Etiket: Neden

  • Osteonekroz nedir? Neden gelişir?

    Osteonekroz nedir?

    Kemik, kan akımı desteğine ihtiyaç duyan canlı hücrelerden oluşmuştur. Herhangi bir nedenle kemiğe giden kan akımının kesilmesiyle, kemik hücrelerinin ölmesine, kemikte çökme/yıkılma durumuna osteonekroz denir. Osteonekroz, kemikte ağrı ve eklem hareketlerinde kısıtlanmaya neden olur. Kemiğin (epifiziyal) uç bölgesinde oluşur, o eklemde dejeneratif artrite neden olur. En sık kalça ve diz ekleminde gelişir; omuz, el ve ayaklar daha az etkilenen eklemlerdir. Osteonekroz nadiren çenede gelişir.

    Osteonekroz neden gelişir?

    En sık osteonekroz nedenleri:

    -Kemiğe kan akımını kesen ciddi travmalar

    -Kortikosteroid kullanımı (uzun süre ve yüksek dozda)

    -Aşırı alkol tüketimi

    -Sigara

    Daha az sıklıkta:

    -Lupusta, vurgun (ani basınç değişikliği ile dalgıçlarda olduğu gibi), bazı kan hastalıkları (sickle cell anemi gibi), HIV enfeksiyonu, radyasyon tedavisi, bifosfonatlar (çene nekrozu) osteonekroza neden olur.

    Kimlerde osteonekroz gelişir?

    Her yıl, 1/10 000-20 000 sıklıkta osteonekroz gelişir. Her yaşta görülse de 20-50 arası yaşlarda daha sıktır. Her iki cinsiyette de görülür. Travma, kortikosteroid kullanımı, aşırı alkol kullanımı gibi yukarıda sıralanan risk faktörlerini taşıyanlarda gelişme riski fazladır. Bifosfonat kullanımıyla bildirilen çene osteonekrozlu vakaların ortak özelliği; kanser nedeniyle zolendronat veya pamidronat kullanan olgulardır.

    Osteonekroz nasıl teşhis edilir?

    Erken evrede hastaların pek şikayeti yoktur. Hastaların giderek artan eklem ağrısı yakınmaları vardır. Eklem ağrısı, özellikle o ekleme ağırlık bindikçe artan özelliktedir. Erken evrelerde direkt grafiler normal olup; ancak manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile tanıya gidilebilir.

    Osteonekroz nasıl tedavi edilir?

    Osteonekrozun erken döneminde;

    Analjezikler

    Kilo verme

    Eklemin hareket açıklığını zorlayıcı egzersizden kaçınma ve ekleme stres getiren aktivitelerin azaltılması (zıplama, koşma gibi)

    Elektriksel uyarı (TENS)-kemik büyümesini uyarıcı etkisi vardır

    Lipid düşürücü ilaçlar

    Antikoagülanlar

    Hiperbarik oksijen tedavisi

    Elektromanyetik tedavi

    Alkol ve sigara kesilmeli. Steroid dozu en az miktara indirilmeli veya yerini alabilecek tedaviler tercih edilmeli.

    Cerrahi tedavi: İleri osteonekroz olgularında, cerrahi tedavi uygulanır.

    Core dekompresyon

    Osteotomi

    Non-vasülerize kemik greftleme

    Total artroplasti (protez ameliyatları)

    Çene osteonekrozunda genellikle konservatif (koruyucu) tedaviler uygulanır. Ağrı kesici tedaviler, debritman (ölü dokunun temizlenmesi), antibiyotikler ve antiseptik gargaralar gibi.

  • Mikroskopik polianjiitis

    Mikroskopik polianjiitis (MPA) de küçük damarların iltihabıyla seyreden ANCA ilişkili vaskülitlerden biridir. Tutulan organ ve dokularda iltihap ve kan akışının azalmasına bağlı hasar veya hayati tehdit eden ciddi hastalık durumu gelişebilir. Hastalığa neyin sebep olduğu bilinmiyor. Bağışıklık sistemindeki bir sapma ile kendi dokularını tanımayıp, onlara karşı savaşması olarak basitçe dile getirilebilir. Hastalık 50-60’li yaşlarda daha fazla görülür. Erkekler, kadınlara göre biraz daha fazla etkilenir.

    Mikroskopik polianjiitisin klasik belirtileri

    Birçok belirti ve bulgular MPA ile ilişkilidir. Bu hastalık böbrek (%80), sinir sistemi (özellikle de periferik sinirler; %60), cilt (%60) ve akciğer (%40) de dahil olmak üzere vücudun birçok organ ve sistemlerini etkileyebilir. Ayrıca, ateş (%55), halsizlik ve kilo kaybı gibi genel semptomlar eşlik eder.

    Böbrek iltihabı; glomerülonefrit olarak adlandırılır; böbrekteki iltihaplanma, idrar yoluyla kan ve protein kaybına neden olur. Bu tutulum, hastalığın seyri içinde yavaş ya da çok hızlı gelişebilir. Böbrek iltihabı olan hastalarda bacakta ödem, yorgunluk, ve nefes darlığı gelişebilir.

    Cilt bulguları; MPA’de deri lezyonları, vücudun çeşitli bölgelerinde, özellikle yer çekimine bağlı; ayak, bacak ve yatalak hastalarda kalçalarda oluşan cilt altı kanamalar şeklindedir. Basmakla solmaz ve ele gelen küçük kabartılar (palpabl purpura) şeklindedir. Bu döküntülerin boyutu değişir; birkaç milimetre veya daha büyük yama şeklinde olabilir. Küçük-orta ölçekli kabarcıklar (vezikülobüllöz lezyonlar) gelişebilir. Tırnak yatağında kıymık batmış gibi görüntü, veya parmaklarda ağrılı kızarık küçük şişlikler (nodüller) görülebilir.

    Periferik sinir sisteminde (eller ve ayaklar, kollar ve bacaklar için sinirler), bu sinirleri besleyen küçük damarların iltihabına bağlı hasar gelişir. Vaskülite özgü olanı, “mononöritis multipleks” olarak bilinen, bir sinirin hem motor’ hem duyu dalının tutulduğu durumlardır. Düşük el veya düşük ayak gelişmesi ve beraberinde burada hissizliğin olması gibi. Periferik sinir hasarı sonucunda kol, el, bacak veya ayaklarda uyuşma veya karıncalanma gibi nörolojik yakınmalar da gelişebilir.

    Akciğer tutulumu MPA’de, dramatik ve hayatı tehdit edici olabilir. Akciğerlerde ‘mikroskopik hava kesesi ile temasta olan küçük kılcal kanamalar – alveoler hemorajiye (hava keseciklerinde kanamaya) neden olarak, hastada hızla solunum yetersizliğine, dolayısıyla hastada hayati bir tehdit oluşturabilir. Bu durum, MPA’u olan hastaların yaklaşık %12-15’inde görülür.

    Gözde konjunktivit veya episklerite, daha az uveite (gözlerde kızarıklık, yanma, ağrıyla giden, gözün farklı tabakalarındaki bir tür mikropsuz iltihap) neden olabilir. Hastalığın alevlenmesinin belirtisi de olabilir. Kas veya eklem ağrıları MPA’li hastaların ortak şikayetleri arasındadır.

    Mikroskobik polianjiitise ne sebep olur?

    MPA nedeni bilinmemektedir. Bağışıklık sistemindeki fonksiyonel bir bozukluğa bağlı gelişir, fakat buna neyin sebep olduğu bilinmiyor. Kişinin genetik yapısı kadar, karşılaştığı çevresel faktörler (enfeksiyonlar gibi) bunda etkili olabilir. MPA genellikle anti-nötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ile ilişkili olduğundan, beyaz kan hücrelerinin belirli yapılarına karşı antikor üretimi vardır. MPA’de genellikle p-ANCA pozitifliği; miyeloperoksidaz (MPO) karşı antikorlar izlenir.

    Mikroskobik polianjiitis nasıl teşhis edilir?

    MPA’den şüphe edildiğinde rutin kan testlerine ilaveten, ANCA seviyelerini bakılır, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) ve C-reaktif protein (CRP) seviyeleri, genellikle hem tanı, hem de takipte izlenir. Bu testlerin hiç biri MPA’ya özgü değildir. “Akut faz yanıtı” olarak bilinen ESR ve CRP, genellikle aktif hastalık varlığının hassas göstergeleridir. İdrar örneği ile, idrarda kan ve lökosit silendirleri ile protein atılımına bakılır. Akciğer bilgisayarlı tomografi (BT), akciğer tutulumunu göstermek için yapılabilir. MPA tanı için, doku biyopsisi (akciğer, sural sinir, kas, böbrek biyopsisi gibi) gerekli olabilir. Bazen bir elektromiyonörografi (EMNG) çalışmasında biyopsi için bir bölge tanımlamak veya bir mononöritis multipleks (bir sinirin hem motor hem de duyu dallarının etkilendiği) ile uyumlu bulguların tespiti için gerekebilir.

    Mikroskopik polianjiitisin tedavisi:

    Genellikle yüksek doz kortikosteroide ilaveten, siklofosfamid tedavisiyle, hastalık kontrol altına alındıktan sonra uzun dönemde azatioprin, metotreksat gibi ılımlı bir immusupresif ilaçla tedaviye devam edilir. Hastalığın hızlı seyir gösterdiği veya bu tedavilere yanıt vermediği hastalarda, mycophenolat mofetil (cellcept), plazmafere, intravenöz immunglobulin, rituximab kullanılır. MPA, seyri, hastadan hastaya farklılık gösterir. Tedavi planında bazı kişisel farklılıklar da göz önünde bulundurulur. Nüksler görülebilir. Bu nedenle uzun süreli tedavi ve takip gerektirir.

    MPA tedavisinde kullanılan ilaçlar, hastaların immün direncini düşürerek enfeksiyonlara yatkınlık sağlar. Steroidler ve sitotoksik ajanların kombinasyonları ile tedavi edilen hastalarda özellikle, Pneumocystis carinii pnömonisi (PCP), önemli ve tehlikedir. Bu nedenle PCP’den korumak amacıyla, sülfa grubu ilaçlara alerjik olmayan hastalar için, genellikle trimetoprim-sulfametoksazol tablet günlük verilir. Sülfa grubu ilaçlara alerjisi olan hastalara, günde bir kez 100 mg Dapson verilebilir. Ayrıca, steroide bağlı osteoporoz riski açısından günlük kalsiyum ve D vitamini takviyesi yapılır, gerekirse, bifosfonat grubu ilaçlar da kemikleri güçlendirmek için eklenebilir. Steroid kullanırken, kan şekeri ve tansiyon takibi yapılmalı. Steroid diyetine uyulmalıdır. Steroid diyetinin esası: tuzsuz (sodyumdan fakir), protein ve potasyumdan zengin, karbonhidrat ve doymuş yağlardan (daha çok hayvansal katı yağlar) fakir olmasıdır.

  • Henoch-schönleın purpurası

    Henoch-schönlein purpurası (HSP) nedir?

    Genellikle geçirilen bir üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında gelişen, küçük damarların tutulumuyla giden bir vaskülittir. Vaskülit damar duvarı iltihabi demektir. HSP’de, özellikle deri ve eklem bulguları ön plandadır. Vakaların küçük bir bölümünde HSP, şiddetli böbrek veya bağırsak hastalığına neden olabilir.

    HSP yetişkinlere oranla çocuklarda daha yaygındır, fakat yetişkinlerde ortaya çıktığında ise daha şiddetli seyir gösterebilir.

    Henoch-Schönlein Purpurası kimlerde olur?

    Genellikle, HSP bir üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında gelişir. Çocuklarda vaskülitin en sık görülen şeklidir. Erkek/kadın=1,5’dur. Mevsim dönümlerinde, özellikle ilkbaharda daha fazla görülür. Çocuklarda 4-7 yaşları arasında sıktır. Sıklığı; 1,4 / 10 000’dür. Erişkinlerde ise genç-erişkinlerde (20’li yaşlarda) daha fazladır; ancak her yaşta gelişebileceği unutulmamalıdır.

    Henoch-Schönlein Purpurasının sebebi nedir?

    İmmün sistemdeki bu anormalliğin nedeni tam olarak bilinmiyor. Olguların üçte ikisinde, hastalığın bir üst solunum yolu enfeksiyonundan, ortalama on gün sonra başlaması, genetik olarak yatkın bireyde çevresel maruziyeti olarak, bir enfeksiyonun katkısı olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca yiyecekler, haşere ısırığı, aşılama gibi çevresel etkenlerin de sorumlu olabileceği sanılmaktadır.

    Henoch-Schönlein Purpurasının belirtileri nelerdir?

    Çocuk hastaların çoğunda, ele gelen purpura (cilt altında kırmızı kanama odakları) ile birlikte eklem ağrıları veya artrit (eklem iltihabı) vardır. Çocuk hastaların %70’inde mide-bağırsak sisteminin tutulmasıyla; karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal veya kabızlık vardır. Daha az oranda dışkıda kan ve mukus (sümüksü görünüm) bulunur. Daha nadiren bağırsakların iç içe geçmesi (intussepsiyon) görülebilir. Böbrek tutulumu, hastaların, %10-50’sinde hafif tutulum gösterir. Çok nadiren ilerleyici böbrek hastalığı gelişir. Olguların % 90’dan fazlası çocuklardır. Hastalık genellikle birkaç hafta içinde düzelir. Ancak, yetişkinde durum biraz farklıdır. Cilt bulguları, erişkinlerde daha değişkendir ve bazen erişkinlerde yakınmalar daha uzun sürer. Yetişkinlerde kalıcı böbrek hasarı, çocuklara göre daha fazladır. Ancak, HSP’li hastaların % 5’inden daha azında, ilerleyici böbrek yetersizliği gelişir. Bu nedenle yetişkindeki böbrek tutulumları, daha ciddiye alınmalı; erken dönemde tedavi verilmeli ve yakın takip edilmelidir.

    Yetişkinlerde HSP, sistemik vaskülitin diğer formlarıyla karışabilir. Wegener granülomatozisi ve mikroskobik polianjiitis de purpura, artrit ve böbrek iltihabı ile seyreder. Bu hastalıkların seyrinde, hem daha ciddi diğer organlarda tutulum (örneğin, akciğerler, göz ve sinir tutulumu gibi) ve daha ciddi böbrek tutulumu söz konusudur. Bu nedenle kan tahlilleri, idrar analizi, akciğer görüntüleme ve biyopsi ile dikkatli bir değerlendirmeyle ayırt edilebilir. HSP vasküliti, deri biyopsisi üzerinde direkt immünofloresan (DIF) testi ve IgA tespit edilemediğinde (eski döküntüden örnek alınması, hatalı örnek alma gibi); yanlışlıkla hipersensitivite vasküliti olarak teşhis edilebilir.

    Henoch-Schönlein Purpura nasıl teşhis edilir?

    Cildin kan damarlarının iltihabı nedeniyle ele gelen purpura (trombosit sayısı normaldir) ile birlikte diğer belirtilerden eklem bulguları, karın ağrısı ve böbrek tutulum bulgularının olması HSP düşündürür. Cilt döküntüsü dışında diğer tüm belirtiler aynı anda bulunmayabilir. HSP tanısı, (mikroskopik olarak damgasını vuran) alınan cilt biyopsisinde; küçük kan damarlarının duvarlarında IgA ve C3 (kompleman 3) birikiminin gösterilmesi ile doğrulanabilir. Ancak döküntünün ilk 48 saati içinde alınan cilt biyopsilerinde bu gösterilebilir. Daha geç alındığında kaybolabilir.

    Henoch-Schönlein Purpurası nasıl tedavi edilir?

    Cilt döküntüsü genellikle yer çekiminin fazla olduğu; kalçalar, ayak bileği ve bacaklarda gelişir. Bu nedenle hastalara, fazla ayakta kalmamaları; mümkün oldukça ayaklarını uzatmaları önerilir. Steroid olmayan inflamasyon giderici ilaçlar (NSAİİ; naprosin, diklofenak, indometazin gibi) ile eklem bulguları geriler; ancak gastrointestinal (mide-bağırsak) belirtileri kötüleştirebilir ve böbrek hastalığı olan hastalarda kaçınılmalıdır. Steroidler, HSP tedavisinde; hastanın klinik bulgularına göre kullanılır. Sadece cilt döküntüsü olan olgularda, erken dönemde kullanılmaz; çünkü genellikle kendiliğinden geçer. Cilt bulguları gerilemez veya artarak devam ederse; düşük-orta dozlarda steroid kısa süre kullanılabilir. Hastaların çoğunda, eklem ve gastrointestinal bulgular olduğundan, bunları hafifletmek için de steroid kullanılır. Ciddi mide-bağırsak kanaması veya böbrek tutulumu olanlarda ise, daha yüksek dozlarda steroid kullanılır. İlerleyici böbrek tutulumu olanlarda; steroide ilaveten immünsüpresif (immün sistemi baskılayıcı) ilaçlar tedaviye eklenebilir. Hastaların üçte birinde bulgular, ilk 6 ay içinde tekrarlayabilir.

  • Bel ağrısı nedir?

    Bel ağrısı nedir?

    “Ah belim, ağrıyor”, lafını çok duyarız. Bu mekanik bası bulgusuna bağlı basit bir ağrı olabileceği gibi daha az da olsa, sistemik bir hastalığın belirtisi olabilir. Aslında, bel ağrısı bir çok hastalıkla ilişkilidir. Ancak iyi haber, bel ağrısı olan çoğu insanda, bir veya iki hafta içinde düzelme olur ve yüzde 90’ı sekiz hafta içinde tamamen iyileşir.

    Kısa Bilgiler:

    -Bel ağrısı insanların, boğaz ağrısından sonra ikinci sıklıkta doktora başvuru sebebidir.

    -Bel ağrısıyla gelen bir kişinin tanısında, anamnez (hastalık öyküsü) ve fizik muayeneyle; doğru yaklaşımla bir çok pahalı testlerin önüne geçmek mümkündür.

    Bel ağrısı nedir?

    Bel ağrısı epizotlarının çoğu, mekanik bozukluklar nedeniyle oluşur.

    Hareket halindeyken belden başlayıp aşağıya bacaklara-dize doğru yayılan ağrıya siyatik ağrı-siyatalji denir.

    Bel ağrısının nedeni nedir?

    Bir kural olarak, bel ağrısının büyük bölümü, bel ve omurganın aşırı kullanımıyla ilişkili mekanik bozukluklar ya da yaşlanmaya bağlı değişiklikler nedeniyle oluşur. Olguların yaklaşık yüzde 10’unda, bel ağrısı sistemik bir hastalığa bağlıdır.

    Bel ağrısının nedenleri, mekanik ve sistemik hastalıklar diye ikiye ayrılabilir.

    Bel ağrısında en önemli ip ucu;

    Mekanik bozukluklarla gelişen bel ağrısı, istirahatte kaybolur, hareket halinde artar. Oysa iltihaplı omurga romatizmasına (ankilozan spondilit) bağlı ağrı (halk tarafından rahmetli Ahmet Mete Işıkara, Suna Pekuysal’ın hastalığı olarak da biliniyor) , 40 yaşından önce başlayıp (genç yaşta), istirahat ettikçe artar, bu nedenle hastalar hep sabah tutukluğu ve ağrıdan yakınır; hareket ettikçe azalır veya kaybolur.

    Bel ağrısına neden olan mekanik bozukluklar şunlardır:

    Kas tutulması (zorlanması); bahçede çalışmak, eşya taşımak, kar küremek gibi genellikle şüpheli bir fiziksel aktiviteyi takiben oluşur. Çarpık bir duruşla bir işi yapmak veya uzun süre sabit pozisyonda çalışmakla da kas tutulması gelişebilir.

    Osteoartrite bağlı omurganın, omurları arasında bulunan disklerin arasında daralma olur. Omurga üzerlerinde gelişen kemiksi diken şeklindeki çıkıntı, sinir sıkışmasına neden olur; bununla ilişkili olarak lokalize bel veya bacak ağrıları görülebilir.

    Omurlar arasındaki diskin dışarı doğru fıtıklaşması, kas spazmları ile ilişkili bel ağrısına ve bacağa doğru yayılan siyataljiye yol açar. Disk herniasyonu (bel fıtığı), refleks, duyu ya da kas gücü kaybıyla giden sinir fonksiyon kaybına neden olabilir.

    Spinal stenoz, omuriliğin geçtiği kanal veya alanın daralması durumudur. Bu daralmanın; osteoartrite bağlı kemik çıkıntısı, spinal bağların kalınlaşması veya kemikleşmesi, diskte oluşan şişkinlik veya omurga eklemi çevresinde büyüyen iltihabi veya iltihabi olmayan kitle gibi birçok nedeni vardır. Kanalın daralması, sinir köklerini baskılayarak, bel-bacak ağrısı, uyuşma veya güçsüzlüğe neden olur. Ağrı; ayakta durma ve yürüme ile artarken, oturma ile rahatlar.

    Diffüz İdiyopatik İskelet Hyperostosis (DISH); Boyun ve bel omurlarını etkileyen, yaşlanmayla bağlarda kemikleşmeyle giden bir durumdur. Bu da yine hareket halinde bel ağrısına neden olur.

  • Osteoporoz nedir

    Osteoporoz nedir

    Halk arasında kemik erimesi olarak da bilinen osteoporozun kelime anlamı; Latincede, ‘os’ kemik ve ‘por’da delik demektir yani delikli kemik anlamına gelir. Mikroskop altında kemiklerimize baktığımızda bal peteği gibi delikli bir görünümü vardır. Eğer osteoporozunuz varsa, bu bal peteği görünümü sağlıklı olanlara göre daha geniş boşluklar halinde görünecektir. Bu kemik dokunuzdaki yoğunluğun veya kitlenin azalması anlamına gelir ki böylece kemikleriniz daha zayıf ve kırılgan olur. 1994 yılında dünya sağlık örgütü (DSÖ), osteoporozu, kırık riskinde artış ile sonuçlanan kemiğin mikromimarisinde bozulma ve azalmış kemik kitlesi ile karakterize, yaygın kemik hastalığı olarak tanımlamıştır.

    Osteoporoz çok yaygın bir hastalıktır. Kafkas ırkında, 50 yaş üzeri her iki kadından birinde ve her dört erkeğin birinde kemik yoğunluğunun düşük olduğu görülmüştür. Erkeklerin 70 yaş üstü, kadınların 50 yaş üstü %20-25’inin, osteoporozu vardır.

    Osteoporoz önemli bir hastalıktır. En önemli komplikasyonu, kırıktır; özellikle ileri yaşlarda daha önemli hatta ölümcül sonuçlara neden olabilir. Osteoporoza bağlı kırık sıklıkla, kalça, omurga ve el bileğinde olur. Kırığa bağlı ciddi/ inatçı ağrılar gelişebilir. Osteoporozlu kişilerde omurgada gelişen volüm kaybı ve çökme kırıklarına bağlı boy kısalır. Bu da kişide kamburluk gibi duruş bozukluğuna neden olur. Kalça kırığına bağlı cerrahi müdahale yapılsa bile %20 yaşlıda ölüme neden olmakta ve bir çoğu ise bakıma muhtaç hale gelmektedir.

    Osteoporoz sizi gizlice yakalar; çok sessiz gelişir ve kemiklerin giderek güçsüzleşmesi hissedilmez. Kişi boyunun kısalması, sırtında bükülme / kamburlaşma ve ağrıdan şikayet edebilir.

    Bazı insanlar kemiği sert ve cansız olduğunu düşünür; fakat kemiklerimiz de tıpkı cildimiz veya kaslarımız gibi canlı ve büyüyen dokulardır. Kemiklerimiz ona esneklik ve güç veren üç önemli yapıdan oluşur. Bunlar:

    -Kalojen: kemiğe esnek bir çatı oluşturan bir protein,

    -Kalsiyum-fosfat mineral kompleksi, kemiği güçlü ve sert yapar,

    -Canlı hücreler: kemiğin yenilenmesini sağlar.

    Çocuk ve gençlerde, kemik yapımı, yıkımdan daha fazladır. Kemik yoğunluğu bu dönemde giderek artar ve 18-25 yaşlarında en üst seviyeye gelir. 25-50 yaşları arasında kemik yapımı ve yıkımı arasında denge korunurken; daha sonraki yıllarda kadınlarda menapozla birlikte östrojen seviyesinde azalmaya bağlı, menapozdan 5-7 yıl sonra kemik yoğunluğunun %20’sini kaybederler.

    Kemiklerinizi korumak için her yaşta adımlar atabilirsiniz; asla çok geç değil.

    Osteoporoza yatkınlık sağlayan bazı risk faktörleri vardır. Bunların bazıları kontrol edebileceğimiz bazıları ise kontrol edemeyeceğimiz risklerdir.

    -Kadın cinsiyet, 50 yaş üzerinde olmak, etnik köken (Asyalı, Kafkas ve Latin ırkında, Afrikalı ve Hispaniklere göre daha fazladır), ailede osteoporoz geçmişi olmak, ince ve zayıf yapılı olamak, kırık geçirmek; kontrol edemeyeceğimiz faktörlerken,

    -Yeterince kalsiyum ve D vitamini almamak, meyve ve sebze tüketmemek, aşırı protein, kafein ve sodyum almak, sigara, aşırı alkol ve aşırı zayıf olmak (Vücut Kitle Indexi ≤19); ise kontrol edebileceğimiz risklerdendir.

    Osteoporoz kendiliğinden altta yatan bir sebep olmadan gelişebileceği gibi bazen çok erken yaşlarda altta yatan bir nedene ikincil olarak da gelişebilir. Bu ikincil nedenler kişinin altta yatan bir hastalığına bağlı veya kişinin kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilir. Hastalıklardan:

    -İltihaplı romatizmal hastalıklar (Romatoid artrit, lupus, ankilozan spondilit), sindirim ve barsak problemleri (Çöliak hastalığı, İltihabı barsak hastalığı, gastrik bypass ameliyatı, gibi), hormonal nedenler (şeker hastalığı, paratiroidizm ve tiroid bezinin aşırı çalışması, cushing sendromu, erken menapoz, erkekte testeteron seviyesinde düşme), kan hastalıkları (lösemi, lenfoma, multiple miyeloma, orak hücreli anemi, talasemi, kan ve kemik iliği hastalıkları gibi), nörolojik nedenler (felç, parkinson, omurilik yaralanması gibi), mental hastalıklar (depresyon ve anorexia-yeme bozukluğu gibi), kanser ve diğer nedenlere bağlı (kronik tıkayıcı akciğer hastalığı, kadın atletler-menstrual bozukluk, yeme bozukluğu, aşırı egzersiz, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları, aşırı kilo kaybı gibi) gelişebilir.

    İlaçlara bağlı: Kortizon kullanımı, tiroid replasman tedavisi, mide koruyucu ilaçlar (Proton pompa inhibitörleri), depresyon tedavisi (seratonin reseptör üzerine etki edenler), heparin, anti-androjenik tedavi, alimunyum içeren antiasitler, siklosporin A, takrolimus, kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, metotrexat, epilepsi tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar gibi.

  • Evlilikte İletişim

    Evlilikte İletişim

    Evlilik, sağlıklı bir iletişim ve etkileşim sürecidir. Uyumlu bir evliliğin var olabilmesi için sağlıklı bir iletişimin olması gerekir. Eşlerin birbirlerinden beklentilerini ve mesajlarını sözel olarak ortaya koyabilmeleri için eşlerin etkileşim içerisinde olması sağlanmalıdır. İletişimin etkili faktörü eşlerin birbirlerine açılması, birlikte olması, ve düşünce alışverişini içerdiğinden iletişim evliliğin kalitesini belirler. Eşler arasındaki iletişim yetersizliğinin ise evliliğe zarar verdiği düşünüldüğünden uyumlu bir evliliğin gerçekleşmesinin sağlıklı iletişimle mümkün olabileceği görülmektedir. Çiftlerin evlilik yaşamlarında çatışma- çözme stillerini bilmemeleri sonucunda sorun yaşamaları olağan bir durumdur. Eşlerin çatışma- çözme stillerini kullanarak sağlıklı bir iletişim içerisinde bulunması sonucunda uyumlu ve uzun süreli bir evlilik yaşaması mümkündür.

    Kelly ve Markman (1997) evlilikte uyumu eşlerin ilişkileri hakkında olumlu duygulara ve düşüncelere sahip olma, pozitif iletişim kurabilme, oluşan çatışmayı çözme becerisi, ve eşlerin zevk alarak birlikte aktivite yapabilmeleri olarak tanımlamıştır. İnsanlar sahip oldukları iletişim becerileri ile evlilik uyumlarını arttırabilir ya da azaltabilirler. Buda evlilikten sağlanabilecek doyumun ve mutluluğun düzeyini etkilemektedir.

    2.6. Evlilikte Çatışma

    1950’lerden itibaren özellikle batı toplumlarında gelişen sanayi ile birlikte aile yapısında değişimler meydana gelmeye başlamıştır. Kadınların çalışma hayatına dahil olması, ekonomik gelişmeler, artan eğitim düzeyi, kadın ve erkeğin toplumdaki yerlerinin eşitlenmeye başlaması ile aile yapısında farklılıklar görülmüştür. Evlilik araştırmaları, özellikle kadının iş yaşamına dahil olmasının evlilik doyumuna etkisini incelemeye başlamıştır, bir yandan iş, evlilik, ebeveyn rolleri ve bu rollerin yarattığı iş-aile çatışmaları ve evlilik uyumları ile ilişkileri üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Bu değişmelere olan hassaslığı sebebiyle evlilik ilişkilerinin düzenli olarak incelenmesi, günümüzde evlilik ilişkilerinde gelinen noktayı göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenle, bu çalışmada evli bireylerin evlilik uyumları, kişilik özellikleri (narisizm, psikopati, Makyavelizm), iletişim, çatışma çözme davranışları, demografik değişkenlerle, evlilik uyumu ve evlilikteki çatışma çözme iletişim becerileri arasındaki ilişkiler incelenmiştir.

    İletişim becerilerindeki yetersizliğin yanısıra çatışma çözme becerilerindeki yetersizlik de evlilik sorunlarının başlıca nedeni olarak görülmektedir. Çatışma insan yaşamının ve ilişkilerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çatışma genel anlamda uyuşmazlığı, anlaşmazlığı, geçimsizliği ifade etmekle birlikte, insanların temel psikolojik ihtiyaçlarının karşılanamaması, farklı değer yargıları, kültürleri, cinsiyetleri gibi faktörler de çatışmalara neden olmaktadır. Eşlerin çatışma sırasında çatışma çözme stilleri, birbirlerinin duygularını anlayabilme yeteneği, iletişimin kalitesiyle de ilişkilidir. Kişiler arası çatışmaların başlama nedenleri; biliş, algı, duygu, bilinçdışı, ihtiyaçlar, iletişim becerileri gibi farklılıklardan kaynaklanabilir.

                  İnsanların yetiştiği çevre koşulları, kültür, aile yapısı, eğitim seviyeleri ve çalışma şartları çatışma düzeylerini etkilemektedir.  Evlilik yaşantısında bireylerin çatışma durumlarını etkileyen bir diğer etken evlenme şekilleridir. “Erken evlilik, görücü usulü (geleneksel) evlilik, aşk evlilikleri” evlilikte çatışmayı belirleyen faktörler arasındadır. Evlilik uyumunda önemli değişkenlerden biri de cinsel uyumdur. Hawton ve Catalan, cinsel işlev bozuklukları ve evlilik problemleri arasında bir ilişkinin bulunduğunu, burada önemli olanın, hangisinin birincil hangisinin ikincil olduğunun ayırt edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Birçok klinisyen, cinsel işlev bozukluklarının, evlilik içi çatışmaların nedeni olmaktan çok, ilişkinin altında yatan problemlerinin dışa yansımasıyla ortaya çıktığını, diğer bir deyişle çiftin ilişkilerindeki soruna ikincil olarak geliştiğine inanmıştır. Bu düşünce, cinsel terapi için başvuran çiftlerin, belli düzeyde, eşler arası çatışma yaşadığı gerçeğiyle de örtüşmektedir.

             Evlilik hayatında uyumu bozan çatışmaya neden olan başka birçok faktör bulunmaktadır. Bunlardan bazıları;  Kadın ve erkeğin evlendikten sonra birbirlerine açık olmaması, evlenmeden önce eşlerin bireysel hayat yaşıyor olması, eşlerin karakter özellikleri, evlendikten sonrada özgür davranışlarda bulunmak istemesi, evlilik sonrasında eşlerin kısıtlandığını düşünmesi, eşin bir diğer eşe karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi, çocuk bakımı, eşlerin mesleki statüleri ve benzeri sayılabilir.

  • Demir eksikliği kansızlığı ve bununla karışan durumlar

    Demir eksikliği kansızlığı ve bununla karışan durumlar

    Kanımıza rengini veren alyuvarlar kılcal damarlar aracılığıyla vücudun en ücra köşelerine kadar oksijen taşıyan hücrelerdir. Bunu, içindeki hemoglobin denen madde aracılığıyla yapar.

    Kansızlık denince işte bu hemoglobin denen madde miktarındaki azalma anlaşılmalıdır. Kansızlık tek bir hastalık değildir. Çok farklı hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan ortak bir bulgudur. Bu durum oluşunca vücudun oksijen ihtiyacının karşılanmasında sorunlar ortaya çıkar. Halsizlik ve bitkinlik olur, solukluk görülür. Vücut, eksikliği giderebilmek için dokulara daha fazla kan göndermeye çalışır. Bu yüzden kalp daha çok kan pompalamak zorunda kalır, taşikardi (kalp atım sayısının artması) ve çarpıntı olur.

    İnsanlarda en sık görülen kansızlık türü, demir eksikliği kansızlığıdır. Genellikle kadınlarda görülür. Bunun en önemli nedeni de aşırı menstruasyonla oluşan kan ve bunun sonucundaki demir kaybıdır. Gebelikte ve büyüme çağındaki çocuklarda da ihtiyacın artmasına bağlı olarak demir eksikliği görülebilir. Erkeklerde demir eksikliği en çok mide barsak sistemindeki gizli kanamalardan dolayı oluşur. Farkında olmadan ortaya çıkan bu kanamalar; gastrit, ülser, polip ve hemoroid gibi hastalıklara bağlı olabilir. Ancak en ciddi hastalık, kalın barsak kanseridir. Bu nedenle yetişkin bir erkekte demir eksikliği var ise mutlaka kalın barsak kanseri yönünden incelenmelidir.

    Demir eksikliğinde serum demiri azalır, demir bağlama kapasitesi artar ve kemik iliği depolarının göstergesi olan serum ferritin düzeyi azalır.

    Tedavide ağızdan demir hapları verilir. Demir hapları aç karnına ya da etle alınmalıdır. C vitamini emilimi artırır. Bu nedenle demirle birlikte portakal suyu içilmesi, C vitamini tabletleri alınması kansızlığın daha çabuk düzelmesine imkan verir. Özellikle süt ve çay gibi içecekler demir emilimini bozduğundan bu tür gıdalar alındıktan en az iki saat sonra demir hapı yutulmalı ve hap alındıktan sonra demirin emilimine izin vermek amacıyla en az bir saat et ve portakal suyu dışında bir başka gıda tüketilmemelidir. Bazen demir tedavisine rağmen kansızlık düzelmeyebilir. Bunun başlıca iki nedeni olabilir: Birincisi, kan kaybı devam ettiği için verilen demir yeterli olmuyordur. İkinci neden, verilen demirin sindirim sistemindeki emilimi bozuktur. Emilim bozukluğu saptanırsa demir tedavisi damar yoluyla yapılmalıdır.

    Demir eksikliği yoksa gereksiz yere demir vererek oyalanılmamalıdır. Bu durumda kansızlık yapan diğer hastalıklar araştırılmalıdır.

    Sıkça görülen bir başka kansızlık nedeni Akdeniz anemisi yani talasemidir. Ülkemizde ve Kıbrıs’ta beta talasemi taşıyıcılığı nadir olmayarak görülmektedir. Ayrıntılı bir inceleme, demir eksikliğiyle Akdeniz anemisi taşıyıcılığının birbirinden kolaylıkla ayırt edilmesini sağlar. Akdeniz anemisi taşıyıcılığı doğumsal bir hastalık olduğundan önceki yıllara ait kan düzeyleri var ise bunlar tekrar gözden geçirilmelidir. Yıllar önceye ait düşük hemoglobin düzeyleri Akdeniz anemisi taşıyıcılığından kuşku duyulmasına neden olur. Tabii burada yıllar boyunca tekrarlayan demir eksikliği anemisi olan ve tam tedavi edilmemiş hastaları da göz ardı etmemek gerekir. Bir diğer önemli nokta kalıtsal bir hastalık olduğundan Akdeniz anemisi taşıyıcılarının anne, baba ya da yakınlarında da aynı durumun söz konusu olmasıdır. Bu kişiler de araştırılmalıdır. Demir eksikliği ile Akdeniz anemisi taşıyıcılığını birbirinden kesin ayırmak için başvurduğumuz bazı testler vardır: Demir eksikliğinde kemik iliğinde depolanan demir çok azaldığından bunun kandaki göstergesi olan “ferritin” düzeyi normal sınırların altındadır. Oysaki Akdeniz anemisinde kemik iliği demir depoları azalmamıştır ve ferritin düzeyleri normal sınırlardadır. Bu nedenle bu hastalara istediğiniz kadar demir verin kansızlığı düzeltemezsiniz. Akdeniz anemisinin kesin tanısı için “hemoglobin elektroforezi” denen bir yönteme başvurmak gerekir. Bu testlerin her ikisi de hastadan basitçe bir kan alarak yapılabilir. Akdeniz anemisi taşıyıcılarında genellikle hafif bir kansızlık vardır ve bu tolere edilebilir. Kansızlığın tolere edilemediği durumlarda kan transfüzyonu yapılmalıdır. Bu kişilerde alyuvarlar çabuk yıkıldığı için kemik iliği daha çok çalışmak zorunda kalır. Bu da bir B vitamini olan folik asite ihtiyacı artırır. Akdeniz anemisi taşıyıcıları her ne kadar kendileri için belli bir risk oluşmadan yaşamlarını sürdürebilirlerse de çocuk sahibi olmak istediklerinde eşlerinin de bu yönden araştırılması gerekir. Eşte de Akdeniz anemisi taşıyıcılığı varsa doğacak çocuğun normal ya da taşıyıcı olmasının yanı sıra gerçek talasemili olma riski de vardır

    Romatizmal hastalıklar, bağ dokusu bozuklukları, brusella ve tüberküloz gibi iltihapla seyreden bazı kronik hastalıklarda da bazen demir eksikliğiyle karışabilen kansızlık görülebilir. Bu kişilerde serum demiri azalmıştır ama ferritin çok yüksektir. Demir vermekle kansızlık düzelmez. Kansızlığın tedavisi altta yatan hastalığın tedavisiyle mümkün olur.

  • Disleksi

    Disleksi

    Yeni eğitim- öğretim yılına başladığımız bu günlerde birinci sınıfa başlayan çocukların anne, babaları ve öğretmenleri ” Disleksi” diğer adıyla öğrenme bozukluğu olan gelişimsel bir farklılığa dikkat etmeleri gerekir.

    Disleksi; dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ve matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüler gösteren bir öğrenme bozukluğudur. Bu bir zihinsel gerilik değildir. Aksine Dislektik çocuklar normal ve üstü zekaya sahiptir. En önemli ayırıcı tanısı da budur. Bazı Dislektik çocuklarda özel yetenekler bile görülebilmektedir. Dislektik çocuklarda, çoğunlukla dikkat bozukluğu da beraberinde görülür.

    Bu çocuklarda en belirgin özellikler şöyle sıralanabilir; harfleri ya da rakamları ters algılayabilirler. Örneğin, 6 yerine 9, 9 yerine 6 diyebilirler. Okurken cümle içerisinde kelime atlamaları görülür ya da farklı satırlardan okumayı sürdürebilirler. Yön tayininde güçlükler yaşayabilir, sağını solunu öğrenmekte zorlanabilirler. Uzaklık ve derinlik algılamasında sorunlar yaşayabilirler. Bu nedenle bir tepsiyi taşırken devirebilir, ya da elindekileri daha sık yere düşürebilir, bazen de eşyalara çarpabilirler. Benzer sesleri (d-t, f-v, b-p, k-g, c-ç gibi harfleri) birbirine karıştırabilirler. Hece içindeki harfleri yerlerini değiştirerek farklı okuyabilirler. Örneğin, at yerine ta ya da ve yerine ev diyebilirler. Haftanın günlerini ardı ardına saymakta zorlanırlar. Tahtadan yazıları defterlerine geçirmekte güçlük çekerler. Ödevlerini yapmayı unuturlar. Anne-babaların sık sık bu konularda uyardıkları ve bazen de çocukları yalancılıkla suçladıkları görülmektedir. Dün-bugün ve yarın gibi zaman kavramlarını sıralamada güçlük çekerler. Arkadaşları ile ilişkileri genellikle sorunludur.

    Bu çocuklar aileleri ve toplum tarafından en sık suçlanan, eleştirilen ve yargılanan çocuklardır. Okul başarısızlığı nedeniyle tembel, harfleri karıştırması nedeniyle dikkatsiz, ödevlerini unuttu diye sorumsuz, dağınıklığı nedeniyle savruk, sağını solunu karıştırdı diye aptal, daha sık düşmesi ve eşyalara çarpması nedeniyle sakar gibi bir çok yargı bombardımanına maruz kalırlar. Çocuk kendisi de bunu anlamlandıramamaktadır. Elinden gelenin bu olmasına rağmen çevresindeki insanların bu şekilde ona yüklenmeleri onda özgüven eksikliğine ve benlik saygısını yitirmesine neden olur. Böyle bir durumda çocuk okul hayatından daha fazla uzaklaşmaya, ders çalışma konusunda motivasyonunu kaybetmeye ve kabul görmediği için çatışmalı ilişkiler içerisine girebilmektir.

    Disleksi toplum tarafından çok bilinmese de yaygın bir sorundur. % 8- 10 oranında gözükmektedir. Erkeklerde kızlara oranla 3- 4 kat daha fazla görülmektedir. Zamanla geçen bir sorun değildir. Ömür boyu devam etmektedir. Ancak bireysel eğitim planı ve özel eğitim desteği ile okulda yaşayacağı problemler en aza indirilebilmektedir. Çünkü bu çocukların normal okul müfredatında öğrenmeleri zordur ve mutlaka özel eğitim desteği almaları gerekir.

    Ailleler çocuklarının okulda yaşadığı başarısızlık ya da öğrenme sorunlarıyla ilgili çocuğu tembellikle suçlamadan önce, RAM ( Rehberlik ve Araştırma merkezi ) , ya da psikolog, pedagog, psikiyatrist gibi konusunda uzman meslek uzmanlarına başvurulmaları gerekir. Erken tanı ve müdahale çocuğun okul yaşantısını pozitif yönde etkileyecektir.

  • Allerji testleri hangi durumlarda ve nasıl uygulanır?

    Allerji testleri hangi durumlarda ve nasıl uygulanır?

    Hapşırıyorsunuz, öksürüyorsunuz ve göğsünüzde hırıltınız var… Gözleriniz kaşınıyor ve burnunuz akıyor… Gittiğiniz doktorlar allerjiniz olabileceğini söylediler… İşte böyle bir durumda yakınmalarınızın allerjik olup olmadığını belirlemek ve nelere allerjiniz olduğunu kesin olarak ortaya koyabilmek için bazı allerji testlerine gerek duyulabilir.

    Allerji testi nedir?

    Eğer allerjiniz varsa özel bir maddeye karşı duyarlılık gösterirsiniz. Allerjik bir reaksiyona neden olan maddeler allerjen olarak adlandırılır. Sizde hangi özel maddelerin allerjiye neden olduğu, allerji uzmanlarınca küçük miktarlarda allerjenler kullanılarak yapılan deri testleri ve bazı özel durumlarda kan testleriyle emniyetli ve etkin bir şekilde belirlenebilir. Allerji testleriyle nelere karşı allerjik olduğunuz kesin olarak belirlendikten sonra, doktorunuz tarafından sizin için en uygun tedavi planlanacaktır.

    Hangi allerjenlerle test olacağım?

    Hekiminiz allerjik olabileceğinizi düşündüğünde, bir ya da daha fazla madde hapşırık, öksürük, hırıltı, kaşıntı, kabarma gibi belirtilere yol açıyor olabilir. Yakınmalarınız genellikle şu allerjenlere bağlıdır:

    Ağaç, çimen, tahıl ya da yabani otların çiçek tozları (polenler)

    Evinizde yaşayan gözle görünmeyecek kadar küçük böcekçikler olan ev tozu akarları

    Evcil hayvanların deri salgıları, tükürük ve idrarlarında bulunan proteinler (tüyler değil)

    Ev ya da ev dışındaki küf mantarları

    Hamam böceği kalıntıları

    Daha ciddi alerjik tepkilerse şu nedenlerle görülebilir:

    Bal arısı, yaban arısı, ya da diğer böceklerin sokmasına bağlı zehirleri

    Gıdalar

    Eldiven, balon gibi eşyaların üretildiği doğal kauçuk (lateks)

    Penisilin gibi ilaçlar

    Saydığımız bu allerjenlerin tümü protein yapısında maddelerdir. Allerji testleriyle bu proteinlerden hangilerine duyarlılığınız olduğu belirlenir.

    Allerji testlerinde kullanılan allerjenler ve aşılar Sağlık Bakanlığınca ruhsatlandırılmış ticari preparatlardır (Resim-1).

    Resim-1

    Başlıca allerji test yöntemleri nelerdir?

    Deri prik testi: Bu testler genellikle ön kol iç yüzüne, bazen de sırt bölgesine deri yüzeyine uygulanır. Deri yüzeyi alkollü bir pamukla silindikten sonra allerjenlerin damlatılacağı yerler kalemle işaretlenir (Resim-2).

    Resim-2

    Özel damlalıklı şişelerden alınan allerjenler belli bir sırayla işaretlenmiş olan yerlere damlatılır (Resim-3). Daha sonra steril bir iğne veya lansetle allerjenin damlatıldığı yerdeki deri yüzeyi kanatılmadan hafifçe çizilir (Resim-4).

    Resim-3 Resim-4

    Bu işlem her antijen için sırayla tek tek yapıldıktan sonra deri yüzeyi kurulanır ve hasta 10 dakika bekler. Bu arada allerjenlerin damlatıldığı bölge açık kalmalı ve kaşınmamalıdır. 10 dakika sonra hastanın allerjenlere verdiği deri yanıtı değerlendirilir. Kızarık bir zeminde sivrisinek sokmuş gibi hafifçe kabarık ve kaşıntılı yanıtlar pozitif olarak değerlendirilir (Resim-5).

    Resim-5

    Allerjisi olan bireylerin vücutlarında IgE olarak adlandırılan allerjik antikorlar bulunur. Sadece allerjik kişilerde bulunan bu antikorlar mast hücreleri olarak adlandırılan özel hücreleri uyarır. Mast hücreleri de mediyatör olarak adlandırılan histamingibi bazı kimyasal maddeler salgılar. İşte bu mediyatör ortaya çıkan kızarıklık ve kabarmaya neden olur. Test sırasında sadece duyarlı olduğunuz allerjenlerin damlatılarak çizildiği deri bölgelerinde bir kızarıklık ortaya çıkacak, diğer allerjenlerin damlatıldığı yerlerdeyse böyle bir sonuç gözlenmeyecektir.

    İntradermal test: Küçük bir miktardaki allerjen bir enjektörle genellikle üst kol bölgesine deri içine verilerek uygulanır (Resim-6). Prik testten daha duyarlı bir testtir. Prik testin net bir sonuç vermediği durumlarda yapılmasına allerji uzmanınız karar verir.

    Resim-6

    Kan testleri: Kanda belli allerjenlere karşı yapılmış olan IgE yapısındaki antikorların miktarını göstermeye yönelik testlerdir (Resim-7). Ancak, deri testlerinden daha az duyarlı olması, kan almayı gerektirmesi, çalışma süresinin zaman gerektirmesi ve daha pahalı olması nedeniyle klinik uygulamada tercih edilen testler değildir. Sadece deri testlerini baskılayabilecek bir ilaç kullanan ve bu ilacın kesilemediği hastalarda veya deri testinin uygulanmasına engel bir deri hastalığı olan kişilerde tanı amacıyla kullanılabilir.

    Resim-7

    Yama testi: Deriye temas eden kimyasal maddelerin neden olduğu “allerjik kontakt dermatit” adı verilen deri lezyonlarına neden olan allerjenleri belirlemek amacıyla yapılan bir testtir. Allerjenler hastanın sırt bölgesine özel flasterlerle yapıştırılarak uygulanır (Resim-8). 48-72 saat boyunca yapıştırılmış olan bu allerjenler hastanın sırtında kalır (Resim-0). Hasta bu süre boyunca yıkanmamalıdır. 48-72 saat sonra flasterler açılarak hastanın verdiği deri yanıtı değerlendirilir. Kızarık ve kaşıntılı bir zeminde içi su dolu küçük kabarcıklar şeklindeki sonuçlar pozitif olarak yorumlanır (Resim-10).

    Resim-8

    Resim-9 Resim-10

    Kimlere allerji testi yapılabilir?

    Allerji testleri her yaştaki erişkin ve çocuğa yapılabilir. Farklı bireyleri farklı allerjenler etkileyeceğinden allerji uzmanınız tıbbi öykünüzü alıp muayenenizi gerçekleştirdikten sonra sizin için hangi testin gerekli ve daha uygun olacağına karar verecektir.

    İlaçlar deri testlerini etkiler mi?

    Ağız yoluyla alınan antihistaminler deri testlerini baskılayacaklarından deri testi yapılmadan bir hafta önce kesilmelidir. Çeşitli allerji ilaçlarının yanı sıra bazı öksürük şurupları, nezle ve grip ilaçları da antihistamin içerirler. Ayrıca antidepresanlar gibi bazı ilaçlar da deri testlerini baskılayarak deri testlerinin yanlış yorumlanmasına neden olabilir. Burun damlaları ve akciğerlere çekilerek kullanılan astım ilaçları gibi ilaçlarsa deri testleri üzerine etkisiz olup test öncesi kullanılmalarında sakınca yoktur. Kalp, yüksek tansiyon, diyabet gibi hayati önemi olan hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar da genellikle deri testlerini etkilemezler ve test öncesi kesilmemelidir. Test öncesi kullandığınız ilaçlar hakkında doktorunuza mutlaka bilgi veriniz.

    Allerji testleri niçin yapılmalıdır?

    Allerjik belirtilerinizin en etkin şekilde tedavi edilebilmesi için allerji uzmanınız her şeyden önce neye allerjik olduğunuzu belirlemelidir. Örneğin sadece ev tozu akarlarına allerjikseniz evde beslediğiniz kedinizi vermek zorunda değilsiniz, ya da polenlere bağlı mevsimsel bir allerjiniz varsa bütün bir yıl boyunca ilaç kullanmanız gerekmez. Allerji testleri durumunuz hakkında kesin bilgi verecektir ve yakınmalarınıza neden olan allerjenlerin bilinmesi durumunda;

    Allerjenlerle karşılaşmaktan kaçınabilirsiniz.

    Hekiminizce planlanacak özel ilaç tedavileri alabilirsiniz.

    Gerekli durumlarda “allerji aşısı” olarak bilinen sorumlu allerjenle aşılama uygulamalarının yapılması söz konusu olabilir.

  • Tiroid hastası mıyım?

    1. Guatr nedir, neden oluşur?

    Tiroid bezi boynun ön kısmında yerleşen ve vücudumuz için hayati öneme sahip bir iç salgı bezidir. Normal ağırlığı yaklaşık 20 gram kadar olup herhangi bir nedenle büyümesine guatr denir. Nodül olmaksızın tiroid büyümesi basit (diffüz) guatr, nodüllü tiroid büyümesi nodüler guatr olarak adlandırılır. Guatr oluşumunda iyot elementinin gıda ile yetersiz alınması, genetik yatkınlık, çevresel ve kişisel özellikler gibi değişik faktörler etkili olmaktadır. Ayrıca bizim yaptığımız bir çalışmada obezite ile tiroid büyüklüğünün sıkı ilişkisi olduğunu gösterdik.

    2. Tiroid hormonları neden önemlidir?

    Tiroid hormonu vücudumuzda; büyüme, gelişme, enerji oluşumu ve enerji kullanımı, vücut ısısının sağlanması ve devamlılığı, her türlü metabolizma faaliyetinin normal şekilde sürdürülebilmesi için çok önemli roller üstlenmektedir. Dolayısıyla tiroid hormonunun gereğinden az ya da fazla salgılanması vücuttaki her organ üzerinde ciddi rahatsızlıklara sebep olabiliyor.

    3. Tiroid hastalıklarının belirtileri ve bulguları nelerdir?

    Çeşitli hastalıklarda tiroid hormonlarının fazla üretilip salgılanması (hipertiroidi) ya da olması gerekenden az üretilmesi ve salgılanması (hipotiroidi) söz konusu olabilir. Salgının fazla olması durumunda çarpıntı, aşırı iştah ve yemek yemeye rağmen kilo kaybı, sinirlilik, ellerde titreme, terleme, saç dökülmesi, kas ağrısı, ishal gibi şikâyetler oluşurken, salgının yetersiz olması halinde hareketlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, uyuma isteği, saç dökülmesi, vücutta su tutulması ve kilo artışı, ciltte kuruma, ses kısıklığı, kabızlık, kadınlarda adet düzensizliği gibi şikayetler ortaya çıkar.

    Tiroid bezinin yapısal hastalıklarında; nodüllerin sayı ve büyüklüğüne göre boyunda şişlik, nefes borusuna bası nedeniyle öksürük veya ilerlemiş olgularda nefes almada zorluk, yemek borusuna bası nedeniyle yutkunma zorluğu, ses kısıklığı gibi belirtiler olabilir.

    4. Tiroid nodülü nedir, nasıl oluşur?

    Tiroid bezinde ortaya çıkabilen yuvarlak ya da elips şeklindeki oluşumlara nodül denir. Elle muayene ile hastaların %5-10’unda nodül saptanabilirken tiroid ultrason kullanımının yaygınlaşması ile erişkin insanların hemen hemen %50’sinde tiroid nodülü veya nodüllerinin bulunabileceği gösterilmiştir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülürler. Nodüllerdeki en önemli tanımlayıcı özellik nodülün kanser olup olmadığıdır. Tiroid nodüllerinin kanser riskini ortaya koymada kullanılan en önemli yöntem nodüllerden ince iğne ile alınan biyopsilerdir. Genel olarak, nodüllerin yaklaşık %90’i iyi huylu olmasına karşın %10 civarında nodül içinde kanser bulunabilmektedir.

    5. Tiroid hastalıklarında tanı yöntemi nedir?

    Öncelikli olarak kanda tiroid hormon düzeylerine (ST4 ve TSH) bakılmalıdır. Tiroid hastalıklarında olmazsa olmaz tanı aracı ultrasonografi muayenesidir. Bazı hastalarda tiroid sintigrafisi de tanısal amaçla kullanılmaktadır.

    6. Tiroid hastalıkları nasıl tedavi edilmektedir?

    Biyopsi sonucu kanser açısından şüpheli yada kanser çıkan hastalar ile mekanik basıya neden olan büyük nodüle sahip olan hastalar ameliyat edilmelidir. Bu durumda, çoğu zaman tiroid bezinin tamamı çıkarılmakta olup bu hastalar ömür boyu dışarıdan tiroid hormonu almak zorundadırlar. Ayrıca Hashimoto hastalığı gibi tiroid hormon eksikliği durumlarında hastalar ömür boyu dışarıdan tiroid hormonu almalıdırlar. Tiroid hormon fazlalığı olan hastalarda hormon fazlalığı ilaç veya radyoaktif iyot tedavisi vererek ya da ameliyat ile tedavi edilmelidir.