Etiket: Neden

  • Yeme Bağımlılığı

    Yeme Bağımlılığı

    Yapılan araştırmalar, yeme bağımlılığının da aynı alkol-madde bağımlılığı gibi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Alkol-madde bağımlılığında, alkol veya madde tüketildiğinde, beyindeki haz bölgesi uyarılmaktadır. Haz bölgesi uyarıldıkça, kişinin canı daha çok alkol ve madde istemektedir ve bu durum kısırdöngü halinde devam etmektedir. Bu doğrultuda, yapılan araştırmalar, özellikle şeker, yağ ve tuz içeren besinlerin beyindeki haz bölgesini uyardığını ve bağımlılık yapabileceğini göstermektedir.

    Aynı alkol-madde bağımlığında olduğu gibi, herhangi bir yemeğe bağımlı olan kişi, o yiyeceği karnı tok olsa bile bolca tüketebilir. Daha önce yediği miktar artık yeterli gelmediği için zamanla daha fazla yeme ihtiyacı hissedebilir. Yiyeceği bulamadığı zaman, yeri, saati, durumu her ne olursa olsun, o yiyeceği bulmak için çaba harcayabilir. O yiyeceği yemediği zaman sinirlilik veya endişe yaşayabilir. Özellikle tatlı çeşitleri, cips, peynir ve kafein içeren içecekler en çok bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerdir.

    Neden yeme bağımlılığı gelişir?

    Aynı madde-alkol bağımlılığında olduğu gibi, yeme bağımlılığında da mekanizma aynı şekilde işler. Kişi üzüntülüyken, canı sıkkınken, öfkeliyken veya herhangi bir olumsuz duygudurumundayken, yemek yemek o durumla baş etmedeki tek yol haline gelir. Her olumsuz duygu halindeyken, o duyguyla baş edebilmek için yemek yediği için diyet yapamaz. Diyet yapamadığı için pişmanlık veya suçluluk duyar. Pişmanlık veya suçluluk gibi olumsuz bir duygu kişiyi daha çok yemeye iter.

    Bu kısır döngüde iki temel nokta üstünde durulmalıdır. Birincisi, kişinin farkındalığıdır. Hangi durumlarda hangi duygular ortaya çıkıyor, neden o duygular ortaya çıkıyor, o duygularla baş etmek için hangi yiyecekler tercih ediliyor, neden o yiyecekler tercih ediliyor gibi kişinin ilk etapta farkındalığının olması oldukça önemlidir. İkincisi ise, kişinin üzerindeki diyet yapma baskısının, kişiyi yemeğe daha çok bağımlı kıldığıdır.

    Diğer bir yandan, yeme sorunu psikolojik etkenlere dayanan kişileri gözlemlediğimizde, sıklıkla vücutlarıyla fazlasıyla meşgul olup hayatlarının pek çok alanında kötü giden şeyleri dış görünüşleri ile ilişkilendirdikleri gözülmektedir. Bu yüzden ya kendilerini hayatta genel olarak başarısız algılamakta ya da aksine bu konuyu tamamen yok sayarak dış görünüşlerini önemsiz olarak değerlendirmekte ve tüm yaşam enerjilerini bunun dışındaki konulara yönlendirip, bu konuda gelen eleştirilerden oldukça rahatsız olup çevrelerindekilere öfkelendikleri gözlemlenmektedir. Dolayısıyla dış görünüşle aşırı meşguliyet veya tamamen yok sayma kiloların bir miktar da psikolojik olduğunu işaret ediyor olabilir.

    Böyle durumlarda diyet yapmaya çalışmak kişiyi yorabilir. Diyet yapıp başarısız olmak ise, hedeften her geçen gün uzaklaşmaya neden olur. Bu noktada psikolojik destek almak gerekli ve önemlidir. Yemekle ilgili duygusal bir problem olduğu düşünülürse, sadece diyet yapmak yeterli değildir. Diyet yapmaya çalışmak, daha fazla yemek düşünmeye sebep olacak ve yeme probleminin daha da pekişmesine, hatta kronikleşmesine neden olacaktır.

  • Öfke kontrolü öğrenilebilir…

    Öfke,içimizde varolan normal bir duygudur.İnsan ve hayvanlarda öfkenin yaşamsal olarak ne anlama geldiği genel olarak bilinmektedir. Varoluşa karşı tehditlerde özellikle daha belirgin ve daha yıkıcı olarak karşımıza çıkmaktadır. Öfke, engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık,hışım veya hiddet olarak tanımlanabilir. Öfkenin dışa vurlmasının şiddetide karşılaşılan olayların şiddetine yada içimizde oluşturduğu kaygıya göre değişmektedir.

    Öfkeyi ortaya çıkaran genel nedenler şöyle sıralanabilir:

    1-Ulaşılmak istenen hedefe giden yolda yaşanan bireysel yetersizlikler veya başarısızlıklar,

    2-Toplumsal anlamda yaşanan hayal kırıklıkları,

    3-Kişinin maruz kaldığı haksızlıklar karşısında, öfke doğal olarak ortaya çıkabilir. Evet öfkenin ortaya çıkması sorun oluşturmaz fakat öfkenin neden olduğu yada öfkeyi nasıl dışa vurduğumuz önemli bir sorun olabilir. Ve aslında öfke de her duygumuz gibi doğru dışa vurulduğunda yararlı bir duygudur.

    Örneğin; bir anne çocuğunun yaptığı yanlış bir davranışta kaşlarını çatarak eğer yüzünü görmüyarsa sesli bir sinyal yollayarak çocuğun davranışı durdurmasını sağlayabilir. Fakat çocuk bu sinyali aldığı halde bir süre sonra yine aynı davranışı yapmaya devam ederse anne yine aynı eylemle durumu toparlayamadığında bu defa otoritesi sarsıldığı için kızgınlık seviyesi artarak öfkeye dönüşebilir.

    İşte bu noktada annenin bu duygusunu çocuğa şiddetle yansıtması,bunu fiziksel temasa çevirmesi doğru bir davranış olmayacaktır.Çünkü bu davranış şekli çocuğunda kolayca öğrenebileceği ve başkalarına uygulayabileceği bir durum olabilir.

    Peki, neden hepimiz öfkelendiğimizde saldırgan olmayız,yada zarar verici davranışlar yapmayız da bazılarımız yapar? Bu durum kişinin yaşadığı öfke bir duygu iken,saldırganlık, yıkıcılık ve şiddet bir davranıştır. Ve kişilere göre öfke duygusunun dışa vurumu farklı şekillerde karşımıza çıkacaktır. Öfke duygusu ile dolan kişi, saldıgan, yıkıcı olabileceği gibi, aşırı sessiz,içe dönük ve kırılmış da olabilir.

    Eğer öfkelendiğimizde bunu yansıtma şeklimiz çok yıkıcı oluyor ve sonrasında pişmalıklar yaşıyorsak bir sorunumuz var demektir. Bazı insanlar öfkelenince yaptıkları şeylerin doğru olduğunu savunabilirler ve sonuşlarına katlanmak onları daha da öfkelendirebilir. Aynı zamanda bizde öfke uyandıran olaylara pasif -agresif bir tutum sergiliyorsak,sonrasında bu durum veya kişiyle yüzleşmek yerine daha gergin yada öç almaya yönelik tavırlar sergiliyorsak,alaycı,aşağılayıcı bir tarz oluşturuyorsak yine bir sorunumuz var demektir.Çückü bu davranışlar kendilik algımızı olumsuz etkilediği gibi farklı bozuk kişilik özellikleri oluşmasına neden olabilir.

    Öfke doğal bir duygu iken onun dışarıya nasıl gösterildiği bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Öfke kontrolündeki sorunlar genetik veya fizyolojik nedenlerden kaynaklanabilir.Aynı zamanda sevgisiz,ilgisiz,çok katı ortamlarda yetişen çocuklarda daha sıklıkla görülmektedir.Bazı çocuklar bebekliklerinden itibaren daha gergin,öfkeli ve huzursuz olabilirler.Bu nedenle aile tutumları,sosyal çevre,genetik özellikler,ailede psikiyatrik sorunlar,fizyolojik nedenler,fiziksel ve bilişsel engeller gibi nedenlerde sorumlu tutulmaktadır.

    Öfke kontrolünde öncelikli olarak öfkeye neden olanlar şeyleri iyi tespit etmek öncelikli bir durumdur.Yani davranışın öncesinde belirlenen faktörler 1. adımdır.

    2. adımda ortaya çıkan davranış ve 3.adımda davranışın sonuçlarına odaklanılan bir davranış desteği öfke kontrolünde faydalı olabilmektedir.

    1.adımda,genelde davranışın meydana geldiği ortam,olaylar,durumu tetikleyen veya arttıran durumlar gözden geçirilmelidir. Öfkenin saldırganlık yıkıcılık olarak dışavurumununa neden olan ortamlardan kişinin uzak durması veya uzaklaşabilme yollarını belirlemek gerekmektedir. Ve daha uygun rol modeller ile ilişkileri güçlendirmek destekleyici olacaktır.

    Örneğin, saldırganlık içeren oyunlardan uzaklaştırmak, daha yaratıcı eylemlere yönlendirmek, ev içinde saldırgan tavırlarda olan rol modellerin davranışlarının kontrol edilmesi konusunda destekler vermek uygun olacaktır.

    Maruz kalınan olaya karşı duyarsızlaştırma çalışmaları oldukça faydalı olmaktadır. Bunların yanında doğru iletişim yollarını, doğru dili kullanma becerisini gelişrtirmek, kişinin kendi kendini telkin etmeyi öğretmen, çeşitli sakinleşme egzersizleri ile durumu desteklemek gibi bir çok yol birlikte kullanılmalıdır.

    2.adım, ortaya çıkan davranış, bu davranışın değişimi için aslında direk ortaya çıkan olumsuz sonuçlar üzerinden yani 3.adım üzerinden çalışmak gerekmektedir.

    Öfkeyi kişi kontrol edemediğinde yaptığı davranışın sonuçları tek tek konuşulmalıdır. Ve sonuçta bu davranışlardan kendisinin sorumlu olduğu öğretilmelidir. Yavaş yavaş olumlu pekiştireçler ile davranışı söndürme çalışmaları,davranış sonrası bazı kısıtlamalar vermek,yani davranışın bedelini ödemesini öğretmek önemli bir öğretidir.

    Davranış ortaya çıkmadan,dur-düşün-yap egzersizleri, nefes ve kas egzersizleri birebir öğretilmelidir. Ve kişiye bu durumun onun kontrolünde olduğu, yeterli zamanı ayırırsa bunu kontrol edebileceği açıklanmalı, özellikle çocuklar ile yapılan çalışmalarda ev içindeki bireylere nasıl destekler verecekleri net olarak anlatılmalıdır.

    Bu davranış eğitimi sürecinde başarı durumuna göre kişi kendini yada aile çocuğu çeşitli şekillerde ödüllendirerek motivasyonu arttırabilmektedir.

    Yalnız bu ödüllendirmelr rüşvet şeklinde değil gerçekten gayretinin karşılığı şeklinde sunulur ise işe yarayan faktörlerdir. Evet ÖFKE normal bir duygu ama aşırı ve yıkıcı davranışlarla sosyal ve ailesel yaşamı olumsuz etkilediğinde kontrol edilmesi gereken bir durumdur. Çünkü, bu davranışların sonuçları kişinin aile, sosyal, okul veya iş hayatını olumsuz etkileyerek,kişilik gelişiminde, psikolojik ve fizyolojik yapısında olumsuzluklara neden olabilir.

  • Çocuklarda alt ıslatma sorunu

    Tıbbi olarak ENÜREZİS, halk arasında ‘yatağı ıslatma’ ‘alt ıslatma’ olarak bilinen bu durum çocuklarda sık görülen bir sağlık sorunudur.

    Normal gelişimi olan çocuklarda gündüz mesane kaslarını kontrol etme 2-3 yaş civarında gelişir.4-5 yaş aralığında gece mesane kontrolünde gelişmesi beklenmektedir.Eğer çocuk 5 yaşından sonra halen gündüz ve/veya gece altını ıslatıyorsa bu durum araştırılmalıdır.

    Alt ıslatma tıbbi nedenlerden mi yoksa psikolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor tespit etmek önemlidir.

    TIBBİ NEDENLİ ALT ISLATMA

    Diabet (şeker hastalığı),

    Böbrek fonksiyon bozuklukları,

    Mesane ve boşaltım sistemi bozuklukları ve

    Çeşitli parazitlerden dolayı oluşuyor olabilir.

    Bu durumlarda tıbbi müdahale ile tedavi edilmesi gereklidir.

    Eğer böyle bir neden yok ise psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür.Özellikle tuvalet alışkanlığını kazandıktan bir süre sonra alt ıslatmaya başlayan çocuklarda yaşamsal değişiklikler mutlaka değerlendirilmelidir.

    PSİKOLOJİK NEDENLİ ALT ISLATMA

    Aile tutumlarında: sorunlar sert,katı cezalandırıcı,eleştirici,sevgisiz tutumlar veya aşırı rahat,bireyselleşmesine izin verilmeyen çocuklarda görülebilir.

    Yaşam içinde stres yaratan değişimler: kardeş olması,anne baba ayrılığı,anne-baba yada sevilen birinin kaybı,arkadaş zorbalığı,öğretmen sıkıntıları gibi nedenlerden kaynaklanabilir.

    GENETİK NEDEN

    Ailede diğer kardeşte,anne veya babada bulunması çocukta alt ıslatma sorunu olmasının bir nedenidir.

    DERİN UYKU SORUNU

    Derin uykusu olan çocuklarda mesane dolsa da beyne giden sinyalleri algılayamadıkları için alt ıslatma sorunu oluşmaktadır.

    PİSİKOLOJİK NEDENLİ ALT ISLATMA SORUNUNDA TEDAVİ

    Öncelikli olarak aileye çocuğun bunu bilinçli olarak yapmadığı açıklanmalıdır.Suçlayıcı,aşağılayıcı,cezalandırıcı tutumların daha büyük stres kaynağı olduğu belirtilmelidir.Çocuklarını bu sorunun aşılabileceği konusunda motive etmeleri ve nasıl davranacakları belirtilmelidir.Bu davranış değişikliği ve tuvalet hijyen çalışmalarıyla hasta takibe alınmalıdır.Eğer bu yöntemler ile sorun çözülemezse ilaç tedavisi düşünülebilir.

  • Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Çocukların gelişimi sırasında gelişim döneminin getirdiği zorluklar yanında çeşitli yaşam olaylarının da zorlayıcı etkileri olmaktadır. Bu zorlayıcı yaşam olaylarından bazıları; okula başlama, bakıcı değişikliği, anne baba tartışması, kardeş doğumu, taşınma, kayıplar ya da boşanmadır.

    Boşanma bir çok yönüyle gelişmekte olan çocukları etkileyen önemli bir süreçtir. Anne baba evlilik sürecinde aynı zamanda karı koca rolünü de yürütmektedir. Süregiden yaşamlarından yaklaşık 18-21 yıla bulabilecek bir ebeveynlik işini üstleneceklerdir. Zaman içinde karşılaşılan çeşitli güçlükler bu iki insanın birlikte mutlu olmasından çok mutsuzluğa neden olabilmektedir. Ekonomik sorunlar, aile büyüklerinin sürekli evliliğe müdahale etmeleri hatta geniş aile modellerinde büyükleri ile birlikte yaşama ve bundan kaynaklanan sosyal ya da kültürel farklılıkların etkileri, cinsel sorunlar, belirgin ruhsal ya da fiziksel sağlık sorunları, iletişim engelleyen farklı kişilik özellikleri, güven ilişkisini bozacak eşlerden birinin ihaneti, aile içi şiddet, eşlerin birinin statüsünde değişiklik ya da iş değişikliği nedeniyle şehir değiştirme gibi bir çok neden eşlerin birbiri ile geçimini etkilemekte, boşanmaya kadar süren ilişki sorunlarına neden olmaktadır.

    Başlangıçta bırbırını tanımayan ve yakınlaşma sürecinde yaşanan yoğun duyguların yerini öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı ve sürekli eleştirinin yer aldığı tartışma dönemleri yer alabilmektedir. Aslında bu dönemlerde bile farklı duygular yaşanabilmektedir. Özellikle anne baba ile ilgili duygular evliliğin sürdürülmesi konusunu tekrar gündeme getirmelerine neden olmaktadır. Ancak bu olumsuz duygular içinde eşlerin kendi dertlerine düştükleri ve anne baba olarak çocuklarıyla fazla ilgilenemediklerini görüyoruz.

    Çocukların olmadığı durumlarda, yani anne babalık işlevi olmadığı durumda, iki yetişkin insan, sonra ki yaşantılarını nasıl sürdürecekleri konusunda kararlarını verecek ve bu doğrultuda yaşantıları sürdüreceklerdir. Ancak ebeveynlik işlevi bu sürecin işlemesini güçleştirecektir.

    Çocuk ruh sağlığı açısından bakıldığında anne babanın aynı zamanda karı koca olması gerekmemektedir. Çocukların ruh sağlığı açısından birlikte yaşayan ebeveyninin mutlu olması, onların mutsuz ancak birlikte olmalarından çok daha önemlidir. Birlikte yaşayan ancak sürekli birbirini kıran aşağılayan ya da tartışan anne baba ile yaşamak çocuklar açısından çok daha güç olacaktır. Sevdiği iki insanın birbirini sürekli aşağılaması çocuğun kafasını karıştıracak, mutsuzluk çocuğa bulaşacaktır. Sevdiği bu insanlar sandığı gibi iyi değil de birbirini üzecek, dövecek ya da aşağılayacak kadar kötü müdür? Çocuk gelişimi sırasında büyümenin bir rehber eşliğinde gelişeceğini düşündüğümüzde birlikte yaşanan yetişkinlerin ‘değerleri’ ya da ‘davranışları’ özümsenerek, çocuğun içinde gelişecek olan kişiliğin yapı taşlarını oluşturacaktır. Model alınacak bu özelliklerin olumlu olması bu süreci kolaylaştırır. Gelişiminize baktığınızda, bir film, roman ya da masalda bile güçlü ve iyi olan karakter ile özdeşim kurduğunuzu hatırlarsınız.

    Karar eşlere aittir, bu süreç yenden birlikte yaşamayla ya da boşanma kararı ile sonuçlanabilir. Önemli olan alınan bu karar sonucunda çocuk ya da genc ile birlikte yaşanılan ailenin mutluluğudur.

  • İlişkiler Bittiği Zaman

    İlişkiler Bittiği Zaman

    Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.

    Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?

    En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.

    Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.

    İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz

  • Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyon; arkadaşlarımız, yakınlarımız, çevremizdekiler çoğu kişiden duymuşuzdur bu kelimeyi “Depresyondayım.’’ Peki nedir bu depresyon? Aslında depresyon, temel belirtileri; isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Depresyon; düşüncelerimizi, duygularımızı, vücudumuzu etkileyen bir hastalıktır. Yani yemek yememizi, uykularımızı, sağlıklı düşünce üretmemizi etkileyen bir hastalıktır. Depresyonda olan bir kişi; ailesinden, arkadaşlarından uzaklaşır, etkinliklere sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Depresif olan kişiler her şeye ümitsiz bakar, hayatında olan olumsuzluklardan hep kendini suçlar ve kimsenin ona yardım edebileceğine inanmama eğilimindedir.

    Peki neden depresyona gireriz? Geçmişte yaşanan travmalar, bir yakınımızın kaybı, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi depresyona neden olabilir. Ailesinde depresyon tanısı alan biri varsa diğer aile fertleri de depresyon açısından risk altındadır, yani kalıtsallık bu hastalığın önemli nedenlerindendir.

    Depresyon kadınları 2 kat daha seviyor. Hormonel etkiler, adet döngüsündeki değişiklikler ve aile içerisindeki sorumlulukların daha fazla oluşu kadınların ruh dengesini olumsuz etkiliyor. Tüm bu etkenler kadınların depresif duygu durumu, çökkünlük, kaygı ve endişe gibi duyguları daha fazla yaşamalarına neden oluyor. Bu nedenle de depresyon kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla yaşanıyor. Öyle ki depresyon her 4 kadından birinde görünürken, erkeklerde bu oran 8 erkekte bire kadar düşüyor.

    Peki depresyonun mevsimi var mıdır?

    Vücudumuzun bir dengesi vardır. Vücudumuz her mevsim değişikliğine ayak uydurmalıdır. Bazılarımız yeni mevsimin ritmine ayak uyduramaz ve dolayısıyla vücudumuz bundan etkilenir. Mevsim değişikliklerinde beynimizdeki bazı hormonlarda değişime uğrarlar. Beynimizdeki bu serotonin, melatonin hormonlarının değişime uğraması depresyona yol açmaktadır.

    Antik çağlardan beri insanların her bahar mevsiminde ruh hallerinde değişimler olduğu gözlemlenmiştir. Bu değişimlere adaptasyon sağlamak ve hazırlanmak için her toplumun kendine özgü ritüelleri vardır. (Hıdırellez, bahar şenlikleri gibi)

    Havaların soğumaya ve güneşin yüzünü daha az göstermeye başladığı bu günlerde insanların birçoğunda karamsarlık, mutsuzluk gibi sorunlar yaşanabiliyor. Yaz mevsimi insanların işlerinin azaldığı, doğanın tazelendiği, tatillerin yapıldığı bir mevsim. Bu arada gündüzler uzuyor ve insanların iş sonrasında kendilerine zaman ayırabiliyor. Yazın yaşanan tüm bu canlanmaya karşı sonbahar ve kış döneminde tersine bir dönem yaşanıyor. Gündüzler kısalmaya, havalar değişmeye, doğa hüzne bulanmaya başlıyor. Bu değişimden insanlar da nasibini alıyor. Güneşi az görmek, iş sorumluluklarının artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi insanlarda birtakım ruhsal değişimlere neden olur. İşte burada sonbahar depresyonu ortaya çıkıyor.

    İçinde bulunduğumuz yaşam koşullarıyla beraber kışın yapamadıklarımızı baharın gelmesiyle yapma kaygısı da bahardan beklentilerimizin artması bizi depresyona sürükleyebilir. Bu da ilk bahar depresyonudur. Bazı insanlarda ise yeni bir mevsime yeni bir havaya uyum sağlama konusunda kaygı oluşabilir. Ayrıca diğer faktörler kansızlık, vitamin eksikleri, tiroid bozuklukları gibi organik nedenlerde bahar yorgunluğu ve depresyona yol açabilir.

    Ne Yapmalıyız?

    Gün ışığından olabildiğince yararlanmalıyız. Gün ışığında bir yürüyüş yapmak mevsimsel depresyondan çıkmamız için önemlidir. Güneş ışığı; vücudun ihtiyacı olan birtakım hormonların salgılanmasına yardımcı olacaktır.

    Uyku saatleri ve uyku düzenini sağlamak vücudun mevsim geçişine karşı biyo ritmini dengede tutmada önemli bir husustur. Vücudun uyku ihtiyacının gerektiği kadarıyla karşılanmasında yarar görülmektedir. Erken yatıp erken kalkmak, her gün aynı saatte uyumak yorgunluk ve stresi azaltır.

    Düzenli egzersizler yapmak, örneğin her gün yarım saatlik normal tempoda bir yürüyüş olabilir. Bunun yanı sıra düzenli olarak yapılan bir spor seçilebilir, koşmak, yüzmek gibi yapılan düzenli egzersizler beyine mutluluk hormonu salgılatır, enerji verir, kas iskelet ve sinir sistemini güçlendirir. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara bağımlı yaşamakta hemen hemen hiç yürümemektedir. Bunun yerine kısa mesafelere yürüyerek gitmek, arabayı özellikle uzağa park etmek, toplu taşıma kullanıyorsak iki üç durak önce inmek yararlı olacaktır. Yine asansör yerine merdivenleri yürüyerek çıkmak, oturarak çalışıyorsak 1 saatte bir kalkıp dolaşmak gibi pratik çözümler üretilebilir.

    Düzenli beslenmek önemli mevsimine göre sebze ve meyveler tercih edilebilir. Kafein ağırlıklı içeceklerdense bitki çayları tercih edilmeli su tüketimi artırılmalıdır.

    Yanında olmaktan keyif alabileceğiniz, pozitif enerji aldığınız kıymetli aile yakınlarınızla, dost ve arkadaşlarınızla daha verimli ve fazla vakit geçirmeye önem verin. Özellikle bu tür dönemlerde bu kıymetli insanlar sizin daha çok gülümsemenizi ve daha çok enerjik olmanızı sağlayacaktır.

    Freud’un dediği gibi “Dengeli ve mutlu bir hayat için çok çalışmak ve çok sevmek gereklidir.”

  • Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigara (tütün) kullanımının yol açtığı ölümler, dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Dünya üzerinde yılda yaklaşık on milyon insan bu nedenle yaşamını yitirmektedir. Sigaranın neden olduğu ölümler ve hastalıklar dışında da ciddi bir ekonomik kayıp olduğu da bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigaranın yol açtığı hastalıklar tedavisine harcanan sağlık giderleri oldukça yüksektir.

    Sigarayla ilgili yapılan 40 binden fazla araştırma sonucunda Koah, kroner kalp rahatsızlığı, felç, lösemi, kronik bronşit, kısırlık gibi çoğu ölümcül olmakla beraber 30 dan fazla hastalığın nedeni olduğu saptanmıştır. Solunan sigara dumanında katran, karbonmonoksit, nikotin, hidrojen siyanür, formaldehit , arsenik, amonyak ve metan gibi son derece zehirli olan 4 binden fazla zararlı kimyasal madde bulunuyor ki bunların 50 den fazlası doğrudan kanser nedenidir. Yapılan bazı araştırmalarda 2030 yılında 17 milyon insanın kanser nedeniyle yaşamını yitireceği öngörülmektedir.

    Nikotin, tütün bitkisinin böceklerden korunma amacıyla yararlandığı bir alkaloid’dir ve yıllarca böcek ilacı olarak kullanılmıştır. Bağımlılık yapan bir madde olan nikotin   kan dolaşımının hızlanmasına, böbrek üstü hormonun salgılanmasının artmasına sebep olur. Karbonmonoksit, solunum sisteminde oksijen yerine hemoglobine bağlanır, hücrelere taşınır ve hücrelerin oksijen gereksinimlerinin karşılanmasını engellemiş olur.

    Sigara kullanmamasına rağmen sigara dumanına maruz kalan kişiler, yani pasif içiciler , sigara dumanı içerisindeki amonyum, formaldehit, vinil klorid, arsenik ve hidrojen siyanid gibi maddeler solunmaktadırlar. Her ne kadar daha çok yetişkinlerin kullandığı bir madde de olsa, dumanına bebek ve çocuklarında maruz kalması bebek ve çocukların sigaradan en fazla etkilenen gruplar arasında yer almasına sebep olmaktadır.

    Sigaranın bebek üzerindeki etkisi henüz anne karnında iken başlar. Gebelik döneminde içilen sigara, düşük riskini içmeyenlere göre oldukça arttırır. Yine Sigara içen gebelerde plasentanın yapısının bozulması ve bebeğin yeteri kadar beslenememesine sebep olur. Bu durum düşük doğum ağırlığına ve gelişim geriliğine sebep olabilir. Bebek plasentadan yeteri besini alamadığı için anne karnında başlayan gelişim geriliği doğduktan sonrada bakım ve tedaviyi gerektirir.

    Emziren annelerin sigara kullanımı kandaki nikotin oranının artmasına ve buda süt oluşumunu sağlayan prolaktin hormonunun azalmasına neden olur. Annenin kanındaki nikotinin bebeğe de geçtiği ve bebeğin kanındaki nikotin oranının arttığı yapılan araştırmalarda göstermiştir.

    Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda toksik maddelerin etkisiyle mikroplara karşı savunma mekanizmaları zayıflamaktadır ve mikroplarla oluşan bronşit ve zatürre gibi akciğerler hastalıklarına daha sık rastlanılmaktadır. Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda orta kulak iltihabı çok sık olarak görülmektedir. Sık orta kulak iltihabı geçiren çocuklarda süreğen kulak iltihabı yerleşmektedir. Çok sık kulak iltihabı geçiren çocukların kulak zarları da iltihaptan etkilenmektedir ve buda  ileriki yaşlarda çocuğun işitme fonksiyonunda kayıplara neden olabilecektir. Ebeveynlerinin sigara kullandığı bebek ve çocuklarda bronşit ve astım riski oldukça artmaktadır.

    Günümüzde sigara kullanan yetişkinlerin büyük bir kısmı çocuk yaşlarda model aldığı kişi veya kişilerin sigara kullanıyor olmasından etkilenerek sigaraya başlamıştır. Toplumumuzda sigara ve zararlarıyla ilgili son yıllarda yapılan çalışmalar ve kanuni kısıtlamalar yeni nesil bebek ve çocukların daha az maruz kalacağı ve model almayacağı bir bilinç oluşmasında oldukça etkili olmakla birlikte henüz tam bir farkındalık oluşturulamamıştır. Sigara kullanımının çocuklarına da zarar vereceği bilinciyle davranmaya çalışan bazı ebeveynler farkında olmadan başka hatalar yapmaktadırlar. Balkonda veya mutfakta sigara içmeyi evin içerisinde içmiyormuş gibi  algılamak yanlıştır. Evin herhangi bir bölümünde içilen sigara dumanı o evde yaşayan bebek ve çocukları yine de oldukça etkileyecektir. Anne ve babaların gözden kaçırdığı en büyük olumsuzluklardan biride, balkonda ve mutfakta sigara içerken çocuğunu sigara dumanından koruma refleksiyle içerde bırakması ve çocuğu uzak tutabilmek için eline tablet, telefon vs vermesi yada televizyon karşısında oturtmasıyla çocuklarda psikososyal gelişimde oldukça olumsuz etki yaratan ve bağımlılık seviyesine varabilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Bu durum maalesef çoğu yetişkin tarafından gözden kaçmaktadır. Ayrıca sigara, anne / babaların çocuklarıyla daha az zaman geçirmesine ve kaliteli, nitelikli zaman ayırmamasına sebep olan durumlardan biridir.  

    Sigaradan olumsuz etkilenme anne karnında başlar, bu sebeple ilk önlemin anne adayına uygulanması, gebelik döneminde kesinlikle sigara kullanılmaması ve sigara dumanına maruz kalınmaması oldukça önemlidir. Doğum sonrası çevresel etkilenim için gerekli önlemler alınmalı, anne baba sigara kullanmamalı ve evde kesinlikle sigara içilmemeli, içtirilmemelidir. Çocukluk döneminde rol model olacak kişi ve kişilerin, anne, baba, öğretmen…sigara kullanmaması, model alınacak kişilerin sağlıklı davranışları önce kendinde sergilemesi çocuğun gelişimi için önem arz etmektedir.

    Çocuklar anne babasının aynası gibidir, ilk rol modelleri ebeveynleridir. Çocuklarının yapmasını istemediği bir davranışı ebeveynlerinin de yapmaması çok önemlidir. Doğru model olunursa doğru davranış öğretilmiş olur.

  • Ders başarısızlığı neden olur?

    Okulların yarıyıl tatiline girmesiyle birlikte bazı evlerde mutluluk bazı evlerde ise hüzün yaşanmaktadır.

    Hüzün genel bir matem havasına dönüşmüş bile olabilir. Peki bu matemin nedeni nedir ? Bir dostumuzu veya yakınımızı kaybetmediğimiz halde niçin yas havası içindeyizdir ?

    Çocuğumuz karne almıştır ve karnesinde birçok zayıfı vardır ya da ders notları istediğimiz oranda yüksek değildir. Anne babalar olarak biz matem havasını yaşarken, çocukların yaşadıkları ders başarısızlığı onların sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Sonuç olarak ise çocuğun aile ile ilişkilerinde bozulma söz konusu olabilir. Ders başarısızlığından dolayı çocukların yaşadığı ruhsal sorunlar çok önemlidir. Ancak öncelikle okul ve ders başarısızlığı nedir bunun üzerinde durmak ve sorunu anlamak gereklidir.

    Okul veya ders başarısına etki eden bir çok durum vardır. Ders başarısına en büyük etken çocuğun zeka kapasitesidir. Bu ise çocuğun okuduğunu, anlatılanları ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına neden olur. Çocuk eğer belli bir zeka kapasitesine sahipse öğretilenleri daha kolay aklında tutar. Zekanın belli bir seviyede olmasını daha çok doğumsal özellikler belirler. Hepimiz belli bir zeka kapasitesiyle doğarız, bunu değiştirmek veya bununla oynamak mümkün değildir. Doğum sonrası çevresel etkenler de var olan zekanın en yüksek performansta çalışmasını sağlamada etkilidir. Var olan zeka kapasitesi eğitimle ancak bulunduğu oran kadar etkili olabilir.

    Ders başarısızlığı yaşayan çocuğumuzun zeka kapasitesini göz önünde bulundurmamız şarttır, çünkü çocuğumuzun beklide kapasitesi ancak bu kadardır ve bunu kabullenmemiz gerekmektedir.

    Çocuğumuz normal zeka kapasitesine sahip ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa sıklıkla bunun en önemli nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip, okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlememeleri ile kendini gösteren durumdur.

    Sorumluluk duygusu çocuğu kazandırılması gereken en temel becerilerden bir tanesidir. Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saçada olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak, sorumluluk konusunda; çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de artıracaktır. Çocuğa küçük yaşlardan itibaren her alanda aşılanan sorumluluk bilinci ders sorumluluğunu almasına da yansıyacaktır. Okulda ve derslerinde başarılı olmak öğrencinin sorumluluğudur. Öncelikle bunun bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi gerekir. Öğrencinin ders çalışırken anne babasının onun yanında olduğunu ve gerektiği yerlerde kendisine yardımcı olacaklarını bilmesi çok güzel. Ama bu, anne babanın, çocuğun ödevlerini yapması, onun sorumluluklarını yüklenmesi anlamına gelmemelidir. Karnede gelen zayıflar yüzünden anne babanın matem havasında olması da çocuğun kötü sonuçları yaşamasını ve değerlendirmesini engelleyebilir. Kötü notlar için bizlerden çok çocuklarımızın hüzün ve matem yaşamasına fırsat verelim.

    Çocuğunuzun zeka kapasitesi yeterli, uygun sorumluluk bilinci var ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa çevresel etmenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Çocuğunuzun gittiği okulun genel durumu, öğretmeninin özellikleri, sınıfın özellikleri, verilen eğitimin kalitesi, eğitime ek olarak sağlanan imkanlar çocukların başarısını direk olarak etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında önemli olabilecek diğer etmenler çocuk ruh sağlığını ilgilendiren konulardır.

    Ders başarısızlığının mutlaka bir nedeni vardır, bunun için çözüm arayışına girmek, uzmanlardan yardım almak önemlidir. Başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden, ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur.

    Eğer çocuk ders başarısızlığı yaşıyorsa hemen çocuğa yapılan suçlamalardan vazgeçip, çocuğun niçin bu sorunu yaşadığı araştırılmalıdır. Ayrıntılı psikiyatrik muayene ile ders başarısızlığının nedenleri araştırılmalıdır. Zaman geçirmeden soruna müdahele edilmelidir. Aileden, okuldan veya çocuğun kendinden kaynaklanan problem çözülmeye çalışılmalıdır.

    Çocukta eğer Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu varsa ders başarısızlığı önemli bir belirti olabilir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun yanı sıra Özgül Öğrenme Bozukluğu, Uyum Bozukluğu, Kaygı Bozuklukları, İki Uçlu Duygu durum Bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarda ders başarısızlıklarına neden olabilir. Psikiyatrik rahatsızlıklar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir.

    Psikiyatrik rahatsızlığın tedavi edilmesi ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür.

    Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak, onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler, tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.

  • Hiperaktif bir çocuğun hiperaktif yaz etkinlikleri

    Aşırı hareketli bir çocuğu – hele bir de risk almaktan hiçbir şekilde kaçınmayan bir yapıya sahipse – bütün yaz boyu eve kapatmak, kaza yapmasın, başına bir şey gelmesin diye ev hapsinde tutmak çok da gerçekçi değildir. Çocuğun kontrol edilemez, bitip tükenmez enerjisini anlamlı bir şekilde kullanması için fırsatlar yaratmak, erişkinlere düşen görevler olarak düşünülebilir.

    Hiperaktif bir çocuğun yaz programında ki riskler nelerdir?

    – Hiperaktif çocuklar için yaz tatilleri en az okul zamanı kadar önemlidir.Bilindiği gibi aşırı hareketli olma, sonunu düşünmeden alelacele harekete geçme ve geçmiş hatalardan ders almama gibi sorunlar yaşarlar. Bu belirtilere sahip hiperaktif çocukların serbestçe oyun oynanan veya bisiklete gezilen yaz aylarında diğer çocuklardan çok daha fazla kazaya uğrama riskleri vardır.

    -Özellikle bisiklet kazaları pek çok hiperaktif çocuğun ciddi biçimde yaralanmasına neden olmaktadır.

    – Hiperaktif çocukların yazın devam eden en önemli sorunlarından bir tanesi de akran ilişkileridir.

    – Hiperaktif çocuklar hep önde olma, hep kendisinin kazanmasını isteme ve oyunda kurallara uymama gibi nedenlerle kendi akranlarından çok ya kendisini idare edebilecek kadar büyüklerle ya da kendisinin tamamen kontrol edebileceği kadar küçüklerle arkadaşlık edebilirler.

    -Hiperaktif çocukları şiddetten korumak yaz aylarında da önemlidir. Anne babalar ne kadar dövmemeye çalışsalar da; hiperaktif çocukların dur durak bilmeden koşuşturması veya aşırı derecede tutturması gibi nedenler anne babaların şiddet uygulamasına neden olmaktadır. Anne baba daha sonra çok pişman olsa da çocuğa uygulanan şiddet önemli psikiyatrik sorunlara neden olabilir.

    Hiperaktif çocuğun hiperaktif yaz programında neler olmalıdır?

    Dış mekan gezileri:

    Doğa yürüyüşleri, kamp kurmalar, fiziksel aktiviteler hiperaktif çocukların öğrenme kapasitelerini artırabileceği gibi; beynin sürekli zinde kalmasını sağlayan aktivileter olarak da düşünülebilir.

    Fiziksel aktiviteler:

    Fiziksel egzersizler öğrenmeyi yüksek oranda artırır. Vücudun aktif hale gelmesi beynin öğrenme isteğini artırıcı bir etkiye sahiptir. Yapılanmış veya yarı yapılandırılmış oyunlar çocuğun kendine olan güvenini artıracağı gibi öğrenme kapasitesini de artırır.

    Sonuç olarak eğer bir hiperaktif bir çocuk söz konusuysa; yaz etkinliklerinin çok iyi planlamış olması gerekmektedir. Bütün bu planlamalar olmasına rağmen hiperaktif bir çocuktaki

    * Kaza riskindeki artış

    * Arkadaş ilişkilerindeki bozukluk

    * Akademik yaşantıdaki gerilemeler

    nedeniyle çocukların yaz aylarında da tedavilerinin devam etmesi mutlaka gerekli ve unutulmaması gereken bir durumdur.

  • Çocuk ve gençlerde şiddete eğilim, bunu etkileyen faktörler ve önlemler

    Bilgisayar oyunları, internet kullanımı ve televizyon, çocukve gençlerde şiddete eğilim yaratır mı?

    Çocukluk dönemi özdeşimlerle, değerlerin öğrenildiği bir dönemken, ergenlik dönemi bu özdeşimlerin, değerlerin gözden geçirildiği yeni değerler kazanıldığı, kimliğin şekillendiği bir dönemdir. Bu dönemlerdeki şiddet içerikli filmler ve oyunlar gencin değer yargılarını ilişki biçimlerini derinden etkileyecektir. Medyanın şiddet davranışlarını hayatlarının bir parçası olarak sunduğu kahramanlar, çocuklar ve gençler için özdeşim nesnesi olabilecektir. Bu etkilere maruz kalan çocuk ve gençlerde şiddet içerikli davranışlar artacaktır. Çoğu zaman dünyayı tehlikeli bir yer, kurallarını kendilerinin koyduğu, bu şiddet içerikli kurallara uyulduğunda başlarına bir şey gelmeyeceği yada başlarına gelecek cezai sorumlulukların önemsizliği, yada karşılarında şiddet uyguladıkları kişilerle ilgi empati eksikliği söz konusudur. Televizyon maruziyetine bağlı şiddet eğilimi bu maruziyete uğramayan çocuklara göre şiddet eğilimini yaklaşık 10 kat kadar arttırmaktadır. Etkilenme her yaş için söz konusudur.

    Son yıllarda çocuklar ve gençler arasında şiddet eğiliminin arttığını, medyada yer alan haberlerle birlikte görüyoruz. Bu hem değişen dünya ve aile yapısından, medyadaki şiddet içerikli programlardan, hem de yakın zamanda ciddi bir sorun haline gelen internette şiddet içerikli oyunlardan kaynaklanmaktadır. Şiddete maruz kalma, televizyondaki şiddet içerikli sahneler ve bilgisayatraki şiddet içerikli oyunlar, ailenin ve özellikle çocuk ve gençlerin şiddete yönelik algısını değiştirmektedir. Şiddeti televizyon veya internette görmek ve tanık olmak, şiddeti normalleştirmeyi beraberinde getirir. Bu programlardaki şiddet uygulayıcılarının kahramanlaştırılması, ceza almamaları, şiddet uyguladıkları kişilere karşı empati eksiklikleri, şiddet uygulanan kişilerin yaşadıkları acının yansıtılmaması ya da normalleştirilmesi, şiddet uygulanan kişilerin bunları hak ettiği şeklinde algının yaratılması, şiddetin ceza aracı olarak kullanılmasının normalleştirilmesi, adalet sisteminin hiç konu edilmemesi, çocuk ve gençlerin dünyaya, adalete ve vicdana yönelik algılarının-değerlerinin değişmesine neden olmaktadır. İdealize ettikleri kahramanların davranışlarını model alan çocuk ve gençler televizyonda seyrettikleri çizgi film, dizi sinemelardaki kahramanları yada internette oynadıkları oyunları gerçek dünyada sahnelemektedirler.

    İnternet kullanımı çocuğun ve gencin şiddete eğilimini arttırır. Aynı zamanda yaygın internet kullanan çocukların sosyal gelişimleri aksayabilir, daha kaygılı ve daha düşük özgüvenli olmalarına, akademik başarılarının düşük olmasına, okula devam güçlükleri yaşamalarına da neden olabilir. Gençlerin kendi davranışlarını kontrol etmekte zorlanmaları, sorun durumlarda başa çıkma yollarını bilmemeleri, öfke kontrolü ve etkili iletişim sağlayamamarı gibi durumlar da şiddet eğilimlerini artırabilir. İnternet kullanımı aynı zamanda öfke kontolü ve etkili eiletişim becerileri, sorun çözme becerilerini olumsuz etkileyerek de şiddet eğiliminde rol oynar.

    Çocukların ve gençlerin yaptıkları sosyal faaliyetlerin kısıtlı olması şiddete eğilimi etkiler mi?

    Bazen sosyal olarak daha çekingen çocuk ve gençler daha az sosyal faaliyetlere ortamlara katıldığı gibi bazen de daha fazla internette kullanmak gencin sosyalleşmesini azaltır. Her iki durumda sorundur ve çözülmesi gerekir. Çocuk ve gençler hem enerjilerini atabilecekleri, sosyal etkileşimde bulanabilecekleri hem de yaratıcılıklarını ve ilgi alanlarını geliştirebilecekleri sosyal faliyetlerde bulunmaları önemlidir. Sosyal destekleri daha iyi olan, sosyal ortamlarda daha fazla zaman geçiren çocuk ve gençler kendilerini daha güvenli hissedeceklerdir. Aynı zamanda ruhsal olarak sağlıklı gelişeceklerdir, daha yaratıcı ve daha başarılı bireyler olacaklardır.

    Günümüzde sosyal faaliyetlere az katılan, internette daha fazla zaman geçiren özellikle şiddet içerikli oyunlarla fazla zaman geçiren gençlerde şiddete eğilimin olduğunu yukarı da da belirttim. Şiddet; öğrenme yoluyla edinilen bir davranıştır. Çocukların şiddeti öğrendikleri alanlar ortadan kaldırılır, tam tersine sorunlarla baş etme, çözüm üretme biçimleri değiştirilirse şiddet davranışına başvurmaları da azalacaktır. Gençleri internetten uzaklaştırmanın bir yolu onun yerine koyabilecekleri, eğlenceli bulabilecekleri (gencin de katılmayı kabul ettiği, yapmak istediği) yeni aktiviteler koymaktır. Bu nedenle gencin kendisinin de ilgi duyduğu, sanat, spor, bilim gibi faliyetler, gencin sosyalleşmesine, internet ortamı dışında gerçek arkadaşlıkler ve iletişimler kurmasına yol açacaktır. Bu faliyetler içerisnde çocuk aynı zamanda “sorun çözme becerisini” geliştirmeyi öğrenecektir. Böylece bu faaliyetlere katılımla, hem şiddet eğiliminin azalmasına hem de ruhsal olarak daha şağlıklı, başarılı ve yaratıcılık yönleri gelişkin bireyler ortayaçıkacaktır.

    Çocuk ve gençlerin şiddete eğilimleri artıyor mu?

    Dünyanın ekonomik ve sosyal yapısının değişmesi, savaşlar, çevresel maruziyetler, olumsuz yaşam olayları ruhsal hastalıkları da etkilemektedir. Bazı ruhsal hastalıklarda yaygınlığın daha artmasına neden olmaktadır. Yine şiddetin önce ekranlarda, sonra hayatın içinde normalleştirilmesi, eğilimin artması, şiddet içeren davranışlar şeklinde ya da bazı hastalık belirtilerine de yansıyatrak-eklenerek başvuruların artmasına neden olabilir. Çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları polkliniklerinde şiddet içerikli davranışlarla başvuru olduğunda, genellikle altta yatan ruhsal bozukluklar söz konusudur. Özellikle davranım bozukluğunda başkasına yöneltilen şiddet söz konusuyken, depresyon ve iki uçlu bozukluklarda kişinin kendine ve başkasına yönelliği şiddet söz konusudur. Şiddete eğilim ruhsal yakınmaların nedenlerinden biri olsun ya da olmasdın çocuğun yaşamına, okul hayatına zarar vercek geri dönüşümsüz (kendine yada başkasına zarar verme, adli olarak başının derde girmesi, okuldan atılma gibi) sonuçlara neden olabilecektir. Aileler eskiden şiddet içerikli davranışları olmayan çocuklardaki artmış şiddet davranışları için çocuk psikiyatristlerine başvurmalı, bunun altında yatan nedenlere yönelik tedavi desteği almalıdırlar.

    Bir çocuğun şiddete eğilimi olup olmadığı nasıl anlaşılır? Bu noktada aileler ve öğretmenleri nelere dikkat etmeli?

    Bir sorunu başlamadan çözmenin yolu ona neden olan riskli durumları bilip, kötü sonuç oluşmadan müdahale etmektir. O nedenle şiddeti doğuran nedenleri, biz öğretmen ve anne-babalar öğretirsek şiddet davranışları ortaya çıkmadan önlenebilir. Yukarıda en çok tartıştığımız konu internetti. Yani çocuğun izlemesi, öğrenmesi yoluyla şiddet davranışını uyygulaması. Diğer nedenleri tanık olma yani anne babanın kendi arasındaki şiddete tanık olması, ya da bizat kendisinin maruz kalması olarak sayılabilir. Yine akran grupları, engellenmeye dayanamama, öfkesini kontrol edememe, sorun çözme becerisinin gelişmemesi, sorunlara başa çıkamaması ve bazı ruhsal hastalıklar şiddet davranışı için risk oluşturan durumlardır. Bu durumların varlığında çocuğun şiddet davranışı göstermesini engellemek için erken önlemler alınabilir. Ailede şiddetin önlenmesi, internetin kontrolu, kısıtlanması, iyi bir sosyal etkileşim ve sosyal destek, yukarıda sayılan faaliyetler, okul ve öğretmen desteği sağlanarak şiddet davranışının ortaya çıkması engellenebilir. Şiddet davranışı gösteren çocuk ve gençlerde ise bir çocuk psikiyatristi tarafından bu davranışın nedenlerine ve önlenmesine yönelik kapsamlı bir değerlendirmeye ihtiyaç vardır.

    Aileler bilmelidirler ki şiddet içeren programlara maruziyet çocuklarını etkileyebilir, şimdi yada gelecekte şiddet, saldırganlık içeren davranış göstermelerinie neden olabilir, artırabilir. Anne babalar bazen çok dikkat etse de bu maruziyeti engellemek mümkün olmayabilir. Aileler, internet ve televizyonda şiddet içeren programlardan çocuklarını korumalıdırlar. Çocuklarının davranışları, çocuğun kendisine ya da başkalarına zarar veriyorsa çocuk psikiyatristlerinden destek almalıdırlar.

    Yine bazı ruhsal hastalıklarda çocuğun kendine ya da başkalarına yönelik şiddet içeren davranışları olabilir. Aileler bunların normal olmadığının, ruhsal sorunların bir belirtisi olabileceğini bilmeli, farkına varmalıdırlar. Çocuk psikiyatristlerinden bunların nedenlerini anlamaya ve çözümüne yönelik yardım almalıdırlar.