Etiket: Ne Kadar

  • Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Elinizde olan zenginlik ve bolluğun kapısını açmanızı sağlayacak dinamik stratejiler ve gözünüzü açacak bilgilere ihtiyacınız var ve bu bilgiler evrenseldir. Aslında söylenmeyen bir şey yoktur. Her duyduğunuz, daha önce okuduklarınızın bir başka şekilde söylenmiş halidir.

    Başarılı olmanın, şansla veya aileyle ilgili bir şey olmadığını söylemeye gerek yoktur sizin için. Dünya mucizevi şeylerle doludur. Önemli olan bu mucizevi dünyada bize sunulanlara ulaşabilmenin yollarını bilmektir. Büyük, gizemli bir güç ve enerji dünyasında kendimizi nerede bulmak istediğimiz çok önemli. Tabi ki herkes gibi biz de kendimizi en iyi yerde konuşlandırmak isteriz ama bunun yasaları var. Bu yasaların ne kadar farkındaysak ve bu yasaların gereklerini ne kadar yerine getirirsek o kadar başarılı oluruz. 

    Oluşum, bu yasaların başında gelir. Robert Collier: “Birincil neden zihindir. Her şey bir fikirle başlamalıdır. Her olay, her koşul, her şey ilk önce zihinde bir fikirdir.” der. Öncelikle düşünce platformunda yaşanır her şey. Olumlu ve olumsuz her şey düşüncede başlar. Bunu kim bilir kaç kere duymuşsunuzdur. Ama iş bu yasadan yararlanma noktasına geldiğinde sorunlar baş gösterir. İşte burada insanlar ayrılır. Evrenin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluğun görüşünün, oluşumun büyük bir enerji açığıyla ortaya çıktığı üzerinedir.

    Şimdi de şunu sorgulayalım. Bilincimiz ne yaratıyor? “Bilincimiz kaderimizi yaratır.” anlayışıyla yola çıktığımızda her şeyi daha iyi görürüz. Bu sözü nasıl algıladığımız da çok önemlidir. Çoğumuz içinde bulunduğumuz şartları nasıl yazdığımızdan habersiziz. Aslında kendi koşullarımızı kendimiz oluşturuyoruz bir şekilde.

    Öyleyse oluşum yasasını göz önünde bulundurarak şu soruları sormalıyız kendimize?

    • Her gün neye öncelik verdiğimin ve neye odaklanmaya eğilimli olduğumun ne kadar farkındayım? Önem vermem gerekenlere yeterince odaklanıyor muyum?

    • Hayatımda taktir etmem gereken şeyler konusunda bilinçlenmem ne düzeyde?

    • Becerilerimin, yaratıcılığımın ve kaderimi kendimin yarattığının ne kadar farkındayım?

    • Bilincimin, gerçekliğimi yarattığını biliyorum. Her zaman iyimser yaklaşımlar sergileyebiliyor muyum?

    • Günlük hayatımda bilinçli olarak neşeyi, memnuniyeti ve huzuru seçebiliyor muyum?

    Başarının ikinci yasasını Ernest Holmes’in şu sözleriyle anlatmaya çalışayım: “Her birey bir düşünce atmosferiyle çevrilidir. Bu güç tarafından çekilir ya da itiliriz. Benzer benzeri çeker… biz de yalnızca zihnimizde olanı çekeriz. 

    Duygusal enerjimizin ya da duygularımızın titreşimlerinin farkına varmalıyız. Kavramsal enerjimizi ve düşüncelerimizin titreşimlerini gözlemlemeliyiz. Fiziksel enerjimiz ya da bedenimizin titreşimlerinin bilincinde olduğumuzda hayata daha sıkı sarılıp üretken, paylaşımcı bir insan olmamamız için hiçbir neden yoktur. 

    Gelecek korkusu, reddedilme korkusu, başarısızlık korkusu gibi korkulardan uzak durmak da elimizde. Kendimize nasıl telkinde bulunursak; o durumla karşı karşıya kalacağızdır. Düşünce ve duygularımızdan oluşturacağımız enerjiyle insanız. Düşünce ve duygularımızı doğru yönlendirdiğimizde doğru enerjiyi yakalarız. 

    Çekim yasasını dinamik ve olumlu hale getirebilmek için de şu soruları sorarız kendimize:

    • Arzu ettiğim her şeyi kendime çekebilme yeteneğine ve kaynaklarına sahip olduğuma ne kadar inanıyorum?

    • Kendi enerjimi kullanarak, hayatımı her konuda iyiye götürmeye gücüm var mı, daha sağlıklı ve olumlu düşünceler ve duygular oluşturmayı seçebiliyor muyum?

    • Ürettiğim enerji hakkında ne kadar bilinçliyim? Düşündüğüm ve yaptığım her şeyde olumlu enerjiyi seçiyor muyum?

    • Kendimle, hayatımla, geleceğimle ilgili iyimser tutumları tercih edebiliyor muyum? 

    • Her fırsatta olumlu düşünceler ve huzur verici duygularla kendimi besleyebiliyor muyum?

    “Saf (Temiz) arzu, olasılıkları aramanın ifadesidir.” diyor Ralp Waldo Emerson. Bir canlı olarak insan türü her zaman kolaya, hazıra, rahata, meyillidir. Bu meyil de insanları olumsuz, haksız, başkalarının hukukunu hiçe sayan yaklaşımlar sergilemeye yöneltebilir. İnsanın üst düzey ahlaki seviyesi ön plana çıkmışsa, bu tür durumlarda kolaya, hazıra ve rahata meyilli olan tarafını kontrol altında tutar. 

    Saf arzu için şu soruları sormalıyız kendimize:

    • Aynaya her baktığımda değerimin ve hak ettiklerimin farkına varıyor muyum?

    • İyi şeyleri ve harika deneyimleri hak ettiğimin biliyor muyum?

    Evren, uyum içindedir diye bir yaklaşım ortaya koysak da evren çelişkiler içindedir diye  bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Evren, saf bilinç ya da saf olanak alanının bir başka yüzüdür. Evren,  niyetin ve arzunun etkisindedir. Mutlu olmak için ona ihtiyacınız olmadığını bilerek istediğiniz şeyi elde edebilirsiniz. Bu kural amacınızı umutsuz bir karardan huzur dolu bir arayışa kaydırmaya zorlar. Böyle bir durumda mutlu olmak için beklediğiniz enerjiyi muhafaza etmek gerek. Huzur ve mutluluk içinde yaşamadan önce, özel bir başarıya ihtiyaç duymak, başarı yansımasını tamamen zehirleyen umutsuz bir enerji yaratır. Amaçlarımız olmadan mutsuz ve perişan olacağımız için değil ; zaten umutla dolu hayatımızı desteklemesi için amaçlarımızın peşinde, es zamanlı olarak, çelişki yasasını lehimize çevirebiliriz.

    Çelişkileri lehimize nasıl çevirebiliriz? Bunun için şu soruları sormalıyız:

    • Tevekkülü gerçek anlamıyla kendi içimde hissedebiliyor muyum? Kendime güveniyor ve kendimi gerçekten özgür bırakabiliyor muyum?

    • Aceleci davranmadan, güven içinde yaşıyor muyum? İhtiyaç hissetmekten vazgeçtiğimde istediklerimi kendime çekeceğimin ne kadar farkındayım?

    • Yokluk düşüncesini bir kenara bırakabiliyor muyum? Hayatımdaki değerlerin ve nimetlerin ne kadar farkındayım?

    • Umutsuzluğu kendimden uzaklaştırabiliyor muyum? Relaks, sabırlı, ısrarlı ve zihin huzuruyla yaşayabiliyor muyum?

    • Evrenin sınırları bizim düşünce ve hayal sınırlarımızın çok ötesinde, arzu ettiğim her şeye ulaşabileceğimin ne kadar bilincindeyim?

    Beşinci olarak üzerinde duracağımız yasa, uyum. Dr. Wayne W. Dyer der ki: “Düşüncelerinizi ve duygularınızı hareketlerinizle uyum içinde tutun. Amacınızı gerçekleştirmenizin en emin yolu, ne düşündüğünüz, ne hissettiğiniz ve günlerinizi nasıl geçirdiğiniz arasındaki çelişki ve uyumsuzluğu saf dışı etmenizdir.” Uyum her şeyde olduğu gibi başarıda da vazgeçilmez bir unsurdur. Uyum içinde olup olmadığınızı anlamak için de şu soruları kendimize sorabiliriz:

    • Düşüncelerimin, duygularımın ve hayat kalitemin sorumluluğunu her zaman üstlenebiliyor muyum?

    • Dengeli ve mutlu bir yaşam sürdürüyor muyum? Uyum benim için ne kadar önemli?

    • Kendimle ne kadar uyum içindeyim? Çevremle, dostlarımla, arkadaşlarımla, ailemle, inançlarımla uyum içinde olmak için neler yapıyorum? 

    • Evrende her şey uyum içinde ve istediğim her şeyi elde etmeyi hak ettiğim görüşünde miyim?

    • Kendimi yaradılışın içinde mi görüyorum, dışında mı?

    Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız, derken Mohandas K. Gandhi, doğru zamanda doğru yerde doğru kişi olmaktan söz ediyordu. Eylemlerde, kişi-zaman-mekan uyumu çok önemlidir başarılı olmak için. 

    • Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde kendime saygımı koruyabiliyor muyum?

    • Başkalarına saygılı olabiliyor muyum, ön yargılardan uzakta sevgi dolu bir tablo çizebiliyor muyum? 

    • Yaptığım her şeyin  sonucunun gene bana döndüğünün farkında mıyım?

    • Her insanın kendi içinde başka bir evren olduğunu, ve evrende olan her şeyin benim için verimli hale getirebileceğim değerler olduğunu biliyor muyum?

    • Başkalarının ortaya koymaya çalıştıklarının ne kadar farkındayım, onlara saygı duyuyor muyum?

    “Her şeyin özünün, Orijinal haliyle evrenin içine işleyen ve boşluklarını dolduran şeyin ne olduğuyla ilgili bir düşünme şekli vardır.”  Bu bakış açısıyla bakarsak, yaptığımız her eylemin yayılan etki yasasına göre olumlu ya da olumsuz bir şekilde arkadaşlarımızı, ailemizi, çevremizi, dünyamızı, evrenimizi ne kadar etkileyeceğinin farkına varırız. 

    Yayılan etki yasası, enerjimizin dünyaya yayıldığını ve hem kişisel alanda hem de dünya genelinde etkili olduğunu gösterir. Yaptığımız işlerin verimliliğinden, ailenizin uyumuna, dünya barışına kadar her şey üzerinde etkili olabiliriz ve oluyoruz da!  Bu kural sayesinde kişisel değerlerimizin gücü dünya çapında olabilir. Kalbimizde derin bir saygıyla yaşamayı ve bu saygıyı etrafımızdakilere yaymayı seçersek, ortaya çıkan olumlu enerji çevremize, toplumumuza, dünyaya ve evrene yayılacaktır.

     Bir fıkraya ne dersiniz? Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın. 

    Kim Akıllı

    Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl
    belirliyorsunuz?

    Doktor:
    Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey
    veriyoruz.
    Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl
    boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

    Siz ne yapardınız?

    Adam:
    OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova
    kaşık ve fincandan büyük.

    Hayır, der doktor.

    Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

  • KENDİMİZİ TANIMAMIZA EN ÇOK HİZMET EDENLERDEN BİRİ BİR BAŞKASI ÇOĞU KEZ

    Sevmediğimizi dile getirdiğimiz, çok kızgın olduğumuz, çoğu kez görmeye bile tahammülümüzün olmadığı bir başkası…

    O başkası ki aslında kendimiz;
    O başkasında görüp sinirlenip, hatta bazen değiştirmeye çalıştığımız ki kendimizde yana yakıla saklayıp, görmemek için binbir takla attığımız…

    Düşünün ki partner ilişkilerinizde “narsist” diye tanımladığınız kişilere çekiliyorsunuz… Ve her seferinde “nereden buldum bu ukala, çok bilmişi?” diyor, ilişkilerde kalmakta zorlanıyorsunuz… Acaba siz kendi içinizde bir parçanız olan narsist tarafınızı ne kadar görüyor, benliğinizde yer almasına ne kadar izin veriyorsunuz? Sizi yaşamda tutan, okumanıza, meslek sahibi olmanıza ve yaşamda var olmanıza yardımcı olan bu tarafınızı ne kadar sahipleniyorsunuz?

    Başkasında görüp beğenmediğimiz, aslında kendimizde olan ve var gücümüzle bastırıp görmezden geldiğimizdir. 

    Danışanlarımla çalışırken, 27-40 yaş arası yaşamda işi, duruşu, mesleği olan birçok kişinin partner ilişkilerinde zorluklar yaşadığını görüyorum… Çoğunlukla onları hiç “görmeyen”, onlara hiç değer vermeyen, sevmeyen ve saygı duymayan kişilerin karşılarına çıktığından ve kendilerini ne kadar değersiz hissettiklerinden bahsediyorlar. Partnerlerini değiştirmeye çalışıp, kendilerini görünür hale getirmeye çalışırken de bir dolu incinmişlik yaşıyor ve aslında ilişkilere küsüyorlar. Kendilerinin kendilerini ne kadar “gördüklerini”, kendilerinin kendilerini “ne kadar sevdiklerini” sorduğumda ise malesef duyduğum, aslında kendilerini görüp sevmedikleri oluyor. 

    Kişi kendini görmezse, başkası görsün ister…

    Kişi kendini sevmezse, başkası sevsin ister…

  • Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?…ne kadar annem…ne kadar babam?
    “Partnerin davranışına atfedilen anlam çiftin duygusal iletişiminin önemli bir parçasıdır. Kişinin partnerinin amacına ve davranışlarına yönelik algısı, kişinin partneri ve diğerleriyle ilgili geçmiş öğrenimlerine dayanır. Bunlar . partnerle ilgili hatalı algılar ya yada yanlış atıflara neden olur.”
    Greenberg ve Johnson’ın bu satırları bana sevgiliye karşı davranışlarımızın ne kadar bizim davranışlarımız olduğunu düşündürdü.
    Böyle yapmandan nefret ediyorum dediğinizde sevgiliye acaba gerçekten siz mi söylüyorsunuz bunu, hiç düşündünüz mü? Siz mi söylüyorsunuz bunu, yoksa içinizdeki anneniz mi söylüyor? İçinizdeki babanız mı?
    Carl Gustav Jung, bir çocuğun büyürken içinde bir kadın ve erkek imgesi geliştiğinden bahsediyor. Kadınsa nasıl bir kadın olacağına dair, bir erkekte ne aradığına dair.. Erkekse nasıl bir erkek olduğuna dair, nasıl bir kadınla olmak istediğine dair. Bilinçdışında oluşan bu kadınsı imgeye anima ve erkeksi imgeye animus adını veriyor.
    Yani biz büyürken farkında olmadan anne babamızdan öğreniyoruz nasıl bir kadın ya da nasıl bir erkek olacağımızı. bir  kadından  ya da bir erkekten ne beklediğimizi.
    Ama bazen anne babayı ya da baba anneyi beğenmiyor ve tam da o zaman “asla baban gibi olma” lar başlıyor. İşte o an “işte anasının kızı!” demeler başlıyor. Tam da o an, çocuk ortada kalıyor. Kör bir sevgi ile hem anneye hem bağlı olan çocuk ikiye bölünüyor ve ne yapacağını şaşırıyor.  Sistemik fenomenolojik yaklaşıma göre Meral Önal Yardımcı böyle bir durumda çocuğun ne yaşadığını bakın nasıl açıklıyor:
    “Ebeveynden birine dışsal, diğerine içsel olarak sadık kalarak çocuklar aileyi bir arada tutabilirler, ancak sistem üyelerinin doğal ve çabasız sevgi olarak yaşayacağı dengeyi sağlamayı başaramaz. Bu nedenle ebeveynden biri asla diğerine karşı gerçek bir zafer kazanamaz. Örneğin Anne “sakın baban gibi alkol bağımlısı olma” demiş olsa oğul babasına bağını onurlandırmak üzere tam da bunu yapmaya zorlanacak, kendini bu sistemik baskıdan koruyamayacaktır. Burada sistemik iyileşmenin başarıya ulaşması için Anne “baban gibi olmana izin veriyorum ” demelidir. O zaman çocuk özgür kalacaktır.”
    Burada bahseden ve “asla onun gibi olma!” dendiğinde çocuğu o ebeveynin tıpkısı aynısı yapan Bert Hellinger’in terimleri ile kollektif vicdandır. Aile içinde birinden nefret de etsek, aileyi bir arada tutmak için görev başında olan kollektif vicdan devreye girer ve bilinçdışı özdeşimi gerçekleştirerek, aile üyelerini birbirine bağlar. Ondandır “asla babam gibi bir adamla evlenmem” derken kendinizi babanızın tıpkısı aynısı bir adama aşık olmuş bulursunuz. Ondandır “asla annem gibi olmayacağım” derken evlendiğinizde ya da kendi evinize çıktığınızda bir bakmışssınız evde annenizin tıpkısı, aynısı bir kadın olup çıkmışsınız.
     Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum şimdi: “Ne kadar özgürüz?” diye.
    Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum “İlişkide. yaşamda ne kadar kendimiz olabiliyoruz?” diye?
     Ben bilemedim. Ya siz, siz ne kadar annenizsiniz? . ne kadar babanızsınız? Siz, ne kadar kendinizsiniz?