Etiket: Neden

  • Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Davranış bozuklukları çocukları çocuğun içsel çatışmalarını davranışa aktarması sonucu ortaya çıkar. Davranış bozukluğu olarak adlandırılan davranışlar hırçınlık, sinirlilik, inatçılık, yalan, çalma ve küfür etme gibi eylemlerdir. Her çocuğun gelişimi kendine özgüdür, bu nedenle her çocuk birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar dikkat edilmesi gereken noktalardır ancak hepsi davranış bozukluğu olarak değerlendirilemez. Davranış bozukluğu, bireyi, aileyi olumsuz yönde etkileyen, diğer insanların temel haklarının çiğnendiği yaşa uygun toplumsal kurallarını hiçe sayıldığı davranışlardan oluşan bir durumdur.

    Bir davranışın, davranış bozukluğu olarak değerlendirilmesi için bazı ölçütler vardır. Öncelikli olarak yaşına uygun olup olmamasına dikkat edilmelidir. Buna karar verebilmek içinde çocuğun bulunduğu yaşın gelişimsel özelliklerine hakim olmak gerekir. Çocukta gelişimsel sürecine bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler hayatında zorluklar doğurabilir. Yeni şartlara uyum sağlayana kadar da çocuk geçici uyum sorunları yaşayabilir. Yani bir davranışa davranış bozukluğu diyebilmemiz için gelişim dönemine özgü davranışların dışında olmalı. Bir diğer ölçüt iste davranışın yoğunluğudur.  Ortaya çıkan duygu ve davranışın şiddetinin normalinden fazla olması gerekir. Ve davranışın sürekliliği de ölçütlerden biridir. Davranışın uzun zamandan beri ısrarlı bir şekilde devam ettirilmesi gerekir.

    En sık görülen davranış bozuklukları; hırçınlık, sinirlilik, saldırganlık, inatçılık, yalan söyleme, tırnak yeme, saç koparma, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, yeme bozukluğu, karşı gelme, uyku bozukluğu, konuşma bozukluğu, çalma, küfürlü konuşma gibi davranışlardır.

    Davranış bozukluğuna yol açan birçok neden vardır; dikkat çekme isteği, savunma, büyüme arzusu, yetişkinleri şaşırtma isteği, arkadaşları tarafından beğenilme ve onaylanma isteği, intikam almak, kitle iletişim araçlarının olumsuz etkisi, fizyolojik sorunlar, kalıtım, temel ihtiyaçlarının doyurulmaması gibi nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.

    0-6 yaş dönemi çocuklarda, olumsuz anne baba tutumları, ailede istismar öyküsü, annede depresyon öyküsü, sosyo-ekonomik düzeyin düşük olması gibi durumlar sık görülen nedenlerdendir.

    Davranış bozukluğu için en etkili yöntemler görmezden gelme, ödülü geri çekme, alternatif sunma, sözle uyarıda bulunma ve tartışmaktan kaçınmadır. Bağırmak, susturmak, vurmak aranızdaki saygı bağının kopmasına neden olur. En önemli adım bu süreçte saygıyı yitirmemektir. Çocuğun olumlu noktalarını keşfedip ortaya çıkarmak ve yüreklendirmek olumsuz davranışları azaltıp kendine güvenmesini sağlar. Bu çocukların koşulsuz sevgiye ihtiyacı vardır. Yani koşullar her ne olursa olsun anne baba tarafından kabul edildiğini ve sevildiğini hissetmelidir. Hiçbir zaman ceza ya da şiddet kullanılmamalı. Davranışıyla ilgili olay anında değil sakinken konuşulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun sorumluluk vererek başarma duygusu yaşatılmalı, anne baba çocuğa olumlu rol model olmalı. Olumsuz davranışlar gösterildiğinde değil, bu davranışlar gösterilmediğinde ilgilenilmelidir aksi takdirde bu davranışların pekişmesine sebep olur. Davranış sayesinde anne babadan ilgi kazandığını düşünmemeli “yapma” bile bir ilgidir aslında. Anne baba çocuğa verdikleri sözleri tutarak, ona ait bir eşyayı alırken izin isteyerek çocuğa model olmalıdır. Diğer çocuklarla kıyaslanmamalı, yaşına ve özelliklerine uygun beklentiler oluşturulmalıdır. Olumsuz davranış ortaya çıktığında çocuk yaratıcılığa teşvik edilmeli, olumlu bir faaliyete yönlendirilmelidir. Çocukların anne babalar için basit, önemsiz konuları paylaşmalarına müsaade edilmelidir ki, anne babayla rahat bir şekilde konuşabileceği algısı oluşsun. Önemsiz şeyleri bile konuşamadığı anne ve babasıyla önemli konuları, duygu ve düşüncelerini anlatması çok zor olur.

    Çocuklarda davranış bozukluğu terapisinde, çocukların iletişim becerileri, sorun çözme becerileri, dürtü kontrolü, öfke kontrolü gibi konular çalışılır. Çocuklarla beraber anne ve babanın da tutum ve davranışlarının düzenlenmesi gerekir. Çünkü anne ve babanın tutumları çocuğun davranışlarında büyük rol oynar. O yüzden terapi sürecinde en etkili yol anne baba eğitimidir. Tedavi edilmezse kalıcı davranış bozuklukları ve antisosyal kişilik bozukluğu başta olmak üzere bir çok soruna yol açabilir.

  • Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Öfke sizce ne demek? Herkes tarafından hissedilen normal bir duygu mu, kontrol etmesi zor bir duygu mu, saldırganlık mı, şiddet mi, aynı zamanda mutsuzluk mu? Ya da bunların hepsi mi? Aslında tüm söylediklerimin bütünü diyebiliriz; ama kişiden kişiye değişen tepkilerle ve anlamlarla.

    Her birimiz öfkeyi farklı algılarız, çünkü öfkenin temeline baktığımızda geçmiş yaşantılar; istismar, aile içi şiddet, sözel/fiziksel saldırganlık gibi, ayrıca geçmişte ya da o anda hissettiğimiz duygular haksızlığa uğrama, değersizlik, hayal kırıklıkları, sevgisizlik hissettiğimiz durumlarda daha öfkeli hissedebiliyoruz. Öfke bir davranış değildir, aslında hayatımızın bir parçasıdır. Önemli olan bizim öfke duygusunu nasıl algıladığımız ve bu duygu sonrasında neler yaptığımızdır.

    Peki, Nedir Bu Öfke?
    Doğru şekilde ifade edildiğinde oldukça sağlıklı ve de doğal bir duygudur, aynı sevinmek, üzülmek, kıskanmak, acı çekmek gibi. Sadece bu duygu sonrasında kontrolden çıktığımız bir durum söz konusuysa yani yıkıcı hale dönüşüyorsa yaşam kalitenizde ciddi sıkıntılara yol açacağı kesindir. Okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde, katıldığınız ortamlarda birçok sıkıntıya neden olacaktır.

    Öncelikle öfkelendiğiniz durumların nedenlerine bakmaya çalışın.
    ”Bu durum beni neden sinirlendirdi?”
       ”Öfke hissetmeme sebep olan bir başka duygu ne olabilir?”
       ”Şu anda öfke dışında hangi duyguları hissediyorum*”
       ”Ben bu durumu nasıl algılıyorum?”  gibi temel sorular öfkenizin temeline biraz da olsa inmenize yardımcı olacaktır.

       Öfkenin nedenleri içsel de olabilir dışsal da, yani yani trafikteki bir sıkışıklık ya da geç kalan bir arkadaşınız sizi öfkelendirebilirken, geçmişten gelen bazı kuruntular ya da geçmişte sizi öfkelendiren bazı olayların anıları da öfkelenmenize neden olabilir.

       Öfke Anında Ne Yaşarsınız?
       Fizyolojik ve biyolojik bir çok şey yaşarsınız, adrenalin artar, nefes alış verişleriniz sıklaşır, kalp atışınız hızlanır, kan basıncınız artar ve vücudunuz ”savaş ya da kaç” tepkisine hazırlanır.

       Bu tip fizyolojik ve biyolojik etkilerin sonucunda da baş ağrıları, mide rahatsızlıkları, solunum problemleri, dolaşım, sinir sistemi rahatsızlıkları, duygusal bir çok rahatsızlığı hissetmeye başlarsınız.

       Bu durumda ”öfkeyi boşaltın” gibi fikirler gelebilir, fakat son zamanlarda yapılan araştırmalarda öfkeyi boşaltmanın kızgınlık ve saldırganlığı daha çok arttırdığı görülmüştür. Bu nedenle de yukarı da dediğim gibi öfkeyi yanlış şekilde boşaltmaktansa kızgınlığı neyin tetiklediğini ve bu tetikleyicilerle nasıl başa çıkabileceğinize yönelik stratejiler bulmaya çalışmak çok daha uzun vadeli bir davranış olur.

        Öfkenizi Kontrol Etmek İçin Neler Yapabilirsiniz?
       ”Dış Gözlemci” değerlendirmesi yapın. Etrafınızda en az 3 farklı kişi öfkeli olduğunuzu söylüyorsa, bunu mutlaka değerlendirmeye alın.

       ”Asla” ve ”Her zaman” kelimelerinizi daha az kullanın. ”Bu asansör de asla çalışmaz zaten!” ya da ”Zaten her zaman beni aramayı unutursun.” gibi cümlelerinizi yakalamaya çalışın.

       Sinirlendiğinizde tepki vermeden önce 5 kere nefes alıp verin ya da içinizden 10’a kadar sayın. Tepki vermeden önce kendinize 10-15 sn kadar zaman tanıyın.

       Gevşeme ve nefes teknikleri öğrenin.

       Öfkelenmenize sebep olan durumlarda ”sen dili” yerine ”ben dilini” kullanın. Örneğin; ”Bana çok kaba davranıyorsun!” yerine ”Bu şekilde bağırarak konuşman beni çok üzüyor ve geriyor.” şeklinde ifade edebilirsiniz.

       Öfke duygunuzun çok arttığını hissettiğiniz anlarda kısa molalar verin. Öfke duygusunun arttığı ortamdan ya da kişilerden biraz uzaklaşıp, bir kaç dakika sessiz bir ortamda kalmaya çalışın.

       Gergin anlarda mizahın gücünden de faydalanabilirsiniz. Biraz gülmenize yardımcı olabilecek bir şey yapmak, izlemek, eğlenceli biriyle konuşmak gerginliğinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

       Ayrıca spor yapmak da serotonin hormonu salgısını arttırdığından gerginliğinizin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada 300 milyonu aşkın kişi depresyonla yaşamını sürdürüyor! Depresyonun nedenlerine baktığımızda iş yaşamı, aile, özel ilişkiler, okul stresi, maddi sıkıntılar gibi birçok nedeni bir arada görebiliriz. Depresyon her yaş grubundan her insanı etkileyebilecek bir durum ve neden olduğu ruhsal sıkıntı kişinin en basit günlük işlerini sürdürmesini dahi etkileyebiliyor. Ayrıca sosyal ilişkileri de tahrip edici olabiliyor.

    BAĞIRSAKLARINIZA YATIRIM YAPIN!
    Fakat bu çevresel etkenler dışında biyolojimizin de depresyonu tetikleme konusunda etkisi oldukça fazla! Kişinin ruh halini, duygu durumunu etkileyen serotonin, endorfin gibi nörotransmitterlar ‘beyin ve bağırsakta” bulunur. Serotonin eksikliğinde kişi depresif ve yorgun hisseder. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin %95’nin bağırsaklarda, sadece %5’nin beyinde bulunduğu uzmanlar tarafından açıklandı. Bu bilgilere baktığımızda bağırsaklarımızın psikolojimiz üzerinde etkisinin oldukça fazla olduğunu görebiliyoruz. Bu nedenle depresif ya da mutsuz hissettiğiniz dönemler de bağırsak sisteminizde bir değişim var mı yok mu mutlaka gözlemleyin, hatta bir uzmana danışabilirsiniz.

    DOĞAL YÖNTEMLERE YÖNELİN!
       Rakamlara bakıldığında özellikle ülkemizde ihtiyaç dışı antidepresan kullanımının oldukça arttığını görüyoruz. Bu nedenle en azından bağırsak sisteminiz için ”sağlıklı beslenme” odaklı, doğal kaynaklara yönelerek iyileştirmeler yapabilirsiniz.

    1- Ev yapımı turşu (Özellikle ”lahana turşusu” Yapımında tuz yerine sirkeyi tercih etmeniz daha yararlı olacaktır.)
    2- Kefir
    3- Yoğurt
    4- Probiyotik desteği
    5- Omega-3 desteği
    6- D vitamini
    7- Sebze tüketimini arttırın

  • Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres… stres…stres… Ne çok kullanır olduk bu kelimeyi.’Gelmeyin üstüme çok stresliyim.’,’Şimdi stresten çatlayacağım ayol.’, ‘Sınavım var kanka çok stresliyim.’ vs..

    Stres hayatımızın her alanında ve oldukça kontrolsüz bir şekilde aramızda dolanıyor. Onu bir yakalarsam ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ama önce onu bulmam lazım.

    İlk önce şu stres neymiş bir tanıyalım. İngilizce kökenli olan bu kelime ‘baskı, gerilme’ anlamını taşıyor. Hayatımızın her alanında evde, okulda, işte,sokakta, trafikte hatta kendi içimizde bile karşımıza çıkabilecek bir durum.

    Peki psikoloji nasıl tanımlamış bu durumu acaba ???

    Psikoloji der ki ; Stres organizmanın kendisini rahatsız eden bir ortamda verdiği bir cevaptır.

    Hımm yani insan doğasında olan doğal bir durum. Eee peki sonra.

     Sonrası şöyle bir uyarıcıyla karşılaşırız ve bu uyarıcıya bir tepki veririz. Stres iyi ve kötü deneyimler ile iki türlü ortaya çıkabilir.

      Nasıl yani ????

     Şöyle ki evlilik,yeni bir işin ilk günü, okulun ilk günü gibi hoşumuza giden ancak aynı zamanda bizi streslendiren durumlar şeklinde veya belirsizlik,zor bir durumda kalma gibi olumsuz nedenler dolayısı ile oluşabilecek stres şeklinde ortaya çıkabilir.

      Tabi stres ortaya çıkarken bazı fizyolojik değişimlere de neden olur. İnsanlar stresli bir durumla karşılaştıklarında bedenleri kanlarına karışan kimyasallar nedeni ile bazı tepkiler verir. Bu kimyasallar beden tarafından üretilir, kişiye güç ve enerji verir. Eğer bu stresin nedeni fiziksel bir tehlike ise bu iyi bir şey çünkü kimyasalların vermiş olduğu güç ve enerji ile savaş veya kaç reaksiyonunu vererek kendimizi bu tehlikeden koruyabiliriz. Ancak stresimiz duygusal bir duruma tepki olarak ortaya çıkmış ise ve bu ekstra enerji ve gücü dışa vurabileceğimiz bir çıkış yok ise işte o zaman stres bizim için sıkıntılı bir durum olmaya başlayabilir.

      Stresli durumlarda bedenimizde kan basıncı artışı, daha hızlı nefes alıp verme, sindirim sisteminde yavaşlama, kalp atışlarımızda artış, bağışıklık sistemimizde güçsüzleşme,kaslarımızda gerilme, yüksek alarm durumunda olduğumuzdan dolayıda uykusuzluk gibi durumlar ortaya çıkabilir.

      Çok fazla strese maruz kaldığımızda ise migren,üst solunum yolu hastalıkları, kalp hastalıkları, bel ağrısı, kilo alma, egzama gibi bir çok rahatsızlıkla karşı kaşıya kalabiliriz. Bunun yanında psikolojik olarak da kızgınlık,kaygı, tükenmişlik,depresyon,güvensizlik hissi, unutkanlık, asabiyet, konsantrasyon eksikliği, yorgunluk, üzüntü gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz.

     Durum biraz can sıkıcı olamaya başladı sanki. Peki bu strese neden olan şeyler nedir?

     Herkesin kendi yaşantısına göre farklı stres tetikleyicileri vardır. Ancak genel olarak bir kategorileme yapacak olursak;

     İş hayatında, uzun çalışma saatlerine maruz kalmak,ağır sorumluluklar yüklenmek,sevmediğin bir mesleği yapıyor olmak,zor ve tehlikeli koşullarda çalışıyor olmak ve iş yerinde ayırımcılığa maruz kalmak gibi bir çok neden olabilir.

     Bunun yanında yaşam deneyimleri de bir başka stres kaynağıdır. Örneğin boşanma, sevilen birinin vefatı, evlilik,duygusal problemler, aile üyelerinin sorumluluğunu taşıyor olamak, iş kaybı,beklenmeyen olaylarla karşılaşmak, hastalık, deprem,saldırı gibi travmatik olaylar yaşamak yaşantısal stres kaynakları arasındadır.

     Aynı zamanda kendi içimizde de stres oluşturabiliriz. Bu streste kişinin hayatında meydana gelen ani değişikliklerle, kişinin hayata ve dünyaya olan bakış açısı, stresli olaylar karşısındaki tutumu,kişinin gerçekçi olmayan beklentileri, korku ve belirsizlikler (ki son darbe ve terör olaylarında hepimiz bu stresi yaşadık) nedeni ile ortaya çıkabilir.

       Gerçekten de hayatımızın her alanında hatta içimizdeymiş bu stres. Şimdi sıra nasıl baş edeceğimize geldi bu küçük şeytanla…

      İlk ve en önemli adım üzerimizde stres oluşturan durumu belirlemek ve onu tanımak. Hangi durumlarda üzerimizde stres oluşuyor?, Ne sıklıkla oluyor ?, Bu stresli durumla karşılaştığımızda nasıl tepkiler veriyoruz?, Verdiğimiz tepki stresimizi azaltarak bize iyi geliyor mu ? gibi sorularla durumumuzu değerlendirebiliriz.

     Bu aşamadan sonra aşağıda bahsedeceğim yollarla stresimizi azaltmayı deneyebiliriz.

    1) Hareket etmek

     Yürüyüş yapmak,müzik dinlemek, dans etmek, merdiven kullanmak, çocuklarımızla veya arkadaşlarımızla oyunlar oynamak gibi aktiviteler stresin bedenimizde oluşturmuş olduğu enerjiyi atmamıza yardımcı olacak aynı zamanda bizi kızgınlık,gerilim,öfke gibi ruh hallerinden de koruyacaktır.

      Oldukça eğlenceli görünüyor  

    2) Düzenli Egzersizler Yapmak

       Düzenli olarak yapacağınız yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet sürme gibi aktivitelerle dikkatinizi zihninizde stres oluşturan düşüncelerden uzaklaştırarak bedeninize odaklayıp, nefes alış verişinizi takip ederek üzerinizde stres oluşturan durumdan zihninizi uzaklaştırabilirsiniz.

    3) Sosyalleşmek

       Sosyalleşmek stresi azaltmak açısından oldukça etkili ve hızlı bir yoldur. İnsanlarla yüz yüze konuşmak, göz kontağı kurmak, destek almak size oldukça iyi gelebilir.

    4) Üzerinizde Stres Oluşturabilecek Durumlardan Uzak Durmak

      Hoşunuza gitmeyen, sizi strese sokan durumlarda ‘ Hayır’ diyebilmek zaten içerisinde bulunduğumuz stresin artmasını engelleyecektir.

      Üzerimizde stres oluşturan insanlardan uzak durmanız size iyi gelebilir. Bu kişilerle görüşme sürenizi azaltabilir veya ilişkinize bir sınır koyabilirsiniz.

      Çevrenizde stres oluşturan durumlardan uzak durabilirsiniz.

    5) Üzerinizde Stres Oluşturan Durumu Değiştirmeyi Denemek

      Üzerinizde stres oluşturan kişiyle sakince konuşup duygularınızı ifade ederek iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

      Veya karşınızda stres oluşturacak davranış sergileyen kişilerle bu davranışı gerçekleştirmemesi üzerine anlaşmaya varabilirsiniz.

    Zamanınızı düzenli olarak planlayın. Planınızda aksamalar olduğunda yeniden düzenleme yapabilme esnekliğini kendinize tanıyın.

    6) Sağlıklı Bir Yaşam Tarzı Benimseyin

      Yediklerinize dikkat edin, sağlıklı ve düzenli beslenin. Uyku saatlerinize dikkat edin. Uykusuzluk önemli bir stres kaynağıdır. Alkol, sigara  gibi zararlı maddeleri tüketmekten uzak durun.

    İşte hepsi bu…

      Yaşamımızın her anında bulunan ve bize bunca sıkıntı yaşatan stresi belki kontrol edemeyiz ancak kendimizi kontrol edebiliriz. Üzerimizde stres oluşturan  durumları belirleyip onları tanıdıktan sonra neler yapabileceğimizi artık biliyoruz.

    Unutmayın yaşam her an sorunlarla karşılaşılabilecek bir yerdir ancak yaşamı güzelleştirecek olan bizim ona karşı yaklaşımımız olacaktır.

  • Sosyal Fobi EMDR ile Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi EMDR ile Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal fobi kişinin başkalarınca değerlendirileceği birden çok durumdan sürekli korkma; aşağılanacağı, utanç duyacağı ya da gülünç duruma düşecek biçimde davranacağından korkma durumu olarak tanımlanmıştır. Sosyal fobisi olan insanlar sosyal ortamlarda veya performans gerektiren durumlarda olumsuz değerlendirilip aşağılanacağı konusunda aşırı bir korku duyarlar. Bu korku duyulan ortamlarda aşırı düzeyde kendilerinin farkında olma ve kendilerini eleştirme eğilimleri olan bu kişilerde kızarma, çarpıntı, terleme ve titreme gibi fiziksel belirtiler meydana gelir.

    Sosyal fobisi olan kişi bir topluluk içinde kendisini son derece güvensiz hisseder.

    Sosyal fobisi olan kişi birden fazla insandan oluşan bir topluluk içinde kendisini fazlasıyla güvensiz hisseder, hata yapmaktan korkar, söyledikleri ya da söyleyemedikleri ile ilgili kendisini eleştirir ve suçlar, insanlar arasındayken nasıl oturduğu, durduğu, baktığı ile ilgili kendi beden dilini sürekli kontrol eder, diğerlerine kötü bir izlenim vereceğinden kaygılanır, sürekli kendini izler bir konumdadır.

    Sosyal fobiye yol açan travmatik yaşantılar

    Sosyal fobiye yol açan başlıca bazı travmatik yaşantılar olduğunu görürüz. Büyükler tarafından ayıplanmak, utandırılmak, eleştirilmek yarattıkları psikolojik travma nedeni ile ileriki yaşlarda sosyal fobi oluşmasında etkili rol oynarlar. Çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca ebeveynlerin ve diğer büyüklerin yeterince iletişim kurmadığı ve etkileşime girmediği kişilerde de özgüven düşer ve sosyal fobi gelişme ihtimali yükselir. Çocukluk döneminde diğer çocuklar tarafından dışlanmaya, küçük düşürülmeye, fiziksel ve duygusal tacize, alay edilmeye maruz kalan kişilerde de sosyal fobi ortaya çıkma olasılığı yüksektir.

    Bazı kişilerde bu olumsuz etkileşim deneyimlerinden ziyade sosyal etkileşim pratiğinin yeterli olmaması da sosyal ortamlarda kaygı ve korku yaşanmasına neden olur; yani küçük düşürülme ya da aşağılanma gibi travmatik deneyimler olmasa da çeşitli nedenlerden dolayı (örneğin, ebeveynlerin ilgisizliği, ihmali, aşırı koruyucu olmaları, çocuğu sosyal etkileşime yeterince teşvik etmemeleri gibi) gerekli sosyal etkileşim pratiğini yapamamış, sosyal etkileşim becerisini kazanamamış ve içe dönük bir yapı geliştirmiş çocuklarda da ileride sosyal fobi gelişmesi ihtimali yüksek olur.

    Sosyal Fobi’nin Tedavisinde EMDR Psikoterapisi

    Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerindekiler olmak üzere geçmiş dönemde yaşanmış olan küçük düşürülme, aşağılanma, hor görülme, alay edilme, dışlanma gibi travmatik ve stres veren deneyimler sonucu ortaya çıkan ve beynimizin limbik sistem bölgesinde biriken kaygı, korku ve utanma gibi duygular, korku duygusunun kontrolünden sorumlu amigdala organındaki aşırı aktivasyon ve kimyasal dengesizliğin nedeni ve sorumlusudur.

    EMDR çalışmasında sosyal fobiye neden olan geçmiş olumsuz deneyimler tespit edilerek çalışılır. Yapılan EMDR çalışması ilerledikçe sosyal ortamlarda kişiye hakim olan kaygı, korku ve utanma gibi duyguların kademe kademe azalarak ortadan kalktığı görülmektedir.

  • Üniversite sınavı kaygısı

    Milyonlarca genç için hayati bir önemi olan üniversite sınavı; gençler için yoğun bir kaygı nedenidir. Hayatının en önemli kavşaklarından biri olan bu sınav, aynı zamanda gençlerin kaygıya dayanıklılığını ve azmini ölçer. Bu sınavla gelecekteki mesleği yani hayat tarzı belirlenir.

    Aynı zamanda bu sınav kaygısı ailelere de ister istemez bulaşır. Ailelerde bazen sakinliğini koruyamaz. Bazen anne babalar çocuklarının kaygısı karşısında ne yapacaklarını bilemezler.

    Üniversite sınavı kaygısı gencin ders çalışmasını da engelleyebilir. Bu da verimsiz bir çalışmaya neden olur. Verimsiz çalıştığını fark eden genç daha fazla sınav sonucu için kaygılanır. Buda sınavda heyecanlanmasına neden olur.

    Kaygı öğrenilen bir duygudur ve kökeni baş edemeyeceğini düşündüğü bir engele dayanır. Üniversite sınavı önünde bir engeldir ve onunla baş edemeyeceğini düşündüğü için kaygı ve heyecan artar.

    Genç sınav sonucuna odaklanır ve negatif düşünmeye eğilimlidir. Sonuçta başarısız notlar alacaktır ve hayatı kötü olacaktır.

    Gencin bu ön yargılı negatif düşünceleri tedaviyle değiştirilmelidir. Sonuca odaklanmadan daha kısa planlarla çalışmaya odaklanabilen gençler, daha fazla çalışacağından kendini sınava daha çok hazır hissedecek ve kaygısı azalacaktır.

    Yine çocukta sonuç odaklı düşünmeye sevk eden başka kaygı odakları vardır. Bunlar anne babalar ve öğretmenlerdir. Öğretmen ve anne babaların aşırı başarı beklentisi ve çıtayı yüksek tutmaları gencin sınav kaygısını arttırır. Bazen aile ve öğretmen bunu çocuğu motive etmek için yapar fakat bazı gençlerde bu ters teperek kaygıya ve sınav sonucu odaklı negatif düşüncelere neden olur.

    Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi üniversite sınavı için pozitif bir motivasyon; gencin sınava çalışma azmini arttıracak ve kaygısını azaltacaktır. Bu nedenle gence yol gösterilmeli ve kaygısı ile baş etmesi öğretilmelidir.

    Bazı kişilerde ise sınav kaygısı aşırı miktarda hastalık şeklinde olabilir. Bu performans kaygısıdır. Bu durum gencin geçmiş sınavlarında ya da performans gerektiren başka durumlarda ortaya çıkmıştır. Özellikle kalp çarpıntısı, terleme, titreme ve bildiği halde soruları karıştırıp yapamama durumu olur. Bu durumda muhakkak tedavi edilmelidir. Aksi taktirde kişi bildiği halde beklenenden daha az başarı gösterir.

    Aile ve öğretmenlerin sınav kaygısı, heyecanı aşırı olan gençleri fark etmesi bu açıdan çok önemlidir ve fark edilince de danışmanlık için yönlendirmeleri gerekmektedir.

  • Dikkat eksikliği nedenleri

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun nedenleri bilmek hem bu sorunu yaşayan bireyleri anlamak hem de dikkat eksikliği tedavisini doğru yönetmek açısından kritiktir.

    Aileler dikkat eksikliğini genellikle bir irade sorunu ya da isteksizlik olarak görürler. Çünkü çocukları istediğinde, eğlenceli faaliyetler olduğunda ya da bol ödül aldığında hiç dikkat sorunu yaşamamaktadır. Dikkatini, enerjisini ve hafızasını bu faaliyetler sırasında çok iyi kullanabilmektedir. Bir başka deyişle oyunlara, televizyona ya da bilgisayara dikkatini hiç olmadığı kadar iyi verebilir. Örneğin bilgisayar oyunlarında çok zor görevleri yerine getirebilir, tüm detayları fark edebilir oyunda çok yüksek puanlara ulaşabilirler.

    Fakat aynı çocuk ödev, görev, sorumluluk ya da tekrarlayan rutin işler söz konusu olduğunda değişir. O çocuk gitmiş başka bir çocuk gelmiş gibidir. Ödeve başlamayı erteler, başladığında çabuk sıkılır, isteksizdir, dikkatsizdir, bahaneler bulur, çabuk unutur. Az önce tüm yeteneklerini kullanan çocuk yeteneklerini ve kapasitesini kullanmakta ciddi güçlük yaşar.

    Tabi bu iki farklı durumunu dışarıdan değerlendiren aileler ‘istese yapar, canı isteyince çok güzel yapıyor, ödevleri sevmiyor ya da inadına yapmıyor gibi’ değerlendirmelerde bulunurlar. Ama yapılan çalışmalar aslında bunun dışarıdan görülenden çokta farklı olduğunu göstermiştir. Çok basitçe anlatmak gerekirse bilimsel çalışmalar aslında dikkat eksikliğinin beynin otomatik olarak işleyen fonksiyonlarının yetersizliğinden kaynaklandığını saptamışlardır. Bu otomatik fonksiyonlar (yönetici fonksiyonlar) bizim kontrolümüz dışında çalışırlar. Bu yönetici fonksiyonlar son derece karmaşık süreçlerdir ve çok az bir kısmı bilincin erişimine açıktır.Bu nedenle yapması gerektiği bilincine sahip olsalar da bununu uygulamaya koyamazlar. Başka bir deyişle dikkat eksikliğinde istememe durumu değil ‘yapamama’ durumu söz konusudur. Dikkat eksikliği olan çocuklar ders çalışması gerektiğini bilir hatta yapacağı konusunda sözler verebilir ama bu sıra ders çalışmaya geldiğinde verimli çalışmakta çok zorlanırlar. Bir uçağın otomatik pilot programının arızalı olmasında benzetebilir. Otomatik pilota aldığında uçak düşüşe geçecektir. Kaptan otomatik pilot olmadan uçağı uçurmak için sürekli emek ve dikkat harcamak zorunda kalacaktır ve çok yorucu olacaktır. Ayrıca bir otomatik program kadar kusursuz bir uçuş olmayacaktır. Otomatik sistemler bize sürekli yaptığımız faaliyeteler sırasında zaman kazandırır, az emek harcamamıza ve yaptığımız işlerde uzmanlaşmamızı sağlarlar. Bu süreç bisikleti ilk öğrenirken yaşadığımız güçlük ve sonrasında yaşadığımız kolaylığa benzetilebilir.

    Dikkat eksikliğine neden olan bu otomatik fonksiyonlar neden iyi çalışmazlar?

    Çalışmalar sonucunda en sık nedenin genetik olduğu gösterilmiştir. Ayrıca daha az olarak gebelik ya da doğum sürecinde yaşanan çeşitli hastalıklarında dikkat eksikliğine neden olabileceği saptanmıştır.

    Dikkat eksikliği oluşmuş kişilerde beyin fonksiyonları yeterince verimli çalışmadığı nasıl saptanmıştır?

    Dikkat eksikliği olan kişilerin beyin fonksiyonları çeşitli görüntüleme teknikleri ile sağlıklı bireylere kıyasla çeşitli beyin bölgelerinin daha az çalıştığı gösterilmiştir. Özellikle beynin ön bölgesinin (frontal bölge) daha az aktif olduğu (verimli çalışmadığı) gösterilmiştir. Bu bölgelerde çeşitli maddelerin (Dopamin ve Noradrenalin gibi) yeterince salınması ve üretilmesinde sorunlar saptanmıştır.
    Aşağıdaki fotoğraf beyin haritalama yöntemleri ile yapılmış bir çalışmadan alınmıştır. Soldaki fotoğrafta normal bir bireyin sağlıklı çalışan beyin bölgeleri yeşil ile, solda ise dikkat eksikliği olan bir beynin yetersiz fonksiyon gösteren kısımları kırmızı ile gösterilmiştir.

    Peki bu bilgiler bize neleri gösterir?

    1. Dikkat Eksikliği beynin sinir hücrelerinin yeterince çalışmaması sonucu oluşan bir nörokimyasal (beyin kimyasına ilişkin) bir bozukluktur.

    2. Dikkat eksikliğinin nedenleri biyololojik olduğundan ve çoğunlukla otomatik süreçleri ilgilendirdiğinden ana tedavi bu otomatik süreçlerin düzenleyecek olan ilaçtır. Diğer dikkat eksikliği tedavileri bu ana temel üzerine inşa edilmelidir.

    3. Dikkat eksikliği olan bir bireyle yapılacak etkili bir konuşma süreci kalıcı olarak düzeltmez, sadece kısa süreli toparlanmalara neden olabilir, terapi süreci kişinin sorunu çözmesine yetmez.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Anne ve babanın olumsuz davranışları dehb’ na sebep olur mu?

    Anne ve babanın olumsuz davranışları dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu’nun oluşmasına neden olur mu?

    Bu soru çocukları dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış ailelerin kendilerine ve uzmanlara yönelttiği sorular arasında en başlarda gelmektedir. DEHB oluşum nedenleri hakkında yapılan çalışmalarının ortak sonucu bu soruya HAYIR yanıtını vermektedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun oluşumuna sosyal çevrenin katkısı yoktur. Başka bir ifade ile dikkat eksikliği gelişimi için genetik alt yapısı (yatkınlığı) olmayan bir çocuk olumsuz çevre koşullarına maruz kalsa bile DEHB gelişmez. Bu cümleden olumsuz ebeveyn tutumları çocukların ruh sağlıklarını etkilemez sonucu çıkarılmamalıdır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu nörogelişimsel bir gerilik durumudur ve temelleri biyolojiktir.

    Peki o zaman Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğun’da ailenin, okulun ve arkadaşların (sosyal çevrenin) önemi yok mudur?

    DEHB ye yaklaşımda asla sosyal çevrenin bir önemi çok fazladır. DEHB’de sosyal çevrenin rolü ise özellikle eşlik eden hastalıkların gelişip gelişmeyeceği ve tedavi süreci üzerinedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bir çocukta ek psikiyatrik hastalıklar oluşmasında, tedavi sürecinde ve sorun alanlarının azaltılmasında çevrenin çok rolü büyüktür.

    Peki Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan bir çocukta uygun olmayan bir sosyal çevre hangi hastalıkları tetikleyebilir?

    Karşı olma karşıt gelme bozukluğu,davranım bozukluğu, kaygı bozukluğu, depresyon, kaka kaçırma (enkoprezis) gibi bir çok ek hastalığın gelişiminde sosyal çevrenin etkisi kanıtlanmıştır.

    O zaman Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun gelişmesindeki temel sebepler nelerdir?

    DEHB beyin temelli bir hastalıktır ve oluşumundaki ana sebep genetiktir. Genetiğin etkisinin %75 civarında olduğu ve boyun kalıtsal aktarımına yakın bir oranda etkisinin bulunduğu bildirilmektedir. Hastalığın genetik nedenlerini gösteren en net bilgiler ikiz çalışmalarından gelmektedir. Yapılan çalışmalarda tek yumurta ikizlerinde (genetik olarak birbirinin aynısı olan bireylerde) Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu görülme oranları çift yumurta ikizlerine göre çok daha fazla saptanmaktadır.

    Hangi gen bölgesinde sorun olduğunu inceleyn araştırmalar da ise özellikle Dopamin (beyinde bir bilgi taşıyıcısı) oluşumu, taşınması ve reseptörleri ile ilişkili genlerin sorumlu olduğuna dair sonuçlar elde edilmektedir. Bu çalışmalarda Dopamin ile ilişkili genlerinin saptanması ilaçların da dopamin üzerinden etki etmesi nedeni ile beyin kimyasallarının bu hastalıktaki önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

    Dikkat eksikliğinin gelişimine sebep olan çevresel faktörler nelerdir?

    Anne karnında yada yaşamın ilk yıllarındaki çeşitli risklerin nöronların (beyin hücrelerinin) gelişim sürecini etkileyerek bu hastalıktan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Gebelik döneminde annenin sigara yada alkol kullanımı, kurşun ya da çeşitli kimyasallara yaşamın erken yıllarında maruziyet, düşük doğum ağırlığı ve bakteriyel enfeksiyonların (streptokok enfeksiyonlarının otoimmün mekanizma ile bazal ganglionları etkilediği %2-3 vaka da sebep olarak bildirilmiştir) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna neden olduğu saptanmıştır.

    Genellikle bu saydığımız genetik risk faktörleri ve çevresel koşulların birbiriyle etkileşimi sonucunda hastalığın oluştuğu görülmektedir.

    Genetik ve erken yaşlarda beyin gelişimini etkileyen bu faktörler beynin hangi bölgelerinin gelişimini etkilerler?

    Daha önceki yazılarımda da videolarını da sunduğumuz gibi beynin yönetici işlevlerini üstlenen bölgeler en çok etkilenmektedir. Yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında en çok 5 bölgenin etkilendiği bulunmuştur.

    Sağ ön bölge (Orbitofrontal korteks)

    Beynin sapı (Striatum ve bazal ganglionlar)

    Beyincik (Cerebellum)

    Duygusal reaksiyonları düzenleyen merkez (Ön singulat korteks )

    Sağ ve sol beyin arasında bilgi alışverisini sağlayan merkez (Corpus callosum)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda yapısal küçülmeler ortalama 16-18 yaşlarındanormale dönmektedir fakat bu bölgelerdeki fonksiyonel (işleyiş, çalışma) sorunlarının çoğunlukla devam etmektiği saptanmıştır.

    Dikkat Eksikliğinin oluşumu bu kadar biyolojik (beyin temelli) ise neden olan genetik ve zararlı maddelerin bulunması ile problem çözülebilir mi?

    Hastalığın oluşum sürecini anlamaya yönelik genetik ve çevresel nedenlerin incelendiği bir çok araştırma halen devam etmekte umarım bu çalışmalar sonucunda bu sonuca ulaşılabilir. En azından ilerleyen birkaç yılda genetik inceleme ile bireyin hastalık riski ya da ilaca vereceği yanıt öğrenilebilecekmiş gibi görünüyor. Belki daha ilerleyen yıllarda bu genetik alt yapıya yönelik ilaç ve psikolojik tedavi yöntemleri geliştirilebilir.

    Saygılarımla

    Diğer Dikkat eksikliği yazılarına ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir. Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini toplayamama ve unutkanlıktır.

    Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.

    Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama, uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.

    DEPRESYON TANI ÖLÇÜTLERİ (DSM-IV-TR’ye göre):

    A-İki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte aşağıdaki semptomlardan beşinin (yada daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin ya depressif duygudurum yada ilgi kaybı yada artık zevk alamama olması gerekir.

    1-Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durum, Depresyonda ki kişilerde gün boyu devam eden bir çökkünlük, umutsuzluk ve mutsuzluk hissederler. Bu çökkün hissetme hali günün başında daha azken günün ilerleyen saatlerinde daha da artar. Yemek yemek, yürümek, duş almak, makyaj yapmak gibi rutin şeyleri dahi yapma isteği ortadan kalkabilir.

    2- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı (yada çoğuna) ilgide belirgin azalma yada artık bunlardan eskisi gibi zevk alamama. Depresyonda ki kişiler daha eskiden zevk aldıkları şeylerden zevk alamaz hale gelirler. Sosyal olarak içene kapanıklıkla birlikte her zaman görüştüğü kişilerle görüşme konuşma gibi aktivitelerden uzaklaşabilirler.

    3- Kilo alımı yada kilo kaybı, normalde yediklerinden daha fazla ya da daha az yemek yemeye başlarlar.

    4- Hemen her gün, insomnia (uykusuzluk) yada hipersomnia (aşırı uyku) olması, özellikle yataktan çıkmama isteği, ya da yataktan çıktıktan sonra yeniden yatağa dönme isteği görülebilir. Kendilerini sanki enerjileri çekilmiş gibi hissederler.

    5- Hemen her gün, psikomotor ajitasyon yada retardasyonun olması, günlük davranışlarında ya da okul iş gibi rutin aktivitelerde yavaşlama ya da gerileme yaşarlar. Başladıkları işi tamamlamakta güçlük çekerler.

    6- Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik yada enerji kaybının olması, yaşadıklarını içinden hiç bir şey yapma isteğinin gelmemesi durumu olarak tanımlarlar

    7- Hemen her gün, değersizlik, aşırı yada uygun olmayan suçluluk duygularının olması, kendilerini değersiz, yetersiz, sevilemez, çirkin, bakımsız ve beğenilmeyi hak etmeyen kişiler olarak tanımlayabilirler. Bunun yanı sıra geçmişlerinde yaşadıkalrı olaylara karşı kendilerini sıklıkla suçlar ve eleştirirler. Gelecekle ilgili bir belirsizlik ya da gelecek planlarının olmaması durumu söz konusu olabilir.

    8- Hemen her gün, düşünme ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinin azalması ya da karasızlık. Bir işe, kitaba ya da konuya odaklanmakta güçlük çekme, dikkat dağınıklığı, okuduğunu anlamama, tekrara tekrar okuma, düşünmekte zorluk çekme gibi belirtiler sergilerler.

    9- Yineleyen ölüm düşünceleri, yineleyen intihar etme düşünceleri ve intihar etmeye yönelik tasarılarının olması. Yoğun bir şekilde olama da intihar etmeyi düşünme yada intihar girişimleri olabilir.

    10- kişiler kendileri, diğer insanlar ve dünya hakkında olumsuz düşüncelere sahiptirler. Yaşadıkları olayları geçmeyecek, kalıcı ve kendilerinden kaynaklı olarak değerlendirirler.

    B- Bu semptomlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal-mesleki alanlarda yada önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması. Kişinin yaşadığı semptomlar iş okul gibi temel aktivitelerde zorlanmaya ya da aksamaya yol açabilir.

    C- yukarıda ki belirtilerin en az 2 sini en az 2 yıl süre ile yaşayanlarda depresyonun hafif düzeyde ama uzun dönemli şekli olan distiminin varlığından söz edilir.

    Tüm bu belirtiler en az iki hafta sürekli olarak devam eder. Kişinin mesleki, ailesel ve kendisi ile ilgili sorumluluklarını yapmasına engel olur.

    Sözü edilen tüm bu belirtilerin hepsinin aynı anda olması gerekmez. Bazen depresyon bu belirtilerin bir kısmıyla kendisini gösterir. Ayrıca belirtiler hafif, orta, ağır şiddette olabilir ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişebilir.

    Bunun yanı sıra bir çok psikolojik soruna ek olarak (örneğin; panik atak, sosyal fobi, cinsel işlev bozuklukları, evlilik sorunları, yakın birinin kaybı vb) depresyon ortaya çıkabilmektedir

    DEPRESYON NEDENLERİ

    Depresyonun nedenleri ile ilgili bir çok farklı teorik açıklama bulunmaktadır. Medikal açıklamalar beyindeki bazı nörokimyasal maddelerin (örneğin serotonin) düzensizliğinden kaynaklandığını öne sürmekte bu nedenle anti depresan ilaç önermektedirler.

    Psikolojik açıklamalarda ise kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünyadaki olaylar hakkında yapmış olduğu yanlış ve akılcı olmayan otomatik düşünce ara inanç ve temel şemalardan kaynaklandığını öne sürmektedir. Geçmişinde, özellikle çocukluğunda olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaşmış ya da benlik saygısı (öz güveni) gelişmemiş ya da dünyayla başa çıkabilme becerisi yeterince gelişmemiş kişiler şimdi ki yaşamlarında olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaştıklarında var olan sorunla baş edebilmekte güçlük çekmekte ve depresyona girmektedir. Basit bir benzetmeyle; oturduğunuz evin içi ne kadar güzel ve bakımlı olursa olsun evin temelleri sağlam değilse bir depremde bina yıkılacaktır. Bazlarının kolaylıkla aştığı ya da takmadıkları olayları eğer siz çok büyütüyorsanız ve bu yaşadığınız olay yaşamınız çok fazla etkiliyorsa depresyona yatkın bir kişiliğiniz olduğunu düşünebilirsiniz. Örneğin yakın birinin kaybında ( örneğin baba vefatında) ortalama altı aylık bir zamandan sonra kişinin acısının azalarak gerekir ancak aradan 6 aydan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen kişi hala neredeyse ilk gün ki gibi bir acı ve depresif duygu durumu yaşıyorsa kişinin zorluklarla baş edebilme becerisinin düşük ve geçmişinde benliğinin (ego( yeterli düzeyde gelişmediğini düşünebiliriz.

    Herkesin depresyona girme nedeni birbirinden farklıdır. Ancak depresyona neden olan bazı genel durumlardan şöyledir;

    Birinci dereceden ailenizde depresyon yaşamış bir birey varsa depresyona yatkınlığınız olduğunu düşünebilirsiniz.

    Bir yakının kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme

    Sağlık problemleri özellikle kanser yada kronik bir sağlık sorun

    Bazı ilaç veya uyuşturucuların kullanımı

    Doğum yapmak

    Aile, iş, okul sorunları

    Stresli bir ortamda çalışmak

    Maddi sorunlar.

    Başka bir psikolojik sorununuzun olması (örneğin panik atak, sosyal fobi vb)

    DEPRESYONUN TEDAVİSİ

    Kişiler çok farklı sebeplerden dolayı depresyona girebilirler. Depresyonun iki ana nedeni vardır; birincisi kişinin gündelik yaşamında var olan stres veri olaylar ikincisi ise kişinin geçmişine yaşadığı olumsuz deneyim ve yaşantılardır.

    Herkesin depresyona girme nedeninin farklı olduğu gibi çıkma şeklide farklı olacaktır. Ancak şuan için dünyada depresyon tedavisinde kullanılan en başarılı tedavi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemidir. Bu yöntemde psikolog kişiye olumsuz otomatik düşüncelerin doğasını, bu düşünceleri nasıl yakalayacağını, nasıl çürütüp yerine daha işlevsel ve sağlıklı yeni düşünceler koyacağını öğretir. Bunun yanı sıra psikolog kişinin otomatik düşüncelerini besleyen onları ve ortaya çıkartan geçmiş yaşam olaylarını tespit ederek geçmişte yaşanmış Travmatik, olumsuz olaylar üzerinde çalışarak kişinin yaşadığı olumsuz durumların bu güne yansıyan etkilerini ortadan kaldırır. Bilişsel davranışçı terapinin temel amacı kişiye kendi psikoloğu olmayı öğretmektir. Kişi terapi de yaşadığı sorunlarla nasıl başa çıkacağını öğrenir ve terapi psikolojik destek sürecinde öğrendiği beceri ve yöntemlerle yaşamının geri kalan bölümünde ortaya çıkan diğer sorunlarla aktif bir şekilde baş edebilme becerisi kazanmış olur.

    Yaşadığınız sorunları NLP, hipnoz vb yöntemlerle çözebileceğini iddia eden çok sayıda alandan olmayan kişi bulunmaktadır. Depresyon tedavisi ya da yaşadığınız başka bir psikolojik sorun için destek alırken, gittiğiniz kişinin psikolog olup olmadığını mutlaka sorgulayın. Bir çok danışanın yaptığı şey arama motorlarına izmirde psikolog, ya da izmir’de psikolog arıyorum vb anahtar kelimeler girerek ilk gördükleri siteye girip sitede adı geçen kişiden randevu almak oluyor. Yaşadığınız sorun için başvurduğunuz kişinin mutlaka psikolog olması gerekmektedir. Ancak bu da yeterli olmamaktadır. 4 yıllık psikoloji lisans eğitimi alan kişilere psikolog ünvanı verilmektedir. Ancak psikolog ünvanına sahip kişiler psikoloji hakkında genel bir bilgi ve donananıma sahiptirler. terapi yapabilmek için psikoloji alanda yüksek lisans yapmak gerekmemektedir. Bu nedenle psikolojik destek alırken başvurduğunuz kişinin uzman psikolog olup olmadığına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu durum doktorlarda da aynıdır. Pratisyen hekim her konuda az bir bilgiye sahiptir. Ama ciddi bir sorun için pratisyen hekime değil uzman bir doktora başvurulur. Bu nedenle kalp, göz, psikiyatri gibi özel uzmanlık alanları vardır.

    Depresyon ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın depresyon tedavisi olan bir psikolojik problemdir. Birkaç seanslık psikolojik destek ve psikoterapi ile bu sorundan yaşam boyu kurtulma şansınız bulunmaktadır.

    Eğer tedavi görmezseniz, uzun süre depresyonda kalabilirsiniz. Depresyon geri dönebilir ve daha kötü olabilir. Eğer gerekli yardımı alırsanız, birkaç hafta içinde iyileşmeye başlayabilirsiniz.

    Ek olarak depresyon, panik atak, sosyal fobi, aile ve çift sorunları, cinsel sorunlar gibi diğer psikolojik sorunlarla birlikte de sıklıkla görülmektedir.

    DEPRESYONLA BAŞ EDERKEN

    Spor yapın spor vücudun zinde ve sağlıklı kalmasında yarar sağlar ve enerji düzeyinizi yükseltir.

    Fazla yalnız kalmayın, arkadaşlarınızla, ailenizle zaman geçirin

    İş, okul gibi alanlarda zorlandığınızda çevrenizden destek isteyin

    Alkolden uzak durun

    Yediklerinize dikkat edin

    8 saatten fazla uyumayın, yataktan çıkmak için çaba gösterin

    Sosyal aktiviteleri için kendinize fırsat yaratın

    Problemlerle başa çıkmak için yeni ve daha iyi yollar öğrenin.

    Mutlu olduğunuz zamanları hayal edin

    Gelecek planları yapın.

    Kişisel yardım kitapları okuyun (ama kişisel gelişim değil)

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda ilaç kullanımı

    Çocukluk çağı psikiyatrik hastalıları arasında en sık gördüğümüz hasta grubu olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için ilaç kullanımı konusunda ebeveynlerin çok yoğun olmasa da endişeli olduklarını görmekteyiz.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu; organik kökeni olan yani beynin ilgili bölgelerinin yeteri kadar uyarılmaması , çalışmaması nedeniyle ortaya çıkan; aslında sonradan değil de anne karnında başlayan bir sorundur. Bu sorunun giderilmesinde tıp doktoru olan çocuk ve ergen psikiyatrlar, sorunun nereden ve nasıl kaynaklandığını, verilen ilaçların nereyi nasıl etkilediğini, ne tür değişiklik oluşturduğunu bilmektedir.

    Ancak bazen bu mekanizmaları ebeveynlere yeteri kadar anlatmadığımızdan dolayı ilaçlara karşı önyargı oluşmaktadır. Bu önyargı hasta grubunun çocuk olması verilen ilaçların psikiyatrik ilaçlar olması nedeniyle de olmaktadır. Toplumumuzda her zaman psikiyatrik ilaçlara karşı olan bir mesafeli duruş bu ilaçlar içinde geçerlidir. Ayrıca halk doktorlarının da(!)(komşular, akrabalar, vb) korkutması nedeniyle maalesef çocuklar ve gençler ilaç tedavilerinden mahrum kalmaktadır. Yanlış inançlardan biri de ilaçların bağımlılık yaptığı, beyni uyuşturduğu, çocukları sersemlettiği tarzındaki bilgilerdir, bu bilgiler tamamıyla işin uzmanı olmayan kişilerin uydurmasıdır. Verilen ilaçlar bağımlılık yaptığına dair kanıt şu ana kadar yoktur, aksine özellikle eşlik eden Davranım Bozukluğu olan çocuklarda muhtemel bağımlılık yapıcı madde ve alkol kullanımını da önleme gibi faydaları vardır.

    Bazen ilaçların yan etkileri olmaktadır, bunlar daha çok iştahsızlık, uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı ve ritim bozukluğudur. Bu nedenle ilaç başlanmadan önce gerekli tahliller tabi ki yapılmalı, gerekli durumlarda ilgili branş hekimlerine yönlendirilmelidir. Yan etkilerden özellikle iştahsızlık ve uykusuzluk zamanla azalmakta , düzenli ilaç kullanmakla bu yan etkiler düzelmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için mevcut bilgilerimiz ve bilimsel görüşler şu için ilaçlardan daha etkili bir tedavi yöntemi olmadığı yönündedir. İlaç kullanımı dışında uzman olmayan, ilgisiz kişilerin önerileri; nörofeedback, davranış terapisi, yada adını bilmediğimiz uydurma diyeceğimiz birçok yöntem maalesef ailelere cazip gösterilmektedir. Böylece çocuk ve gençlerin tedavisinin gecikmesine, dolayısı ile degeri dönüşüolmayan durumlara neden olmaktadır.

    Bilinmesi gereken şey dünyanın neresine gidilirse gidilsin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun tedavisinde ilk seçenek ilaç tedavileridir. Tabi ki ilaç tedavilerine yardımcı olacak ek önlemler, eşlik eden psikiyatrik sorunlar için terapiler olacaktır. Ancak sadece Nörofeedback uygulaması, Davranışçı Terapi ile düzeltilir denmesi tamamen bilimdışı yaklaşımlardır.

    Özellikle Bilinmesi Gerekenler;

    · En sık yan etkiler; iştahsızlık,uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı, bazen ritim bozukluğu.

    · Kullanılan ilaçlar genelde saatlik etkili olan ilaçlardır (4-12 saat etki), bazıları gün boyu etkilidir.

    · İlaçlar beyni uyuşturmaz tam tersi beyni uyarır.

    · İlaçlar bağımlılık yapmaz istenildiği zaman bırakılabilir.

    · İlaçlar illa ömürboyu kullanılacak diye bir şey yoktur düzelme olmuşsa bırakılabilir.

    · İlaçdışı tedavi yaklaşımları tek başına yeterli, ilaç kullanmadan düzelir denmesi yanlıştır. Sadece zaman ve maddi kayıp anlamına gelir.

    · İlaçlar tüm diğer ilaçlar gibi tabi ki vücuda dışardan verilen maddedir diğer ilaçlar gibi zararlı etkisi olacaktır.

    · İlaçları hipertansiyon hastasının antihipertansif kullanması gibi, şeker hastasının insulin kullanması gibi görmek gerekir.