Etiket: Mide

  • Mide kanserine dönüşebilecek öncü mide lezyonları

    Mide kanseri (Mide ca) etyolojisinde en çok suçlanan faktörlerin başında prekanseröz mide lezyonları gelmektedir (1,2,3,4). Epidemiyoloji ve patoloji çalışmaları sonucunda mide karsinogenezindeki olaylar dizisinin; kronik gastritis, atrofi, intestinal metaplazi, displazi ve karsinoma şeklinde olduğu kabul edilmektedir (1,3,4,5,6) (Tablo-1).

    Otopsi ve operasyon sırasında alınan örneklerde yapılan çalışmalarda mide kanserlerinin sıklıkla prekanseröz durumlardan geliştiği gösterilmiştir (1,4) (Tablo-2) .

    Kronik atrofik gastritis, intestinal metaplazi, epitelial displazi ve gastrik polipler gastrik kanserlere ve özellikle de intestinal tip gastrik kanserlere neden olan en önemli patolojilerdir (1,7).

    Prekanseröz mide lezyonları büyük oranda distal yerleşimli mide kanserleri ile ilişkilidir (4,7). Öte yandan kardia ve distal özefagus adenokarsinomlarının ise Barrett’s özefagus ile ilişkisi vardır. Yapılan çalışmalarda bu kanserlerin sıklığı ile Barrett’s özefagus insidansı arasında da kuvvetli bir ilişki tesbit edilmiştir (8).

    Mide kanserleri prognostik açıdan kötü özelliğe sahip kanserlerdir. Ancak erken, tedavi edilebilir dönemde, yani mukoza içinde yakalandıklarında prognozlarında ileri dönem karsinomlara göre belirgin farklılık saptanmıştır (9).

    Mukozada prekanseröz lezyonların görülerek bu hastaların uzun süreli ve sık aralıklarla takip edilmesi ile mide kanseri gelişiminin erkenden tesbit edilmesi, erken tedavi imkanı sağlamaktadır (4,9).

    Tablo-1: Mide kanserinin gelişebildiği premalign lezyonlar:

    Kronik atrofik gastritis

    Pernisyöz anemi

    İntestinal metaplazi

    Gastrik epitelial displazi

    Benign hastalıklarda yapılan parsiyel gastrektomiler

    Menetrier’s hastalığı

    Gastrik polipler

    Barrett’s özefagus

    Gastrik ülserler

    “Aşırı tuz mide mukozasında atrofi oluşturmaktadır.”

    1-Kronik Atrofik Gastritis:

    Kronik atrofik gastritis (KAG) genellikle distal mide bölgelerinden multifokal olarak başlar. Azalmış gastrik asit sekresyonu sonucu, fokal atrofik odaklar birleşerek metaplazi, displazi ve sonunda gastrik karsinomaya dönüşebilirler (4,10).

    Deney hayvanlarında aşırı tuzun atrofi oluşturduğu gösterilmiştir (11). KAG’te asit salgısı azalmakta, mide pH’ı yükselmektedir. Midede pH yükselmesi sonucu anaerob bakteriler artmakta, bu bakteriler de mutajen ve kanserojen olan N-nitroso bileşiklerinin oluşumuna yol açmaktadır. Böylece karsinoma riski de artmaktadır Doğal antioksidanlar ise N-nitroso bileşiklerinin oluşumunu inhibe etmektedirler (1,4,12).

    Yapılan pekçok çalışmada mide kanseri prevalansının en yüksek olduğu ülkelerde KAG ve intestinal metaplazi prevalansının da aynı oranda yüksek olduğu gösterilmiştir (1,13,14). KAG ve intestinal metaplazi (İM), mide kanserinin endemik olarak bulunduğu ülkelerde, yüksek bir prevalansla bulunan çevresel risk faktörleriyle de ilişkilidir. KAG ve İM’nin endemik intestinal tip mide kanserlerinin patogenezinde önemlli bir ara basamak olduğu kabul edilmektedir (1,13,14). KAG

    “Kronik atrofik gastritis durumunda mide asidi sekresyonu

    azalmakta, böylece anaerob bakterilerin etkisiyle karsinojenik ajanlar olan N-nitorso bileşikleri oluşmaktadır.”

    ve İM nedeniyle sıklıkla midede koloniler oluşturan anareob bakteriler nitrit ve nitratları daha potansiyel kanserojenik ajanlar olan N-nitroso türevlerine dönüştürerek karsinoma oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar (15,16). Bununla beraber atrofik gastritis ve aklorhidrinin tek başlarına mide kanserine neden olamayacağı ve KAG ve İM’nin mide kanseri gelişmeyen sağlıklı bireylerde de bulunabilecekleri bilinmektedir (1).

    Retrospektif olarak gastrik karsinomalı hastaların ameliyat materyallerinde yapılan incelemelerde, intestinal tip mide kanserlerinde yüksek oranda KAG tespit edilmiştir (17,18). Bununla beraber 60 yaşın üzerindeki bireylerin endoskopik biyopsilerinde gastrik karsinoma olmaksızın da %40 oranında kronik atrofik gastritis görülebilmektedir (19,20).

    Pernisiyöz anemi immun mekanizmayla gelişen spesifik bir atrofik gastrit türüdür. Pernisiyöz aneminin yaygın olarak bulunduğu ülkelerde gastrik adenokarsinoma prevalansı %3 kadardır (21). Bütün mide kanserlerinin %2’sinin pernisyöz anemi ile ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Bununla beraber pernisyöz aneminin mide kanseri riskini arttırdığı kesin değildir (4). Bu hastalarda gastrik karsinoid tümörler de daha sık görülür. Bunlarda asit supresyonu, hipergastrinemi ve nöroendokrin hiperplazinin malign tabloya neden olduğu bildirilmektedir (22,23). Pernisyöz anemi, mide kanseri gelişimini 2-3 kat arttırmaktadır (22,24).

    2-İntestinal Metaplazi

    İntestinal metaplazi (İM) normal mide epitelinin ince barsak veya kolondakine benzer kolumnar epitelle yer değiştirmesi anlamına gelir (25,26). Metaplazi çoğunlukla antrumda görülür. İM alanları seyrek odaklar halinde olduğu gibi, geniş alanlara da yayılabilir (27). İM mukoza hücresinin boyun bölgesinden başlar ve yayılır. Tam olarak geliştiğinde, mide mukozası ince barsak mukozası görünümünü alır. İM sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir (28). Demirtürk ve arkadaşları İM’yi %89.4 kronik atrofik gastritis zemininde tesbit etmişlerdir (29).

    “Helikobakter pilori, kronik gastritisten kronik atrofik gastritis ve intestinal metaplazi gelişmesine neden olan önemli faktörlerden birisidir.”

    İM görülen alanda mide mukozası ince barsak epitelinin hem morfolojik, hem de biyokimyasal özelliklerine sahip olur. İM gelişmiş mide sekretuar bir organ olmaktan çıkıp gastrik lümenden lipit gibi bazı maddelerin absorpsiyonunu yapabilen intestinal bir alana dönüşmüştür. Bu olayın kronik gastritis, kronik atrofik gastritis histolojik değişim zinciri sonucunda oluştuğu belirtilmektedir (5,27,30).

    Helikobakter pilori(Hp) infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritisin önemli bir nedeni olduğu bildirilmektedir (5,27).

    İM, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür (25,27).

    Morfolojik ve histokimyasal kriterlere göre intestinal metaplazinin üç tipi açıklanmıştır (25,31).).

    Tip I (komplet) İM’de fırçamsı kenarlı matür absorbtif hücreler ve asit sialomüsin salgılayan goblet hücreleri vardır. Epitelin görünümü ince barsak epiteline benzer, bazen villus yapısı bile görülebilir. Paneth hücrelerinin glandın alt kısmında görülmesi en karekteristik özelliğidir

    Tip IIa (İnkomplet) intestinal metaplazide, matür absorbtif hücreler ve genellikle de paneth hücreleri yoktur. Asidik siyalomüsin salgılayan goblet hücreleri ve nötral müsin ya da nötral müsin-sialomüsin salgılayan kolumnar mukus hücreleri vardır.

    Tip IIb (İnkomplet) intestinal metaplazide ise, büyük goblet hücreleri siyalomüsin veya sülfomüsin ya da her ikisini de salgılayabilirler. Sülfomüsin salgılayan daha az differansiye kolumnar mukus hücreleri vardır.

    Matsahura ve arkadaşları ise intestinal metaplaziyi, komplet ve inkomplet olarak 2 grupta incelemişlerdir. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir (25,31).

    İntestinal metaplaziler mide mukozasında sadece morfolojik görüntüde değil hücre kinetiğinde, immünolojik ve enzimatik yapılarda da değişikliklere sebep olurlar (25,26). Bu lezyonların özellikle inkomplet, sülfomüsin içerenlerinin,

    “Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %6.7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3.2’sinde displazi gelişmektedir.”

    intestinal tip mide karsinomalarının histogenezinde öncü lezyonlar oldukları çok çeşitli ve geniş çalışmalarda gösterilmiştir (32,33,34).

    Yapılan bir çalışmada mide patolojisi olan 7290 hasta ortalama 5.1 yıl (3-16 yıl) izlenmiş. Başlangıçta biyopsilerde normal gastrik histoloji görülenlerde yılda %7.5 oranında kronik atrofik gastritis (KAG), KAG’lıların %6.7’sinde İM, İM’lilerin ise %3.2’sinde displazi geliştiği bildirilmiştir. Aynı çalışmada başlangıçta normal mide histolojisi görülüp takipler sırasında mide karsinoması gelişenlerin oranının ise %0.03 olduğu tesbit edilmiştir (35).

    Başka bir çalışmada 1788 vakanın uzun süreli takibi sırasında, mide sıvısında yüksek pH ile, nitrat ve nitrit değerleri yüksek olanlarda, buna paralel olarak KAG, İM ve displazi gibi prekanseröz mide lezyonlarında da daha hızlı progresyon görüldüğü tesbit edilmiştir (13). Retrospektif olarak yapılan başka bir çalışmada ise daha önce İM olarak değerlendirilen 234 vakanın preparatları yeniden değerlendirilmiş ve 9 (%3.8)’unde mide kanseri tesbit edilirken, intestinal metaplazisi bulunmayan 116 vakanın ise sadece 1 (%0.89)’inde mide kanseri tesbit edilmiştir (36).

    Yapılan histopatolojik çalışmalarda intestinal metaplazinin sıklıkla intestinal tip gastrik kanserlere eşlik ettiği gösterilmiştir. Yine bu çalışmalarda diffüz tip mide karsinomlu hastalarda ise intestinal metaplazi prevalansının genel populasyondaki prevalansa eşit olduğu gösterilmiştir (15).

    3-Gastrik epitelial displaziler

    Gastrik epitelial displaziler (GED) en önemli premalign lezyonlardır. Displazi, metaplazik ya da non-metaplazik mukozadan gelişebilir. Lezyonun mukozadaki makroskopik görünümü, mukoza çöküklüğü ya da polipoid şeklinde olabileceği gibi düz mukozada hafif renk değişikliği şeklinde de olabilir. (4,37,38).

    GED tanısında bazı güçlükler vardır. Ayırıcı tanıda rejeneratif atipi ile gerçek displazinin ayrımı yapılmalıdır. Ayrıca intramukozal karsinom ile şiddetli displazi de zaman zaman karıştırılabilmektedir. Bu nedenle GED düşünülen

    “Gastrik epitelial displaziler en önemli premalign lezyonlardır.”

    bölgeden çok sayıda biyopsi örneği alınarak, bunlar dikkatlice incelenmelidir. Benign rejeneratif değişiklikler de zaman zaman hafif ve orta derecede displazi şeklinde değerlendirilmiş olabilirler. Ancak şiddetli displaziler herzaman neoplazik değişiklik olarak kabul edilmeli ve vakalar mutlaka sık aralıklarla takip edilmelidir (4,37,38,39).

    Erken mide kanseri nedeniyle opere edilenlerde rezeksiyon materyalinin retrospektif olarak tekrar değerlendirildiği çalışmalarda, kansere komşu bölgelerde orta veya şiddetli displazi tesbit edilenlerin oranı %40-100 bulunmuştur (39). Oysa bu oran opere kronik atrofik gastritisli vakalarda %3, gastrik ülserlilerde ise sadece %1’dir (40,41,42).

    Prospektif olarak yapılan bir çok çalışmada 6 yıl veya daha fazla süre ile displaziler takip edilmiş ve şu sonuçlara varılmıştır (4,43,44,45):

    1)-Displaziler 3 gruba ayrılmaktadırlar: Hafif, orta ve şiddetli displaziler

    2)-Hafif displaziler minör lezyonlardır ve hastaların %60-70’inde zamanla gerilerler. Vakaların %20-30‘unda aynen kalırlar. Vakaların %10’unda ise prograsyon gösterirler ve displazinin derecesi artar. Çok nadiren karsinoma gelişebilir.

    3)-Orta dereceli displaziler de hafif displazilere benzerler. Ancak bunlarda şiddetli displazi ve/veya karsinoma gelişenlerin oranı %10-14 kadardır.

    4)-Şiddetli displaziler daha ciddi lezyonlardır. Displazinin gerileme oranı %30-45 kadardır. Sıklıkla aynen sebat eder. Ancak displazi, hastaların %20-80’inde propresyon gösterir ve bir kısmı gastrik karsinomaya dönüşür.

    Yapılan çalışmalarda şiddetli displazinin %50-60 oranında erezyon, ülser ve polip gibi endoskopik lezyonlarla birlikte bulunduğu tespit edilmiştir. Aynı çalışmalarda görünür endoskopik lezyonla (örneğin; gastrik ülser veya polip) birlikte bulunan şiddetli displazilerin yaklaşık %50’sinde, şiddetli displazi tespit edildikten 3 ay sonra biyopsi örneklerinde karsinoma tanısı konulmuştur. Bu nedenle şiddetli displazinin sıklıkla kanserle birlikte bulunduğu kabul edilmektedir. Sadece endoskopi ile şiddetli displazinin tanısı güçtür. Mutlaka histopatolojik inceleme gereklidir (43,44).

    Displazinin takibinde genel olarak şu protokol izlenmektedir (4,44,45):

    “Şiddetli displaziler herzaman çok önemli premalign lezyon olarak kabul edilmeli ve bu tür hastalar mutlaka sık aralıklarla takip edilmelidir.”

    1)-Özellikle önemli bir endoskopik lezyonla birlikte değilse hafif derecede displazilerin uzun aralıklarla kontrol edilmeleri genellikle yeterlidir. Hatta bazı araştırıcılar bunların takiplerini gerekli görmemektedirler.

    2)-Orta derecede displaziler de hafif displazilere benzerler. Bununla beraber bazı otörler daha sık kontrol edilip, daha sık biyopsi alınmasını önermektedirler.

    3)-Şiddetli displaziler ise sıklıkla kanserle birlikte bulundukları için bunların kısa aralıklarla takip edilmesi gerekir. Malignite tespit edilmese bile bu hastalar düzenli olarak kontrollere çağrılmalıdırlar. Hatta bazı otörler endoskopik büyük lezyonlarla birlikte bulunan şiddetli displazilerde rezeksiyon önermektedirler (4,43,45). Moleküler biyolojik tekniklerin yaygınlaşması ve hücre proliferasyon analizleri ile GED’deki malignite riski ve hastaların takibi açısından gerçek ve yeni bilgilerin elde edileceği umulmaktadır (15).

    Kanserden ölüm nedenleri arasında önemli yer tutan ve kötü prognoza sahip olan mide kanserleri, gelişen endoskopik tekniklere rağmen günümüzde hala önemini korumaktadır. Bu nedenle bütün dünyadaki çalışmalar mide kanserlerinin erken dönemde yani intramural evrede tanınabilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunlara paralel olarak hastalığın patogenezi ve gelişim basamaklarının saptanması ile prekanseröz durumlar ve bu durumların bulunduğu hallerde gözlenen prekanseröz lezyonların erken tanınmasının önemi de artmaktadır (1,4).

    Günümüzde bütün dikkatler, tümörlerin tedavi edilebilir dönemde tanınması yanında, karsinom gelişim basamaklarındaki öncü lezyonlarda, yani prekanseröz lezyonlar üzerinde toplanmaktadır. Karsinomların normal mukozadan çok, bu lezyonların zemininde gelişmesi olasılığı vardır. Son zamanlardaki çalışmalar özellikle mide epitelindeki prekanseröz değişikliklerin tesbit edilerek takipler sırasında muhtemel malign gelişimin erken tanınmasına yöneliktir. Böylece mide kanserinin daha gelişmeden ya da gelişse bile çok erken dönemde önlenmesi mümkün olacaktır (1,4).

  • Mide kanseri gelişiminde diyetin rolü

    MİDE KANSERİ GELİŞİMİNDE DİYET VE DİĞER ÇEVRESEL RİSK FAKTÖRLERİ

    Mide kanseri dünyada yaygın olarak görülen kanserlerden birisidir. Etyolojisi bilinmemekle birlikte, çevresel, genetik ve ailesel faktörler, diyet, Helikobakter pilori (Hp) ve çeşitli predispozan durumlar suçlanmaktadır (1,2,3,4).

    Mide kanseri oluşumu multifaktöriyeldir. Olayların nasıl geliştiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak tuzlu yiyeceklerin aşırı yenmesi, askorbik asit ve karotenoidlerin az alınması ve Hp suçlanan başlıca etyolojik faktörlerdir (1,2,5) (Tablo-1) (Tablo-2).

    Yapılan çalışmalarda bol taze sebze ve meyve yiyen toplumlarda mide kanseri oranı düşük bulunmuş ve bunu sağlayan faktörün askorbik asit olduğu belirtilmiştir (1,6). Midede askorbik asit aktif olarak salgılanmaktadır. İntestinal metaplazi bulunan kişilerin kanlarında ise askorbik asit düzeyi düşük bulunmuştur. Kronik atrofik gastritisli kişilerin midelerinde ve yüksek pH ve Hp infeksiyonu varlığında mide suyunda askorbik asit konsantrasyonu düşük bulunmuştur (1,5,6).

    Karotenoidler ise serbest radikalleri tutmaktadırlar. Bunların geç safhada antikanserojen oldukları sanılmaktadır (6).

    Tablo-1: Mide kanseri ile ilişkili başlıca faktörler

    Yüksek kanser riski olanlar:Düşük kanser riski olanlar:

    Ailede mide ca olması “O” kan grubu

    “A” kan grubu Kadınlar, gençler

    Erkekler, yaşlılar Yumuşak diyet

    Kuru, tuzlu balık, tuzlu Yüksek C vitamini alımı

    ve baharatlı yiyecekler Düşük lahana diyeti

    Düşük C vitamini alımı Normal mide sekresyonu

    Yüksek lahana diyeti Yüksek sosyoekonomik

    Aklorhidri düzey

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Tütsülenmiş yiyecekler

    Düşük A vitamini

    Sigara içimi, alkol alımı

    Premalign lezyonlar:

    Atrofik gastritis, intestinal metaplazi,

    displazi, mide polipi,

    parsiyel gastrektomiler

    Barret’s özefagus

    Mide kanseri gelişiminde coğrafik şartların da önemi olduğu belirtilmiştir. Nitekim Japonya’dan Amerika’ya göç edenlerde mide karsinomu insidansı %25, göç edenlerin çocuklarında ise %50 azalmaktadır. Göç edenler batı tipi beslenme alışkanlığı kazanmalarına rağmen yine de mide kanseri insidansı yerli halktan yüksek bulunmuştur. Ancak bunların 2 ve 3.cü kuşak çocuklarındaki hastalık oranı progresif olarak azalmakta ve yerli halktaki oranlara yaklaşmaktadır. Benzer durum Doğu Avrupa’dan A.B.D’e göç edenlerde de görülmektedir. Buna karşılık Japonya’ya göç edenlerde ise hastalık insidansı artmaktadır (8).

    Japonya’da hem erkeklerde, hem de kadınlarda mide kanseri en sık görülen kanser türüdür ve bütün kanserler içinde %20-30 ile en büyük grubu oluşturmaktadır (1).

    Mide kanseri insidansının bazı endüstrileşmiş batı ülkelerinde son yıllarda hem erkeklerde, hem de kadınlarda azaldığı bildirilmiştir (9). Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.)’nde yapılan çalışmalarda Afrika asıllılarda ve yerli Amerika’lı kabilelerde, beyaz Amerika’lı vatandaşlara göre mide kanserinin 1.5-2.5 kat daha sık görüldüğü bildirilmiştir (10).

    Mide kanseri insidansı son yıllarda azalmakla birlikte hala dünyadaki önemini korumaktadır. Dünyada en sık Japonya, Çin, İzlanda, Finlandiya, Avusturya, Güney Amerika ve Doğu Avrupa ülkelerinde görüldüğü bildirilmiştir (1,2,7). Ülkemizde ise mide kanseri 1986-1990 yılları arasındaki Sağlık Bakanlığı verilerine göre en sık görülen kanserler arasında erkeklerde %6.68 oranı ile 5., kadınlarda ise %5.9 oranı ile 7., sindirim sistemi kanserleri arasında ise ilk sırada yer almaktadır (8,11). Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1990 yılında 3136 kanser vakası üzerinde yapılan bir çalışmada ise mide kanserinin erkeklerde %9.43 görülme oranı ile akciğer kanserinden sonra 2., kadınlarda ise %6.70 görülme oranı ile meme kanseri ve lenfomalardan sonra 3. sıklıkta bulunduğu gösterilmiştir (11).

    Genetik ve çevresel risk faktörleri:

    Mide kanseri patogenezinde genetik faktörlerin rolünü gösteren önemli göstergeler vardır. Mide kanserinin bazı ailelerde daha sık görüldüğü bilinmektedir. Örneğin Napolyon, Napolyon’un babası ve dedesi ile birkaç kardeşi, mide kanserinden ölmüşlerdir (12). Herediter nonpolipozis kolorektal kanserli (Lynch Syndromu Tip II) hastalarda da mide kanseri gelişme riski fazladır (13). Ayrıca gastrik karsinomlu hastaların birinci derece yakınlarında da mide kanserine yakalanma riski 2-3 kat fazladır (14,15). Bundan başka “A” kan grubuna mensup kişiler arasında mide kanseri insidansının fazla olduğunu bildiren yayınlar vardır. Ancak bunlarda daha çok diffüz tip mide karsinomunun görüldüğü bildirilmektedir (16).

    Çalışmalar yaşamın erken dönemlerindeki bir ya da daha çok sayıdaki çevresel faktörün özellikle intestinal tip mide kanserinin gelişmesine katkıda bulunduğunu düşündürmektedir (17,18).

    Bütün dünyada mide kanseri riski, toplumun sosyo ekonomik durumu ile de orantılıdır. Düşük sosyoekonomik durum ile yüksek kanser riski arasında ilişki vardır. Ancak kalabalık aile, kötü hijyen şartları ve yetersiz beslenme gibi faktörler ile kanser arasındaki ilişkiyi anlamak güçtür (10,19,20).

    Distal özefagus ve kardia adenokarsinomları ise sosyoekonomik durumun yüksek olduğu toplumlarda daha çok görülmektedir. Bunun da nedeni izah edilememektedir (21).

    Diyet:

    Diyet ile kanser arasındaki ilişkiyi izah etmek güçtür. Bununla beraber yapılan çalışmalarda genel olarak taze sebze ve meyvelerden zengin diyetle beslenen toplumlarda mide kanseri insidansının düşük olduğu gösterilmiştir. Öte yandan tuzdan zengin gıdalar, sigara, alkol ve iyi muhafaza edilmemiş gıdaların mide kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir (22-27). Japonya’da yapılan çalışmalarda mide kanseri nedeniyle ölümlerde son zamanlarda azalma görüldüğü, bunun da nedeninin teknolojik gelişmelerin yanısıra, taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve kurutulmuş, tuzlu gıdaların tüketiminin azalması olduğu bildirilmiştir (1,19). Aşırı tuzlu diyetin gastrik atrofiye neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (28). Aşırı tuz alımının ve tuzlanarak saklanmış gıdaların uzun süre kullanılmasının da atrofik gastritise yol açarak kanser gelişimine neden olabildiği bildirilmektedir (29).

    İntestinal tip mide kanserlerinin A.B.D ve batı Avrupa ülkelerinde son zamanlarda azaldığı bildirilmektedir. Bu azalmanın çevresel faktörler ve diyetle ilgisi olduğu düşünülmektedir (1,5). Özellikle intestinal tip mide kanserlerinin aşırı tuz, kurutulmuş ya da turşusu kurulmuş gıdaların alımı ile ilişkisi olduğu bildirilmektedir. Bu gıdalar mide mukozasında atrofi oluşturarak asit sekresyonunu azaltmakta ve böylece anaerob bakteri çoğalması görülmekte, bu bakterilerin etkisiyle de karsinojen olan N-nitroso bileşiklerinin oluşumu artmaktadır (5).

    Başta turunçgiller olmak üzere meyveler ile yeşil ve taze sebzelerin az tüketilmesi ve bu meyve ve sebzelerdeki “C” vitamininin, diğer vitaminlerin ve N-nitroso bileşiklerinin oluşumunu inhibe eden antioksidan maddelerin yetersiz alımı ile mutajenik ve karsinojenik olaylar artmaktadır (5,30). Batı ülkelerinde son yıllarda taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve yiyeceklerin taze tüketilmesi, dondurarak saklama alışkanlığının yaygınlaşması ve dolayısıyla da salamura yapılmış ya da tuzlanmış gıdaların kulanımının azalması ile intestinal tip mide kanserlerinin insidansında azalma olmuştur (5).

    Nitrit ve tuzdan zengin gıdaların insanlarda metaplazi gelişimine yol açtığı gösterilmiştir (31). Nitrat, nitrit ve sekonder aminlerden zengin gıdaların alımı ile bu maddelerin etkisi ile N-Nitroso forma dönüşerek mide tümörlerine neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (32). Kronik atrofik gastritis ve intestinal metaplazi nedeniyle sıklıkla midede koloniler oluşturan anareob bakteriler nitrit ve nitratları daha potansiyel kanserojenik ajanlar olan N-nitroso türevlerine dönüştürürler (19,32).

    Nitrit ve nitratlar daha önceleri et, balık ve sebzelerin uzun süreli saklanmalarında sıklıkla kullanılmaktaydılar. Ancak son zamanlarda A.B.D ve endüstrileşmiş ülkelerde yiyeceklerde nitrit ve nitratların oranı %75 oranında azaltılmıştır (19,32). Ancak nitrit ve nitratların karsinogenezizdeki rolleri ve fizyopatoloji henüz tam olarak izah edilememektedir (33).

    Yiyeceklerin dondurularak saklanması mide kanseri riskini azaltmaktadır. Yiyeceklerin dondurularak saklanması, sebze ve meyvelerin kullanılabilirliğini artırır. Böylece yiyeceklerin tuzlanarak ya da benzer metotlarla saklanma ihtiyaçları ortadan kalkar. Dondurma, değişik prokarsinogenik maddelerin aktif hale gelmesine neden olabilecek bakteri ve mantarların yiyeceklere bulaşmasını önleyerek dolaylı olarak mide kanseri insidansının düşmesine neden olmaktadır (19,34).

    Sigara içenlerde mide kanseri gelişiminin 1,5-3 kat arttığı pekçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak içilen miktar ile ilişkisi açık olarak ortaya konamamıştır. Benzer şekilde sigara içenler arasında gatrik displazi ve diğer potansiyel premalign lezyonların da daha fazla görüldüğü gösterilmiştir (26,31,35,36,37,38,39).

    Özet olarak özellikle intestinal tip gastrik kanserler ile kişinin erken yaşlarda maruz kaldığı çevresel faktörler arasında büyük oranda ilişki vardır. Hp infeksiyonu, sebze ve meyvelerden fakir diyet, fazla tuzlu gıdalar, iyi saklanmamış yiyecekler gastrik mukozal hasara ve atrofik gastritise neden olmaktadırlar (5,22,24). Ayrıca intraluminal bakteri tarafından oluşturulan mukozal hasar, bakteriler tarafından aktif hale getirilen prokarsinojenler ya da diğer karsinojen maddeler de metaplazi, displazi ve sonunda gastrik karsinoma gelişmesine yol açabilmektedirler (1,5).

    Distal-intestinal tip mide kanserlerinin dünyadaki insidansının azalmasının başlıca nedenleri şöyle sıralanmaktadır (1);

    1. Gastrik kansere neden olabilen pekçok çevresel faktörlerdeki prevalansın azalması,
    2. Gıdaların dondurularak muhafaza edimesinin yaygınlaşması,
    3. Yiyeceklerin depolanmalarındaki gelişmiş teknikler.

    Proksimal, diffüz tip mide kanserleri ise distaldekilerin aksine dünyada yüksek ve düşük riskli bölgelerde aynı derecedeki yaygınlığını korumakta ve isnidansları azalmamakktadır. Bu kanserler henüz tanımlanmamış başka faktörlerle de ilişkili olabilirler (1).

  • Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Bilindiği gibi her gün yediğimiz besinlerin yolculuğu ağzımızdan başlar. Lokmaların çiğnenerek yutulmasından sonra yemek borusu aracılığıyla midemize gelen besinler bir süre burada (ortalama 3 saat) kalırlar. Midenin ana görevi, gıdaların mide asidi ile iyice karışmasını sağlamak olup sindirimin büyük bölümü bu organımızda gerçekleşir. Sürekli çalışan bir makine olan bedenimizdeki organların hayatiyetlerini sürdürebilmeleri için besin maddelerine ve enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle yenilen besinlerin öncelikle sindirilerek bağırsaklardan emilmeye hazır duruma getirilmesi gerekir. Gıdaların mideye gelmesi ile salgılanan asit, pepsin ve diğer enzimler ile besinler yumuşatılır, ezilir ve onikiparmakbağırsağına (duodenum) geçirilir. Midemizin düzenli çalışması ile bir yandan zevkle yemek yerken bir yandan da bedenimiz için gerekli maddeleri temin etmiş oluruz. Bu nedenle midemizin düzenli çalışmasının ayrı bir yeri vardır.

    Midemiz rahatsız ise hepimizin bildiği yakınmalar ortaya çıkar. Aslında midede ekşime, yanma, sırta yayılan açlık ağrısının kaynağının mide olduğu 2500 yıldan (yani Hippokrates döneminden) beri bilinmektedir. On altıncı yüzyıldan sonra midede asidin varlığı ve bu asidin sinirler aracılığıyla kontrolü gibi kavramlar konusunda gelişmeler kaydedilmiş ve (mide ya da onikiparmakbağırsağı dokularının derine doğru zedelenerek açılması ya da yaraların oluşması demek olan) “ÜLSER” ilk kez 1829 yılında Cruveilher tarafından tarif edilmiştir. 20. yüzyılın başında, ülserin mide asidine bağlı olarak ortaya çıktığı, stresin de kolaylaştırıcı faktör olduğu kabul edilmekte idi. Ve hatta tüm tıp kitaplarında “asit yoksa ülser de yok” (No acid, no ulcer) deyimi yer almıştı.
    Genel olarak topluma baktığımızda ülserin görülme sıklığı yaklaşık %2-4 arasındadır. Ülser yaşam süresince erkeklerde %11-14, kadınlarda ise %8-11 oranında görülür. Yaklaşık 30 yıl öncesine kadar ülserin tedavisinde cerrahi işlemler önemli bir yer tutarken günümüzdeki etkili ilaçlar başlıca tedavi seçeneği haline gelmişlerdir. Ülsere bağlı kanama, delinme gibi komplikasyonlar sonucu ölümler de 1960’lı yıllarda yüz binde 3 iken günümüzde bu oran yüz binde bire düşmüştür.

    Ülser belirtileri; hastaların yarısında hastalığın sessiz seyrettiği bilinmektedir. Diğer yarısında ise belirtiler ülserin yerleşim yerine göre farklılık gösterir. Duodenum ülserlerinde açlık ağrısı tipiktir. Yani ağrılar yemekten 1-4 saat sonra başlar, geceleri uyandırabilir ve yemeklerle azalır. Mide ülserlerinde ise ağrı genellikle tok iken (yemekten 15 dakika sonra) başlar ve seyrek olarak gece uyandırır.

    Normalde mide ve bağırsak duvarını koruyan bazı faktörler vardır; bunlar mukozanın kan akımı, hücre çoğalması, prostaglandin adı verilen faktörler, mide asidinin zararlı etkisini yok eden mukus ve bikarbonat salgısı gibi. Bunun yanında mukozaya saldıran etkenler de vardır elbette; bunlar da ülsere genetik yatkınlık, midedeki asit, sigara, pepsin, bazı (özellikle antiromatizmal) ilaçlar, stres ve (bir dereceye kadar) alkoldür. Normalde bu koruyucu ve saldırgan faktörler bir denge halindedirler. Bu dengenin saldırganlar aleyhine bozulması ile ülserler meydana gelir. 1984 yılında Avustralya’lı bilimciler Warren ve Marshall midede bir mikroorganizmayı izole etmeyi başarmışlardır. Esasen 1893’ten beri midede mikroorganizmaların varlığının bilinmesine karşın yeni saptanan ve daha sonra Helicobacter pylori adı verilen bu mikroorganizma mide – duodenum hastalıkları açısından tıp dünyasında çığır açmıştır. Bugün artık biz biliyoruz ki H. pylori en önemli saldırganlardan birisi ve hatta birincisidir. Artık günümüzde “asit yoksa ülser de yok” deyimi nerdeyse yerini” H. pylori yoksa ülser de yok” deyimine bırakmıştır”.

    Sanırım aklınıza hemen bu mikroorganizmanın nereden geldiği, nasıl bulaştığı sorusu gelmektedir. Yapılan araştırmalarda H. pylori’nin nereden nasıl bulaştığı konusunda kesin veri bulunmamakta birlikte insandan insana bulaştığı ileri sürülmektedir. Eldeki veriler fekal- oral (dışkıdan ağza), oral-oral (ağızdan ağza) yolu desteklemektedir. Huzurevleri gibi toplu yaşama alanlarında görülme sıklığının çok olması, enfeksiyonun aile içinde yoğunlaşma göstermesi, bu mikroorganizma ile kirlenmiş olan cihazlarla (endoskoplarla) bulaşmanın gösterilmesi insandan insana geçişin ana yol olduğunu düşündürmektedir. Maymunlar ve evcil kedilerde izole edilmesine karşın H. pylori için ana rezervuar insan olarak kabul edilmektedir. Mikroorganizmanın sularda günlerce yaşayabilmesi nedeniyle şehir şebeke suları da enfeksiyon kaynağı olabilir. Bu bakteri dünyadaki en yaygın enfeksiyonlardan biri olup A.B.D.ve Kanada gibi çevresel koşulların iyi olduğu gelişmiş ülkelerde %20-40, gelişmekte olan ülkelerde ise %70-90 oranında bulunmaktadır. Yurdumuzda ise insanlarımızın yaklaşık %80’i bu bakteriyi taşımaktadır; ancak günümüzde bu oran giderek aşağıya inmektedir.

    Mide gibi asidin çok yoğun olduğu bir ortamda H. pylori’nin nasıl canlı kaldığı araştırıldığında bu bakterinin mide duvarının hemen üzerinde bulunan ince mukus katmanı içinde kendisini sakladığı ve taşıdığı üreaz enzimi yardımı ile çevresindeki asidik ortamı nötralize ettiği saptanmıştır. H. pylori’nin ülsere yol açabilme yeteneği bir grup insanın 4.5 yıl takibi ile ortaya konmuştur. İzleme sonunda midesinde H. pylori bakterisi olanların %15’inde ülser oluşmuş iken H. pylori bakterisi taşımayanlarda hiç ülser görülmemiştir. Yapılan çalışmalarda H. pylori’nin duodenum ülserlerinin %92’sinden, mide ülserlerinin %70’inden sorumlu olduğu bulunmuştur. Ayrıca ülser hastalığı olup tedavi edilenler de araştırılmıştır. Tedavi sonrasında ülserin tekrar etme oranı midesinde H. pylori olmayanlarda yalnızca %10 iken mikroorganizmanın varlığında bu oran %60-80’lere ulaşmaktadır.
    Mide ve duodenum hastalıklarının tanısı endoskop denilen yumuşak, esnek cihazlarla videoskopik olarak kolayca konulabilir. Yurdumuzda endoskopi işlemi ve mide bağırsak hastalıkları üzerine tıbbi eğitim İç Hastalıkları Uzmanlarına Gastroenteroloji Bilim Dallarınca “Gastroenterologlara” verilmektedir.

    Bütün bu bilgilerin ışığında, H. pylori nasıl saptanır, nasıl tedavi edilir ve kimler tedavi edilmelidir sorusunu yanıtlayalım isterseniz. H. pylori endoskopik olarak saptanabilir. Bu işlem sırasında mideden alınan küçük parçalar kültür ortamında üretilebilir, mikroskop altında değerlendirilebilir ya da içerdiği üreaz yardımı ile renkli testler aracılığı ile saptanabilir. Endoskopi yapılmadan dışkı tetkiki, nefes testleri veya kan yolu ile de H. pylori saptanabilir. H. pylori tedavisi ile bu mikroorganizmanın yok olup olmadığı ya da yok olmuş ise yeniden bulaşmanın olup olmadığı nefes ve dışkı testleri ile kolay, güvenilir ve emin bir biçimde saptanabilir.

    Kimlerin tedavi edilmesi gerektiği son derece önemlidir.

    Yapılan çalışmalar sonunda:

    1) Mide veya duodenum ülseri olanlar
    2) Birinci derece yakınları (anne, baba, kardeş) mide kanseri olanlar
    3) Maltoma saptananlar,
    4) ATROFİK gastriti olanlar
    5) Mide kanseri nedeni ile ameliyat olanlar.
    Bunun dışındaki uygulamalar halen tartışmalıdır.

    Yurdumuzda 50 milyondan fazla kişide H. pylori’nin bulunduğu tahmin edilmektedir. Çoğu insanda sessiz kalan bu bakterinin giderilmesi çoğu zaman gerekli değildir. Bu nedenle midesinde H. pylori bulunanların bu bakteriyi yok ettirme yönünde aşırı bir çabaya girmemeleri gereklidir. Hatta kendilerine H. pylori bakterisinin yok edilmesi söylendiğinde bunun gerçekten gerekli olup olmadığı soruşturulmalıdır. Ne yazık ki günümüzde bu bakteri son derece gereksiz yere yok edilmeye çalışılmakta, insanlar boşuna antibiyotik almaktadırlar. Hatta midesinde H. pylori’nin olduğu bilinmeden, tetkik yapılmadan gereksiz ilaç kullananlar hiç de az sayıda değildir.

    Son zamanlarda H. pylori’nin mide kanserine neden olduğu bilgisi bulunmaktadır. Gerçekten de Dünya Sağlık Örgütü H. pylori’yi 1. dereceden kanserojen olarak ilan etmiştir. Ancak toplumumuzda H. pylori’nin görülme oranı %80 iken mide kanseri görülme oranı yalnızca yüz binde 6’dır. Bu nedenle çevreden edinilen bilgilerin süzülerek değerlendirilmesi gereklidir.

    Tedavide 10 – 14 gün süre ile asit azaltıcı ilaç ve iki ayrı antibiyotik kullanılır. Bu tedavi rejimi ile bakteri %80 – 90 oranında yok olur. Tedavi sonrasında bir yıl içinde %5 oranında bakteri tekrar ortaya çıkar.

    Özetle:

    H. pylori ülsere yol açan nedenlerin başında gelir,
    H. pylori saptananlarda tedavi,gerekli ise yapılmalıdır,
    Tedavi 10 – 14 gün olmalı ve gereksiz tekrarlardan kaçınılmalıdır.

    Sağlıklı olun, mutlu kalın.

  • Zayıflatıcı mide balonu

    Zayıflatıcı mide balonu

    Aşırı şişmanlık estetik bir sorun olmasının yanında esas olarak bir sağlık sorunudur ve tedavi edilmemesi durumunda yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kalp yetersizliği, eklem hastalıkları ve psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Şişmanlık tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süreli kullanımları yan etkileri nedeniyle sorun oluşturmaktadır. Zayıflatıcı mide balonu sistemi (mide içine balon yerleştirilmesi) obezite (şişmanlık) tedavisinde giderek artan sıklıkla tercih edilen etkili bir zayıflatma yöntemidir. Bu yöntem sayesinde bariatrik cerrrahi olarak adlandırılan mide küçültme ameliyatları bir çok merkezde artık terkedilmeye başlanmıştır. Yöntem herhangi bir cerrahi girişim gerektirmeden sadece endoskop kullanılarak tecrübeli bir gastroenterolog tarafından rahatlıkla uygulanabilmektedir.

    Bu yöntem obezite ve eşlik edebilecek diğer hastalıklar nedeniyle cerrahi girişimin riskli olduğu hastalar için özellikle uygundur. Mide içindeki balon midede yer kapladığından erken doyma ve tokluk hissi vererek hastanın daha az miktarda gıda tüketmesine ve böylece kilo vermesine sebep olur. Yeterli kilo kaybı sağlandığında, genellikle 6 aydan uzun olmayan bir süre sonrasında , balon endoskop aracılığıyla söndürülerek mideden çıkarılır. 6 aylık izlem sonrasında elde edilen kilo kaybı her hastada farklıdır ve 15kg-80 kg arasında değişebilen miktarlarda olabilmektedir.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU KİMLER İÇİN UYGUNDUR?
    Zayıflatıcı mide balonu, yoğun diyet ve egzersiz programlarına rağmen kilo veremeyen 18-55 yaş arasındaki erişkinlerin zayıflatılması amacıyla kullanılan ve geçici bir süre uygulanabilecek olan bir yöntemdir. Genellikle 6 aydan daha uzun süre kullanılması tavsiye edilmez. Hamilelerde ve emziren annelerde kullanılması önerilmez. Elbetteki tedavinin uygulanmasından önce zayıflama programınızı yürüten iç hastalıkları ve/veya endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı ile gastroenteroloğunuzun bu tedavinin sizin için uygunluğu konusunda bir fikir birliğine varmaları gerekir.

    1- Vücut kütle indeksi (BMI- Body Mass Index) 30-40 arasında olan ve bu nedenle ciddi tıbbi problemler gelişme riski altında olan şişman insanlarda
    2- Aşırı kilo nedeniyle tedavi edilemeyen tip 2 şeker hastalarında
    3- BMI 40 üzerinde olan veya BMI 35-40 arasında olup birlikte ciddi tıbbi problemleri bulunduğu için zayıflatıcı cerrahi girişimi tolere edemeyecek hastalar veya bu özelliklere sahip oldukları halde cerrahi girişim uygulanmasını istemeyen hastalarda
    4- Herhangi bir nedenle cerrahi tedavi uygulanması gerektiği halde obezitenin oluşturduğu cerrahi risk nedeniyle bu tedavileri uygulanamayan ve vücut ağırlığının cerrahi girişime uygun seviyeye indirilmesi gereken hastalarda kullanılması uygundur.

    ( BMI = Vücut ağırlığı / boy2)

    Örneğin; Vücut ağırlığı 115kg, boyu 1.65m olan bir
    insanda

    BMI = 110 / 1.65 x 1.65 = 40 olarak hesaplanır.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU KİMLER İÇİN UYGUN DEĞİLDİR?
    Zayıflatıcı mide balonunun estetik amaçlı zayıflamada ve BMI < 30 olanlarda kullanılması tavsiye edilmez. Ayrıca yemek borusu ve midenin iltihabi ve ülserli hastalıklarında, darlıklarında, geniş mide fıtığı olanlarda, daha önce mideye yönelik cerrahi girişim geçirmiş olanlarda, gebelerde ve emziren kadınlarda, psikiatrik hastalığı olanlarda, alkol bağımlılarında, kan pıhtılaşmasını engelleyen ilaç kullanmak zorunda olanlarda veya kan pıhtılaşma bozukluğu olan hastalarda zayıflatıcı mide balonu uygulanamaz.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU NASIL UYGULANIR?

    Balon sönük haldeyken ağızdan yutturularak mideye ulaştırılır ve daha sonra balona ekli kateter aracılığıyla balon steril su veya hava ile şişirilir. Balon yeterli hacme ulaştıktan sonra üzerindeki mekanizma vasıtasıyla kateter balondan ayrılarak geri çekilir ve balon midede bırakılır. İşlem sırasında ağrı hissetmemeniz için işlem öncesinde size sakinleştirici ve ağrı kesici ilaçlar yapılır. Midesine balon yerleştirilen hastalar işlemden bir kaç saat sonra yemek yemeye başlayabilir ve günlük yaşamlarına devam edebilirler.

    Zayıflatıcı mide balonu takılmış olanlara gıdaları iyice çiğneyerek yavaş yemeleri, yeterli miktarda sıvı tüketmeleri ve karbonhidratlı içeceklerden uzak durmaları tavsiye edilir. Öğün aralarında gıda alınmamalı, gece geç saatlerde ve yatmadan en az iki saat öncesine kadar yemek yenmemelidir. Öğün aralarında su içilmesi midedeki balonun yüzeyinde biriken gıdaların temizlenmesine yardımcı olacaktır. Hergün düzenli egzersiz yapılması (en az 15dk. yürüme gibi) tavsiye edilir. Mideyi tahriş edici aspirin ve antiromatizmal ilaçlar gibi ilaçlar kullanıldığında birlikte koruyucu ilaçların alınması gerekir. Yeterli gıda alınmaması bazı hastalarda vitamin ve mineral eksikliğine yol açabileceğinden hastaların bu yönden izlenmeleri ve gerektiğinde vitamin takviyesi yapılması uygun olur.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU UYGULAMASININ YAN ETKİLERİ NELERDİR?

    Balon uygulanması sırasında görülebilecek yan etkiler üst gastrointestinal sistem endoskopisi (Gastroskopi) sırasında oluşabileceklerden farklı değildir (Bkz. endoskopi- gastroskopi). Bazı hastalarda daha önceden var olan göğüste yanma ve ekşime şeklindeki reflü şikayetleri mideye balon yerleştirildikten sonra artma gösterebilir. Balon takıldıktan sonraki ilk günlerde karın üst bölümünde rahatsızlık ve şişkinlik hissi, bulantı ve nadiren kusma görülebilir ve genellikle bir kaç hafta içinde bu şikayetler geriler. Ancak kusma uzun sürdüğünde vücudun sıvı ve elektrolit dengesi bozulabileceğinden hasta doktor kontrolü altında izlenmeli ve gerektiğinde balon çıkarılmalıdır. Bazı hastalar karın üzerine veya yan yattıklarında ağrı hissedebilirler.

    Mide içindeki balonun yeterince şişirilmemesi veya sönmesi halinde balon mide çıkışını tıkayarak bulantı ve kusmaya sebep olabilir. Nadiren sönmüş balon mideden ince barsaklara geçerek barsak tıkanmasına yol açabilir ve bu durumun tedavisi için cerrahi girişim gerekir. Balon mide içinde hareket halinde olduğundan balonun basısına bağlı mide ülseri oluşma olasılığı yok denecek kadar azdır. Balon metilen mavisi ile karıştırılmış steril su ile şişirildiğinden mavi renkte idrar yapılması halinde balonun patladığı anlaşılır ve vakiy kaybedilmeden endoskopi yapılarak balon kolayca mideden çıkarılır.

  • Gastrit ve tedavisi

    Gastrit ve tedavisi

    Mide, yutulan gıdaların geçici bir süre depolanarak küçük parçalara ayrıştırılıp sindirildiği j harfi şeklinde ve keseye benzer bir organımızdır Alınan gıdalar kimus adı verilen ayran veya sulu boza kıvamında bir sıvı haline dönüştükten sonra porsiyonlar halinde ince barsağa geçirilir. Midenin iç yüzü mukoza olarak adlandırılan ve kabaca 3 ayrı katman oluşturan hücre dizilerinden meydana gelmiş bir tabaka ile kaplanmıştır. Mide mukozasında değişik hücre çeşitleri bulunur. Bu hücreler hidroklorik asit, sindirim enzimleri (pepsin) ve değişik hormonlar salgılarlar.

    GASTRİT NEDİR ?
    Gastrit mide mukozasının bir çeşit inflamasyonudur (Yangı). Bu değişik etkenlerin yaptığı uyarı sonrasında beyaz kan hücrelerinin mukozada birikmesi anlamına gelir. Gastrit akut veya kronik olabilir.

    GASTRİTİN SEBEPLERİ NELERDİR?
    Helicobacter pylori (HP) :
    Kronik gastritin en sık görülen nedenidir. HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız bir iltihap oluşturan, spiral şeklinde bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Gelişmekte olan ülkelerde genellikle çocukluk çağında alındığından tedavi edilmediğinde mide mukozasında hayat boyu süren bir kronik iltihaba sebep olur.Yaşlı popülasyonda daha fazla olmak üzere toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir. HP enfeksiyonu ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80-85 civarındadır.

    Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar :
    Bu tür ilaçlar mide mukozasındaki koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın asit ve diğer saldırgan faktörlere karşı hassasiyetini artırırak gastrit oluştururlar. Oluşan gastrit hiçbir belirti vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi kronik formda ve ülser / kanama gibi komplikasyonların oluşumu ile birlikte de seyredebilir.

    Otoimmun gastrit :

    Vücudun bağışıklık sistemi (immun sistem) bazı durumlarda yanlışlıkla kendi doku ve organlarına karşı aktif hale gelebilir ve bu doku ve organları hasarlayıcı maddeler ve hücreler oluşturabilir (Otoimmunite ve otoimmun hastalıklar). Hipotiroidi (Hashimato tiroiditi), Sjögren sendromu, romatoid artrit, lupus, tipI diabet bu gurup hastalıklar arasında sayılabilir. Mide mukozasındaki bazı hücreler de immun sistemin hedefleri arasında olabilir ve bu durum kronik gastrit ve mide mukozasında asit salgılayan hücrelerin kaybı ile giden bir hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu hastalarda mide asidinin azalması yanında vücutta demir ve B12 vitamini eksikliğine bağlı kansızlık da görülür ve bu durum otoimmun gastrit ve pernisiyöz anemi olarak adlandırılır. Bu tür midelerde yaşamın ilerleyen dönemlerinde mide kanseri oluşma olasılığı normal kişilere göre artmıştır.

    Alkol :
    Alkol ve diğer kimyasal maddeler mide mukozasında hasarlanma oluşturabilirler. Normal dozda kullanıldığında ve aç karına içilmediği alkolün mide mukozasında belirgin bir gastrit oluşturması beklenmez.

    Hipertrofik gastritis :
    Midenin iç yüzünü kaplayan mukozal kıvrımların inflamasyon nedeniyle kabalaşması ve genişlemesi sonrasında ortaya çıkan gastrit hipertrofik gastrit olarak adlandırılır. Bu tür gastritin bir türü Menetrier hastalığı olarak bilinir. Mide mukozasından aşırı protein kaybı sonucunda kanda protein seviyesi düşer ve ödem oluşur.

    GASTRİT NE GİBİ BELİRTİLER OLUŞTURUR?

    Gastritin belirtileri akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akut gastritte karnın üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi bulgular görülürken kronik gastritte ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve ağızda kötü tat gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür. Kronik gastritte ağrı belirginleştiğinde gastrit zemininde ülser veya başka hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür. Aspirin ve antiromatizmal ilaçların kullanımı sonrasında oluşan akut gastritte gizli veya aşikar kanama oluşabilir.

    GASTRİT NASIL TEŞHİS EDİLİR?

    Hastadan ayrıntılı bir hikaye alınması ve dikkatli bir beden muayanesi sonrasında, gastritten şüphelenildiğinde doktorunuz size şikayetlerinizi hafifletecek bir tedavi düzenleyebilir. Bununla birlikte gastritin kesin teşhisi için endoskopi (gastroskopi) yapılarak mukozanın görülmesi ve mutlaka patolojik inceleme için doku örneği alınması gerekir (biyopsi). Gastrit düşündüren şikayetlerle başvuran her hastada endoskopi yapılması gerekli değildir. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda, endoskopi yapılmasını gerektirecek başka bir sebep yoksa, kan veya dışkı örneği kullanılarak yapılan testlerle HP enfeksiyonun varlığı araştırılabilir.

    GASTRİTİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
    HP nin sebep olduğu kronik gastrit zemininde sık olmasada mide ve oniki parmak barsağı ülseri, lenfoma ve mide kanseri gibi ciddi koplikasyonlar gelişebilir. HP gastritinin sebep olduğu lenfoma erken dönemde MALT lenfoması (MALT = Mucosa associated lenfoid tissue) olarak adlandırılır ve hastalığın erken döneminde bakterinin temizlenmesi ile tam iyileşme sağlanabilir. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlaların sebep olduğu gastrit bazen ciddi olabilen kanamarla birlikte olabilirler.

    GASTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Gastritin tedavisi sebebe göre yapılır. Çoğu zaman mide asidinin azaltılması şikayetlerin hafiflemesini sağlar. HP pozitif bulunan olgularda bakterinin temizlenmesine yönelik en az iki antibiyotik içeren 1 veya iki haftalık tedavi kürleri uygulanır. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar kullanan hastalarda bu ilaçların kesilmesi ve / veya kullanım gerekliliğinin gözden geçirilmesi uygun olur. Daha özel gastrit tiplerinde ve komplikasyon gelişen vakalarda sebebe ve ortaya çıkan komplikasyonlara yönelik tedavi yöntemleri uygulanır.

  • Peptik ülser

    Peptik ülser

    Sindirim sisteminde yemek borusu, mide ve oniki parmak barsağının iç yüzünü döşeyen ve mukoza olarak adlandırılan tabakanın, mide asidi, sindirim enzimleri (pepsin, safra tuzları ve pankreas enzimleri) veya ilaçlarla (Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar) hasarlanması sonucunda ortaya çıkan derin yaralar ülser veya peptik ülser olarak adlandırılır. Mide asidi ve pepsin (midede proteinlerin sindirilmesini sağlayan enzim) gıdların sindirimi için son derece gerekli olan salgılardır.

    Mide asidi güçlü bir asit olmasına rağmen (pH 1-2) normalde midede ve onikiparmak barsağında bir hasar oluşturmaz. Mukoza yüzeyinde mide asidinin mukozaya ulaşmasını engelleyen kalın bir mukus tabakası mevcuttur, (mukus= sümüksü madde). Mide mukozasında asit, pepsin ve safra asitleri gibi mukozayı hasarlayabilecek faktörlerle, mukozayı koruyucu faktörler arasında bir denge söz konusudur. Bu dengenin saldırgan faktörler lehine değişmesi mukoza bütünlüğünün bozulmasına ve ülser oluşmasına yol açar. Halk arasında mide ülseri olarak bilinmesine rağmen peptik ülserlerin büyük bir kısmı onikiparmak barsağında bulunur.

    Midede oluşan ülserler gastrik ülser, onikiparmak barsağında oluşan ülserler duoedenum ülseri veya bulber ülser olarak adlandırılır. 3-5mm den 5cm e varan genişlikte olabilirler.

    Toplumun yaklaşık %10 unun yaşamlarının herhangi bir döneminde peptik ülser hastalığı geçirdiği sanılmaktadır. Erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta görülür. Onikiparmak barsağı ülseri 30-45 yaşları arasında sık görülürken mide ülserleri daha ileri yaşlarda (50-65) ortaya çıkmaktadır.

    ÜLSER NEDEN OLUŞUR?
    Mide asidi güçlü bir saldırgan fatör olmasına rağmen tek başına ülser oluşturması imkansız gibi görünmektedir. Çünkü ülserli hastaların ancak ¼ inde mide asit salgısı artmıştır ve yarısında da normal sınırlardadır. Mide asit sekresyonunun çok aşırı miktarda arttığı bazı hastalıklarda hemen her zaman ülser oluşumu söz konusu olamakla birlikte bu gibi durumlar çok nadir olarak görülür (Zollinger Ellison sendromu gibi). Bununla birlikte asit olmadan ülser olamayacağı deyimi (No acid No ulcer) günümüzde halen geçerliliğini sürdürmektedir, zira mide asit sekresyonunu baskılamadan mide veya duodenum ülserini iyileştirmek mümkün değildir. Günümüzde ülserin iki temel sebebi olduğu kabul edilmektedir. Bir çok mide ve oniki parmak barsağı ülserli hasta Helicobacter pylori (HP) adı verilen bir bakteri ile enfektedir (%75).

    Diğer bir gurup hastada da uzun süreli aspirin veya steroid olmayan antiromatizmal ilaç (NSAEİ) kullanımı söz konusudur. Dünyada 15 milyon insanın NSAEİ kullandığı, bunların %60 nın mide şikayetleri tanımladığı, %10 unda da mide ve/veya oniki parmak barsak ülseri oluştuğu ve ortalama %3-4 ünde de hastanede yatmayı gerektirecek ciddi komplikasyonların ortaya çıktığı bilinmektedir. Diğer taraftan ülserli hastaların yaklaşık 1/5 inde HP enfeksiyonu veya antiromatizmal ilaç kullanımı saptanamaması ülser etyopatogenezinin henüz tam olarak anlaşılamadığının bir göstergesidir.

    Önceki yıllarda ülser oluşumunda önemli bir sebep olduğu düşünülen stres faktörü günümüzde önemini yitirmiş olmakla birlikte vücudun aşırı strese maruz kaldığı durumlarda ( örneğin geniş vücut yanıkları, kafa travmaları ve yoğun bakımda kalmak gibi) ciddi mide ve/veya onikiparmak barsağı ülserlerinin oluşabileceği ve ülserli hastaların strese maruz kalmaları sonrasında şikayetlerinin artabildiği bilinmektedir.

    HELİCOBAKTER PYLORİ (HP) HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
    HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız kronik bir enfeksiyon ve inflamasyon (yangı) oluşturan, burgu şeklinde (spiral şeklinde) bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir.

    HP enfeksiyonu peptik ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir. HP ülser oluşumundan çok ülserin nüks etmesinde daha önemli rol oynuyor gibi görünmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan peptik ülserli hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak HP tedavisi yapılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80 civarındadır.

    ÜLSERİN BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Ülserin en sık görülen bulgusu karnın üst kısmında, iki kaburga yayı arasında ve göğüs kemiğinin alt ucu ile göbek arasında genellikle avuç içi ile ifeda edilen bir bölgede hissedilen künt bir ağrıdır. Ağrı, ezilme, kazınma veya yanma şeklinde de olabilir, sırta iki kürek kemiğinin arasına ve karnın yan taraflarına yayılabilir. Gece uykudan uyandırabilir. Ağrı ile birlikte bezen bulantı ve kusma olabilir. Ağrı 15-20 dk dan birkaç saate kadar değişen bir süre devam edebilir. Aç kalma sonrasında başlayabilir.

    Genellikle gıda veya antasit alımı ile hafifler veya geçer. Bu nedenle hastalar sık yemek yeme ihtiyacı duyabilirler. Mide ülseri olan hastalarda ağrı yemek sonrasında artma gösterebilir ve şişkinlik ve gaz yakınması daha belirgin olabilir. Bazı hastalarda hiçbir bulgu yokken kanama veya delinme ülserin ilk bulgusu olabilir. Kusma şikayeti ön planda olan hastalarda kilo kaybı görülebilir. Bazı hastalarda şikayetler mevsimsel değişimler göstererek özellikle bahar aylarında şiddetlenebilir.

    ÜLSER NASIL TEŞHİS EDİLİR?
    Ülser benzeri şikayetlerle doktora başvuran hastalarda başvurulacak teşhis yöntemi ülserin direkt olarak görülerek teşhis edilmesine ve gerektiğinde doku örneği alınmasına imkan veren endoskopidir (Gastroskopi). Nadiren bazı vakalarda baryumlu mide duodenum grafisi tanıda yardımcı olabilir. Mide ülseri şüphesi olan hastalara kanser olasılığını uzaklaştırmak için mutlaka endoskopik inceleme yapılmalı ve incelenmek üzere doku örneği (biyopsi) alınmalıdır.

    ÜLSER NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Ülser tedavisinde ilk basamak mide asidinin azaltılmasıdır. Asit salgılanması baskılandığında ancak asit ortamda aktif hale gelebilen bir enzim olan pepsin de inaktive edilmiş olur. Günümüzde mide asit salgısını güçlü bir şekilde baskılayan ilaçlar sayesinde ülser tedavisi oldukça başarılı bir şekilde yapılabilmektedir. Aktif ilaç tedavisinin ne kadar süre ile devam edeceğine doktorunuz karar verecektir. Asit salgısının azaltılması yanında ülser tedavisinde ikinci yapılması gereken şey midelerinde HP saptanan hastalarda bu bakterinin tedavi edilmesidir. Bu tedavi genellikle en az iki çeşit antibiyotik içeren 1 veya 2 haftalık tedavi rejimleri kullanılarak yapılır. Hangi tedavi rejiminin seçileceğine doktorunuz karar verecektir.

    HP tedavisi özellikle ülser nüksünün önlenmesi bakımından önemlidir. Tek başına bakterinin tedavi edilmesi ülser tedavisi için yetersizdir, ülserin iyileşmesi için mide asidinin yeterli bir süre baskılanması gerekir (genellikle 6-8 hafta). Mide ülserlerinde genellikle daha uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç duyulur. Mide ülserleri tedavi sonrasında mutlaka endoskopik olarak kontrol edilmeli ve tamamen iyileştikleri görülmeden hasta takipsiz bırakılmamalıdır.

    Ülser saptanan hastalarda aspirin ve /veya antiromatizmal ilaç kullanımına ara verilmesi gerekir. Bu ilaçlar çok gerekli olduklarında ancak doktor kontrolünde kullanılabilir.
    İlaç tedavisi sürerken hastaların yaşam tarzlarında, sigaranın kullanımının sonlandırılması ve alkol tüketiminin azaltılması gibi bazı değişiklikler yapılması uygun olur. Sigara kullanmaya devam eden hastalarda ülser daha sık tekrarlamaktadır. Acılı, baharatlı ,asitli ve kafein içeren gıda ve içecekler ve alkol ülserin aktif olduğu dönemlerde şikayetlerin artmasına sebep olabileceği için tedavinin erken dönemlerinde tüketilmeleri kısıtlanabilir.

    Bunun dışında ülserli hastada özel bir diyet uygulamak gerekmez. Süt içmeyi seven hastaların günde 1-2 bardak süt içmelerine müsade edilebilir. Sütün tedavi amacıyla sık aralıklarla içilmesi sakıncalıdır. Stresli bir yaşam süren hastalarda stresin azalmasına yönelik yaklaşımlar tedavide yardımcı olabilir. ( Hobilere ağırlık verilmesi, psikoterapi, yoga vb.)

    Cerrahi tedavi günümüzde ancak tıbbi ve endoskopik tedaviye cevap vermeyen kanama, tıkanma ve delinme gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında uygulanmaktadır.

    ÜLSERİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
    Kanama, tıkanma (mide çıkışının ülser nedeniyle daralması- obstrüksiyon) ve delinme (perforasyon) ülserin başlıca komplikasyonlarıdır.

    Kanama: Ülserin ciddi komplikasyonlarından biridir. Bulantı , kahve telvesi veya kırmızı renkte kanlı kusma, halsizlik, çarpıntı, soğuk terleme, baş dönmesi, göz kararması ve katran renginde yumuşak kıvamda dışkılama ülser kanamasının bulgularıdır. Bu belirtilerin şiddeti kanamanın şiddeti ile doğru orantılıdır. Kanam şiddetli olduğunda dışkı koyu kırmızı renkte gelebilir. Kanama olduğunda genellikle ağrı hissedilmez. Kanama geçiren hastaların mutlaka hastaneye yatırılarak takip ve tedavi edilmesi, endoskopi yapılarak varsa aktif kanamanın durdurulması gerekir. Nadiren cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulabilir.

    Tıkanma: Kronik (müzmin) oniki parmak barsağı ülserlerinde zamanla barsakta oluşan deformasyon ve daralma nedeniyle mide çıkışında ileri derecede daralma ortaya çıkabilir. Bu hastalardaki başlıca şikayetler 10-12 saat önce yenilen gıdaların kusulması ve midede kalan gıdaların oluşturabileceği ağız kokusudur. Hastalar akşam yemeğinde yedikleri gıdaları ertesi gün kustuklarında çıkardıklarını ifade ederler. Bazen tıbbi tedaviye yanıt alınabilirse de genellikle endoskopik balon dilatasyonu, stent koyulması veya cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulur.

    Delinme : Güçlü ilaçların kullanıma girmesi nedeniyle günümüzde nadir görülen bir komplikasyondur. Karın üst kısmında ani başlayan, bıçak saplanır tarzda şiddetli karın ağrısının saatler içinde tüm karına yayılması en önemli bulgusudur. Tedavi edilmediğinde yaygın karın zarı iltihabı (peritonit) nedeniyle ölüme sebep olur. Teşhis koyulduktan sonra tedavisi cerrahidir.

  • Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Mide besinlerin parçalanması ve sindirilmesi için bol miktarda asit ve pepsin salgılamaktadır. Salgıladığı asit ve pepsinin midenin kendi yüzeyine zarar vermemesi için çeşitli organizmanın koruma mekanizmaları vardır. Helicobacter pylori adı verilen bulaşıcı bir bakteri yada ağrı kesici ilaçlar mide yüzeyini koruyan mekanizmalarda yetersizliğe yol açmakta ve bunun sonucunda da mide yüzeyinin bütünlüğünde bozulmalar (ülserler) ortaya çıkmaktadır. Özellikle Helicobacter Pylori infeksiyonunun yaygın olduğu ülkemizde mide ve on iki-barsak (duodenum) ülserleri oldukça sık görülmektedir. Her 10 kişiden biri hayatlarının bir döneminde peptik ülser hastalığına yakalandığı bilinmektedir.

    Peptik ülser belirtileri nelerdir ?
    Mide ve on iki-barsak ülserleri karnın üst kısmında bazen sırta doğru yayılan ağrılara neden olurlar. Bu ağrılar kimi hastalarda yanma , kimi hastalarda kazınma kimi zamanda kramp tarzında olabilir. Bazen hiç ağrı olmaksızın ekşime, midede dolgunluk hissi, kilo kaybı gibi yakınmalar görülebilir. Peptik ülserler her zaman hastada yakınmaya neden olmazlar. Bazen hiçbir yakınma yok iken hastalık, mide kanaması yada nadiren mide delinmesi gibi komplikasyonlar ile ortaya çıkabilir.

    Peptik ülser tanısı nasıl konulur ?
    Mide ve on iki-barsak ülserinin kesin tanısı gastroskopi ile konulur. Gastroskopi imkanı olmadığı durumlarda baryumlu mide duodenum grafisi de tanıya yardımcı olabilmekte ise de bu yöntem ile yüzeyel ve küçük ülserler gözden kaçabilmektedir. Ayrıca mide ve on iki-parmak ülseri olan her hastada Helicobacter Pylori infeksiyonu olup olmadığı araştırılmalıdır.

    Peptik ülser tedavisi;
    Helicobacter pylori mikrobu nedeni ile ülser hastalığı olan hastalarda öncelikle 7-14 gün süre ile 2 ayrı antibiyotik ve bir mide asidini ortadan kaldıran ilaç (Omeprol, Lansor, Nexium, Pariet vb) ile üçlü tedavi yapılmalıdır. Daha sonra tedaviye mide asidini ortadan kaldıran ilaçlarla 4-8 hafta kadar devam edilmelidir. Helicobacter pylori infeksiyonu olayan hastalarda sadece mide asidini ortadan kaldıran ilaçlar ile 4-8 haftalık bir tedavi yeterli olmaktadır. Ağrı kesicil ilaçlar nedeni ile ülser oluşmuştuğu durumlarda ( Aspirin, romatizma ilaçları vb) kullanılıyor ise ülser tedavisi süresince mümkünse kesilmelidir.

    Peptik ülser ve diyet
    Eski yıllarda uygulanan katı ülser diyetlerinin ülser hastalığının tedavisine bir katkı yapmadığı artık bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Ülser hastalarının uzak durması gereken üç şey alkol, sigara ve ağrı kesici ilaçlardır (aspirin, voltaren, apranax, endol vb). Bunların ülser gelişiminde rol oynadıkları ve ülser iyileşmesini geciktirdikleri iyi bilinmektedir. Hastayı yediğinde özellikle rahatsız eden besinlerden kaçınılabilir. Bu hastalara günde 3 öğün düzenli beslenmeleri önerilmektedir.

    Peptik ülser tedavi edilmez ise neler olabilir ?
    Uygun tedavi almamış ülser hastalığı kanama, delinme, darlık gelişimi gibi komplikasyonlara neden olabilir. Ülser kanamalarının büyük bir kısmı endoskopik yolla tedavi edilebilmektedir. Ülsere bağlı darlık gelişiminde hastaların bir kısmında ilaçlarla bir kısmında endoskopik tedavi yapılabilmektedir. Ancak uzun sürmüş (kronik ) ülser darlıklarında cerrahi müdahalegerekmektedir. Ülser nedeni ile mide veya barsak duvarında delinme oluşmuş ise tek tedavi cerrahidir.

    Peptik ülser kansere dönüşebilir mi ?
    Hayır mide ve on iki-barsak ülserlerinin kansere dönüşme riski yoktur. Ancak özellikle mide kanserleri ülser yapısında da olabildiğinden baştan tanının yanlış konabilmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle mide ülseri varlığında mutlaka ülserden parça alınarak ( biopsi) patolojiye gönderilmesi ve 2 ay içinde ülserin iyileştiğinin endoskopi ile teyit edilmesi gerekmektedir. İyi huylu peptik ülser komplikasyonları arasında kanserleşme yoktur.

  • Bebeklerde reflü hastalığı

    BEBEKLERDE REFLÜ HASTALIĞI

    Reflü mide içeriğinin yemek borusuna tekrar kaçmasıdır. Reflü sağlıklı bebeklerde tekrarlayan kusma ve öğürmelerin en sık nedenidir. Midemizdeki asit, yemeklerin sindirilmesinde yardımcı olur. Eğer mide ekşimesi yaşadıysanız, asit reflünün nasıl bir yanma hissine sebep olduğunu bilirsiniz. Bundan dolayı reflüsü olan bebekler de huzursuzluk olabilir.
    Bebeklerde reflü çoğunlukla fizyolojik bir olay olup 18 ay içinde kendiliğinden geçmektedir. Reflüye eşlik eden büyüme geriliği, tekrarlayan solunum sistemi rahatsızlıkları veya yemek borusunda iltihap gibi durumlar ortaya çıkabilir. İlk üç ay boyunca bebeklerin yarısında günde bir ya da daha fazla defa reflü görülür. Reflüsü olan bebeklerinde küçük bir kısmında sıkıntılı, şiddetli ya da inatçı reflü vardır.
    Reflüsü olan bebek küçük miktarlarda süt çıkarabilir veya devamlı kusabilir, hıçkırık tutabilir, öksürebilir ya da tükürük saçabilir. Bunlar normaldir, bebek bunların dışında iyiyse endişe etmenize gerek yoktur.
    Reflü 1 yaşından sonra devam ediyorsa altta yatan bir hastalıktan şüphe edilmelidir. Bebeklerde reflüde mide ile yemek borusu arasında bulunan kaslarda zayıflık olabilmektedir. Yine midenin boşalma zamanı yavaş olabilir. Kısa ve dar bir yemek borusu olabilir. Mide ve barsaklarda sindirimi yavaşlatan hastalıklarda da reflü görülebilir. 1 yaşındaki bebeklerde reflü sıklığı % 5 e kadar düşmektedir.
    Bebeklerde reflüyü önlemek için: dik pozisyonda beslemek, beslenme sonrası 20 dakika kadar dik tutup bebeği hemen yatırmamak, az az ve sık sık beslemek, biberonla beslenme esnasında 3 dakikada bir ara verip bebeğin gazını çıkarmak, biberon deliğini küçük tutmak, bebeğin mamasını biraz daha yoğun hazırlamak reflüyü önlemeye yardımcı olacaktır.
    Bebeklerde reflünün cerrahi ve ilaçlar ile tedavisi mümkündür. Cerrahiye gidecek vakalar ağır ve anatomik bozukluklara bağlı olan reflülerdir. İlaç tedavisinde anti asit ilaç tedavisi ve mide boşalmasını hızlandıran ilaçlar doktor önerisi ile kullanılabilir. Yine sütü koyulaştırıcı yani kıvam artırıcı maddeler kullanılabilir.

    Bebeğinizi besledikten sonra ufak miktarda bir çıkarma ya da kusma endişe edilecek bir şey değildir. Eğer bebekte aşağıdaki durumlar söz konusuysa doktorunuza başvurmanız gerekebilir.

    -Reflü sıkça tekrarlıyorsa, aylık düzenli kilo alımı yoksa, sürekli öksürük ve hırıltı varsa
    -Bebek yemek sırasında ve sonrasında huzursuz oluyorsa, ağlıyor ya da sırtını büküyorsa
    -Düzenli olarak yemeklerden sonra fazla miktarda kusuyorsa doktorunuza başvurmalısınız.

  • Yakıcı  madde  içme

    Yakıcı madde içme

    Tıp dilindekorozif madde” adıyla bilinen yakıcı maddeler kezzap, çamaşır ve bulaşık makinesi deterjanları, çamaşır suyu, lavabo-aç, yağ çözücü gibi temizlik amacıyla kullanılan güçlü asit veya alkali karakterde toz veya sıvı yakıcı maddelerdir.

    Sıvı korozif maddelerçoğunlukla küçükçocuklar tarafından yanlışlıkla su zannedilerek içilebildiği gibi erişkinler tarafından intihar amacıyla da alınabilirler.

    Sıvı veya toz halindeki bu maddeler ağız yoluyla alındıklarında ağız içi, yemek borusu ve mide üzerine yakıcı etki yapabilir, ayrıca solunum yollarına, göze ve deriye de zarar verebilirler. Erken dönemde yemek borusu veya midede delinme ortaya çıkabilir ve bu durum şok tablosu ile ölüme yol açabilir. Bazan haftalar sonra yemek borusu veya mide çıkışında darlık gelişip yutmada zorluk ve bunun sonucunda beslenme bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu durumda darlığı ortadan kaldırmaya yönelik uzun süreli cerrahi girişimler gerekebilir. Bazan başarısız kalabilen bu girişimler sonrasında ya mideye delik açarak beslenme sağlanabilir ya da zor bazı ameliyatlar gerekir.

    Basit bir dikkatsizlik sonrasında hem çocuk hem de aile günlerce hastahanede acı dolu günler geçirmek zorunda kalabilir. Bu duruma engel olabilmek genellikle anne ve babaların elindedir.

    Doktora gitmeden önce hemen yapılması gerekenler

    Yanlışlıkla bu maddelerin içilmesi durumunda çocuk kesinlikle kusturulmamalıdır. Bu yakıcı maddeler yemek borusundan geçerken çok kısa sürede zarar verebilmektedir. Kusturma sırasında tekrar yemek borusu ile temas eden yakıcı maddenin oluşturduğu zarar artar. Ayrıca kusma bu maddelerin solunum yolları ve akciğerlere kaçmasına ve orada da hasar oluşturmasına yol açabilir. Böyle bir durumda içilen maddeyi sulandırmak için çocuğa az miktarda su verilebilir, ancak bu da kusmaya yol açabilir. Bu nedenle çocuğa hiçbir şey yedirilmemeli, içirilmemeli ve kusturulmamalıdır.

    Göz veya deri korozif maddeyle temas etmişse bol miktarda su ile en az 15 dakika yıkanarak temizlenmelidir.

    Yakıcı madde içen veya içtiğinden şüphe edilen çocuk, içilen madde örneği ile birlikte hiç zaman kaybetmeden çocuk gastroenteroloji bölümü olan tam teşekküllü bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

    Tanı ve tedavi

    Yakıcı madde içme şüphesi ile acil servise getirilen çocuklar solunum ve sindirim sisteminin ayrıntılı muayenesi yapıldıktan sonra gözlem altına alınırlar. Yakıcı madde içen çocukların yemek borusu veya midelerinde zarar olup olmadığı harici muayene ile anlaşılamaz. Dudak ve ağız içinde harabiyet olmasa bile yemek borusu ve/veya midede ağır derecede yanıklar bulunabilir. Bu durumun anlaşılabilmesi için yakıcı madde içen bu çocuklara kesinlikle endoskopik inceleme (yemek borusu ve midenin içini gösteren özel bir inceleme) yapılmalıdır. Bu girişim sonrasında yemek borusu ve/veya midede yanık ve harabiyet saptanırsa bu çocukların hastahaneye yatırılarak süratle tedavisi gerekmektedir. İlave olarak solunum yolları ve akciğerlerde de zarar oluşmuşsa erken dönemde antibiyotik tedavisine başlanmalı ve solunum desteği verilmelidir. Bu şekilde yanlışlıkla içilen yakıcı maddelerin vereceği zarar en az düzeye indirilebilir. Erken teşhis ve uygun tedavinin hayat kurtaracağı unutulmamalıdır.

    Koruyucu önlemler

    Çamaşır suyu, kezzap, çamaşır ve bulaşık makinesi deterjanı, yağ çözücü, kireç sökücü, lavabo-aç ve benzerleri gibi gündelik yaşamda çok sık kullanılan asit veya alkali maddeler yanında benzin, gazyağı gibi sıvı yakıtlar çocukların ulaşamayacağı, güvenli yerlerde ve çocuklar tarafından açılması zor kaplarda saklanmalıdır.

  • Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Helicobacter pylori (H. pylori) insan midesinin iç yüzeyini enfekte edip orada sürekli bir iltihap (gastrit) oluşturan bir bakteri türüdür. Bu bakteri dünya çapında ülserlerin en sık sebebidir. H. pylori enfeksiyonu mikrobu barındıran yiyecek ve içeceklerin ağız yoluyla alınması ve kişiden kişiye bulaş yöntemleriyle edinilmektedir. Bu enfeksiyon kalabalık ve alt yapısı iyi olmayan toplumlarda daha sık görülmektedir.H. pylori ile enfekte olmuş bireyler mikroba yönelik uygun bir tedavi verilmediği durumlarda genellikle yaşam boyu bu mikrobu taşırlar. H. pylori ile enfekte olmuş bireylerin önemli bir kısmında 12 parmak barsağı veya midede ülser meydana gelmektedir. Ayrıca, H. pylorienfeksiyonunun mide kanseri ve MALT lenfoma ismi verilen sindirim sistemi tümörü ile de ilişkisi bulunmaktadır

    HASTALIK NASIL BULAŞIR?

    H. pylori kişiden kişiye fekal-oral yolla (dışkı ürünlerinin ağıza alınmasıyla) veya oral-oral yolla (ağızdan ağıza) bulaştığı düşünülmektedir. Olası diğer çevresel faktörler, bu mikrobu barındıran su ve yiyeceklerdir. Kalabalık aile ortamı ve düşük sosyoekonomik durum bulaş için risk oluşturur. Özellikle annedeH.pylori enfeksiyonu bulunması durumunda bebek ve çocuklara geçme olasılığı artar. Bu mikroptan korunmak için ellerin iyi yıkanması, yemeklerin uygun olarak hazırlanması ve içme suyunun temiz ve güvenli kaynaklardan sağlanması önerilebilir.

    HASTALIK NASIL TEŞHİS EDİLİR?

    H. pylori ile enfekte olan kişi bu mikropla mücadele etmek için bakteriye yönelik antikor dediğimiz maddeler üretir. Bu antikorların saptanması ile hastalığın tanısı olasıdır. Ancak bu yöntem çocuk ve gençlerde başarılı olmamaktadır. Gerekli olduğunda endoskopi yapılarak ve mide yüzeyinden küçük parçacıklar (biopsi örneği) alınarak mikropu saptamak en duyarlı ve kesin tanı yöntemidir. Üre soluk testi denilen bir üfleme testi ile de mikrobun varlığını saptanabilir. Bu testte hastaya zararsız bir madde içirilir. Bu madde midede bakteri mevcutsa bakteri tarafından parçalanır ve soluk örneğinde yıkım ürünleri tespit edilir. Üre soluk testi mikrobun midede varlığını gösteren en doğru testlerden birisidir. Dışkı testleri de teşhiste yardımcıdır.

    H. PYLORİ NELERE YOL AÇAR?

    H. pylori‘nin yol açtığı hastalıklar arasında ülser, gastrit, mide kanseri ve lenfoma, dispepsi (sindirim güçlüğü, midede ağrı,yanma,bulantı ve dolgunluk) gibi hastalıklar bulunmaktadır. H.pylori enfeksiyonu ayrıca demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği gibi sağlık sorunlarına yol açabilir.
    H. pylori mide yüzeyinde tahriş edici etkiye sahip olup midede iltihap (Gastrit) meydana getirir. Aynı zamanda peptik ülser oluşumuna da neden olmaktadır. Bazı faktörler mide ve 12 parmak barsağında ülser oluşumuna katkıda bulunurlar (H. pylori, mide asidi, ailesel yatkınlık, aspirin ve bazı romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, sigara içmek, vs). Ender olarak, bazı kişilerde hayatlarının ileriki yıllarında mide kanseri ortaya çıkmaktadır. Ülser tekrarlayıcı bir hastalık olduğu halde, eğer H. pylori ‘yi yok edici tedavi uygulanır sa, kalıcı olarak iyileşme sağlanabilir.

    HASTALIK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    H.pylori bir bakteri olduğu için antibiotikler ile tedavi edilebilmesi gerekir, ancak bu bakterinin mideden tamamen yok edilmesi oldukça zordur. Bunun sebeplerinden birisi mikrobun yerleşim yeri olan mide yüzeyinde kalın bir mide sıvısı bulunması ve bu ortama yüksek konsantrasyonda antibiotiğin geçişinin zor olmasıdır. Çoğu tedavi rejimleri 7-28 gün boyunca birden fazla ilacın alınmasını içermektedir. Bu ilaçlar arasında bir veya iki antibiotik ve beraberinde mideden asit salgısını kontrol eden bir ilaç bulunmaktadır. Mikrobun ilaçlara direnç kazanması sonucu enfeksiyon tekrarlayabilir.

    KİMLERE H. PYLORİ ‘Yİ YOK EDİCİ TEDAVİ VERİLMELİDİR?

    Peptik ülser tanısı kesin olarak konulan ve H . pylori ile enfekte olan kişiler H. pylori‘yi ortadan kaldırıcı tedavi vermek için en uygun olan kişilerdir. Bu hastalar tamamen H. pylori‘den temizlenebilirlerse genellikle, ülserden kalıcı olarak kurtulabilmektedirler. H. pylori ile enfekte olduğu bilinen, ancak herhangi bir şikayeti olmayan kişilere H. pylori‘yi yok edici tedavi verilmesi gerekmemektedir. Ailesinde mide ve sindirim kanalı kanseri bulunan kişilerin H.pylori yönünden incelenmesi gerekebilir. Demir tedavisine dirençli kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği olan çocuklarda da H.pylori mikrobunun araştırılma ve tedavisi uygun olur.