Etiket: Metal

  • Metal alerjisi

    Metal alerjisi bağışıklık sisteminin metal gibi kimyasal maddelere vermiş olduğu geç tip alerjik reaksiyondur. 20. yüzyılda, sanayileşme ve modern yaşam, metallere karşı aşırı bir cilt hassasiyetine ve dolayısıyla metal alerjisinde artışa yol açmıştır. Nikel, kobalt ve krom üzerinde genel bir odaklanma vardır, çünkü bu metaller en yaygın olanıdır. Çevremizde nikel, kobalt ve krom gibi metaller her yerde bulunur.

    20. yüzyılın ilk yarısında, metal ve kaplama endüstrisinde çalışan kişiler arasında nikel alerjisi ve kontakt dermatit daha fazla görülmeye başlamıştır. Bugün metal alerjisi denildiğinde en sık karşımıza çıkan nikel alerjisi, çoğunlukla nikel içeren tüketici ürünlerine maruz kalma ile açıklanmaktadır.

    Metal alerjisi genel popülasyonda yüksek olduğu kadınların % 17 sinde erkeklerin % 3’ünde nikel alerjisi olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca % 1-3 arasında da kobalt ve krom alerjisi görülebilir. Titanyum gibi yeni metallere de alerjilerin olduğu yakın dönmede gösterilmiştir. Dermatit şikayeti olan hastalarda bu oran daha yüksek görülmektedir.

    METAL ALERJİSİ NASIL GELİŞİR

    Metal alerjisi gelişmesinde genetik yatkınlık araştırılmıştır özellikle nikel alerjisi olanlarda birçok gen üzerinde durulmuşsa da net bir gen saptanamamıştır.

    Metal alerjisi esas olarak çevresel bir bozukluk olmasına rağmen bazı genetik komplekslerdeki mutasyonların nikel alerjisi ile deri yanıtının bozulması arasında bir ilişkili olduğunu göstermektedir.

    Son zamanlarda, filagrin gen kompleksindeki mutasyonların nikel alerjisi veya metal alerjisine bağlı dermatiti bulunan hastalarda gösterilmiştir.

    Metal alerjisi , metal iyonlarıyla tekrar tekrar veya uzun süreli cilt temasını takiben gelişir . Metal iyonları ciltte bir bağışıklık tepkisi ortaya çıkarmadan önce, canlı deri tabakası olan epidermise erişmeleri gerekir. Bu nedenle, normalde birçok kimyasala etkili bir engel oluşturan cildin üzerindeki stratum corneum’un geçişini gerçekleştirmeleri gerekir. Deride oluşabilecek hasara yol açan dış nedenleri içinde yer alan güneş ışığı UV ışınları, deri pHsı gibi nedenler yanında derinin yaşlanması ve vücuttaki deri bölgelerine göre nikelin doku içine girmesi değişebilir. Tüm bunların neticesinde deride bir hasar oluştuğunda metal iyonları derinin alt katlarına ulaşıp derideki bağışıklık sistemini uyarabilir.

    EN SIK GÖRÜLEN METAL ALERJİLERİ NELERDİR.?

    Günümüzde sanayileşme ile birlikte modern hayatta her geçen gün artış gösteren metal eşyalar ve kimyasal maddeler yeni alerjik reaksiyonların gelişmesine yol açmaktadır.

    Nikel, kobalt ve krom en yaygın kullanılan metaller oldukları için üzerinde en çok durulan metallerdir.

    Son yıllarda daha fazla kullanılmaya başlanan titanyum ile ilgili alerjik şikayetler yayınlanmaya başlanmıştır. Özellikle implantlarda titanyum kullanılması ile birlikte titanyum alerjilerinin artacağı görülmektedir.

    Nikel

    Nikel modern hayatta çok fazla kullanılmaya başlanması 1960’lı yıllardır. Diş dolgularında kullanılmasına bağlı olarak ağız içinde dişe bağlı dermatit vakalarının görülmesi ile dikkatleri üzerine çekti daha sonra diğer kullanımlarına bağlı olarak çorap askıları bölgelerinde dermatit vakaların görülmesinde patlama yaşanmıştır sonraki yıllarda jean düğmeler ve fermuarlardaki nikel salınımı, her iki cinste de dermatite yol açtığı görülmüştür. 1980’li yıllarda kulak delme ve nikel kaplamalı mücevher kullanımının popülaritesi artması kadınların büyük bir bölümünde nikel alerjisi ve dermatiti görülmesine yol açmıştır.

    Avrupa da bir çok ülke nikel kullanımı kısıtlamak için yasal düzenleme yapmıştır bu şekilde nikel kullanımı azalsa bile nikelin bir çok yerde kullanımı mevcuttur. Bugün, yeni nikel alerjisi kaynakları örneğin kulaklıklar, cep telefonları ve çocuk giyim eşyalarındaki bağlantı elemanları içinde olabildiği görülmüştür.

    İş yerlerinde gerekli önlemler alınmasına rağmen mesleki nikel maruziyeti halen sorun olmaya devam etmektedir. Son olarak, Avustralya’da yapılmış bir araştırma, dermatiti olan kadın hastalarda nikelin en yaygın mesleki alerjen olduğunu, erkekler arasındaysa 10 sırada mesleki alerjen olduğunu gösterdi.

    Krom

    Krom alerjisinin en önemli nedeni, mesleksel olarak çimentoya maruz kalmaktır. İlk olarak inşaat işçilerinde görülen krom dermatiti daha sonra çimentoya maruz kalma nedeniyle arttığı görülmüştür.

    1983 yılında demir sülfatın çimentoya zorunlu olarak eklenmesi, suda çözünür altı değerli kromun miktarını ve Danimarka’daki inşaat işçilerinde krom alerjisinin yaygınlığını azalttı 2005 yılında, 2 ppm’den fazla altı değerlikli krom içeren çimento pazarlamasını ve kullanımını sınırlayan bir Avrupa Birliği üyesi ülkelerinde çimentoya bağlı krom dermatiti azaldığı görülmüştür.

    Çimentoya maruz kalmanın yanı sıra mesleki krom maruziyeti, boya maddeleri, metal alaşımlar, çanak çömlek boyaları ve pas önleme maddeleri ile temastan kaynaklanabilir. Özellikle çilingirlerde marangozlar ve kasiyerde krom ellerinde yaygın olarak bulunduğu saptandı. Vidalar ve bağlantı parçaları gibi kromajlı metal ürünlerin temasında krom alerjisi için bir tehlike olduğunu gösterdi.

    Son zamanlarda, krom maruziyeti mesleki bir sorundan çok biz tüketiciler için probleme dönüşmüştür. Günümüzde, küresel deri üretiminin yaklaşık % 90’ı krom sülfatlarla oluşmaktadır. Almanya da yapılan kontrollerde 850 deri eşyanın yarısından fazlasının altı değerli krom içerdiğini ve altıda birinde 10 mg’dan fazla krom içerdiği gösterilmiştir. Krom alerjik hastaların çoğunun, bitmiş deri ürünlerindeki krom maruziyetini takiben oluştuğu görülmektedir. Deri ürünlerindeki krom nedeniyle kontakt dermatit oluştuğu kabul edildiği edilmektedir.

    Kobalt

    Kobalt alaşımların, mıknatısların, protezlerin, boyaların, pigmentlerin ve mücevherlerin üretiminde kullanılan bir metaldir. Kadınlarda görülen kobalt alerjisine bağlı dermatitin en sık nedeni mücevheratta nikel alaşımlarıyla karıştırılan kobalt kullanımıdır.

    Nikel ve kobalta eş zamanlı alerji, görülmesinin nedeni çapraz reaktivite yerine kosensitizasyon ile açıklanmaktadır.

    Dental alaşımlarda artan kobalt kullanımı, daha önce gözden kaçmış olabilecek bir duyarlanma kaynağı olabilir.

    Sert metal işçilerinde, cam ve seramik endüstrisinde ve ressamlar arasında izole edilmiş kobalt alerjisi gözlemlenmiştir. Kobalt mesleki maruziyet neticesinde izole olarak görülebileceği gibi nikel alerjisi ile birlikte de görülebilir.

    Titanyum

    Titanyum alerjisi genelde pekiyi bilinmemekle birlikte, tüm hastaların yaklaşık % 4’ünün alerjik olacağını bildirmiştir. Titanyum alerjisi olan kişilerde semptomlar çok farklı ve değişken olabilir. Bunlar basit deri döküntülerinden kontakt dermatite veya kas ağrısından ve kronik yorgunluğa kadar değişebilir.

    İmplantlardaki titanyuma (Ti) maruz kalma ve kişisel bakım ürünlerinden nanopartikül (NP) olarak kullanılan titanyuma maruz kalma en sık titanyum alerjisi nedenleridir.

    Titanyum dioksit (TiO 2 ), bazı insanlarda alerjileri tetiklemesine rağmen, toksik olmadığı için tüketici ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kağıt ve boya parlak ve beyaz hale getirdiği için “inci ajan” olarak bilinir. Titanyum dioksit için gıda maddeleri, haplar ve kozmetik ürünlerinin içeriğinde olabilir özellikle titanyum içeren ürünler

    Ortopedik ve cerrahi implantlar.

    Diş Hekimliği: Diş implantlarında ve kompozitlerdeki renkli pigment olarak.

    Güneş koruyucu maddeler: ince titanyum dioksit, güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınları engeller.

    Şekerlemeler: Şekerin daha parlak görünmesini sağlar ve örneğin çikletlerde bulunabilir.

    Kozmetik: makyaj rengini aydınlatmak ve yoğunlaştırmak için kullanılır. Göz farı, allık, oje, losyonlar, ruj ve tozlarda düzenli olarak bulunur.

    Diş macunu: Diş Macunu’nu daha beyaz hale getirmek için bir pigment maddesi olarak kullanılır.

    Boya: TiO 2 , kaplamaların dayanıklılığını geliştirir ve beyaz renk verir.

    Plastik taşıyıcı torbalar: dayanıklılığı artırır ve beyaz renk verir.

    Tıbbi haplar ve vitamin takviyeleri de beyaz kaplamayı titanyum dioksitten alabilir.

    Piercing ve Mücevherat: saatler ve vücuda delici her türlü ürünün içinde bulunabilir.

    Birçok insanın Titanyuma maruz kalmasının ağırlıklı olarak diş ve tıbbi implantlardan, kişisel bakım ürünlerinden ve gıdalardan geldiğine görülmektedir. Ti, diğer metallere kıyasla oldukça biyolojik olarak uyumlu olduğu düşünülmesine rağmen, özellikle diş implantlarında yer alan titanyum muhtemelen belirli koşullar altında biyolojik sıvılar ve dokuların içinde serbest kalabilir.

    Çalışmaların birçoğunda titanyum saf Ti, alaşım veya Ti oksit gibi nanopartikül şeklinde cilt bariyerine nüfuz etmemektedir. Bununla birlikte, ağız mukozasında Ti penetrasyonunun belirtileri görülmüştür.

    Tip IV aşırı duyarlılığın saptanması için mevcut Ti preparatları ile yama testinin hali hazırda Ti için yetersizdir. Lenfosit uyarımı testleri de dahil olmak üzere kontakt alerjisi tespiti için birkaç başka yöntem önerilmiş olmasına rağmen, henüz genel kabul görmemiştir ve Ti alerjisi tanısı öncelikle klinik değerlendirmeye dayanmaktadır.

    Ti alerjisi tanısı öncelikle klinik değerlendirmeye dayanmaktadır. Klinik alerji ve advers olaylarla ilgili raporlar nadiren yayınlanmaktadır. Bunun, nedeni bu metale olası reaksiyonların farkında olunmaması nedeniyle olup, saptama yöntemlerinde zorluklar veya metal aslında nispeten güvenli olduğu düşünülmesinden kaynaklanmaktadır.

    Altın, Paladyum ve Alüminyum

    Paladyum ve altın genellikle diş restorasyonlarında ve mücevheratlarında kullanılır. Koroner stent ve romatizmal tedavi için altın da kullanılmaktadır. Mesleki paladyum maruziyeti elektronik ve kimya endüstrisinde meydana gelebilir.

    Alüminyum alerjisi, daha çok mesleki maruz kalma ile ilişkilidir.

    METAL ALERJİSİNİ YOL AÇTIĞI HASTALIKLAR NELERDİR?

    Metal alerjileri alerjenin temas ettiği yerde kontakt dermatit olarak görülebileceği gibi yaygın sistemik alerjik kontakt dermatite olarak da görülebilir. Metal alerjilerinde görülen en önemli sorun ortopedik, diş veya kalp damar hastalıklarında kullanılan implant ve stenlerin reddine yol açıp implant başarısızlığı yol açmasıdır.

    1.Metal alerjisine bağlı alerjik kontak dermatit

    Alerjik kontakt dermatitin ortaya çıkması için gereken mekanizma iki farklı fazdan oluşmaktadır. Birinci faz indüksiyon fazı ve diğer faz ortaya çıkma fazıdır. İndüksiyon evresi genellikle birkaç günden birkaç haftaya kadar gelişir ve metal ile ilk cilt temasını takiben bağışıklık sisteminde ortaya çıkan olayları içerir. Bu safha, antijen spesifik T hücreleri gelişir ve kişi duyarlı hale gelir.

    Antijen spesifik T hücrelerinin aktivasyonu alerjenin temas ettiği cilt bölgesinde dermatit ile sonuçlanır.

    Klinik düzeyde indüksiyon fazı kontakt duyarlılık veya temas alerjisi olarak adlandırılırken devamında ki faz ise alerjik kontakt dermatit olarak adlandırılır. Kontak alerjisi , kronik ve ömür boyu devam eden bir durum olarak kabul edilmektedir.

    Alerjik kontakt dermatit tüm vücudun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir. Nikel ve kobalta bağlı dermatit tipik olarak yüz (kulak kepçeleri), vücut (takı ve piercing bölgelerinde) ve ellerde görülürken, krom dermatiti ellerde ve ayaklarda bulunur. Klinik tablo devamlı temasa bağlı olarak değişir.

    Akut dermatit, eritem, ödem, papüller, veziküller ve akıntılı yaralarla karakterize olurken, kronik dermatit pul pul, döküntü ve kuru ve fissürler deride yarıklar ile karakterizedir.

    Çalışmalar, krom alerjik hastalarda dermatit prognozunun özellikle daha az olduğunu göstermiştir oysa, nikel temasının sınırlı olduğu veya engellendiği hastalarda nikel dermatitin prognozu daha iyidir.

    2.Metal alerjisine bağlı sistemik alerjik dermatit

    Sistemik alerjik dermatit, alerjiye yol açan alerjenlerin sistemik yolla yani ağızdan veya damar yoluyla maruz kalmanın ardından oluşan cilt döküntüsü olarak tanımlar.

    Sistemik alerjik dermatitin olası mekanizmalarına bakıldığında örneğin sistemik nikel alerjisi üzerine yapılan bir araştırmalarda nikelin sindirim sisteminden alınması ile dermatit alevlenmesi arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Nikelin miktarı ile sistemik alerjik dermatite arasında bir doz ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Düşük nikel içeren diyetler veya nikel bağlayan ilaçlar, nikel alerjisi olan hastalarda dermatitin düzelmesine veya iyileştirilmesine neden olabilir.

    Sistemik olarak krom, kobalt ve altın maruziyeti sistemik alerjik dermatite neden olabilir.

    3. Metal alerjisine bağlı İmplantların yol açtığı alerjik dermatit ve hastalıklar

    Günümüzde yoğun olarak kullanılan metal implantlar ile ilgili olarak halen, metal salınımı, metal alerjisi ve metal cihazlarda oluşan cihaz arızası arasındaki ilişki ile ilgili çok az şey biliniyor.

    Vücut içinde kullanılan implantlar vücut sıvılarıyla temas ettiklerinde bu metallerin çoğu paslanır ve ortama salınan metal iyonları vücuttaki proteinlere bağlanabilir ve T hücrelerini aktive edebilir ve bu şekilde bağışıklık sistemi üzerinde geç tip alerjik reaksiyonların ortaya çıkmasına yol açar.

    Geç tip oluşan bu alerjik reaksiyonlar bazen kendilerini implantların üstündeki deride alerjik kontak dermatit şeklinde gösterebilir veya takılan implantın başarısız olmasına yol açabilir.

    Kalp hastalıklarında kullanılan İntrakoroner stentlerin çoğunluğu, nikel, krom ve molibden içeren paslanmaz çelikten yapılır. Bazı çalışmalarda koroner stent içi restenoz, nikel alerjisi ile ilişkili olduğunu göstermiştir özellikle tekrarlayan restenozlarda nikel alerjisin damarda tıkanıklığı yol açan bir faktör olabileceği gösterilmiştir

    Altın alerjisi, altın kaplama stentleri olan hastalarda restenoz ile de ilişkilendirilmiştir ve bu nedenle altın kullanımı büyük oranda terk edilmiştir.

    Ortopedinin kullanmış olduğu protezler tipik olarak kobalt-krom-molibden içeren malzemeler kullanılarak gerçekleştirilir. Son yıllarda hızla artış gösteren metal alerjisi ile implant başarısızlığı arasında muhtemel bir ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bu konuda endişelerin artmasına yol açmaktadır. Kalça artroplastisi hastalarında metal alerjisi üzerine yapılan yayınlarda metal alerjisi prevalansının ​​başarısız veya kötü çalışan implantlar bulunan hastalar arasında % 60 civarında olduğunu göstermektedir.

    Alerjik reaksiyonlar esas olarak kobalt, krom, nikel ve molibden karşı olduğu gözlenmiştir. Alerjik reaksiyona bağlı olan implant fonksiyon bozukluğu gibi komplikasyonlar dışında bazen sayısı azda olsa aseptik lenfositik vaskülitik lezyonlarına veya psödotümörler gibi ciddi klinik reaksiyonları yol açtığı gösterilmiştir. Bu gibi durumlarda, implantlar titanyum esaslı endoprotezlerle değiştirilebilir. Bununla birlikte titanyum implantlarının yerleştirilmesinden sonra aşırı duyarlılık reaksiyonları da tarif edilmiştir, ancak titanyum alerjisi son derece nadir olarak görülmektedir.

    Genel olarak, titanyum maddesinin alerjik riski diğer metal malzemelerinkinden daha düşüktür. Bununla birlikte, implant öncesi hastalara, metallere karşı aşırı duyarlılık reaksiyonları öyküsü sorulması ve bu reaksiyonları yaşamış hastalara yama testi yapılması önerilmelidir.

    METAL ALERJİSİNİN TANISI NASIL YAPILIR ?

    Metal hassasiyet yanıtlarını klinik olarak belirlemek mümkün müdür?

    Metal alerjisi için tanısı için kullanılan onaylanmış yöntemler cilt testi (yama testi) ve lenfosit transformasyon testi ( LTT ) içeren vitro kan testlerdir.

    Yama test ( patch test ) için kullanılan ticari kitler çeşitli yaygın metaller için var olmakla birlikte ortopedik implantların bağışıklık yanıtlarını oluşturmakta sorunları olduğu için teşhis için deri testi uygulanabilirliği ile ilgili sorular bulunmaktadır.

    Metal alerjisi için en önemli testlerden biri kandan bakılan lenfosit transformasyon testidir. Bu testle hastanın duyarlı olduğu kimyasal maddeler kandaki bağışıklık sistemi hücreleri ile temas ettikten sonra lenfositlerde ortaya çıkan değişimin ölçülmesine dayanır. Kanda yapılan bu testlerde yama testlerini doğrulamak amaçlı olarak kullanılabilir.

    Kandan uygulan diğer testler lenfosit migration inhibisyon testi ve LTT yeni geliştirilen formu olan lenfosit immunostimulation assay (MELISA®) kullanılabilir tüm bunların dışında flow sitometrik ölçümler kullanılabilir. Fakat tüm bunlara rağmen alerjik kontakt dermatitin tanısını koymak için tek bir test yoktur.

    Bu testlerin alerji uzmanları tarafından yapılması ve gerekirse şüpheli durumlarda kan testleri ile doğrulanması uygun olur.

    METAL ALERJİSİNİN TEDAVİSİ NASIL YAPILIR. ?

    Metal alerjileri birçok farklı klinik ile karşımıza çıkabildiği görülmektedir. Özellikle dermatit şikayetleri olan hastalarda metal alerjisi araştırılması önemlidir. Metal alerjileri özellikle protez ve implantların başarısızlığı yol açabildiği için bu tür işlemlerden önce şikayetleri olan hastaların tanısın konulması uygun olur protez ve implantların alerjik olmayan maddelerden seçilmesi gereklidir.

    Metal Alerjilerine yol açan alerjenler ve reaksiyonlar kişiden kişiye çok farklı olabileceğinden, metal aşırı duyarlılığın tedavisi hastanın temas ettiği alerjenlere göre kişisel olarak yapılmalıdır.

    Metal alerjilerinde temel tedavi şekli cilt aşırı duyarlılığına yol açan maddenin kullanılmamasıyla çözülebilir. Metal alerjisinde oluşan reaksiyonda dermatit ön plandaysa lokal inflamasyonu azaltmak için kortikosteroid kremler ve merhemler de önerebilir. Ayrıca alerjik reaksiyonu azaltmak için oral antihistaminikler reçete edebilir.

    Metal alerjisinde reaksiyonlar daha fazlaysa Oral kortikosteroidler de kullanılabilir, ancak uzun süre kullanılması yan etkilere neden olabilirler.

    Sistemik reaksiyonların tedavi edilmesi daha zor olabilir. Çünkü genellikle implantlardan kaynaklanmaktadır. İmplantın çıkarılması, bazen metal olmayan başa bir implant kullanılması gerekebilir. Bununla birlikte, alerjiye suni diz ya da kalçada uygulanan protez neden oluyorsa değiştirme zorluğu var olmasına rağmen nadiren metal olmayan bir seçenekle değiştirilir. Bu durumlar için, tedavi genellikle alerjik reaksiyonu azaltmak için topikal ve oral ilaçlar verilebilir. Sistemik şikayetleri olan hastalarda reaksiyonlar durdurulamıyorsa çıkarmak kesin gereklidir.

    Nikel bağlı olarak sistemik nikel alerjisi varsa nikel ile duyarsızlaştırma tedavileri yapılmaktadır. Bu tedavi ile başarılı sonuçlar alınmasına rağmen tam bir prosedür oluşturulamamıştır.

    Sistemik metal alerjilerinin tedavisinin zor olması nedeniyle, doktorlar bazen bir implant seçilmeden önce bir aşırı duyarlılık testi yapılmasını önermektedir. Seçilecek implant veya protezin testler sonrasında kararlaştırılması hasta için son derece faydalıdır.

    SONUÇ OLARAK

    Metal alerjisi bağışıklık sisteminin metal gibi kimyasal maddelere vermiş olduğu geç tip alerjik reaksiyondur. 20. yüzyılda, sanayileşme ve modern yaşam, metallere karşı aşırı bir cilt hassasiyetine ve dolayısıyla metal alerjisinde artışa yol açmıştır.

    Bugün metal alerjisi denildiğinde en sık karşımıza çıkan nikel alerjisi, çoğunlukla nikel içeren tüketici ürünlerine maruz kalma ile açıklanmaktadır.

    Metal alerjisi genel popülasyonda yüksek olduğu kadınların % 17’ sinde erkeklerin % 3’ünde nikel alerjisi olduğu tahmin edilmektedir.

    Titanyum alerjisi genelde pekiyi bilinmemekle birlikte, tüm hastaların yaklaşık % 4’ünün alerjik olacağını bildirmiştir.

    Genel olarak, titanyum maddesinin alerjik riski diğer metal malzemelerinkinden daha düşüktür. Bununla birlikte, implant öncesi hastalara, metallere karşı aşırı duyarlılık reaksiyonları öyküsü sorulması ve bu reaksiyonları yaşamış hastalara yama testi yapılması önerilmelidir.

    Metal alerjileri alerjenin temas ettiği yerde kontakt dermatit olarak görülebileceği gibi yaygın sistemik alerjik kontakt dermatite olarak da görülebilir. Metal alerjilerinde görülen en önemli sorun ortopedik, diş veya kalp damar hastalıklarında kullanılan implant ve stenlerin reddine yol açıp implant başarısızlığı yol açmasıdır.

    Metal alerjisi için tanısı için kullanılan onaylanmış yöntemler cilt testi (yama testi) ve lenfosit transformasyon testi ( LTT ) içeren vitro kan testlerdir.

    Metal alerjilerine yol açan metal saptandıktan sonra hastanın alerjik reaksiyona yol açan metalde uzaklaştırılması gereklidir. Bu yüzden metal alerjisi olan hastalarda protez ve implant öncesinde alerji uzmanları tarafından görülmesi ve testlerinin yapılıp alerjisi saptandıktan sonra en uygun protez veya implantın seçilmesi hasta için faydalı olacaktır.

  • Qi –  çin felsefesine göre qi-çi

    Qi – çin felsefesine göre qi-çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.

    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.

  • Hep yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz? Nedeni toksinler..

    Hep yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz? Nedeni toksinler..

    Yorgun ve isteksiz misiniz? Kendinizi halsiz ve güçsüz mü hissediyorsunuz?

    Nedenlerini bilirseniz daha mı iyi hissedeceksiniz bilemeyiz ama en azından kendinize biraz daha iyi bakıp korunmanıza yardımcı olabilir belki aşağıdaki bilgiler…

    Normalde metabolizmamız ter, idrar, dışkı, solunum ve safra aracılığı ile bedeni toksinlerden arındırır. Ancak bedenimizde ve çevremizdeki olumsuz faktörlerin giderek artması bu görevini yerine getirmesine engel olur ve hormonsal ve fizyolojik dengesizliklere, sinir sistemi bozukluklarına, direnç kaybına, geriye dönüşü olmayan hastalıklara (kanser) neden olabilirler..

    Topraktan, sudan, soluduğumuz havadan, aldığımız gıdalardan bize geçen kimyasal toksik ve zehirleyici maddeler, vücudumuzdaki enfeksiyonlarla mücadele sonrası oluşan ve dışarı atılamayan zararlı atıklar, çevresel kirlilik ile bize ulaşan tarım ilaçları, böcek öldürücüleri, hormonlar, petrol ürünü yakıtların atıkları, evlerde kullanılan temizleyiciler, kuru temizleme maddeleri ve benzerleri… beden direncimizin azalmasına, yok olmasına neden olurlar. Öte yandan gıda yoluyla geçen zararlı maddeler bağırsak floramızı bozarak bağırsaklarımızın normal görevini yapamaz hale gelmesine neden olurlar. Ruhsal ve fiziksel stresler de toksin etkisi yapmaktadır.

    Biorezonans terapileri ile detoks:

    Bünyemizde biriken ve kronik hastalıklara neden olan bütün bu zararlı maddelerden, ağır metal ve toksin birikimlerinden Biorezonans terapileriyle arınmak mümkündür.

    Öncelikle hücre sağlığını kazanmayı amaçlayan Biorezonans terapileri sağlıklı ve dinç bir yaşam için bedene dışarıdan bilinçli bir şekilde yardım edebilmemizi ve organizmadan toksinlerin atılmasını sağlar.

    Tedavi detaylı anemnez ve kinezyolojik muayeneden sonra başlar. Ortalama 4-6 seanslık Biorezonans terapi programı ile vücuttan temizlenebilen toksik maddeler şunlardır:
    Civa / Amalgam (Siyah) Dolgular: Vücuttaki civa birikimi birbirinden bağımsızmış gibi duran birçok kronik hastalığın asıl sebebi olduğu artık anlaşılmıştır. Civa vücudumuzda yağ dokusunda birikir. Yağ dokumuz ise sinir sistemimizin, beynimizin, böbreklerimizin, akciğerlerimizin, salgı bezlerinin ve diğer birçok önemli organımızın yapıtaşıdır.

    Birçok kişide civa birikimini tetikleyen faktör dişlerdeki amalgam dolgulardır. Diş dolgusu olarak kullanılan amalgam civalı bir bileşiktir. İçeriğinde civa, gümüş ve diğer bazı metaller bulunur. Ağız içindeki amalgam dolgular (bazen tek bir amalgam dolgu bile) “ağız içi pil” denilen elektriksel aktiviteyi oluşturur. Milivolt ve mikroamper cinsinden ölçülen bu aktivite amalgamdan iyonlaşmanın (yani civa salınımının) göstergesidir. Bu ölçüm biorezonans cihazıyla kolaylıkla yapılabilmektedir.

    Kurşun: Vücutta yerleşen bir diğer önemli ağır metal de kurşundur. Yağ dokusunda birikir. Birçok farklı organ sistemi üzerinde problemler yaratır. Duygu durumda bozulmalar, hatırlama güçlükleri, depresyon eğilimi ve psikiyatrik problemler ve kronik yorgunluk hali, genel halsizlikler az ya da çok kurşun birikimiyle ilişkilidir. Kurşunun vücudumuza girişi soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan, yediğimiz sebzelerden ve diğer besinlerden oluşmaktadır.

    Cadmiyum: Pillerin içerisinde, otomotiv ve diğer sanayide kullanılan ve çevresel kirlilik sonucu vücudumuzda biriken bir ağır metaldir. Sigaranın içinde de bulunur. Çinko ve selenyum gibi bizi kötü hastalıklardan koruyan ve bağışıklık sistemimizi güçlendiren iyi metallerin emilimini azaltır.

  • Çin felsefesine göre  qi=çi

    Çin felsefesine göre qi=çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.
    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.