Etiket: Neden

  • İshal nedir?

    İshal kısaca dışkılama sayısı ve miktarının artmasıdır. Normal çocukların dışkılama sayısı yaşa ve beslenme durumuna göre değişkenlik gösterebilir. Anne sütü veya mama ile beslenen bebekler günde 1-10 kez arasında daha büyük çocuklar ise erişkinler gibi günde 1-2 kez kaka yaparlar. İshalli çocuklarda dışkı miktarı ve sayısı artarken kıvamı da daha sulu hale gelir. Dışkının renginin yeşil olması ishal varlığını göstermez, sadece barsaklardan daha hızlı geçişin göstergesidir. İshalin kanlı olması ise hastalığın daha ciddi olduğunu düşündürmelidir.

    Küçük çocuklarda ishal neden önemlidir?

    Gelişmekte olan ülkelerde ishal küçük çocuklar için en önemli hastalıklardan ve ölüm nedenlerinden biridir. Bu ülkelerde yaşayan çocuklar 5 yaşına gelene kadar yılda ortalama en az 2-3 kez ishalli bir hastalık geçirirler. Sık tekrarlayan ishal nedeniyle büyüme-gelişme geri kalır. Ayrıca beslenme sorunu olan çocukların bağışıklık sistemi de zayıflayacağı için ishal ve diğer mikrobik hastalıkların sıklığı artar. Bu şekilde bir kısır döngü ortaya çıkar. Gelişmekte olan ülkelerde her yıl 3 milyon civarında çocuk ishalli bir hastalık nedeniyle ölmektedir. Ölen çocukların % 80’i 2 yaşın altındadır. Küçük çocukların su ve tuz kaybına karşı direnci zayıf olduğu için kolayca dehidratasyon ve buna bağlı komplikasyonlarla kaybedilebilirler. Bu nedenle küçük çocuklarda ishal önemli bir hastalık olup, ishal sırasında ortaya çıkan su ve tuz kayıplarının hemen karşılanması gerekir.

    İshalin nedeni nedir?

    İshalin nedeni çoğunlukla çeşitli enfeksiyonlardır. Bunların içinde viruslar başta gelmektedir. Bu gruptan olan Rotavirus özellikle kış aylarında ve daha çok 2 yaşın altında çocuklarda ağır ishale neden olan tüm dünyada çok yaygın bir mikroorganizmadır. Gelişmiş ülkelerde ishal nedenleri içinde en önemli yere sahiptir. Bakteri ve parazitler ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde daha yaygındır. Bu grupta özellikle kolera, Shigella, Salmonella ve E. coli gibi bakteriler yanında amip (Entamoeba histolytica), Giardia gibi parazitler yer alır. Antibiyotiklerin kullanılması sırasında da ishal ortaya çıkabilir. Bu durumda Clostridium difficile isimli bir mikroorganizma ishalin nedenini oluşturur. Antibiyotik kesilince veya başka bazı ilaçların kullanılması ile antibiyotik ishali tedavi edilebilir.

    Çeşitli mikroorganizmalar (Salmonella, Stafilokok, Clostridium…) ve bazen kimyasal maddelerle kontamine olmuş besinlerin yenmesi de her yaşta besin zehirlenmesi adını verdiğimiz kusma ve ishalli bir hastalığa yol açabilir. Bu saydığımız durumlarda ortaya çıkan ishal geçici olup günler en fazla haftalar içinde tamamen iyileşir.

    İshal bazen aylarca sürebilir. Bu durumda besinlere karşı allerji (inek sütü, soya proteini, buğday unu…) veya sindirimi sağlayan bazı maddelerin doğumsal veya edinsel eksikliği söz konusu olabilir. Bu hastalıklar içinde laktoz adı verilen süt şekerini parçalayan ve barsakta yapılan laktaz isimli maddenin eksikliği en sık olarak görülür. Uzun süren ishalli hastalığı olan çocuklar genellikle zayıf, büyümesi ve kilo alması duraklamış, karınları şiş çocuklardır. Bozukluğun türüne göre tedavi de değişkenlik gösterir.

    İshalden korunmak mümkün müdür?

    Anne sütü ile beslenme ishalden korumada en önemli faktörlerden birini oluşturur. Anne sütünün içinde çeşitli mikroorganizmalara karşı etkili lizozim, laktoferrin, immunglobulin gibi maddeler bulunur. Bu maddeler anne sütü ile beslenen çocukları ishale yol açabilecek çeşitli enfeksiyonlardan koruduğu gibi hastalanan çocukların da daha çabuk iyileşmesini sağlar. Anne sütü almayan bebeklerin anne sütü alan bebeklerden daha fazla ishalli bir hastalığa yakalandığı ve bu nedenle de daha fazla çocuğun öldüğü çok iyi bilinmektedir. Gastroenterit adını verdiğimiz ishalli hastalık sırasında bile anne sütü kesilmeden hatta daha fazla oranda verilmelidir.

    Sosyoekonomik düzey ishalli hastalıklarla yakından ilişkilidir. Gelişmekte olan veya gelişmemiş bölgelerde yaşayan çocuklar daha kötü beslenmekte olup temiz suya ulaşma olanakları daha azdır. Bu nedenle gelişmiş yörelerde yaşayan akranlarından daha fazla oranda ishalli hastalığa yakalanırlar ve bağışıklık sistemleri de daha zayıf olduğu için daha fazla oranda zarar görürler. Sonuçta anne sütü ile beslenme, sosyoekonomik düzeyin iyi olması, çevresel şartların düzgün olması ve beslenmenin iyi olması ishalden korunmada en önemli faktörlerdir.

    İshalli çocuklar ne gibi bulgularla gelir ?

    Ateş özellikle Salmonella, Shigella ve E. coli gibi mikroorganizmaların oluşturduğu hastalığa eşlik edebilir. Karın ağrısı çocukluk çağında görülen birçok hastalık yanında ishale de eşlik edebilir. Kusma ishalli çocukların çoğunda görülen ve beslenmenin, dolayısıyla sıvı alımının da bozulmasına yol açan ve sıvı kaybının daha çabuk oluşmasına neden olan bir belirtidir. Havale geçiren ishalli bir çocukta Shigella isimli bir mikroorganizmanın neden olduğu basilli dizanteri akla gelmelidir.

    İshal ise hastalığın en önde gelen bulgusu olup dehidratasyon yani su ve tuz kaybının en önemli nedenidir. İshalli bir çocuğun kakasının görünümü bize hastalığın nedeni ile ilgili bilgi verebilir. Bol miktarda ve sulu ishal kolera veya E. coli adı verilen mikroorganizmanın bir türü ile oluşan ishali düşündürmelidir. Kusma fazla olup ishal daha az ise, ateş yoksa ve aynı anda aynı yemeği yiyen çok kişide hastalık görülüyorsa besin zehirlenmesi olma şansı fazladır. Kanlı ishal öncelikle amibli veya basilli dizanteriyi, eğer daha önceden antibiyotik kullanımı varsa antibiyotik ishalini (Clostridium difficile enterokoliti) düşündürmelidir. Kanlı ishale yol açabilen diğer mikroorganizmalar Salmonella, Yersinia, Campylobacter jejuni, E. coli gibi etkenlerdir.

    İshalli bir çocuğun genel durumu iyi ise, verilen suyu içebiliyorsa, ağız ve dili ıslak olup, ağlayınca gözyaşı akıyorsa, idrar yapıyorsa, karın derisi bükülüp bırakıldığında hemen eski haline geliyorsa ve de küçük bebeklerin kafasında bulunan bıngıldak (fontanel) adı verilen deri bölümünde çöküklük yoksa büyük olasılıkla su kaybı yoktur.

    Aksine genel durumu bozulmaya başlamış ishalli bir çocuk verilen suyu içemiyorsa, ağızı ve dili kurumuşsa, ağladığında gözyaşı akmıyorsa, idrarı çok azalmışsa, karın derisi büküldüğünde eski haline hemen dönmüyorsa, bıngıldak çökükse ağır derecede sıvı kaybı vardır ve hemen en yakın sağlık kuruluşuna götürülüp tedavisine başlanması gereklidir.

    İshal tedavisi

    Çocuklarda ishal tedavisinde; 1) Anne sütü, hazır mama ve diğer yaşa uygun yiyeceklerle uygun beslenmenin devamının sağlanması, 2) İshal ve kusmayla halen sürmekte olan su ve elektrolit kayıplarının oral rehidratasyon sıvısı (ORS) veya benzer sıvılarla yerine konması, 3) Sıvı kaybı gelişirse su ve elektrolit kayıplarının ORS veya gerekirse damar yoluyla düzeltilmesi amaçlanır. 4) Sadece gerektiği durumlarda antibiyotik verilmelidir. 5) Antidiyareik ilaçlar adı ile anılan adsorban ilaçlar ile sekresyonu azaltan ilaçların kullanılması tartışmalıdır. Çocuklarda motiliteyi azaltan ilaçların kullanılması önerilmez.

    Powers ve ark. 1926 yılında “intestinal intoksikasyon” tedavisinde yapılması gereken en önemli şeylerin sıvı verilmesi, kan transfüzyonu yapılması, bir süre ağızdan beslenmenin kesilmesi ve açlık dönemi bittiğinde gıdaların yavaş yavaş arttırılarak verilmesi olduğunu belirtmişlerdir. Sonraki yıllarda ishalli çocukların tedavi amacıyla aç bırakılması ve intravenöz sıvı tedavisi giderek yerleşmiş ve tedavi amacıyla yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bu prensip ORS ile tedavi uygulama alanına çıkana kadar yaygın olarak geçerliliğini sürdürmüştür. Sonraki yıllarda ORS kullanımının yaygınlaşması ile beraber malnütrisyonu önlemek amacıyla rehidratasyon sonrasında en kısa sürede beslenmenin sağlanması yaygınlaşmıştır.

    Su kaybı olmayan çocuklar verilen sıvı miktarı arttırılarak ve beslenmelerine devam edilerek evde tedavi edilebilirler. Ayran, taze hazırlanmış meyva suları (elma suyu…), çorbalar (pirinç suyu…) ve su evde korkusuzca verilebilecek sıvılardır. İki yaşın altındaki çocuklara her ishalli dışkılamadan sonra ½-1 çay bardağı (50-100 mL), daha büyük çocuklara ½-1 su bardağı (100-200 mL), daha fazla içmek isteyenlere ise istedikleri kadar sıvı verilmesi dehidratasyonun engellenmesini sağlayacaktır.

    Anne sütü alan bebeklerin daha sık olarak emzirilmeye devam edilmesi gereklidir. Anne sütü almayan bebeklerin ise normalde aldıkları süt veya mamalarla, öğün sayısı arttırılarak, beslenmelerine devam edilmesi önerilir. Mamaların sulandırılması gerekmez. Laktozu azaltılmış veya hiç olmayan diyet mamalarının, aşağıda bahsedilecek özel durumlar haricinde, rutin olarak her olguda kullanılması gerekli değildir. Daha büyük çocukların normalde aldıkları gıdalar ile ve öğün sayısı arttırılarak beslenmelerine devam edilmelidir. Yarı katı veya katı gıdalarla beslenen bebeklere ve çocuklara sindirimi kolay ve enerjiden zengin, protein içeren gıdalar (iyi pişmiş et, balık, yoğurt, peynir, sebze püreleri, muz…) verilmelidir. Hiperozmolaritenin önlenmesi için şeker yerine nişastalı yiyecekler (tahıllı gıdalar) tercih edilmelidir.

    İshalde yağların sindirimi ve emiliminde belli bir ölçüde azalma olabilir. Tedavi amacıyla uygulanan yağsız veya yağı azaltılmış diyetler alınan kalorinin azalmasına yol açar. Diyette bulunan yağlar mide boşalmasını yavaşlattığı için ishalin azalmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle ishal sırasında, emilimi azalmış olsa bile, yağların kısıtlanması çok gerekli değildir. İshal sırasında laktoz malabsorpsiyonu gelişebilmesi nedeniyle persistan ishalleri engellemek amacıyla ishalli tüm çocuklara rutin olarak laktozsuz veya laktozu azaltılmış mamaların kullanılması önerilmiştir. Ancak son yapılan çalışmalar bunun gerekli olmadığını göstermiştir. Anne sütü alan çocukların her durumda anne sütü ile beslenmeye devam edilmesi gereklidir. Mama alan çocuklarda ise yeniden beslenmeye geçildiğinde dışkılama sayısında artış olur, dışkı bol sulu hale geçer ve pH’sı 5’in altına inip dışkıda redüktan madde pozitifleşirse laktozun kısıtlanması gerekebilir. Aksi halde normal mamaların kullanılmaması için herhangi bir neden yoktur.

    Laktoz entoleransından korunmanın bir başka yolu ise çocuklara mama yerine yoğurt verilmesidir. Yoğurt içindeki laktoz fermente edilmiş olduğu için laktoz intoleransı gelişmiş çocuklarda bile korkusuzca kullanılabilir. Yapılan çalışmalar akut gastroenterit sırasında yoğurt ile beslenen çocuklarda mama ile beslenenlere göre daha az sayıda persistan ishal tablosunun geliştiğini göstermiştir. Yoğurdun evde kolayca hazırlanabilmesi ve diyet mamalarından çok daha ucuza maledilmesi diğer bir avantajını oluşturur.

    İshal sırasında barsak mukoza geçirgenliği artmaktadır. Bu durumda inek sütü veya hazır mamalarda bulunan ve alllerjen özellikteki makromoleküller kolayca dolaşıma geçebilir ve inek sütü entoleransına, dolayısıyla ishalin artmasına yol açabilir. Bu nedenle soya bazlı mamalar veya protein hidrolizatlarının kullanılması önerilmiştir. Bu mamaların tadı kötü ve fiyatları yüksektir. Son yapılan çalışmalar risk grupları haricinde (çok küçük bebekler, ailede allerji hikayesi olanlar…) bu tür mamaların rutin olarak kullanımının gerekmediğini göstermiştir.

    İshalli çocukta kusmayı engellemek için besinler az miktarda ancak daha sık aralıklarla verilmeli, ishal düzeldikten sonra kayıpların yerine konabilmesi ve malnütrisyonun önlenmesi için birkaç hafta ek bir öğün verilmelidir.

    İshalli çocuklara antibiyotik verilmesi nadiren gerekir. Çok küçük bebekler, bağışıklık sisteminde problem olan çocuklar, kanlı ishal varlığı (eğer amip veya shigella düşünülürse) gibi özel durumlarda ve hekim tarafından gerekli tahliller (gaita incelenmesi ve kültürü) yapıldıktan sonra uygun antibiyotikler kullanılır. Rastgele ve gereksiz antibiyotik kullanımı sonrasında antibiyotik ishali gelişebileceği unutulmamalıdır.

  • Bağışıklık sistemi bozuklukları. İmmün yetmezlikler

    PRİMER İMMÜN YETMEZLİKLER (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ HASTALIKLARI)

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan elemanlardan herhangi birinin yokluğu ya da fonksiyon bozukluğu immün yetmezlik hastalıkları olarak adlandırılır. Bu hastalıklar kalıtsal ya da genetik nedenlere bağlı geliştiğinde primer immün yetmezlik olarak adlandırılır. Şimdiye kadar oldukça fazla sayıda primer immün yetmezlik tipleri tanımlanmıştır.

    Bağışıklık sistemimiz başlıca akyuvar olarak adlandırdığımız hücrelerimizden oluşmaktadır. Bu hücreler vücudumuza giren yabancı ve zararlı mikroplara (bakteri, virüs, mantar vb) karşı korurlar. Yabancı ve zararlı bu etkenlerle mücadele ederken direkt olarak yok edebilir ya da özgün antikorlar üreterek etkisizleştirmeye çalışır.bu mücadelede kompleman olarak bilinen proteinlerde yardımcı olurlar.

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan hücreler ya da proteinlerin eksikliği yanında fonksiyon bozukluklarında vücudumuza giren zararlı etkenlere karşı mücadelede zafiyetler başlar. Bu hastaların en belirgin özelliği tekrarlayan, ağır ve komplikasyonlarla seyreden enfeksiyonlar geçirmeleridir. Bu enfeksiyonlar akciğerlerde, kulakta, sinüslerde, karaciğerde, sindirim sisteminde, ciltte, lenf bezlerinde, beyin ve kemiklerde ortaya çıkabilir.

    Bazı immün yetmezlikler ile beraber kardiyovasküler sistemde doğuştan anormallikler, endokrin sistem bozuklukları, otoimmün hastalıklarda görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Semptomlar ve Tanı

    Ağır immün yetmezlik durumlarında semptomlar çok erken başlayabilir. Özellikle T lenfositlerine bağlı Primer İmmün Yetmezlikliği olan hastalarda hayatın ilk aylarında ağır enfeksiyonlarla belirti verirler. B lenfositlerine bağlı belirtiler anneden geçen antikorların koruyucu etkilerinin geçmesi ile yani 6.aydan sonra ortaya çıkabilir.

    Primer immün yetmezlikleri düşündüren belirtiler

    Tekrarlayan, tedavisi zor, hayatı tehdit eden ve olağan dışı mikroplarla oluşan enfeksiyonlar

    Büyüme gelişme geriliği

    Tekrarlayan pnömoni, sinüzit ve kulak enfeksiyonları

    Tedaviye dirençli durumlar

    Ciltte ya da iç organlarda apse oluşumu

    Ailede primer immün yetmezlik hastalığı öyküsü

    Otoimmün hastalıklar

    Lenf bezlerinde ve dalak büyümesi

    Bazı immün yetmezlikler bir nedene bağlı olarak edinsel nedenler ile de gelişebilir. HIV virüsünün neden olduğu AIDS hastalarında olduğu gibi ya da sistemik olarak uzun ve yüksek doz kortikosteroid tedavisi alanlarda, kemoterapi gören kanser hastalarında ve ağır yanıklarda da immün yetmezlik görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Tedavi

    Primer İmmün Yetmezliklerde hastalığa neden olan mekanizmaları daha iyi anladıkça tedavi metotları da geliştirilmektedir. Öncelikle kalıtsal geçiş gösteren durumlarda bunu önleyici tedbirler alınmalıdır. Tarama testleri geliştirilerek hastaların daha semptomları ortaya çıkmadan tanınması tedavi başarısı için çok önemlidir.

    Son yıllarda nakil işlemlerinin (kemik iliği, kök hücre, timüs) gerçekleşmesi ile önemli mesafe alınmıştır. Ülkemizde de bu nakiller başarıyla yapılmaktadır. Diğer yandan immünoglobülin replasman tedavisi ile koruyucu antikorlar verilerek enfeksiyonlara karşı önemli bir başarı yakalanmıştır.

    Son yıllarda özgün gen tedavisi bazı primer immün yetmezlik tiplerinde başarılı sonuçlar vermektedir.

    İmmünoglobülin (IgG) Destek Tedavisi

    İmmünoglobülin (IgG) kandaki antikorlarımızdan birisidir. Bu antikorların hastalara verilmesi ile enfeksiyonlara karşı vücudumuzun verdiği yanıt güçlendirilir. Primer immün yetmezliği olan hastalar bu tedaviden oldukça fayda görürler.

    Bu antikorlar (IgG) kandan saflaştırılarak elde edilir. İnsanlardan elde edildiği için potansiyel olarak kan yoluyla geçebilecek hastalıklara karşı oldukça yüksek teknoloji kullanılarak olası enfeksiyon yapan ajanlardan temizlenir.

    IgG hem damar yolundan hem de cilt altına enjeksiyon ile verilir. Yan etkileri nadirdir. Baş ağrısı ve alerjik reaksiyon görülebilir.

  • Ürtiker (kurdeşen) anjioödem

    Ürtiker bir hastalık değil, belirtidir. Ürtiker, deriden kabarık, basmakla solan, etrafı kızarık, sınırları belirgin kaşıntılı döküntülerdir. Yaşamı boyunca her dört kişiden biri en az bir kez ürtiker geçirmiştir. Bu döküntüler bir günden fazla sürmez. Kaybolur ve tekrar vücudun başka yerinde çıkar.

    Ürtiker, bazı hücrelerimizden (mast hücresi) salınan histamin’in etkisiyle ortaya çıkar. Histamin, damarlarda genişlemeye, damar duvarında geçirgenliğin artışına ve dolayısıyla damar dışına sıvı çıkışına neden olur. Bunun sonucunda cildimizde şişlikler ve kızarıklıklar oluşur. Eğer sıvı çıkışı cilt altına olursa anjioödem olarak adlandırılır. Cilt altı dokusu göz çevresi, ağız ve genital bölgelerimizde daha gevşek olduğu için anjioödem daha çok buralarda görülür.

    Ürtiker süreye bağlı olarak iki başlık altında incelenir.

    Akut ürtiker

    Kronik Ürtiker

    Altı haftadan daha uzun sürerse kronik ürtiker olarak adlandırıyoruz. Akut ile kronik arasındaki fark sadece süre ile kısıtlı değildir. Akut ve kronik ürtiker nedenleri birbirinden oldukça farklıdır.

    Akut ürtiker besinler ya da ilaçlara bağlı alerjik reaksiyonlar ve enfeksiyonlar sırasında ortaya çıkabilir. Genellikle 2-3 hafta içerisinde kendiliğinden geçer.

    Kronik ürtiker hastalarının ancak %25’inde şikayetler dış etkenlere bağlı olarak gelişmektedir. Bu etkenler fiziksel, kontakt ve kolinerjik olarak alt tipleri oluşturmaktadır. Soğuk, su, güneş ışıkları, basınca maruz kalınması ye da egzersiz gibi durumlar ürtikerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bunun dışındaki çoğu vakada neden tam olarak saptanamaz. Bu hastaların bir kısmında oto antikorlar (IgE reseptörüne karşı) saptanabilir.

    Fiziksel Nedenlere Bağlı Ürtikerler

    Semptomatik Dermografizm

    Sert bir cisimle (kalem, tırnak ucu) çizildiğinde ödem ve kızarıklık oluşur.

    Geç Basınç ürtikeri

    Vücudun herhangi bir bölgesine basınç uygulandıktan yarım saat-12 saat sonra bulgular ortaya çıkar (Sıkı çorap boğumlarında, ağır sırt çantası vb taşındığında)

    Kolinerjik ürtiker

    Egzersiz, sıcak su, baharatlı yiyecekler ve heyecanlandığımızda vücut ısısının artmasına bağlı ortaya çıkar

    Soğuk kontakt ürtiker

    Soğuk havaya, suya ya da cisme dokunulduğunda görülebilir

    Sıcak kontakt ürtiker

    Sıcak cisimlere, suya ya da havaya maruz kalındığında görülür.

    Egzesize bağlı

    Egzersiz sırasında ve sonrasında görülür

    Aquajenik ürtiker

    Herhangi bir sıcaklıkta su ile temas edildiğinde (yüz-el yıkama) ortaya çıkar

    Solar ürtiker

    Belirli dalga boyunda güneş ışığına maruz kalındığında ortaya çıkar

    Vibratuvar ürtiker

    Vibrasyon yapan makinalara temas edildiğinde (mikser kullanmak, bisiklete binmek vs)

    Ürtiker Semptom ve Bulgular

    Ürtiker ciltte şişlik, kızarıklık ve kaşıntının belirgin olduğu etrafı sınırlı döküntülerdir. Basmakla solarlar ve her döküntü 24 saatten daha kısa sürer, yenisi çıkabilir. Ürtiker ile birlikte çoğu zaman anjioödem bulguları görülebilir. Dudaklarda, göz çevresinde ve genital bölgede şişlikler hastaların çoğunda görülebilir.

    Semptomlar geceleri hastaları daha çok rahatsız eder. Yaşam kaliteleri (okul, iş, sosyal yaşam) olumsuz etkilenir. Ürtiker ile beraber bazı hastalarda ateş, eklem ağrıları gibi bulgular görülebilir.

    Ürtiker Tanı

    Hastalığın tanısında öykü çok önemlidir. Hastaların bazıları şikayeti olmadığı dönemde geldikleri için ürtikerin hasta tarafından iyi tanımlanması gerekir. Basmakla solması, ürtikerin düzelme süresi, şikayetlerinin ne zamandan beri olduğu (akut, kronik ayırımı için) çok önemlidir. Bu aşamada hastalara karışıklığa neden olmamak için döküntülerinin fotoğrafını çekmelerini tavsiye edebiliriz. Ürtikerin hangi şartlarda ortaya çıktığı (besinler, ilaçlar, fiziksel nedenler) iyi tanımlanmalıdır. Bu bilgiler tanısal işlemler için hekime yol gösterici olacaktır.

    Şikayetlerinin yaşam kalitesini (okul, iş ya da sosyal yaşam) nasıl etkilediği bilinmelidir.

    Ürtikeri olan hastalarda tanısal işlemlerin temelini hastanın öyküsü oluşturmaktır. Tanıya yönelik olarak yapılacak testler ne yazık ki bize pek yardımcı olmamaktadır. Laboratuvar analizleri olası etiyolojik nedenleri araştırmak amacıyla yapılmaktadır.

    Rutin uygulamada kan sayımı dışında öyküde alerjik reaksiyonlar düşünülüyorsa deri prik testleri yapılabilir. Kronik ürtikerde otoimmüniteyi göstermek amacıyla otolog serum testi yapılabilir. Bu test ile hastanın IgE reseptörlerine karşı antikor varlığı gösterilebilir. Dışkıda parazit ve otoimmün hastalıklar (troidit, Sistemik lupus eritematozis, Romatoid artrit) açısından laboratuvar testleri yapılabilir.

    Cilt biyopsisi kronik ürtikerli hastalarda önerilmez. Ancak ayırıcı tanı amacıyla yapılabilir.

    Tanısal testler daha çok fiziksel nedenler ile ortaya çıkan ürtikerler için yapılabilir. Bu testler her duruma özgü olarak tanımlanmıştır. Testler için tıklayınız.

    Ürtiker Tedavi

    Ürtikerin nedeni belirlenebilirse ondan kaçınmak tedavinin esasını oluşturmaktadır. Antihistaminik ilaçlar ürtikeri ve anjioödemi kontrol etmede başarılıdır. Antihistaminik ilaçlar histamin’in etkisini bloke ederek kaşıntıyı ve ürtikerin tekrarlamasını önler.

    Eğer standart tedaviye rağmen şikayetleriniz kontrol edilemiyorsa doktorunuz ilaçlarınızda düzenleme yapacaktır. Alternatif ilaçlara geçebilir ya da doz artırımı yapabilir. Kullandığınız ilaçlara bağlı semptomlar ortaya çıkıyorsa (ACE inhibitörleri vs) ilacınızın hekiminiz tarafından bir diğerine değiştirilmesi gerekir.

    Kronik ürtikeri olan hastalarda çoğu zaman semptomları kontrol etmede başarılı olamayabiliriz. Son yıllarda anti-IgE tedavisi ile iyi sonuçlar alınmaktadır.

  • Atopik (alerjik) ekzama

    Atopik dermatit (Egzema) (AD), bir çok faktöre (genetik, çevresel) bağlı olarak kronik bir cilt hastalığıdır. Çoğunlukla erken çocukluk döneminde başlar. Atopik yürüyüş olarak adlandırdığımız sürecin ilk basamağında yer alır. Bu özelliği ile ileriki yaşlarda astım ve alerjik rinit gibi diğer alerjik hastalıkların gelişiminin habercisi olma özelliğini taşımaktadır. Atopik dermatit (Egzema), hastaların ve ailelerinin yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkilemektedir.

    Cildimiz vücudumuzu dış etkenlerden koruyan en önemli organımızdır.Atopik dermatit (Egzema)hastalarında cildin bariyer özellikleri bozulmuştur. Bu bozulmanın hangi nedenden kaynaklandığını tam olarak bilemiyoruz. Bariyer fonksiyonlarının bozulması yanında yoğun bir immünolojik reaksiyonda Atopik dermatit (Egzema) hastalarında görülmektedir. Cildin bariyer fonksiyonlarının bozulması ile su tutma özelliği azalır. Ve ciltte kuruluk başlar. Kuruluk atopik dermatitin en önemli özelliğidir. Kuruluğa yoğun bir kaşıntı eşlik eder.

    Bariyer fonksiyonları bozulmasının diğer olumsuz yanı ise alerjenler kolayca cildi geçerek bağışıklık sistemimizi uyarırlar ve alerjik reaksiyon gelişmesine neden olurlar. Bu da atopik dermatitin şiddetini artırır yani cildin daha da kötüleşmesine neden olur.

    Atopik dermatitli hastaların ciltlerinin mikroplara karşı savunma özellikleri de azalmıştır. Normalde cildimizde bulunan mikroplar bu hastalarda enfeksiyonlara neden olabilirler. Enfeksiyonlar hem atopik dermatit’in şiddetini artırır hem de tedaviye yanıtı olumsuz etkileyebilir.

    Atopik dermatiti olan çocukların yarısına yakınında besin alerjileri görülebilir. Bu hastaların mutlaka besin alerjisi yönünden alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Besin alerjisi ne neden olan besinler sıklıkla;

    İnek sütü,

    Yumurta,

    Buğday,

    Kuruyemişler (fındık, fıstık vb),

    Yer fıstığı,

    Balık,

    Kabuklu deniz ürünleridir.

    Ev tozu akarları, evcil hayvan alerjenleri ve polenler de atopik dermatit hastalarında alerjiye neden olabilir.

    Bebeklerde ilk aylarda yanaklarda kızarıklık, kaşıntı ile seyredebilir. Beraberinde besin alerjisi olabileceği unutulmamalıdır.

    Atopik Dermatit (Egzema) Belirti ve Bulgular

    Atopik deramtitin en önemli bulgusu cilt kuruluğudur. Kuruluğa bağlı olarak ciltte kaşıntılar meydana gelir. Kaşıntı atopik dermatite özgü cilt yaralarının çıkmasına neden olur. Kaşıntıyı terleme, sıcak, tahriş edici maddeler ve alerjenler artırır. Kaşınma ile cilt bütünlüğü daha da bozulur ve egzema olarak tanımladığımız yaralar meydana gelir.

    Egzema kızarık, üzeri pütürlü ve sızıntı bulunan lezyonlardır ve hastanın yaşına göre vücudun farklı bölgelerinde ortaya çıkar.

    Egzemalar

    süt çocukluğu döneminde en sık yüzde (sıklıkla yanaklarda), saçlı deride, diz ve dirsek bölgelerinde ve kulak arkasında görülür. Bez bölgesi genellikle etkilenmemiştir.

    İki yaşından büyük çocuklarda daha çok dirsek önü, diz arkası, boyun, el ve ayak bileği bölgesini tutar. Yüz ve göz kapaklarında bu dönemde lezyon görülmemeye başlar. Tutulan bölgelerde deride kalınlaşma, kabalaşma ve deri çizgilerinin belirginleşmesi gözlenir.

    Ergenlik döneminde kaşıntı ve deride kalınlaşma ön plandadır. Lezyonlar daha çok el ve ayak bilekleri, kol ve bacakların iç yüzlerinde, göz çevresi, yüz, boyun ve gövdenin üst kısmındadır. Bu dönemde egzama sadece ellerde görülebilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur.

    Atopik Dermatit (Egzema) Tedavi

    Atopik dermatit kronik bir hastalıktır ve kür sağlayacak bir tedavi yöntemi yoktur. Hafif vakaların önemli bir bölümü kendiliğinden geçer.

    Tedavinin hedefleri:

    İlaç tedavisi

    Cildin nemlendirilmesi

    Koruyucu önlemler

    İlaçlar ile tedavideki amacımız, ciltte meydana gelen alerjik reaksiyonların baskılanmasıdır. Atopik dermatiti olan hastalarda ciltte bağışıklık sistemimize ait hücrelerin birikimine bağlı iltihabi bir süreç vardır. Bu iltihabi sürecin baskılanması tedavinin en önemli basamağını oluşturmaktadır.

    Atopik dermatitli hastalarda bu tedavi için daha çok lokal uygulanan ilaçlar kullanılır. Ama tedaviye dirençli hastalarda sistemik olarak kullandığımız ilaçlarda bulunmaktadır.

    Tedavide kullanılan en etkin ilaçlar kortizon (kortikosteroid) içermektedir. Sadece egzemanın olduğu yerlere sürülür. Bu ilaçları kullanırken mutlaka hekim tavsiyesine uyulmalıdır. Tüm vücuda yayılacak şekilde kullanılmadıkları sürece ciddi yan etkilere yol açmazlar.

    Olası yan etkileri arasında deri incelmesi, renklenmede azalma, çizgilerin oluşması, deri altı kanamalar, deri altı damar genişlemeleri sayılabilir. Çok güçlü etkiye sahip kortizonlu ilaçların uzun süre deriye uygulanması ile nadiren ciddi sistemik etkiler de ortaya çıkabilir. Bu nedenle hastalar doktoruna danışmadan bu ilacı kullanmamalıdır.

    Tedavide uyulması gereken ilkeler ise hastalığın kontrolünü sağlayacak en zayıf etkiye sahip kortizonlu ürünü seçmek ve kontrol sağlanır sağlanmaz da daha zayıf etkili bir ürüne geçmektir. Özellikle yüz gibi hassas bölgelerde mümkün olan en zayıf kortizonlu kremi kullanmaya özen gösterilmelidir. Kortizonlu kremler banyodan hemen sonra ve nemlendiricilerden önce kullanılmalı ve yalnızca egzemanın olduğu bölgeye uygulanmalıdır. Saçlı deride losyonlar ve kremler yaşa bağlı olarak seçilebilir

    Kortizon içermeyen kremler pimekrolimus ve takrolimus atopik dermatit tedavisinde kullanılan diğer ilaçlardır. Kortizonlu ilaçlarda görülen yan etkilere yol açmazlar. Yüz gibi hassas deri bölgelerinde kullanılabilirler. İki yaşından büyük bebeklerde hafif ve orta şiddette atopik dermatit tedavisinde kullanılması tavsiye edilmektedir. Bağışıklık sisteminde sorunu olan çocuklarda kullanılmamalıdır.

    Antihistaminiklerin tedavide yeri yoktur. Kaşıntının giderilmesindeki etkileri çok zayıftır. Gece kaşıntısının engellenmesinde yararlı olabilirler. Atopik dermatit hastalarının egzemalarında enfeksiyon geliştiğinde ki bu durum sıklıkla görülebilir. Antibiyotik tedavisi kullanılmalıdır.

    Fototerapi ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar (siklosporin vb) yeterli yanıt
    alınamayan ağır olgularda nadir olarak gerekli olabilir.

    Cildin Nemlendirilmesi

    Atopik dermatiti olan hastaların cilt kuruluğunun giderilmesi çok önemlidir. Bu nedenle ılık suyla banyo yapmaları gerekmektedir. Hastalığının derecesine göre sıklığına ve yöntemine (küvet içerisinde ya da duş) doktorunuzla karar verebilirsiniz. Cildi tahriş edebilecek uygulamalardan kaçınmak gerekir. Banyodan sonra cildin suyunu korumak amacıyla nemlendiricilerin kullanılması çok önemlidir. Su bazlı ya da yağ bazlı nemlendiriciler kullanılabilir. Bu seçimi doktorunuzla birlikte yapabilirsiniz.

    Nemlendiricilerin alerjen ya da kimyasal madde içermemesine dikkat edilmelidir.

    Atopik dermatit hastalarının alacağı önlemler nelerdir?

    1. Kaşıntı ve Döküntüyü Kötüleştiren Şeylerden Kaçının

    Kaşıntı, döküntü veya diğer semptomları neyin daha da kötüleştirdiğini çözmek önemlidir. Kaşınma ve ovalama cildi tahriş eder ve durumu daha da kötüleştirir. Kaşıntıyı önlemek için alınacak tedbirler

    Tırnaklarınızı kısa, düz ve temiz tutun.

    Kaşıntı hissettiğinizde nemlendirici uygulayın.

    Aşırı sıcak veya nem, alerji, aşırı duygusal durumlar ve stres kaşıntı ve döküntüyü artırabilir.

    2. Kimyasal Tahriş Edicilerden Uzak Durun

    Tahriş edici maddelerden (kimyasallar, çözücüler, sabun, deterjan, güzel kokular, cilt bakım ürünleri, bazı kumaşlar ve sigara) kaçınmanız gerekiyor.

    Yeni satın aldığınız tüm elbiseleri giymeden önce yıkayınız. Formaldehid ve diğer tahriş edici kimyasallar yeni yapılmış elbiselerde bulunabilir.

    Diğer kumaşlara nazaran daha az tahriş edici olan pamuk veya pamuk karışımlı elbiseler giyinin. Rahatsız ediyorsa giysilerin etiketleri çıkarın. Dikiş yerleri kaşıntı yapıyorsa, evdeyken giysileri tersyüz giyinin. Yün veya tahriş edici kumaşlardan sakının.

    Çamaşır deterjanınız tahriş edici geliyorsa, kokusuz ve boyasız deterjanlar kullanın. İkinci bir durulama çamaşır deterjanındaki deterjan kalıntılarının giderilmesine yardımcı olabilir.

    Güneş yanmalarından kaçının. Yüksek faktörlü koruyucu güneş kremi kullanın. Güneş kreminiz tahriş edici ise, yüz için geliştirilmiş diğer ürünleri veya güneş kremlerini deneyin.

    Yüzdükten sonra duş yapın ve nemlendirici uygulayın.

    3. Evinizin Sıcaklığını ve Nemini Uygun Hale Getirin.

    Aşırı sıcaklık ve rutubet atopik dermatitli kişiler için problem olabilir. Aşırı sıcak ve aşırı nemden kaynaklanan terleme cildi tahriş edebilir. Düşük nem ciltten su kaybına yol açar. Bu durum kuruluğa ve cilt tahrişine yol açar.

    Yaşadığınız ortamı rahat bir sıcaklık ve nem düzeyinde tutun.

    Egzersiz yaparken ve sıcak havalarda gevşek, geniş ve seyrek dokumalı kıyafetler giyinin.

    4. Alerjenlerden Kendinizi Koruyun

    Alerjiler atopik dermatit semptomlarınızı başlatabilir veya kötüleştirebilir. Alerjik reaksiyon gösterdiğiniz şeylere karşı alabileceğiniz birçok önlem vardır.

    5. Besin Alerjileri Egzemayı Kötüleştirir

    Besin alerjileri atopic dermatitli hastaların yarısına yakınında bulunabilir. Çocuklarda süt, yumurta, yer fıstığı, buğday, fındık, soya, balık ve kabuklu deniz ürünleri egzemayı tetikleyebilir. Mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeniz gereklidir.

    6. Duygu durumunuz ve Stres, Egzemanızın Şiddetini Etkileyebilir

    Duygu ve stres atopik dermatite yol açmaz, ancak kaşıntı ve kaşınmaya neden olabilir. Kızgınlık, düş kırıklığı ve utanma kızarma veya kaşıntıya yol açabilir. Stresler kaşıntı-kaşınma döngüsüne yol açabilir ve durumu daha da kötüleştirebilir.

    Hastalığınızla daha iyi mücadele etmek için hastalığınızla ilgili olabildiğince fazla bilgi öğrenin.­

    Aile bireyleriniz ve arkadaşlarınızın destekleyici olmasını sağlayın.

    Olumsuz durumları nasıl tedavi edeceğinizi öğrenin.

    Duygu ve stresle mücadelenizde yardım alın.

    7. Enfeksiyonlara karşı dikkatli olun

    Cilt enfeksiyonları atopik dermatitli kişiler için sık sık problem oluştururlar. Bulaşıcı organizmalar (bakteriler, virüsler, mantarlar) çoğu kez cilt üzerinde sayıca normalin üzerinde seyreder. Kaşınan veya tahriş olan cilt daha kolay bir şekilde iltihaplanır.

    Cilt enfeksiyonlarının belirtileri:

    Artan kızarıklık

    İltihap dolu şişlikler veya sızıntı

    Uçuklar ve ateş

    Neler Yapılabilir;

    Herhangi bir enfeksiyon belirtiniz varsa hemen doktorunuzu arayın.

    Enfeksiyonu muayene etmek amacıyla doktorunuzun önerdiği eylem planını takip edin.

  • Aşı karşıtları lütfen tekrar tekrar düşünün

    Son zamanlarda ailelerin bana en çok sorduğu sorulardan biri de çocuklarımıza aşı yaptıralım mı? Aşı yaptırma konusunda şüphelerim var? Birçok internet sitesinde aşının otizme neden olduğu, alerjiye yol açtığı, bebeklerin bağışıklık sisteminin zayıf olduğu ve bu kadar çok kimyasal maddenin enjekte edilmesine vücutlarının hazır olmadığına dair yazılar okuduklarını ve kafalarının aşı konusunda çok karışık olduğunu söylemektedir. Maalesef son yıllarda tüm dünyada ve kısa bir süredir Türkiye’de aşı karşıtlığı çok hızlı bir şekilde artıyor. Öyle ki bu yıl Türkiye’de çocuğuna aşı yaptırmayan aile sayısı yirmi üç bine ulaştı. Bu çok ciddi bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır.

    Peki, nereden çıkıyor bu aşı karşıtlığı? İlk kez 1997 yılında bir İngiliz Doktor, KKK(kızamık- kabakulak- kızamıkçık ) aşısının otizm yaptığını iddia etti. Ama yapılan çalışmalar bunu ispat edemedi. Bahsettiğimiz doktor meslekten men edildi. Ancak insanlar bu kirli bilgi neticesinde aşılardan korkmaya başladı. Çünkü ailelerin en zayıf, en hassas noktaları tabi ki çocukları. Hepimiz çocuklarımızın geleceği için çalışıp çabalıyoruz. Maalesef ailelerin bu zayıf noktalarından nemalanmak isteyen bazı güçler teknolojinin tüm nimetlerini kullanarak aileleri etkilemek için her türlü ispatı olmayan savlarını yaymaya çalışıyorlar. Bunların ne gibi çıkarları olabilir diye düşünüyorsunuzdur. Bu insanlar sosyal medyada, televizyonda bu iddiaları nedeniyle kendilerini daha çok gösterme imkânı buluyorlar. Böylece hem ekonomik hem de statü açısından gelişme sağlıyorlar.

    Size en basitinden bir örnek vermek istiyorum. Bir- iki hafta önce yine bir hastam çocuğuma aşı yaptırmak için gerekli bağışıklık sistemine sahip mi diye test yaptırmak istediğini söyledi. Buna neden gerek duyduklarını sorduğumda internetten Türkiye’deki en büyük aşı karşıtlarından birisi ile online iletişime geçtiklerini, çocuklarına kendisine gidip bu testti yaptırmasını ve buna göre aşı yaptırıp, yaptırmamalarına karar vermeleri gerektiğini söylemiş. Testin fiyatı yaklaşık 2500 TL civarındaymış. Ben hayatımdaki şoklardan birisini yaşadım. Çünkü çocuklara böyle bir test yaptırılmasına gerek yok. Bu tamamen ailelerin hassas noktalarına dokunup bundan ekonomik pay çıkarmak dışında bir eylem değil.

    Yıllardır ölümcül olarak bilinen çiçek, çocuk felci, difteri, tetanos gibi hastalıkların artık görülmeme sebebi tamamen yıllardır yapılan ulusal aşı programlarındandır. 25 yıllık

    meslek hayatımda kitaplarda okuduğumuz bu hastalıklarla karşılaşmadım. Aşı karşıtlığı yüzünden de karşılaşmak istemem doğrusu. Ama bu aşı karşıtlığı nedeniyle tüm dünyada neredeyse ekarte edilmek üzere olan kızamık salgınları tekrar görülmeye başladı. Bu korkunç bir durum. İnsanlar bunun henüz farkında değil. Bazılarınızın ne var ki bunda? Çocuklar kızamık geçirince ne olabilir ki diye düşündüğünü, söylendiğini duyabiliyorum. Evet haklılar. Biz çocukların kızamık geçirmesinden çok korkmuyoruz ki. Biz çocukları kızamık geçirmesinler diye aşılamıyoruz ki. Ama unutulan bir şey var. Kızamık hastalığı ölümcül kalp zarı iltihaplanması yapabiliyor. Yine beyin zarında yıllarca sessiz kalıp sonradan “subakut sklerozan panensefalit “dediğimiz, hızlı ilerleyen, geri dönüşümü olmayan bir anlamda beyin felcine sebep olabilen bir hastalığa yol açabiliyor. Yürüyen, konuşan çocuk yavaş yavaş tüm bu fonksiyonlarını kaybedip tabir yerindeyse bebeklik dönemine dönen bir hastalığa sebep olabiliyor. İşte bizim birçok aşıyı yapmamızdaki ana nedenlerden biri de hastalıkların bu öldürücü komplikasyonlarından korumaktır. Asistanlık yıllarında nöroloji polikliniğini yaparken 9 yaşlarında bir kız bir çocuğunu getirdiler. Çocuk normal sağlıklı okuluna giden bir bireymiş. Ama sonradan yavaş yavaş yürüyememeye, oturamamaya, en basit ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayamaya başlamış. Yapılan ayrıntılı testlerden sonra sebebin yıllar önce geçirilen kızamık hastalığı olduğu saptanmıştı ve bir tedavisi yoktu. Aile o dönemlerde aşıların kısırlaştırmak için yapılan bir silah olduğunu düşündüğü için aşı yaptırmamıştı. Halen ailenin gözlerindeki çaresizliği, yaşadıkları pişmanlığı gün gibi hatırlıyorum.

    Aşılar, Otizme Neden Olmaz.

    Otizmin tam nedeni belli değildir. Hatta anne karnında bile otizmin geliştiğini gösteren bulgular mevcuttur. Otizm kaynağının aşılar olduğu iddiası yalandır. 2013 yılında Amerikan Hastalık Kontrol Ve Koruma Kurumunun yayınladığı rapora göre otizm ve aşı arasındaki ilişkiyi inceleyen 20 farklı çalışma yapıldı. Hepsi de arada bir bağ olmadığı sonucuna vardı.

    Bebeklerin bağışıklık sistemlerinin birden fazla aşıyı kaldıramayacağı, bunun çocuklar üstünde ciddi zararları olduğu iddiası komik bir yalandır. Bebeklerin bağışıklık sistemi zannedildiğinden güçlüdür. Yapılan çalışmalar bebeklerin rahatlıkla 10 bin aşıya bile dayanabileceğini göstermektedir.

    Aşılarda mevcut olan alüminyum ya da cıva gibi maddelerin çocuklarımıza zararlı olduğu yine yalandır. Bütün aşılarını yaptıran bir bebeğin aldığı alüminyum miktarı, bir adet levrek yerken alınan alüminyumdan azdır.

    Bu yüzden çocuklarda sakatlık yapan ve ölümcül olan birçok bulaşıcı hastalıktan korunmanın yolu, çocukluk döneminde ulusal olarak Türkiye’ de önerilen sağlık bakanlığı’ nın ulusal aşılama programına kayıtsız ve şartsız uymaktan geçmektedir. Sağlıklı bir toplum için, geleceğimiz olan çocuklarımızın çocukluk çağında yapılması gereken aşıların tam ve eksiksiz uygulanması oldukça önemlidir.

    Dünyaya gözlerini yeni açmış minik yavrularımızın ebeveyn olarak bizlerin sorumluluğunda olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. Çocuklarımızın sağlığını tehdit eden bir bulaşıcı hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldığında bunun vicdani yükünün ne kadar ağır olabileceği de düşünülmelidir. Aşı reddi hem bireysel hem de toplumsal olarak sağlıksız nesillerin yetişmesine neden olacağını unutmamalıyız.

    Aşı karşıtlığı kızamık vakalarının 4 kat artmasına sebep oluyor.

    Bir damla ağızdan verilen polio (çocuk felci) aşısı komplikasyonları önlemektedir.

  • Öğrenilmiş Çaresizlik

    Öğrenilmiş Çaresizlik

    Çocuğunuza ”yapamadın-yine başaramadın” demek ya da sürekli onun yanında olup, onun yerine bir

    şeyleri yapmak çocuğunuzu öğrenilmiş çaresizliğe itebilir. Bunu yapmadan öce tekrar düşünün derim.

    Öğrenilmiş çaresizlik nedir?

    Kişi eğer çok sayıda başarısızlık yaşadıysa; tekrar denese de; nasılsa olayların onun kontrolünde

    olmadığından; o konuda asla başarıya ulaşamayacağını düşünerek adım atmamasıdır. Bu karamı Seligman literatürüne kazandırmıştır.  Seligman; öğrenilmiş çaresizliği şöyle ifade eder; insanların kontrolünün dışında olan olumsuz durumlarla karşılaşması sonucunda ortaya çıkan çaresizlik duygusu ve motivasyon eksikliği.

    Gerçek çaresizlik mi öğrenilmiş çaresizlik mi?

    Çaresiz kalınan durumlar olması olağandır. Belli konularda çözüm üretmek güçtür ya da çözümü yoktur ve kişi çaresiz kalabilir. Ancak öğrenilmiş çaresizlikte; gerçekten çaresiz olmadığımız halde çaresiz olduğumuzu zannederek, çözebileceğimiz sorunu da motivasyon eksikliği ve öğrenilmiş çaresizlik nedeniyle çözmek için bir şey yapmayarak,baştan kabullenmektir.

    Öğrenilmiş çaresizlik nasıl anlaşılır?

    Kişi yaşamaya karşı heveslerini kaybetmeye başlar. Sadece mecburi olduğu için o işleri yapmaya devam eder. Örneğin; geçim sağlayabilmesi için gibi. Bu da ciddi anlamda yaratıcılığı ve verimliliği engeller.

    Düşünme ve algı yetilerinde zayıflama olur. Arzu ettikleri şeye ulaşmanın kendi elinde olmadığını düşünen kişi; yaşama karşı bir şeyleri istemeyi de bırakır. Bununla bağlantılı olarak da kendi seçimleri değersiz gelmeye başlar ve özgüvenlerinde zayıflama olur. Acıyı kabullenmeye başlarlar hem fizyolojik, hem psikolojik acıdan bahsediyorum. Örneğin; iş yerinde patronu tarafından mobinge maruz kalan birisinin, bununla baş edemeyeceğini düşünüp, bunu kabullenmesi gibi.

    Öğrenilmiş çaresizliğin nedenleri nelerdir?

    Sürekli aşağılanmaya ya da hor görülmeye maruz kalmış olabilir. İnsanlara güvenini kaybetmiştir.

    Olumsuz çevre koşulları buna neden olabilir. Örneğin; maddi durumu düşük birisinin otobüse binmek

    zorunda olması ve o otobüsün sürekli saatinde gelmemesi nedeniyle kişinin işe geç kalması gibi. Oysa

    kişi zamanında evden çıksada, mevcut zorlu koşullar nedeniyle işyerine geç kalmakta ve sorumsuz olması ile suçlanmaktadır. Kişde bir süre sonra bunu kabul edecektir.Eğer kişi aynı veya farklı durumlarda başarısızlıkla karşılaştıysa ya da başkalarının olumsuz yaşam deneyimlerini dinleyip etkilenmiş veya deneyimlenmiş ise bunlar öğrenilmiş çaresizliğe neden olabilir.Kişinin kendi psikolojik sorunları ya da kendisine veya çevresine karşı olan güven sorunları varsa öğrenilmiş çaresizlik yaşayabilir. Stresli bir iş ortamı; baskın anne-baba tutumu; kişinin sosyal ortamdaki hareketsizliği de önemli etkenlerdir.

    Öğrenilmiş çaresizlikle baş etmek adına ne yapılmalıdır?

    ”Yine yapamadın” vb. gibi suçlayıcı ve yapıcı olmayan eleştiriler yapılmamalıdır. Kişiye boyunu aşan

    görevler verilmemelidir. Çünkü kişi bu verilen görevleri zaten yapmaya yetişemeyeceğinden iyice

    motivasyonu bozulacaktır. Bunun yerine kişinin seviyesine uygun aşamalı ödevler verilmelidir. Böylece motive olması adına, kendisini başarılı hissedecektir. Anne-babanın iyi bir rol modeli olması çok önemlidir. Çünkü ebeveynler de bu karamsarlığı yaşar ve problem odaklı ilerlerse, çocuklar da onları rol modeli alacaklardır. Kişinin başarıları takdir edilmelidir, hatalar kabul edilip ve doğrular sakince gösterilip ilerlenirse aşama kaydedilecektir. Anne-baba birbirini eleştirmemelidir; sürekli tartışma içeren bir ortam olmamalıdır. Böyle bir ortamda yetişen ve yaşayan kişi kendisini mutsuz hissedecektir ve yaratıcılığı kısıtlanacaktır.

    En önemli noktalardan biri de; siz ya da çevrenizde birisinin öğrenilmiş çaresizlik yaşadığını düşünüyorsanız, o zaman mutlaka bir psikoterapi desteği alınması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Panik Atak Nedir?

    Panik Atak Nedir?

    Ani bir biçimde ortaya çıkan kişiye ölecekmiş gibi hissettiren nöbetler şeklinde ortaya çıkabilen psikolojik bir rahatsızlıktır. Kişi geçirdiği nöbet karşısında ne yapacağını bilemez sıklıkla hastanelerin acil servislerine başvuruda bulunurlar ancak geçirmiş olduğu kalp çarpıntısı, terleme, titreme, boğulacakmış gibi hissetme hallerinin fiziksel bir karşılığı bulunmamaktadır.

    Atak aniden başlar 10dk içerisinde şiddetlenerek tepe noktaya çıkar çoğu zaman 10-30dk arası sürer 1 saat ve daha uzun sürebileceği gibi 1-2dk gibi kısa sürelide olabilir. Kişi geçirdiği atak sonucunda kendisini bitkin ve yorgun hissedebilir ve dinlenmek ister

    Belirtileri Şunlardır

    Aşağıdaki belirtilerden en az dört tanesinin olması ve dakikalar içerisinde yükselerek kişiye ölecekmiş kaygısı, korkusu vermesi gerekir

    • Çarpıntı, kalbin hızlı hızlı atması
    • Titreme
    • Terleme(sırtı ve avuç içlerinde yoğun olarak görülür)
    • Zor nefes alma yada boğulacakmış hissi
    • Göğüste ağrının yadqa sıkışmanın olması
    • Bulantı(kusacakmış gibi olma) ya da karın ağrısı
    • Baş dönmesi, ayakta duramayacak gibi olma ya da bayılacakmış gibi olma
    • Üşüme, ürperme yada ateş basması durumu
    • Uyuşmalar, karıncalanmaların olması
    • Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu
    • Ölüm Korkusu

    Panik Atağın Başlıca Sebepleri

    Nedenleri kişiden kişiye farklılıklar gösterebilmektedir

    Bazı fiziksel rahatsızlıklar panik atağa neden olabilmektedir; sindirim sorunları, bazı besinlere karşı alerjinin olması, akciğer ve kalp rahatsızlıkları, epilepsinin varlığı, kan şekerinin düşmesi, troid bezlerinde sorun varsa fazla adranalin salgılamasına neden olabilir.

    Denge, işitme, görme ve koordinasyon zorluğu çeken kişilerde stres düzeyi artarak panik atağa neden olabilir

    Sosyal hayatında ani beklenmedik değişimler panik atağa neden olabilmektedir; boşanma, beklenmedik birisinin kaybı, sevdiği birisinden uzaklaşmak, iş değişiklikleri(beklenmeden işten çıkarılmak), yaşanmış olan bir travma kişinin panik atağını tetikleyebilir

    Sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddeler panik atağa neden olabilir

    Stres altında bulunan bireylerde farkında olmadan nefes alıp verme sıklaşır nefesin göğüsten hızla alınıp verilmesi panik belirtilerini başlatabilir

    Kişi eğer sakinleştirici bir ilaç kullanıyorsa bunun ani bir şekilde bırakılması yada o ilaca ulaşılamaması kişide panik belirtilerini başlatabilir

    Astım, kortizon ve amfetamin tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar panik atağı tetikleyebilir

    Panik Atak Kişinin Sosyal Yaşamını Nasıl Etkiler?

    İnsanlar bir tehlike ile karşı karşıya kaldığında üç tip tepki verir ya savaş, kaç yada donup kalmak savaş tepkisinin aktive olacağı bir olayla karşılaşacağımız zaman nabzımızda artış, kalp hızında artma, göz bebeklerinde büyüme gibi belirtiler görülür yani paniği tetikler. Panik atak hastaları tehlike olarak gördüğü asansör, metro gibi kapalı yerlerde bulunmaktan kaçar yanlarında su taşımadan pek gezmekdiklerini görürüz bazıları gece ölürsem diye tek başına uyumakta zorlanır. Kalp krizi geçirirsem korkusuyla egzersiz yapmaktan kaçınabilir, sinema, cami gibi toplu yerlerde hemen dışarıya çıkabilmek için kapı girişlerine oturur, klitlenen trafikte hemen camı açar yani sürekli savaş – kaç tepkisi ile hareket eder.

    Psikoterapi

    Panik atak tedavisinde en çok kullanılan yöntemlerin başında Bilişsel Davranışçı Terapi gelmektedir.

    Yapılan araştırmalar Bilişsel Davranışçı Terapinin atakların tekrar etmesini önlemede ilaçtan daha etkili olduğunu göstermektedir

    Psikiyatrik araştırmalar ilaçla beraber Bilişsel Davranışçı Terapi kullanıldığında iyileşmenin daha hızlı görüldüğünü göstermektedir.

    Bir Diğer Psikoterapi Yöntemi ise Dünya Sağlık Örgütü WHO tavsiye ettiği EMDR(Göz hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)dir. Kişinin geçmişte yaşamış olduğu ilk panik atak anı ve ona zemin hazırlayan tetikleyiciler EMDR tekniğiyle duyarsızlaştırılarak yeniden işlenir

  • Çocuklarda lenf bezi büyüklükleri

    Lenf bezi boyutunun ve/ veya yapısının bozulduğu bütün lenf bezi hastalıklarına lenfadenopati adı verilir. Çocukluk çağında ebeveynlerin hekime sık başvuru nedenlerinden biridir ve her yaşta görülebilir. Lenf bezleri, vücuttaki lenfatik damarlar boyunca yerleşmiş kapsüllü yapılardır. Koltuk altında, kasıklarda, boyundaki büyük damarlar boyunca, göğüs boşluğunda ve karın boşluğunda çok sayıda lenf bezleri vardır. Özellikle boyunda yerleşen lenf bezlerinin büyümesi çocukların yaklaşık yarısında görülür ve çoğu zaman kendini sınırlayan, iyi huylu, enfeksiyöz bir nedene bağlı olarak gelişir.

    Lenf bezleri doğumda var olarak bebekler dünyaya gelir, ancak ele gelebilmeleri için bir uyarana maruz kalmaları gerekir. Doğumdan sonra çevresel uyaranlarla karşılaşma devam ettikçe lenfoid doku kitlesinde artış görülür. Bu artış 8-12 yaşlar arasında en üst noktaya ulaşır ve puberte döneminde ise atrofiyle devam eder. Çocuklarda yeni uyaranlara karşı verilen doku cevabı yetişkinlere göre daha fazladır; bu nedenle de lenfadenopati hemen her çocukta görülür. Çocukluk dönemi, enfeksiyonlara en çok maruz kalınan dönem olması nedeniyle de bir enfeksiyonun ardından diğeri gelir ve lenf bezleri küçülmeye olanak kalmadan yeniden büyür. Bu durum aileler için oldukça endişe verici bir hal alır.
    Çocuklarda pek çok nedene bağlı olarak lenf bezleri büyüyebilir. En sık neden enfeksiyona sekonder gelişen reaktif hiperplazilerdir.

    ~Lenf nodu büyümelerinde ne zaman korkalım?

    Lenf nodunda 4 hafta içinde küçülme olmazsa ya da büyümeye devam ederse, enfeksiyon bulguları olmadığı halde lenf nodu 2.5 cm’ den büyükse, 2 haftalık antibiyotik tedavisine cevap vermediyse, supraklaviküler yerleşimliyse ve doktorun saptadığı başka hastalığı düşündürür muayene ve laboratuar bulguları varsa lenf nodu biyopsisi gereklidir.

    ~Biyopsi nasıl yapılmalıdır?

    Biyopsi, çocuk uzmanlığının olduğu bir merkezde yapılmalı ve patolog bunun bir lenf nodu biyopsisi olduğunu bilmelidir. Bu örnekten uygun kültür, boyama ve sürüntü işlemleri yapılmalıdır. Açık biyopsi genelde en iyi tanısal testtir çünkü dokunun gözle görülmesi anormal hücreler ve anormal lenf nodu hakkında fikir edinmemizi sağlar. Yanlış lenf nodunun alınması, yanlış negatif sonuç elde edilmesine neden olur. Açık biyopsi, ayaktan hastalara lokal anestezi ile uygulanır. Ancak çocuk hastalarda lokal anestezi ile işlem zor olacağından genellijkle hafif bir genel anestezi gerekmektedir. Lenf nodu grubu arasından en atipik olan;palpe edilen en büyük ve en sert lenf nodu seçilir ve lenf nodu kapsülüyle beraber çıkarılır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi yanlış negatiflik konusunda yüksek riske sahiptir ve genellikle lenfomanın tanısında yetersiz kalır; çünkü doku küçüktür, detayları siliktir ve Hodgkin lenfoma’ da olduğu gibi nadiren normal lenfositlerin ardındaki malign hücreler tespit edilir.

    Çocuklardaki lenf nodu büyüklükleri mutlaka önemsenmeli ancak altından her zaman kötü bir hastalığın çıkmadığı da bilinerek kabus haline getirilmemelidir. Yapılacak en iyi yaklaşımın deneyimli bir doktora götürmek olduğu unutulmamalıdır.

    1. Rajasekaran K, Krakovitz P. Enlarged neck lymph nodes in children. Pediatr Clin North Am [Internet]. Elsevier Inc; 2013;60(4):923–36. Available from: http://dx.doi.org/10.1016/j.pcl.2013.04.005

    2. Tower RL, Camitta BM. Lymphadenopathy [Internet]. Nineteenth. Nelson Textbook of Pediatrics. Elsevier Inc.; 2011. 1724-1724.e6 p. Available from: http://www.crossref.org/deleted_DOI.html

    3. Friedman ER, John SD. Imaging of Pediatric Neck Masses. Radiol Clin NA [Internet]. Elsevier Inc; 2011;49(4):617–32. Available from: http://dx.doi.org/10.1016/j.rcl.2011.05.005

  • Büyük bir beslenme sorunumuz var adı: obezite

    Büyük bir beslenme sorunumuz var adı: obezite

    Obezite Dünya’da en sık karşılaşılan beslenme sorunudur. Her sene çocuklar arasında görülme oranı artmakta ve saptanma yaşı azalmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü de bu soruna dikkat çekmekte ve “Global Epidemi” yani “Tüm Dünya’da Salgın” olarak tanımlamaktadır.

    Obezite subjektif bir tanımlama değildir. Çocuğun boy ve kilosu ölçüldükten sonra hesaplanan vücut kitle indeksi değerinin, çocuğun yaşına ve cinsiyetine uygun hazırlanmış tablolarda değerlendirilerek %95’in üzerinde saptanması obezite olarak değerlendirilmektedir. Yine aynı oranın %90-95 arasında olması fazla kilolu olarak değerlendirilmekte ve obezite açısından daha dikkatli izlenmeyi gerektirmektedir.

    Obezitenin çok çeşitli nedenleri olmakla birlikte %90 nedeni alınan enerji fazlalığıdır. Geriye kalan %10 ise çeşitli hormonal, genetik ve metabolik rahatsızlıkları kapsamaktadır. Bu nedenle obezite düşünülen çocuklarda ilk önce temel tetkikleri yapmak ve olası diğer rahatsızlıkları gözden kaçırmamak gereklidir. Altta yatan herhangi bir hastalık saptanmaması durumunda dahi vücutta artan yağ dokusu, alınan fazla enerji bir süre sonra insülin metabolizmasını etkilemekte ve şeker hastalığının öncüsü sayabileceğimiz “Metabolik Sendrom” olarak adlandırılan bir durum gelişebilmektedir. Metabolik Sendrom, çok ciddiye alınması gereken ve ancak uygun yaklaşım ve gerekli görülürse ilaç tedavisi ile geri dönüşü olabilen, aksi halde şeker, tansiyon ve kolesterol sorunları yaratarak baş edilmesi zor bir hale dönebilen bir hastalıktır. Obez çocuklarda metabolik sendrom oranı %25’lerde, ergenlerde %30 civarındadır. Bu nedenle obezite mutlaka üzerinde durulması gereken bir durumdur. OBEZİTE SADECE KİLO FAZLALIĞI DEĞİLDİR!

    Obezite tedavisi uzun süreçli, sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte çocuk yalnız bırakılmamalı, tüm aile katkıda bulunmalıdır.

    Yapılması gereken ilk müdahale beslenme alışkanlıklarını düzenlemektir. Ancak bunun çocuk tarafından fazla kilolu olmanın bir cezası olarak algılanmasını engellemek için yeni beslenme tarzının ailecek benimsenmesi gerekir. Örneğin ekmek yemesini istemediğimiz bir çocuğun yanında sofrada ekmek bulundurmak ve tüketmek tam da böyle bir durumdur. Bu durum zaten obezite nedeniye psikolojik sorun yaşama potansiyeli bulunan çocuğun sorununu daha da ağırlaştıracaktır. Bu aşamada mutlaka uzman bir diyetisyenden yardım alınmalıdır. Çocuğun gelişimine engel olmamak için 7 yaşına kadar kilo verici değil, kilo koruyucu diyetler verilmelidir. Bu şekilde kilosunu koruyan çocuğun, boyu uzadıkça, vücut kitle indeksi de azalmaya başlayacaktır.

    Eğer çocuk obezite nedeniyle sosyal ortamlardan dışlanıyor ve alaya maruz kalıyorsa psikolog desteği de düşünülmelidir. Bu şekilde dışlanan çocuk, alaylara maruz kalmamak adına kendini sosyal ortamlardan uzak tutmaya çalışacak, bu durumda hareketsiz kalma süresi ve obezitesinin artmasına neden olacaktır.

    Obezite tedavisinin olmazsa olmaz bir diğer ayağı ise düzenli egzersiz ve hareketsiz kalma süresini azaltıcı önlemlerdir. Düzenli egzersiz yağ yakarak kilo vermeyi sağladığı gibi, insülin direncini de azaltır. İnsülin direncinin azalması az önce anlattığımız metabolik sendrom tablosunun ortaya çıkışını engeller ve düzeltir. Hareketsiz kalma süresini azaltmak için cep telefonu/bilgisayar oynama ve televizyon izleme süreleri toplamda gün içinde 2 saati geçmemelidir. Bunun için alınan önlemlerin yine az önce vurguladığım gibi çocuk için ceza algısı yaratmamasına dikkat edilmelidir.

    Obezite önlenebilen bir durumdur. Sağlıklı bir yaşam için beslenmenin daha annenin gebeliğinin başlangıcından itibaren düzenlenmesi ve bunun doğum sonrasında da tüm aile bireyleri tarafından bir alışkanlık haline getirilmesi, spor ve egzersizin hayatımızın doğal bir parçası haline getirilmesi gereklidir.

    Sağlıklı kalın..

  • Neden benim çocuğum atopik dermatit?

    Atopik dermatit birden çok faktörle ortaya çıkan bir hastalıktır. Bilimsel kanıtlara dayalı olarak nedenlerini sizler için sıraladık

    Atopik dermatitte atmosferik partikül maddeler ve trafik ilişkli hava kirliliği neden önemli?

    Hava kirliliğinin alerjik hastalıkların gelişmesinde önemli bir çevresel risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Atmosferik partikül maddeler (PM) gittikçe artan sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Atmosferik maddeler havada asılı kalan katı ya da sıvı çok küçük parçacıklardır ve genellikle kara taşımacılığında fosil yakıt kullanılması, metal, çimento, kireç ve kimyasalların üretimi, inşaat işleri, sigara içilmesi ve odun sobası yakılması sırasında ortaya çıkarlar. Partikül maddeler asid, organik kimyasallar, hidrokarbonlar metaller ve biyolojik maddeler(ör. alerjenleri polen) içerir. PM’ler büyüklüğüne göre sınıflandırılır:

    PM10 (çapı 10µm’den küçük)

    İri taneli PM(2.5 -10 arasında µm)

    PM2.5(çapı 2.5µm’den küçük)

    Aşırı ince PM (0.1 µm’den küçük)

    Hamileliğinizin ilk 3 ayında maruz kaldığınız PM10 miktarı bebeğinizin 6. Ayında egzama olma olasılığını arttırır

    Hamileliğinizin ilk 3 ayında trafik ilişkili hava kirliliğine maruz kaldıysanız bebeğinizde egzama riski artar. Buna ek olarak yaşadığınız yerde yeşil alan da az ise bu etki daha da artar

    PM10 miktarında her 1µg/m3’deki artış ertesi gün 5 yaş altı çocuklardaki egzama şikayetlerinde %0.44 artış yaparken, 10 µg/m3’de 5 yaş altı çocuklarda egzama şikayetlerinde %3.2 artışa neden olur

    Egzamalı çocuklardaki kaşıntının şiddetinin çok ince partikül miktarı ile ilişkili olduğu saptanmış.

    0-17 yaş arası çocuklarda yıllık maruz kaldıkları ortalama PM2.5 miktarı arttıkça egzamanın miktarı artar

    Çocukların yaşadıkları evlerin etrafındaki yeşil alan miktarı arttıkça egzama olma olasılıkları artar

    Atopik dermatite neden olan ev içi kimyasallar nelerdir?

    Çocuklar vücut ağırlıklarının her kilogramı başına erişkinlere göre daha fazla hava solurlar ve iç ortamlarda (ev, kreş, anaokulu) daha fazla vakit geçirirler ve bu nedenlerle de ev içi alerjenlerden ve kimyasallardan daha çok etkilenirler.

    Fitalatlar en çok PVC(polivinil klorid) içerisinde kullanlırlar. Genel olarak vinilin yapısını yumuşatmak ve dayanıklı hale getirmek için eklenirler. En sık kullandıkları alanlar ev içinde çatı kaplama, ev tabanlarının kaplanması, duvar kaplamaları, elektrikli kablo yalıtımları, arabaların içinin kaplanmasıdır. BBzP ve DiBP ise ev içindeki tozun içerisinde bulunan fitalatlar. Bisfenol A(BPA) besinlerin saklandığı kutular, su şişeleri, bebek biberonları, diş macunlarında bulunur.

    Hayatın erken dönemindeki fitalat maruziyeti 10 yaşına kadar olan dönemde egzama riskini arttırır

    3-7 yaş arası çocukların idrarında bu maddelerin artması ile mevcut AD bulgularını arttırır

    Çocuk egzaması ile ev içindeki tozların içinde bulunan fitilat(BBzP VE DiBP) düzeyi belirgin ilişkili ve çocukların idrarlarında erişkine göre daha yüksek düzeyler saptanmıştır

    Diğer ev içi kimyasallar genellikle duvar kağıtları, yer kaplama ve boyama sırasında ortaya çıkan formaldehit, volatil organik bileşenler(VOCs) ve aromatik bileşenlerdir. Bunların yüksek konsantrasyonları ‘Hasta Bina Sendromuna’neden olur ve özellikle yeni inşa edilmiş binalarda alerjik hastalıklar tetiklenir. Çocuklarda ev içi tadilatın alerjik hastalık riskini arttırdığı gösterilmiştir.

    Son 12 ayda ev içi tadilat yapılması egzama riskini arttırken, besin alerjisi olanlarda yapılan ev içi tadilatın egzamanın ağır seyretmesine yol açtığı gösterilmiştir.

    Atopik dermatite neden olan genetik faktörler nelerdir?

    Atopik dermatit(egzama)’da derinin bariyer oluşturma özelliği bozulmuştur.

    Sağlıklı deride doğal nemlendirici faktörler derideki su kaybını engeller ve düşük asidli ortam sağlayarak derinin en dış tabakasının bütünlüğünü sağlarlar. Atopik dermatiti olan bebek ve çocuklarda bazı genlere (en önemlisi filagrin) bağlı olarak derinin bariyer yapısı bozuktur. Filagrin genindeki kalıtımsal bozukluklar en önemli risk faktörüdür. Atopik dermatiti olan bebek ve çocuklarda derinin yağlı tabakasını oluşturan seramidler, derideki mikroplardan korunmayı sağlayan maddeler de yapısal (kalıtsal) eksiklikler görülmektedir. Bu değişiklikler atopik dermatitte vücut içinden atmosfere giden sıvı kaybının sağlıklı deriye göre fazla olmasına neden olur ve Staphylococcus aureus olarak adlandırılan bakterinin de atopik egzamalı ciltte daha fazla yerleşmesine neden olur. Derinin bariyer fonksiyonundaki bozukluklar alerjenlerin deri yoluyla kolaylıkla vücuda girmesine ve besin alerjii ve astım gibi diğer alerjik hastalıkların gelişmesine neden olur.

    Ailede atopi olması olması diğer önemli risk faktörüdür. Atopi bir kişinin taşıdığı genetik özellikler nedeniyle alerji gelişimine eğilimli olmasıdır. Ailede atopik hastalık (alerjik astım, alerjik rinit, egzama gibi) öyküsü atopik dermatiti olan hastaların yaklaşık %70’inde görülür. Eğer sadece anne ya da babadan birinde atopik hastalık varsa risk 2-4 kat artarken, her ikisin de varsa bu oran 4-5 katına çıkar. Özellikle anne de olması daha belirleyici bir rol oynar.

    Atopik dermatiti olan hastalarda genetik olarak rastlanan bir diğer risk faktörü bağışıklık yanıtı ile ilgilidir. Bu çocuklarda alerjik hastalıkların ortaya çıkmasını sağlayan maddeler vücutta çok daha fazla yapılır. Sağlıklı bireylerde alerjik hastalığa neden olmayan alerjenlere bağışıklık sistemi alerjik hastalığa neden olacak şekilde yanıt vermeyi seçer

    Atopik dermatit neden olabilen besin alerjenleri nelerdir?

    Alerjik hastalıklar bebeklikte besin alerjisi ve egzama ile başlayarak okul döneminde alerjik rinit ve astım ile devam eder. En sık görülen besin alerjenleri süt, yumurta, yer fıstığı, fındık, balık, kabuklu deniz ürünleri, buğday ve soyadır. Besin alerjisi alerjenin barsaktan emilimi sonrasında ortaya çıkarken egzamalı hastalarda deri bariyerinin bozulması ile deriden besin teması yoluyla da meydana gelebilir. Egzamalı bebeklerde yemekten bağımsız ev içindeki yer fıstığı miktarı arttıkça yer fıstığı alerjisi artar. Özellikle bir besini yedikten sonra vücutta hızla ortaya çıkan kızarıklık oluyorsa ya da egzama lezyonları tam olarak geçmiyorsa mutlaka besin alerjisi açısından değerlendirme yapılmalıdır.

    Doğum öncesi dönemde annenin bu alerjen gıdalardan kaçınması riski azaltmaz ve hatta anne alerjik değilse yer fıstığı, fındık ve inek sütünü az tüketmesi besin alerjisi riskini arttırır

    Annenin gebelikte antibiyotik kullanması ve diyet alışkanlıkları (Batı tarzı beslenme ve az sebze tüketimi) besin alerjisi riskini artırır.

    Sezeryan doğum ve yenidoğan döenminde antibiyotik kullanımı alerjik hastalıklar ve besin alerjisini arttırır. Bebeğin barsak bakteri florasında değişikliklere neden olurlar. Kentsel bölgede yaşayanlarda kırsal bölgede yaşayanlara göre egzama ve besin alerjileri daha sık görülür.