Yemek düzeninizde herhangi bir değişiklik yapmamanıza rağmen her geçen gün kilo alıyorsanız ve aldığınız kiloları veremiyorsanız ciddi bir sağlık sorunu yaşıyor olabilirsiniz.
Tiroid hormonlarının azalması kilo aldırabilir
Tiroid hormonları kişilerin metabolizma hızını ayarlayan en önemli hormonlardır. Eğer tiroid hormonları vücutta normal değerine göre azalırsa kilo alıma eğilim artabilmektedir. Bu kilo alımı genellikle vücutta serbest su atılımının bozulması, yani böbreklerin suyu yeterince süzememesi sonucu oluşmaktadır. Ayrıca hipotiroidinin uzun sürede metabolizmayı yavaşlatması nedeniyle, yapılan diyetlere yanıt alınamaması ve kilo vermede zorlanma oluşmaktadır. Tiroid hormonları var olan metabolik aktiviteyi hızlandırırken, metabolizma büyüklüğünü etkilenmez. 80 kg. civarında bir kişinin vücut kompozisyonu (kas yapısı vs.) ile oluşturabileceği metabolik aktivite bellidir. Bu aktivite tiroid hormonları ile maksimuma çıkartılır. Bu nedenle metabolik aktivitenin tiroid hormonları ile zorlanması sonucu elde edilebilecek kilo kaybı sınırlıdır ve genellikle kalp yorgunluğu ve iskelet sistemi aşınması ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca, birlikte iştah artışı olacağı için kilo alımına da yol açabilmektedir..
Vücudun strese dayanıklılığını, enerjisini, su ve tuz dengesini ayarlayan hormonlara “Adrenokortikal hormonlar” denilmektedir. Bu hormonların aşırı salgılanması ile “Cushing Sendromu” denilen özel bir obezite çeşidi oluşmaktadır. Bu rahatsızlık nedeniyle yağlar belirli bölgelerde toplanmaktadır. Daha çok gövdede toplanan yağlar sonucu karın genişlemekte ve ciltte kırmızı renkli yırtılmalar veya çatlamalar oluşmaktadır. Ayıca bu hastalıkta kişilerin yüzleri kırmızı ve yuvarlak olmaktadır. Kilonun yanında tüylenme, adet düzensizlikleri, ciltte sivilcelenme, kolesterol yüksekliği gibi birçok hastalık ve bulguya yol açabilmektedir.
İnsülin direnci ve polikistik over yağlanma yapıyor
Polikistik over sorunu yaşayan kişide adet düzensizliği ve erkek hormonu fazlalığına (androjen) bağlı olarak bel bölgesinin genişlemesi tipinde (android) bir kilo artışı görülmektedir. Bu tip kilo alımlarında kalp hastalıklarına daha sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun yanında insülin direnci, polikistik over hastalığının hem göstergesi hem de nedeni olarak bilinmektedir. İnsülin direnci sadece polikistik hastalık değil karaciğer yağlanması, kolesterol yüksekliği gibi birçok rahatsızlığın da nedeni olmaktadır.
Tek suçlu menopoz değil
Menopoz ile birlikte alınan kilolarda, vücuttaki hormonal değişimin etkisi bilinmektedir. Bununla birlikte, yaş durumuna göre, kas kitle oranının azalışı, zaman içinde birtakım hastalıkların geçirilmiş olması, hareket azalışına neden olduğu için kilo alımı görülmektedir
Uykusuzluk ve stresten uzak durun
Günlük yaşamın içinde yaşanan üzücü olaylar, stres, karar verme baskısı gibi nedenler kişileri etkilemektedir. Bu tür durumlar uykusuzluğa ve geç yatmaya neden olabilmektedir. Hormonal dengesizliği bozan stres, iştah artışı ile sonuçlanabilmektedir. İştah artışı olan kişi, kendini ödüllendirme şeklinde ortaya çıkan atıştırmalarla, ekstra kalori alımına yönelebilmektedir.
Antidepresan haplara dikkat!
İlaç kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle, sık kullanılan antidepresan ilaçlar, kişinin kendini daha mutlu hissetmesine ve yemek konusunda kısıtlamaları kaldırmasına yol açabilmektedir. Bazı durumlarda antidepresanın kendi etkisi ile de kilo alımı olabilmektedir. Bunun yanında epilepsi, migren ve diyabet gibi durumlarda kullanılan ilaçlar da kilo alımını tetikleyebilmektedir. Doğum kontrol ilaçlarının iddiaların aksine obezite yaptığı kanıtlanmamıştır. Bazı durumlarda su tutulması ve kilo artışı gözlemlenmektedir ancak bu durum obezite olarak değerlendirilmemektedir.
Dünyada diyabet sıklığı giderek artmaktadır. Günümüzde dünyada 382 milyon şeker hastası ve 316 milyon prediyabet(gizli şeker) hastası vardır. 2035 yılında dünyada 592 milyon diyabet hastası olması beklenmektedir. ABD’de 5.1 mlyon kişi her yıl diyabet ve bağlı komplikasyonlar yüzünden ölmektedir. Ülkemizde diyabet ve diyabete bağlı gelişen sağlık problemleri önemli bir yer tutmaktadır. ÜLKEMİZDE her 100 kişiden 14 de şeker hastalığı, her 100 kişiden 12’ de gizli şeker vardır. Her yıl 14 Kasım’ da kutlanmakta olan Dünya Diyabet Günü, diyabet dünyasının en önde gelen farkındalık kampanyasıdır. Bu kampanya tüm dünyada giderek yükselmekte olan diyabet hastalığındaki artış oranlarının önemli bir endişe kaynağı halini alması üzerine, Uluslararası Diyabet Federasyonu(IDF) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1991 yılında başlatılmıştır. 1921 yılında insülini bularak diyabet hastası milyonlarca hastanın tedavisini mümkün kılan biyokimyacı Fredrick BANTİG’in doğum yıl dönümü anısına her yıl 14 Kasım’da “Dünya Diyabet Günü” olarak düzenlenerek çeşitli etkinlikler yapılmaktadır.
Diyabet ve sorunları konusuna dikkat çekmek amacıyla 14 Kasım Diyabet Günü’nün Mavi Halka şeklinde bir amblemi bulunuyor. Mavi renk, umudu; halka da birliği temsil ediyor. Yapılan bilimsel çalışmalarla ülkemizde 7 milyonun üzerinde diyabetli olduğu, yaklaşık 3 milyon kişinin ise diyabetli olduğundan haberdar olmadığı tespit edilmiştir. Diyabet hastalığının görülme sıklığının obezitenin artışına paralel olarak hızla arttığı ve 20 yaş üzeri her yedi kişiden birinin diyabetli olduğu ortaya çıkmıştır. Yapılan büyük bir çalışmanın sonuçlarına göre, (TURDEP-II) son 12 yılda diyabet sıklığı ülkemizde yüzde 90 artarak yüzde 7,7’den yüzde 13,7’e çıkmıştır, obezite oranı yüzde 44 artmıştır. Hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme ve obezitedeki (şişmanlık) artışın bu sonuca çok önemli katkısı olduğu bilinmektedir. Diyabet kısaca, vücudun kan şekerini uygun şekilde kullanamaması ve depolayamaması olarak tanımlanabilir. İnsülin eksikliğinde veya etkisizliğinde “diyabet” ortaya çıkar. Kanda şeker miktarı artar ve böbreklerden idrarla dışarı atılır. Rahatsızlığın iki tipi vardır: İnsüline bağımlı diyabet ve İnsüline bağımlı olmayan diyabet. Kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın, diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse, bu durumda kişi prediyabetik yani gizli şeker hastası olarak tanımlanabilir. Pre-diyabetik olan kişilerin çoğunda 10 yıl içinde Tip 2 diyabet geliştiği çalışmalarla tespit edilmiştir. Diyabetli kişilerde sıklıkla: halsizlik, aşırı iştah, aşırı susama ve su içme, sık idrara çıkma, kilo kaybı, bulanık görme, cilt enfeksiyonları, İyileşmeyen yaralar meydana gelebilir. Diyabet tanısı için 10-12 saatlik açlık sonrası kan şekerine bakılır. Aşağıdaki kriterlerden birisi varsa, kişi diyabetli olabilir. Açlık kan şekeri 126 mg/dl’den yüksek, rastgele ölçülen kan şekeri düzeyi 200mg/dl’den yüksek, şeker yükleme testi sırasında kan şekeri düzeyi 200mg/dl veya üzerinde ise kişi diyabetli olabilir. Hemen doktora başvurmalıdır. En önemli tedavi şekli yaşam değişikliğidir. Diyabet tedavisinde diyet tedavisi, egzersiz yapmak ve şeker kontrolü sağlanamadığı durumlarda ilaç tedavisi yapılmaktadır. İlaç tedavileri içinde oral antidiyabetikler, insülin tedavisi seçenekleri bulunmaktadır. Ne yazık ki diyabeti tamamen iyileştirici bir tedavisi yoktur. Dünyada her 30 saniyede bir, diyabetik ayak ülseri nedeni ile bir hastanın ayağı kesildiği tahmin edilmektedir. Ayrıca diyaliz ünitelerinde tedavi gören hastaların yüzde 50’si diyabetlidir. Diyabetli hastaların %10-20’si bobrek yetersizliği nedeniyle kaybedilmektedir. Dünya’da her 10 saniyede üç kişi diyabet oluyor ve her 15 saniyede iki kişi diyabete bağlı nedenlerden ölüyor. Birçok ülkede ölüme neden olan hastalıklar içinde diyabet beşinci sırada yer almaktadır. Yetişkin diyabetlilerde, diyabetli olmayan yaşıtlarına kıyasla kardiyovasküler olay riski 4 kata kadar çıkmaktadır. Diyabetlilerin %60-75’i kardiyovaskuler hastalıklar (koroner arter hastalığı ve inme) nedeniyle kaybedilmektedir.Diyabet, yaşam süresini beş ile on yıl arasında kısaltmaktadır. Tüm dünyada böbrek yetmezliği tedavisi uygulanan olgular ile 65 yaş altı körlük ve travma dışı amputasyon olgularının en yaygın nedenini diyabet oluşturmaktadır. Diyabet suresi 15 yıla ulaşan diyabetlilerin %2’sinde korluk ve %10’unda ciddi gorme kaybı geliştiği bilinmektedir.
Tip 2 Diyabet Ve Komplikasyonlarından Korunmak İcin Aşağıdaki Tedbirler Önerilmektedir:
Boya uygun vucut ağırlığı hedeflenmeli ve bu ağırlığın korunmasına calışılmalıdır.
Yeterli ve dengeli beslenmeli; gunde en az 5 (beş) porsiyon sebze ve meyve tuketilmelidir.
Gunluk enerjinin %25-30′ u yağlardan sağlanmalı, enerjinin doymuş yağ asidinden gelen oranı %10′ un altında olmalıdır.
Şeker gibi basit karbonhidratlar gunluk enerjinin ≤%10′ unu aşmamalı, basit karbonhidratlar yerine kurubaklagiller, tam tahıl urunleri tercih edilmelidir.
Gunluk alınan tuz miktarı 5 g’ı aşmamalıdır.
Fiziksel olarak aktif olunmalıdır. Haftanın en az 5 gunu, duzenli olarak en az 30 dk orta yoğunlukta aktivite (orneğin tempolu yurume egzersizleri) yapılmalıdır. Kilo kaybı sağlanması icin daha fazla fiziksel aktivite yapılması gereklidir.
Sigara kullanılmamalı ve aşırı alkol tuketiminden kacınılmalıdır.
Gunumuzde Tip 1 diyabetin onlenmesini sağlayabilecek etkin bir yontem mevcut değildir.
Diyabetin komplikasyonlarından korunmak icin erken tanı şarttır.
Bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğu artık çok iyi biliniyor. Onun korunmasının, güçlendirilmesinin ve dengeli çalışmasının gerekliliği çeşitli yayınlarla topluma anlatıldı.
Hastalıklar ile savaşırken bağışıklık sisteminin silahşorları olan akyuvarlar yani lökositler bizim için en önemli hücrelerdir. Bunların yeterli sayıda ve fonksiyonlarının sağlıklı olması bizi hastalıklardan korur veya hastalıkları kolaylıkla atlatmamızı sağlar. Akyuvarların birçok alt kolları vardır. Makrofajlar, dentritik hücreler, natural killer (doğal öldürücü hücreler) , B ve T lenfositler, monositler ve bu hücrelerden salınan binlerce faktör, enzim vb. bağışıklığımızı oluşturan, dengede tutan faktörlerdir. Bağışıklığımız neden bozuluyor da biz hastalanıyoruz? İşte bu tüm bilim adamlarının yıllar yılı araştırdığı ve hastalıklarla mücadelede odaklandığı konu budur! Birçok mikrobik hastalıklara karşı antibiyotiklerin, antivirallerin keşfi, aşıların ortaya çıkarılması bu yolla sağlanmıştır.
Günümüzde İmmünoloji ve bağlantılı bilim dallarının yeterli önemi kazanmadığını düşünmekteyim. Sağlam bir bağışık sistemi, oluşan her kanser hücresini her an fark eder ve aynen mikropları ve yabancı cisimleri temizlediği gibi yok eder. Peki, bu neden herkeste çalışmaz? Aslında herkeste çalışabilir. İmmunoterapi burada devreye girer. Biz bağışıklığımızı tam olarak sağlıklı hale getirirsek kanseri yenebiliriz!
Öncelikle bağışıklığımız neden bozulmuş olabilir gelin bir göz atalım.
Gece uykusu: Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerinin başında gece uykusunu vaktinde, çok düzgün uyumak ve sabah dinç kalkmak gelir. Bunu sağlayabiliyor muyuz? Sağlayamıyorsak nedenlerini bulup düzeltmeliyiz.
Vücut sıcaklığımız: Sabah yataktan kalmadan uyanır uyanmaz ölçümleyeceğimiz beden sıcaklığımız bağışıklık ve metabolizmamızın en önemli göstergelerindendir. Aynı zamanda tiroid bezimizin de çalışıp, çalışmadığını bize gösterir. 36,5ºC civarı bir sıcaklığımız olmalıdır.
Beslenme: Bu konuda sayfalarca yazı yazılabilir, ancak en önemli faktörler; tedavi esnasında şeker, rafine gıda, unlu mamullerin tümü, her tür ekmek asla tüketilmemelidir. Şekere dönüşen alkol ve benzeri gıdalar da derhal terkedilmelidir!
Güneş ve D vitamini: Güneşten gerektiği kadar faydalanılmalıdır. D vitamin seviyesinin uygun düzeyde (80-120 ng/ml) olması için her gün en az 20 dakika güneş görülmelidir.
B12 ve folat (Folik asit): B12 seviyesinin 500pg/ml üzerinde, folik asit seviyesinin de 15 ng/ml üzerinde olması uygundur. Böylece vücutta DNA sentezi düzgün yürüyecek, lökositler sağlıklı üretilecek, kemik iliği doğru çalışacak ve bağışık sistemi güçlenecektir.
Bağırsak flora dengesi: Tiroid fonksiyonları, kortizol seviyesi, pankreasın çalışması, insülin direnci, kolesterol, karaciğerin dengesi gibi birçok ana faktörü etkileyen en önemli husus bağırsak flora dengesidir. Alerjilerin tümü, anjiyo-ödem, ürtiker, egzama, sedef, vitiligo gibi cildi etkileyen tüm hastalıklar yine bağırsakların bozukluğunun değişik nedenler ile oluşması sonucu gelişmektedir.
Gıda duyarlılıkları: Glüten hassasiyeti ve laktoz in-toleransı en önemlileridir. Yapılan araştırmalar, glüten hassasiyeti olduğunu düşünen birçok hastanın aslında çölyak-dışı glüten hassasiyetine (ÇDGH ) sahip olabileceğini ve glütenden de fazlasına hassasiyet geliştirmiş olabileceklerini göstermiştir. (New York Times “Well” adlı blogunda kaleme alan Jane Brody). Glüten, buğday, arpa ve çavdarda bulunur. Çölyak hastalarında bu protein oto- immün tepkisine yol açıp, bağırsaklara zarar vermesine sebep olur. Ulusal Çölyak Farkındalık Kurumuna göre, Amerika’da iki ila üç milyon insan çölyak hastasıyken, 18 milyon insanda ise glüten hassasiyeti saptanmıştır. Wallstreet Journal soruyor: “Glütensiz bir diyet daha mı sağlıklıdır?” Yapılan son araştırmalara göre, bahsi geçen 18 milyon glüten hassasiyeti bulunan Amerikalının bir kısmının ÇDGS hastası olabileceği tahmin ediliyor. 2011’de yapılan bir araştırmada, Monash Üniversitesinde görevli olan gastroenterolog Peter Gibson, 34 tane IBS (irritabl bağırsak sendromu) hastasını muayene ediyor ve bu hastaların çölyak olmadığı halde glütene kötü tepki verdiklerini saptıyor. Araştırmalarının sonucunda ÇDGS nin var olabileceğini savunuyor. Daha da önemlisi, başka araştırmalar ÇDGS hastalarının sadece glütene değil, bazı karbonhidratlara da hassasiyetleri olabileceğini göstermektedir. Bu karbonhidratlar fermente olabilen oligosakkaritler, disakkaritler, monosakkaritler ve polyollardır. (Sorbitol, xylitol, maltitol ve isomalt gibi şeker türü alkol ve tatlandırıcılarda bulunan, birden fazla hidroksil grubu barındıran alkol türleri içeren karbonhidratlar). Araştırmacılar henüz sorunun çölyak hastalarında olduğu gibi oto-immün bir tepkiden mi, yoksa glütenin salınım yaptığı kimyasallardan ötürü mü oluştuğundan emin değiller. Başka bir araştırmada Gibson, incelediği 37 tane IBS ve ÇDGS hastalığına sahip kişilerin sadece %8’inde glütene özellikle tepki verildiğini saptıyor. Bu sonuç araştırmacıları semptomlarda esas sorumlu olan Fodmap (Polyol) karbonhidratlarına yönlendirdi.
Yeni ‘Glütensiz’ amblemler ne anlama geliyor? IBS’den şikâyetçi hastalar, Fodmap (polyol) karbonhidratlarını altı ila sekiz hafta tüketmediklerinde, sıkıntılarının azaldığını ve hatta kaybolduklarını görmekteler. Uzmanlar bu tür hastaların Fodmap’ları tamamen diyetlerinden çıkarmalarını ve sorunların ortadan kalktıktan sonra tekrar yavaş ve azar azar diyetlerine katıp hassasiyetlerini kendi kendilerine ölçmelerini öneriyorlar. ÇDGS tanısını yüzeysel olarak koymak için, Mayo Clinic’te Görevli olan Joseph Murray, çölyak hastalığı kan testinin negatif olması, bağırsak biyopsisinin, bağırsakta bir zararın olmadığını göstermesi, semptomların başka hiçbir açıklamasının olmaması, glütensiz bir diyette semptomların kaybolması, glüteni tekrar diyete dahil ettiğinizde semptomların geri dönmesine dikkat edilmesini öneriyor.(Brody, “Well,” New York Times, 10/6).
Bu gün bir çok bağırsak şikayeti olan hastanın; kabızlık, şişkinlik, aşırı ishal atakları gibi altında yatan ana nedenlerinin gıda intoleransları ve bağırsak flora bozuklukları ile bunlara bağlı gelişmiş metabolik hormonal bozukluklar ve yetmezlikler, emilim bozukluklarına bağlı gelişmiş demir, B12, folat, D vitamin, çinko selenyum magnezyum eksiklikleri ve sonuçları kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bir kişinin kolesterolü çok yüksek ise bağırsak florası çok bozuk demektir. Bir kişinin ürtikeri varsa bağırsak ve midesinde kötü huylu bir bakteri ve/veya mantar mutlaka araştırılmalıdır. Eğer bunlar çok önce tespit edilir ve önlenirse kanser dâhil birçok hastalığa karşı korunmuş oluruz. Kanserde İmmunoterapi tüm bağışıklığı bozan nedenleri tek tek ele aldığı için çok önemli bir tedavi şeklidir. Bağışıklığı onaran, güçlendiren bir tedavidir. Kemoterapi ve radyoterapiden çok farklıdır. Bağışıklıktaki bozukluğu gidererek, hedefe yönelik tedavi uygular. Bu da tedavide yanıtı güçlendirir, yan etkiyi minimalize eder.
CEA seviyesinin önemini önceki makalelerimde de anlatmıştım. Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerindendir. Yeni belirteçlerden biri de bağırsakta salgılanan kalprotektin miktarı, bağırsaktaki inflamasyon ve permeabilitenin yani geçirgenliğin göstergesidir. Bir de bağırsaktaki mukozal bağışıklık seviyesidir. Günümüzde bunların hepsini ölçümleyebiliyoruz. Glüten duyarlılığının olması kişide kanser riskini 5 kat arttırmaktadır. Glüten duyarlılığı olan kişinin glütenden fakir beslenmesi bu riski normalize edebilmektedir. Aynı durum laktoz duyarlılığı için de mümkündür. 18 yaşından büyük, ve büyüme, gelişme çağını tamamlamış tüm erişkinlerde laktoz duyarlılığı olsun olmasın süt içilmesini önermiyoruz. Çünkü süt tüketiminin vücutta bir çok growth hormon -IGF -1(büyüme hormonları) ve benzeri yolakları uyardığını ve bağışıklığı kötü yönde etkilediğini artık biliyoruz. Bu hormonların uyarılması en çok kanser hücrelerinin beslenip büyümesi ve vücuda kolayca yerleşmelerine yol açmaktadır.
Bağırsak florasının bozulmaması için, yetiştirme kümes hayvanları, bunların yumurtaları, yetiştirme büyük ve küçükbaş hayvanlar, yetiştirme balık ve türevleri tüketilmemelidir. Bunlar aynı şeker gibi bağırsağımızın çürümesine, bağışıklığımızın bozulmasına yol açar. Alfatoksin içeren karabiber, pulbiber, yerfıstığı gibi gıdalardan da mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Kızartmaları, margarinleri, toksik yağları saymama gerek yok sanırım.
Peki ne yemeliyiz? İyi koşullarda hazırlanmış soğuk sıkım çörekotu yağı, üzüm çekirdeği yağı, EPA DHA sı yüksek omega 3’ler hindistancevizi yağı özütü MCT, zerdeçal, spiruluna gibi yosunlar, koenzim Q10, alfa lipoik asit, C vitamini, antioksidanların tümü ve beta glukan bağışıklığı destekleyen etkinliği kanıtlanmış gıdalardır.
Kanserde immunoterapi bağışıklıkta oluşmuş arızaların tamiri ile meşgul olduğu için başarılıdır. Günümüzde bilim dünyası bu tedaviden uzak kalınamayacağını, hatta daha fazla yakınlaşması gerektiğini anlamıştır. Bugüne dek binlerce antibiyotik üretildi ama mikroplar hep galip geldi ve direnç geliştirdiler, bizi yenmeyi başardılar. Bunun çözümünün vücudumuzun doğal savunma sisteminin güçlendirilmesi olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.
Zararın neresinden dönsek kardır diyerek, daha bilinçli beslenerek, bağışıklığımızı güçlendirelim. Bunu bir yaşam şekli haline getirelim.
Bir İç Hastalıkları hekimine en sık soru sorulan dönemlerden biridir ramazan.
Son yıllarda ramazan döneminin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle ilaç kullanan,kronik hastalığı olanlar dışında sağlıklı kişiler için de dikkat edilmesi gereken noktalar var.
Bu yıl da sahur ve iftar arası sürenin uzunluğu ve aşırı sıcaklar normalden daha fazla dikkat gerektiren bir ramazan ayı geçirilmesine neden oluyor. Aşırı sıcaklarda her zaman dikkat edilmesi gereken en önemli durum terleme ile oluşan sıvı kaybının giderilmesidir.Yeterli sıvının alınmaması vücut ısısında artışa tansiyon düşüklüğüne bayılmalara neden olabilir.Halsizlik yorgunluk çarpıntı konsantrasyon bozukluğu kas krampları idrar yolu infeksiyonları oluşabilir.Bu nedenle vücut sıvı ve tuz(sodyum potasyum magnezyum) dengesinin sağlanması önemlidir.Bol sıvı tüketilmeli aşırı terlemeye neden olacak ortamlarda bulunmaktan kaçınmalı aşırı efor gerektiren çalışmalar olabildiğince çok sıcak saatlerde yapılmamalıdır.
Bu nedenle iftar ve sahurda yenilenlerin de gün içerisinde sıvı kaybını arttırmayacak şekilde seçilmesi önemli.Özellikle susama hissini ve vücut ısısını arttıracak gıdalardan kaçınmalı.Tuzlu baharatlı soslu yiyecekler kızartmalar hamurlu ve şerbetli tatlılar şekerli içecekler hem ağız kuruluğu ile susama hissini arttıracak hem de içerdikleri fazla enerji nedeniyle vücudun fazla ısınmasına neden olacaktır.Uzun açlık süresi nedeniyle oruç tutulmayan süre içinde sık ve az olarak gıda alınması, hızlı ve büyük porsiyonlarla yemekten kaçınılması iftar sonrası oluşacak mide barsak sorunlarına tansiyon ve kan şekeri düzensizliklerine engel olacaktır.Gün içinde oluşan tatlı yeme eğiliminin meyve ile giderilmesi hem sıvı hem potasyum magnezyum desteği açısından çok daha yararlıdır.Hafif sütlü tatlılar ve dondurma seçilebilir.Oruç tutan kişilerin gün içindeki eforlarını bulundukları ortamın sıcaklığını giysilerini aşırı terlemeyi önleyecek şekilde kontrol etmeleri önerilir.
Oruç tutmanın sakıncalı olduğu durumlar:
Vücudun çalışma düzeni geçici ya da sürekli olarak bozulmuş olan ve bu düzenin sağlanması için ilaç kullanımı ve/veya diyete gerek duyulan kişilerin oruç tutması sakıncalıdır.
-Kronik hastalığı olanlar (hipertansiyon,diabet,kalp-damar hastalığı vb)
-Akut infeksiyon,operasyon,kanama geçirenler
-Gebeler ve emzirenler
-Mide hastalıkları olanlar (gastrit,ülser)
Hipertansiyon ve şeker hastaları ilaç kullanımlarını sahur ve iftarda alma şeklinde düzenleyerek oruç tutmaya çalışmaları özellikle yaz döneminde yaşanan ramazan aylarında sorun yaratabiliyor.Bu tür hastalıklarda unutulmaması gereken tedavinin sadece ilaçtan ibaret olmadığıdır.Diyet ve düzenli beslenme ilaçlar kadar önemlidir.Gün içinde uzun süre gıda alınamaması kan şekerinde düzensizliğe yol açabilir.Sıvı alınamaması ve aşırı sıcaklar nedeniyle sıvı kaybı kan basıncında ani değişikliklere neden olabilir.Uzun süre açlık sonrası geç saatte yapılan iftarda yenilenler kan şekeri ve kan basıncında ani yükselme yapabilir.Genellikle gözlemlediğimiz kadarıyla da ilaç düzeni aksamaktadır.Özellikle insülin kullanan bir şeker hastası için bu kadar uzun süreli açlık tehlikeli sonuçlar yaratabilir.
Kronik hastalığı olan ve sağlıklı yaşam düzeni belirli ilaçların kullanımına ve beslenme şekline bağlı olanlar bu düzeni mümkün olduğunca bozmamaya çalışmalıdır.
Uzun süreli açlık ile etkilenebilecek bir hasta grubu da midesinde gastrit ya da ülser olan hastalardır.Bu hastaların midedeki asit üretimi fazlalığı nedeniyle asit azaltıcı ilaçların düzenli kullanımı yanı sıra midenin uzun süre boş bırakılmaması gerekir.Ayrıca sahur ve iftarda fazla gıda tüketilmesi iftarın geç saatte olması gün içinde tüketilemeyen sıvının kısa sürede alınması reflü ve hazımsızlık şikayetlerini de arttırabilir.
“İrademe güveniyorum açlık susuzluk hissetmiyorum” dese de oruç tutmasını önermediğimiz bir grup da gebeler ve emziren anneler.Bu kişilerin vücut gereksinimleri bebekten dolayı 2 katına çıktığı düşünülürse uzun süreli açlık ve susuzluk bebeği ve süt üretimini etkileyebilir.
Aynı şekilde vücut ihtiyacının artacağı bir süreç de infeksiyonlar ve operasyonlardır.Bu durumda vücut infeksiyon etkenine karşı savaştığı,yara onarımı yaptığı için metabolizma ihtiyacı artar.Bu sürede oruç tutulması iyileşme sürecini uzatabileceği gibi durumun ağırlaşmasına da neden olabilir.
Maneviyatın yüksek olduğu bu dönemde küçük yaşından beri oruç tutmaya alışmış ve bu ibadeti yapamadığı için kendini kötü hisseden hastalarımıza sağlığa dikkat edip bedenlerine iyi bakmanın da bir ibadet olduğunu hatırlatmak isterim.
Kırmızı kan hücreleri ve hemoglobin miktarının yaş ve cinse göre normal değerin %10undan fazla azalması durumuna anemi denir.Anemiye yol açan birçok klinik neden mevcuttur.Her yaş ve cinste anemi görülebilir.
Anemi belirtileri nelerdir?
Başlıca anemi belirtileri,halsizlik,yorgunluk,çabuk yorulma,soluk görünüm,çarpıntıdır.Anemi ileri derecede ise nefes darlığı,baş dönmesi,düşük tansiyon,bayılma,göğüs ağrısı olabilir.
2.Kırmızı kan hücrelerinin yetersiz yapımı (Demir eksikliği,B12 vitamin eksikliği,kronik hastalıklar,kemik iliği bozuklukları,hemoglobin bozuklukları:talasemiler)
3.Kırmızı kan hücrelerinin yıkımında artış (Hemoliz(kan hücresi yıkımı) yapan hastalık ya da durumlar:ilaçlar,infeksiyonlar,genetik nedenler)
Demir eksikliği anemisinin sebepleri nelerdir?
Demir eksikliği,beslenmeyle yetersiz demir alımı,demirin mide ve barsaktan yetersiz emilimi ya da kronik kan kaybına bağlı olarak gelişebilir.
Büyüme çağındaki çocuklar,gebeler ve emziren annelerde demir ihtiyacı artar.Beslenme ile ihtiyacı karşılayacak kadar alınmazsa demir eksikliği gelişir.
Vejeteryan diyet yapanlarda yetersiz alım sözkonusudur.
Mide ve barsak ameliyatları sonrası,gluten enteropatisi (Çölyak hastalığı),Pika sendromu(toprak,kil ,buz,kuru kahve çay vb..yeme alışkanlığı) demir emiliminde azalmaya neden olur.
Aşırı lifli beslenme,fazla miktarda çay tüketimi de demir emilimini azaltır.
Kronik kan kaybı ile oluşan demir eksikliğinin en sık nedenleri menstruasyon periodları,mide ülseri,gastrit,inflamatuar barsak hastalıkları,aspirin alma alışkanlığı,sindirim sistemi kanserleridir.
Anemi tedavisinde hangi yöntemler kullanılır?
Anemi tedavisinde önemli nokta öncelikle anemiye yol açan nedeni ortaya çıkarmaktır.Tedavi şekli aneminin nedenine ve şiddetine göre değişir.
Ani kan kaybına bağlı anemilerde hastaya kan verilmesi gerekir.Demir,B12 vitamin eksikliğine bağlı anemilerde eksik olan maddenin yerine koyulması ile tedavi edilir.Kronik hastalıklara bağlı anemilerin tedavisi ilgili hastalığın ya da hastalığa bağlı anemi oluşturan nedenin tedavisi ile mümkündür.
Kansızlıktan korunmak için nasıl beslenmeli?
Beslenmeye bağlı olarak oluşan anemilerin en sık görülen tipi demir eksikliği anemisidir.
Günlük diyet ile alınan ortalama demir miktarı 10mg dır.Bunun%10-15’i (yaklaşık 1 mg) emilir.Karaciğer,baklagiller,kırmızı et demir açısından zengin besinlerdir.Tahıl ürünleri,yeşil sebzeler,meyveler,halk arasında bilinenin aksine pekmez,ıspanak demir açısından zengin gıdalar değildir.Demir içeriği zengin olan besinlerin dengeli olarak tüketilmesi,bunun yanı sıra emilimi azaltacak ya da önleyecek fazla çay tüketimi,aşırı lif içeren beslenmeden kaçınılmalıdır.
Bebekleri demir eksikliğinden korumak için annelere düşen görevler nelerdir?
Bebeklerin demir eksikliğinden korunması için öncelikle annelerin kendi demir ihtiyaçlarını karşılamaları önemlidir.Zira gebelik ve emzirme dönemlerinde demir ihtiyacı normale göre daha fazladır. Bebeğin anne sütü alması demir eksikliğ anemisinekarşı koruyucudu.Anne sütü yerine inek sütü verilen bebeklerde demir eksikliği gelişir.Anne sütü içindeki demirin emilimi inek sütüne göre daha fazladır.
Çocuklarda ve bebeklerde kansızlık nasıl anlaşılır?
Büyüme ve motor gelişmede duraklama,huzursuzluk,uykuya eğilim,öğrenme ve davranış bozuklukları,sık infeksiyonlar bebek ve çocuklarda aneminin en sık görülen belirtileridir.
Hamile ve yetişkinlerde kansızlığı önlemek için ipuçları nelerdir?
Gebelik ve emzirme döneminde artmış demir ihtiyacının karşılanması için demir ilaçları ile destek verilmelidir.Beslenme ve kanama bozukluğu olmayan bir yetişkinde kan değerleri normal olduğu sürece demir ilacı kullanılmasına gerek yoktur.Ancak uzun süren menstruasyon dönemleri ya da vejeteryan beslenme alışkanlığı varsa ilaç desteği ile anemi oluşumu önlenebilir.
Anemi tedavi edilmediğinde ortaya çıkan hastalıklar/riskler nelerdir?
Anemide kanın oksijen taşıma kapasitesi azalır.Dokulara giden oksijen miktarının azalması ile dokularda fonksiyon bozukluğu oluşur.Bu nedenle pek çok sistemde anemi belirtileri ortaya çıkar.Bunlardan özellikle kalp sinir sistemi ve kaslarda oluşanlar önemlidir.Anemi nedeniyle kalpte üfürüm,kalp dilatasyonu (genişlemesi),kalp kasının beslenememesi (myokardial iskemi),kalp hızında artış görülür.
Son yıllarda aneminin seyrinde bir farklılık gözleniyor mu?
Anemi tedavisindeki olanaklar son 25-30 yılda oldukça genişlemiştir.Kan ürünleri daha güvenilir olarak kullanılmakta,özellikle kronik hastalıklar,kalıtsal bozukluklara bağlı anemi tedavileri için yeni geliştirilen uygulamalar ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.
Vejetaryan beslenme ile anemi arasında bir bağlantı var mı?
Vejetaryan beslenmede demir açısından zengin olan kırmızı et tüketimi olmaması nedeniyle anemi oluşumu görülebilir.
Anemi ilaçlarının kilo aldırdığına dair inanışlar doğru mu?
Anemi tedavisinde en sık kullanılan ilaçlar demir preparatlarıdır.Bu ilaçlar eksik olan demiri yerine koyar.Kilo aldırıcı etkileri yoktur.
Anemi tedavi edilebilen bir sorun mudur, kronikleşir mi?
Anemi nedene yönelik olarak tedavi edilir.Kronik anemi ,neden olan kronik bir hastalığın sonucudur.
Kadınlar ve erkekler arasında görülmesinde ve seyrinde bir farklılık var mı?
Demir eksikliğine bağlı anemi,menstruasyon periodları,gebelik,emzirme dönemleri nedeniyle kadınlarda daha sık görülür.Ayrıca erişkin erkeklerde depo demiriyaklaşık 1000mg iken bu değer kadınlarda daha azdır.
Anemi dönemsel olarak atak yapar mı?
Demir eksikliği anemisi,mevsimsel atak göstermez ancak yaşam sürecinde ihtiyacın arttığı süt çocukluğu,gebelik emzirme dönemlerinde ve alımın ya da emilimin azaldığı ileri yaş döneminde daha sık görülür.
Çocuklarda anemi tanısı alan bir kişi tedavi edildikten sonra yetişkinlikte de tekrar ortaya çıkma riski var mı?
Anemitedavi ile bağışıklık sağlanan bir durum değildir.Anemiye yol açan nedenler ortaya çıktığı sürece anemi tekrarlayabilir.Demir eksikliği tedavisi alan bir kişi,beslenme ile yeterli demir almaz ya da emilim bozukluğu gelişirse tekrar demir eksikliğine bağlı anemi görülebilir.
Kronik hastalıklara ya da genetik bozukluklara bağlı anemilerde ilgili hastalığın tedavisindeki regülasyonun bozulması ile anemi ortaya çıkabilir ya da ağırlaşabilir.
Anemi gebelik için bir risk oluşturur mu?
Demir eksikliği anemisi olan gebelerde bebek gelişiminde olumsuzluklar,erken doğum eylemi görülebilir.
Vitaminler vücuttaki temel biyokimyasal tepkimelerin işleyebilmesi için gereklidir.Organizmanın normal fonksiyonları,büyüme-gelişme,doku onarımı için vitaminlere ihtiyaç vardır.
Yetişkin ve çocukların günlük vitamin ihtiyaçları ne kadardır? Bu miktardan fazla almanın bir yararı var mıdır?
Vitamin A :erkeklerde 1000,kadınlarda 800mikrogram
Vitamin eksikliğine yol açan bir hastalık ya da yetersiz gıda alımı,beslenme bozukluğu gibi bir durum yoksa sürekli vitamin alınmasına gerek yoktur.
Bazı vitaminlerin fazla alınması vücutta toksik etkiye ve hastalığa neden olur.
Vitaminin eksiklikleri nelere yol açar?
Vitamin eksikliği,eksik olan vitaminin vücutta rol aldığı fonksiyonların bozulmasına neden olur.
Vitamin A eksikliğinde gece körlüğü,deri lezyonları,göz kuruluğu,çocuklarda enfeksiyonlara eğilim görülür.
Vitamin B1 eksikliğinde kalp ve sinir sistemi bozuklukları,B2 eksikliğinde ağız ve deride yaralar,B3 eksikliğinde ağızda yaralar,cilt döküntüleri,depresyon,nöbetler,karın ağrısı,ishal,B5 eksikliğinde ayaklarda yanma,kronik yorgunluk,depresyon ve huzursuzluk,baş ağrısı karın ağrısı,enfeksiyonlara eğilim,B6 eksikliğinde cilt lezyonları,ağız ve dilde yaralar,depresyon,yaygın güçsüzlük,bebeklerde ishal,nöbetler ve kansızlık,B12 eksikliğinde kansızlık,el ve ayaklarda uyuşma,denge kaybı,hafıza kaybı,huzursuzluk,depresyon,halüsinasyon,tansiyon düşüklüğü görülür.
Vitamin C eksikliğinde skorbüt denilen hastalık gelişir.Skorbüt belirtileri cilt içine,eklem aralığına,karın boşluğuna kanama,diş eti kanamasıdır.Halsizlik,güçsüzlük,depresyon,çocuklarda kemik gelişim bozukluğu görülebilir.
Vitamin D eksikliğinde raşitizm ve osteomalazi denilen kemik gelişimi ile ilgili bozukluklar meydana gelir.
Vitamin E eksikliğinde nörolojik bozukluklar, hemolitik anemi,bağışıklık sisteminde zayıflama,katarakt ve retina dejenerasyonu oluşur.
Vitamin K eksikliğinde kolay kanama ve kanamaya ait bulgular gözlenir.
Vitamin eksikliği belirtileri eksik olan vitaminin vücutta oynadığı role göre değişir.Çocuklarda büyüme gelişme geriliği halsizlik davranış bozukluğu infeksiyonlara eğilim görülebilir.
Yetişkinlerde vitamin eksikliği nasıl anlaşılır?
Yetişkinlerde vitamin eksikliği kendisini en çok vitamin eksikliğine bağlı gelişen anemi sonucu halsizlik yorgunluk ile belli eder.Bunun yanı sıra saç dökülmesi,ağız ve dilde tekrarlayan yaralar,kas güçsüzlüğü,kilo kaybı,el ve ayaklarda uyuşma,unutkanlık,sinirlilik gibi belirtiler görülür.
Vitaminlerin tamamını beslenerek almak mümkün müdür? Gıda emilim bozukluğu yoksa vitaminlerin beslenme yoluyla alınması mümkündür.Ancak Vitamin D için güneş ışığı gereklidir.Vücuttaki vitamin D oluşumu güneş ışığına yanıt olarak gerçekleşir
Besinlerin vitaminlerinden daha iyi yararlanabilmek için ipuçları nelerdir?
Vitaminler suda ve yağda eriyenler olmak üzere 2 gruptur.B vitaminleri ve C vitamini suda ,A,D,E,K vitaminleri yağda erir.Yağda eriyen vitaminleri içeren gıdaların bir miktar yağ ile alınması vitamin emilimini arttırır.Gıdalar ile birlikte fazla miktarda tüketilen çay kahve alkol vitamin emilimini azaltır.Sebze ve meyveleri taze olarak tüketmek,tahılları işlenmemiş olarak kullanmak vitaminlerden daha fazla yararlanmayı sağlar.
Vitamin desteği yapılması gereken durumlar nelerdir?
Besinlerle alınan vitaminlerin kana geçmesine engel olan emilim bozukluğu hastalıklarında,mide –barsak ameliyatı geçirenlerde,alkolizmde,kanserlerde,hemodializ hastalarında,beslenme sorunu olan yaşlılarda,gebelerde ,vejeteryan beslenenlerde,zayıflama rejimi yapanlarda vitamin desteği yapılmalıdır.
İhtiyaç olmadığı halde vitamin alınmasının zararı var mıdır? Özellikle yağda eriyen vitaminlerin fazla alınması toksik etkilere neden olur.Bu yüzden gereksiz vitamin kullanılmamalıdır.
Hangi vitaminlerin fazla alınması sağlık için risk oluşturur?
Yağda eriyen vitaminlerin fazla alınması vücutta bazı zararlı etkilere neden olabilir. A vitamini fazlalığı kafa içi basınç artışı,karaciğer hastalığı,gebelerde düşüklere ve bebekte anomalilere yol açabilir.D vitamini fazlalığı kabızlık iştahsızlık bulantı böbrek yetmezliği yapabilir.K vitamini fazlalığı karaciğer hasarına neden olabilir. Vitaminlerin etkin bir şekilde emilmesi için nasıl kullanılması-tüketilmesi gerekir? Yağda eriyen vitamin içeren gıdaların bir miktar yağ ile alınmaları gerekir.Suda eriyen vitaminleri içeren gıdalar bu vitaminler ısı ışık alkali ortamlara duyarlı olmaları nedeniyle taze ve bekletilmeden,fazla işlemden geçirilmeden tüketilmeleri yararlanımı arttırır. Hangi gıdaların hangi vitaminlerle birlikte alınmaması gerekir? Çay kahve alkol tüketimi vitamin emilimini azaltır. Vitamin eksikliklerinden kaynaklanan hastalıklar var mıdır?
Vitamin eksikliğine bağlı hastalıklar:Skorbüt,Raşitizm,Osteomalazi,Beriberi,Pellegra,Pernisiyöz anemi
Skorbüt:C vitamini eksikliği ile gelişir.Halsizlik kemik ağrıları deri ve diş etlerinde kanamalar enfeksiyonlara eğilim ile seyreder.
Raşitizim:D vitamini eksikliğinin çocuklarda ortaya çıkan şeklidir.Çocuklarda kemik gelişiminde bozukluk,huzursuzluk,aşırı terleme,karın şişliği ishaller,diş çıkmasının gecikmesi ,kas güçsüzlüğü görülür.
Osteomalazi:D vitamini eksikliğinin erişkinlerde görülen şeklidir.En önemli belirtisi bel kalça ve bacak ağrılarıdır.
Beriberi:B1 vitamin eksikliği ile oluşur.İştahsızlık güçsüzlük ödem kalp büyümesi sinir sisteminde bozukluk meydana gelir.
Pellegra:B3 vitamin (niasin) eksikliği ile gelişir.Deri lezyonları,ishal ve nörolojik bozukluk(demans) görülür.
Pernisiyöz anemi:B12 eksikliği ile ortaya çıkan bir kansızlık tablosudur.Nörolojik belirtiler eşlik eder.
Mevsimlere göre kullanacağımız vitaminler farklılaşır mı?
Vitamin desteği almak vitamin eksikliğini ortaya çıkaran durumun varlığı ve ciddiyeti ile ilgilidir.Dolayısıyla mevsimsel değişiklik göstermez.Ancak belirgin kanıt olmasa da kış aylarında C vitamini tüketiminin infeksiyonlara karşı koruyucu ve iyileşmeyi hızlandırıcı olduğu düşünülmektedir.
Gıda zehirlenmeleri yaygın görülen,genellikle hafif seyreden ancak bazı durumlarda ölümcül olabilen hastalıklardır.
Bakteri üremesi,bakterilerin ürettiği toksinler(zehirler),besinlere dışarıdan bulaşan zehirli maddeler ya da içeriğinde doğal toksin bulunan besinlerin yenmesi ile oluşur.
· Gıda zehirlenmesi belirtileri nelerdir?
Tipik belirtileri bulantı kusma ishal karın ağrısı ve ateşdir.
Belirtiler besin tüketimini takiben 30 dk ile 72 saat arasında başlar.
Belirtiler ve ortaya çıkış süresi besini kontamine eden etkene, yenilen miktara,kişinin duyarlılığına bağlı olarak değişir
· Gıda zehirlenmesi ne gibi tehlikeli durumlara yol açar?
Gıda zehirlenmeleri genellikle hafif seyreder ve kısa sürelidir.Ancak küçük çocuklar,bebekler,yaşlılar,gebeler ve bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde ağır seyredebilir.İshal ve kusma ile oluşan su ve tuz kaybı özellikle bu kişilerde ağır klinik tablolara yol açabilir.Şok ve ölüme neden olabilir.
· Gıda zehirlenmesinden şüphelenen bir kişinin yapması gerekenler nelerdir?
İshal bulantı kusma belirtilerinin ortaya çıkması ile gıda zehirlenmesinden şüphe ediliyorsa öncelikle zehirlenmeye neden olan etkenin vücuttan atılımını sağlayan kusma ya da ishal önleyici girişimlerde bulunulmamalıdır.
İshal ve kusma ile kaybedilen sıvı ve tuz kaybının karşılanması önemlidir.Bu nedenle yeterli sıvı alımı sağlanmalıdır.
Belirtilerin şiddetinin artması,bulantı nedeniyle yetersiz sıvı ve gıda alımı,kanlı ishal,yüksek ateş gibi durumların görülmesi halinde doktora başvurulmalıdır.
· Gıda zehirlenmesinin tedavisi nasıl olmalı?
Tedavide en önemli nokta sıvı ve tuz kaybının karşılanmasıdır.
Kısa süreli(24 saatten az süren) ve az sıklıkta olan kusma ve ishallerde evde bakım yapılabilir.Bol miktarda sıvı tüketilmeli (küçük ve sık yudumlar almak bulantı sırasında su kaybını karşılamak için en iyi yoldur).Kafein alkol ve şeker içeren sıvılardan kaçınılmalı.Bulantının azalması ile yavaş yavaş gıda alımına başlanabilir.Öncelikle patates,pirinç,beyaz ekmek,yağsız et ve tavuk ile başlanmalıdır.
İshal ve kusmanın şiddetli olduğu ,bulantı nedeniyle sıvı kaybının ağızdan yeterince karşılanamadığı durumlarda damardan sıvı verilmesi gerekebilir.Bu hastalarda hastanede gözlem ihtiyacı vardır. Çocuklarda özellikle hastanede gözlem önemlidir.
· Gıda zehirlenmesinden korunmak için nelere dikkat edilmeli? (Evde dikkat edilmesi gerekenler, marketlerde alışveriş sırasında dikkat edilmesi gerekenler, dışarıda açık alınmaması gereken gıdalara örnekler vb)
Alışverişte dikkat edilmesi gerekenler:
-Alışveriş sırasında ürünlerin son kullanım tarihleri kontrol edilmeli
-Dondurulmuş gıdalar alışverişin en sonunda alınmalı ve bekletmeden eve getirilmeli.Sızıntı yapmış,yırtılmış paketler alınmamalı.İçinde buz parçaları olmamalı
-Çiğ et ve kümes ürünleri diğer gıdalardan ayrı tutulmalı
-Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri kullanılmamalı,açık olarak satılan süt peynir yoğurt alınmamalı
-Yumurta alırken kabuğunun kırık çatlak kirli olmamasına dikkat edilmeli,yumurta kullanılmadan önce yıkanmalı
Evde saklama ve pişirme sırasında dikkat edilmesi gerekenler
– El temizliğine dikkat edilmeli,özellikle tuvalet sonrası el hijyenine önem verilmeli
-Sebze ve meyveler bol suyla yıkanmalı
-Güvenilir içme suyu kullanılmalı
-Besinler buzdolabında saklanmalı,buzdolabı ısısı 4 derece,dondurucu -18 derece olmalı
-Çiğ et balık ve tavuk buzdolabının en soğuk bölümünde saklanmalı
-Tahıllar ve kurubaklagiller nemli ve sıcak ortamlarda saklanmamalı
– Sıcak yiyecekler sıcak soğuk yiyecekler soğuk tutulmalı
-Çiğ et ve kümes hayvanı ürünlerine dokunduktan sonra eller iyice yıkanmalı
-Çiğ etler kesildikten sonra kullanılan kesme tahtası bıçak ve mutfak tezgahı dezenfekte edilmeli
– Kıyma ve kıyma içeren ürünlerin iyi pişmesi sağlanmalı
-Yemek pişirme ısısı bakteriyel etkenlerin ölmesi için 65 derecenin üzerinde olmalı
-Pirinçli gıdalar günlük olarak hazırlanmalı ve bekletilmemeli
– Yemekler tüketilmeye yakın zamanda pişirilmeli,hemen tüketilmeyecekse hızla soğutup buzdolabına kaldırılmalı,yeniden ısıtma işlemi sık tekrarlanmamalı
– Dondurulmuş gıdalar uygun koşullarda çözdürülmeli (buzdolabı ısısında,soğuk suda ya da mikrodalga ile)
– Pişmiş yemekler,oda sıcaklığında 2 saatten (yaz aylarında 1 saat) fazla bekletilmemeli
· En çok hangi gıdalar zehirlenmeye yol açıyor?
Protein içeriği yüksek olan gıdalarda bakteri üremesi kolaylaşır.Bu nedenle en sık et tavuk balık süt ve süt ürünleri yumurta ve yumurta içeren gıdalar zehirlenmeye neden olur.
· Yazın daha sık görülüyor denebilir mi? Öyleyse sebebi nedir?
Bakteriler sıcak ve nemli ortamlarda daha kolay ürerler.Bu nedenle yaz aylarında sıcaklık ve nemin artmasıyla besinlerde bakteri üremesi kolaylaşır.Besin zehirlenmeleri bu aylarda daha sık görülür.
· Buzlar nasıl gıda zehirlenmelerine yol açar?
Bakterilerin en iyi üredikleri sıcaklık aralığı 5-65 derece arasıdır.Besinlerin dondurulması bakterileri öldürmez ancak üremelerini durdurur.Uygun koşullarda ve temiz sulardan hazırlanmayan buzlar içindeki üremeleri durmuş ancak ölmemiş bakteriler buzların çözünmesi ile etkin hale geçebilir ve hastalık oluşturabilir.
· Yiyecek ve içeceklerin dışında gıda zehirlenmesine neler sebep olabilir?
Gıdalarda oluşan bakteriel üreme ya da bakteri toksinlerinin neden olduğu zehirlenmeler dışında besinlere bulaşan kimyasal maddeler,doğal besin toksinleri,uygun olmayan saklama koşullarından kaynaklanan zehirli maddelerin çözünmesiyle besine bulaşması sonucu da zehirlemeler görülebilir.
Tarım ilaçları,gıdaların bakır,aluminyum,kurşun ya da boyalı plastik kaplarda bekletilmesi,içeriğinde doğal toksin bulunduran bazı besin türleri (mantar,bal,filizlenmiş patates gibi) bu tür zehirlenmelere yol açar.
· Gıdaları görüntü, koku ya da tatlarında bir değişiklik olmadan da zehirlenmelere yol açabilir mi?
Bakteriler gözle görülmez,kokusu ya da tatları yoktur.Dolayısıyla uygun koşulları bulduklarında hızla üreyebildiklerinden gıdanın görüntü koku ve tadında değişiklik olmadan da zehirlenmeler oluşabilir.Ayrıca üretim ve taşıma sırasında da kontaminasyon olabilir.
· Aynı gıdayı tüketen herkes zehirlenir mi?
Tüketilen gıda ile alınan bakteri ya da toksin miktarı aynı ise gıdayı tüketen herkes belirti verebilir. Ancak belirtilerin şiddeti kişinin tükettiği miktara, bakteri ya da toksine gösterdiği duyarlılığa göre değişebilir.
· Hangi bakteriler gıda zehirlenmesine yol açar, bu bakteriler hangi yiyeceklerde bulunur?
Gıda zehirlenmesine en sık yol açan bakteriler: Salmonella, Clostridium perfringens, Escherichia Coli, Campylobacter jejuniListeria monocytogenes, Shigella,Stafilokokkus aereus, Clostridium botulinum, Bacillus cereus, Vibrio cholera, Vibrio parahemoliticus
Salmonella,en sık kümes hayvanlarının barsaklarında bulunur.İyi pişirilmemiş tavuk eti,yumurta ,pastörize edilmemiş süt ile bulaşır.
E.Coli:İnsan ve hayvan barsaklarında bulunur.Çiğ et ve pastörize edilmemiş süt,dışkı ile kontamine olmuş sular,bu sular ile sulanmış meyve ve sebzelerden bulaşır.
Clostridim Pefringens:İnsan ve hayvan barsaklarında,toprakta,dışkı ile kirlenmiş sularda bulunur. Et, et suyu, kümes hayvanları ile bulaşır
Listeria monocytogenes: Donma derecesine yakın sıcaklıklarda bile üreyebilen bir bakteridir. Çiğ et ve tavuk, dondurulmuş gıdalar, krema ve peynirden bulaşabilir.
Shigella: İnsan ve hayvan dışkısında bulunur. Kontamine olmuş sular ve bu sularla yıkanmış yiyecekler, tavuk ve balıktan bulaşır.
Campylobacter: Hayvan dışkısında bulunur. Kontamine sular, kümes hayvanı ürünleri,süt ile bulaşır.
Stafilokok aereus:Toksin üreterek zehirlenmelere neden olur.Özellikler kremalı gıdalar,süt ürünleri,salatalar,tatlılar,çiğ et ve kümes ürünlerinde ürer.
Clostridium botulinum:Toprakta,kaynak sularında ve deniz suyunda bulunur.Özellikle konserve gıdalar ile bulaşır.
Bacillus cereus:Toprak ve birçok bitkide bulunur.Özellikle pirinç,makarna,sütlü tatlılar,kremalar ile bulaşır.
Vibrio cholera:Kontamine sular ile bulaşır
Vibrio parahemoliticus:Kontamine deniz suyu ve çiğ ya da az pişmiş deniz ürünleri ile bulaşır.
Doğuştan itibaren genetik olarak taşıdığımız bedensel özelliklerin yanı sıra yaş ile birlikte metabolizmada değişimler meydana gelir.Beslenme alışkanlıkları,çalışma şekli,stres,tüketilen gıdalar,sigara-alkol kullanımı,kilo artışı,aktif ya da inaktif yaşam düzeni gibi faktörler metabolizma üzerine etkilidir.
Son yıllarda giderek artan diabet (şeker hastalığı) hiperlipidemi(kan yağları yüksekliği) hipertansiyon (kan basıncı yüksekliği) ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan kalp ve beyin damarı hastalıkları en önemli ölüm nedenleri olarak sayılmaktadır.Bu nedenle ani ölümleri ve olası kronik hastalıkların gelişimini önlemek için bu metabolik değerlerin düzenli takibi büyük önem taşır.
Diabetes mellitus şeker hastalığı olarak bilinir.Kan şekerinin düzenlenmesini sağlayan insülin hormonunun vücutta hiç olmaması ya da pankreastan salınımında bir bozukluk olması sonucu ortaya çıkar.Genetik tip olarak bilinen Tip 1 diabette pankreas hiç insülin salgılamaz,hastalara dışarıdan insülin verilmesi şarttır.Bu tip daha çok erken yaşlarda ortaya çıkar.Tip 2 diabet ise genetik özellikli olmayan ve kilo artışı ile ortaya çıkan formdur.Kilo artışı,buna bağlı vücuttaki yağ kitlesinin artması ile gelişen insülin direnci ile ilişkilidir.Bu formda vücutta insülin vardır ancak hücre içine giremez ve şekeri düşürücü etki yapamaz.
Diabet hastalığı vücudun tüm sistemlerini etkileyen bir hastalıktır.Özellikle yol açtığı komplikasyon denilen durumlarda böbrek yetmezliği,görme kaybı,kalp damar yetmezliği gibi önemli sonuçlara neden olur.
Açlık kan şekeri normal düzeyi 100mg/dl dir.Yılda en az bir kez kan şekeri ölçümü yapılması gerekir.
Ağız kuruluğu,sık idrara çıkma,çok su içme,kilo artışı,kilo vermekte zorlanma gibi belirtiler varsa kan şekeri ve insülin değerlerinin açlık ve tokluk olarak bakılması önemlidir.
Hipertansiyon kan basıncının yüksek olmasıdır.İdeal kan basıncı 120/80 mm/Hg olarak belirlenmiştir.Yüksek kan basıncı kalp ile ilgili ani ölümler,beyin kanaması,inme gibi çok önemli akut sonuçlara neden olabildiği gibi,uzun dönemde kalp ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.
Kan basıncında yükselme çoğu kez baş ağrısı görmede bulanıklaşma gibi belirtiler verebilirse de belirti vermeyen ani yükselmeler ölümcül durumlara neden olabilir.Bu nedenle kan basıncının düzenli olarak kontrol edilmesi özellikle ailesinde hipertansiyon,inme,ani kalp ölümü olan kişiler için oldukça önemlidir.
Hiperlipidemi kan yağlarının yüksek olması durumudur.Kolesterol vücutta da yapılan özellikle hormonların yapımında yer alan bir maddedir.Ayrıca yenilen gıdalarla da alınır.Bazı ailelerde vücutta kolesterol yapımı ile görevli enzimlerde oluşan bozukluk nedeniyle genetik olarak kolesterol yüksekliği görülebilir.Bu kişilerde kalp damar hastalığı riski yüksektir.Kolesterol yüksekliği ile ilgili daha sık görülen durum ise yaşam ve beslenme şekline bağlı olarak gelişen yüksekliktir.Kolesterol içerikli gıdalardan zengin beslenme,hareket azlığı,düzenli egzersiz yapmamak en önemli nedenlerdir.
Kolesterol tetkiklerinin yılda bir kez bakılması,kolesterol yüksekliği olan ya da eğilimi olan kişilerde 3 ayda bir tekrar edilmesi gerekir.Özellikle kötü kolesterol olarak bilinen LDL ve iyi kolesterol olarak bilinen HDL değerlerinin istenilen düzeylerde olması kalp ve damar hastalıklarından korunmak için önem taşır.Kan yağlarının yüksek olması damar tıkanıklığına neden olur ki bu da ilgili organın fonksiyonlarını bozar.Özellikle diabet ve hipertansiyon varlığında gelişen hiperlipidemi zaten şeker hastalığı ve yüksek kan basıncı zemininde hasar görmüş damarın bir de yüksek yağ içeriğine maruz kalması ile tıkanmasını kolaylaştırır.HDL kolesterol 40 g/dl ve üzeri olmalı, LDL kolesterol ise 100g/dl altında olmalıdır.
Tüm bu metabolik değerlendirmelerin düzenli aralıklar ile yapılması pek çok kronik hastalık gelişimini belirtiler çıkmadan önleyecek,ani gelişebilecek ölümcül durumları ortadan kaldıracaktır.
Evliliklerin sonlanması neredeyse her zaman mutsuz bir olaydır ve hayal kırıklığı, beklentilerin kaybı ile sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte bu süreçte, kişinin rutinlerinde değişiklikler olmasına neden olan birçok yasal, mali ve duygusal faktörlerle baş etmesi gerekmektedir. Eski düzenli hayatlarına geri dönmek uzun zaman alabilir. Ancak boşanmaların, daha istikrarlı ve sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için kişileri hem yasal hem de duygusal yönden özgür bıraktığı için önemli bir rolü vardır.
Psikolojik, ekonomik ve sosyal gibi birçok sebep kişilerin birbirlerinden uzaklaşmasına ve ayrılmalarına neden olabilmektedir. 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri de, özel ve kamusal yaşamda kadının statüsünü değişmesi ve yükselmesidir. Aynı değişiklikler, boşanma oranlarında ve boşanma yasalarının serbestleştirilmesinde de çok fazla konuşulan bir yükselişi beraberinde getirdi. Aldatma ve mali kargaşalar, boşanmanın doğrulanabilir nedenleridir, ancak başlıca nedenler duygusaldır: Çiftler duygusal olarak uzaklaşırlar, karşılanmamış beklentiler yüzünden hayal kırıklıklarına uğrarlar ya da yaşamlarında ayrı görüşlerini geliştirirler. Boşanma olaylarının başlıca diğer nedenlerine bakıldığında ise fiziksel ve sözel istismar evliliklerin dağılmasında etkin rol oynamaktadır.
Boşanmaya karar verme ve boşanma süreci birçok kişi için endişe ve korku ile yaklaşmalarına rağmen boşanan bireyler boşanma sonrasında hayatları ile ilgili oldukça iyi bir şekilde başa çıkabiliyorlar. Boşanmış kişilerin çoğunluğu kendini yaşamın merdivenlerinin üst basamaklarında hissediyorlar. Yeniden evlenenler, yeniden evlenmemiş, ayrılmış veya dul olanlardan daha iyi bir bakış açısına sahiptirler. Bu kişilerin dörtte üçü evlilikteki problemleri çözmek için doğru bir karar verdiklerini vurgulamaktadırlar.
Boşanmanın hem kadınlar hem de erkekler üzerinde bazı psikolojik etkilere sebep olduğu görülmektedir. Çiftlerin yaşadığı hayal kırıklığı ve geleceğe dair belirsizlikten kaynaklı olarak bunun yaşanması normal bir süreçtir. Ancak boşanma da ilişkilerin doğasında var olan bir süreçtir bu yüzden öncelikle bu durumun normal olduğu unutulmamalıdır. Boşanmanın etkileri kişiden kişiye değişmekle birlikte dünyanın sonu değildir. Boşanma sonrasında bu durumu özümsemek için çiftlerin birbirlerine zaman vermeleri çok önemlidir. Bu sürecin daha rahat atlatılabilmesi için arkadaşlar veya aile gibi yakın çevreden sosyal destek alınımı faydalı olacaktır. Eski eşi hatırlatacak durum veya olaylardan uzak durmak yine kişinin kendi ruhsal sağlığını koruması adına yararlı olacaktır. Ayrılık sonrası hemen yeni bir ilişkiye başlamak çok sağlıklı olmayacaktır. Kişi kendine biraz zaman tanımalıdır. Ancak kişi bu durum ile yalnız başına baş edemediğini düşündüğü noktada veya boşanma kendisi için çok acı veren bir durum haline geldiğinde bir uzmandan destek alınması önemli olacaktır.
Alerjik rinit (AR), burun içi dokuda hava kaynaklı alerjenlere (aeroalerjen) karşı gelişen iltihabi aşırı duyarlılık reaksiyonuna bağlı meydana gelen bulgulardan oluşur.
Epidemiyoloji
AR, Türkiye’de en sık karşılaşılan kronik hastalıktır. Toplumun %10-30’ unda; çocuklarınsa neredeyse % 20-40’ ında AR’ ye rastlanmaktadır. AR, çok ağır bir hastalık olmasa da ciddi milktarda sosyo-ekonomik kayıp yaratmaktadır; tabiri caiz ise “öldürmeyen ancak süründüren bir hastalık” tır. Birinci basamak sağlık hizmeti sunan aile hekimlerine yapılan başvurularda en önemli nedenlerden biridir. İş gücü, okul performansını ve sosyalizasyonu sınırlar. Bunun yanında AR’ ye eşlik eden hastalıklar (göz nezlesi, sinüzit, orta kulakta sıvı birikmesi, nazal polip, astım, uyku bozuklukları ve ürtiker plakları gibi) da son derece önemli olup, sıklıkla hastanın doktora başvurmasına neden olmaktadır. AR ve eşlik eden durumları, bu durumlarda uygulanacak tedavinin yanıtını tam olarak anlamanın yolu hastalığın oluşum mekanizmalarını (patofizyoloji) iyi bilmekten geçer.
Patofizyoloji
Alerjenler
Hava Kaynaklı Alerjenler
Solunum yolu alerjik hastalıkları, hava kaynaklı alerjenlere karşı gelişen aşırı duyarlılık reaksiyonuyla oluşur. Polenler ve küf mantarları mevsimsel AR (MAR) oluştururken; ev tozu akarları, hayvansal proteinlerden oluşan ev içi alerjenler perenial (yıl boyu süren) AR (PAR) oluşturur. Herhangi bir bölgede bir polenin bulgulara neden olduğunu söylemek için bu polenin havada uzun süre ve büyük miktarlarda kalmış olması gerekir. Bu polenlerin hemen hemen hepsi bitki döllenmesi için rüzgarı kullanırlar. Böceklerle taşınarak döllenme sağlayan polenler (çiçek polenleri) havaya bağımlı olmadıkları için solunamazlar ve bu nedenle de immün yanıtta neden olmazlar. Türkiye’ de ağaç polenleri (Mart-Nisan), çimen polenleri (Mayıs-Haziran) ve yabani ot polenleri (Ağustos ortası-Ekim) en önemli MAR nedenleridir. Polenlere ek olarak Alternaria, Aspergillus ve Cladosporium gibi küf mantarları da bulgulardan sorumludur. Küflerin sporlanma mevsimi çok değişkendir. Özellikle hava şartlarına göre belirlenir. Mart ve Ekim ayları arasında herhangi bir dönemde en fazla sporlanma olur. Son yıllarda oluşan iklim değişiklikleri bu dönemlerin uzunluğu ve bölgesini etkilemiştir.
PAR, tüm yıl boyu devam etse de, mevsimsel özellik göstermeyen rinitler de bu tanımlamaya girmektedir. En önemli nedenleri şöyledir: ev içi mantarlar (büyümeleri nemle ilişkilidir); hayvansal kaynaklı alerjenler [kedi (en belirgin) ve kemirgenler (fare, hamster, sıçan, dağ gelinciği, tavşanlar, köpekler, kuşlar)]; özellikle Ağustos’tan Aralık ayına kadar etkin olan, halı, yataklar, koltuklar ve yastıklarda üreyen Dermatophagodies genusundan ev tozu akarları; böcekler (en iyi bilinen hamam böceğidir; ancak, güveler, gelincik böceği, cır cır böceği, uğur böcekleri, örümcekler de etkilidir). Ev tozu akarları ve kediler en önemli alerjen kaynağını oluşturmaktadır. Ev tozu akarları nem oranı %55’den daha fazla olan yerlerde iyi büyümektedir. Bu nedenle ev tozu akarı alerjisi Türkiye’ nin batı ve güney sahil bölgeleri ve Marmara gibi deniz kenarı bölgelerinde yaygındır. Ev tozu aklarları yılın 6 ayından fazlasında nemli kalan tüm bölgelerde bulunabilirler.
Patofizyolojik açıdan AR, geleneksel olarak şöyle tanımlanır: mast hücrelerinin yüzeyinde bulunan ve alerjene özgü olarak daha önceden yapılmış IgE molekülerinin aeroalerjenlerle çapraz bağlanması sonucu, bu mast hücrelerinin granüllerinin patlaması (degranüle olmas) ardından ortama salınan moleküllerle ortaya çıkan hastalıktır. Alerjik hastalıklar dışındaki diğer bütün antikor bağımlı immün yanıtlarda yabancı moleküllere (antijene) ilk maruziyet sonrasında B lenfositlerden düşük tutunma özellikli (afiniteli) IgM tipinde antikorlar yapılır ve ortama salınır. Ancak genetik olarak yatkın kişilerde (atopik bireylerde); alerjene tekrarlayan maruziyet, immün yanıtın IgE tipindeki antikorlara kaymasına neden olur. Bunun sonucunda dolaşıma IgE antikorları salınır. IgE tipindeki bu antikorlar mast hücreleri ve bazofil hücreleri gibi hücrelerin yüzeyinde bulunan kendilerine özel bölgelere (reseptörlere) gidip, otururlar. Ardından tekrar eden alerjen maruziyeti sonucunda bu antikorlar alerjenle çapraz olarak bağlanır (en az iki IgE antikoru alerjen tarafından bağlanır) ve bu hücrelerin içindeki granüller boşalırlar. Granüllerin içinden ortama yayılan bir takım kimyasal moleküller (ki en önemlisi “histamin”dir) alerjik etkilerden sorumludur. Bulgulara sebep olabilecek bir AR gelişmesi için bu işlemin en az 3-4 kez tekrar etmesi gereklidir. Yani, alerjene özgül IgE molekülünün degranülasyona neden olabilecek kadar mast hücre yüzeyinde yoğunlaşması için birden fazla alerji mevsiminde hastanın alerjene maruz kalmış olması gerekir. Dolayısıyla bulgu yaratan MAR gelişimi açısından en az 3-4 mevsim aynı polenlere maruziyet gereklidir. Bu nedenle MAR genel olarak bebeklerde görülmez, dolayısıyla bir insan yaşamında bu hastalığa ait bulgular, en erken 4 yaş civarında ortaya çıkabilir. Benzer şekilde erişkinlerin de yer değişikliği sonucu maruz kalınan lokal alerjenlere bağlı bulgu gösterebilmesi için yaklaşık 4 yıl o bölgede yaşamaları gereklidir.
Alerjen maruziyetinden sonra yüzeylerindeki IgE’ leri bağlanmış mast hücreleri yeni sentezlenmiş ve depolanmış bir takım kimyasal molekülleri (mediyatörleri) ortama salarlar. Bu mediyatörler içinde histamin, proteazlar (triptaz, kimaz), lökotrienler, prostaglandinler ve sitokinler bulunur. Bu mediyatörlerden bazıları AR’ in erken dönem bulgularını oluşturur. Erken faz bulguları burun akıntısı, burunda kaşıntı, hapşırma ve burun tıkanıklığından oluşmaktadır. Diğer mediyatörlerse burun içi mukozaya iltihabi (inflamatuvar) hücrelerin gelmesine ve yerleşmesine neden olurlar. Bu inflamatuvar hücreler; bazofil, eozinofil, mast hücresi gibi hücrelerden oluşur. İnflamatuvar hücrelerin bu alana gelmesi inflamasyonda ikinci bir dalgaya neden olur. Bu hücreler kendilerine ait yeni mediyatörler salgılarlar ve AR’ in geç faz reaksiyonlarından sorumludurlar. Yavaş gelişen bu infalamatuvar yanıt, öncelikle burun içi ödemle (nazal konjesyonla) karakterizedir. Kronik alerjen uyarısıyla mast hücrelerindeki IgE reseptörleri ve yüzeye bağlı IgE sayısı yanında sinyal iletimi de artar; bu sayede mast hücreleri olayın başlatılmasının güçlenmesinde de rol alır. Bu sebeledir ki alerjik mevsimler ilerledikçe mast hücre degranülasyonu için daha az miktarda alerjene ihtiyaç duyulur.
Antijen Sunan Hücre/Yardımcı T Hücre Aktivasyonu
Alerjenler mast hücrelerini uyarmanın dışında, yabancı olarak algılanırlar ve antijen sunan hücrelerce, yardımcı T (Th) hücrelere sunulurlar. Antijen sunan hücrelerin (mononükleer hücre, fagositik hücre, dendritik hücre ve B lenfosit) uyarımı sonucunda bu hücrelerden bazı sitokinler (hücre-hücre arası haberciler) salınır. Bu sitokinler arasında; IL-1, IL-6, TNF-α sayılabilir ve bunlar doğal immüniteden sorumlu önemli sitokinlerdir. Alerjik inflamasyonun gelişimiyle B hücrelerinin yüzeyindeki immünglobülin ve dendritik hücrelerin yüzeyindeki yüksek afiniteli IgE reseptör sayısında artış ortaya çıkar. Bu antikorlar, aslında alerjen reseptörü olarak görev yapıp antijeni yakalar ve antijenin işlenmesinde rol alırlar. Alerjik hastalarda yardımcı T lenfosit aktivasyonu Th2 yönünde gelişir ve bu hücrelerden de IL-4, IL-5, IL-9, IL-13, GM-CSF gibi sitokinler salınır. Bu sitokinler AR’ deki inflamatuvar yanıtın başrol oyuncularıdır. Ayrıca bu sitokinler eozinofillerin, mast hücrelerinin, bazofillerin çoğalmasında, aktivasyonunda, alerji bölgesine toplanmasında görevlidirler. IL-4 ve IL-13, IgE üretiminden sorumlu en önemli sitokinlerdir. Dolayısıyla bu sitokinler alerjenlere özgül IgE oluşumunun en önemli uyaranlarıdır.
Alerjene maruziyet sonrasında gelişen inflamatuvar süreç ortamdaki mast hücreleriyle başlatılan eozinofil, bazofil, mononükleer hücre ve yardımcı T hücrelerce devam ettirilen bir süreçtir. AR’ deki hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı şikâyetleri daha çok histamin gibi moleküllerin salınımıyla olur. MAR ve PAR devam ettikçe, o bölgedeki hücrelerden salınan sitokinler ve diğer moleküller daha fazla mukus salınımına, doku ödemine, mukus salgılayan hücrelerin büyümesine ve doku hasarına neden olur. Bunlar da alerjik hastalardaki bulguların ana kaynağını oluşturur. AR ilerledikçe histaminin rolü azaldığı için antihistaminiklerin etkinliği de azalır.
Eozinofiller PAR’ daki inflamasyonun önemli nedenlerinden biridir; ayrıca da MAR’ daki ilerlemeye de sebep olurlar. Eozinofiller çok çeşitli iltihap başlatıcı (proinfamatuvar) molekül (sisteinil lökotrien, LT-C4, LT-D4, LT-E4; ECP, eozinofil peroksi- daz, MBP, IL-3, IL-5, GM-CSF, PAF gibi) salgılarlar. Eozinofil kaynaklı bu mediyatörler kronik alerjik yanıttaki ana bileşenleri oluşturur ayrıca burun içi ödem gibi AR bulgularından da sorumludurlar. MAR’ da klasik hikâye devam eden alerjen maruziyeti ile haftalar içinde bulguların şiddetlenmesidir. Genellikle polen sayısı tavan yapmadan semptomlar şiddetlenmez, ancak polen sayısı azaldıktan sonra da bir süre devam eder. Eozinofillerin burun mukozasına yerleşmesiyle bulguların gelişimi ve ilerlemesi arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Özet olarak AR; mast hücre aracılı, antihistaminiklere yanıt veren “akut form” ve kronik inflamatuar süreç ile ilişkili, eozinofil aracılı, antihistaminiklere daha az yanıt veren “kronik form” olarak sınıflanabilir.
Klinik Belirtiler
AR tanısında hastalık hikâyesi yardımcıdır. Hastanın hapşırma, burun akıntısı (sulu gibi akıntı), burun tıkanıklığı, burunda ve damakta kaşıntı gibi şikâyetleri vardır. Bu şikâyetlere sıklıkla gözde kaşınma, sulanma ve batma şikâyetlerinin olduğu alerjik konjunktivit (göz nezlesi) de eşlik eder. PAR’ da ağır konjunktivit, MAR’ ın aksine daha nadir görülür. Çünkü havadan uçuşarak gelen polenler gözü de etkilemektedir. Fakat oda içi alerjenlerin göze ulaşması ise hava daha durağan olduğu için zordur. Kapalı ortamdaki bu alerjenler buruna daha çok solunarak alınır.
AR dolaşımdaki aktive olmuş T lenfositlerin ve fagositer, monositik hücrelerin de eşlik ettiği sistemik bir hastalıktır. Bu hücrelerin aktivasyonu IL-1, TNF-α, IL-6 gibi üretilen sitokinler, AR’ deki halsizlik, yorgunluk, eklem ve kas ağrısı gibi bulgulardan sorumludurlar. AR ayrıca okul çocuklarında, erişkinlerde bilişsel fonksiyonlarda da bozukluk yapmaktadır. Aslında sistemik bu bulgular genellikle alerji hastalarının ana şikâyetlerini oluşturur. Hastalarda yaşam kalitesi oldukça bozuktur; işe, okula gitmek gibi normal aktiviteleri yapmakta güçlük çekerler.
AR tanısı; bulguların gözden geçirilmesi ve bu bulguların alerjen maruziyeti sonrası ortaya çıkıp çıkmadığına dair öyküden yola çıkılarak konulur. Hastalık genetik olarak nesilden nesile aktarıldığı için mutlaka aile hikayesi de sorgulanmalıdır. Ancak bazı hastalar ailedeki ilk vaka da olabilir.
Muayenede burun mukozası soluk, bazen morumsu siyanotik ve şiştir. Burun içinde su gibi akıntı bulguları vardır. Çocuklarda daha muayene başlamadan, burun üzerinde sıkça burunun elle yukarı doğru sıvazlanarak kaşınmasına bağlı yatay bir çizgilenme dikkati çekebilir; Bunun dışında, yüksek damak, ağızdan solunum, dişlerde pozisyon bozukluğu görülebilir. Göz çevresinde ve özellikle göz altlarında toplar damarların genişlemesine bağlı olarak morluk dikkati çekebilir.
AR’ nin kesin tanısı, alerjen ya da alerjenlere özgül IgE antikorlarının gösterilmesi ile konulur. Tanı yanında alerjenlere özgül IgE bulunması kesin tedavi ve korunma yöntemleri hakkında belirleyici olmaktadır. Deri testi; ilgili alerjenin tespitinde kullanılan güvenli, hızlı, özgül tanısal bir testtir. Ancak mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarınca yapılmalı ve yorumlanmalıdır. İntradermal (cilt içine alerjen uygulanması) testler ise bir immünoloji ve alerji uzmanının kararı ile uygulanmalıdır; çünkü nadiren genel reaksiyona neden olabilir ve hayati tehlike taşıyabilir. Hastada dermografizm gibi hassas bir cilt yapısının olması veya antihistaminik, antiemetik (bulantı giderici), antipsikotik, antidepresan kullanımı nedeniyle test yapılamayan durumlarda kandan alerjen veya alerjenlere özgül IgE testleri bakılmalıdır. Bu testleri de bir immünoloji ve alerji uzmanının istemesi gereksiz masraf ve maliyet yükünü ortadan kaldıracaktır. Fakat; bu testler deri testlerinden daha az duyarlıdır. Bulgularla uyumluluk gösteren pozitif sonuçlar, AR tanısı koymayı ve çevresel faktörlerin düzenlenmesini sağlar; ama radikal çözüm açısından kullanılacak immünoterapi (aşı) içeriği seçimi için kullanılamazlar. Bu tetkiklerin bulguları belirgin olarak var olan bir hastada negatif yada negatife yakın değerlerde çıkması bizi hastalık tanısından uzaklaştırmaz. Bu tür vakalarda daha fazla araştırma yapmamız gerektiğini gösterirler.
Ayırıcı Tanı
Virüs enfeksiyonları ile ortaya çıkan (viral) riniti, MAR’ den ayırmak zor olabilir. Viral rinit, mast hücre mediatörlerinden bağımsız gelişir. Soğuk algınlığı olan hastaların burun akıntılarının incelemesinde esas olarak elde edilen ana molekül (mediyatör) “kinin”dir. Lökotrien ve prostaglandinlerse baskın olmayan diğer mediyatörlerdir. Birçok alerjik hasta şikâyetlerini gözlemleyerek, soğuk algınlığı ve alerjen maruziyetine bağlı olan bulgular arasındaki farkı anlayabilir. Burun kaşıntısı, aksırma/hapşırma atakları, su gibi burun akıntısı ve her yıl aynı mevsimde tekrarlama hikâyesiyle AR, viral rinitten ayrılır. Viral rinitte daha koyu, renkli ve akıntı içeriğindeki hücre olarak nötrofilden (iltihap hücrelerinden) zengin bir akıntı bulunur. Göz bulguları genellikle belirgin değildir, fizik muayenede burun mukozası ödemli, şiş ve kırmızımsıdır.
Tiroid hormon yetersizliği (hipotiroidi), doğum kontrol ilaçlarının kullanımı, gebelik ve menopoz gibi hormonal değişikliler burun içinde ödem nedeni olabilir. Burun içi ödemi alan ve tıkanıklığı geçici olarak açan (nazal dekonjestan) ilaçların uzun süreli kullanımına bağlı oluşan; kronik refleks damar genişlemesi (vazodilatasyon); maalesef ciddi burun tıkanıklığı ile giden ve “medikomentöz rinit” denilen tablonun sebebidir. Ayrıca ülkemizde çok görülmese de kokain kullanımı yurtdışında medikamantöz rinitin en sık sebeblerinden biridir. Burun orta hattında (nazal septumda) kırık veya yamukluk, polipler, tümörler, yabancı cisimler kronik burun tıkanıklığının diğer nedenlerindendir. Devamlı ve tek taraflı burun tıkanıklığı olan hastalar mutlaka rinoskopi aleti ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmelidirler. Nazal septum deviyasyonu bazen çift taraflı burun tıkanıklığına bile neden olabilir; ancak bunun düzeltilmesi için uygulanan ameliyatın bulguları düzeltici etkisi oldukça kısıtılıdır.
İrritanlara (soğuk hava, kirlilik, sigara dumanı, keskin kokular, parfüm, alkol, besinler) karşı gelişen anormal nörojenik yanıt “vazomotor rinit” denilen bir başka burun hastalığının ana özelliğidir. Bu hastalıkta otonom sinir sistemi anormal çalışmaktadır. Hastalarda genellikle hava değişimi, sıcak-soğuk değişimi gibi durumlarda özellikle burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı gibi bulgular olabilmektedir. Ancak; burunda kaşıntı, aksırma, burun akıntısı, konjunktivit ve sisitemik şikâyetler yoktur. Bu hastaların alerji testleri negatiftir ve burun sıvısında eozinofiller yoktur. Azelastin içeren burun spreyleri, kortizonlu burun spreyleri, atropin (ipratropium içeren burun spreyleri) sıklıkla etkili tedavi sağlar.
Nazal poliplerin eşlik ettiği ya da etmediği kronik sinüzitte bulgular; burun akıntısı, koyu ve renkli geniz akıntısından oluşur. Sinüzit tanısı koymak için genellikle bilgisayarlı tomografi gereklidir.
Atrofik rinit denilen hastalıkta muayenede burun epitelinin atrofisi, burun içinde ödem ve ve burun içinde kötü bir koku tespit edilmektedir. Atrofik rinit daha çok yaşlı bireylerde görülür; ancak, atrofik rinitin en sık nedeni; burun travması ve ameliyatlar sebebiyle oluşan damar kayıpları dır (devaskularizasyon).
Eozinofilik hücre birikiminin olduğu fakat alerjik bir durumun olmadığı inflamasyon, “AR’ nin olmadığı eozinofilik sendrom (NARES)” olarak tanımlanır. Bu hastalarda da ilerleyen dönemlerde kronik sinüzit ve nazal polipler gelişir. Bu hastaların bulguları vazomotor rinit hastalarınınkine benzer. NARES’ te tanı burun içi sürüntünün eozinofiller açısından incelenmesi ile ile konulur. Vazomotor rinite oranla NARES burun içi uygulanan kromolin ve kortikosteroidlere daha iyi yanıt verir. Bazı alerji ve immünoloji uzmanları bu hastalık için artık “lokal AR” tanımını kullanmaktadırlar. Lokal AR denilen bu durumda kan ya da deri testi ile alerjenlere özgül bir IgE saptamak mümkün olmasa da araştırma amaçlı yapılan burun içine alerjen püskürtme (provokasyon) testlerinden pozitif yanıt alınmaktadır. Ancak burada saptanan alerjen duyarlılığının klasik AR tedavisinde olduğu gibi radikal tedavileri belirlemedeki rolü yoktur.
Allerjik Rinitin Sistemik Göstergeleri
AR’ deki inflamasyon nedeniyle sinüslerin burun içindeki ağızları kapanabilir ve bu da akut (bakteriyel) sinüzite neden olabilir. Kistik fibrozis, immotil silia sendromu, immün yetmezlikler, spesifik olmayan inflamasyon, kolonize mantarlara karşı gelişen hipersensitivite (alerjik fungal sinüzit), aspirinle alevlenen solunum yolu hastalıkları (Sampter sendromu) ve kronik hiperplastik eozinofilik sinüzitte (CHES) kronik bakteriyel inflamasyonlarla oluşan kronik sinüzit karşımıza çıkmaktadır. Kistik fibrozis ve immün yetmezlik olmadığında, kronik sinizütin kaynağı genellikle enfeksiyon değildir. Kronik sinüzitli hastaların yarısı CHES hastasıdır. Bu hastalarda altta yatan alerjik mekanizmalara odaklanılmaktadır. Kişide birden çok alerjene ve perenial alerjenlere (ev tozu akarı gibi) hassasiyet olması CHES gelişimi açısından risk oluşturur. PAR’ lı hastaların %50’ sinden fazlasında sinüslere ait anormal radyolojik bulgular saptanmaktadır. Sağlıklı bireylerde alerjenlerin sinüs boşluklarına ulaşması beklenmez (nefes almayla alerjenler sinüslere ulaşmaz). Sinüzitte de boşluluklar tıkandığı için alerjenlerin sinüslere ulaşması beklenmez. Radio-aktif madde ile işaretli ragweed (Amerikan nezle otu) ile yapılan çalışmalarda partiküllerin sinüslere ulaşılamadığı gösterilmiştir. Dalayısıyla AR ve sinüzit arsındaki ilişki sistemik inflamatuvar yanıt ile sağlanır. Ayrıca; MAR’ ın alevlenmeleri sırasında hassas bireylerde yapılan burun içine alerjen püskürtme (provokasyon) testi ile bu kişilerin radyolojik incelemeleri sonucu, sinüslerinde eozinofil toplanması olduğu ve CHES durumunun daha da kötüleştiği gösterilmiştir.
Astımın eşlik ettiği MAR’ lı hastalarda yapılan burun içine alerjen provokasyon testinde alerjenlerin akciğerlere ulaşmadığı saptanmıştır. Fakat bu testle, akciğerlere ait bir çok parametrede alerji ve immünolojik göstergeler (adezyon molekülerinin sunumunda ve eozinofil birikiminde artış ve bronsial hiperaktivetede artış gibi) adına bozulmalar saptanmıştır. Alerjen maruziyetti sonucunda burun ve burunla ilişkili lenfatik dokularda yardımcı T lenfosit, dendirtik, mononükleer, mast hücreleri ve eozinofilin öncü hücreleri gibi immün hücreler aktive olur. Aktive olan yardımcı T hücrelerinden bazıları kemik iliğine göç eder ve kemik iliğinde alerjik iltihaplanmada rol oynayacak olan bazofil, eozinofil, mast hücre öncülerinin yapımını uyarır. Sonuçta yeni oluşan inflamatuvar hücreler dolaşıma karışır ve CHES’li hastalarda seçilerek sinüslere; astımlı hastalarda da akciğerlere ulaşır.
Tüm bu bulgulara baktığımızda, AR sadece burun mukozasına sınırlı bir hastalık değildir. Sistemik inflamasyonla ilişkilidir; bu nedenle AR’ ye sıklıkla astım, sekratuvar otitis medya ve CHES gibi hastalıklar eşlik eder.
Korunma ve Çevre Kontrolü
Alerjen kaynağı ile temas engellenebilirse, AR hastaları için bir tedavi seçeneği oluşur. AR’ de, astımın tersine, alerjenden korunma ile ilgili yeterli veri yoktur. Ayrıca belirtileri geriletmek için korunulması gereken alerjen miktarı bilinmemektedir. Astımda yapılan çalışmalar, korunma tedavisinin bronşial aşırı duyarlılığı, belirtilerin ağırlığı ve kurtarıcı (β agonist) ilaç ihtiyacını azatlığını göstermektedir.
Ev tozu akarlarından korunmada 4 temel yol vardır:
1) Akar üremesi için ortam oluşturan maddelerin kaldırılması (yatak ve yastıkların alerjen geçirmeyen örtülerle kaplanması, halıların ve kumaş kaplı mobilyaların yatak odasından çıkarılması).
2) Nemin %50’ nin altında tutulması.
3) Yatak örtülerinin sıcak suyla (55 °C veya daha sıcak) yıkanması. Çünkü soğuk suyla yıkama ve kurutma akarları öldürmez.
4) Evde toz kalktığı an ve 10 dakika sonrasına kadar maske takılması; büyük alerjen moleküllerinden korunmayı sağlar.
Nemin azaltılması aynı zamanda mantarlara karşı da etki gösterir. Pencereler ve duş perdeleri mantarların üremesi için uygun yerlerdir. Bu mantarlar mantar öldürücülerle (seyreltilmiş çamaşır suyu) kolaylıkla temizlenir.
Bazı evlerde özellikle büyük kentlerdeki apartman dairelerinde çok sayıda hamam böceği bulunur ve hamam böceği alerjenlerine karşı duyarlılığa sıklıkla rastlanılır. Daireyi hamam böceklerinden, böcekleri öldürerek temizlemek zor olsa da kimyasal spreylerin ve tuzakların kullanımı faydalı olur. Kimyasal sprey astım hastalarını rahatsız edebileceğinden kullanımlarında dikkatli olunmalıdır.
Pencerelerin kapatılıp havalandırmanın kullanılması mevsimsel alerjen maruziyetini azaltır. Ayrıca havalandırma ile hava kurutulduğundan, akarların ve mantarların üremesi için uygun ortam bozulmuş olur.
Kedi gibi ev hayvanları; AR’ de uzaklaştırılabilen en önemli alerjenlerin kaynağını oluşturur. Ev hayvanlarının deri döküntüleri birikir ve evcil hayvan (kedi, köpek, kemirgen) uzaklaştırıldıktan uzun bir süre sonrasına kadar (6 ay kadar) etkileri devam eder. Köpeklerin evin dışında tutulması, sık sık yıkanması, ara sıra eve alınması genellikle problemi çözer. Ancak kediler büyük miktarda alerjen depoladıkları için kedi alerjisi daha ciddi bir durumdur. Kedi sahipleri de kediyle bulundukları zamanda alerjen depolayıp okulda ve diğer çevrelerindeki alerjik meslektaşlarında belirtilere neden olabilirler. Kemirgen alerjenlerinin en önemli kaynağı kemirgenin idrarıdır, kediler gibi kemirgenler de evlerde büyük miktarda alerjen depolanmasına neden olurlar.
Tedavi
Alerjik hastalıklarda korunma yöntemleri alerjen maruziyetini azaltıp belirtilerde azalma sağlasa da bu yöntem tek başına yeterli olmaz; sıklıkla ilaç ya da daha başka tedavi yöntemleri gerekmektedir.
Kanıta Dayalı Tedavi
Antihistaminikler
Antihistaminikler alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan en eski ilaçlardandır ve AR tedavisinde ilk basmağı oluştururlar. Antihistaminikler aksırma, kaşınma, burun akıntısı ve konjunktivite neden olan histamin denilen alerjik hastalık bulgularını ortaya çıkaran başrol oyuncusunun etkilerini göstermek üzere yapışacağı H1 reseptörlerine (algaçlarına) bağlanırlar. Bu ilaçlar genel olarak geçici de olsa AR’ ye bağlı bulguları düzeltirler. Fakat; antihistaminikler burun tıkanıklığı bulgusunda yeterli etkiye sahip değildirler. Bazı antihistaminikler histamin reseptörlerini bloke etme dışında mast hücre parçalanmasını (degranülasyonunu) da azaltırlar. Bu tür antihistaminiklere dual (ikili) etkili antihistaminik denilmektedir. Bu ilaçların kullanımı sonrasında hastalarda hem kanda serbest dolaşan histamin hem de diğer mast hücre kaynaklı mediyatörlerde (sisteinil lökotrienler) azalma saptanmaktadır. Antihistaminik ilaçların en eski formları olan birinci kuşak antihistaminikler kan beyin bariyerini geçerek beyine rahatça ulaşabilirler ve bu nedenle uyku hali, dikkat dağınıklığı, unutkanlık vb. bulgular yaratabilirler. Uyku haline neden olduğu için okul başarısını düşürebilir; iş, araba sürme, makine kullanımı gibi aktiviteleri engellerler. Klinik olarak tüm hastaların ancak %10-15 kadarı bu yan etkilerden şikayet eder. Oysa araştırma bazında hastaların tümünde birinci kuşak antihistaminiklerle (klorfeniramin, difenhidramin, klemastin) azalmış motor aktivite, azalmış araba sürme yeteneği ve yavaşlamış elektroensefalografik (EEG) yanıt tespit edilir. Bu nedenle bu ilaçların uzun süre kullanımı uygun değildir. Bu yan etkilerin çoğundan arındırılmış ikinci kuşak antihistaminiklerin etki süresi daha uzundur ve kan beyin bariyerini genellikle aşamadıklarından birinci kuşak antihistaminiklerle ortaya çıkan istenmeyen etkileri göstermedikleri belirtilmektedir. Ancak klinik olarak uyku hali, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu gibi yan etkiler hiç de az olmamakla birlikte karşımıza çıkmaktadır. İkinci kuşak antihistaminikler arasında loratadin, deskarboksiloratadin, feksofenadin ve setirizin bulunur. Bu grup ilaçların tam anlamıyla birbirlerine etki ya da yan etki açısından pek de bir üstünlükleri yoktur.
Burun içi antihistaminik; azelastinin kullanımı ağız yoluyla kullanılan antihistaminiklerden daha hızlı yanıt oluşturmasa da, hem uyku vb. gibi yan etkileri daha azdır hem de alerjik olmayan rinitlerde ilginç bir şekilde anti-ödem etki oluşturmaktadır.
Makalemde daha önce de belirttiğim gibi alerji sezonu ilerledikçe histaminin rolü azalmaktadır. Bunun yanında PAR’ da da histaminin rolü azalmıştır. Bu durum antihistaminiklerden yeterli etkinlik alamamıza neden olmaktadır. Ayrıca uzun süreli kullanılan antihistaminik ilaçlara karşı hızla ilaç duyarsızlığı (taşifilaksi) gelişmektedir. Dolayısıyla atihistaminikler mast hücre kaynaklı histaminin neden olduğu akut alerjik reaksiyonlarda oldukça etkilidir ve bu durumlarda kullanılmalıdırlar.
Dekonjestanlar (ödem gidericiler)
Psödoefedrin gibi dekonjestanlar hafif etkili, burun tıkanıklığını çözen ilaçlardır. Bu ilaçlar, sıklıkla AR hastalarının tüm şikayetlerini gidermek için antihistaminiklerle birlikte kullanılır. Ancak; antihistaminiklerin ve dekonjestanların kullanımı orta ve ağır derecedeki AR’ li hastalarda genellikle iyileşme sağlamaz.
Lökotrien Bloke Edici İlaçlar
Lökotrien denilen molekülleri engelleyen ilaçların (zileuton, zafirlukast, montelukast) bazı durumlarda antihistaminiklere göre kanıtlanmış belirgin etkinlikleri bulunmaktadır. Bu etkinlik AR patofizyolojisinin oluşumunda proinlamatuvar ve vazoaktif mediyatörlerin önemini yansıtmaktadır. Bazı çalışma ve gözlemlerde zafirlukast’ ın MAR’ lı hastalarda aksırma, burun akıntısı ve özellikle burun tıkanıklığını antihistaminiklere göre daha iyi kontrol ettiği belirtilmektedir. Benzer şekilde montelukast; MAR ve PAR’ lı hastalarda burun, göz ile ilgili belirtilerde ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlar.
Nazal (Burun İçi) Kromolin
Kromolin temel olarak mast hücrelerini stabilize eder ve degranüle olmalarını engeller. Ayrıca, makrofajlar ve T lenfositler üzerine anti-inflamatuvar etki gösterir. Kromolin burun içi kortikosteroidler kadar etkin olmasa da belirtileri hafif ve orta olan hastalarda iyileşme sağlar. İnatçı belirtileri olan hastalarda kortikosteroidlerle birlikte kullanılabilirler. En önemli sorun ilacın buruna günde 3-4 kez sıkılması gerekliliğidir. %30-40 hastada da etkinlik göstermez. Kromolin (3-4 saatte bir her burun deliğine 1-2 defa) özellikle koruyucu (örneğin kedi maruziyetinden hemen önce ya da alerjik sezondan 1-2 hafta önce) olarak kullanılır.
Göze damla olarak uygulanan kromolin alerjik konjunktivitin tedavisinde kullanılır.
Kromolin kullanımı ile ilgili herhangi bir yan etki gözlenmemiştir.
Nazal (Burun İçi) Kortikosteroid
Lokal kullanımda kortikosteroidlerin etkili ilcalar olduğu gösterilmiştir. İlaca ek olarak lokal antihistaminik kullanımınınsa, kayda değer ek bir etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Lokal kortikosteroid kullanımıyla belirtilerde %50-90 azalma sağlandığı gösterilmiştir (lokal antihistaminiklerde bu oran %20-30 civarındadır). Aksırma, kaşıntı, burun akıntısı, burun içi ödem ve konjunktivite de (bazı çalışmalarda) etkilidir. Birkaç çalışmada AR hastalarında kortikosteroid kullanımıyla ana şikayetlerindeki azalma yanında yaşam kalitesinde artışlar olduğu gözlenmiştir. Kortikosteroid tedavisinin etkili olması için en az 1 hafta kullanılması gerekir. İdeal olarak alerji mevsiminden ve alerjen maruziyetinden önce başlanmalıdır. En fazla etkinliği sürekli kullanımda gösterseler de ihtiyaç olduğu sürece, 2-4 hafta kadar kullanımı da faydalıdır.
AR gelişimindeki ana iki mekanizma (IgE sentezi ve mast hücre degranülasyonu) lokal kortikosteroid tedavisiyle engellenemez. Ancak kortikosteroidler T hücre çoğalmasını engeller; kemokin ve sitokin üretiminde, araşidonat metabolizmasında, eozinofil ve bazofillerin toplanmasında, mukus salgılanmasında, damar geçirgenliğinde azalma sağlar. Bu nedenle burun içi kortikosteroid kullanımı burunda eozinofil, mast hücre sayısında ve sitokin üretiminde azalma sağlar. Burun içi kortikosteroidlerin AR’ de bu kadar etkin olması patofizyolojide histamin dışı mekanizmaların da etkin olduğunun bir başka göstergesidir.
Piyasada birkaç burun içi kortikosteroid preperatı mevcuttur. Bunlar; doza, kullanım yaşına ve püskürtücüye göre değişkenlik gösterir. Yapılan çalışmalarda burun içi kortikosteroid çeşitlerinin birbirlerine üstünlüğü saptanmamıştır. Astımdaki klinik deneyimlerimize göre, eğer hasta bir burun içi kortikosteroide direnç gösterirse, daha güçlü bir kortikosteroide geçilebileceği öngörülür. Steroid preparatlarının hepsi etkili olan ilaçlardır; önemli olan hastaların bu ilacı uygun şekilde kullanmasıdır. İlaç seçimleri öncelikle hastaların tercihlerine göre yapılmalıdır.
Burun içi kortikosteroidlerin kullanımıyla oluşan yan etkiler ve ilacın sistemik emilimi hakkında, yeterli klinik veri yoktur. Burun içi kortikosteroidlerin biyoyararlanımıyla ilgili birkaç çalışma vardır. Hidrofobik özellik, lokal metabolizma, akciğer dokusundan emilimin olmaması nedeniyle, bu ilaçların burun mukozasından sistemik dolaşıma geçmeleri ve ciddi bir yan etki göstermeleri beklenmez.
Burun içi steroidler, orta-ağır klinik bulguları olan MAR ve PAR hastalarında ilk tedavi seçeneğini oluştururlar. Antihistaminik ve kortikosteroid kullanımı ile yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda serum ve idrar kortizon seviyelerinde azalma ve ACTH stimülasyon testinde bozulma olmaz. Dolayısıyla ciddi bir kortizon yan etkisinden bahsetmek mümkün değildir. Burun içi kortikosteroidler lokal tahriş, ağızda acı tat, burunda kuruluk, burun kanaması gibi yan etkilere neden olabilirler. Yan etkiler ilacın formülasyonuna göre değişir. Sulu formlar aerosol formlara göre daha az yan etkilere neden olmaktadırlar.
İmmünoterapi
Çimen poleni, yabani ot poleni, kedi alerjeni, ev tozu akarlarının neden olduğu AR’ de uygulanan immünoterapi etkinliği üzerine sayısız kontrollü çalışma yapılmıştır. Şu an için modern tıbbi yöntemler arasında hastalığın kökenine yönelik ve kür sağlamaya (hastalığın altını kazımaya) aday tek tedavi modeli immünoterapidir. İmmünoterapi ile AR’ nin şiddeti ve hastanın ilaçlara olan ihtiyacı azalmaktadır. Hastanın yaşam kalitesinde iyileşme saptanır. AR’ li hastalarda alerjik astım gelişme riskini azalttığı gösterilmiştir; ayrıca yeni alerjen duyarlanma riskini de ortadan kaladırdığı bildirilmiştir. Ağır AR ve konjunktivitli, burun içi kortikosteroidlere cevap vermeyen hastalarda immünoterapi ile alerjen duyarlılığı 10 kat azaltılır. Böylece bu hastalarda belirtilerde ve ilaç kullanım miktarında azalma gerçekleşir. Yine alerjik astımlı hastalarda yapılan çalışmalarda immünoterapinin, belirtileri ve β agonist ilaç kullanım ihtiyacını azalttığı tespit edilmiştir. İmmünoterapinin etkinliği yeterli dozda alerjenin (~ 10-15 μg) yeterli süre uygulanmasına bağlıdır. Şu an klinik uygulamalarda kullanılan doz geçmişte kullanılana oranla çok daha fazladır.
İmmünoterapi öncelikle inatçı rinitli ve standart ilaçlarla karşı ciddi yan etki gösteren hastalara uygulanır. Burun içi kortikosteroidler tüm vücutta etkili olmadıkları ve belirtilerde tam iyileşme sağlayamadıkları için immünoterapi seçenek haline gelir. Burun içi kortikosteroidler güvenli olsa da bazı hastalar bu ilaçları kullanmak istememektedir. Hastaya immünoterapi uygulama kararı vermeden önce hastanın bir polen mevsiminde tam olarak polenlere maruz kalması gerekir. İmmünoterapi uzun süreli olarak bağışıklık sisteminde modülasyon sağlayan tek tedavidir, bu da immünoterapi için ayrı bir endikasyon oluşturur. Alerjenlerden korunma ve ilaç ile tedavi yöntemleri uygulandıkları sürece etkilidir. İmmünoterapinin etkinliği ise 3-5 yıl uygulandıktan sonra yaşam boyu devam eder.
5 yıl uygulanan immünoterapi ile ömür boyu uygulanan ilaç tedavisi karşılaştırılınca maddi avantajları ortaya çıkar. Bazı hastalar immünoterapiyi uzun dönemli bağışıklık sistemi modülasyonu sağladığı, belirtileri gerilettiği, günlük ilaç kullanımından kurtardığı için tercih ederler.
İmmünoterapi, ölümcül anafilaksi açısından küçük bir riske sahiptir (ABD’de 2 milyon immünoterapi tedavisi gören hasta içinde 3 ölümcül reaksiyon/yıl). Ölümcül anafilaktik reaksiyon riski nedeniyle immünoterapi deneyimli kişilerce (alerji ve immünoloji uzmanlarınca) acil müdahale olanaklarının bulunduğu kliniklerde uygulanmalıdır.
Bazı hastaların birden çok alerjene karşı hassasiyeti olabilir ve bu hastalara uygulanan eski immünoterapi protokollerine göre çoklu alerjenin, tekli alerjenler kadar etkili olamayacağı le ilgili görüşler vardı. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar ve kullanılan immünoterapi materyallerinde konsantrasyon ve standardizasyon problemleri ortadan kaladırıldığı için çoklu alerjen immünoterapinin en az tekli alerjen immünoterapi kadar etkili olduğu bildirilmektedir. Maalesef immünoterapi mantarlar gibi antijenlere yeterli etkinlik göstermeyebilir.
Alerjik inflamasyonu azaltmak için bağışıklık sistemi yanıtı ile alakalı yeni tedavi yöntemleri araştırılmalıdır. Astım için antisitokin tedavilerinin de olduğu birçok deneysel tedavi geliştirilmiştir ve bu tedaviler AR için de etkili olabilmektedir.
Genelde AR hastaları için mevcut tedaviler yeterli olmaktadır. Burun belirtilerinin devam etmesi ve ilaçla tedavinin AR için yeterli olmadığı durumlarda rinitin diğer formları için ayırıcı tanı yapılmalı ya da sinüzit veya atipik migren varlığı araştırılmalıdır.