Etiket: Mutsuz

  • Depresyonda Mıyım?

    Depresyonda Mıyım?

    Gündelik kullanımda birisi depresyonda olduğunu söylediğinde genellikle söylemek istediği kendisini son zamanlarda mutsuz hissettiğidir aslında. Psikolojideki kimi kavramların gündelik dilde yanlış kullanımlarına sıklıkla rastlıyoruz. Depresyon ve depresyonda olmak, depresyona girmek de bunlar arasında sayılabilir.

    Kendisini mutsuz hisseden birisi depresyonda mıdır? Bu soruya evet yanıtı da vermek mümkün ancak genel olarak söylemek gerekirse depresyon eşittir kendisini mutsuz ya da üzüntülü hissetme hali değildir. Bir kimseye depresyon tanısının konulabilmesi için başka bir takım kriterler de gerekmektedir. Yani özetle kendimizi üzgün hissettiğimiz zamanlarda depresyonda olduğumuz söylenemez. Ancak mutsuzluk hali de depresyonun en önemli belirtilerinden birisidir. 

    Her şeyden önce depresyon psikolojik bir bozukluktur. Mutsuzluk ya da üzüntü hali ise herkesin zaman zaman hissedebileceği doğal duygu durumları arasındadır. Bir kimsenin depresyonda olduğunu ya da depresyona girdiğini söyleyebilmemiz için bu mutsuzluk halinin özellikle son bir haftadır yoğun bir şekilde devam etmesi gerekmektedir. Arada bir yaşanan mutsuzluklar doğal duygu durum değişimidir ve depresyon olarak kabul edilmez ya da en azından tek başına yeterli bir kriter olmaz. Ancak bu durumda olan bir insanın da depresyon başlangıcında olduğunda şüphe de edilebilir. En doğrusu bir uzmana başvurarak ayrıntılı bir değerlendirmeden geçmek olacaktır.

    Bir kimsenin depresyonda olduğunu söylemek için çeşitli kriterler olduğunu belirmiştim. Buna göre, depresyonda olan bir insan, özellikle son bir hafta süresince:

    • Genel ve yoğun bir mutsuzluk ve üzüntü hali içindedir,

    • Eskiden keyif aldığı şeylerden artık keyif almamaya başlar,

    • Hareketi ve enerjisi azalır,

    • Genel bir başarısızlık hissi içerisindedir,

    • Kendisini suçlama eğilimindedir,

    • Cezalandırıldığını düşünür,

    • Kendisine karşı genel ya da özel bir memnuniyetsizliği vardır,

    • Başka insanlarla konuşma ve görüşme konusunda isteksizdir,

    • Karar vermekte güçlük çeker,

    • Olumsuz bir beden imgesine sahip olmaya başlar (kendisini çirkin bulabilir),

    • Uykusunda bozulmalar olur. Her zamankinden daha az ya da daha çok uyumaya başlar, sabahları dinlenmiş olarak uyanmaz,

    • İştah kaybı yaşar,

    • Sağlığıyla ilgili endişeler taşımaya başlar,

    • Cinselliğe olan ilgisinde azalma olmaya başlar,

    • Kendini öldürme düşünceleri ya da isteği görülebilir. 

    Depresyonun genel belirtileri bu şekildedir ancak bu belirtilerin tamamının bir kimsede bulunması gerekmez. Bunlardan 4-5 tanesinin kendinizde olduğunu düşünüyorsanız depresyonda olma olasılığınız yüksektir ve bir uzmana başvurarak tedavi sürecine girmenizde yarar vardır. Ayrıca bu belirtilerin yoğunluğunun da farklı olacağını belirtmeliyim. Depresyon genellikle şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç alt başlıkta değerlendirilir. Sahip olunan belirtilerin sayısına ve şiddetine göre konulacak teşhis değişecektir. 

    Peki depresyon nasıl tedavi edilir?

    Hemen her psikolojik bozuklukta olduğu gibi depresyonun tedavisi de uzun sayılabilecek bir süreç gerektirir. Günümüzde depresyonun tedavisinde kullanılan bir yöntem psikoterapi yaklaşımı Bilişsel – Davranışçı Terapidir. Araştırmalara göre BDT yaklaşımıyla depresyon tedavisinde seanslar haftada bir olmak üzere, ortalama 3 ay içerisinde sonuç alınmaya başlanır ve yine ortalama 6 ay içerisinde de iyileşme gerçekleşir ve tekrarlanma oranı da oldukça düşüktür. Ancak bu sürenin kişiden kişiye, durumdan duruma ve belirtilerin şiddetine göre de değişiklik gösterdiğini bilmeniz gerekir. 

     

    Depresyon hafife alınmaması gereken önemli bir bozukluktur. Bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Depresyon geçiren insanlar büyük acılar çekebilirler. Sadece kendilerini değil, çevrelerindeki insanları da yıpratabilirler. Bu nedenle depresyonun özellikle erken aşamada fark edilip tedavi edilmesi son derece önemlidir. Psikolojik bozukluklar arasında depresyon en ölümcül bozukluklardan birisi olarak kabul edilmektedir. Ağır depresyon yaşayan bireylerde intihar eğilimi görülebilmekte ve maalesef kimi depresyon hastaları yaşamlarına son verebilmektedir. 

    Ama özellikle toplumumuzda depresyon yaşayan kimseler yardım almakta isteksiz olmaktadır. Depresyonda olan bireyde zaten genel bir başarısızlık hissi ve kendine güven düşüklüğü de olmaktadır bu da yardıma başvurmayı geciktirmekte, yardımla iyileşebileceğine olan inancı zayıflatmaktadır. 

    Bir de insanımızda uzman yardımı almanın bir güçsüzlük, zayıflık göstergesi olduğuna dair yanlış bir kanı da bulunmakta. Buna göre bir insan sorunlarını kendisi çözerse güçlüdür, yardım isteyen insan zayıf, güçsüz bir insandır. Sorunların çözümünü zamana bırakmak gerekir. Bunun için yardım almak gereksizdir gibi hatalı inanç ve düşünceleri sıklıkla görmekteyiz.

    Aslında tam tersi söz konusudur. Yardıma talep eden insan güçlüdür ya da en azından güçlü olmak yolunda adım atmaktadır. Çünkü kendisinin ve potansiyelinin farkındadır. Olumlu yönlerinin olduğu kadar olumsuz yönlerinin de farkındadır ve sorunlarını çözmek için bir uzmandan yardım istemekten çekinmez. Daha da güçlü bir insan olmak, sorunlarının üstesinden gelmek için bir sürece girmeye hazırdır. 

  • Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk tesadüf müdür, yoksa bir tercih midir? Doğuştan mı bilinir, sonradan mı öğrenilir? Sürekli midir, aralıklı mı? Sahi nedir mutluluk?

    En bilindik tanımıyla mutluluk, bireyin ihtiyaç duyduklarına ve isteklerine ulaşmasından doğan bir doygunluk halidir. Kişinin eyleminin sonucu, arzusunun ödülüdür. Yani arzuladıklarımız ve elde ettiklerimiz arasındaki orandır.

    Bazı araştırmalar, insanların şekerli besinlerin tadını doğuştan sevmesinin, içgüdüsel olarak mutluluk arayışından kaynaklandığını söylemektedir. Mutluluk hormonu olarak bilinen beyin kimyasallarından serotonin, beslenme yoluyla etkilenebilen bir nörotransmitterdir ve salınımı şeker tüketimiyle ilişkilidir. Bu ipucundan yola çıkarsak, dünyaya mutlu olmak güdüsüyle geliyoruz. Bir başka yaklaşıma göre ise, yaşamda duygular da dâhil her şeyi görerek ya da deneyimleyerek öğreniyoruz. Yani dünyaya geldiğimiz çevre ve aile mutluysa, onlardan mutlu olmayı aksi durumda ise mutsuzluğu öğreniyoruz. Mutlu olmayı olumlu bir değer kabul edip, deneyimlerimizle edindiğimiz mutluluk durumlarına ulaşmak için çaba harcıyoruz.

    Pek çok insanın zihninde çocukluğundan beri süregelen, mutluluğa ait şablonlar vardır. Hangi koşullarda, ne olursa, ne kadar sürerse mutlu olunacağına dair yargılar belirler mutluluğu. Yaşananlar şablona uyuyorsa mutluluk yakalanmıştır, uymuyorsa (bu şablonların, tanık olduklarımız, duyduklarımız, izlediklerimiz ve hayal ettiklerimizle yaratılmış beklentiler olduğunu göz önüne alırsak uymayabilir) mutsuzuzdur. Bazen yaşadığımız mutluluk sırf zihnimizdeki şablona uymadığı için gözden kaçırırız farkına varmayız. İnsanların mutlulukla aralarındaki en büyük engel kendi mutluluk tanımlarıdır demek yanlış olmaz sanırım.

    Mutluluğu “mutsuz olmama hali” ya da “yaşamın genelinden duyulan memnuniyet” olarak tanımlamamız mümkün mü? Neden olmasın! Bireyselliğin giderek yaygınlaşması, popüler kültürün dört bir koldan mutluluğa dair “talep edin” “mutluluğun 72 yolu” dayatmaları, bireye mutlu olmayı artık bir istek değil, zorunluluk olarak algılatmaya başladı. Mutluluğun sıra dışı bir hal, yaşamın amacının da bu anları kesintisiz kılmak olduğunun sürekli altının çizilmesi, kişileri adeta mutluluk için sürekli koştur oldu. Mutluluk kişinin yaşantısının toplu olarak olumlu bir değer ifade etmesinden çok, kendi benlik algısının zorunlu bir parçası olarak algılanmaya başladı. Halbuki mutsuz olmamak bile mutlu sayılmak başlı başına bir neden olamaz mı?

    Oysa ki içimizde pek çok duyguyu bir arada barındırırız: heyecan, korku, ümit, hayal kırıklığı… Olumsuz duygular da yaşamımızda kaçınılmaz ve değerlidir. Sağlıklı birey,  bu duygulardan sadece olumlu olanlara talip olup, diğerlerinden kaçınmaya çalışmaz. Olumlu ya da olumsuz yaşadığımız her deneyim ve duygu kişisel gelişimimiz için kıymetlidir. Olumsuz duygu ve deneyimlerimizi reddetmek bizi noksan bırakacaktır. Ancak bir kaybın yasını tuttuğumuzda, bir hatanın pişmanlığını yaşadığımızda, yakınlarımızın üzüntülerini içimizde hissettiğimizde tamamlanırız. Tamamlanmış olmak bizi mutsuz mu etmeli?

    Yeni yıl, yeni kararlar almak, yeni başlangıçlar yapmak ve mutlu olmak için iyi bir fırsat olabilir. Peki mutluluğun formülü ne? Nasıl mutlu oluruz? Sanırım işe önce mutluluğu doğru tanımlayarak başlamamız gerekiyor. Mutluluk salt içimizdeki bir dürtü değil aynı zamanda yaşam boyu öğrendiklerimizi de içerir. Henüz mutlu olmayı bilmiyorsak bile bu öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. En önemlisi mutluluk, bizim mutluluğa dair tanımlarımıza bağlıdır. Gerçeklikten uzak, yüksek beklentili tanımlar bizi daha büyük mutluluklara taşımaz bilakis mutlu olma seçeneğimizi elimizden alır. Mutluluğu bulduğumuzda, sonsuza kadar sürmeyeceğini, her duygu gibi bir zaman sonra azalacağını düşünüp, mutlu anların tadını çıkartmalıyız. Ve mutsuz olduğumuzda, bu duygudan elde ettiğimiz kazanımlarla sakince bir sonraki mutlu anı beklemeye koyulmalıyız.

  • Yalnızlık Devri

    Yalnızlık Devri

    Farkında mısınız, her iki çiftin birinin boşandığı bir devirde yaşıyoruz. Ne oldu da biz bu duruma geldik. Ne oldu da ilişki yürütemez hale geldik. Bu durumu anlamak için birkaç jenerasyon geriye gitmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    1930larda doğmuş kadın ve erkeklerden başlayalım. 2. Dünya savaşını bizzat yaşamış devrin insanları. Şimdiki gençlerin anneanneleri, babaanneleri dedeleri. O dönem Türkiye şimdiki gibi değil. İnsan ne fikir üretse para kazanıyor. Ataerkil toplumun gerekliliğine göre kadının evde olup erkeğin avlandığı ve eve para getirdiği bir dönem. Eğitim deseniz, en fazla lise mezunu. O da kadınlar değil, sadece erkekler. Dolayısıyla cehaletin de baş gösterdiği bir dönem. Sorgusuz sualsiz herkesin biçilmiş rolleri kabul ettiği bir devir. Mutlular mıydı mutsuzlar mıydı tartışılır ama daha masumlardı. Manevi değerleri maddi değerlerden daha fazlaydı çünkü savaş devrinin insanlarıydılar. Yaşamın değerini biliyorlardı.

    Bu insanlar daha kendini tanımazken evlendirilir ve rollere uygun davranmaları beklenirdi. Eğer o role uygun davranılmazsa ayıplanır, dışlanırlardı. Kadının rolü sadece annelik ve ev işleriydi. Erkek ise para kazanır, evini geçindirirdi. Kimse bu durumu sorgulamazdı çünkü sorgulanacak bir durum yoktu. Ancak savaş sonrası ekonomi tekrar kalkınmaya başlayınca, erkeğin eli para tutunca işler değişmeye başladı. Kendini olduğundan daha da güçlü hissetmeye başladı ve döngü orda bozulmaya başladı. Her ne olduysa manevi değerler yetmemeye başladı. Anlık zevkler işin içine girmeye başladı. Başka kadınlar, içki, kumar ve ne eklerseniz. Birçok kadının bundan haberi olmadı. Ama hepsi hissetti. Kadınlık içgüdüsü. Ama hep kabul ettiler. Erkektir, ne yapsa yeridir, kabuldür gibi bir anlayış çıktı ortaya.

    Gelelim bu jenerasyonun çocuklarına. 1950 liler. Şimdiki gençlerin anneleri, babaları, teyzeleri, amcaları. Bu insanlar kendi anne babalarına nazaran daha okumuş, daha bilgili insanlar. En azından kadınların arasında lise bitirmiş, hatta tek tük üniversite bile okumuş var. Erkeklerin arasında ise üniversite mezunları var. Her ne kadar okusalar da kendi ailelerinde gözlemledikleri ilişki biçimi kadının sözünün olmadığı, erkeğin ise her şeye hakkı olduğu şeklinde. Okur yazar oranı arttıkça, cehalet azalıyor, gözler açılıyor. Dolayısıyla bu devrin gözleri çok açılmadan müdahale edilmeliydi ve kadınlar 20 lerine geldi mi evlenmeliydiler. Aynen de öyle oldu. Ancak bu kadınlar mutsuz kadınlar. Neden mi? Çünkü potansiyellerini gerçekleştirememiş kadınlar. Okumak istediler ama izin verilmedi. Gözleri açıldı bir kere. Farkındalıkları oluşmaya başladı ama ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü çalışma izinleri olmadığından kendi ayakları üstünde duramadılar. Ezildiler, hor görüldüler ama bunu asla kendilerine yediremediler. Peki ne oldu? Kocalarından tatmin olamadılar hiçbir zaman. O yüzden de erkek çocuklarına aşık oldular. Duygusal tatmini erkek çocuklarında deneyimlediler. Erkek çocuk gözünün nuru oldu ve hep öncelikleri oldu. Ne de olsa büyüyünce annelerini onlar kurtaracaktı. (Öyle de oldu. Bu dönemde boşanmaya başladı bu devir, çocuklarının gücünü arkalarına alarak) Kız çocuklara ise hep şu mesaj verildi ‘oku, çalış, kendi ayakların üstünde dur, hiçbir zaman benim yaşadıklarımı yaşama’. Diğer yandan model aldıkları evlilikler hep mutsuz evlilikler çünkü evin içinde hep bir huzursuzluk. Dolayısıyla, bir yandan da bilinçaltı evliliğe dair korku dolu.

    Peki bu gençler bugün ne yapıyorlar, nasıllar? Bir çoğu mutsuz, bir çoğu büyük ikilemler yaşıyor. Kız çocuklar okudu, hem de çok okudu. Üniversite yetmedi, yüksek lisans yaptılar, yüksek lisans yetmedi, doktora yaptılar. Okudukça okudular. Her kadının iyi ya da kötü bir işi de var. Erkek çocuklar ise annelerinin biricikleri olduklarından fazla uğraşmadılar kendileriyle. Aynı düzende gittiler. Ancak gözden kaçan bir şey oldu. Devir çok değişti. Artık para kazanmak zor. Sadece zekanın para kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. İşsizlikler arttı. Erkeğin parayla kullandığı gücü azalmaya başladı, kadın da parayla güçlenmeye başladı. Teknoloji girdi hayatlarına. Her şeye ulaşım çok kolay oldu. Herkesin gözü çok açıldı.

    İlişkiler? İlişki demeye bin şahit. Kimsenin birbirine tahammülü yok. Erkekler o kadar alışmış ki annelerinin biriciği olmaya, kadının gücünü kaldıramaz oldu. Kadınlar o kadar hassas ki ezilme konusunda, kendi gücünü abartılı kullanmaya başladı. Dolayısıyla dengeler değişti. Güç savaşları başladı. Aldatmalar normalleşti. İçsel mutsuzluk çok arttı. Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için kendilerini uyuşturmaya başladılar. Alkol ve uyuşturucu oranları kat ve kat arttı. Seks bağımlılığı arttı. ‘Gecelik ilişki’ kavramı çıktı ortaya ve eğlence boyut değiştirdi.

    Hal bu olunca, mutsuzluk devri başladı. Hayat o kadar hızlandı ki, durup ne oluyor diye düşünecek vakit kalmadı. Bir durun ve düşünün lütfen. Nereye kadar bu düzenin içinde yok olacağız. Bir yerden bu düzeni değiştirmek gerekmiyor mu?  Bu devrin de çocukları var artık. O çocuklar nasıl büyüyorlar, hangi değerlerle büyüyorlar. Sadece rekabet ve yarışarak. Daha 3 yaşında okul rekabetine giriyorlar. Doğar doğmaz isimleri okul kurallarına yazılıyor.

    Manevi değerlerimize ne oldu? Onlar içimizde. Mutsuzluğun kaynağı bu. Manevi ihtiyaçlar doldurulmayı bekliyor. Sevilmek, onay görmek, değer verilmek, saygı duyulmak… Bunun için gerçek ve samimi ilişkilere ihtiyacımız var. 2 tatil eksik yapın, 3 kazak eksik alın, 5 kere değil de 3 kere sinemaya gidin ama sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir aileniz olsun. Gerçekten o zaman daha mutlu olacaksınız. Ama bunun için önce DEĞERLERİNİZİ gözden geçirin. O zaman mutluluk devrine geçiş yapabiliriz.

  • Eyvah! Depresyonda Mıyım?

    Eyvah! Depresyonda Mıyım?

    Depresyondaki kişi kendini çökkün hisseder ve eskiden yaptıklarına karşı ilgi ve istek kaybı yaşar. Olumsuz düşünceler çok sıklıkla kişinin zihnindedir ve bu durum kişinin davranışlarına sirayet eder ve kişi eskiden keyifle yaptıklarını yapmamaya başlar işte burada kısır döngü başlar. Kişi eskiden keyifle yaptıklarını yapmamaya başladıkça mutsuz keyifsiz hisseder, mutsuz keyifsiz hissettikçe de doğal olarak harekete geçmeyi anlamsız bulur ve keyif almayacağım mutlu hissetmeyeceğim şeklindeki düşünceleri pekişir. Bu düşünceler, kişinin zihnine sıklıkla gelince otomatikman kişi hareketsizleşir. Depresyonun yarattığı bu durum görevleri yerine getirmeyi ve eskiden olduğu gibi hayattan keyif almayı güçleştirir. Hobileriniz ve arkadaşlarınız eskisi gibi ilginizi çekmez. Sürekli bir çökkünlük hali yaşarsınız ve bir günü tamamlayabilmek dahi size zor gelebilir, günler artık size sıkıcı gelmeye başlamıştır.

    Araştırmalara göre depresyonun görülme oranı çok yüksektir. En yaygın ruhsal hastalıklardan birisidir ve yaşam boyu görülme oranı %20dir. 2020 yılında depresyonun ruhsal hastalıklarda ikinci sırada olması tahmin ediliyor.

    DSM-5’e göre

    A.Majör depresyon bozukluğu

    1. Çökkün duygu durum yani keyifsizlik, nerdeyse her gün günün büyük bir bölümünde bulunur ve bu durumu ya kişinin kendisi bildirir ya da bu durum başkalarınca gözlenir.

    2. Bütün ya da nerdeyse bütün etkinliklere karşı ilgide azama keyif alamama, her gün günün büyük bir bölümünde bulunur.

    3. 3. Çok kilo alma ya da verme (bir ay içinde kilonun %5inden daha büyük bir değişiklik). Yeme isteğinde azalma ya da artma.

    4. Neredeyse her gün uykusuzluk çekme ya da çok uyuma.

    5. Neredeyse her gün psikodevinsel kışkırma(ajitasyon) ya da yavaşlama(başkalarınca gözlemlenebilir olmalı yani öznel dinginlik sağlayamama ya da yavaşlama değil)

    6. Nerdedeyse her gün bitkinlik ve içsel gücün kalmaması

    7. Nerdeyse her gün değersiz olduğunu düşünme

    8. Neredeyse her gün düşünmekte yada odaklanmakta güçlük ya da kararsızlık yaşama

    9. Yineleyici ölüm düşünceleri, özel eylem tasarlamaksızın kendini öldürme düşünceleri ya da kendini öldürme girişimi ya da kendini öldürmek üzere özel eylem tasarlama.

    Buradaki kriterlere bakınca depresyondaki kişinin keyifsiz olduğunu, enerji ve aktivitelerinde bir azalma olduğunu, çoğu şeyden zevk almadığını, konsantrasyon probleminin olduğunu, yorgun hissedebileceğini, uyku düzeni bozulduğunu, iştahsız olabileceğini ve hareketlerinin yavaşladığını görebiliriz.

    B.Süregiden Depresyon Bozukluğu(Distimi)

    1. En az 2 yıl süreyle çogün, günün büyük bir bölümünde, kişinin söylediği ya da başkalarınca gözlendiği üzere çökkün yani mutsuz duygudurum vardır.

    2. Aşağıdakilerden 2 sinin ya da daha fazlasının varlığı:

    1. Yeme isteğinde artma ya da azalma

    2. Uykusuzluk ya da aşırı uyuma

    3. Enerji düzeyinde azalma

    4. Benlik saygısında azalma

    5. Odaklanamama ya da karar vermede güçlük

    6. Umutsuzluk

    Depresyondaki kişinin duygu ve düşünceleri aşağıdaki gibi olabilir.

    Kendini değersiz olduğunu düşünebilir ve benlik saygısı düşüktür. Başarılarını küçümseyebilir.

    Kendine güvenmiyorum diyebilir.

    Yaşadığı herhangi bir olayın olumsuz ve kötü yanlarına odaklanabilir.

    ‘’Hiçbir şey yolunda gitmiyor’’ gibi aşırı genellemelerde bulunabilir

    Kimsenin kendine yardım edemeyeceğine inanabilir

    Kendini boşlukta hissedebilir

    İntiharı düşünebilir

    Bu belirtileri az oranda dahi olsa herkeste gözlemleyebiliriz fakat depresyonda bu belirtiler bir anda ortaya çıkıp kaybolmazlar, devamlıdırlar, yoğundurlar ve belki uzun yıllardan beri bulunuyor olabilirler. Depresyon kişinin sosyal ilişkilerini etkiler(mesela arkadaşlarla görüşmeme, eskiden keyifle film izleyen birinin artık film izlemekten keyif almaması) ve onda bir takım psikosomatik bozukluklara yol açabilirler ve dahası kişiyi intihara yöneltebilir.

    Depresyonda istek felci yaşarsınız. Bir aktivitede bulunmayı istemeyiz. Bu depresyonun doğasında vardır. Depresyonda olmadığınız dönemde yaptığınız neler var? Depresyon dönemindeyken yapmadığınız neler var? Bunu bir kâğıda dökün. Bunları parçalarına ayırın ve küçük bir kısmını yapmaya gayret edin, bu depresyonunuza iyi gelecektir. İstek gelmesini beklerseniz sonsuza kadar gelemeyebilir ve sizin istediğinizi doğrudan etkileyemiyoruz fakat davranışlarınızı etkileyebiliriz ve onlara siz müdahale edebilirsiniz. İsteğinizin gelmesini beklemeyin örneğin canınız ders çalışmak istemediğinde harekete geçin küçük bir şey yapın 20 dk ders çalışın ve kalkın dersin başından. İstemeseniz bile arkadaşlarınızla görüşün istemeseniz de film izleyin bunun öncesinde ne kadar keyif alacağınızı not edin ve yaptıktan sonra ne kadar keyif aldığınızı not edin ve ikisini karşılaştırın. Diyelim ki kendini mutsuz hissettiğin bir gün arkadaşlarınız çağırdı istemeseniz de gidin gitmeden önce ne kadar keyif alacağınızı not edin eve geri geldiğinde ne kadar keyif aldığınızı not edin ve bu 2 puanı karşılaştırın. Varsayalım ki siz öğrencisiniz okulda kendinizi kötü hissettiniz ve ağladınız eve gelmek istediniz. Eve gelmeyin 15 dk daha okulda kalın yani bir zaman verin kendinize eğer hala eve gitmek istiyorsanız gidin ama eve gitme isteği uyanır uyanmaz anında eve gitmeye kalkmayın çünkü bu davranış depresyon canavarını besliyor. Bir süre sonra eve gitme istediğiniz azalabilir. Böylelikle davranışlarınızdaki değişim sizi zamanla daha istekli hale getirecektir.

    Normalde insan bir şey yapmayı ister. İstekten sonra gider onu yapar fakat depresyonda tam tersini yapıyoruz önce harekete geçiyorsunuz sonra istek gelmesini bekliyoruz. Ters mantık kuruyoruz yani. Çünkü depresyonda istekli olmamanız çok doğal ve depresyon döneminde iyi hissetmek, motivasyonunuzun yüksek olması sizin elinizde değil. Bu yüzden depresyonun terapisinde farklı bir yol izlenir. İsteğin gelmesini beklemeden biraz da kendinizi zorlayarak istemeseniz de o an yapmanız gerekenin küçücük bir kısmını yapmanız sizi biraz daha iyi hissettirecektir. O an yorgun ve isteksiz olduğunuz için yapamayacaksınız gibi gelebilir. Mesela bir tane sınav var diyelim tüm konulara olmasa bile 20 dakikalık bir kısmına çalışın. Bunu yaptığınızda kendinizi harika hissetmeyeceksiniz belki ama hiçbir şey yapmamaya oranla daha iyi hissedeceksiniz. Kendimi tam anlamıyla iyi hissetmedikten sonra bu birazcık iyi hissetmeyi dikkate almak anlamsız diye düşünebilirsiniz ama merdivenler teker teker çıkılabilir. 2 3 adım birden atlamaya çalışmak çok da olası olmayabilir ve zaten bu çok da sağlıklıdır diyemeyiz.

    Önce harekete geç sonra iyi hissetmeyi bekle sloganını uyguluyoruz. Normalde önce istek duyulur sonra harekete geçilir dolayısıyla depresyondaki bireylerin isteklenmek için beklemeleri normaldir ama daha önce de dediğimiz gibi depresyon döneminde ters mantık kuruyoruz. Depresyon döneminde bu çok zor gibi görünse de yaptıkça bunun kolay hale geldiğini göreceksiniz.

    Mutlu olan birini gözlemleyin, neler yaptığına dikkat edin. Yaptığı şeyleri keyifle yaptığını görebilirsiniz. Bu kişiyi mutsuz etmek için ne yapılabilir? Elbette sevdiği keyif aldığı şeyleri elinden alarak onu mutsuz edebiliriz. Yani buradan ne anlamalıyız? Birini mutsuz etmek istiyorsak onun elinden mutlu olduğu şeyleri alırsak kişi otomatikman mutsuz olacaktır. İnsan hiçbir şey yapmadan mutlu olabilen bir canlı değil diyebilir miyiz bu noktada? Şöyle biri var mıdır: Sabahtan akşama kadar evde hiçbir şey yapmadan koltukta yatakta televizyon karşısında öylece vakit geçiren ve mutlu olan biri? Tahmin ediyoruz ki böyle biri olamaz.

    Bir deney yapın: Kendinizi iyi hissetmediğiniz ve bir şey yapmak istemiyorum dediğiniz gün herhangi bir etkinlik yapın ve gün sonunda ne hissettiğinizi ve kaç şiddetinde hissettiğiniz not alın. İkinci gün yine kendiniz iyi hissetmediğiniz gün hiçbir şey yapmayın ve gün sonunda kendinizi nasıl hissettiğinizi ve hissinizin şiddetini not alın. Çıkardığınız sonuç ne?

    Normalde bir şeyler yapar yoruluruz. Yorulduğumuz için de dinleniriz. Depresyonda tam tersi geçerli yorulmamak ve tükenmiş bitkin hissetmemek için bir şeyler yapmak harekete geçmek gerekir. İlk bakışta bunlar size çok anlamsız gelebilir çünkü zaten hareket edecek enerjim yok nasıl bir şeyler yapmamı beklersiniz benden şeklinde düşünebilirsiniz. Evet haklısınız enerjiniz yok bir şey yapmakta zorlanacaksınız ama biraz kendinizi zorlayıp küçük bir şey yapabilirsiniz. Küçük bir şeyi yapmaktansa hiçbir şey yapmamayı tercih ederim diye düşünebilirsiniz işte bu depresyonu besleyen bir canavardır desek yalan söylemiş olmayız. Çünkü küçük şeyleri yapabilmek depresyonda kişinin daha enerjik olmasını sağlar ki ilerde enerjisini daha da artırmanın öncülüdür.

    Varsayalım kendinizi zorladınız ve bir şey yaptınız ve keyif almadığınız. Olma ihtimali var mı? Evet elbette var. Eğer bunu göz önüne alıp hiçbir şey yapmamaya devam ederseniz olumsuz düşünceleriniz daha fazla gelmeye başlayacak. En azından keyif almasanız da o an için bir şeylerle ilgilenmek bir süreliğine olumsuz düşüncelerin sizi daha rahat bırakması demektir. Bu demek değil ki siz bu depresyondan hiç kurtulamayacaksınız. Ama başlangıçta bu aşamalardan geçilmesi gerekiyor. Diyelim ki bir şeyler yapmaya başladınız fakat olumsuz düşünceler başınıza üşüşmeye başladı, yapamayacağınızı başarmayacağınızı ya da yaptığınız şeyin iyi olmadığını yeterince güzel olmayacağını düşünmeye başladınız diyelim. Bu düşüncelerinizle savaşın. Bu düşüncelerinizle terapide çalışılır. Bazı sorular ışığında düşüncelerinizi terapistle beraber değerlendirmeye alırsınız.

    İnsanların yaptıkları eylemleri basitçe ikiye ayırabiliriz. Performansa dayalı ve yapmak ve keyfe dayalı etkinlikler. Bu iki listenin ağırlığı dengede olmalı. Eğer dengede olmazsa mesela performansa dayalı etkinlikleri yapar ve eğlenceye vakit ayırmazsanız kendinizi yorulmuş tükenmiş, mutsuz, keyifsiz hissedebilirsiniz ama çok fazla eğlence odaklı bir program yapar ve uygularsanız bu sefer de eğlenmiş fakat kendinizi başarısız olarak düşünebilirsiniz ve bundan dolayı da mutsuz hissedebilirsiniz. Özetle, performansa ve keyfe dayalı etkinlikler tüm bireylerin hayatında dengede olmalıdır.

    Bu iki kategoriyi dengelemek için etkinlik programı yapmak gerekir bunun için zamanınızı planlayacağız. Günlük etkinlikler bir kâğıda yazılırsa bu sizi motive eder çünkü yapılacaklar dağ gibi görünmez dolayısıyla daha yapılabilir gibi görünürler. Kişinin bu küçük program sayesinde motivasyonu artar.

    Nerede yanılıyoruz? Mutsuz keyifsiz hissediyorum demek yerine depresyondayım demek ne kadar doğru? Burada üzgün hissetmekle depresyon aynı şeylermiş gibi algılama söz konusu hâlbuki depresyon bir hastalıktır ve çözümü olan bir rahatsızlıktır. Artık dilimize fazla yerleşen depresyon kelimesini maalesef yanlış kullanıyoruz Depresyon anlık üzüntü, keyifsizlik, acı çekme değildir. Dolayısıyla depresyonun tedavisi önemlidir.

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    Depresyon çocuk ve ergenlerde görülen bir hastalık mıdır?

    Maalesef bu sorunun cevabı evet. Çok uzun zamanlar psikiyatri çevreleri çocuklarda depresyonun görülmediğini öne sürse de son 30 yıllık çalışmalar bu konuda hem fikirdir. “Çocuk” ve “Depresyon” sözcükleri yan yana gelmesi hiç yakışmıyor. Bilimsel çalışmalar çocuk ve ergenlik dönemlerinde bu hastalığın görülebildiği kesin olarak gösterilmiştir.

    Her mutsuz çocuk depresyonda mıdır?

    Tabi böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Mutsuzlukta diğer duygular gibi çocuğun hayatında yaşadığı normal bir duygudur. Depresyon ya da psikiyatride ki ismiyle “Major Depresyon” ise kişinin hayatını derinden etkileyen mutsuzluğun yanında bir çok fiziksel ve psikolojik sorunu beraberinde getiren ciddi bir hastalıktır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon ne sıklıkta görülür?

    Yapılan toplumsal çalışmalar çocuklarda %1-3 arasında, ergenlerde % 7-8 oranında görüldüğü bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülürken çocuklarda bu oran her iki cinsiyette eşittir. Ancak depresyonda ki çocuk ve ergenlerin yaklaşık %60’ı tedavi almamaktadır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon belirtileri nelerdir?

    Çocuklar ile ergenlerin yaşam deneyimleri erişkinlerde daha az oldukları için ve duygularını sözel olarak anlatmakta güçlük çektiklerinden depresyonu ifade etmekten ziyade davranışları ile gösterirler. 8 Yaşında bir çocuğun “kendimi çok mutsuz hissediyorum artık eski neşem kalmadı” biçiminde sözleri pek kullandıkları görülmez. Bu nedenledir ki çocuklarda depresyon erişkinlerden farklılıklar gösterir. Şimdi belirtilere kısaca bakalım

    Mutsuzluk ve kendini boşlukta hissetme: Depresyonun en temel belirtisi mutsuzluktur. Erişkinlerde mutsuzluk hissetmeden depresyon tanısı konulmaz. Ancak biraz önce anlattığım gibi çocuklarda mutsuzluk ifadeden çok davranışlarla ilgilidir. Hiçbir şeyden memnun olmama, sürekli mızmızlık ve yakınma, az gülüp çok ağlama, oyunlara ve oyuncağa ilgisizlik gibi yakınmalar bize çocukta ki mutsuzluğu gösterebilir. Ergenlik döneminde ise sözel ifadeler öne çıkar. “keşke doğmasaydım, ölsem daha iyi, her şeyden nefret ediyorum” gibi söylemler sıklıkla gözlenir. Bazen de özellikle ergenlik döneminde mutsuzluğun yerini boşluk duygusu alır. “içim bomboş, kendimi bir hiç gibi hissediyorum, yaşam çok boş” gibi yakınmalar kulağımıza gelir.

    Değersizlik, kendine güvende azalma ve suçluluk duyguları: Depresyonda ki ergenlerde sıklıkla kötümserlik, sevilip sevilmediğinden kuşku, gelecekten yana umutsuzluk sık görülür. Bu değersizlik hisleri zamanla kendine güvende azalmaya neden olur.

    Anne baba ile tartışma ve aile içi ilişkilerin bozulması: Tutturma iyi kötü her çocukta gözlemlenir ancak depresyonu olan çocuk amaçsızca tutturur. İstediği nesne önemli değildir. Burda amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Bir diğer husus ise eskiden olmadığı halde kurallara uyumsuzluk gelişmesidir.

    Öfke patlamaları ve sinirlilik: Sinirlilik ve öfke patlamaları sağlıklı ruh sağlığına sahip çocuk ve ergenlerde genellikle görülmez. Depresyonda olan çocuk ve ergenler ise eskisinde daha sinirli olduklarını farkına varabilir. Bu durum anne baba ile tartışmaya hatta etrafa zarar vermeye kadar gidebilir. Özellikle ergenlik döneminde öfke patlamaları sırasında cama veya duvara yumruk atıp acil servise bile gidebilirler.

    Bedensel yakınmalar: Sık baş ağrısı, karın ağrıları, ve yorgunluk gibi fiziksel belirtiler çokça gözlenir.

    İştah ve yeme sorunları: Tıpkı erişkinlerde olduğu için çocuk ve ergenlerde de yeme ve iştah bozulur. Kilo kaybı sık olmasa da beklenene kilonun alınamaması da sorunu gösterebilir. Ancak bazı çocuk ve ergenlerde de garip bir şekilde iştah artışı gözlenir. Ergenlik döneminde ki özellikle kızlarda tatlıya aşırı düşkünlük görülebilir.

    Uyku Sorunları: Nasıl ki beden sağlığı ile alakalı bir sorun olduğunda ateş çıkarsa, ruh sağlığımızda bir sorun olduğunda uyku düzenimiz bozulur. Depresyonda ki ergenlerde de ilk belirtilerden biri uyku sorunlarıdır. Çoğu ergende uykuya dalmakta güçlük, sık sık uyanma, sabah çok erken saatte uyuma, yalnız yatamama ve normalden fazla uyku görülebilir.

    Ölüm veya intihar düşünceler: Bu nokta gerçekten alarmların çalmasına neden olabilecek düzeyde mühimdir. Çoğu çocuk intihardan bahsetmese de ölmek istediğini belirtir veya keşke “hiç doğmasaydım, ölsem de kurtulsam” şeklinde ifadelerle karşımıza gelebilir. Aileler şunu çok iyi bilmelidir ki ölümden veya intihardan bahseden çocuk ve ergeni asla hafife almamalı mutlaka bu düşüncesi sorgulanmalıdır.

    Alınganlıkta artış: Özellikle ergenlik çağında görülen depresyonda alınganlık hat safhadadır. Annenin her söylediğine karşı agresif davranışlar, etrafla ilgili kavgalar bu dönemde sık gözlenir.

    Sosyal ilişkilerde bozulma: Depresyonda ki çocukların mutsuzluk sinirlilik ve alınganlık durumu arkadaş ilişkilerine yansır. Arkadaş ortamında kaçınma, sıklıkla yalnız başına vakit geçirme, arkadaş ortamına girememe gibi sorunlar gözlenir.

    Dikkat ve konsantrasyon güçlükleri: Çocukluk çağı depresyonunda en mühim sorunlardan biri de dikkati toplamak ve sürdürmekte ki problemlerdir. Hatta çoğu aile çocuğunun derslerinde ki düşme ile doktora başvurur. Bazen de Dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) yanlış tanısı konarak bu çocuklara dikkat artırıcı ilaçlar başlanır. Ne yazık ki bu ilaçlar durumu daha kötü hale getirirler.

    Depresyonun nedenleri nelerdir?

    Pek çok psikiyatrik hastalık gibi depresyonunda tam nedeni bilinmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar biyolojik faktörlerle birlikte yaşanılan olumsuz yaşam olaylarının birleşimidir. Tek bir neden bulmak olası olmasa da genetik olarak depresyona yatkınlık nedenlerin en önde geleni gibi durmaktadır.

    Depresyonda aileler neler yapmalıdır?

    Ailelerimizin bu hastalık karşısında neler yapması gerektiğini kısaca özetlemek gerekirse;

    -Öncelikle çocuğunuzun depresyonda olduğunu düşünüyorsanız mutlaka vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatri uzmanına başvurun.

    -Çocuğunuz depresyonda iken eskisinden daha anlayışlı olun

    -Mümkün olduğunca tartışmaya girmekten ya da onu ikna etmekten kaçının

    -Nasihatı azaltın

    -Çocuğunuzun öğretmenini bu konuda bilgilendirin ve öğretmenle daha sık görüşün

    -Çocuğunuzu ve kendinizi asla suçlamayın çözüm odaklı olun

    Çocuk ve ergenlerde depresyon tedavisi nasıl yapılır?

    Öncelikle hem ailenin hem çocuğun hastalık konusunda bilgilenmesi çok önemlidir. Ardından tetikleyici faktörler göz önüne alınarak yapılabilecekler değerlendirilmelidir. Çeşitli terapi yöntemleri ve ilaç tedavisi hastanın ve hastalığın durumuna göre seçilebilir.

  • Adil Maviş İle Psikolojik Röportaj

    Adil Maviş İle Psikolojik Röportaj

    Yaşamın hızlı temposu değil can sıkıntısı öldürür. İnsanları hasta ve mutsuz yapan, hiçbir şeyin değer olmadığı hissidir.”

    ~Dr.Harold Dodds~

    Hasta Değil Mutsuzsunuz.

    Bir yeriniz ağrıyor, sinirlisiniz, ihtiyacınızdan çok yemek yiyorsunuz, sürekli bir şeyler ters gidecekmiş gibi hissediyor sabahları yorgun kalkıyorsunuz. Daha çok geçmişle ilgileniyor gelecekle ilgili olumlu düşünceler besleyemiyorsunuz. İyi haber siz hasta değilsiniz ama MUTSUZSUNUZ.

    1. Sabit inançları hayatın çok zor olduğu yönündedir.

    2. Dünyadaki birçok insanın ‘güvenilmez’ olduğunu düşünürler.

    3. Dünyada neyin ‘doğru/iyi’ olduğundan ziyade, neyin ‘yanlış/kötü’ olduğuna odaklanırlar.

    4. Kendilerini diğer insanlarla kıyaslayarak kıskançlık duyarlar.

    5. Hayatlarını tamamen kontrol etmeye çalışırlar ve bu yüzden sürekli didinirler.

    6. Gelecekleri hakkında büyük endişe ve korkulara sahiptirler.

    7. Konuşmaları dedikodu ve ağlayıp sızlanma doludur.

    İnsanlar Neden Bir Psikoloğa İhtiyaç Duyar?

    Düşüncelerinde, duygularında, davranışlarında, ilişkilerinde bir şeyler yolunda gitmiyor. Mutsuz, acı çekiyor, huzursuz ve sıkıntıları bedensel sağlığını tehdit ediyorsa bir psikoloğa ihtiyaç duyabilir. Bununla birlikte ilaç kullanmak istemeyen, bağımlılıklarından kurtulmak isteyen, hayatının bir geçiş döneminde içindeki kaynaklardan daha verimli yararlanmak isteyenler de bir psikolog iyi gelebilir.

    Psikolojimizin Bozulduğunu Kendi Kendimize Anlayabilir Miyiz?

    Sizde normal olmayan davranışları kendi kendinize fark edebilirsiniz. Siz etmeseniz yakınlarınız fark eder.

    Ruh halinizde ani değişiklikler, aşırı kızgınlık, vücut enerjisinin düşmesi veya artması, uyku ihtiyacının artması veya uyuyamamak, suçluluk duygusu, değersizlik, aşırı dikkat dağınıklığı, unutkanlık, kaygının artması, sekse isteksizlik veya aşırı istek duymak, huzursuzluğun yanında eşlik eden bedensen rahatsızlıklar, baş ağrısı, sırt ağrısı, kabızlık, çarpıntı, deri döküntüleri, tikler, yeme bozuklukları vb. belirtiler.

    Bir Sabah Uyanıp “Bir Psikoloğa Gideyim” Demiyor Herhalde?

    Evet karar vermesi için başından geçen olayların ona önce zarar vermesini bekliyor. Aşırı unutkan, kaygılı, öfkeli bedensel ağrıları, uyku-yemek bozuklukları artık ona hasar vermeye başlıyor kullandığı ilaçlar fayda etmiyor veya bu ilaçları kullanmak istemiyorsa önce düşünüyor ama yine de internetten bir psikolog araştırmak yerine bu konuda çevresinde tanıdığı birinin referansıyla veya bir yakınının teşviki ile bir psikolog arıyor.

    Konuşarak Bir İşi Çözemeyeceğine İnanan Ve Akıl İstemeyenlere Ne Yapıyorsunuz?

    İlk adım harekete geçmektir. Çevrenin baskısı ve dürtülmesiyle hareket edenlerde değişim arzusu eksik oluyor. Kalıpları kırıp bir psikoloğa gittiyse samimi bir şekilde yardım istediğini kabul ediyorum. Ancak kimsenin onun benzersiz sorununa çözüm üretemeyeceğine ve haklılığını ispatlamak için de gelenler olabiliyor. Bir kişiyle elektiriğinizin tutup tutmadığını çok kısa süre içinde anlarsınız. Bizim için uyum her şeydir. Eğer uyuma giriyorsak güven, inanç ve iyileşme arzusu arzu ettiğimiz sonucu kolaylaştırıyor. Bilinçaltı ile çalışmak mükemmel bir uyum gerektiriyor ve bu olmazsa zaten ben işimi yapamam.

    Yani Bir Tür Beynine Girip Beynini Mi Okuyorsunuz?

    Kişi izin verdiği sürece evet bunu da yapıyorum. İnsan beyni bir bilgisayarın çalışma mantığı ile aynı çalışıyor bir anlamda hayatta yaşadığı problemler o problemi doğuran yazılımlardan kaynaklanıyor. Bu yazılımları değiştirdiğinizde algı da ve sorunlar da değişiyor. Başarılı seansların sonunda yıllardır uçağa binemeyenler uçuyor. Sınav kaygısı yüzünde hak ettiği puanı alamayan öğrencinin puanları hızla yükseliyor. İlaç, madde veya duygusal bağımlılıkları olanlar özgürleşiyorlar. Öğrenilmiş çaresizlik diye bir şey var.

    En Çok Bilinçaltı Temizleme Ve Zihinsel Detoks Uygulamalırınla Biliniyorsunuz. Bu Nasıl Bir Şey

    Kirlenmek Güzeldir” sloganını kullanan bir reklam var. Hayatımız boyunca yaşamak ve öğrenmek istiyorsak kirlenmeyi de göze almalıyız. Kirlenmekten korkan kaybeder. Kirlendiğinde nasıl detokfikasyon yapacağını bilmeyen hastalanır. Bunlara inanmayan kalıplarına takıntılı yaşar. İlk yardımda nasıl önce nefes alması ve kalbi çalıştırmak önemliyse kişinin içinde bulunduğu çıkmazlar üzerinde çalışabilmek için ilk önce zihinsel ve duygusal rahatlamayı yaşaması gerekir. Bu nedenle ilk dokunuşum bilinçaltını temizlemek ve kişiyi gerçek ihtiyaçlarıyla yüzleştirip değişime hazırlamaktır.

    Bunun için zamanla geliştirdiğim ve özünde şartlanma ve nörobilimsel yöntemlere dayalı uygulamalardan yararlanıyorum. Kendi farkındalığını arttırarak mizacını tanıması ona göre beslenmesi, yaşam enerjisindeki blokajları çözmesi ve altın nefes ile tanışmasını sağlıyorum.

    Her Sorun Bir Fırsattır” Derler Gerçekten Öyle Mi?

    Sorunların amacı kozmik dünyada sizinle uğraşmak değildir. Sorunlar hayat amacınıza uygun bir şeyler öğrenmeniz için hayatınıza “Sorun” kimliği ile girer. Ona bir elçi gibi bakmazsanız ve kendinizi ilaçla avutmaya veya uyutmaya çalışırsanız savaş çıkar. Hasta olur mutsuz olursunuz. Her sorun tekamülünüzün ( kişisel gelişiminizin) bir parçası olarak görürseniz. Sorunlarınızı sevmekle çözümlerine daha keyifli ulaşırsınız ve sorunlarınızın KALİTESİ’ni arttırırsınız.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.