Etiket: Madde

  • Alkol ve Madde Bağımlılığı

    Alkol ve Madde Bağımlılığı

    Öncelikle alkol ve madde bağımlılığını açmak, bağımlılığın ne demek olduğunu tanımlamak gerekmektedir.

    Bağımlılık; Bireyin alışmış olduğu madde, alkol veya ilaca karşı koyup, engelleyemediği fizyolojik ve psikolojik bir ihtiyaç duyması, alınan miktar ve sıklığın giderek artması, alınmadığı zaman bireyde yoksunluk belirtilerin olması ve sosyal yaşamını devam ettirememesini sağlayan kişinin beyin ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen bir durumdur.

    İlk kez alkol ve madde kullanımını gerçekleştirmek, kişinin kendi isteğiyle göstermiş olduğu bir seçimdir ancak kişinin kullanıma devam etmesi, miktar ve sürenin artmasıyla birlikte, beyindeki değişikliklere sebep olarak, kişiyi olumsuz etkilemesine rağmen kullanıma iter ve kişi kullanıma engel olamaz hale gelmektedir.

    Bireyin alkol ve madde bağımlılığı tanısı koyabilmek için ise;

    *Olumsuz birçok etkisi olmasına rağmen kullanıma devam etmek. Olumsuz etkileri; sağlık problemleri, kişilerarası ilişkilerin bozulması ,sosyal ve iş hayatını devam ettirmekte zorlanılması.

    *Alkol veya madde kullanımının süre ve miktarını arttırmak ve engel olamamak.

    *Kişiyi ve çevresini tehlikeli olabilecek durumlarda bile alkol ve madde kullanmasına engel olmaması.

    *Alkol ve maddeye tolerans gelişmiş olması.

    * Alkol ve madde kullanımını bırakmak ya da denetim altına almak için sürekli bir istek ya da boşa çıkan çabalar.

    *Alkol vemaddeyi kullanmak için şiddetli istek duymak.

    * Alkol ve madde elde etmek için gerekli etkinliklere çok zaman ayırmak. En az iki maddenin, on iki ay boyunca kişide görülmesi gerekmektedir.

    Nedenleri;

    *Problemli aileler ve problemli aile ilişkileri, yanlış ebeveyn tutumları; anne ve babanın aşırı baskıcı-otoriter tutumları veya ilgisiz, duyarsız ve sevgi eksikliğini hissettiren davranışlar sergilemesi. Özellikle ergenlik döneminde, ailenin ergen ile doğru iletişim kuramaması, Ergen’in daha çok arkadaşları ile vakit geçirmesine yöneltmektedir. Arkadaş ve sosyal çevrenin madde ve alkol kullanımına başlama ve sürdürmede özellikle bu dönemde etkili olduğu bilinmektedir.

    *Çekingenlik, içe kapanıklık, zayıf sosyal beceriler; kişilik özelliklerinin özellikle iletişim kurma becerileri yeteri kadar gelişmemiş bireylerde madde ve alkol kullanımı, rahatlatıcı etkisi ile birlikte kişinin kendini daha rahat ifade etmesini sağlarken, kendini cesur ve daha özgüvenli hissetmesini sağlamaktadır.

    *Düşük okul başarısı, iş hayatında yetersizlik, ekonomik sebepler; Başarısızlık, yetersizlik ve olumsuz duygular ile birlikte başa çıkabilmek için kişi alkol ve madde kullanımına başvurmaktadır.

    *Ailede madde kullanım öyküsü; Ailede alkol ve madde bağımlılığının var olması, genetik yatkınlığı olan bireylerin alkol ve madde kullanımı bağımlılığının, diğerlerine göre daha fazla geliştiğini araştırmalar desteklemektedir. Genetik yatkınlık ile birlikte bağımlılığın geliştiği ailede yetişen bireylerde , alkol ve maddeye karşı olumlu bir tutum gelişmiştir ve baş edemedikleri herhangi bir durumda kolayca bu maddelere başvurmaktadırlar.

    Tedavi;

    *Alkol ve madde bağımlılığında ilaç tedavisi de önemli bir unsurdur. Alkol ve madde kullanımı ile ilişkili sorunlar ve eşlik eden başka psikiyatrik hastalıkların ilaçla tedavisi gereklidir.

    *Bağımlılık tedavisinin ilk adımı her zaman tıbbi arındırma tedavisidir. Arındırma tedavisi, maddenin vücuttan çekilmesi sırasında ortaya çıkan belirtilerin ilaçla tedavi edilmesidir.

    *Yeteri kadar süre bağımlılık tedavisine devam etmek, bağımlılık tedavisinin etkili olması için oldukça önemlidir. Birçok kişi bağımlılık tedavisini erken bıraktığı için tekrar alkol ve madde kullanmaya başlamaktadır.

    *Bireysel ve grup psikoterapilerin sunulması tedavinin parçalarındandır. Bu tedavilerle hastanın baş etme çabası desteklenir, bağımlı bireyde iç görü oluşması sağlanır.

    *Bilişsel ve davranışçı tedavi yaklaşımları da bağımlılığın uzun dönem tedavisinde kullanılır. Bu tedavi yaklaşımlarında amaç; bireyin maddeyi bir haz kaynağı olarak görmesinden uzaklaştırmak ilgi ve zevk alanlarının değiştirmesini sağlamak, bireysel yeteneklerini destekleyip güçlendirmesini sağlamaktır.

  • MADDE BAĞIMLILIĞI

    MADDE BAĞIMLILIĞI

    Zarar verici,sakinleştirici,uyarıcı ve mutluluk verici etkileri olan;zaman geçtikçe daha fazla alma isteği veren,alınmadığında ise zarar verici davranışlara neden olan bir beyin hastalığıdır.Herkes önce deneme amaçlı başlar ve kendini kontrol edebileceği yanılgısına kapılır.Deneme amaçlı olan kullanım,daha sonraki aşamalarda bağımlılığı ortaya çıkarır.Kişi;maddeden aynı etkiyi sağlamak adına kullanım miktarını arttırır,bununla birlikte ise bağımlılık sürecine girilmiş olunur.

    MADDE ETKİSİNE BAĞLI DEĞİŞİKLİKLER

    MADDENİN ZARARLARI

    Türlerine bağlı değişiklik göstermekle birlikte genel olarak kişiler üzerinde fizyolojik,psikolojik ve sosyal tahribatlar yaratır.

    Bellek bozukluğu,yeni bilgileri öğrenememe

    Dikkati toplayamama,dalgınlık

    Halsizlik ve yorgunluk

    Aşırı derecede kilo kaybı

    Huzursuzluk,sinirlilik(madde yoksunluğuna bağlı)

    Çevreden kopma

    İç organların zarar görmesi

    Zehirlenmeler ve buna bağlı ölümler

    MADDE BAĞIMLILIĞI RİSK FAKTÖRLERİ

    KİMLER RİSK ALTINDADIR?

    Herhangi bir madde bağımlılığı bulunan ebeveynlerin çocukları

    Ebeveyn ilgi eksikliği.Aile dinamikleri oldukça önemlidir,aile içi iletişimin eksik ve yetersiz olması.

    Sosyoekonomik seviyenin düşük olması

    Maddeye karşı kişinin oluşturduğu yumuşak düşünceler,”istediğim zaman bırakabilirim”düşüncesi madde kullanımını ve bağımlılığını etkiler.

    Kişilik gelişmesi;örneğin kişinin kendini kontrol edememe gibi dürtüselliklerinin olması,ani duygudurum değişikliği içinde olması, madde bağımlığı açısından risk oluşturan bir durumdur.

    MADDE BAĞIMLILIĞI TEDAVİSİ

    Öncelikle kişinin tedaviye istekli olması ve bağımlı olduğunu kabullenmesi gerekiyor.AMATEM,psikiyatri kliniklerinde tedavi olunabilir.Tedavi süresi 1-5hafta arası hastanede yatırılarak,hastanın vücudunu maddeden arındırarak,eş zamanlı psikoterapiler eşliğinde gerçekleşir.Tedavi sonrasında,uzman eşliğinde psikoterapi süreciyle,takip amaçlı tedaviye devam edilmelidir.Bu süreçte anne ve babanın, çocuklarıyla etkileşimlerinin güçlü olması da oldukça önemlidir.

  • MADDE BAĞIMLILIĞI DİKKAT EKSİKLİĞİ OLAN KİŞİLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    MADDE BAĞIMLILIĞI DİKKAT EKSİKLİĞİ OLAN KİŞİLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    • MADDE BAĞIMLILIĞI DİKKAT EKSİKLİĞİ OLAN KİŞİLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    Özellikle çocukluklarda görülen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB) yetişkinlerde de görülebiliyor. Çocuklukta görülen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tedavi edilmezse yetişkin dönemde madde bağımlılığına yol açabiliyor. Madde kullanan tüm bireylerin yaklaşık dörtte birinde de altta yatan sebep, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olarak biliniyor.Bağımlılık Uzmanı Psikiyatrist Dr. Elif Mutlu, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun kişileri madde kullanımına nasıl yönelttiği hakkında bilgi verdi.

    • Madde Kullanımı ve Depresyon Görülüyor

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocuklara özgü bir rahatsızlık değildir. Yapılan çalışmalara göre; Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun %40’ı erişkinlikte de devam etmekte ve beraberinde sorunlara da yol açmaktadır. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nu tedavi etmekte önemli bir zorluk da eşlik eden diğer durumları belirlemektir. Çünkü erişkinlikte, özellikle tedavisiz kalanlarda; depresyon, anksiyete bozuklukları ve madde kullanımına sık rastlanıyor. Üstelik madde kullanımı işin içine girince tedavi daha karmaşık hale geliyor.

    • Çocukluk Çağındaki Hiperaktivite Önemsenmeli

    Çocukluk çağında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)’nu tedavi etmek, gelecekte madde kullanımı riskini azaltmaktadır. Tedavisiz kaldığında ise; dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik gibi özellikler erişkin dönemde çeşitli sorunlara yol açabilir.
    Tedavi edilmemiş kişilerde, içsel gerilimi azaltmak için yapılan davranışlar kendine zarar verici bir hal alabilmektedir. Kokainin DEHB tedavisinde kullanılan stimülan ilaçlara benzer bir yapısı vardır. Her ikisi de beynin kimyasında benzer bir değişiklik yaratır. Özellikle de “ödül merkezi” olarak bilinen “nucleus accumbens”’te… DEHB olan madde bağımlılarının kokaini tercih ettikleri gözlenmektedir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan erişkinlerin madde kullanma riski, DEHB olmayanlara göre %300 daha fazla saptanmıştır. Ve madde kullanan tüm bireylerin yaklaşık dörtte birinde de altta yatan sebep; Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğudur.

    • Kokain Kullanımına Yöneliyorlar

    Madde kullanan kişilerin tercih ettikleri maddeler genellikle tesadüf değildir. Kişiler bazen başka şekilde üstesinden gelemediği içsel sıkıntılarıyla baş etmek için madde kullanılırlar ve kendi sıkıntılarına en iyi gelen maddeleri tercih ederler. Nitekim DEHB olan bireylerdeki kokain bağımlılığı sıklığı da buna işaret etmektedir. Bu bireylerde kokain; dikkati artırır, özgüveni yükseltir ve odaklanma becerisine iyi gelir. Başlangıçta performansı artırmak için kullanılan kokain, beyin kimyasına güçlü etkisi nedeniyle hızla bağımlılığa dönüşür. Kişi madde kullanmayı durduramaz hale gelir. Kullanılmayan zamanlarda yoksunluk belirtileri ve şiddetli madde isteği ortaya çıkar. Zamanın çoğu maddeyi temin etmekle ilgili düşünceler ve davranışlarla geçer. İş, aile, okul, arkadaş çevresi gibi tüm yaşam alanları etkilenir ve madde kullanmak yaşamın merkezi haline gelir. DEHB nedeniyle günlük yaşamda zorlanan zihin artık “bağımlı” bir zihin olur ve günlük yaşamı sürdürmek gitgide zorlaşır.

    • Erken Teşhis ve Tedavi Önemli

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için kullanılan ilaçlar çocukluk ve ergenlik döneminde daha etkili olmaktadır. Erken tedavi ileride ortaya çıkacak madde bağımlılığını önleyebilir. Bağımlılık günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır, ancak herkese uygun standart bir yöntem yoktur. Kişilerin neden ve nasıl madde kullandığını saptamak önemlidir. Kokain bağımlılığının etkili tedavi edilebilmesi için altta yatan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ihtimali her zaman akılda tutulmalıdır.

  • BAĞIMLILIK

    BAĞIMLILIK

    Son dönemlerde, özellikle bonzai denilen sentetik uyuşturucunun, somut gözle görülür

    şekilde bir artış göstermesine dayanarak bu haftaki yazımı uyuşturu kullanımı ve bağımlılık

    üzerine yazmak istedim.

    Bağımlılık konusu derin ve çok boyutlu bir kavramdır. Fiziksel olduğu kadar

    psikolojik boyutuda vardır. Bu yüzden sadece maddeyi almayı bıraktıktan sonra bağımlılık

    bitmemektedir. Fiziksel bağımlılık beyindeki sinir sistemlerine zarar verdiği için kullanma

    arzusu ve dürtüsü baskındır ve çoğu kişiler buna yenik düştükleri için tekrar kullanmaya

    başlarlar. Bunun yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi büyüktür; örnegin arkadaş ortamı,

    stres yaratan durumlar, aile içi problemler, psikolojik rahatsızlıklar da uyuşturucu kullanımını

    tetikleyen faktörlerdir. Bağımlı olmayı engellemek için yapılacaklardan en önemlisi hiç

    başlamamaktadır. Bu kesin çözüm olarak önerilir.

    Uyuşturucu madde kullanımı bağımlılık yapan maddelerin vucüda dâhil edilmesidir. Fakat

    bağımlılığın tanımı en basit hali ile: maddenin yaşamı va sağlığı olumsuz etkilemesine karşın

    kullanımının devamıdır. Fakat insanın insanın doğası gereği en temel amacı canlılığını devam

    ettirme çabasıdır. İçgüdüsel olarak yaşamımızı, sağlığımızı tehdit eden, bize acı ve zarar veren

    şeylerden kaçınırız. Bu yüzden uyuşturucu madde kullanımı kişilerin içindeki büyük bir

    çelişkinin işaretidir ve patolojik bir durumun göstergesidir.

    Çocuğunuz ve ya yakınınızdaki biri uyuşturucu kullanıyor mu diye şüpheleniyorsanız

    bunu anlamanın en iyi yolu gidip tahlil yaptırmaktır. Fakat emin olmadığınız durumlarda

    bunu yapmak riskli olabilir. Ailenin çocukları ile ilgilenmesi ve gözlem yapması bu noktada

    çok önemli. Rutinin dışındaki davranışlar, ruh hali bizim için ipucu niteliğinde olabilir.

    Bağımlılık dediğimiz durumda şu davranışlar gözlemlenebilir; dikkati yoğunlaştırmada sorun

    yaşama, daha içine kapanık ya da saldırgan olma, sözel iletişimde azalma, okulda ve ya iş

    yerinde aksaklıklar yaşaması, notların ve ya genel olarak iş performansının düşmesi, yorgun,

    halsiz, uykulu görünme gibi durumlara yol açabilir.

    Uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı her yaşta başlayabilir. Genç yaştaki nüfus burada

    daha risklidir. Bunun sebebi o dönemdeki dürtü kontrölünün daha zor olması, arkadaş baskısı,

    uyum sağlama isteği daha ileriki yaşlara oranla daha güçlü yaşanır.

    Bağımlılık tedavisi mümkün bir sorundur. Bununla ilgili en sık karşılaştığımız

    senaryolardan biri genellikle birey aile zoru ile getirilmesidir ki bu maalesef çok iyi sonuçlar

    doğurmuyor. Kişinin kendi isteği ve rızası çok önemlidir. Bağımlılıktan kurtulma isteğinin

    içsel bir motivasyonu olursa daha iyi sonuçlar alınıyor. Tedavinin başlangıcında kişinin

    vucüdü tamamen maddeden temizlenmek için detoksifikasyon işleminden geçer. Daha sonra

    ilaç tedavisi, grup ve bireysel terapilerle tedavi sürecinin devamı öngörülür. Tedavi ne kadar

    uzun takip edilirse başarı oranının da o kadar yüksek olduğu belirtilmektedir. Amaç kişinin

    kendisini tanıması, uyuşturu kullanım davranışını belirleyebilmesi, nedenlerini

    sorgulayabilmesi, başlama arzusu ile başa çıkma yollarını öğretmek ve uygulayabilir hale

    getirmektir. Ailenin de bu konuyla ilgili bilgilendirilmesi elzem ve faydalıdır.

  • Bebekler alerjiden nasıl korunur?

    Bebekler alerjiden nasıl korunur?

    Alerji genetik ve çevre faktörlerinin birbiri ile etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Bu etkileşim anne karnındayken başlar.
    Genetik olarak annesinde alerji olan bir çocukta alerjik hastalık görülme oranı %25 iken; hem annede hem babada alerji varsa oran %50'e yükselmektedir.
    Vücudumuzda bağışıklık sistemi, yabancı maddeyi vücuttan atmak üzere programlanmıştır. Bebek de anneye yabancı bir organizmadır. Annenin vücudunun bebeği yabancı olarak görüp vücuttan atmaması için bağışıklık sistemi yabancı maddeye tolerans geliştirmeyi sağlayan farklı bir yapıya bürünür. Bağışıklık sisteminin mecburen dönüştüğü bu farklı yapı alerjik reaksiyonlardan da sorumlu olan sistemdir. Dolayısıyla; tüm gebeliklerde annenin vücudu alerjiye yatkın bir özellik kazanır.
    Bu durumdan dolayı; tüm yeni doğan bebekler alerjiye yatkın bir bağışıklık sistemi ile doğar. Doğduktan hemen sonra çevredeki mikroplarla ve alerji yapıcı maddelerle temas ettikçe bebeğin gerçek bağışıklık sistemi şekillenir. Yapılan çalışmalarda; bu dönemde alerjiye neden olan maddelerle aşırı temas söz konusu olduğunda eğer genetik zemin de varsa, çocukta vücut yapısının kalıcı olarak alerji yönüne saptığı görülmektedir.
    Çocukların ilk temas ettiği yabancı madde gıdalardır. Alerjik genetik zemini olan bebeklere mutlaka ilk 4 ay sadece anne sütü verilmelidir. Annenin bu dönemde alerjik maddelerden kaçınmak üzere diyet yapması önerilmez. Ek gıdalar mutlaka 4-6 ay arası çocuğa tanıştırılmalıdır. Her yeni gıda en az 1 hafta arayla ve yavaş yavaş artan miktarlarda verilmelidir. Böylece hem bebeğe bu gıdalara tolerans geliştirmesi için zaman verilmiş olur, hem de alerji gelişip gelişmediği gözlenmiş olur. Alerji genetiği olan bebeklere ek gıda başlama yaşı 6 ayı geçmemelidir. Altı aydan sonra ilk ek gıda ile tanışma alerji gelişimine katkıda bulunuyor.
    Bebeklerde alerjik hastalıklar ilk gıdaya karşı geliştirilen alerji sonucu, atopik dermatit (alerjik egzama) şeklinde başlar. Birçok bebekte atopik dermatit sadece yanaklarda hafif kuruma, sertleşme şeklinde belirti verirken; bazı çocuklarda bu kuruma daha yaygın olur ve egzama şekline döner. Bebeklerde egzamaya sıklıkla kaşıntı eşlik eder.
    Bebeklerde Alerji Annenin Gözlemi ile Saptanır
    Atopik dermatite neden olan alerjilerin başında inek sütü ve yumurta gelmektedir. Bu alerjiler kanda yapılan alerji testleri ile araştırılabilir, ancak bu testler her zaman alerjiyi yakalayamaz. Bebekte alerji olup testlerde çıkmayabilir. Bu nedenle annenin gözlemi çok değerlidir. Eğer bir gıda verildiğinde bebekte döküntüler artıyorsa ve bu durum tekrar tekrar gözleniyorsa; bebeğin o maddeden uzak tutulması gerekir. Anne sütü ile besleniliyorsa annenin de bu gıdadan uzak durması önerilir.
    Atopik dermatit ve gıda alerjisi çoğu bebekte zamanla ilk 3 yaş içinde geçer. Ancak bu bebeklerin yaklaşık % 50'sinde ileride alerjik nezle ve alerjik astım gelişir. Solunum yolunu tutan bu alerjilerde sorumlu faktör genellikle gıda olmaz; hava yolu ile alınan maddeler olur. Solunum yolu alerjisi yapan maddelerin başında ev tozu akarları(toz böcekleri) gelir. Ev tozu akarı küçük yaşta gıdadan sonra çocuğun ilk tanıştığı alerjendir. Evde daha çok zaman geçiren bebek yerlerde emeklemeye başladıktan sonra ev tozu ile tanışır. Zamanla bir bardağın dolması ve taşması gibi temas devam ettikçe alerjik duyarlılık gelişir ve hastalık ilk belirtilerini vermeye başlar.
    Alerji bir kez geliştikten sonra tedavisi uzun zaman ve emek gerektirir. O yüzden erken dönemde henüz alerji gelişmemişken bu durumun engellenmesi gerekir. Ailesinde veya kendinde alerjik hastalık olan anne babaların evlerinde halı bulundurmaması önerilir. Halı yerine yıkanabilen kilimler tercih edilmelidir. Bebeklerin yatak ve yorganı ve de yastığı sentetik yıkanabilen malzemeden yapılmalıdır. Yün, pamuk önerilmez. Yatak ve yastık kılıfları her hafta 60 derece suda yıkanmalıdır. Riskli gruptaki bebeklerin yataklarına akar geçirmeyen özel alerji kılıfları önerilebilir. Aynı ortam çocuk bakım evi ya da kreş için de sağlanmalıdır.
    Sigara alerji ve astımın en önemli tetikleyicisidir. Gebelikte pasif veya aktif sigara içiciliği bebekte alerji ve astım gelişmesine neden olmaktadır. Hamilelikten başlayarak bebeğin sigaradan kesinlikle uzak tutulması gerekir. Henüz alerji geliştirmemiş ancak ailesinde alerjik hastalık olan sağlıklı bebeklerin yanında bile kesinlikle sigara içilmemelidir. Atopik dermatiti olan çocuklarda astım riski daha fazla olduğundan bu önlem daha da büyük önem taşır.
    Alerjik Genetik Zemini Olan Bebeklerin Ailelerine Öneriler;
    1- Alerjik genetik yapıya sahip bebeklerin anneleri gebelik sırasında kesinlikle sigaradan uzak durmalıdır.
    2- Doğduktan sonra da bebeğin yaşadığı evde kesinlikle sigara içilmemelidir.
    3- Doğumun mümkün olduğunca normal yoldan yapılması planlanmalıdır.
    4- Bebeğe en az 6 ay anne sütü verilmelidir
    5- Annenin gebelikte veya emzirme sırasında özel bir diyet yapması önerilmez.
    6- Ek gıdalar 4-6 arası başlanmalıdır. Ne daha erken ne de daha geç başlanması önerilmez.
    7- Ek gıdalar en az 1 hafta arayla ve yavaş yavaş artırılarak verilmelidir.
    8- Bebeğin evinde halı yerine kilim kullanılmalıdır.
    9- Yatak yastık yorgan yıkanabilir sentetik malzemeden yapılmalıdır.
    10-Yatak çarşafları haftada bir 60 derecede yıkanmalıdır.

  • Mide ve Psikoloji

    Mide ve Psikoloji

    Bağırsak, sağlığımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Nörolojik ve psikolojik olduğu kadar, bağışıklık sistemiyle ilgili sağlığımızı da sağlıklı bir bağırsaktan anlarız.

    MİDE İLE İLGİLİ SORUNLARIN %80’İ PSİKOLOJİK

    Mide ile beyin arasındaki ilişkiye bakarak midenin ikinci beyin olduğu anlayışı şimdiki bilim adamları tarafından daha çok kabul görmektedir. Bağırsaklarımız ve beynimiz daha emrio oluşumu döneminde aynı doko bölünmesi sonucu oluşmuştur. Bir kısmı beynin bir parçasını oluştururken diğeri de entrik sinir sisteminin oluşumunu tamamlamıştır. Bagırsak ve beyin arasındaki iletişim vegus adı verilen bir sinir sistemiyle bağlanmış olup vegus Latincede “kıvrıla kıvrıla dönen” anlamını taşır. İki beyin adeta siyam ikizleri gibi birbirine bağlıdır. Birinin kafası karıştığında diğeri de bundan etkilenir. Duygusal karmaşalar yaşadığınızda mide asidi salgılanması, mide huzursuzlukları başlaması, kabızlık veya ishal durumunun çıkması veya iştahımızın açılması metabolizmamızın hızlanması veya yavaşlaması da aynı nedenlerdendir.

    Hislerin Bastırılmasının Bilinçaltı Karşılığı Mide Sorunlarıdır

    Hislerinizi bastırdığınızda bunu bilinç dışına itiyorsunuz demektir. Aslında bütün psikolojik sorunların temeli duyguları güvenli bir şekilde ifadeye dökememekten yatar. Duyguların bastırılması sonucu bu işlevler bedensel boyutta ortaya çıkarlar. Böylece, mide, asıl işi olan fiziksel besinlerin sindirilmesi yanında ruhsal duygusal kabulleri sindirmek zorunda kalır.

    Mide yakınmalarıyla ilgili gittiğiniz dahiliye uzmanı sizi gastroentolog uzmanına sevk eder. Bir dizi muayeneden sonra uzman size “Bir şeyin yok” diyebilir veya bir psikiyatriste sevk eder.

    Mide asidi saldırgandır. Tabiatı gereği besinlerin sindirilmesi için onları yakalar, parçalar, eritir. Diyelim ki bir şeylere kızdınız. Bu kızkınlıkla bilinçli olarak baş edemezseniz tepkinizi ortaya koyamazsanız. Bu kızgınlığınız mideniz ekşimeye başlar ve kızgınlığınız maddesel bir karşılık yaratır. Mide bunu da eritmek için daha fazla asit salgılar ve bunun için de daha fazla üretime geçer. Gerçekte eritecek bir madde olmadığı halde duyguyu maddeleştirerek onu yok etmek üzere mide saldırıya geçer. Bilincimizin yapamadığını bedenimiz gerçekleştirmeye çalışır çünkü maddesel boyuttaki bu tepkinin esas hedefi, maddesel olmayan hislerin işlenmesi ve sindirilmesidir.

    Mide asiti aynı fokurdayan bir kazan gibi gittikçe yukarı doğru yükselir ve ifadeye dönüştürülemeyen tepkiyi yukarıya doğru aktarır. Bu saldırılar aynı zamanda diğer organlarımızı da tehdit eder ve böylece midemiz hastalanmış olur.

    Son zamanlarda Anti depresyonların neden gastrointestinal hastalıklar için de kullanıldığını şimdi daha iyi anlıyor olmalısınız.

    Uyku-Bağırsak Arasındaki İlişki

    İnce ve kalın bağırsak problemleri olan hastaların çoğunda uyku problemleri de vardır. REM uykusuna geçmekte ve yeterli oranda kalmakta güçlük çekmesi İBS hassas bağırsak sendromu ve Dispepsi (mide ekşimesine) neden olmaktadır. Genel şikayetleri sabahları uykudan yorgun ve tazelenmemiş kalkmaktadır.

    Sonuç

    Karında şişkinlik, mide bulantısı, mide ağrısı, mide kasılması, kabızlık, ishal vb durumlarda bedeninizin olumsuz duygusal ve zihinsel durumuna tepki gösterdiğini yorumlayabilirsiniz. Özellikle dahile ve gastroentolog uzmanına gittiğiniz halde sorunuca çözüm bulmakta zorlanıyorsa bilin ki psikolojinizin düzenlenmesi gerekir ve bu gerçekleşirse sorununuz da çözülmüş olur.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    Bağımlığın tanımı nedir?

    Bağımlılık sendromu tanımı ilk kez alkol için yapılmış ve Alkol Bağımlılığı Sendromu (ABS) olarak tanımlanmıştır. Sendromun tanımı yapılmış 6 ayrı elemanı vardır. Bunların her birinin bağımlılık süreci içinde ayrı bir önem ve etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. Sendromu oluşturan elemanlardan her birinin bireysel ve kültürel etmenlerle değişik bir görünüme bürünebileceği gerçeği de akılda tutulmalıdır.

    Bağımlılığın ana yapıları nelerdir?

    1. Maddeye Toleransın Artması :Toleransın görünümü ya maddenin tekrarlayan dozlarla kullanımına rağmen ortaya çıkan etkinin beklenenden / her zamankinden daha az olması ya da her zamanki “aynı etki”nin sağlanabilmesi için maddenin daha yüksek miktarda tüketilmesi gereği biçiminde olur.

    2. Tekrarlayan Kesilme Belirtileri : Bu olgu bir öncekiyle yakından bağlantılıdır. Genellikle maddenin yokluğunu ve/ veya her zamanki dozun altında bir dozun alındığı dönemi izleyerek ve ona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Kesilme belirtilerinin ortaya çıkışındaki zamanlama ve belirtilerin şiddeti, kullanılan maddeye / bağımlılık tipine bağlıdır.

    3. Maddenin Dürtüsel Alımı Ve Öznel Farkında Oluşluk : Zihinsel olarak birey, kullandığı madde ile yoğun bir meşguliyet halinde olup, maddenin onun ruhsallığında yol açtığı değişiklikleri düşünmekte giderek hızlanan bir şekilde maddenin teminine yönelmektedir.

    4. Madde Arama Davranışının Yoğunluğu: Bağımlılığın gelişmesini takiben, birey için sadece ilgili maddenin temin edilmesi/edilebilmesi bile tek başına özgül ve önemli bir anlam ifade etmektedir. Günlük davranış repertuarı giderek azalmış ve ilk planda “madde kullanma” davranışı olmak üzere birkaç davranışa indirgenmiştir. Bu daralma ve sınırlanmaya bağlı olarak bireysel ve toplumsal sorumluluklar, roller, ödevler vb. ikinci, üçüncü vs. plana itilmek zorunda kalmıştır.

    5. Kesilme Belirtilerinin Iyilettirilmesi/Önlenmesi : Kesilme belirtileri ile bir kez “tanışan” birey, sonraki adımda bunların maddeyi kullanmak suretiyle nasıl değiştiğini ve etkilendiğini öğrenmektedir. Bu öğrenmeye bağlı olarak, kesilmeyi etkileyen/değiştiren davranış yerleşik hale gelerek, bir davranış kalıbı olarak kesilmenin denetlenmesinde kullanılır olmaktadır. Örneğin ileri alkol bağımlıları, biraz az içmek pahasına da olsa ertesi sabah için uygun bir miktarı ayırmaktadırlar.

    6. Madde Kullanım Repertuarının Daralması : Bağımlılığının ilerlemesiyle madde kullanma davranışı günlük davranış repertuarı içinde giderek daha da “stereotipik” hale gelmektedir. Bunun en bilinen örneği alkol tipi bağımlılıkta gözlenmektedir. Sosyal içici için alkol kullanma davranışının zaman açısından bir düzensizliği vardır. Bazan bir kokteylden diğerine, bazan birkaç gün üstüste içme biçiminde, bazan da kendiliğinden oluşan uzun aralar ile içmektedir. Oysa bağımlılığa doğru gelişen içme biçiminde, içme davranışı haftalık / günlük tekrarlara dönüşmek suretiyle stereotipik bir hal alarak adeta belirli, ille de tekrarlanan “günlük aktivite” görünümündedir. İçme davranışı gün içinde zamanla sınırlı ve şaşmayan bir rutin halindedir.

    7. Ülkemizde çocuk ve ergenlerde en çok kullanılan uyuşturucu maddeler nelerdir?

    Ülkemizde yapılan bütün çalışmalar en sık olarak kullanılan uyuşturucu maddenin esrar olduğunu göstermektedir. Esrar özellikle ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Ancak bağımlılık potansiyeli diğer maddeler ile karşılaştırıldığı zaman daha düşüktür. Ülkemizde çeşitli bölgelerde geleneksel olarak esrar kullanımı olduğu .bilinmektedir. Öte yandan esrar hakkında bağımlılık yapmadığına ilişkin yaygın bir kanı vardır. Oluşturduğu fiziksel etkiler diğerlerine göre daha geç ortaya çıkmakta ve daha düşük oranda zarar vermektedir. Bu nedenle esrarın gençler arasında daha korkusuzca kullanıldığı düşünülebilir. Halbuki yukarıda belirtildiği gibi esrar fiziksel değil ancak ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Son yıllarda özellikle bölgemizde sentetik esrar (bonzai, jameka) kullanımı artış göstermektedir. Bu maddeler esrarın bağımlılık özellikleri gösterdiği gibi sentetik yapılarından dolayı hayati tehlikeye varacak noktada vücuda zarar vermektedir.

    İkinci sırada en sık olarak kullanılan uyuşturucu madde, uçucular adı altında toplayabileceğimiz maddelerdir. Bunlar arasında Bally, UHU gibi yapıştırıcılar, Tiner gibi çözücüler ve benzin, gaz gibi uçucu maddeleri sayabiliriz. Uçucu maddeler içinde özellikle Tiner ve Bally en sık kullanılanlardır. Bunlar çok kolaylıkla her yerde bulunabilmekte ve isteyen herkes tarafından satın alınabilmektedir. Bu maddeler küçük yaşlarda kullanılmaya başlanılan maddelerdir. Beyin üstüne doğrudan toksik etkileri olması nedeni ile, küçük yaşlarda kullanılması sonucu çok ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Sentetik uyuşturucular adı altında toplanan maddelerden ecstasy (metamfetamin) kullanımı ülkemizde giderek yaygınlaşmaktadır. Ecstasy özellikle ekonomik durumu daha iyi olan toplumsal kesimlerde, eğlence amacı ile kullanılmaktadır. Bu madde oldukça yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Tüm dünyada uzun yıllardır kullanılan bir madde olan LSD kullanımı ülkemizde çok yaygın değildir. Ancak belli bazı kesimlerde özellikle deneme amacı ile kullanılmaktadır. Temin edilmesi oldukça zordur.

    Sıklıkla kullanılan diğer uyuşturucu maddeler sırası ile eroin ve kokaindir. Yaşamları boyunca en az bir kez eroin kullanan öğrencilerin oranı %0.8 olarak saptanmıştır (?). Eroin ülkemizde en yaygın kullanılan “hard drug” özelliğini taşımaktadır. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında yaygınlık oranı çok daha düşük olmakla birlikte eroin kullanımı kişi ve toplum için oldukça ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Çünkü eroinin bağımlılık yapıcı etkisi çok yüksektir. Kısa süre içinde kişi bağımlı hale gelebilmektedir. Bu nedenle bir kez denemek için kullanımı bile tehlikeler yaratabilmektedir. Eroin bağımlılığının tedavisi oldukça güçtür. Bağımlılarının topluma getirdiği yük yüksektir. Diğer bağımlılık potansiyeli yüksek olan maddeler ile karşılaştırıldığında eroinin fiyatı ülkemizde oldukça düşüktür.

    Madde bağımlılığına yol açan risk faktörleri nelerdir?

    Cinsiyet: Yapılan tüm çalışmalarda erkeklerin daha çok madde kullandıkları görülmektedir

    Sosyoekonomik durum:Dünyada yapılan çalışmalar uyuşturucu madde bağımlılığının daha çok yoksul kesimlerde olduğunu göstermektedir. Daha yüksek sosyoekonomik düzeyde kullanım oranlarının düştüğü belirtilmiştir. Ancak özellikle uyarıcı olarak nitelenen maddeler ve eğlence amaçlı kullanılan sentetik maddeler yüksek sosyoekonomik sınıf tarafından kullanılmaktadır. Ülkemizde yapılan çalışmaların çoğunluğu toplumun çeşitli kesimlerini yansıtmaktan uzaktır.

    Aile:Ailenin ve aile özelliklerinin uyuşturucu kullanımdaki önemi küçümsenemez. Özellikle ayrı yaşayan, boşanmış aile çocuklarında, aile içi iletişimin bozuk olduğu ortamlarda madde kullanımının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Madde kullanan kişilerin babalarında daha sıklıkla yoğun alkol ya da madde kullanımı saptanmıştır.

    Psikiyatrik hastalık: Madde kullanımı öncesinde özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranış Bozuklukları, Depresyon ve Özgüven sorunları madde kullanımı ve bağımlılığa zemin hazırlamaktadır.

    Okul başarısı: Madde kullanan öğrencilerin okul başarılan daha düşük olarak bulunmuştur. Aynı şekilde okul devamsızlıkları da daha fazladır. Ancak burada iki türlü yorum yapılabilir. Birincisi, madde kullanımının okul başarısını düşürdüğü, ikincisi ise okula devamı ve okul başarısı düşük öğrencilerde madde kullanımının yüksek olduğu biçiminde yorumlanabilir. Her ikisi de bu durumu etkiliyor gibi görülmektedir.

    Madde Kullanımından Uzak Tutacak Faktörler Nelerdir?

    Güçlü ve pozitif aile bağları, Ebeveynlerin çocuklarının arkadaşları ve neler yaptıklarından haberdar olması, Aile içi kuralların açık olması ve herkesin bunlara uyması, Ebeveynlerin çocuklarının yaşamlarına ilgili olmaları, Okulda başarılı olma, Okul, kulüpler gibi kurumlarla kurulmuş güçlü bir bağ, Uyuşturucu kullanımı ile ilgili doğru bilgilenme yapılması gelir.

    Aileler hangi durumlarda çocuklarından şüphelenmelidir?

    Uyuşturucu madde kullanmaya başlayan gençlerde ilk gözlenen değişiklik çevrelerinde yapmış oldukları değişikliklerdir. Eski arkadaşlıkların yerini yeni arkadaşlar alır. Genellikle okul içerisinde maddeyi rahatlıkla bulabileceği kişilerle arkadaşlık etmeye başlar. Duygusal olarak değişkendir. Kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli ve huzursuz olabilir. Daha önce okulda çok iyi başarı gösteren bir öğrenci iken başarısı düşük bir öğrenci haline gelmiş olabilir. . Evde iken tek başına kalmaya başlamıştır. Odasının kapısını kilitleyip hiç dışarı çıkmak istemez. Aile ile olan ilişkilerini mümkün olduğunca kısıtlı tutmaya başlar, evde daha az zaman geçirmek ister. Her zamankinden fazla para harcamaya başlar. Kendine olan bakımı azalmıştır. Sinirlilik, gerginlik ve kişiler arası ilişkilerde sorunlar yaşanmaya başlar. Dalgınlık ve dikkatsizlik artar.

    Madde kullanımında ailelerin genel tutumları neler olmalıdır?

    1. Çevreyi Değiştirin: Yakınlarınızın madde, alkol kullanılan ortamlardabulunması tekrar kullanma isteğinin ortaya çıkmasına ve kaymaya sebep olabilir. Ortam değişikliği, hatırlatıcılardan uzak kalmak adına yararlı olabilir.

    2. Olumlu Yanlarını Destekleyin: Ödüllendirilen, takdir edilen davranışların gelecekte tekrar edilme olasılığı daha yüksektir. Onları motive etmek adına olumlu yanlarını takdir edin.

    3. Sınırlarınızı Belirleyin: Aile içi ilişkilerde ve ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkilerde sınırların net olması belirsizliği azaltır ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırmamıza yardımcı olur

    4. Onların Seçimlerine İzin Verin: Konulan kuralların devamlılığını sağlamanın bir diğer yolu da seçenek sunmaktır.

    5. Sorumluluk Verin.

    6. Sağlıklı İletişim Kurun.

    7. Çocuğunuzla Tartışmaktan Kaçınmayın: Tartışma ve çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil, üstesinden gelinmesi gereken bir durumun habercisidir. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki de ailede gerekli olan değişim için fırsat sunar.

  • PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    Hastalığım Psikolojik Mi?

    Doktor doktor dolaşırsınız en sonunda bir doktor size “Senin sorunun psikolojik” der. İşte o anda sizin de kafanıza takılır “Şimdi benim psikolojim bozuldu mu?” Ya da “Ben deli miyim?”Diye merak edersiniz. Psikolojik kökenli rahatsızlıklar bizi dört şekilde etkiler;

    • Zihinsel (Örneğin;Rahatsız edici düşünceler)

    • Davranışsal (Örneğin;Öfke veya tahammülsüzlük)

    • Algısal Örneğin;Kendini bu dünyaya ait hissetmeme)

    • Fiziksel (Örneğin ağrılar, kaşıntı, kabızlık)

    Hiçbir sağlık uzmanı delilik kavramını kullanmaz. Ama içimize bir şüphe düştüğünde deli olmadığımıza ikna olmak için bir sürü psikolojik sorunumuzu görmezden gelebiliriz.

    Hangi rahatsızlık olursa olsun teşhis konulmadan tedaviye başlanmaz. Ancak diğer branşlardan farklı olarak hiçbir hasta da kendisine psikolojik bir hastalığın teşhisi konulmasından hoşlanmaz. Uluslararası düzeyde kullanılan ölçekler arasında yüzlerce psikolojik hastalıklar tanımı yapılmıştır ve bunlar arasında en yaygın görülenleri depresyon, bağımlılıklar, anksiyete, madde bağımlılıkları, korku halleri, cinsel problemlerdir.

    Kim Bağımlı Olduğunu Bilmek İster ki?

    Hasta hastalığı özdeşleştirilmekten hoşlanmaz. Alkol alana alkolik, madde kullanana madde bağımlısı derseniz kimse kendini alkolik veya madde bağımlısı olarak görmeyecektir. Biz de böyle bir ilişkilendirme yapmayız. Örneğin alkolden vazgeçemiyor, ihtiyacından fazla kalori alıyor deriz.

    250’den Fazla Psikolojik Rahatsızlık Vardır

    Bu rahatsızlıkları 10 katagoride topluyoruz. Her biri hakkında ayrı bir makale yazarak konuyla ilgili merak etteğiniz temel bilgileri öğrenebilirsiniz.

    1. Kaygı Bozukluğu ( Gelecek kaygısı, sürekli endişe hali, fobiler)

    2. Cinsel Sorunlar ((Erken boşalmak, orgazm olamamak, sertleşme sorunu, cinsel soğukluk)

    3. Uyku Bozuklukları ( Fazla uyuma, uyuyamama, uyurgezerlik, derin uyuyamamak)

    4. Madde Bağımlılıkları (Uyuşturucu, alkol, kafa bulucu ilaçlar)

    5. Çocuklarda Görülen Psikolojik Rahatsızlıklar (Aşırı öfke, dikkat dağınıklığı, uyumsuzluk)

    6. Kişilik Bozuklukları ve Psikolojik Rahatsızlıkları ( takıntılar, bağımlı kişilik, narsist, borderline)

    7. Psikotik (Hezeyan) Rahatsızlıklar ( Şizofrenler, paranoya)

    8. Nörobilişsel Psikolojik Rahatsızlıklar (Alzheimer, Parkinson)

    9. Yeme Bozuklukları ( Yediklerini kusma, aşırı yeme, belli şeyleri yiyememe)

    10. Duygu Durum Bozuklukları (Manik depresyon, bipolar bozukluk, depresyon, aşırı üzüntü)

    Psikolojik Rahatsızlıklar Neye Göre Teşhis Edilir?

    Hastanın şikayetleri dinlenerek uygun teşhis konulur. Bana gelen hastaların büyük bir kısmı önce başka branştan bir uzmana gitmiş ve pek çok tetkikini yaptırmış olarak gelir. Bir yandan bilmek ister, “Gerçekten bu rahatsızlıklarım psikolojik mi? Bunları yaşamaktan psikolojim bozuldu” der.

    Psikolojik hastalıkların sınıflandırılması Amerika ve Kanada’da kullanılan DSM Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından yapılmıştır. Bu güne kadar 250 hastalık sınıflandırılmış olup bu sınıflandırma güncellenerek geliştirilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Bağımlılıklar

    1.Temel Kavramlar

    Bağımlılık (addiction) genellikle olumsuz sonuçlarına karşın takıntılı bir biçimde sürekli bir maddeyi arama ve alma davranışı olarak kendini gösteren kronik bir davranış bozukluğudur. Bağımlılığın oluşumunda bir yandan takıntılı (compulsive) madde arayışları ve uygulamaları bağımlının yaşamında daha fazla yer kaplarken, diğer yandan maddeyle ilişkili olmayan davranış repertuvarı giderek daralmaya başlar.

    Madde bağımlılığı (substance dependence) çoğu zaman madde kötüye kullanımının (substance abuse) bir sonraki aşamasıdır ve bu iki durum DSM-IV’te farklı olarak tanımlanmıştır. Madde daha fazla kullanıldıkça, Santral Sinir Sisteminde (SSS) uyumsal değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler tolerans, yoksunluk belirtileri, fiziksel bağımlılık, duyarlılaşma, aranma ve nüksetme gibi süreçlere yol açar.

    1.1.Maddelerin Ödüllendirici Etkileri

    Bir maddenin haz verici ya da ödüllendirici (rewarding) etkisiyle olumlu pekştireç (positive reinforcer) etkisi genellikle aynı anlamdaymış gibi kullanılır. Olumlu pekiştireç, izlediği tepkinin daha sonra gerçekleşme olasılığını artıran türden uyarıcılara denir.

    Ödüllendirici mekanizmanın çoğu durumda olumlu pekiştireç mekanizmasını kullandığı doğrudur ancak, ödüllendirici etkisi olmayan olumlu pekiştireçler de vardır. Örneğin, deneysel olarak elektrik şoku olumlu pekiştireç özelliği taşıyabilir.

    Edimsel koşullanma (operant conditioning) düzeneklerinin kullanıldığı deneylerde, hayvanların sigara, alkol, narkotik ve benzeri maddeleri kendilerine uygulamayı öğrendikleri görülmüştür (Katz ve Goldberg, 1988).

    İnsanların, bağımlısı oldukları maddelerin öznel etkileri olarak tanımları “haz verici”, “keyif verici”, “neşelendirici” türündendir. Haz alma, her zaman amfetamin ve kokainin ani etkisini betimlemek için kullanılan “ani yükselme” ya da eroin için kullanılan“ “haz hücumu” olmak zorunda değildir. Gerginliğin azalması, yorgunluğun geçmesi, moralin düzelmesi gibi daha ılımlı biçimlerde de görülebilmektedir.

    Maddelerin ödüllendirici ve pekiştirici etkileriyle ilgili bir diğer kavram da, maddelerin özendirici (incentive) değerleridir. Pekiştireç, tepkinin sonunda ortaya çıkan uyarıcı ise, özendirici uyarı, tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır. Örneğin yemek bir pekiştireçtir, yemeğin kokusu ya da görüntüsü bir özendiricidir.

    Özendirici uyarıların iki önemli özelliği, organizmayı objeye yöneltmekte tetikleyici (trigger) olmaları ve tepkilerin ortaya çıkması için gerekli uyarılmışlık düzeyini artırmasıdır. Bu iki özellik organizmayı hedefine yöneltir. Bu iki özelliğin farklı nöronal temellere sahip olduğu yönünde güçlü bulgular vardır (Robinson ve Berridge, 2000)

    Bağımlılık psikolojik, fizyolojik ve bireysel farklılıkların rol oynadığı karmaşık bir fenomendir. Aşağıda bağımlılığın oluşmasında rol alan süreçleri açıklamaya çalışan kuramlar ele alınmaktadır.

    1.2.Tolerans

    Toleransın hızı ve derecesi her bir madde için, maddenin her bir etkisi için ve maddeye maruz kalan organizmanın farklılığına göre değişebilir. Bağımlılıkla ilgili olarak üç tip toleranstan söz edilebilir:

    metabolik tolerans: alınan madde miktarı arttıkça, onu metabolize eden enzimin de artması; alkol ve nikotin alımında karaciğerde sitokrom 450 enziminin artması buna örnek verilebilir.

    fizyolojik tolerans: alınan aynı miktardaki maddeye karşı reseptör sayısının ya da duyarlılığının azalması; örneğin sürekli alkol alımında beyinde GABA etkinliğinin azalması.

    davranışsal tolerans: Pavlov tipi “koşullu tolerans” da denir. İlk defa morfinin analjezik etkisine karşı geliştirilen toleransın kobaylarda denenmesi sırasında gözlenmiştir. Tolerans testi morfinin uygulandığı aynı ortamda yapıldığında tolerans geliştiği görülmüş, tolerans testi morfinin uglandığı ortamdan başka bir ortamda yapıldığında tolerans gelişmediği gözlenmiştir (Siegel, 1975).

    Siegel bu durumu şöyle açıklamıştır: organizma ilacın kendisine ve beraberindeki çevresel uyaranlara karşı koşullanır (koşullu uyarıcı), buna karşı organizma kendini ilaca karşı hazırlamakta, uyum sağlamaya çalışmaktadır (koşullu tepki), bu da ilacın etkisine zıt olan telafi edici tepkileri ortaya çıkarmaktadır.

    Ortam değiştirildiğinde uyarıcının koşullu olma hali ortadan kaldırılmış olur ve telafi edici tepkiler de ortaya çıkmaz. Bir maddeyle ilişkili yoksunluk belirtilerinin genellikle maddenin kendi etkilerine zıt yönde gelişmesinin nedeni de budur. Zira koşullu tepki maddenin etkisini telafi edeci yönde gelişir. Örneğin eroin kullanımı kabızlığa yol açar, bunu sonucu olarak yoksunluk durumunda ishal gelişir.
    Ayrıca, çeşitli durumlarda çapraz-tolerans fenomenleri de dikkate alınmalıdır.

    1.3.Duyarlılaşma

    Duyarlılaşma (sesitization) toleransın tersine bir maddeyi kullandıkça etkisinin artmasıdır. Genellikle SSS uyarıcılarında sık görülmekle birlikte, bağımlılık yapıcı tüm maddeler için geçerli olduğuna ilişkin araştırmalar vardır. Aynı miktarda maddenin sürekli uygulamasıyla tolerans, aralıklı uygulanmasıyla duyarlılaşma meydana gelir. Duyarlılaşma toleransa göre daha uzun süre kalıcı olabilmektedir.

    Psikomotor duyarlılaşma bağımlılık sendromunun açıklanmasında iki bakımdan önemlidir. Pek çok araştırmada uyarıcı madelerin yol açtığı psikomotor duyarlılaşmaya temel oluşturan nörofizyolojik yolak ve mekanizmalarla, bu maddelerin ödüllendirici etkilerine temel oluşturan yolak ve mekanizmaların örtüştüğü ya da aynı olduğu görülmüştür Wise ve Bozarth, 1987). Bu mekanizma ventral tegmental alandan nükleus akkumbense projeksiyonlar yollayan mezokortikolimbik dopamin sistemini içermektedir.

    İkinci olarak duyarlılaşma, bağımlılık yapan maddelerin yalnızca psikomotor stimulan etkilerinde değil, aynı zamanda bu maddelerin doğrudan ödüllendirici etkilerinde de gözlenmiştir. Ayrıca toleransta olduğu gibi duyarlılaşmada da ortamın önemli etkileri vardır. Aynı miktardaki maddenin farklı ortamlarda alınması farklı tepki seviyeleri ile sonuçlanabilir.

    Bu bulgular ışığında, tolerans ve duyarlılaşma ve bunların altında yatan mekanizmalar, klasik koşullanma gibi temel öğrenme mekanizmalarıyla sıkı bağlantılı görünmektedir. Dolayısı ile, bir organizmanın maddeyle ilişkisini, basit bir kimyasal-fizyolojik sistemlerin etkileşmesinden öte, türlerin milyonlarca yıldır uyum sağlama çabalarının sinir sistemine kazandırdığı karmaşık öğrenme mekanizmalarının bir ürünü olarak ele almak daha doğru bir yaklaşımdır.

    1.4.Yoksunluk Belirtileri ve Fiziksel Bağımlılık

    Yoksunluk belirtileri, bir maddenin uzun süre alındıktan sonra bırakılması ya da azaltılması karşısında verilen fizyolojik tepkilerdir. Bir maddeyi bıraktıklarında yoksunluk belirtileri yaşayanlara o maddenin fiziksel bağımlılık geliştirdiği söylenir. Fiziksel bağımlılık toleransla bağlantılıdır. Fiziksel bağımlılık olmadan bir maddeye karşı tolerans gelişebilir; ancak tolerans gelişmeden fiziksel bağımlılık ve yoksunluk belirtileri görülmez. Bunun sebebi organizmanın maddenin etkilerine karşı zıt yönde uyum yani tolerans geliştirmesidir.

    1.5.Psikolojik Bağımlılık ve Aranma

    Psikolojik bağımlılık, fiziksel yoksunluk belirtileri olmadan, takıntılı biçimde sürekli ilgili maddeyi arama ve kullanma davranışıdır. Aranma, çoğu zaman bağımlıyı maddeyle ilişkili ortama ve uyarıcılara doğru, en sonunda da maddenin kendisine götürür. Beyin görüntüleme teknikleriyle yapılan çalışmalarda, ilgili maddeyi çağırıştıran sözel ya da görsel uyaranlar olduğunda bağımlıların beyninde mezokortikolimbik dopaminerjik sistemin aktive olduğu gözlenmiştir (Camii ve Farre, 2003).

    1.6.Nüksetme

    Bırakılan bir maddenin yoksunluk belirtilerinde kurtulduktan yıllar sonra bile tekrar o maddeye yönelme sıkça görülür. O bakımdan bu davranış biçimi de bağımlılık sendromunun bir parçası olarak dikkate alınmalı ve buna karşı yöntem geliştirilmelidir.
    2.Madde Bağımlılığının Nörobiyolojik Temelleri

    2.1.İntrakraniyal Kendini-Uyarma

    1950’lerin başında James Old ve Peter Milner, beynin belli bölgelerini elektrikle uyarmanın olumlu pekiştireç etkisi yaptığını keşfetmişlerdir. Hayvanlar bu uyarıyı elde etmek için edimsel koşullama kutularında bir pedala basmayı öğrenmişlerdir. Bu fenomene intrakraniyal kendini-uyarma (intracranial self-stimulation) denilmiştir. Yapılan ilk denemelerde bu fenomen o kadar güçlü bir tepki örüntüsüne yol açmıştır ki, limbik sistemin bazı alanlarını uyarmak için hayvanlar satte 2000 defa, güçsüz düşene kadar pedala basmışlardır.

    Old, bu bölgeyi haz merkezi olarak tanımlamıştır. Daha sonraki araştırmacılar tarafından ödül merkezi (reward center) olarak adlandırılmıştır. Günümüzde araştırmacılar beynin “haz” ya da “ödül” merkezlerinden değil, olumlu pekiştirmenin temelinde yatan nöronal yolakların oluşturduğu sistemden söz etmektedirler (McKim, 1997). Bu anlayışa göre organizma önemli bir ihtiyacını giderecek bir edim gerçekleştirdiğinde, söz konusu sistem bu edimin daha sonra yeniden gerçekleşmesini sağlayacak ödül mekanizmasını çalıştırmaktadır.

    Beyin bir davranışın tekrarını sağlamak için böyle bir ödül düzeneği kullansa da, bu mekanizma bir davranışın sürekliliğini sürdürmek için tek olmayabilir. Olumlu pekiştireçlerin her zaman mutlaka haz verici olmak zorunda olmadıklarından yukarıda söz edilmişti.

    Özendiriciye duyarlılaşma kuramına (Robinson ve Berridge, 1993) göre, bir şeyi sevmek ve istemek beynimizde farklı sistemler tarafından kontrol edilir. Bağımlılık yapan maddeler doğrudan isteme merkezini uyarmaktadır ve bu yüzden insanlar, bağımlılığın ilerleyen dönemlerinde kullandıkları maddeden hiç zevk almasalar bile, güçlü bir istekle aramaya devam etmektedirler.

    2.2. İntrakraniyal Kendini-Uyarma ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    İntrakraniyal kendini-uyarma beyinde mezotelensefalik dopamin sistemi ile ilgilidir. Bu sistem, orta beyinden (mesensefalon) ön beynin (telensefalon) bazı alanlarına uzanan dopamin projeksiyonlarını içermektedir. Sistemi oluşturan nöronların hücre gövdeleri özellikle iki çekirdekte odaklanmaktadır: ventral tegmental alan ve substantia nigra. Burada bulunan dopamin hücrelerinin aksonları, prefrontal neokorteks, limbik sistem, amigdala, septum, striatum ve özellikle nükleus akkumbens gibi ön beyin çekirdeklerine uzanmaktadır.

    Mezotelensefalik dopamin sistemi üç yolağı içerir: bunlardan birincisi substantia nigradan striatuma, diğeri ventral tegmental alandan nükleus akkumbense uzanır, üçüncüsü de yine ventral tegmental alandan limbik sisteme uzanır. Bunlardan ikinci ve üçüncü yolaklar araştırmacılar arasında son zamanlarda daha çok önem kazanmış ve “mezokortikolimbik” ortak adıyla anılmaya başlanmış ve bağımlılığın nörobiyolojik temellerini araştıran çalışmaların odağı haline gelmiştir.

    Mezokortikolimbik dopamin sisteminin hem intrakraniyal kendini-uyarmada, hem doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisinde, hem de bağımlılık yapan maddelerin ödüllendirici etkisinde merkezi bir rol oynadığını gösteren bir çok kanıt bulunmuştur.

    2.3.Doğal Haz Kaynakları ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bu sistemin yeme, içme, cinsellik gibi doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisiyle de ilişkisi vardır. Bundan öte, Schultz (1997) bir klasik koşullama sırasında maymunların beyninde substantia nigra ve ventral tegmental alanda bulunan dopaminerjik nöronların elektriksel faaliyetini ölçmüştür ve dopaminerjik faaliyetin yalnızca beklenmedik bir ödül geldiğinde arttığını göstermiştir.

    Yani, koşullama gerçekleştikten sonra ödülün kendisi değil, koşullu uyarıcılar dopaminerjik faaliyeti artırmaktadır.
    Ayrıca bu sistemde doğal haz kaynaklarının etkisi, bağımlılık yapan maddelerin etkisinden nicelik olarak farklıdır. Bir çalışmada, yemek, nükleus akkumbenste dopamin salımını % 45 oranında artırırken, amfetamin ve kokain % 500 oranında artırmıştır (Hernandez ve Hobel, 1988).

    2.4.Bağımlılık Yapan Maddeler ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bağımlılık yapan maddelerin pek çoğunun (nikotin, alkol, esrar, morfin..) birincil farmakolojik etkileri farklı reseptör sistemlerini uyarmak gibi görünse de, hemen hepsinin eninde sonunda etkilerinin yine mezokortikolimbik sistemde dopamin iletimindeki etkilerine dayandığı görülmektedir.

    Nikotin, alkol ve opiyatlar gibi birçok maddenin yoksunluk belirtileri sırasında nukleus akkumbenste dopamin miktarının büyük oranda azaldığı belirlenmiştir (Rossetti ve diğ., 1992). Bu bulgudan esinlenerek bazı araştırmacılar bağımlılık konusunda yoksunluk temelli bir hipotez ileri sürmüşlerdir (Dackis ve Gold, 1985). Bu hipoteze göre, bu maddeler uzun süre kullanıldığında mezokortikolimbik dopamin miktarında azalmayla birlikte ödül sisteminde genel bir depresyona neden olmaktadır. Yoksunluk sırasında bu çöküş depresyon olarak gözlenmekte, bağımlılar bu depresif duygudurumdan kurtulmak için yeniden madde kullanımına yönelmektedirler.

    Mezokortikolimbik dopamin siteminin maddelerin haz verici ödüllendirici etkilerinde rol oynadığı düşüncesi son zamanlarda yerini, bu sistemin haz alma deneyiminden çok, organizmayı bu haz verici deneyime ve bu deneyimle ilgili uyarıcılara güdüleyen etkilere yol açtığı düşüncesine bırakmıştır. Yani, insanların bu maddelerden haz almaları başka birtakım nörotransmitter sistemleriyle bağlantılı olabilir; ancak, bu deneyimi takıntılı bir biçimde tekrarlama arzusu genel anlamda motivasyonu kontrol eden mezokortikolimbik dopamin siteminin aktivasyonuyla ortaya çıkmaktadır.

  • Biorezonans metodu ile  alerji tedavisi

    Biorezonans metodu ile alerji tedavisi

    Allerjik hastalıklarda önce hastalığa yol açan allerjen (allerjiye neden olan) maddelerin saptanması gerekir. Bunun için değişik test yöntemleri bulunmaktadır. Biorezonans 6400 allerji yapan maddeyi bir seferde, hızlı, güvenli ve ekonomik şekilde test etme imkanı sunmaktadır. Buna karşılık klasik cilt testlerinde test edilen madde sayısı sınırlıdır. Bazı allerjik maddeler ve özellikle süt, buğday, yumurta, gluten, gliadin yapılan cilt testlerinde tepki vermeyebilir. Bu maddelere allerji yokmuş gibi kabul edilip diğer allerjenlere karşı yapılan aşı uygulaması, bu yüzden sınırlı etkiler yaratmaktadır. Yıllarca aşı tedavisi gördüğü halde bir türlü iyileşemeyen hasta sayısı oldukca fazladır.

    Biorezonans test metodunda kişiye dokunduğu düşünülen her maddeye karşı test yapılabilmekte ve uygulanan terapiyle iyileşme temin edilebilmektedir. Hastalığa yol açan ana allerjenler süt, buğday, yumurta, gluten, gliadin, mantarlar) tespit edilemezse, çok bilinen ev tozu akarı ve polen allerjileri için aşı tedavisi yapılsa bile, başka allerjenler ortaya çıkmakta ve hastalık tablosunda temelden bir iyileşme sağlanamamaktadır. Biorezonansın allerjik hastalıkların tedavisine getirdiği inanılmaz çözüm tüm alerjenleri test edip tespit edebilme ve kalıcı olarak iyileştirebilme başarısını yatmaktadır.

    Allerjik bünye sağlıklı insanlar için hiçbir olumsuz etkisi olmayan maddelerle karşılaştığı zaman tepki vermektedir. Allerjik vücut o maddeyi “yabancı madde” olarak algılar ve bağışıklık sistemi onunla savaşmaya başlar ve bu nedenle allerjik reaksiyonlar meydana gelir. Allerjik hastalıklar bu şekilde kendini gösterir. Tedaviye önce allerji testleri yapılarak başlanır. Allerji yapan maddeler test yoluyla tespit edildikten sonra kişinin kaç maddeye allerjisi olduğuna ve önceliğe göre bir tedavi planı hazırlanır ve hastaya uygulanır. Tedavi yaklaşık 1 saat süren seanslar halinde, haftada bir kez uygulanır. Tedaviye, kişide tespit edilen ana allerjilerle başlanır.

    Biorezonans terapisi temel olarak bu allerjen maddelerin vücuttaki patolojik frekansını sıfırlamayı ve vücuda güçlendirilmiş normal fiziksel frekanslar vermeyi hedefler. İyileşme ara testlerle kolayca takip edilebilir.

    Tedaviden sonra organizma allerji yapan maddeleri,normal frekans kodunda algılamaya başladığı için, hastalık tablosu oluşmaz. Örneğin; Süte allerjisi olan bir kişi, bir dönem perhize tabi tutulur ve bu süre içinde biorezonans terapisi uygulanır. Ardından test edildiğinde süt allerjisinin geçtiği görülürse, kişi yeniden bu ürünü tüketmeye başlayabilir. Artık bu aşamadan itibaren bu ürünün tüketilmesiyle allerjik reaksiyon oluşmaz. Süt, tedavi öncesinde yabancı madde olarak algılandığı halde artık normal kişilerde olduğu gibi “süt” olarak algılanır.

    Biorezonans yöntemi ile yapılan allerji terapisi, yan etkisi olmayan ilaçsız ve yüksek etkili bir terapidir. Hastalarda hemen rahatlama görülmeye başlanır.