 21-35 gün normal olarak algılanır. hatta dünyadaki kadınların sadece %15-20si 28 günde bir adet görmektedir düzenli olarak; geri kalanlar 21-35 günde bir şeklindedir döngüleri. Polikistik over sendromunda adet düzensizliği var diyebilmemiz için 35 günden daha uzun süren döngüler olmalıdır.Ya da adet döndülerinizin dengesinin her aydan her aya farklı olması gereklidir.
    ***Androjen hormon yüksekliğine bağlı olarak görülen semptomlar = akne , kıllanma , erkek tipi saç dökülmeleri vs.
    ***Overlerda kist görününümü polikistik over sendromundaki en önemli bulgulardan biri olsa da her polikistik over tablsou polikistik over sendromu demek değildir. Dünyadaki kadınların %5-15 arası overlerinde polikistik over hakimdir (hiçbir semptom oluşturmaksızın). Aşağıda tanı parametlerienden bahsettiğimizde de göreceksiniz. Polikistik over görünümü asla tek basına tanı koydurmaz.

    Polikistik over sendromu birçok riski de beraberinde getirir. Hastalarda birçok hastalığa yatkınlık olabilir.

    1-Kolesterol ve trigliserit yüksekliği
    2-İnfertilite
    3-Kardiyovasküler hastalık riski
    4-Obezite
    5-Pre diyabet-tip 2 diyabet ( diyabet riski 7 kat artmaktadır )
    6- Hipertansiyon
    7- Uyku apnesi
    8-Endometrial kanser
    9-Meme kanseri
    10-Duygudurum hastalıkları
    11-Depresyon
    12-Estasyonel diyabet –hipertansiyon ( gebelik sırasında )
    13-Düşük riski
    14-Premature doğum riski
    15-Metabolik sendrom
    16-Non alkolik steatohepatitis ( alkolik olmayan karaciğer yağlanması )
    17-Yeme bozuklukları
    18-Anormal uterus kanaması
    19-Kronik baş ağrıları

    Bazı kısımları anlayabilmeniz adına ufak bilgiler;

    Not : Her ay overleriniz sperm tarafından döllenilmek için bir yumurtanızı serbest bırakır. Buna ovulasyon denir. Burada temelde hipofizden salgılanan FSH VE LH hormonları görev alır. Fsh overleri folikülleri geliştirmesi için stimule eder. Bunlar yumurtalarınızdır. Lh ise bu yumurtanın salınmasını uyarır yumurtalıktan uterusa doğru yola çıkar.
    Not : Üreme organlarınız östrojen ve progesteron üretirler temelde ,bunun yanında düşük oranda da androjen hormonlar üretirler.
    Not : Polikist anlamı birden cok kist demektir.
    Not : Yumurtalıklarınızda polikist diye aktarılanlar aslında olgunlasmamıs yumurtalar barındıran birden cok kisttir .Buradaki yumurtalar ovulasyonu tetikleyecek kadar olgunlaşamamışlardır.

  • Sıbo ne demektir?

    ”Small Intestine Bacteria Overgrowth” yani ”İnce Bağırsakta Aşırı Bakteri Büyümesi ve Üremesi” olarak adlandırabiliriz.

    Belirtileri Nelerdir?

    Karın ağrısı, kramp

    Karında şişlik, gaz, bazen bağırsak sesleri, abdominal gerginlik

    Kilo kaybı, kilo alamama

    Kabızlık veya ishal

    Bulantı ve kusma

    Malnutrisyon

    Vitamin ve mineral eksiklikleri

    Egzamalar

    Akne

    Diğer cilt hastalıkları, döküntüleri

    Yorgunluk

    Depresyon

    Diyabet

    Eklem ağrıları

    Fibromiyalji

    Nöromüsküler bozukluklar

    IBS

    Otoimmün hastalıklar

    Hassas bağırsak sendromu

    Huzursuz bacak sendromu

    Şeklinde kendini gösterir ve de yukarıda saydıklarım gibi birçok hastalığın altındaki nedendir.

    Benim ve birçok fonksiyonel bütüncül yaklaşan hekimin gözünde sibo bir tanı değil durumlar bütünüdür. Yani, altta yatan ve birbirine bağlı olan birçok mekanizmalar bütünü.

    Öncelikle siboya nasıl tanı konuyor anlatayım.

    Sibo tanısı için iki farklı test bulunmaktadır;
    1-Nefes Testi
    2-Bakteri Kültürü Testi

    NEFES TESTİ

    İki farklı çeşittedir;
    1-Hidrojen gazını ölçen nefes testleri
    2-Metan gazını ölçen nefes testleri

    İki testin de kliniksel olarak benim nazarımda çok değeri yok. Neden derseniz, yanlış sonuç çok. Yakın zamandaki beslenmenize, o günkü stress durumunuza göre sonuçlar değişir.

    ►Ayrıca hidrojen gazını ölçen test hidrojen gazı üreten bakteriler çoğalırsa bağırsakta o zaman pozitif verir ki biz bu durumda da ‘SIBO D’ tanısı koyuyoruz.’D’ harfi (Diarrhea) yani ishalden gelmektedir.
    ►Metan gazı testi de metan gazı üreten bakteriler çoğalırsa pozitif sonuç verir. Buna da ‘SIBO C’ diyoruz. ‘C’ harfi (Constipation) yani kabızlıktan geliyor.
    Şimdi şöyle bir soru olabilir o zaman kabız ise metan gazlı, ishal ise hidrojen gazlı test yapalım. Malesef o da olmuyor çünkü sibo da genelde bir tablo ağır olsa da tablo bakterilerin çoğalmasına göre günlük değişebiliyor. Yani, kabız ve ishal karışık bir tablo görülebiliyor ki çoğunlukla böyledir.

    BAKTERİ KÜLTÜRÜ TESTİ

    ►Diğer testimiz ise bakteri kültürü testiydi o zaman onu yapalım? Malesef bu testimiz de güvenilir sonuç vermiyor. Hem invaziv olması (endoskopi ve kültür alımı) hem de endoskopi sırasında ağız-boğaz-yemek borusu-mide floralarından da geçildiği için buralardan kontaminasyon nedeniyle sonuçlar güvenilir değil. Ayrıca birçok bakteri de vücut içinde yaşarken vücut dışında üretilemiyor bu yüzden de kültür sonuçları doğru sonuçlar vermiyor.

    Peki, tanıyı nasıl koyacağız?

    1-MUAYENE
    2-HİKAYE

    yani hastanın klinik durumu ve doktorun gözlemleri ile. Bütüncül bakan bir doktor size bu durum konusunda yardımcı olabilir.

    SIBO temelde sindirim sistemindeki birçok aksamanın bütünüdür. Size bazı mekanizmalardan bahsedeceğim ki, sibonun tedavisini anlayabilelim.

    SIBO’nun Altındaki Bozuk Mekanizmalar

    1.Sindirim ağızda başlar, yeteri kadar çiğnemezseniz hem alt basamaklardaki sindirim için mekanik bir öğütme yeterli olmamış hem de çiğneme işlemiyle uyarılan alt tabakalardaki sindirim işlemleri başlatılmamış olur.

    2.Mide asidi ve en önemlisi!!! çünkü herşey hem de herşey burada başlıyor ve çoğu sorun hastalık buradan kaynaklanıyor.

    ►Mide asidi pH ortalama 3 civarıdır. İnce bağırsaktaki deudenum pH 9; jejunum ve ileum pH 7-8 civarıdır. Mide asidi yeterli ise sindirim bitince plorik valv açılır ve besinler ince bağırsağa geçer ama pH yeterli değilse pilor açılmaz gıdalar uzun süre midede bekler. Burada aynı zamanda sindirilemeyen patojenik bakteriler de üremeye başlar (çünkü mide asidinin bir diğer görevi de besinle alınan patojenik bakterileri yok etmektir) pilor kapağı er ya da geç açılır ve besinler deudenuma gecer
    ►Normal sartlarda bu geçen besin yığınının pH ı 3 ve altında olmalı ki pankreas salgıları salgılanabilsin. (pH 3 altında olduğunda pankreas bikarbonat ve kemotripsin amilaz lipaz salgılar) aynı zamanda safra kesesi de uyarılır ve safra salgılanır. Şimdi tekrar söylüyorum bu uyarıların olup bu enzimlerin salgılanabilmesi için mide asidi pH ı 3 ve altında olmalıdır! Ama mide asidi yeterli değilse ne olacak? Bu enzimler de salgılanamayacak. Neden bu enzimlerin salgılanması önemli? Safra ve bikarbonat alkalidir. Mideden gelen asidik pH ile bu salgılar birleşince alkalik bir ortam oluşur ve deudenum pH ı 9 larda tutulur. Ama bu enzimler salgılanamayınca deudenum pH ı asidik kalacaktır. pH istediğimiz ayarda olmayacaktır. Peki bu neden önemli? Çünkü ince bağırsaktaki bakterilerin sağlıklı üremesi ve çoğalması için bağırsak pH ı alkali seviyede kalmalıdır. Bu pH dengesi bozulduğunda patojen bakterilerin üremesi başlayacaktır.

    MİDE ASİDİ SIBO’DA EN ÖNEMLİ UNSURDUR!

    SIBO’da nedenleri oldukca iyi anlayın ki nedenleri çözerek doğru sonuca ulaşalım.

    Mide Asidini Azaltan Nedenler

    1.Stres; ama öyle sadece psikolojik stres demek değil bu; vücudunuz fiziksel ve ruhsal birçok uyaranı stres olarak algılıyor. Uykusuz kaldıysanız=stress, aç kaldıysanız(olması gerekenden fazla)=stress, biriyle tartıştıysanız =stress, yaşanılan fiziksel ya da ruhsal travmalar=stress… Yani vücudumuzun stres olarak algılayacağı uyaranlardan uzak duruyoruz. Yaşamımızdaki streslerle başa çıkmaya çalışıyoruz. Her zaman bir stres faktörü olacak ama önemli olan bizim onunla nasıl başa çıktığımız.

    2.PPI ve antiasit ilaçlar; artık kullandığınız bu tarz mide ilaçlarınının size iyilik değil aksine kötülük yaptığını öğrenmiş olmalısınız.

    3.Karaciğer Toksisitesi ve Fazla Yağ Tüketimi= Hayda! Burada da mı çıktı? Peki, neden? Mekanizma ne? Safra karaciğerde hepatositler tarafından üretilir, karaciğerin bununla beraber binlerce görevi vardır ve toksinlerin eleminasyonu bunların başında gelir. Ama karaciğerimizin de bir kapasitesi vardır ve onun bile gücü bir yere kadar. Eğer toksin yükümüz fazla ise hayati olarak önce bununla ilgilenmek isteyecek ve safra üretimine ayrılan enerji azalacaktır. Burada safra azalması yukarıda okuduklarınızdan anlayacağınız üzere istemediğimiz bir şey. Ayrıca safra üretimi azalınca karaciğer mideyi uyarıyor. Gıdaların sindirimi için midenin daha fazla çalışması gerektiğini söylüyor çünkü yeterli safra olmayacak, sen çok çalış ki gıdalar sindirilsin diyor mideye. Başta mide daha çok asit salgılıyor, daha çok çalısıyor ama zamanla fazla çalışmadan mide glandları (asitleri sentezleyip salgılayan yerler) zarar görüyor ve zamanla mide asidi yeterli sentezlenemiyor.

    ►Bir çalışmada okuduğum bir fizyoloji de oldukça ilgimi çekmişti; Fazla yağ tüketimi yukarıda saydığım mekanizmalara neden oluyor. Yani, hem karaciğere yük oluşturuyor, hem lenfatik sistem tıkanıyor (kandaki oksijen oranı da azalıyor), hem de bağırsaklara geçen fazla yağlı bileşikler patojen bakterilerin üremesi için ortam oluşturuyor. Yağ ağırlıklı beslenme size başlangıçta kilo verdirebilir; kan şekerini düzenliyor gibi görünebilir ama uzun vadede mekanizmal birçok bozukluklara neden olmaktadır. Bu yağ tüketmeyin demek değil. Sağlıklı yağlar avokado, zeytinyağı, çiğ kuruyemişler vesaire tüketilebilir ama beslenmemizin temelini bunlar asla oluşturmamalı.

    4.İlerleyen yaş ile atrofij gastrit oluşabilmekte ve bu da mide asidinin azalmasına neden olabilmektedir.

    5.MMC: Yani Migrating Motor Complex yani, göç edici motor kompleks. MMC hareketleri bağırsak hareketleridir. Mide ve bağırsakların boşaltılmasını sağlar. MMC hareketleri aç olduğunuzda temizlik hareketlerini yapar. Yemek aralarında ve geceleri olur bu hareketler ve ortalama 90 dakikada bir tekrarlar kendini. Yani bizim MMC hareketlerini yapabilmemiz için aç olmamız lazım. Şimdi burada önemli bir noktanın altını çiziyorum. Bu çoğu zaman uzun süreli açlık olarak algılanıyor ama burada her zaman dediğim gibi ne yediğiniz çok önemli. Mesela meyve ve sebzeler özellikle çiğ formdaysa 20 dakika ile maksimum 45 dakika arasında sindiriliyor. Ama bir et yediğinizde, ağır bir yemek yediğinizde, peynir vesaire tükettğinizde, hayvansal gıda yoğun tükettiğinizde bu süre 3 saatten başlayıp 6 saate kadar sürüyor. Yani ağır yemekler hayvansal gıdalar yendiğinde ben bu açlık sürelerini 5-6 saat tutulması taraftarıyım ama sebze ve meyve ağırlıklı bir öğünde değil. Ayrıca adrenal yorgunluk var ise kortizol ve adrenalin salınımında dengesizliklerden dolayı uzun süreli açlık önermiyorum ve de zaten bu durumlarda uzun süreli açlıklar (adrenal yorgunlukta) fazla adrenalin salgılayarak bağırsaklarda harabiyete de neden olabileceği için MMC hareketleri düzgün olamıyor. Çünkü MMC hareketlerini incebağırsaktan salınan motilin düzenler ve ince bağırsak fazla adrenalinle harap olduğunda bu gene mümkün değildir. Yani burada da yine adrenal sistem devreye girdi.

    ►Ama sağlıklı MMC hareketler için et, baklagil, ağır yağlı yemekler, hayvansal gıdalar yendiğinde 5 saat başka bir şey tüketilmemesi idealdir.

    ►Sebze ve meyve tüketiminde (ki çiğ formuysa hatta) bu süreler oldukça kısaltılabilir.

    ►Fiziksel hareketsizlik MMC’yi etkiler. Bol bol hareket etmek lazım. Ağır yemekler sonrası hafif yürüyüşler sindirminize yardımcı olabilir.

    ►Ayrıca incebağırsakta pH alkalik iken motilin salınır ve MMC uyarılır ama ince bağırsak pH ı asidik ise MMC yine aksayacaktır. Burada da bir paradoksa giriyoruz yine (burada da mide asidi işin içine girdi)

    ►İncebağırsaklardan MMC hareketi ile kalınbağırsağa gidemeyecek gıdalar ince bağırsakta anormal bakteri üretimi için besi ortamı oluşturur. O yüzden ne yediğinize dikkat ki, yağlı ve yoğun proteinli gıdalar en kaliteli besi ortamlarıdır kötü bakteriler için.

    6. İleocekal kapak sorunları

    İleocekal kapak besinlerin kalın bağırsaktan incebağırsağa geri kaçmasını önleyen ve tek yöne açılan bir kapaktır. Ama kalınbağırsak basıncı arttığında (yeteri kadar sindirilmeyen gıdalar fermantasyonla bağırsak basıncını arttırır) ileocekal kapak geri açılacak ve incebağırsakta bakteri fazlalaşması oluşacak; çünkü kalınbağırsaktaki bakteriler ince bağırsağa geçecek.

    ***İmmün yanıtın bozulmasının da SIBO’ya neden olduğu ile alakalı çok çalışma var ama ben burada gene bir paradokstan bahsedeceğim. Çünkü incebağırsakta bakteri fazlalaşması bağırsakta inflamasyona neden olmakta ve bu da incebağırsak lumeninde tahribata neden olmaktadır (özellikle de toksin salgılayarak bağırsak duvarına zarar veren bakteriler, klebsiella gibi toksik mukopolisakkarit salgılayan bakteriler). Bozulan bağırsak lumeninin immün yanıtı da bozulmaktadır. Bunun tam tersi olarak bağırsağın immün yanıtı bozulduğunda da incebağırsakta fazla bakteri üremesine engel olunamamaktadır. Burada yumurta mı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar gibi bir durum oluşmaktadır.

    Otoimmün yanıtın baskın olduğu bir vücutta SIBO oluşma olasılığı yüksektir.

    SIBO ile Sıkı Bağlantılı Olan Hastalıklar

    IBS

    Leaky Gut

    Hashimato

    Chron

    Ulseratif Kolit

    Çölyak

    SLE’dir.

    7. Pankreas ve safra sıvılarının azalması da SİBO’yu tetiklemektedir (pankreas ve safra hastalıkları).

    Evet, o kadar anlattık tek tek altta yatan mekanizmaları…

    Peki ne yapacağız?

    -Önce altta yatan nedenleri tespit edeceğiz. Neden ne ise onu direkt düzelteceğiz.
    2-Vitamin ve mineral eksiklerini yerine koyacağız (hem eksikleri tamamlamak için çünkü bağırsak emilimi bozuk olacağı için ciddi eksiklikler olabilir, hem de arınma mekanizması için ihtiyacımız olduğundan, bağışıklığı arttırmak için)
    3-İntoleranslara göre diyeti düzenleyeceğiz (biofeedback ile bakıyoruz-ya da kan tahlili ile)
    4-Fermente gıdaları keseceğiz (çünkü SİBO’da zaten kalınbağırsakta oluşan fazla fermantasyon ve gaz basıncı vardır, ayrıca mayalı gıdaların oluşturacağı pH dengesini ve daha fazla bakteri istemeyiz)
    5-Kemik suyu kesilmesi (histamin yüksekliğinden dolayı, lenfatik sistemi tıkamasından dolayı, içerdiği protein bileşiklerine immün sistemin yanıt vermesinden dolayı kesilir)
    6-Bağırsak lümenini onaracak tedaviler uygulayacağız (beslenme, fitoterapi, glutamin vs.)
    7-Mide asidini düzenleyeceğiz (Bknz: mide sindirimi için öneriler ve mide kuralları postu)
    8-Gerekli mekanizmalar düzenlendikten sonra, bağırsak temizlendikten sonra bazı vakalarda uygun probiyotik desteği (çok dikkat)
    9-Hareket berekettir (MMC için düzenli egzersiz)
    10-Bazı vakalarda iyot (gerekli mekanizmalar ayarlandıktan sonra)
    11-Patojen bakteriler için fitoterapik destekler
    ►Karaciğer detoksu
    ►Lenfatik çalıştırılması
    ►Az yağlı beslenme
    SIBO tedavisi zaman ve önem gerektirir. Bütüncül bakan bir hekim kontrolünde olmalıdır.

  • Biorezonans + bilinçaltı telkin +  bach flowers  = ince beden

    Biorezonans + bilinçaltı telkin + bach flowers = ince beden

    Bu uygulamalar, sadece kilo vermek için değil daha pek çok sorunun dengelenmesinde kullanılan destekleyici güçlü bir sistemdir.

    Doğduğumuz günden bugüne kadar yaşadığımız tüm anılar ve bu anılara bağlı düşünce kalıpları ve duygusal blokajlar bilinçaltımızda kayıtlıdır. Bugün yaşadığımız her şey bu kayıtların ve blokajların hayatımıza yansımasıdır. Bedeninizde ki her fazla kiloyu bedeninize yerleştiren sizlersiniz.

    Kilolar nasıl olumsuz duygu ve düşünceler sonucu bedene yerleştiyse olumlu duygu ve düşüncelerle de hayatınızdan çekilecektir.

    Kilo Vermede Karşılaşılan Genel İnançlar, Duygu Durumları;

    İncelmek istiyor ama bir türlü başaramıyorum, veriyorum ama fazlasıyla tekrar alıyorum…

    Diyetler yapıyorum ama her seferinde tekrar başa dönüyorum.

    Sıkıntı hissedince, sinirlenince, heyecanlanınca üzüldüğümüz, yalnız kaldığımız anlarda, tatminsiz, yetersiz, mutsuz hissettiğimizde hemen yemek yemeğe başlıyorum

    Hayatımda ki en büyük zevklerden biri yemek yemek ve ben güzel yemeklerden vazgeçemiyorum.

    Spor yapmaya her karar verdiğimde ya yorgunum ya da meşgul…

    Sıkı diyet ve yoğun egzersiz programlarıyla verdiğiniz kiloları bir süre sonra tekrar geri alıyorum…

    BilinçaltıTelkin Uygulaması Size Ne Kazandırır?

    İdeal kilonuzla yaşamanıza engel olan bilinçaltı sorunlarınızı fark edip değiştirirsiniz.

    Sağlıklı beslenir ve düzenli spor yapma alışkanlığı kazanabilirsiniz.

    Hızlı yemek düzensiz yemek alışkanlığından bilinçli olarak uzaklaşabilirsiniz.

    Sağlıklı bir beslenme alışkanlığı kazanarak, verdiğiniz kiloları yeniden alma ihtimalini ortadan kaldırabilirsiniz.

    Yeme alışkanlıklarınızı kalıcı olarak olumlu yönde değiştirebilirsiniz.

    Sonuç olarak, sağlıklı, zinde, dinamik bir bedene ve iç huzura kavuşursunuz.

    En önemli özelliği kalıcı değişiklik sağlaması ve yan etkisi ile riski bulunmamasıdır

    KİLO VERME’de BİOREZONANS uygulamaları Size Ne Kazandırır?

    Kilo almanıza neden olan gıdaların manyetik bilgisi bedenden temizlenir

    Sağ beyin sol beyin enerji dengesi sağlanır.

    Aşırı yeme ihtiyacı duymanıza neden olan duygusal ihtiyaç kaybolur

    Bireyin hedeflenen kiloya ulaşma arzusu canlı kalır

    Depresif, keyifsiz, tembel ruh hali değişir. Stres azalarak sakinlik hissedilir.

    Çakralar, Meridyenler, Akupunktur noktalarındaki enerji akışı dengelenir,

    Yaşam Enerjisi artar

    Uykular düzene girer

    Protein, Karbonhidrat, Yağ Metabolizması aktifleşir ve çok daha kolay kilo kaybı gerçekleşir

    Beden de detoks yaparak ve asidik beslenmenin yarattığı kilo vermedeki sorunlar kalkar

    BİOREZONANS fazla kilo almanın fiziksel ve duygusal nedenlerine etki ederek kolay ve kalıcı kilo verilmesini sağlar

    KİLO vermede BACH FLOWERS uygulamaları size ne kazandırır?

    Bach Flowers, Dr Bach’ın bulduğu bireyin negatif özelliklerini azaltıp pozitif özelliklerini arttırdığı 38 adet çiçek özünün kullanıldığı bir yöntemdir. Kilo almamıza neden olabilecek duygusal sorunlar, bazı korkular yapılan bir testle tespit edilir ve size en uygun çiçek özleri bulunur.

    Bu çiçeklerin öz enerjisinin uygulanması ile kilo almaya neden olan düşünsel ve duygusal kayıtlar dönüşüme uğrar.

    Bu sorunlar; Korku, kaygı, yalnızlık, Suçlu hissetme, Tükenmişlik hissi, Aşırı Utanma, Umutsuzluk, Haksızlığa uğramaktan korkma, Stres, Affedememe, Aşk Yarası ve benzeri sorunlardır.

  • Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotik kullanımı, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok kronik hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.
    Maya problemiyle bağlantılı çok fazla belirti keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis Kandida’dan kaynaklanmaktadır.
    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarına kadar değişiklik gösterir.
    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.
    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.

  • Bel ağrılarının nedenleri nelerdir?

    Bel ağrısı hareketleri kısıtlayan, yürümeyi, ayakta durmayı ve hatta oturmayı dahi zorlaştıran oldukça da yaygın olan bir şikâyettir. Bel ağrısında ilk şüphe duyulan durum hemen fıtık olsa da, birçok farklı neden de olabilir. Bunlardan ilki kas kökenli ağrılardır. Bel ağrılarının pek çoğu kas kökenli oluşur. Normalde yapılmayan ve alışık olunmayan aktiviteler yapıldığında, bel bölgesindeki kaslarda gerilme meydana gelebilir. Ağır taşımak, rüzgârda kalmak ve klima çarpması gibi birçok durum bel ağrısına neden olabilir. Stresi bel ağrısında ayrı bir önemi vardır.

    Bel ağrılarının bir başka nedeni de zayıf karın kasları olabilir. Karın kasları zayıf olursa, onların bu tembelliğini örtmek için bel bölgesindeki kaslar devreye girer ve bu kez de bele ekstra yük biner. Doğru duruş şekilleri ve düzenli egzersiz programı ile karın kasları kuvvetlendirilebilir. Karın kaslarını bel kasları ile beraber güçlendirmek bel ağrısından kurtulmak açısından oldukça önemlidir.

    Stres, vücuda farklı şekillerde zarar verir. Bu zararlardan biri de bel ağrısıdır. Stresin salgıladığı hormon nedeniyle gerilen bel kasları, bel ağrısına sebep olur. Özellikle de iş hayatındaki stresle birlikte, gün içerisinde gerilen vücut bu şekilde bir sorunun oluşmasına neden olabilir. Bu durum daha da ileriye giderek bel fıtığına sebep olabilir.

    Kötü duruş pozisyonları da bel ağrısına neden olabilmektedir. Uzun saatler boyunca hareketsiz kalmak bel ağrılarının en önemli nedenlerindendir. Özellikle günümüzde günün tamamını bilgisayar başında geçiren meslek grupları, sık sık bel ağrılarından şikâyetçi olur. Hareketsiz oturmaya kambur oturma duruşu da eklenirse durum daha da kötü bir hal alabilir.

    Ağır kaldırma, zorlayıcı hareketlerde bulunma ya da bir kaza sonucu, omurlar arasındaki disklerin bozulması ya da yırtılması sonucu bel fıtığı meydana gelir. Bel fıtığı, belde oldukça rahatsız edici ağrılara sebep olabilir. Ayrıca fazla kilolar ve bel kayması da belde ağrıya neden olabilir. Önemli olan aşırı kilo değil kilo alımıdır. Kiloları taşıyacak sırt kası gücünüz yok ise bel fıtığı ihtimaliniz yüksektir.

  • Omurga kırıkları ve cerrahi tedavi

    Ufak travmalar sonrası bile omurga kırıkları ortaya çıkabilir. Bu kırıkların büyük bir kısmı cerrahi müdahaleye ihtiyaç duymaz. Ancak yüksek enerjili travma sonucu ortaya çıkan omurga kırıkları cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Yüksek enerji ile ortaya çıkan kırıklar omurgada instabiliteye ve omurilik hasarına neden olmaktadır.

    Osteoporoz nedeniyle zayıflayan kemikte kırık ve kırık sonucu ağrı olabilir.

    Gelişen yeni tekniklerle hastaya kifoplasti yada vertebroplasti denilen yöntemlerle kemik içine sement enjeksiyonu yapılabilir. Hastanın minimal girişim ile ağrısı azaltılarak kemiğin güçlendirilmesi sağlanır.

    Kırığa Yol Açan Nedenler Nelerdir?

    Herhangi bir nedenle omurga üzerine binen aşırı yüklenmeler nedeni ile kırık ortaya çıkabillir. Omurganın ön bölümünde çökme kırığı olabilleceği gibi patlama kırığı nedeni ile omurganın tüm bölümlerinde kırık ortaya çıkabilir.
    Osteoporoz kırığa neden olan temel sebeplerden biridir.

    Tedavi seçenekleri Nelerdir?

    Medikal Tedavi

    Kırıkların çoğunun tedavisi istirahat ve ağrı kesici kullanmaktır. Korse kullanımı ağrıyı azaltmakta etkilidir.

    Cerrahi Tedavi

    • Vertebroplasti

    Kanül aracılığı ile kırık omurganın içine girilerek kemik içine segment enjekte etme yöntemidir. Bu şekilde hastanın ağrısını azaltarak kemiğin güçlendirilmesi sağlanır.

    • Kifoplasti

    Kanül aracılığı ile kırık omurganın içine girilerek kırık omurga gövdesinde balon şişirilerek bu boşluk içine segment yerleştirme yöntemidir.

    Tanı ve Tedavi

    Tanı ve tedavi amacıyla doktorunuza başvurun.