Kısa sürede fazla kilolardan kurtulma isteğiyle zayıflama ilaçları ve bitkisel karışımlara başvurmak, pek çok hastalığı beraberinde getirerek hayati riske de neden olabiliyor. Ancak sağlıklı kilo vermenin yolu, uzman kontrolünde doğru yaşam tarzı değişikliklerinden geçiyor. Memorial Etiler Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Özlem Kaplan, zayıflama ilaçlarının zararlı etkileri ve kalıcı kilo kontrolü için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.
Zayıflama ilaçlarının ve bitkisel ürünlerin bitki içerikli olması zararsız anlamına gelmiyor
Şişmanlık özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve Batı toplumlarında günlük yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin azlığı nedeniyle giderek yaygınlaşan önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda pek çok kişi, diyet ve egzersiz yapmadan bir an önce kilo vermek amacıyla çeşitli ilaç, bitki ve bitkisel ürünler kullanmaktadır. Toplumda bitkisel ürünlerin zararsız olduğuna dair yanlış bir inanış bulunmaktadır. Tüm bu ürünlere internet üzerinden kolayca ulaşım olması, geniş kitleler tarafından bu ilaç ve bitkisel ürünlerin yaygın kullanımına yol açmaktadır.
Vücudunuzun dengesi bozulabilir
Bu ürünlerin uzun süreli kullanımı sonucunda çeşitli istenmeyen etkiler görülebilir. Kilo verdirdiği ileri sürülen ürünlerin içerisinde dışkılamayı kolaylaştırıcı, idrar çıkışını ve terlemeyi arttırıcı, sindirim sistemini uyarıcı ve gaz giderici etkisi olan bitkilerin olduğu gözlenmiştir. Bu ürünlerin sürekli kullanımı vücuttan sıvı ve elektrolit kayıplarına neden olması nedeniyle hayati tehlike oluşturabilmektedir. Mide ve bağırsağın hareket kabiliyetini bozarak karında şişlik, kramplar, bulantı ve kusma neden olabilir. Sıvı ve elektrolit kayıpları sebebiyle de kişilerde yorgunluk, depresyon, tansiyon düşüklüğü, kalpte ritim ve ileti bozuklukları, solunum kaslarında zayıflık, kramplar gibi tablolar oraya çıkmaktadır. Ayrıca bu şekilde verilen kilolar sıvı kaybına bağlı olduğu için kalıcı değildir.
Bu konuda farkındalık oluşturulması çok önemli
Belirtilen risk faktörleri göz önünde bulundurularak, toplum bu zayıflama ilaçlarının neden olabileceği istenmeyen etkiler konusunda bilinçlendirilmeli, bu ürünleri kullanmak isteyen kişiler önce kapsamlı bir sağlık kontrolünden geçirildikten sonra doktor, diyetisyen ve eczacının kontrolünde kullanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu tip ürünlerin ilaç olarak değerlendirilip standardizasyonunun sağlanması ve Sağlık Bakanlığından ruhsat alarak eczanelerde satışa sunulması toplum sağlığının korunması adına daha faydalı olacaktır.
Bedenen ve ruhen iyi hissetmek, hastalıklardan uzak, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmek için ideal kiloda olmak önemlidir. Günümüz yaşam koşullarında artık daha hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesi, fast food ürün tüketimlerinin artması ile beraber kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklar da artmaktadır. İdeal kilo, “Beden Kitle İndeksi” ile ölçülmektedir. Beden Kitle indeksi; normal kilolu, fazla kilolu ve obez gibi sınıflandırılmaların yapılmasında kullanılan ölçüttür. Beden Kitle İndeksi, bireyin kilosunun boyunun karesine bölünmesiyle bulunur.
BKİ = kg / m2 BKİ < 25 = normal kilolu 25 < BKİ < 30 = fazla kilolu 30 < BKİ = obez olarak sınıflandırılır.
Sağlıklı ve aynı zamanda kalıcı olarak haftalık kilo kaybı; kişinin yaşı, metabolizması ve fiziksel aktivitesi göz önünde bulundurularak yaklaşık olarak 0,5 – 1,5 kg arasındadır. Güne canlı ve zinde başlamak, öğle veya akşam öğünlerinde açlık krizleri yaşamamak için kahvaltı atlanmamalıdır. Gün içerisinde az ve sık beslenme modeli benimsenmelidir. Beslenme programında yeterli vitamin ve mineral olmasına dikkat edilmelidir. Meyve, sebze, tam tahıl ve yağ oranı düşük protein kaynakları dengeli bir şekilde tüketilmelidir. Metabolizmanın devamlılığını sağlaması, bağırsak hareketlerinin düzenlenmesi, vücutta oluşan zararlı maddelerin atımı için mutlaka yeteri kadar su tüketilmelidir.
Yemekleri iyi çiğnemek, porsiyonları biraz küçültmek, tuzu daha sınırlı kullanmak, asansör yerine merdivenleri tercih etmek, kısa mesafeleri yürümek gibi küçük değişikliklerle kilo verme süreci desteklenebilir. Kişi kilo verme sürecinde değiştirdiği davranışlarına devam etmelidir. Fiziksel aktiviteyi ve dengeli beslenmeyi terk ettiği süreçte vücut tekrar kilo almaya başlar.
Yaz gelmeden ideal kiloya ulaşmak için 10 öneri
Güne mutlaka sağlıklı bir kahvaltı ile başlanmalıdır.
Ana ve ara öğünler atlanmamalıdır, çünkü atlanılan her öğün gün içinde daha çok yemek yenmesine neden olur.
Bütün besin grupları günlük beslenme düzeninde yer almalıdır.
Yemek pişirme yöntemlerini gözden geçirilmelidir. Kızartma yerine; ızgara, fırın veya haşlama yöntemlerinden birini tercih edilmelidir.
Günlük alınması gereken tuz miktarı yaklaşık olarak 6 gr yani bir tatlı kaşığı kadarolmalıdır.
Sağlıklı yağları tüketmek önemlidir. Zeytinyağı, fındık fıstık, ceviz gibi kuruyemişler, avokado sağlıklı yağ gruplarındandır.
Süt, yoğurt, peynir grubunu yarım yağlı tüketilmelidir. Yağlı kırmızı et yerine yağsız olanı tercih etmeye çalışılmalıdır.Kurubaklagiller veya sebze yemeklerinin az yağ ile hazırlanmış olmasına dikkat edilmelidir.
Haftada 2 kere balık tüketilmelidir.
Bol su içmek önemlidir.
Gün içinde hareketli olunmalı, kişiye özel egzersizler belirlenerek düzenli yapılmalıdır.
Günde üç veya daha fazla sayıda yumuşak, sulu dışkılama durumu ishal olarak tanımlanmaktadır. Bu problemi yaşayan kişiler sürekli bir sıkışıklık hissi ile neredeyse tuvalete bağımlı kalmaktadır. Gelişmiş ülkelerde viral nedenli ishaller daha fazla görülürken; sosyoekonomik durumu düşük, alt yapı tesisleri yetersiz, temiz su sorunu yaşayan ve kişisel hijyene önem verilmeyen ülkelerde bakteriyel nedenler ön plandadır. Bu dönemlerde görülen ishaller de daha çok mikrobik ishaller olarak karşımıza çıkmaktadır. Uygun koşullarda saklanmayan yiyeceklerde üreyen mikroplar, enfekte suların içilmesi ya da bu sularla yıkanmış meyve sebzelerin tüketilmesi ishale neden olur. Aynı zamanda ishali olan kişilerin el hijyenine dikkat etmemesi de mikropların çevreye yayılımını kolaylaştırmaktadır. Başka hastalıklar nedeniyle kullanılan bazı antibiyotikler, bağırsağın emilim kusurları, bazı hormonal hastalıklar, stres de ishal nedenleri arasındadır.
Aşırı sıvı kaybı hayati riske neden olabilir
İshal hızla sıvı kaybına neden olduğu için tedavi edilmediği durumlarda ölüme kadar varan olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bebeklerde, yaşlılarda, hamilelerde ve bağışıklık sistemi ile ilgili rahatsızlıkları olan bireylerde hastalık daha ağır seyreder. Bu nedenle sıvı ve elektrolit kayıplarının yerine konulması tedavi için çok önemlidir. İshali olan kişilerin hastalık öyküsünün alınması, muayene ve kapsamlı tetkiklerle tedavi sürecine karar verilmesi gerekir.
Su, şeker, tuz ve karbonat karışımı sıvı kaybını önlüyor
Genel durumu iyi olan bulantı ve kusmanın olmadığı ateşi olmayan hastalarda 1 litre kaynatılmış soğutulmuş suya 1 çorba kaşığı şeker, 1 tatlı kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konularak karıştırılır ve hazırlanan karışım içilebildiği kadar sık aralıklarla içilir. Daha ağır durumlarda kişi ağızdan beslenemiyorsa, ateşi varsa ve ishal 24 saatten uzun sürdüyse mutlaka hastane şartlarında damar yolu ile sıvı ve elektrolit takviyesi yapılmalı, dışkı incelemesi yapılarak tedavi belirlenmelidir.
Patates ve muz tedaviye yardımcı oluyor
Hastalık sürecinde doğru beslenme çok önemlidir. Bu dönemde yağlı ve lifli gıdalardan kaçınmak gerekir. Patates ve muz potasyum kaybını önlemek açısından en önemli gıdalardır. Çorba, haşlama, püre, maarna ve pirinç tüketimi sağlanmalıdır. Tedavinin en önemli kısmı sıvı ve elektrolit kaybını önlemektir.
Açıkta satılan yiyecekleri yemeyin
İshale karşı kişisel temizliğe dikkat etmek, özellikle her fırsatta elleri yıkamak, kaynağı bilinmeyen, açıkta satılan veya dağıtılan, denetimsiz içme suları ve bu sularla yıkanmış sebze ve meyveleri tüketmemek, yiyeceklerin taze olmasına, paketlenmiş olarak satılan yiyeceklerin üzerindeki son kullanma tarihinin geçmemiş olmasına dikkat edilmelidir.
Bu hastalıklar, genetik yatkınlığı olan (atopik) bireylerde “allerjen” olarak adlandırılan maddelerin vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemini uyarması ve abartılı bir yanıt oluşturması neticesinde ortaya çıkar. Allerji belirtileri, etkilenen doku ve organa göre değişir. Burun etkilendiğinde “alerjik rinit”, göz etkilendiğinde “alerjik konjonktivit”, solunum sistemi etkilendiğinde “alerjik astım” ve deri etkilendiğinde “ürtiker” (kurdeşen, dabaz) ya da “egzama” olarak adlandırılan hastalıklar gelişir. Birden fazla sistemin etkilenmesi durumunda ise “anafilaktik şok” denen ve derhal müdahale edilmesi gereken bir klinik tablo ortaya çıkar. Hayati risk taşıyan bu tabloda tansiyon düşüklüğü ve şuur kaybı yanında ürtiker, solunum sıkıntısı ve karın ağrısı meydana gelir. Bazen de boğazda meydana gelen şişlik solunum yollarını tıkayarak ölümle neticelenir.
Allerjik rinitli hastalarda başlıca belirtiler arka arkaya hapşırma, burun-boğaz akıntısı (su gibi) ve kaşıntısıdır. Hastaların bir kısmında gözlerde yaşarma ve kaşıntı ile karakterize konjonktivit tablosu gelişir. Neden olan allerjenler çoğunlukla ev içinde küf mantarları ve akarlar, ev dışında ise polenlerdir. Allerjik rinit, tanısı erkenden koyulmadığı ve tedavi edilmediği zaman daha ağır bir hastalık olan astıma ilerleyebilir. Astımlı hastaların öksürük, zor nefes alıp verme ve hırıltılı solunum şikâyetleri vardır. Kriz anında bu belirtiler daha şiddetlenir, solunum yollarında spazm oluşarak boğulma ve panik hissine neden olur. Astım krizi olarak tanımlan bu durum acil tedavi gerektirir.
Deride kaşıntı ve kabarıklık oluşumu ile kendini gösteren ürtiker, çoğunlukla gıda ve ilaç allerjilerinde ve böcek ısırmalarında gelişir. Ancak ürtikere neden olabilen parazit hastalıkları, tiroid hastalıkları ve bazı sistemik hastalıkların da (romatizmal hastalıklar, kan hastalıkları, kanserler vb.) araştırılması gerekir. Deride gözlenen diğer bir allerjik hastalık içi sıvı dolu kabarcıkların meydana geldiği egzamadır. Kaşıntı, egzamada tipik olan şikâyetlerden biridir. Zaman içerisinde deride pullanma, kalınlaşma ve dökülme meydana gelir. Nedeni çoğunlukla derinin temas ettiği giysi, takı, cihaz vb. maddelerdir.
Atopik dermatit çoğunlukla çocuklarda gelişen bir deri hastalığıdır. Bu hastalık da allerjik nedenlerle meydana gelir ve derinin belli bölgelerinde (yanak, boyun, dirsek, diz) kaşıntı, kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, kanama ve iltihaplanma olması en karakteristik özellikleridir. Bu hastalığın gıda allerjileriyle yakın bir ilişkisi vardır. Tedavisi zor olmakla birlikte tetikleyici faktörlerin ortaya konması ve tedbir alınmasıyla belirti ve bulguların şiddeti azalır. Ilık su ile banyo yapmak, doğal sabun kullanmak, pamuklu giysiler tercih etmek, güneşten kaçınmak ve zamanında hekime gitmek bu tedbirlerden bazılarıdır.
Gıda ve ilaç allerjileri çoğu zaman farklı özelliklere sahip deri döküntülerine neden olurken bazen “anafilaktik şok” tablosu geliştirir. Anafilaktik şok arı allerjilerinde de en korkulan durumdur. O nedenle bu tip ciddi allerjilere önceden tanı koyulması ve tedavi edilerek önlem alınması gerekir.
Allerjik Hastalıklarda Tanı Koyma
Allerjik hastalıklarda tanı hastanın öyküsü, fizik muayene ve bazı laboratuvar testleri ile koyulur. Laboratuvar testleri hasta üzerinde uygulanan testler ve kan testleri olmak üzere başlıca ikiye ayrılır.
Hasta üzerinde uygulanan testler:
Deri testleri:
Deri üzerine veya deri içerisine uygulanan testler:
Allerji tanısında hala altın standart olarak gösterilen testlerdir. Polen (çimen, ot, ağaç, hububat), küf mantarı, akar, hayvan deri döküntüsü, kauçuk, gıda ve arı zehiri özütlerinden hazırlanan standart test çözeltilerinin deri üzerine veya deri içerisine uygulanması ile yapılır. Bu amaçla deri üzerinde küçük bir çizik oluşturan veya allerjenin deri altına verilmesini sağlayan özel iğneler kullanılır. Allerjen çözeltileri deriye uygulandıktan 15 dakika sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kabarıklığın büyüklüğüne göre sorumlu olan allerjen belirlenir.
Bu testler ilaç allerjilerinde de kullanılır. Bu amaçla araştırılan başlıca ilaçlar: antibiyotikler (beta laktam), lokal veya genel anestezide kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, narkotik ağrı kesiciler, epilepsi ilaçları, kemoterapi ilaçları, radyolojik incelemelerde kullanılan maddeler ve biyolojik ajanlardır.
Yama testi:
Allerjen içeren standart test materyalinin vazelin eşliğinde sırt üzerine yapıştırılması ile yapılır. Bu amaçla kullanılan test materyali 20’den fazla allerjeni içerir (parfümler, ilaçlar, koruyucu maddeler, antioksidanlar, tatlandırıcılar, kozmetikler, plastikler, yapıştırıcılar, muhtelif kimyasallar vb.). Uygulamadan 48-72 saat sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kızarıklık, kaşıntı ve sulanma derecesine göre sorumlu olan allerjen belirlenir.
Solunum fonksiyon testleri
Allerjik nedenli astım düşünülen hastalarda yapılır. Bu amaçla “spirometri” olarak adlandırılan bir cihaz kullanılır. Çıkan neticeye göre solunum yollarının ve akciğer kapasitesinin etkilenme derecesi ortaya konur. Bu test bazen solunum yollarını açan ilaçlar uygulandıktan bir süre sonra da (15-20 dakika veya 15 gün) yapılır. Böylelikle akciğer işlevlerinin ilaçla düzelip düzelmediği değerlendirilir.
Provokasyon testleri
Belli bir allerjenin hastanın şikâyetlerine neden olup olmadığını belirlemek için yapılır. Genellikle solunum yollarındaki duyarlılığı ortaya koymak için veya sorumlu olan allerjeni (ilaç, besin) tespit etmek için kullanılır. Bu amaçla şüphe duyulan allerjen “hastalığın etkilediği organa bağlı olarak” ağız, burun, göz veya solunum yolu ile uygulanır. Hasta için riskli bir yöntemdir. Bu nedenle uzman eşliğinde ve acil müdahale için gerekli tedbirler alınarak yapılır.
Kan testleri:
Hastalıktan sorumlu allerjeni tespit etmek üzere tasarlanmış olan testlerdir. Burada temel prensip allerjene karşı gelişen antikorların kanda gösterilmesidir. Bu amaçla hastaların damarından alınan 3-5 mililitre (1 küçük tüp) düz kan yeterlidir.
Tedavi
Allerji tespit edilen hastalara tedaviye başlamadan önce verilen ilk tavsiye sorumlu olan allerjenden kaçınmaktır. İlaç tedavisi daha sonra gelir; etkilenen organa ve hastalığa göre farklı özelliklerde ilaçlar ve yöntemler kullanılır. Bunlar ağız, burun, göz, deri ve solununum yolu ile alınan tablet, sprey, damla ve enjeksiyon şeklindeki tedavilerdir. Bu tür ilaçlar kısa vadede belirtileri hafifletirken, uzun vadede ise kısmen iyileştirici etki gösterir.
Geleneksel tedavilerle sonuç alınamayan hastalarda “immünoterapi” olarak adlandırılan aşı tedavisi yapılır. Bu yöntem alerjik hastalıklarda kür sağlayabilen tek tedavi yöntemidir. Bu amaçla standart allerjen özütleri kullanılır ve belli zaman aralıklarında deri altına enjekte edilir. Tedavi başlangıç ve idame tedavisi olmak üzere 2 aşamada yapılır. Başlangıç tedavisinde giderek artan dozlar sık aralıklarla uygulanırken (haftada 1-2 enjeksiyon), idame tedavisinde belli bir doz allerjen daha geniş aralıklarla uygulanır. Geleneksel immünoterapi protokollerinde tedavi 3-5 yıl sürer. Son yıllarda daha kısa süreli protokoller de geliştirilmiştir.
Aşı tedavisinin en sık yan etkileri enjeksiyon yerinde kaşıntı ve kızarıklık görülmesidir. Ancak bazen hayati riski olan ciddi reaksiyonlar da (anafilaktik şok) gelişir. O nedenle aşı sonrası hastalar en az yarım saat gözlenmelidir.
Diğer bir immünoterapi yöntemi allerjenlerin damla veya tablet şeklinde dilaltı yoluyla verilmesidir. Bu yöntem son zamanlarda giderek yaygınlaşsa da aşı tedavisinin yerine alternatif bir tedavi değildir.
Lenf bezlerindeki büyümeler ( lenfadenopatiler ) çok sayıda nedenlerle oluşabilmektedir. Enfeksiyonlar ( bakteriyel, viral…) hastaların ilk aklına gelen nedenlerden biri olmakla birlikte, günümüzde, çoğu kez bir antibiyotik kullanımından sonra gerilemeyen lenf bezleri için, hekimlere artan sıklıkla “ ben lenfoma mı oldum ? “ sorusu yöneltilmektedir.Bazen aşırı kötümserlik içerse de, lenf bezlerini büyüten çok sayıda nedenlerden biri de lenfomalar olduğu için, bu soru hiç de haksız bulunmamalıdır.
Lenf bezi büyümeleri çok sayıda nedenlerle oluşabilirler. Bunların, tam kan sayımı ( hemgram – CBC ) , kan yayması ( periferik yayma ), kan biyokimyası, görüntülü incelemeler ( akciğer grafisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi…) gerekirse biyopsiler uygulanarak ayırıcı tanılarının yapılmaları gerekir.
Lenf bezi büyümelerin bazıları iyi huylu ( benign ) bazıları da kötü huylu ( malign ) nedenlerle gelişebilirler. Bakteriyel, viral, fungal ve diğer mikroorganizmalarla ilgili olarak tüberküloz, infeksiyöz mononükleozis, brüsellozis, AIDS, lenfositik lösemiler, bağ dokusu hastalıkları ( lupus, romatoid artrit ), kanser metastazları gibi çok sayıda hastalık ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır.
Konu başlığımıza gelince, lenfomalar, çok geniş bir hastalık grubunu oluştururlar. Lenfomaları, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki başlık altında inceliyoruz. Burada ,öncelikle, sıklıkları son 40-50 yılda giderek artan, neredeyse her doku ve organı tutan, birçok alt grubu olan , klinik gidişleri de çok farklılıklar gösteren Hodgkin dışı lenfomalardan ( HDL – NHL ) söz etmek istiyorum.
Hastalık seksenli yıllarda yaklaşık 100,000 kişiden 11 kişide görülürken, ikibinli yılların başlarında artarak 100,000’de 20 oranını bulmuştur. Yani hastalığın görülme sıklığı neredeyse ikiye katlanmıştır. Hastalığın sıklığı, yaşa ve çevresel koşullara bağlı olarak giderek artmaktadır. Bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen ilaçların kullanımı ( immunsüpresif ilaçlar ) ve AIDS gibi hastalıklar, lenfomaların oluşmasına büyük katkılar yapmaktadır. Bağışıklık sistemi, artan oranlarda uygulanan organ nakilleri ( transplantasyonlar ), radyoterapiler, kemoterapiler ve bu sistemi baskılayan ilaçlarla gücünü kaybetmekte ve lenfoma oluşumuna ortam hazırlanmaktadır. Bunlara çevresel karsinojenlerle giderek artan temasımızı da eklersek, hastalığın neden bu kadar sık görüldüğüne hiç şaşmamız gerekir. Daha önce saydıklarımıza ek olarak otoimmün hastalıklar, inflamasyonlar ve konjenital ( doğumsal ) immün yetersizlikler de lenfomaların ( HDL ) oluşmasını kolaylaştırırlar.
Hastalığın belirtilerine gelince; genellikle hastaların ilk dikkatini çeken, çevresel lenf bezlerinin ( boyun, kol altları, kasıklar …) bazen yavaş ve ağrısız, bazen de hızlı büyümeleridir .Çoğunlukla ağrısız olan ve zaman zaman küçülme gösterebilen lenf bezleri hastaların aklını karıştırarak durumun önemsenmemesine neden olabilirler. Ateş, gece terlemeleri, kilo kayıpları hatta kaşıntılar lenfomaları akla getirebilecek diğer belirti ve bulgulardır. Özellikle ateşin tipik olarak 38 C derecenin üzerine çıkması, hastayı hızla doktora yönlendirebilir. Hodgkin dışı lenfomalarda ( HDL ) çok fazla sayıda organ ve dokunun tutulumu söz konusudur. Bu nedenle, tutulum olan yerlere bağlı olarak çok farklı yakınmaların ortaya çıkması da söz konusudur. Deri, santral sinir sistemi ( SSS ), bademcikler ( tonsiller ),mide, ince bağırsak, dalak, karaciğer, yumurtalıklar, kemik iliği, göğüs kafesi ( toraks ), karın içindeki lenf bezleri ve organlar dahil çok fazla yerin tutulumları, çok farklı yakınmalara ve bulgulara neden olurlar.
B hücreli lenfomalar ( yaklaşık % 88 ) ve T hücreli lenfomalar ( % 12 ) olarak iki alt başlıkta özetleyebileceğimiz lenfomaların, konu alt gruplarına gelince, ayrıntılı patolojik yöntemlerle çok fazla sayıda alt tiplerinden söz edebiliriz. Bu ayrıntılı patolojik incelemeler ve hastalığın gidişi, tedavi yaklaşımlarına çok önemli katkılar sağlarlar. Örneğin, bazı olumlu patolojik özellikler taşıyan lenfomalar sadece izlenirken, bazı lenfomaların tedavisi çok yoğun olarak planlanır. Bu nedenle, doku biyopsi örneğinin kalitesi ve patoloji laboratuvarının hematopatoloji konundaki deneyiminin büyük önem taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.. Klinik bulgular, hastalığın gidişi, moleküler ve immünfenotipik özellikler gibi patolojinin ayrıntıları, doğrudan yapılacak tedavinin şeklini ve prognozu ( hastalığın sonucunu ) belirler. Ayrıca yaş, hastanın performans durumu, hastalığın ileri evrede ve yaygın olması…gibi özellikler de önemli prognostik faktörlerdir.
Tedavi ve diğer konulara başka bir yazımda değinmek istiyorum.
Vücudun herhangi bir yerinde saptanan bir oluşumun tam olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi ve teşhisin konulması için mutlaka biyopsi adı verilen yöntemle parça alınmalı ve bu örnek patoloji laboratuvarında incelenmelidir. Günümüzde birçok kişi çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle biyopsi yaptırmakta ve bu biyopsi sonuçları patoloji raporu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastalar, ellerine aldıkları patoloji raporları ile çoğu zaman kafa karışıklığı yaşamakta ve endişeye kapılmaktadır. Bu yazımızda, patoloji raporlarında sık karşılaştığımız, aslında kanser olmayan, fakat bir kısmı kanserleşme riski taşıyan oluşumları (hipertrofi, hiperplazi, atrofi, metaplazi ve displazi) anlatmaya çalıştık.
Hücreler, çevrelerindeki değişikliklere uyum (adaptasyon) gösterirler. Bu hücresel uyum durumları vücudumuzun normal işleyişi sırasında olabilir (memelerin ve rahimin gebelik sırasında hormonlar nedeniyle büyümeleri gibi) veya patolojik durumlarda olabilir. Patolojik adaptasyonlar, hücrelerin hasardan kaçınmak amacıyla yapı ve fonksiyonlarını değiştirerek strese verdikleri cevaplardır. Patolojik adaptasyonları, vücudun, zor durumlar için bulduğu çözümler olarak düşünebiliriz. Hücrelerin uyum mekanizmalarının birkaç farklı biçimi vardır:
Hipertrofi:
Hücre ve organ boyutlarında artma, çoğu kez artan iş yüküne yanıt olarak; mekanik stres veya diğer uyaranlar nedeniyle üretilen büyüme faktörleri tarafından başlatılır; hücreleri bölünme yeteneğinden yoksun dokularda görülür. Hipertrofide yeni hücreler değil, yapısal elemanların miktarları artmış daha büyük hücreler söz konusudur. Hem fizyolojik (normal) hem patolojik durumlarda görülebilir. Gebelik sırasında rahmin büyümesi, sporcularda kas kitlesinin artması fizyolojik hipertrofiye örnek iken; hipertansiyonda kalp büyümesi patolojik hipertrofiye örnektir.
Hiperplazi:
Hormonlara ve diğer büyüme faktörlerine yanıt olarak hücre sayısında artma; hücreleri bölünme yeteneğine veya bol miktarda doku kök hücresine sahip dokularda görülür. Fizyolojik hiperplaziye örnek, karaciğerin bir kısmı çıkarılırsa, kalan hücrelerin çoğalarak karaciğeri normal ağırlığına getirmesidir. Patolojik hiperplazi ise aşırı hormon ve büyüme faktörleri uyarımı sonucu oluşur. Bazı viral enfeksiyonlarda görülen hiperplazide büyüme faktörlerinin uyarısı söz konusudur. Örneğin papillomavirüsler, siğillere neden olur. Bu örnekteki büyüme faktörleri virüs genleri veya enfekte konak hücrelerinin genleri tarafından kodlanıyor olabilir.
Dikkat ederseniz bu örneklerde; hiperplastik süreç kontrol altındadır, eğer bu süreci başlatan sinyaller durursa, hiperplazi ortadan kalkar. Patolojik hiperplazileri kanserden ayıran özellik, normal düzenleyici kontrol mekanizmalarına olan bu cevaplılıktır. Kanserlerde, büyüme kontrol mekanizmaları bozuk veya etkisizdir. Yine de birçok durumda, patolojik hiperplazi kanser gelişimi için verimli bir toprak gibidir. Örneğin, rahim hiperplazisi olan hastalarda rahim kanserinin gelişme riski artmıştır.
Hiperplazi, hipertrofi ile aynı zamanda olabilir ve çoğu kez aynı uyarana yanıt şeklinde gelişir.
Atrofi:
Besin maddelerinde azalma veya kullanılmama nedeniyle hücre ve organ boyutlarının küçülmesi; hücre organellerinin yıkımında artış ve yapı taşlarının yapımında azalma ile ilişkilidir. Atrofik hücrelerin fonksiyonları azalmış olabilir, ancak bunlar ölmüş değildir. Örneğin kolumuz kırılsa, kemik kırığının iyileşmesi için uzun süre hareketsiz bırakılsa, o kol kaslarında atrofi gelişebilir.
Metaplazi:
Bir hücre tipinin yerini, başka bir hücre tipinin aldığı, geri dönüşlü bir değişimdir. Bu tür hücre adaptasyonunda, olumsuz çevre koşullarına daha iyi dayanabilecek olan başka bir hücre tipi geçer. Genellikle kök hücrelerin değişik yönde farklılaşması ile gelişir; fonksiyonların azalmasına veya kanserleşmeye yatkınlığın artmasına neden olabilir. Sigara alışkanlığı olanların normal solunum yolu epitel (vücutta çok yaygın bulunan döşeyici hücreler) hücrelerinde, yassı (skuamöz) epitel yönünde gerçekleşen değişiklik, metaplazinin en bilinen örneğidir. Metaplaziye uğramış hücrelerin yaşamını sürdürebilme avantajı olsa da, mukus üretimi ve havadaki zararlı parçacıkların temizlenmesi gibi önemli koruyucu mekanizmalar kaybolmuştur. Dolayısıyla, metaplazi iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Dahası, metaplastik değişikliği başlatan etkiler sürekli olduğu takdirde, kanserleşmeye yatkınlık oluşturabilir. Sigaranın başlangıçta skuamöz epitel metaplazisi oluşturduğu; kanserlerin daha sonra, değişime uğramış bu odaklarda geliştiği düşünülmektedir.
Displazi:
Displazide hücreler, birbirlerine benzer olmaktan çıkar ve yapısal değişime uğrar. Hücre içinde bölünme (mitoz) ile ilgili elemanların sayısı oldukça artmıştır. Displastik değişiklikler belirgin ve bir organın döşeyici tabakasının tüm kalınlığını tuttuğunda, kanser-öncesi evre olan karsinoma in situ adını alır. Displastik değişiklikler sıklıkla kanser odaklarına komşu olarak bulunursa da sigara içenlerde yapılan, uzun süreli çalışmalar epitel displazinin neredeyse kesinlikle, kanser ortaya çıkmadan önce görüldüğünü ortaya koymuştur. Displazi deyimi kanserle eş anlamlı değildir; epitelin tüm kalınlığı boyunca mevcut olmayan hafif-orta şiddette displazi, özellikle buna yol açan nedenler uzaklaştırıldığında (örneğin sigara içimi bırakıldığında) tamamen normale döner.
Evliliğinizde şu dört önemli iletişim hatasını yapıyorsanız muhtemelen sağlıklı bir ilişki yürütemiyorsunuzdur.
İlk olarak sağlıksız evliliklerde sıkça yaşanan sert eleştirilerden ve aşağılamadan bahsedelim.
Eşlerden birinin karşı tarafı sürekli eleştirdiği, kötü hissettirdiği eleştiri türü. Eleştirilen kişinin önceleri kendi davranışıyla ilgili olduğunu düşünmesini sağlar. Fakat zamanla yaptığı her hareketin, her davranışın küçük görüldüğü, takdir edilmediği, anlamsız bir tartışmanın içinde olduğunu gözlemlemesiyle devam eder. Eleştiren kişinin tahammülsüzlüğü ve mükemmeliyetçiliği karşısında kişinin yorulmasına, özgüven kaybına ve nihayet değersiz hissetmesine neden olur. Böyle bir evlilikte iletişimin zorunluluk dışında uzun süreli olması pek olası değildir.
İkincisi akıl okuma; bir kişinin aklından geçen düşünceleri elde kanıt olmadan bildiğini düşünme.
Zihnimizin bir olay hakkında yorumlar yapması, bizim ‘bireysel gerçeğimizi’ ortaya koyar. Başkasının gördüğü, şahit olduğu bildiği olay ise ‘gerçek olayı’ ortaya koyar. Akıl okuma yönteminde çiftler bireysel düşüncelerini ve algısını gerçek zanneder. Akıl okuma bir düşünce hatasıdır ve ikili ilişkilerde sıkça yaşanır.
“Eşimin niyetini biliyorum. Eşim beni sevdiğini söylüyor ama aslında bana değer vermiyor. Ben onun ne düşündüğünü, o itiraf etmese de biliyorum.”
Akıl okumalar genellikle yanlı yorumlardır. Sıklıkla bireysel inançlara göre yapılır. Bu yorumlar genellikle hatalıdır. Bu yoruma maruz kalan eş başlarda açıklama yapmaya çabalasa da bir yerden sonra niyet okumalarla baş çıkamayacağını ifade eder. Zamanla iletişimin kopmasına neden olur.
“Eşim yaptığım yemeği beğenmiyor o söylemese de benimle evlendiğine pişman olduğunu biliyorum.”
Terapiye gelen 6 aylık evli bir danışanım yukarıdaki cümleyi söylerken ağlıyordu. Çünkü eşinin kendisiyle evlendiği için pişman olduğuna emindi. Oysa evliliğin başında uyum süreci yaşanabilir. Sağlıklı evlilik her şeyden aynı derecede keyif almak, aynı yorumu yapmak, aynı bakış açısına sahip olmak değildir. Sağlıklı evliliklerin, en önemli özelliklerinden biri, açık iletişimdir. Farklılıklara saygı duyup ve açık iletişime yönelmek iletişimin daha sağlıklı ve güvenli olmasını sağlayacaktır.
İletişimi bitiren üçüncü neden ise iletişimin sonundaki uzlaşma beklentisinin karşılanmamasıdır.
Eşler iletişimleri sonunda uzlaşma beklentisi içindedirler. Uzlaşmanın sağlanmaması eşlerde, mutsuzluk, hayal kırıklığı ve tartışmaların büyümesine neden olur. Terapi esnasında sıkça şunu duyarım;
“Onunla hiç konuşmak istemiyorum artık çünkü hiç uzlaşamıyoruz”
“Olaylara hiç aynı açıdan bakamıyoruz” vb..
Çiftler farklı düşünmeyi, farklı yorumlamayı sorun olarak gördükçe tartışmaları artar. “İletişimin temel amacı nedir” diye sorarım seanslarda. Bu sorunun cevabını ararken ‘İletişimin konuşmak, anlamak, öğrenmek ve paylaşmak amacıyla yapıldığı’ konusunda hemfikir oluruz. Eşin anlaşma ihtiyacının fark edilmesi uzlaşmadan daha önemlidir. İyi bir iletişim becerisi kazanıldığında eşler sonuçtaki uzlaşmaya değil iletişim sürecinin kendisine odaklanıp birbirlerini gerçekten anlama şansına sahip olurlar.
Ve son olarak dördüncü madde eşlerin birinin duvar örmesi.
İlişkide genelde iki rol gözlenir. Eşlerden biri, sorunu çözmek için konuşmayı biri ise genelde susmayı tercih eder. Susan, problemin geçmesini bekleyen kişi farkında olmadan karşı tarafa şu mesajı verir “ben seninle ve bu sorunlarla ilgilenmiyorum”. Diğer taraf iletişimin devam etmesi gerektiğini düşündüğü için konuşmayı tercih eder. Terapi odasında gözlemlediğim kadarıyla iletişimin devam etmesi için çabalayan kişi mutlaka yorulur ve artık çaba gösteren olmak istemez. Eşler neden duvar örer, neden iletişimi keser? Nasıl olsa işe yaramayacak, yine tartışacağız, hiçbir konuda uzlaşamayacağız düşüncesine sahip olduğu için duvar örebilir. Ya da iletişim becerisine güvenmediği için nasıl toparlaması gerektiğini bilmediği için susar. Sonuç olarak ilişkide biri iletişime ket vuracak tarzda davranıyorsa o ilişki de sağlıksız iletişim yoluna girilmiş demektir.
Eşinizle konuşmalarınız gittikçe azaldıysa, her konuşmanın sonunda birbirinizi inciten tartışmalar yaşıyorsanız şöyle bir inceleyin derim. Birbirinizi suçlamadan sadece kendinizi ve davranışınızı inceleyin. Hangi yanlış davranışı uyguluyorsunuz?
Kan damarlarının iltihabına neden olan nadir bir hastalıktır. ANCA ilişkili vaskülitlerden biridir. Bu iltihap çeşitli organlara kan akışını kısıtlar. Wegener granülomatozisi, sıklıkla böbrek, akciğer ve üst solunum yolunu etkiler. Daha nadiren diğer organları da etkileyebilir. Wegener granülomatozisinin bilinen bir nedeni yoktur. Hastalığın erken tanı ve tedavisiyle, tam iyileşme sağlanabilir. Tedavi edilmezse, en sık böbrek yetmezliğine bağlı olmak üzere ölüme neden olabilir.
Wegener granülomatozunun belirti ve semptomları aniden veya birkaç ay içinde gelişebilir. İlk belirtileri genellikle burun ve sinüsler, orta kulak, boğaz ve akciğer gibi solunum yolu alanlarını içerir. Ancak, böbreklerin tutulumu ile durum hızla kötüleşir. Aşağıda Wegener granülomatozunun belirti ve bulguları sıralanmıştır:
-Kanlı, irinli sürekli burun akıntısı,
-Sinüs ağrısı ve iltihabı (sinüzit)
-Kulak enfeksiyonları (orta kulak) ve buna bağlı işitmede azalma
-Öksürük, nefes darlığı
-Göğüs ağrısı
-Kan (hemoptizi) tükürme
-Genel halsizlik, ateş, istenmeyen kilo kaybı
-Eklem ağrıları ve şişlik
-İdrar renginde değişiklik; kola veya çay gibi (mikroskobik hematüri)
-Ciltte döküntüler
-Gözde kızarıklık, yanma veya ağrı
Bazı insanlarda, akciğerlerde sınırlıdır ve böbrekleri tutmaz. Böbrek tutulumu genellikle hastalığın erken döneminde belirtiye neden olmaz, kan ve idrar testleriyle sadece tespit edilebilir. Ancak, zamanla böbrek yetmezliği gelişir.
Wegener granülamatozunun nedeni nedir?
Wegener granülomatozunun nedeni bilinmemektedir. Bağışıklık sisteminin anormal bir reaksiyonuyla inflamasyon (iltihap) tetiklenir sonra ilerleyici özellik gösterir. Kan damarlarının iltihabı ve zararlı iltihabi doku kitlelerinin (granülom) oluşmasına neden olabilir. Olayı tetikleyenin bir enfeksiyon olabileceği öne sürülse de, herhangi bir spesifik enfeksiyon etkeni gösterilememiştir.
Wegener granülamatozu kimlerde görülür?
Wegener granülomatozu herhangi bir yaşta başlayabilir, ancak en sık 40 ile 65 arasında, yanı orta yaşlarda başlar. Her iki cinsiyeti de tutar. Beyazlarda siyahlara göre daha fazladır. Her 100 000’de 3 kişide görülür.
Wegener granülomatozu, üst ve alt solunum yollarının yanı sıra, deri, gözler, kulaklar, böbrekler, beyin, omurilik ve kalp de dahil olmak üzere diğer organları etkileyebilir. Hastalığa bağlı komplikasyonlar tutulan organlara göre değişir:
-İşitme kaybı. Orta kulakta iltihaba bağlı işitme kaybına yol açabilir.
-Burun tutulumu ile kıkırdak ve kemik dokuda yıkım ile-semer burun görünümü
-Nefes borusunu saran kıkırdak dokuyu etkilemesi ile nefes alırken ötme–nefes darlığı buna bağlı ölüm bile gelişebilir.
-Akciğer dokusunun tutulması ile solunum yetmezliği.
-Kalp krizi. Bu nadir olsa Wegener granülomatozu, göğüs ağrısı veya kalp krizi sonucu, kalp arterlerini etkileyebilir.
-Böbrek (renal) hasarı. Wegener granülomatozu ilerledikçe böbreklerin etkilenmesi olasıdır. Kan dolaşımındaki atık ürünlerin ve fazla sıvının birikmesi (üremi), vücudumuzdan atık ve aşırı sıvıyı böbrekler yoluyla temizlenmesinin engellenmesiyle karakterize, glomerülonefrit gelişir. Böbrek yetmezliği, Wegener granülomatozunun önde gelen ölüm nedenidir.
Kan testlerinde; rutin kan analizi ve idrar analizine ilaveten, ANCA testi gerekir. Bu antikorlar aktif Wegener granülomatozu olan çoğu insanın kanında görülürler, ama hepsinde değil. Bu otoantikorların varlığı, tanı için tek başına yeterli değildir; mutlaka hastalığa ait belirti ve bulgularla birlikte ise, bu test anlamlıdır.
Akciğer grafisi ve sonrasında akciğer tomografisi, tutulumu belirlemek için gerekir. Etkilenen dokudan biyopsi alınması, Wegener granülomatozisi tanısını doğrulamak için gerekebilir. Burun dokusu, solunum yolları, akciğer, cilt, böbrek veya diğer alanlardan biyopsi gerekebilir.
Wegener granülamatozu nasıl tedavi edilir?
Erken tanı ve uygun tedavi ile, birkaç ay içinde Wegener granülomatozu baskılanır ve sonrasında genellikle 18 ila 24 ay süreyle idame tedavisi gerekir. Bazı durumlarda, daha uzun süre tedavi gerekebilir. Hastalık tekrarlayabilir olduğundan, doktorunuz tarafından takipleriniz devam edecektir.
Kortikosteroidler, hastalığın erken döneminde, genellikle yüksek dozlarda başlanır. Siklofosfamid, azathioprin ve metotreksat gibi diğer ilaçlar tedaviye eklenir. Bu tedavilerin yanıtsız olduğu, nüksettiği veya hastaya ait nedenlerden dolayı; Rituximab adlı biyolojik tedaviye geçilebilir. Rituximab, Wegener için Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanmıştır. Standart tedavilerin yetersiz kaldığı hastalarda, farklı tedaviler de (intra-venöz immünglobulin, mikofenolat mofetil, gibi) uygulanabilir.
Bu ilaç tedavilerinin en önemli yan etkisi, enfeksiyonlara yatkınlık sağlamasıdır. Kortikosteroide bağlı osteoporozu önlemek için; kalsiyum ve D vitamini desteği, gerekirse osteoporoz tedavisi doktorunuz tarafından tedavinize eklenebilir. Metotreksat alırken, folik asit eksikliği ve buna bağlı yaralar ve anemi (kansızlık) gelişmesini önlemek için folik asit desteği almalısınız.
Diğer tedaviler: plazmaferez; plazma değişimi olarak da bilinen bu uygulama, çok ciddi Wegener granülomatozu olan kişilerde, steroide ve siklifosfamide yanıt vermeyen hastalarda kullanılabilir. Üst solunum yolu tutulumlu hastalarda nüksleri azaltmak amacıyla proflaktik trimetoprim/sülfametaksazol verilebilir.
Hastalara Öneriler
Tedavi ile, Wegener granülomatozundan kurtulmak mümkündür. Ancak, hastalığa bağlı nüks fazladır. Genellikle yakın doktor kontrolünde uzun süreli tedavi almanız gerekecektir. Wegener granülomatozu konusunda kendinizi eğitin. Özellikle ilaçlara bağlı yan etkileri ve onlardan korunma yollarını öğrenin. Her hastada farklı tutulum özellikleriyle seyrettiğinden, hastalığın sizdeki seyri hakkında doktorunuzdan bilgi alın. Hastalığınız hakkında doktorunuz tarafından bilgilendirilmeniz çok önemli. Aksi takdirde, internet ortamında bilgi kirliliği ile gereksiz üzüntü ve kaygılar yaşayabilirsiniz.
Artritin kelime anlamı, eklem iltihabı demektir. Romatoid artrit, küçük eklemlerin (el eklemleri, el bileği ve ayak eklemleri) ve dirseklerin öncelikle tutulduğu, kronik (6 haftadan uzun süreli) seyir gösteren ve tuttuğu eklemde hasara neden olan; bir çok organ ve sistemi de tutabilen otoimmün bir iltihabi eklem hastalığıdır. Tuttuğu eklemde hasar oluşturarak sakatlığa neden olur. Romatoid artrit, yaygın bir hastalık olup, her yüz kişiden birinde, hayatının bir döneminde görülür. Her yaşta gelişebilir, fakat çoğunlukla 40-60 yaşlarında başlar. Kadınlarda erkeklerden 3 kat daha fazladır.
Eklem nedir?
Eklem vücudumuzda iki kemik ucunun birleştiği noktalara verilen addır. Eklemler vücudumuzun çeşitli bölgelerinin hareket ve esnekliğini sağlar. Ancak az sayıda hareketsiz eklemler de vardır. Kemiğin hareketi, tendonlarla kemiğe bağlanan kas yardımıyla sağlanır. Eklemi oluşturan kemik uç noktaları, kıkırdak (kartilaj)’la kaplıdır. Eklem yüzeyi sinovyum denilen bir zarla ve dıştan da eklem kapsülüyle sarılır. Eklemin içinde sinovyal sıvı adı verilen, sürtünmeyi önleyen bir tür yağlayıcı eklem sıvısı bulunur. Eklemin etrafında kas ve bağlar bulunur. Eklem kapsülü, bağlar ve kaslar, eklemi destekleyerek stabilize eder.
Eklem ağrısının nedenleri nelerdir?
Eklemin yapısını oluşturan tendonların iltihabı, eklem zarının iltihabı, eklem aralığının daralması ve aşınmalar, eklemin stabilizasyon bozukluğu, ekleme yakın yerleşimli eritema nodozum (ağrılı, kızarık, şiş nodüller) dahil bir çok nedenle eklem ağrısı oluşabilir.
Romatoid artritin nedenleri nelerdir?
İmmün (bağışıklık) sistem; bakteri, virüs veya vücudumuza girebilecek her türlü yabancı maddelere (antijenlere) karşı bizi koruyan ve onlara karşı savaş veren bir sistemdir. Otoimmun hastalıklarda ise, bağışıklık sistemi aynı zamanda kişinin kendi bazı vücut dokularına karşı, bağışık serum (antikor) üreterek savaş açar. Bu bazen tiroid, karaciğer gibi belli bir organa yönelik olabileceği gibi, bazen de organa özgü olmayıp sistemik olabilir. İşte romatoid artrit, sistemik bir otoimmün bağ dokusu hastalıklarından biridir. Bağışıklık sistemindeki bu sapkınlığa, neyin neden olduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak kişinin genetik yapısı ve çevresel faktörler (sigara ve geçirilen bazı enfeksiyonlar) buna neden olabilir. Eklem ve çevresinde gelişen iltihap, zamanla eklemde (kıkırdak, kemik ve bağlarda) hasara neden olur.
Romatoid artrit hangi eklemleri tutar?
El ve ayak parmaklarının küçük eklemleri (en uçtaki eklemler hariç), el bileği ve ayak bileği en fazla, diz ve dirsekler ikinci, kalça, omuz ve boyun daha az sıklıkta etkilenen eklemlerdir. Romatoid artrit; sakro-iliak eklem, bel ve sırt omurgaları, el ve ayakta en uçta yer alan eklemleri tutmaz.
Romatoid artritin belirtileri nelerdir?
Ekleme ait belirtiler: Tutulan eklemlerde ağrı, şişlik, eklem üzerinde sıcaklık artışı ve harekette kısıtlılık olur. Sabahları veya istirahatle o eklemlerde en az bir saat süren katılık (tutukluk hissi) vardır.
Eklem dışı belirtiler: Halsizlik, hafif ateş ve kilo kaybı olabilir. Anemi ve yorgunluk sıktır. Dörtte bir hastada, dirsekte, el üstünde veya vücudun farklı bölgelerinde; ağrısız yumrular (nodüller) olabilir. Tendinit (tendon iltihabi) olabilir. Çünkü, eklem yüzeyi gibi tendonlar (bağlar) da sinovyum denilen zarla kaplıdır. Tendonlar arasında seyreden sinirlerin, iltihabi doku nedeniyle sıkışmasıyla; tuzak nöropatileri gelişebilir. El bileği eklemi tutulduğunda, elin ilk üç parmağında ve 4. parmağın iç yüzeyinde uyuşma ve karıncalanma (median sinir sıkışması ile karpal tünel sendromu) olur. Genellikle dirsek eklemindeki artritlerde ise 5. parmak ve 4. parmak dış yüzeyinde uyuşma ve karıncalanma (ulnar sinir sıkışması ve kübital tünel sendromu) olur. Ayak bileği eklemi tutulduğunda (posterior tibial sinir sıkışması ile tarsal tünel sendromu) ayak bileği iç kısmından ayak parmaklarına doğru uyuşma ve karıncalanmalar gelişebilir. Romatoid artritli hastaların çok daha azında iltihap akciğer, kalp, kan damarları veya göz gibi diğer organları tutabilir. O zaman çok daha çeşitli şikayetlere ve ciddi problemlere neden olabilir.
Romatoid artrit nasıl gelişir ve ilerler?
Genellikle haftalar, bazen aylar içinde özellikle el, bazen ayak küçük eklemleri, el bileğinde ağrı, şişlik ve sabahları bir saatten uzun süren katılık yakınmalarıyla başlar. Önceleri bu bir süre olup geçerken sonra devamlı hal almaya başlar. Diz, dirsek, omuz, ayak bileği gibi büyük eklemlerde de benzer yakınmalar oluşabilir. Daha az görülmekle birlikte, hızlı ve gürültülü bir başlangıçla bir hafta içinde birçok eklemde veya tek büyük eklemde yakınmalar başlayabilir. Bazen de palindromik romatizma denilen saatler ile birkaç gün içinde oluşup-geçen artritlerle başlayabilir.
Ağrı dışında kas ağrıları, halsizlik, yorgunluk, anemi, kilo kaybı ve bazen hafif de olsa ateş yakınmaları olur.
Romatoid artritin şiddeti, kişiden kişiye değişir. Kronik bir hastalıktır. Uzun yıllar sürer; bazen bir ömür boyu devam eder. Hastalık alevlenmeler ve remisyonlarla (sakinlikle) seyreder. Alevlenmenin çoğunlukla bir nedeni veya tetikleyicisi yoktur; ancak bazen mevsim dönümleri, stres, enfeksiyon gibi nedenler tetikleyebilir.
Tedavi edilmediğinde, her bir alevlenmeyle, eklemde hasar gelişir. İltihaba bağlı önce kıkırdak sonra altındaki kemikte hasar gelişir. Bu hasarın gelişme süresi ve şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterir. Sonuçta, eklemde hareket açıklığında kısıtlılıkla giden sakatlığa neden olur. Özellikle el eklemlerinde tutma, kavrama gibi hareketler gerçekleştirilemez (kuğu boynu, düğme iliği görünümleri, kas atrofisi gibi). Bu sakatlıklar genellikle hastalığın ilk iki yılında geliştiğinden; hastalığın erken dönemde tanınması ve kontrol altına alınması çok önemlidir.
Romatoid artrit nasıl teşhis edilir?
Özellikle el eklemleri gibi küçük eklemlerde 6 hafta ve üzerinde şişlik ve ağrının olması, romatoid artrit tanısını kolaylaştırırken, daha kısa süreli veya tek eklem tutulumu veya büyük eklem tutulumlarında tanı koymak zordur. Bu nedenle bir süre artrit seyrinin, doktor tarafından ağrı ve inflamasyon giderici ilaçlar altında gözlenmesi gerekebilir. Kan testleri olarak; tam kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, CRP (C-reaktif protein-inflamasyon belirteci), ESR (eritrosit çökme hızı-inflamasyon belirteci), RF (romatoid faktör-klinik bulgu varlığında romatoid artrit tanısını destekleyebilen bir otoantikor) ve ACPA (anti-sitrüline peptit antikor-romatoid artrit tanısını daha kuvvetle düşündüren test) yapılır. Akciğer grafisi ve tutulan eklemlerin direkt filmleri çekilebilir. Ancak erken dönemde direkt eklem grafilerinde tanımlayıcı bulgu yoktur. Yıllar sonra (eklem aralıklarında daralmalar, kemikte küçük yenikler) oluşur. Bu nedenle doktorunuz gerekli görürse eklem ultrasonografisi veya ilaçlı manyetik görüntüleme isteyebilir. Akciğer tutulumundan şüphelenilirse, ince kesitli akciğer tomografisi istenebilir. Göz, kalp gibi tutulumlar varsa, ileri değerlendirmeler yapılarak tedavi planlanır.
Romatoid faktör; hastalığın tanısı sırasında hastaların ancak yarısında pozitif iken, 5-10 yıl sonra yüzde sekseninde pozitifleşir. Romatoid faktör, sağlıklı insanlarda da (%5-15) bulunabilir. Bazı kronik enfeksiyonlardan sonra (tüberküloz, subakut bakteriyel endokardit, hepatit C enfeksiyonu gibi), organa özgü veya sistemik diğer otoimmün hastalıklarda da pozitif olabilir.
ACPA (eski adıyla anti-CCP); romatoid artrit tanısında RF’den daha spesifik fakat tanı için yeterli değildir, mutlaka eklem bulguları da olmalıdır.
Bazı diğer ilişkili hastalıklar ve olası komplikasyonlar:
Romatoid artritli kişiler, normalden daha fazla bazı hastalıkların gelişme riskini taşırlar. Bunlar; hızlanmış ateroskleroza bağlı kardiyovasküler hastalıklar (koroner kalp hastalığı, miyokard infarktüsü, inme), anemi (kronik hastalık anemisi), enfeksiyonlar (eklem enfesiyonu veya eklem dışı enfeksiyonlar), osteoporoz, göz kuruluğu, göz iltihabi (episklerit) gibi. Ancak hastalığın kontrol altına alınması ve koruyucu tedavi ile bunlara yatkınlık da sağlıklı kişilerden farksız olur.
Diğer komplikasyonlar:
-Tuzak nöropatileri; karpal, kübital ve tarsal tünel sendromları (yukarıda açıklanmıştır),
-Servikal miyopati; uzun hastalık süreli romatoid artritli hastalarda, nadir ancak ciddi bir komplikasyondur. En üstte yer alan omurga ekleminin kaymasına bağlı, spinal kordun baskılanmasıdır. Cerrahi olarak acilen sabitlenmesi gerekir.
Erken tanı ve tedavinin önemi nedir?
Romatoid artrit, tuttuğu eklemlerde kalıcı hasarlara neden olur. Hastalığa bağlı sakatlığın önlenmesi için erken tanı ve bu dönemde hastalığı modifiye eden ilaçların başlanması çok önemlidir.
Romatoid artrit için tedaviler nelerdir?
Romatoid artriti tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi yoktur. Ancak tedaviler, semptomların azalması ve sakatlığın önlemesinde büyük bir fark yaratırlar. Tedavinin amaçları:
-Eklem hasarını önlemek için mümkün olduğunca hastalık aktivitesini azaltmak.
-Eklemlerde ağrı ve tutukluğu azaltmak.
-Eğer varsa hastalığın diğer semptomlarını tedavi etmek.
-Hastalıkla ilişkili kardiyovasküler hastalık ve osteoporoz gibi risklerin gelişimini önlemektir.
Hastalarda ağrı ve inflamasyonu azaltmak için erken dönemde nonsteroid anti-inflamatuar ilaçlardan (naproksen, diklofenak, indometazin gibi) ve düşük doz kortikosteroidden (5-10mg/gün) faydalanılır. Genellikle bunların yan etkileri açısından mide koruyucu bir ilaç tedaviye eklenir. Bu tedaviler, hastalığı modifiye edici ilaçların etkisi ortaya çıkınca kesilir; bazen hastalık alevlenmelerinde kısa süreli kullanılabilir.
Hastalık aktivitesini azaltmak ve eklem hasarını önlemek için; romatoid artrit tanısı konar konmaz, hastalığı modifiye edici (hastalık seyrini değiştiren) romatizma ilaçlarının başlanması gerekir. Bu ilaçlar; metotreksat, sulfasalazin, leflunamid ve hidroksiklorakin’dir. Geçmişte altın tuzları, romatoid artritin tedavisinde başarıyla kullanılmasına rağmen, bugün pahalı olması ve yan etkileri nedeniyle kullanımları oldukça sınırlıdır. Bazı Avrupa ülkelerinde halen kullanılmaktadır. Bu tedaviler içinde metotreksat, altın standardında bir tedavi ajanı olup, hasta tolere ettiği sürece mutlaka tedavide yer alır. Diğer ilaçlar genellikle ona ilave edilerek ikili ve üçlü tedaviler içinde kullanılır. Metotreksat hiç tolere edilemezse, leflunamid yerini alabilir. Metotreksat, folik asit eksikliğine neden olduğundan, mutlaka tedavi sırasında eş değer dozda folik asit takviye edilmelidir. Tedavi öncesi ve tedavi sırasında (ilk üç ay-ayda bir, sonra her üç ayda bir) tam kan sayımı, CRP, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri takip edilmelidir. Bu tedavilerin kombine kullanımlarına rağmen (3-6 ay), hastalık aktivitesi devam ediyor veya hastaya ait nedenlerden dolayı kullanamazsa (yan etki gelişimi, kişinin yandaş bazı başka hastalığının bulunması gibi); biyolojik tedaviler başlanabilir.
Romatoid artritte kullanılan biyolojik tedaviler de genellikle metotreksatla kombine edilmektedir. Biyolojik tedaviler: Tümör nekroze edici faktör (TNF) alfaya karşı olanlar-infliximab (Remicade), etanercept (Enbrel), adalimumab (Humira), certolizumab pegol (Cimzia), golimumab (Simponi); interlökin-6’ya karşı olan-tocilizumab; anti-CTLA4-ko-stimülatör blokajı-abatacept; B-lenfosit azaltıcı tedavi-rituximab ve interlökin-1’e karşı-anakinra (Kineret)ve canacunimab (İlaris). Biyolojik tedavilerin kullanımı sırasında; özellikle anti-TNF tedavi öncesi ve sonrasında, tüberküloz reaktivasyonu açısından hastalar değerlendirilmelidir. Demiyelizan hastalık, ileri kalp yetmezliği, gebelik, ilaç reaksiyonu, hepatit B-C enfeksiyonu, kanser varlığı gibi durumların olup olmadığı, tedavi öncesi araştırılmalıdır.
Diğer tedaviler; siklosporin, azatiyoprin, siklofosfamid, penisillamin, mikofenolat mofetil gibi ilaçlar; kullanımları sınırlı olup, ancak ciddi sistemik bulguların varlığında kullanılabilecek diğer tedavi ajanlarıdır.
Tüm bu tedaviler altında romatoid artrit hastalarının enfeksiyonlara artmış yatkınlığı söz konusudur. Bu nedenle korunulabilir hastalıklar için, mutlaka aşılama yapılmalıdır. Eğer bağışıklığı yoksa hepatit B ve A aşısı, her yıl grip aşısı ve pnömökok aşılarının (5 yılda bir veya uzun etkili olan-ömür boyu etkili olan) yapılması önerilir.
Hastayı mümkün olduğunca aktif tutmak gerekir. Düzenli egzersizlerle hem eklem açıklığının korunması, hem de kas gücü korunmalıdır. Yüzme iyi bir egzersizdir. Bir fizyoterapist eşliğinde, kendi kendine yapabileceği egzersizler öğrenilmeli ve hasta bağımsız olarak yapabilmelidir.
Çok ileri deformiteleri gelişmiş bazı olgularda düzeltici ameliyatlar; ortopedi (kalça ve diz protezleri gibi) ve el cerrahisi tarafından yapılabilir.
Hastalara uzun sureli (yıllarca devam edecek, belki de bir ömür boyu) bir hastalığı olduğu anlatılmalıdır. Bu nedenle hastanın eğitimi çok önemlidir. Kişi, hastalığını ne kadar iyi tanırsa, kaygıları da bir o kadar azalacak ve onunla baş etmeyi, birlikte yaşamayı öğrenecektir.
Romatoid artritli hastalar! Yapacağınız çok şey var. Hayattan kopmayın. Hastalığınızla ilgili internet ortamında araştırma yaparken, bilgi kirliliğine veya gereksiz korkulara kapılmayın. Hastalığınızla ilgili oluşturulmuş destek gruplarına ulaşarak, aynı hastalığa sahip kişilerle tanışın ve onların hikayelerini, duygularını ve baş etme yollarını öğrenin ve sizinkileri paylaşın. Hastalığınızla barışık olun ve onunla yaşamayı öğrenin. Sizinle aynı hastalığa sahip milyonlarca insan olduğunu unutmayın.
Psöriatik artrit, psöriazis (sedef) adı verilen bir cilt hastalığı bulunanların yaklaşık %15-20’sinde görülen, eklem iltihabına verilen addır. Birçok eklemi tutabilir ve yakınmalar da kişiden kişiye değişkenlik gösterir. Psöriatik artrit, tuttuğu eklemde hasara neden olur. Bu nedenle erken tanıyla, ne kadar erken tedaviye başlanırsa, eklem hasarına bağlı sakatlığın da önüne geçmek o kadar mümkündür.
Psöriatik artrit nedir?
Psöriazis, halk arasında sedef hastalığı olarak da bilinen; deride kızarıklık ve soyulma, beyaz pullanmalarla seyreden döküntülü bir cilt hastalığıdır. Sedef hastalığı, vücudun bağışıklık sistemi tarafından deriyi hedef alarak saldırmasından kaynaklanır. Bazı sedef hastalarında bağışıklık sistemi, derinin yansıra eklemlere de saldırarak eklemde iltihap gelişmesine neden olur. Sedef gibi, psöriatik artrit semptomları da alevlenme ve yatışmalarla seyreder. Hastalık bulguları kişiden kişiye değişir; hatta aynı kişide bile zamanla tuttuğu eklem bölgeleri değişebilir.
Psöriatik artrit vücudun herhangi bir eklemini tutabilir. Sadece tek eklemi, birkaç eklemi ya da birden çok eklemi etkileyebilir. Omurgayı tutabilir ; aşağı bel bölgesinde ağrı, sırt ve boyun ağrısı, göğüs kafesinde ağrıya neden olabilir. El-ayak parmakları gibi küçük eklemlerin yanı sıra diz, ayak bileği gibi büyük eklemleri de tutabilir. Bazen el veya ayak parmaklarının birinde, boylu boyunca şişlik ve kızarıklıkla sosis görünümde ‘daktilit’ denilen duruma neden olabilir. Tırnaklarda iğne ucu gibi çukurluklara (yüksük tırnak) veya tırnakta kabalaşma ve tırnağın yatağından ayrılması gibi değişiklikler görülebilir.
Psöriatik artrit, omurgayı tuttuğunda, spondilit denilen sırt veya boyun ağrısına, eğilirken zorlanmaya neden olur. Psöriatik artrit, tendon ve bağların kemikler üzerine tutunduğu noktalarda hassasiyete neden olabilir. ‘Entezit’ diye adlandırılan bu durum, topuk, ayak tabanı, ayağın arka kısmında, dizin ön kısmı, dirsek etrafında veya diğer alanlarda ağrıya neden olabilir. Entezit, psöriatik artritin karakteristik özelliklerinden biridir.
Psöriatik artrite ne sebep olur?
Psöriatik artrite neyin sebep olduğu tam olarak bilinmemektedir. Psöriatik artriti olan kişilerin yüzde 40’ında, birinci derece (hatta bazen ikinci derece akrabalarda da olabilir) akrabalarında sedef veya sedefe bağlı artrit öyküsü vardır. Bu da hastalığın gelişiminde, kalıtımın önemli bir rolü olduğunu düşündürmektedir. Bu hastalar üzerinde yapılan genetik çalışmalar, birçok genin bu hastalık gelişiminde rolü olabileceğini göstermiştir. Yalnızca genetik faktörler değil, geçirilen enfeksiyonların da, bağışıklık sistemini aktive ederek, hastalığın ortaya çıkmasında veya alevlenmesinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Yaygın cilt döküntüsü bulunan sedef hastalarına, etrafındaki kişiler bazen sanki bulaşacakmış gibi dokunmaktan kaçınırlar. Sedef hastalığı bulaşıcı değildir. Bu nedenle lütfen bu kişilere dokunmaktan çekinmeyiniz.
Psöriatik artrit kimlerde gelişir?
Psöriatik artrit, genellikle 30 ila 50 yaşları arasındaki kişilerde görülür, ancak çocukluk çağında da başlayabilir. Erkekler ve kadınlar eşit risk altındadır. Psöriatik artritli çocuklarda üveit (gözün orta tabakasının iltihabı) gelişme riski daha fazladır.
Sedef hastalığı olan insanların yaklaşık yüzde 15-20’sinde psöriatik artrit gelişir. Genellikle önce cilt bulguları çıkıp, ardından yıllar sonra artrit gelişir. Bazen her ikisi bir arada çıkar. Nadiren de önce eklem bulguları gelişir sonra döküntü çıkabilir.
Psöriatik artrit nasıl teşhis edilir?
Psöriatik artrit tanısı için, romatoloji doktoru, şiş ve ağrılı eklem ile artrit belirtilerini ve sedefin tipik deri ve tırnak değişikliklerini araştırır. Eklem hasarını aramak için genellikle direkt röntgen filmleri alınır. Ekleme ve omurgalara daha detaylı bakmak için manyetik rezonans görüntüleme (MRI), ultrason veya tomografi taramaları yapılabilir.
Kan testleri; gut, osteoartrit ve romatoid artrit gibi benzer belirti ve bulgularla seyreden diğer eklem hastalıklarını ayırt etmek için yapılabilir. Psöriatik artritli hastaların, kan testlerinde inflamasyon ve hafif anemi çıkarabilir. Bazen deri biyopsisi sedefi doğrulamak için gerekebilir.
Psöriatik artrit nasıl tedavi edilir?
Psöriatik artritin tedavisi, hastadan hastaya ve tutulan eklem bölgesine göre değişir.
Eklemde ağrı ve iitihabı gidermek için steroid olmayan inflamasyon gideren ilaçlar (NSAİİ-naprosyn, diklofenak, indometazin gibi), mide korunarak tok olarak alınabilir. Tek eklem tutulumunda, eklem içine kortikosteroid enjeksiyonu yapılabilir. Ancak ağızdan (sistemik) kortikosteroid tedavisi, psöriatik artritte kullanılmaz; cilt döküntülerini arttırır.
Hastalığı uzun süreli kontrol altına almak ve eklemde hasar gelişmesini önlemek için; hastalık seyrini değiştiren romatizma ilaçları kullanılır. Bunlar metotreksat, leflunomid, sulfasalazin, siklosporin’dir. Bazen bu ilaçlar, birbiriyle kombine edilerek kullanılabilir. Sıtma ilacı hidroksiklorokin (Plaquenil) tedavide yardımcı olabilir, ancak sedef alevlenmesine neden olacağından, genellikle kaçınılır. Azatioprin, şiddetli psöriatik artrit formlarında tek veya diğer tedavilerle kombine edilebilir. Yukarıda belirtilen ilaçlara dirençli hastalarda, anti-tümör nekroze edici faktör (anti-TNF) adlı biyolojik ilaçlar-adalimumab (Humira), etanercept (Enbrel), infliksimab (Remicade), golimumab (Simponi) tek başına veya metotreksatla beraber kullanılabilir.
Ciddi hasar görmüş eklemlere; diz ve kalça eklemine protez ameliyatları gibi onarıcı cerrahi tedaviler yapılabilir.
Psöriatik artritli hastalara öneriler:
Özetle, psöriatik artrit alevlenme ve yatışma ile giden kronik bir artrittir. Tuttuğu eklemde hasara neden olur. Bu nedenle erken dönemde tedavi başlanması çok önemli. Hastalığa bağlı tutulum kişiden kişiye hatta aynı kişide bile zamanla farklılık gösterebilir.
Hastalarda yorgunluk ve kansızlığa neden olabilir. Psikolojik olarak kişileri olumsuz etkileyebilir.
Sedef hastalığı olanlarda, tansiyon yüksekliği, kolesterol yüksekliği, obezite (şişmanlık), gut ve diyabet biraz daha fazladır.
Sağlıklı bir kiloda olmak, kan basıncı ve kolesterol seviyelerini düzenlemek gerekir.
Artriti olan birçok kişide, eklemde sertlik ve onunla ilişkili kas grubunda güçsüzlük gelişir. Genel sağlığınızı iyileştirmek ve eklemleri esnek tutmak için uygun egzersiz çok önemlidir. Basitçe yürüyüş, egzersiz bisikleti, yoga, pilates, germe egzersizleri gibi, doktorunuzun önerileri ile yapabilir veya bir fizyoterapist eşliğinde bazı egzersizler öğrenilerek yapılabilir. Yüzme ve havuz içi egzersizler de eklemi zorlamadan yapılabilecek uygulamalardır.
Eklemlerde, kalsiyum tuzu kristallerinin (kalsiyum pirofosfat olarak bilinen) birikmesine bağlı, iltihabi bulgulara neden olan bir hastalıktır. Genellikle gutla karıştırıldığı veya onu taklit eder özellikleri olduğundan; psödogut (yalancı gut) hastalığı adı verilir.
Psödogut tedavi edilmediği takdirde, uzun vadede ciddi kronik (uzun dönem), ağrılı ve iltihabi hastalıklara yol açabilir.
Psödogut nedir?
Guta benzer belirtileri olan bir artrit (eklem iltihabı) türüdür. Ancak psödogutta, guttan farklı bir kristal; kalsiyum pirofosfat birikimi, inflamasyonu (iltihabı) başlatır. Psödogut, bir veya birden çok eklemde ağrılara ve şişmelere yol açabilir; bu ağrılar haftalarca hareketi engelleyebilir. Aynı zamanda osteoartrit veya romatoid artrit benzeri, daha uzun süren artritlere neden olur. Hastalık daha çok dizlerde ve el bileğinde görülür; bazen omuzlarda bileklerde ve diğer eklemlerde de görülebilir.
Psödoguta ne yol açar?
Psödogut, kalsiyum pirofosfatın, eklemlerde birikmesiyle oluşur. Kristal ilk kıkırdakta birikir ve bu dokuya zarar verir. Kristal aynı zamanda eklemde iltihaba; şişlik, sıcaklık ve şiddetli ağrılara neden olur. Çoğu zaman kristalin neden oluştuğu bilinmez, ancak kristaller yaş ile orantılı olarak artar. Ailedeki genetik yapı da hastalıkta önemli bir rol oynamaktadır.
Psödogutu tetikleyen diğer faktörler şöyle sıralanabilir:
Demir depo hastalığı
Kandaki magnezyum düşüklüğü
Fazla aktif paratiroid bezi
Kanda aşırı kalsiyum
Tiroid bezinin az çalışması
Psödogut kimlerde görülür?
Psödogut, 60’lı yaşlardaki kişilerin %3’ünü, 90’lı yaşlardakilerin ise neredeyse yarısını etkilemektedir. Kalsiyum fosfat kristallerinin eklem sıvısında birikmesi, beyaz kan hücrelerini bölgeye çekerek ağrılı bir atağa sebep olabilir. Akut artrit atakları eklemdeki yaralanma (çarpma gibi) sonra veya eklem ve diğer ameliyatlardan sonra gelişebilir. Bu tip ataklar belli bir nedeni olmadan da oluşabilir.
Kalsiyum fosfat kristalleri kıkırdakta, hiç şikayeti bulunmayan yaşlı insanların eklem sıvılarında da bulunabilir. Bu kristallere sahip olan birçok insan hiçbir zaman akut gut benzeri ataklar veya kronik artrit geçirmeyebilir. Bu kristaller aynı zamanda osteoartrit, gut ve eklem enfeksiyonu gibi diğer artrit hastalarında da bulunabilir.
Nasıl teşhis edilir?
Tanı muayene bulguları ve medikal test sonuçlarının incelenmesiyle yapılır. Doktorunuz şişmiş ve ağrılı ekleminizden sıvı örneği (eklem sıvısı) alıp kalsiyum fosfat kristallerinin varlığını inceleyebilir. Eklemin direkt röntgen filminde, kalsiyum içeren birikimlerin kıkırdakta var olup olmadığı görülebilir. Direkt filmde bu görüntü ‘kondrokalsinozis’ olarak da adlandırılır. Doktorunuz tarafından, benzer bulgulara neden olan, gut, romotoid artrit ve eklem enfeksiyonu dışlanmalıdır.
Nasıl tedavi edilir?
Kristal birikimlerini çözmek için belirli bir tedavi bulunmamaktadır. Akut ataklar geçiren hastalara, doktorları steroid olmayan inflamasyon gideren ilaçları (NSAİİ; indometazin, naproksen, diklofenak gibi) verebilir. Ancak, karaciğer fonksiyonları bozuk, mide ülseri olan ve kan inceltici ilaçlar alan hastalar, genellikle NSAID kullanamamaktadır. Bu hastalar için en iyi yöntem, doktorun eklem sıvısını boşaltması ve o eklem içine kortikosteroid enjekte etmesidir. Gelecekteki atakları engellemek için düşük dozda kolşisin (genellikle gut için kullanılır) kullanılabilir.
Daha ciddi vakalarda ise eklemi onaran veya değiştiren cerrahi yöntemler uygun görülmektedir.