Etiket: Neden

  • PANİK ATAK

    PANİK ATAK

    ‘’Neden ben?’’, ‘’Kurtulabilecek miyim?’’, ‘’Bir ilaç verin, beni uyutun veya bir şey yapın da bu sıkıntıdan kurtulayım..’’ 

    Bunlar danışanlarımın bazı ifadeleri.. Derin bir çaresizlik, kapana kısılmışlık yaşıyor panik hastaları. Kendisine ne olduğunu anlamıyor, anlamlandıramıyor ve birçok ortamdan kaçıyor tekrar atak yaşamamak için veya kendisi için çok önemli insani değerler ve temel ihtiyaçlarından vazgeçiyor özgürlük, sevgi, eğlence gibi..

    Peki Nedir Panik Atak?

    Son zamanlarda gün içerisindeki ufak ve geçici sıkıntılar bile panik atak olarak değerlendirilmekte. Fakat panik atak, korku ve kaygının çok yoğun yaşandığı apayrı bir dönemdir. Çarpıntı, titreme, terleme, uyuşma, gerginlik, göğüs ağrısı gibi belirtiler birden bire başlar ve çok kısa bir süre içerisinde, genellikle birkaç dakikada tepe noktaya ulaşır. Kişi çevrenin ve bedeninin başkalaştığını, kalp krizi geçirdiğini veya öleceğini, çıldıracağını, kontrolünü kaybedeceğini düşünür.

    Panik atak, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Genellikle yirmili yaşlarda başlar, ancak çocukluk dönemi ve daha ileri yaşlarda da başlayabilir. Belirli bir zaman dilimi tarif edilmese de sabah geç, akşamüstü erken saatlerde, bazen de nadir olarak gece uykudan uyandıracak şekilde ataklar olabilir. Genellikle kalabalıkta, evde veya araba kullanırken ortaya çıkar. 

    Psikolojik rahatsızlıklarda ve bazen çeşitli tıbbi durumda ortaya çıkabilir. Örneğin, kan şekeri düşüklüğü, guatr, sara nöbeti, kalp hastalıkları, ilaç ve madde kullanımı panik ataklara sebep olabilir. Bu nedenle tüm tıbbi durumlar detaylı bir şekilde araştırılmalı ve herhangi bir neden yoksa bir psikiyatri uzmanından destek alınmalıdır.

    Nedenleri nelerdir?

    Bir veya birkaç neden saymak ve yaşanan psikolojik durumu birkaç nedene bağlamak çok uygun bir yaklaşım değildir. ‘Hastalık yok hasta var’ ilkesinden hareketle her kişi detaylı bir şekilde değerlendirilmeli ve kişiye özel sebepler ortaya çıkarılmalıdır. Genetik faktörler, beyin kimyası ve yapısı ile ilgili farklılıklar, aile ve çevreden öğrenilenler bu durumun gelişmesindeki önemli nedenlerden. Özellikle aşırı koruyucu ve kollayıcı bir ailede büyümüş olmak, kişinin sıkıntı ile baş etme gücünü azaltmaktadır. Aynı zamanda, panik atakları yaşayan kişiler genellikle aşırı mükemmeliyetçi veya kendinden çok çevresini düşünen duyarlı kişilerdir. 

    Ne zaman müdahale etmek gerekir? 

    Panik ataklar tekrar tekrar yaşanıyorsa, özellikle de herhangi bir tetikleyici olmadan ‘kendiliğinden’ ortaya çıkıyorsa, kişi sürekli ‘’ya tekrar olursa’’ kaygısı yaşıyorsa ve atağın sonuçlarından (kalp krizi geçirme, kontrolü kaybetme, çıldırma, delirme..) dolayı korkuyor ve çeşitli ortam veya durumlardan kaçınıyorsa (kalabalık ortamlar, toplu taşıma araçlarını kullanma, kafein almama vb.) artık bu durum tedavi edilmesi gereken bir durum halini almıştır.

    Tedavide neler yapılır? Hangi yöntemler kullanılır?

    Tedavi, hastanın ihtiyacına göre belirlenir. Yalnızca ilaçla gidilebileceği gibi yalnızca terapiyle veya her ikisi birlikte de gidilebilir. Genellikle birçok doktor ve terapiste gitmiş, çeşitli tedaviler uygulanmış, özellikle de birçok ilaç kullanmış ve ‘’Ben artık ilaç kullanmak istemiyorum’’ diyen hastalar görüyorum. Bu noktada, ‘Bilişsel Davranışçı Terapiler’ devreye giriyor. Bilişsel davranışçı terapi, bilimsel temelleri olan, etkinliği kanıtlanmış ve tüm dünyada yaygın olarak kullanılan bir terapi yöntemidir ve kaygı yönetimi, nefes egzersizleri, çarpık ve işlevsel olmayan düşüncelere meydan okuma ve yenileri ile değiştirme, üzerine gitme gibi birçok teknik ve yöntem kullanılır.

    Dikkat edilmesi gereken birkaç nokta!!

    Bu ve benzeri belirtileri yaşıyorsanız, hemen teşhis koymayın. İnternetten veya çevrenizden edindiğiniz kulaktan dolma bilgilerle hareket etmeyin. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiye ‘’Kaygılanma’’, ‘’Ne var bunda kaygılanacak?’’, ‘’Kimse bu durumdan ölmez’’ gibi ifadeler kullanmayın. Çünkü, bu tür söylemler anlaşılmama, yaşadığı sorunun değersizleştirilmesi şeklinde algılanabilir ve kişinin yaşadığı çaresizliği daha da artırabilir.

  • Kekemelik

    Kekemelik

    Pek çok konuda olduğu gibi kekemeliğin de öğrenilmiş bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Bu alışkanlığı yeniden formatlamak ne kadar uzun zaman geçtiyse o kadar uzun zaman alır. Yapılabilecek teknik çalışmaların yanında psikolojik desteğin şart olduğunu düşünüyorum.

    Kekemelik Tedaviyle Düzelir Mi?

    Kekemelik, konuşmanındoğal akışının bozulmasıdır. Hece ya da ses tekrarı ile ses uzatmaları şeklinde görülür.

    Özellikle ebeveynleri korkutan bu durum kişilerde pek çok soru işaretine neden oluyor. Kekemeliğe yönelik soruların başında şunlar geliyor:

    • Neden ve nasıl oluşur?

    • Tedavisi var mı?

    • Psikolojiye etkileri neler?

    • Nasıl fark edilir?

    Kekemelik Nasıl Oluşur?

    Kekemeliğin en çok 2-5 arasında ortaya çıktığını belirten uzmanlar, çoğu kekemeliğin zaman içinde kendiliğinden geçtiğini ancak küçük bir kısmının özel dil eğitiminden geçerek düzeltildiğini bildiriyor. İlk 6 ay beklenilmesi ve kendiliğinden geçmiyorsa çocuk doktoruna danışılması gerekiyor. Zaman zaman zekâ konusunda düşünmeye sevk etse de konuşmaya yeni başlayan çocuklarda görülen konuşma aksaklığı çocuğun hızlı düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Düşünme hızı konuşma hızından fazla olabilir. Bu nedenle doktorun yönlendirilmesi ile dil gelişimi uzmanlarına ihtiyaç duyup duymadığı öğrenilmelidir.

    Kekemeliğin Nedenleri

    Öncelikle kekemeliğin bir hastalık olmadığını bilmek gerekiyor. Ayrıca bir zekâ geriliği de değildir. Kesin olarak nedenleri bilinemese de birçok etken olabilir. Genetik ve nörofizyolojik etmenler ile psikolojik faktörler kekemeliğe neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra şiddetli korku ve solunum bozukluğu da kekemeliği tetiklemektedir.

    Kekemelik Psikolojiyi Nasıl Etkiliyor?

    Anlatımda aksama ve uzatmalarla kendini tekrarlayan kelimeler anlatım akışını bozduğundan anlaşılırlığı güç kılar. Özellikle durumdan duyulan rahatsızlık karşı taraftan hissettirildiğinde kişi kendini ifade etme eğiliminden vaz geçer. Bu durum içe kapanık bir karakterin oluşumuna ve toplumdan soyutlanma isteğine kadar ulaşır. Aşırı tepkiye maruz kalan kekemelerde özgüven eksikliği meydana gelebilir. Kişi konuşmasıyla çevresindekileri sürekli olarak rahatsız ettiğini düşünür ve ihtiyaç duyduğu konularda ve karşılaştığı sorunlarla tek başına mücadele etmeye çalışabilir. Kendini yetersiz hisseder ve yeteneklerinin farkına varamayabilir. Okul ve iş hayatında başarısızlığa neden olabilecek kekemelik, çalışma isteksizliğine de neden olabiliyor.

    Kekemelik Giderilebilir mi?

    Kekemeliğin bir hastalık olmadığını vurgulayan uzmanlar kekemeliğin tedavi aşamasına da girmediğini belirtiyor. Ancak dil gelişim uzmanları ile belli bir eğitim sürecinden geçirilerek kişinin psikoloji ve diğer kalıtsal özellikleri değerlendirilerek kekemeliğin giderilebileceğini bildiriyor. Bu tür durumlarda erken yönlendirme, daha hızlı sonuç alma ve kalıcı kekemeliğin önüne geçilmesini sağlıyor. Bu süreçte aceleci olmamak ve telaşlanmamak gerekir.

    Kekeme Çocuğa Nasıl Davranılmalı?

    Kekemeliğin kronikleşmemesi ve çocuğun psikolojisini kötü yönde etkilememesi için kekemeliğin görüldüğü çocuklara karşı dikkat edilmesi gereken durumlar var. Bunların başında şunlar geliyor:

    • Çocukla hızlı konuşulmamalı ve çocuğun telaşlanmasına neden olacak diyaloglardan uzak durulmalı.

    • Çocuk ilgi ve sabırla dinlenmeli, cümlesini tamamlamaya çalışan çocuğun kelime ya da cümleleri tamamlanmamalıdır.

    • Çocuğun konuşması eleştirilmemeli, çabuk olması için telkinde bulunulmamalı

    • Uyarıcı kelimeler kullanılmamalıdır( çabuk ol, dikkatli ol gibi)

    • Konuşmasını tamamlayana kadar ilgiyle dinleneceğine dair güven sağlanmalıdır.

    • Yaptığı iyi işlerde çocuk takdir edildiğinde takdir edilme nedeni açıklanmalıdır.

    • Sosyal ortamlara katılması sağlanmalı ve yeteneğini kullanabileceği spor alanlarına yönlenmesi sağlanmalıdır.

    • Çocuğa karşı aşırı korumacı tutum sergilenmemelidir. İstenilen hemen yerine getirilmemeli, her çocukta olduğu gibi kekeme çocuklar için de evet-hayır çizgisi korunmalıdır.

    Kekemelik Teşhisinin Konması

    Kekemelik, kolay fark edilen bir durumdur. Daha çok çocuklarda görülürken belli etmenlerden dolayı yetişkinlerde de görülebilir.

    • Dili yeni kullanmaya başlayan çocuklarda 6 aydan sonra devam etmesi durumunda ailede kekeme kişilerin olup olmadığı bakılarak genetik olabileceği incelenir.

    • Farklı ortamlarda gözlemlenerek konuşmasının değişiklik gösterip göstermediğine bakılır.

    • Korku sonrası oluşabilen kekemeliğin devam edip etmediğine bakılır.

    • Heceleri tekrarlama ve uzatma süresi ile bunun gerçekleşme nedenleri dikkate alınır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Otizm neden olur

    OTİZM NEDEN OLUŞUR

    Otizmin nedeni henüz tam olarak tespit edilememiştir. Fakat otizmin anne babaların çocuklarına yaptıkları kötü şeylerden dolayı ortaya çıkmadığı kesin olarak söylenebilir.

    Otizmin tek bir nedeni yoktur. Pek çok nedeni olduğu artık bilinmektedir.

    Otistik bireylerde beyin hücreleri farklı çalışmaktadır. Hücreler arasında mesaj taşıyan kimyasal ileticilerde eksiklik yada fazlalık olduğu düşünülmektedir.

    Bazı genetik hastalıklar otizme yol açar. Genetiğin otizmin nedenleri arasında önemli bir yeri vardır. Kardeş ve ikiz çalışmaları bunu doğrulamaktadır.

    Otistik bir çocuğun kardeşinde otizm görülme riski genel popülasyona göre 50-100 kat daha fazladır. Tek yumurta ikizlerinde her ikisinin birden otistik olma oranı çift yumurta ikizlerine göre daha fazladır. Bütün bunlar genetiğin etkisini bize gösteriyor fakat sadece genetiğin tek neden olmadığı noktasına da ulaştırıyor.

    Sadece genetik etkili olsaydı tek yumurta ikizlerinde her iki bebeğinde her zaman otistik olması gerekirdi. Yapılan çalışmalar bir tek gen değil birden çok genin etkileşimi sonucu hastalık yapıcı etki oluştuğunu ortaya koymuştur.

    Klinik tablodaki davranışsal çeşitlilik çevresel faktörlerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası faktörler ile otizm arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.

    Eldeki bulgular genetik olarak otizme yatkınlığı olan çocukların doğum sırasında sorun yaşama riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir.

    Ayrıca, anne karnında geçirilen kızamıkçık virüsünün, pek çok anormalliğin yanında otizme de yol açabildiği bilinir.

    Bugün şu kesin olarak bilinmektedir ki, otizm tek bir nedenle olmaz, birden çok etkenin bir araya gelmesiyle meydana gelen oldukça karmaşık bir durumdur.

    Otizm erkeklerde kızlara oranla 4 kat daha fazla görülür fakat genelde kızlarda daha ağır seyreder.

    Otistik bireylerin % 70′inde zeka geriliği görülmektedir. % 30′u normal ve bu %30′luk dilimin %10′u üstün zekaya sahiptirler.

    Zeka düzeyi ve eşlik eden diğer hastalıklar otizmin ağırlık derecesi üzerinde belirleyici rol oynar. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık rastlanılanlar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygudurum bozuklukları ve epilepsidir.

    Her üç çocuktan biri epileptik anlamda risk taşımaktadır. 0-5 yaş arası ve ergenlik döneminde epilepsi nöbetlerinin görülme olasılığı artar.

  • OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB nedir?

    OKB, obsesyon yani takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon yani yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal rahatsızlıktır (TPD, 2016). Bu rahatsızlık hayat kalitesini düşürür, iş, okul, özel hayatla ilgili ciddi sıkıntılara neden olur, hatta bazı durumlarda kişinin hayata devam etmesini zorlayabiliyor.

    Obsesyon nedir?

    Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar (TPD, 2016). Tipik obsesyonlara örnek verecek olursak bunlar birilerine zarar verebilme dürtüleri, aile üyeleri dahil; tekrarlayan cinsel dürtüler ve düşünceler; kirlenme, mikrop kapma, bulaşıcı hastalığa, enfeksiyona yakalanma ve bulaştırma korkusu; sürekli bir şeyleri yanlış yapabilme düşüncesi, dine karşı çıkma, küfür etme, kafir olma korkusu; çok önemli olan bir şeyleri kaybetme korkusu; simetri ve düzen konusunda endişelenmektir. Obsesif düşünceler, imgeler, dürtüler, istekler hastada hoş olmayan hisler uyandırabiliyor ve bu hisler anksiyete, bıkkınlık, tiksinti, depresyon, ve suçluluk hissine sebep olabiliyor. Hastanın beynini kurcalayan bu obsesyonlardan kurtulmak, ve ya nötr hale getirmek isteği genelde çok kuvvetli oluyor, ve ya hasta sadece obsesyonlarından kaçıp kurtulmayı seçiyor. Bu yüzden hasta ritüel ve kaçınma davranışı sergiler.

    Kompulsiyon Nedir? Ve kaçınma davranışı nedir?

    Obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere yapılan yineleyici davranış ve zihinsel eylemlerdir (TPD, 2016). Kompülsif davranış genelde aşırı fazla olur, insanlar tarafından fark edilir; ve aynı zamanda belli bir tutumla veya kişinin kendince geliştirdiği kurallarla kendini gösterir. Kompulsiyonlar genelde obsesyonların neden olduğu rahatsızlıkları, depresyonu, suçluluk duygusunu, gerginliklerini azalta bilmek için kişinin geliştirdiği ritüeldir. Genelde hastaların çoğu davranışlarının aşırı olduğunun farkına varbiliyorlar. Yaygın kompulsiyonlar şunlardır:

    Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama
    El sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme
    Kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme
    Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma
    Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme
    Belirli bir sıraya göre yemek yeme
    Genellikle rahatsız edici olan, akıldan çıkmayan ve uykuyu bölen kelimelere, görüntülere veya düşüncelere takılıp kalma
    Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama
    İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı
    Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme.

    İlaveten bu kişiler yukarıda not edilen kompulsiyonlardan farklı olarak başka metotlar geliştirebiliyorlar, örneğin kaçınmak gibi. Bu kişiler obsesyonlarını tetikleyebilecek her türlü olaydan kaçınabiliyorlar. Bu davranışların tipik örnekleri genel tuvalet kullanamama, keskin objelere dokunamama vs.

    Kompülsif davranışlar, geliştirilmiş bilişsel ritüeller, ve kaçınma davranışları geçici olarak obsesyonların neden olduğu endişeyi azaltır. Bu davranış ve ritüellerin kısa süreli rahatlama getirmesi hastanın bu stratejileri adet haline getirip sürekli tekrarlamasına sebep oluyor. Kişiler bu davranış ve ritüellere o kadar alışırlar ki, yaptıkları davranışları ve ritüelleri yapmasalar da sorun olmayacağını düşünmek bile zor olabiliyor onlar için. Maalesef bu sebeplerden hiç bir zaman hipotezlerinin yanlış oluğunu test edemiyorlar. Obsesyonlara bağlı olarak kompulsiyonlar sık sık veya nadiren görülebiliyor.

    OKB ne kadar ciddi bir rahatsızlıktır?

    OKB’in şiddeti orta veya ağır arasında değişe biliyor. Bazı kişilerde orta derece obsesyonlar vardır ki bu küçük sorunlara neden olur ve insanlar tarafından fark edilmez. Ama bazı kişilerde çok ciddi hal alır, insanları ve kendini rahatsız edecek kadar şiddetli olabiliyor. Bu durumda artık şiddetli OKB söz konusudur ve kişinin hayat kalitesini etkilediği için tedavi gerektirir.

    OKB ne kadar sıklıkla görülür?

    OKB önceleri nadir olarak görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine karşın son yıllarda yapılan araştırmalarda hiç de nadir olmadığı belirlenmiştir. Büyük toplum kesimlerinde yapılan araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır (TPD, 2016). İlaveten bir çok hasta bu problemi gizli kapalı yaşayabildiği için o kişileri istatiksel olarak hesaba katamıyoruz.

    OKB hangi yaşlarda başlar ve kimlerde daha sık görülür?

    OKB genelde ergenlik ve ya erken erişkinlik döneminde ortaya çıkar, ama bazen çocukluk çağı obsesyonlarıyla da karşılaşabiliyoruz. Kadınlarda ortalama 22-23 yaş, erkeklerde ise 16-17 yaşta ortaya çıkar. OKB tedavi olunmazsa artan ve azalan semptomlarla kronik hal alır. Kadınlarda ve erkeklerde eşit oranda gözükmektedir.

    OKB için en mükemmel tedavi şekli nedir?

    Son yıllarda OKB tedavisi dramatik bir şekilde gelişti. Hazırda hastaların %70’i bu tedavilerden yararlanabiliyor. OKB tedavisinde ilaçlar dahil bir çok yöntem kullanılabiliyor. İlaçlarla beyinde salgılanan serotonin düzeyini artırarak tedavi ediliyor. OKB için terapi olarak davranış terapisi (maruz bırakma) ve bilişsel terapi kullanılıyor. Bu yöntemler beraber veya ayrı ayrı kullanılabiliyor ve güzel sonuçlar elde ediliyor.

    Bilişsel Terapi – Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma ve kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle  [obsesyonlar]  karşı karşıya getirmek ve bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için devreye giren tekrarlayıcı davranışları [kompulsiyonlar] engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir.

    Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem hastalığın tedavisinde hem de özelikle nükslerin önlenmesinde çok önemli bir yer tutmakta, tedavide bazen tek başlarına bazen de ilaç tedavileri ile birlikte kullanılabilmektedirler. Bilişsel davranışçı tedaviler tedavi seçenekleri arasında en önemli yeri tutmaktadır.

    Referans

    Türkiye Psikiyatri Derneği (2016). Obsessif –Kompulsif Bozukluk. Hastalar ve

    yakınları için rehber. Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi

    Wilhelm S., Steketee G. (2006). Cognitive Therapy for Obsessive Compulsive

    Disorder. Canada, Raincoast Books. 

  • Kadınlar Neden Aldatır?

    Kadınlar Neden Aldatır?

    Her iki cinsin birbirini aldatma potansiyeli vardır. Bu potansiyel kişinin karakteri buna uygunsa şartlar oluşunca aldatabilir. Eşinizi veya partnerinizi aldatabilmeniz için önce KENDİNİZİ aldatmanız gerekir.”

    ADİL MAVİŞ

    KADINLAR NEDEN ALDATIR ?

    Sosyal ve ikili ilişkiler içerisinde belki de en çok merak edilen sorulardan bir tanesi bireylerin birbirlerini aldatmasının altında yatan sebeplerin ne olduğudur. Aldatan kadınlar da, tıpkı aldatan erkekler ile aynı sebeplerden dolayı bu eylemi gerçekleştirmiş olabilecekleri gibi, birbirinden çok daha farklı ve bağımsız sebepler ile de gerçekleştirmiş olabilmektedirler. Aynı durum, erkekler için de geçerlidir ve sanıldığının aksine yalnızca cinsel ve hormonal dürtülerine yenik düştükleri için eşlerini ya da sevgililerini aldatmamaktadırlar. Ancak, aldatma ve aldatılmanın psikolojik olarak son derece yoğun bir hasara neden olduğunu biliyoruz. Hiç aldatılmamış bir birey dahi, aldatılma düşüncesi ile kendisini son derece büyük bir stres ve baskı altında hissedebilmektedir. Aldatan ve aldatılan için de, eylem sonrasında, sürecin uzunluğu fark etmeksizin son derece rahatsız edici bir psikolojik olumsuzluklar dönemi başlayabilmektedir.

    Aldatma eyleminin altında yatan sebepler, hem erkek hem de kadın bireyler için birebir aynı olabileceği gibi, son derece farklı da olabilmektedir. Örnekse, bir kadın da sadece ve sadece hormonal, cinsel bir dürtü ile eşini ya da sevgilisini aldatabilmektedir. Zira halk arasında erkeklerin sadece bu dürtü ile eşlerini ya da sevgililerini aldattıkları düşünülmektedir. Ancak, bir erkek de, tıpkı “aldatan kadınlar” için düşünüldüğü gibi ilgi eksikliği, sevgi eksiliği, tükenmişlik, yetersizlik hissi ve benzeri unsurlar doğrultusunda da sevgilisini ya da eşini aldatabilmektedir.

    Aldatmanın Tek Sebebi İlgi ve Sevgi Eksikliği Mi?

    Elbette ki aldatma eylemi, yalnızca ilgi ya da sevgi eksikliğinden kaynaklanan bir intikam ya da kaçış aracı olarak görülmemelidir. Aldatma eyleminin altında bir çok psikolojik etken yer almaktadır. Erişkin ve olgun olarak kabul edilen bireylerin, aldatma eylemini gerçekleştirmesinin ardından çevresi tarafından çok ağır bir biçimde eleştirilmesi, kişinin de kendini sorgulamasına neden olmakta, haklı ya da haksız nedenler bulmasına ve onlara körü körüne inanarak, psikolojik bir tahribata maruz kalmasına sebep olmaktadır. Halk arasında, böylesini bir eylemin gerçekleştirilmesi, psikolojik olumsuzluklardan ziyade “karaktersizlik” şeklinde tanımlanabilmektedir. Unutulmamalı ki, bireyin karakterini oluşturan etkenler de bilinçaltında yer edinmiş olan psikolojik unsurlardır. Dolayısıyla, bir bireyin hal ve tavırları, sergilediği davranışlar ve söylediği sözleri “karakter” olarak yorumlamak ve yaftalamak, ön yargıda bulunmak ve olumlu ya da olumsuz bir şekilde eleştirmek son derece yanlış bir tutum olacaktır. Karakter oluşumu, bireyin algı ve yorumlarının niteliği doğrultusunda, çevresinde meydana gelen ve bireye doğrudan ya da dolaylı yoldan etki eden olayların sonucunda gerçekleşmektedir ve psikoloji ile bağlantılıdır.

    Histrionik kişilik bozukluğu” olarak bilinen psikolojik rahatsızlık, halk arasında “ilgi arsızlığı” olarak bilinmektedir. Aldatma ve yalan söyleme eylemleri genellikle bünyesinde gelişmiş histrionik kişilik bozukluğunu barından bireylerde gözlemlenmektedir. Ancak, bireyin histrionik olarak tanımlanması gibi bir şart söz konusu değildir ve pek çok kişilik bozukluğu, tanımlanacak kadar yoğun bir etki yaratmıyor olsa da, bilinçaltında yer edinmekte ve bazı hal ve davranışların sergilenmesinde, gelişmesinde kaynak rolü oynayabilmektedir. Eşinden ilgi görmediği için, kişisel amaçları doğrultusunda aldatan bir kadın ya da erkek için “ilgi arsızı, histrionik” demek yanlış olacaktır. Yine de, birey kendi algısı ve yorumu doğrultusunda, eşinden beklediği ilgiyi ve sevgili bulamadığı için başka bir yerde aramış, bu arayışı sonucunda da aldatma eylemi gerçekleştirmiş olabilmektedir. Aldatma eylemi, bu tarz birçok etkeni takiben gerçekleştirilebilir ancak, bireydeki aldatma dürtüsü sürekli bir hal almış ise ve birey sürekli olarak aldatma eylemi gerçekleştirmek adına kendince geçerli nedenler üretiyor, bu nedenlere körü körüne inanıyorsa histrionik bir tavır sergiliyor demektir. Kendine ve çevresine daha çok manevi zarar vermeden önce, profesyonel psikolog ve psikiyatrların rehberliğinde tedavi edilmelidir. Sosyal ilişki ve becerilerinizi olumsuz yönde etkileyen tüm unsurlar, göründükleri kadar masum değillerdir ve uzun vadede çok daha büyük bir tahribata neden olabilmektedir. Bu sebeple, bu ve benzer konularda profesyonellerden psikolojik bir yardım almak kesinlikle tavsiye edilmektedir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Uykusuzluk

    Uykusuzluk

    UYKUSUZLUK İNSOMNİA

    İnsomnia; kişinin uykuya dalmakta ya da ideal uyku süresini kesintisiz olarak doldurmakta güçlük çektiği, bu sebeple günlük hayatının, sosyal ilişkilerinin, okul veya iş başarısının çoğu zaman sekteye uğradığı ve verimliliğinin düştüğü bir uyku bozukluğu çeşididir. Bu bozukluk tıpta hem başlı başına bir hastalık, hem de başka rahatsızlıkların belirtisi olabilecek bir semptom gözüyle ele alınır. Düşük uyku kalitesi başta depresyon ve anksiyete olmak üzere pek çok rahatsızlığın bir getirisi olabileceği gibi kişide stres seviyesinin yükselmesiyle ya da başka nedenlerle ortaya çıkıp bu tarz rahatsızlıklara yakalanılmasının sebebini de oluşturabilir. Uykusuzluk her yaşta ortaya çıkabilir, ancak en sık orta yaş ve üstündeki kişilerde görülür.

    İnsomnianın kısa ve uzun dönemli olmak üzere başlıca iki çeşidi vardır. Kısa dönemli uykusuzluk olarak bilinen tür en fazla bir ay sürerken uzun dönemli uykusuzluk 4 haftayı geçen vakalarda söz konusudur. İnsomnianın belirtileri ve neden olabileceği problemler arasında uyanıkken yapılan eylemlerde aksamalar, gün içinde yorgunluk ve halsizlik, hafıza güçlüğü, depresyon, çabuk ve sık öfkelenme ile kalp krizi ve trafik kazası risklerinde artış sayılabilir. Rahatsızlığı uzun dönemli ve kısa dönemlinin yanında birincil ve ikincil olarak kategorilendirmek de mümkündür. Sekonder insomnia olarak da bilinen ikincil insomnia hastalığın en yaygın türü olup herhangi bir tıbbi, psikolojik ya da çevresel nedenin sonucu olarak ortaya çıkar. İkincil insomnia tedavisi söz konusu olduğunda yapılması gereken şey bu nedenin tespit edilmesi ve nedene yönelik sorun çözme yöntemlerinin uygulanmasıdır. Birincil insomnia ise daha nadir görülmekle birlikte yukarıda bahsettiğimiz başlıca sebeplerden hiç birine dayandırılamaz ve bu nedenle tedavi süreci daha uzun ve zorludur. Bahsettiğimiz tüm uykusuzluk türleri depresyon, fiziksel acı, uyku apnesi ve huzursuz bacak sendromu gibi diğer rahatsızlıklara yol açabilirler.

    Türkiye’nin Uyku Haritası

    Yapılan araştırmadan çıkan sonuca göre, 3 kişiden biri uykuda horluyor. Erkeklerde yüzde 7, kadınlarda yüzde 4 de uyku apnesi var. Bunun anlamı uykuda kısa süreliğine solunum duruyor ve bunun da tedavi edilmesi gerekiyor.

    Hangi Bölgelerde Hangi Uyku Sorunları Daha Fazla

    Uykuda solunum düzensizliği ve uyku apnesi en fazla Güneydoğu illerinde ve Batı’da görülüyor. Uyurgezerliğin daha fazla olduğu bölge ise Doğu Anadolu..

    “Huzursuz bacak sendromu” adı verilen uykuda bacaklarda uyuşma ve hareketlilik Akdeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz de görülüyor.

    En Fazla Uykusuzluk Şikayetleri Büyükşehirlerde Görülüyor

    Vardiyalı çalışmaların daha yoğun olduğu illerde Kocaeli, Manisa, Gaziantep, Denizli gibi şehirlerde de uyku bozuklukları fazlalaşıyor.

    Uykusuzluk tedavisi için doktor kontrolünde kullanılan uyku ilaçlarının ve diğer sakinleştirici ilaçların etkisi ne kadar önemliyse, işin uzmanı bir kişiyle birlikte yürütülen terapiler de o derece kritiktir. Bütün sinir hastalıklarında verimli uyku alışkanlığı zarar görmüştür. Bunun uzun sürmesi nörolojik ve psikiyatrik başka sorunlara davetiye çıkartır. Bazı hastanelerin Uyku Merkezleri bu sorunları iyileştirmek için çalışır.  

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Kardeş  kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı

    Kıskançlık, sevilen birinin başkası ile paylaşılmasına katlanamamaktır. Kıskançlığın içgüdüsel yani doğuştan getirdiğimiz genlerimize şifrelenmiş olduğu ileri sürülmektedir. Yaşamın her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun yaşanabilir. Bu duyguyla ilk tanışma iki yaş civarındadır. Doğal, evrensel ve insanı oldukça mutsuz eden bir duygudur. Önemli olan ne boyutta yaşandığıdır. Çocuk, herkesin kendisinden daha iyi olduğunu ve kendisinin herkesten daha az sevildiğini düşünmeye başlar. Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve dav

    ranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir.

    NEDENLERİ

    • Doğal bir duygu olan kıskançlık sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. O ana kadar kendine yöneltilen ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltilmesinden doğan rahatsızlık en temel nedendir. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması; çocukta, bebeğe karşı gibi görünen ama aslında anne-babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir. Çocuk kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlar.
    • Kardeşler arası kıskançlığın derecesi, yeni bir çocuğun doğumuyla anne-babanın tutumunda olan değişikliklere, büyük çocukla ebeveyn arasında yerleşmiş olan ilişkiye ve çocuğun bebeğe olumsuz bir etkide bulunmasına göz yumma hoşgörüsüne bağlıdır.
      Kıskançlık derecesinde rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.
    • Dışarıdan insanlarla akrabalarda bazı olumsuz düşüncelerin doğmasına neden olabilirler. Kendisinden büyük bir kız kardeşi olan çocuğa saçlarının neden ablası gibi kıvırcık olmadığını sormak, ablaya da kardeşinin boyunun onu yakaladığını ve yakında onu geçebileceğini söylemek (sanki bunlar kötü bir şeymiş gibi) hem gereksiz hem de olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çocukların birbirleriyle rekabete girmelerini, kızgınlık duymalarını sağlayabilir.

  • Hafife alınan düşman: kabızlık!

    Kabızlık çocuklukta tedavisi zor bir durumdur. İyi tedavi edilememiş kabızlık iştahsızlığa, rektal kanamaya, ağrılı dışkılamaya ve nihayetinde kaka kaçırmaya sebep olabilir. Aile huzurunu bozabilen bir sorundur.

    Kabız olan çocuk ve bebekte makatta çatlaklar oluşur. Çatlaklar dışkılama sırasında ağrıya yol açar. Ağrı ise çocuğun dışkılamadan kaçmasına neden olur ki bu kabızlığı daha fazla artırır, daha sert kaka oluşur ve dışkılama sırasında yeni çatlakların oluşmasına ya da çatlağın yenilenmesine ve derinleşmesine neden olur. Bu durum kısır döngü şeklinde devam eder. Biriken kaka barsak duvarlarını giderek genişleterek his kaybına neden olur. Biriken kaka hissedilmez ve taşmaya başlar, taşma tarzı kaka tutamama sorunu oluşur. Okulda ve diğer sosyal ortamlarda altını kirlettiği için dışlanma başlar. Bu nedenle kabızlık bu karmaşalara yol açmadan tedavi edilmelidir.

    Tedavide ilaçların yanında beslenme, egzersiz ve oturma banyosu birlikte uygulanmaktadır. Kabızlık çeken çocuğa kural olarak lavman, fitil uygulanmaz. Makatında çatlak olan çocuk bu işlemden çok büyük acı duyacak ve var olan çatlak derinleşecektir.

    Bunların yerine uzmanına danışmak önemlidir

    Beslenme: sulu gıda ile beslenmek kakayı yumuşatmaz. Lifli gıda ile beslemek gerekir. Bu nedenle beslenme ve mutfak alışkanlığının değiştirilmesi ve tuvalet terbiyesi önemlidir.

    Oturma Banyosu: Makattaki çatlaklar için günde 3-4 defa 10’ar dakika ılık suya oturma işlemi önem arz eder.

    Sorun devam ediyorsa çocuk cerrahına başvurulmalıdır.

  • İdrar kaçırma psikolojik sorunlara yol açar

    Gece uykuda idrar kaçıran bazı çocuklarda görülen psikolojik sorunlar hastalığın nedeni değil, sonucudur. İdrar kaçırma psikolojik faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmaz. Ancak seyri, zamanla hasta ve ailesinde psikolojik sorunlara yol açabilir. Yıllarca gece uykuda altını ıslatan çocukların yaklaşık %10-15’inde idrar kaçırmanın yarattığı kronik stres sonucu; özgüvende azalma, içe kapanma, utanç duygusu, aşağılık kompleksi, depresyon ve davranış bozuklukları görülmektedir. Çocuk, idrar kaçırma kaygısı nedeniyle arkadaşını evine davet edememekte, gece akraba ya da arkadaşlarında kalamamakta, okulda da “arkadaşlarım duyar” kaygısı yaşamaktadır. Kıyafetleri sürekli idrar koktuğu için arkadaşlarının yanına oturmak istememesi de travmayı artırmaktadır. Doğuştan, gece uykuda altını ıslatan çocuklarda %5-10 oranında psikolojik problemler gelişirken, sonradan gece altını ıslatmaya başlayan çocuklarda bu oran, %10-20’ye çıkmaktadır. İdrar kaçırma sonucu gelişen bu psikolojik problemler kızlara göre erkek çocuklarında daha sık görülür.

    Cinsellikte korkuya neden olabilir

    İdrar kaçıran ya da altını ıslatan çocuklar, erişkin yaşa geldiklerinde cinsellikle ilgili herhangi bir sorun yaşamamaktadır. Ancak gece ya da gündüz idrar kaçıran bazı çocuklar, işeme yolu ile cinsel fonksiyonu özdeşleştirerek, cinselliğe dair bazı korku ve kaygılar yaşayabilir. Ailelerin önemli bir bölümü, idrar kaçırma sorunlarında kullanılan tedavi ve özellikle ilaçların, bu çocuklarda kısırlığa neden olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle de sorunu gizleyerek tedaviyi reddetmektedir. Bu tamamen yanlış bir inanıştır ve idrar kaçırma sorunu zamanında, doğru ve etkin bir şekilde tedavi edilmelidir.

    Gündüz alt ıslatma mutlaka tedavi gerektirir

    Gece uykuda altını ıslatan çocukların %15’i, kendiliğinden iyileşme şansına sahiptir. Uzun yıllar tedavi edilmezse bile böbreklere ciddi bir zararı yoktur. Ancak tedavinin gecikmesi, psikolojik problemleri beraberinde getirir. İdrar kaçırma sorunu bu alanda deneyimli uzmanlar tarafından doğru yaklaşımla tedavi edilmezse, çocuğun psikolojisi ve okul başarısı olumsuz etkilenir. Gündüz uyanıkken altını ıslatan çocuklarda ise durum çok daha ciddidir. Bu sorun kendiliğinden geçmez ve mutlaka nedeni bulunup doğru şekilde tedavi edilmesi gerekir. Tedavide geç kalınması, her iki böbrekte de geri dönüşümü olmayan ciddi hasarlara neden olabilir.

    Alt ıslatma genetik

    Gece uykuda altını ıslatma, erkek çocuklarında kızlara göre 2 kat daha fazladır. Gündüz uyanıkken altını ıslatma ise kız çocuklarında erkeklerin 2 katıdır. Hem anne hem baba küçükken ileri yaşlara kadar uykuda alt ıslatma sorunu yaşamışsa, çocukların % 75-80’inde bu sorun ortaya çıkar. Anne ya da babadan herhangi biri bu sorunu yaşamışsa, çocuklarda da bunun görülme riski % 40-45’tir.

    İlaç ve alarm tedavisi uygulanır

    Uykuda altını ıslatan çocuklar 6 yaşından itibaren; ödüllendirme ve alarm cihazı gibi davranış terapileri ile idrar yapımını azaltan ya da mesaneyi genişleten ilaçlarla %80-90 oranlarında başarıyla tedavi edilebilmektedir. Gece idrar üretimi normal olup mesanesi gelişmeyen çocuklarda alarm tedavisi, gece idrar üretimi fazla olduğu için uykuda işeyen çocuklarda ilaç tedavisi daha başarılıdır. Gündüz idrar kaçırmada tedavinin amacı, bu kaçırmayı ve böbreklerin zarar görmesini önlemektir. Uykuda ya da uyanıkken idrar kaçırma sorunu, deneyimli çocuk cerrahisi ve çocuk ürolojisi uzmanları tarafından tedavi edilmelidir.

    Ceza vermek yerine doktora götürün

    Çocuklarda alt ıslatma sorunu çocuğun tembelliğine bağlanarak, ceza ve dayakla üstesinden gelinebilecek bir durum değildir. ABD, İngiltere, Fransa ve Singapur gibi gelişmiş ülkelerde bile ceza oranı çok fazladır. Bu ülkelerde gece uykuda altını ıslatan çocukların %20-30’una ceza verilmektedir. Türkiye’de ise bu çocukların % 50-60’ı genel, % 35’i ise ağır cezalar almaktadır. Tamamen somut organik nedenlerle gelişen bu hastalıkta çocuklar suçlanmamalıdır. Aileler çocuklarına ceza vermek yerine bir uzmana başvurmalıdır.

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif Kompulsif bozukluk (OKB) tekrarlayıcı, ısrarlı ve zorlayıcı düşünce ve veya davranışlarla kendini ifade eden ruhsal bir bozukluktur. Obsesyon veya saplantı kendiliğinden bilince gelen, yineleyen ve sıkıntı yaratan, kişinin saçma ve yanlış olduğunu bildiği kontrolsüz düşünce, dürtü veya düşlemlerdir. Kompulsiyon (zorlantı) genelde takıntılı düşüncenin yarattığı kaygı ve sıkıntıdan kurtulmak için geliştirilen ritüel benzeri tekrarlayıcı hareketlerdir.

    Kompülsiyonlar obsesyonların yaratığı kaygı ve anksiyeteyi geçici olarak durdurur ancak bir müddet sonra obsesif düşünceler yineler ve kişi kompulsif hareketleri tekrar yapma ihtiyacı duyar. Bu döngü zaman ve güç kaybına neden olur, kişinin günlük rutin işlerini yapmasını engeller, aile ve arkadaş ilişkilerini zedeler, meslek ve sosyal yaşantısını kötü etkiler.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan kişiler düşünce ve takıntılarının gerçek dışı ve anlamsız olduğunu bilirler ancak buna rağmen bu durumun üstesinden gelmeleri mümkün değildir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri nelerdir?

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri yapısal ve psiko-sosyal olarak iki ana başlık altında ele alınabilir.

    Yapısal nedenler. Biyolojik olarak da adlandırılan yapısal nedenler beyinde bazı nörotransmiter diye adlandırılan biokimyasalların düzensiz ve dengesiz salımından ileri geldiği düşünülmektedir. Obsesif Kompulsif Bozuklukta önemi kanıtlanan serotonin ve noradrenalin gibi transmiterlerin salınımında genetik faktörlerin belirli ölçüde belirleyici olduğu ispat edilmiştir.

    Psiko-Sosyal nedenler. Çevresel neden olarak da adlandırılan psiko-sosyal nedenler erken yaşlarda kritik gelişim dönemleri dediğimiz süreçlerde yoğun duygusal yükü yüksek olan yaşantılar ve travmatik olaylarla ilgili olduğu bilinmektedir. Anne, bakıcılar veya diğer yakın dediğimiz kişilerin obsesif ve endişeli davranışları erken yaşlardaki çocuğa yansıtıldığı taktirde gelecek hayatında obsesif kompulsif bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Gelişimsel anlamda çocukluk çağı psikolojik süreçlerin çatışmalı yaşandığında ve bu çatışmaların çözümlenmesinde gerekli karşılıkların yeterince ve yerinde sağlanamadığında obsesif kompulsif bozukluk gelişme olasılığı yüksektir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun belirtileri nelerdir?

    OKB’ da en sık kirlenme, bulaşma, cinsel ve dini obsesiyonlar görülmektedir. Sık görülen kompulsiyonlar ise kontrol etme, yıkanma, sayı sayma, belirli bir sıraya göre yemek yeme, düşüncelere ve veya görüntülere takılıp kalma, işleri belirli bir sıraya göre yapma, soru sorma veya itiraf etme ihtiyacı, simetri ve düzen, biriktirme konularını kapsamaktadır. OKB olan kişilerin birçok maddeye karşı bulaşma kaygıları vardır ancak en sık görünenler, idrar, dışkı, meni, mikrop, kir ve benzeri maddelerdir. Bu maddelerin olduğu var sayılan yerlere dokunduğunda veya bulaştığı düşüncesi bile kişilerde bunaltıya neden olabilmektedir. Kişi kirlendiğini düşündüğü vücut bölgesini yıkamadan rahatlayamaz yani bulaşma obsesyonlarının oluşturduğu bunaltı, temizlenme kompulsiyonlarının devreye girmesi ile giderilmeye çalışılır. En sık yıkanan bölge ellerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar, kişinin günlük yaşamından belli bir zamanın boşa harcanmasına neden olmaktadır. Hasta saatlerce lavabo başında ve ayakta ellerini yıkar. Yıkanma bir tören halini alabilir. Kişinin banyo yapması saatlerce sürebilir, bu tür bir sıkıntı ve zaman kaybı yaşamamak için giderek daha seyrek yıkanmaya başlar. Ancak bu kişilerin temizlikleri genellikle OKB’un belirtileriyle sınırlı olup genelde pek temiz ve bakımlı olmadıkları gözlenmektedir.

    Şüphe obsesyonları en sık görülen obsesyonlardır. Kişi kapı, pencere, musluk, elektrik, ocak ve benzeri nesneleri kapatıp kapatmadığından kuşku duyar. Bu nedenle ileri derecede bir bunaltı hisseder. Bunu kontrol etme kompulsiyonlarının ortaya çıkması takip eder. Bu kontroller ritüel hali alabilir ve bazen saatlerce sürer.

    OKB olan kişilerde uygunsuz cinsel dürtüler hissetme ve eşcinsellik obsesyonları da görülebilir. Saldırganlık obsesyonlarında kendi çocuğu, yakınlarına veya başkalarına zarar verme ve öldürme düşünceleri sık sık tezahür eder. Dini içerikli obsesyonlarda cinsel ve saldırgan nitelikler bulunabilir. Saldırganlık, cinsel ve dini içerikli obsesyonları olan kişilerde bir müddet sonra yoğun suçluluk duyguları ve depresyon bulguları gelişebilir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl teşhis edilir?

    OKB nun teşhisi kişini yaşadığı obsesiyonlar ve geliştirdiği kompulsiyonlar değerlendirilerek konur. Bunun haricinde özel laboratuvar veya başka bir testi yoktur. Şizofreni, majör depresyon ve Gilles de la Tourette gibi yapısal ve biolojik temelli bazı psikiyatrik hastalıklarla ayırıcı tanı konusunda dikkat edilmesi gerekmektedir. Obsesif Kompulsif Bozukluk bazen belirleyici olsa temelde farklı olduklarından Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu ile karıştırılmamalı.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl tedavi edilir?

    Obsesif Kompulsif Bozuklukta farmakoterapiyle çeşitli ilaçlardan fayda sağlanabildiği gibi psikodinamik psikoterapilerden ve davranışçı bilişsel psikoterapiden de oldukça iyi sonuçlar alınmaktadır. Bazı dirençli vakalarda Elektro Konvulsif Tedavi yöntemiyle sonuca gidildiği bilinmektedir, tedavide daha radikal bir yaklaşım olarak bilinen psikoşirurji yönteminde cerrahi müdahaleye başvurulmaktadır.