Etiket: Madde

  • Düşünceler insanı hasta eder mi

    Düşünceler, özellikle de olumsuz düşünceler insanda gerçekten hastalığa neden olur mu? Bunun cevabı kocaman bir EVET.

    Öncelikle algıdan bahsedelim, yani dış dünyayla beden ve zihnimizin iletişimini sağlayan olgudan konuşalım önce. TDK sözlüklerinde algı için: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak” açıklaması yapılıyor. Peki algımız kesin gerçekliği gösterir mi bize? Yani dış dünyadaki her durum herkes için aynı şekilde mi yorumlanır? Daha da net sorarsak algılarımız gerçek midir? Örneklerle düşünelim. Sık kullanılan bir söz vardır: “ Gözümle gördüğüme inanırım” diye. Görmek, bir cisimden gelen ışınların görme organı olan gözden geçip görme sinirleri vasıtasıyla elektriksel sinyallere dönüştürülerek beynin görme merkezine ulaştırılması ve bu sinyallerin görme merkezinde yorumlanması işlemidir. Yorumlamadan bahsedildiğinde de kesin bir gerçeklikten bahsetmek mümkün olmaz doğal olarak. Bir köpek, bir kartal, bir örümcek aynı cismi bizden farklı olarak görürler, farklı algılarlar. Keza biz de aynı cismi parlak ışıkta, güneş gözlüğüyle, mikroskopla farklı görürüz. Algıyla ilgili bir başka olgu da uyaran aynı olsa da bizde uyandırdığı duygu hep aynı olmaz. Bayıldığınız bir yemeğin kokusunu düşünün, örneğin bol kaşarlı, sucuklu, kızaran ekmeğin ve üzerindeki tereyağın nefis kokularını duyduğunuz tostun kokusunu canlandırın zihninizde. Açken insanın ağzını sulandırıyor. Şimdi aynı kokunun hasta olduğunuzda, mideniz bulanıp kusarken size nasıl geldiğini düşünün. İğrenç mi? Koku aynı, tost aynı, lezzeti aynı ama algınız değişti, size hissettirdikleri değişti, öyle değil mi?
    Yani algılarımız değişmez değil, kesin gerçekliği yansıtmıyor. Dahası algı her canlı, her doku, her hücre için de bu şekilde değişken.

    Bu olguyu vücudumuzun küçük modeli olan hücrelerin işleyişi açısından inceleyelim.

    Vücudumuz normal işlevlerini sürdürmek, olumsuz durumlara tepki verip vücudu yeniden sağlıklı haline döndürmek, tehditlerden kaçınmak için harika bir mekanizmaya sahip. Örneğin yolda yürürken karşımıza çıkan vahşi bir havyan olduğunu düşünün. Öncelikle duyu organlarımız devreye girer. Gözlerimizle görür, burnumuzla koklar, kulaklarımızla hayvanın tehditkar sesini duyarız. Aldığımız bu bilgiler vücudumuzda elektriksel sinyallere dönüştürülüp tehlike varlığı konusunda bizi uyarır, yani tehlikeyi algılarız. Vücut buna tepki vermek için gerekli mekanizmaları devreye sokar. Örneğin adrenalin gibi hormonların salgılanması uyarılır. Bu hormonların etkisiyle kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız yükselir, kan iç organlardan kol ve bacaklara doğru yer değiştirir. Amaç kaç ya da savaş tepkisini vermektir. Kaçmak veya mücadele etmek gerekirse kalbimizin daha hızlı atması, koşmak veya dövüşmek için kol ve bacaklarımızın daha kuvvetli olması ve bu bölgelere daha çok kan ulaştırılması gerekir. Tehdit ortadan kalkınca, yani vahşi hayvan ortadan kaybolunca tüm bu değişen vücut işlevleri eski normal haline döner. Kısaca duyu organlarımızla dış dünyadaki tehdidi fark eder, sinir sistemimiz yoluyla bunu yorumlayıp algılar, tepki vermemizi sağlayacak hormonlar gibi ara mesajcı denebilecek maddelerle ilgili organlara haber verir ve tepki vermesi gereken organların hazırlanması ve harekete geçmesini sağlarız.

    Hücrelerimiz de aynı mantıkla çalışır. Hücrenin de aynı vücudumuzda olduğu gibi duyu organları, algılama mekanizmaları, ara mesajcıları ve yanıt veren son organları vardır. Hücre dışında hücreye faydalı olacak bir maddenin bulunduğunu varsayalım. Hücre dışındaki madde yararlı olsa bile direkt hücre zarından geçip hücreye giremez, girebilmesi için o maddeye özgü bir kanalın hücre zarı yüzeyine yerleştirilmesi ve hücreye maddenin faydalı olduğuna dair bilgi gitmesi gerekir, yani hücrenin duyu organlarına ihtiyacı vardır. İşte bu duyu organlarına “reseptör” denir. Hücre zarı yüzeyinde ilgili maddeye uyumlu çıkıntılar oluşur, o maddeye bağlanır ve hücre içine bu maddenin niteliğine dair (faydalı, zararlı veya gereksiz) mesaj iletir. İletilen mesaj ara mesajcılar vasıtasıyla hücre çekirdeğine taşınır. Hücre çekirdeğinin içinde DNA denen ve genlerimizi taşıyan yapılar mevcuttur. Genler bir dizi inşaat planı, DNA da bu planların saklandığı bir kütüphane gibidir. İletilen uyarıya göre gerekli olan gen kütüphaneden yani DNA’dan çıkartılıp aktif hale getirilir ve bu planda yani gende yazılı olan protein üretilir. Örneğimize dönersek hücre dışında faydalı bir madde algılandı ama hücre zarı geçirgen olmadığı için hücre içine alınamadı, duyu organları yani reseptörler içeri haber gönderdi, ara mesajcılar bu bilgiyi çekirdeğe iletti, çekirdek içinde DNA kütüphanesinden gerekli gen planı çıkarıldı, bu gen planına uygun protein üretildi. Üretilen bu protein de hücre zarından içeri alınmak istenen faydalı maddenin geçebileceği bir kanal oluşturmak üzere hücre zarına yerleşti. Özetle duyu organlarıyla hissedilen etkenle ilgili mesaj iletildi, ara mesajcılar haberi merkeze taşıdı, gerekli hazırlık yapıldı ve bu istenen etki sağlandı. Aynı vücudumuzda olduğu gibi.

    Şimdi bu bilgiler rehberliğinde düşüncelerin bizi nasıl hasta edebileceğini görelim.

    Önce algının değişkenliğini bir örnekle inceleyelim. İki farklı kişi düşünün, Okan ve Zeynep, yakın arkadaşlar ve bir bahar günü ağaçlı bir yolda sohbet ederek yürüyorlar. O sırada karşıdan süratle kendilerine doğru koşan bir köpek görüyorlar. Zeynep çocukluğundan beri köpeklere bayılıyor, yakın zamana kadar da evinde baktığı köpeği vardı. Okan’ın ise köpeklerden fobi düzeyine ulaşan bir korkusu var, 4-5 yaşlarında sokakta tek başına oynarken bir köpek tarafından oyun amaçlı da olsa yere yıkılmış, o günden beri köpek düşüncesiyle bile titremeye başlıyor. Kendilerine doğru süratle koşan köpeğin amacı oyun oynamak, Zeynep bunu kolaylıkla hissediyor, algıları açık. Okan ise yaşadığı endişeyle bir yorum yapabilecek durumda değil, sadece kendisine doğru koşan köpeğin korkusunu hissediyor; koşup koşmamak konusunda kararsız, karnında bir ağrı ve sıkışma hissi var ve kalbi dakikada 120’den fazla atıyor. Köpek iyice yaklaştığında Okan yaşadığı korkunun etkisiyle düşüp bayılıyor ve omzunu ciddi biçimde incitiyor. Önümüzdeki 1 ay boyunca incinen kolunu kullanmaması gerekecek, dahası günlerce de ağrıları olacak. Ortada gerçek bir tehlike, bir tehdit yokken, köpeğin tek amacı oyun oynamakken Okan algılarının verdiği yanlış mesajlar yüzünden kendine zarar verdi, vücudunda hasara neden oldu.

    Şimdi bu olguyu hücre düzeyinde düşünelim. Öncelikle hücrelerin dış etkenlere karşı yanıt verme mekanizması hakkında ek bir bilgiyi paylaşmamda fayda var. Bruce Lipton’ın “İnancın Biyolojisi” kitabından kısa bir alıntı yapayım: “Alıcılar (yani hücre reseptörleri) enerji alanlarını algılayabildikleri için, hücre fizyolojisi üzerinde sadece fiziksel moleküllerin etkili olduğu düşüncesi eskide kalmıştır. Biyolojik davranış, düşünce de dahil olmak üzere bazı görünmez güçler tarafından da kontrol edilebilir” Daha net açıklamak gerekirse hücrelerin duyu organları olan reseptörlerin harekete geçmesi ve sinyal iletmesi için fiziksel bir molekülün var olması ve reseptöre direkt bağlanması şart değil. Düşünceler de reseptörün, sanki üzerine bağlanan bir madde varmış gibi aktif hale geçmesini ve hücrede bir yanıt tepkisini sağlayabilir. Somut bir örnek vermek gerekirse hasta oldunuz ve hastalığınız ile ilgili size bir ilaç verildi. İlacı kullanmaya başladınız ve bir süre sonra hastalığınız iyileşti. Ama sonradan aldığınız tabletin içinde gerçek bir ilaç olmadığı, sadece bir nişasta tableti olduğu söylendi. Yani sizi iyileştiren ilaç değil ilacın sizi iyileştireceğine yönelik olumlu düşünceleriniz. İşte bu etkiye tıpta “plasebo etkisi” deniyor”.

    Düşüncelerin etkisi olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabiliyor. Hepimiz doğarken anne ve babalarımızdan bize aktarılan ve hücre çekirdeğinde saklanan bir DNA yapısıyla, yani bir gen-plan kütüphanesi ile doğuyoruz. Bu genlerin içinde bize kişisel özelliklerimizi, başkalarından farklı yanlarımızı kazandıracak genler olduğu kadar hastalıklara yol açabilecek genler de var. Ama ilginç bir gerçek var, DNA yapımızda bir hastalıkla ilişkili bir gen olması mutlaka o hastalığın ortaya çıkmasını sağlamıyor. Yani bu gen planının kütüphaneden çıkarılıp kullanılmaya başlaması için buna neden olacak başka etkenlerin de olması gerekiyor. Bu dış faktörlerin bazıları net olarak biliniyor, örneğin sigara, kötü beslenme. Bu dış etkenler kadar etkili bir diğer etken stres ve olumsuz düşünceler. Olumsuz düşünce de reseptörlerce bir tehlike varlığı olarak algılanıp hücrenin gen-plan kütüphanesinden hastalık içeren geni açığa çıkarmasına ve bu plan doğrultusunda kullanmaya başlamasına, yani hastalığın başlamasına neden olabiliyor.

    Düşüncelerimiz o kadar kuvvetli ki olmayan hastalığı başlatabildiği gibi var olan hastalığın da ortadan kalkmasını sağlayabiliyor, tabii ki tıbbi destekle çok daha etkili biçimde. Ve tabii ki algının ve daha da önemlisi bilinçaltı olumsuz düşüncelerin de olumlu olanlarla değiştirilmesi önemli. Bu noktada da EFT (Emotional Freedom Technique) ve psikokinesyoloji gibi yöntemler fayda sağlıyor.

    Sonuç olarak özetlemek gerekirse:
    1. Algılarımız kesin gerçekleri yansıtmaz
    2. Bir hastalığa ait genleri taşıyor olmamız o hastalığın bizim mutlak kaderimiz olduğu anlamına gelmez
    3. Vücudumuz kendini iyileştirme bilgisine sahiptir
    4. Düşünceler bizi hasta edebildiği gibi iyileşmemizi de sağlayabilir

    5. Olumsuz düşünce kalıplarımızı ve bilinçaltı olumsuz mesajları düzeltmek mümkün

  • Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Alkol ve madde bağımlılığı, çok yönlü ele alınması gereken bir konudur. Tıbbi tedavi gerekliliklerinden psikolojik ve sosyal potansiyellerine, aile yapılanması ve kültür değerlerinden uluslararası uyuşturucu odaklarına ve bunlara karşı geliştiren politikalara kadar birçok parametreyi kapsamaktadır. Çok yönlü ele alınacak ve çok yönlü mücadele edilecek bir global sorun olan madde bağımlılığı, bireyleri aileleri toplumları olumsuz etkilemekte yeni nesilleri ve toplum hayatını tehdit etmektedir.

    Madde bağımlılığı bir beyin hastalığıdır ve bir şekilde bu bağımlılık sarmalına düşen kişiyi içindeki derin boşluklardan yakalayarak istila eder.

    Bir kez bu gizemli bahçeyi adımlayan genç bireyler, heyecanla örülmüş bu meraklarına bedel olarak geleceklerinden, düşlerinden, hislerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından feragat etmek zorunda kalırlar.

    Yapılan tarama araştırmaları madde bağımlığının en çok merak dürtüsüyle atılan adımlarla başladığını bildirmektedir.

    Uyuşturucu ve alkol bağımlıları, bu maddeleri kullanmaya genellikle genç yaşta başlarlar; ileride giderek kötüleşecek olan bağımlılık macerasının ilk adımları erken yaşlarda atılır. Bunun pek çok nedenleri vardır. Ergenlik döneminde psikososyal gelişim süreçlerinin niteliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkma ihtimali taşıyan madde kullanımına zemin hazırlayan süreçler şöyle sıralanabilir.

    Gençlik, gelişimin değişimle en sert şekilde sınandığı dönemdir. Bu ruhsal ve fiziksel değişime uyum sağlama ve yeni bir kimlik oluşturma sürecinde gençler, kendilerine toplumda bir konum oluşturmak için çaba sarf ederler. Bir çeşit metamorfoz olarak değerlendirebileceğimiz bu değişim-dönüşüm süreci, insanoğlunun en kırılgan dönemidir. Bu kırılganlık toplum olarak en çok hassasiyet göstermemiz gereken toplum kesiminin gençler olduğunu bir kez daha vurgular.

    Gençler, doğumdan beri bağımlı oldukları ve yavaş yavaş ayrışmaya çalıştıkları anne-babalarından özerkleşmeye çalışırlar. Bunu da arkadaş gruplarına daha çok yakınlaşarak gerçekleştirirler. Kendilerine çocuklukta oluşturdukları ilke ve değerler sisteminden daha farklı ve kendilerine ait bir değerler sistemi oluşturmaya çalışırlar. Bunun yolu da arkadaş gruplarına dâhil olmaktan geçer.

    Ayrışma sürecine bu şekilde yön vermeye çalışan genç kişi, kendine ait değerler sistemini toplumun değerler sistemiyle uzlaştırmaya ve bu şekilde toplumda yer edinmeye ve kendini toplum içerisinde tanımlamaya yönelir. Ancak bu süreç kolay bir süreç değildir. Günümüz dünyasında da çoğu zaman sancılı bir şekilde gerçekleşir. Bu süreçte yaşanan zorluklar genç kişiyi bir yabancılaşma, toplumda kendine yer bulamama, kimliğini belirleyememe durumuna iter.

    Bir gruba dâhil olma ve onun tarafından kabul edilme ihtiyacı, ergenlikte çok elzemdir. Arkadaş gruplarının grubu tanımlayan sınırlarını çizen davranış ve düşünce kalıplarını belirleyen kuralları olur. Genç kişi de bu kuralların dışına çıkmayarak ve yılmaz bir savunucusu olarak kendini kabul ettirmek isteyecektir. Eğer grubun normları içerisinde alkol sigara ve maddeye dair yakınlık aşinalık varsa ve genç kişiye bu normlara uyması şart koşuluyorsa grubun diğer üyeleri tarafından alay edilip dışlanmamak ve grubun içerisinde kalabilmek için genç kişi bu şartı yerine getirebilir. Bir gruptan dışlanmanın acısı, madde kullanmanın tahmin edilen olumsuzluklarından daha korkutucu gelmektedir.

    Benzer şekilde ergenlikte çok daha fazla hacim kazanan kız-erkek ilişkileri de madde bağımlılığı konusunda belirleyici olabilmektedir. İlişki içerisinde bağlanma, kendini kabul ettirme, çekici görünme ya da tercih edilme gibi ihtiyaçlar da genç kişiyi madde kullanımına yönlendirebilmektedir.

    Bir diğer önemli pencere de gençlik dönemindeki zihinsel dönüşümdür. Somut düşünceden soyut düşünmeye geçen her genç zihin, hayatı yeniden kavramak ve anlamlandırmak için sorgulamaya başlar. Yetişkinler için günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş genel kabulleri, kendi süzgecinden geçirerek içselleştirmek ister. Çoğu zaman kendisini farklı bir birey olarak ortaya koyabilmek için yerleşik değerleri reddeder çünkü anne babasının bir uzantısı değil kendi başına bağımsız bir birey olduğunu kanıtlama ihtiyacı çok hayatidir.

    Ayrıca gençlik, hayatta birçok riski almak konusunda çok daha korkusuz olduğumuz bir dönemdir. Bana bir şey olmaz düşüncesi, davranışlarının sonuçlarının ve bedellerinin karşısına bir şekilde çıkmayacağına olan inanç, çevreyi etkileme ve kendini kanıtlama güdüsüyle birleşince risklere daha yakın ve kolay düşen bir yaşam stili benimsenir.

    Gelecek ve gelecekte olabilecek riskler çok uzak görülür. Genç, o anda oradaki sonuçlarla daha çok ilgilidir. Örneğin alkol ya da maddenin o anda vereceği doyum ya da çevrenin baskılarından kurtulma genç için önemliyken sigaraya bağlı yıllar sonra çıkabilecek sağlık sorunlarını pek de umursamaz.

    Bu ruhsal dönüşüm sürecinin dalgalı durakları, genç kişinin kimlik edinme sürecinde yapma ihtiyacı duyduğu yeni denemelerde ne dereceye kadar salınım göstereceğini belirler. Genç kişi, toplumda nasıl bir kimlik edineceğine bir kerede karar veremez. Toplum da ona bu süreyi ve yanılma şanslarını vermelidir. Bunun tersi bir durum, üzerinize en yakışan kıyafeti ilk denemede bulmanızı zorunlu koşmak gibidir. Oysa birçok denemeden sonra en iyi sonuca ulaşılacaktır. Gençler için kimlik edinme süreci de bu denemelerin gerçekleşeceği, zaman zaman yanılıp zaman zaman doğruya yaklaşılacağı bir süreçtir.

    Tabii doğru olanı, uygun olanı bulmak için yanlış ve kabul edilemez olana temas etme ihtiyacı da ortaya çıkabilmektedir. Özellikle toplumda bir kimlik edinip onu kabul ettirme süreçleri çatışmalı geçen birçok genç için olumlu bir kimlik edinilemediğinde olumsuz bir kimliğe bürünmek hiçbir şey olamamaktan daha yeğ bulunabilmektedir.

    Bu kimlik ediniminin deneme yanılma sürecinde gençlerin madde ile tanışmaları ve onu hayatlarına, hayatlarını ona yerleştirme ihtimalleri günümüz dünyasında giderek artan bir oranda karşımıza çıkmaktadır.

  • Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Beyinde neler oluyor?

    Bağımlı kişiler her zaman kendilerine şu soruyu sorarlar: Bu kadar istememe rağmen acaba neden bırakamıyorum o kadar çok şey kaybetmeme ve ağır bedeller ödememe rağmen neden bırakamıyorum. Bu gibi soruları bağımlıların yakınları da sorar: bu kadar iyi başarılı bir insan olmasına rağmen bizim ve kendi hayatını mahvetmesine rağmen neden bırakamıyor diye.

    Bilim insanları da bu sorunun cevabını araştırıyorlar ve artık biliniyor ki bu bırakamama durumunun bağımlıların iyi ya da kötü zayıf ya da güçlü iradeye sahip olmaları ya da yeterli çabayı gösterip göstermemeleriyle alakalı olmadığı bulunmuştur. Artık bağımlıların beyinlerinde doğru gitmeyen bir şeylerin olduğu düşüncesine varılmıştır.

    Bağımlılar birçok kişisel ilişkisel sosyal bedeller öderler. Madde hayatlarının bir numaralı önceliği haline geldikten sonra artık yaşamlarında birçok şeyi kenara bırakıyorlar demektir. Bağımlının ilişkileri zedelenir eğitimi mesleği kalitesini kaybeder birçok sorumluluğunu önemsemez hale gelirler. Hayatlarının her alanında kayıplar yaşarlar ve bu liste uzadıkça uzar. Fiziksel ve ek olarak ruhsal hastalıklar bozulan ekonomileri ve hepsinin eşlik ettiği sosyal izolasyon bu sürece eklenir. Bunlar dışarıdan görülen etkilerdir. Ancak bağımlıların bir de dışarıdan görülmeyen ve pek bilinmeyen beyin yapılarında ciddi zararları vardır. Bu bağımlı beyninin karar alma ve davranışları kontrol etme bölümlerinde meydana gelen biyokimyasal tahribatlardır.

    İşte bu sebepten dolayı bağımlı birey gerçekten hayatını değiştirmeye karar verse de bunu gerçekleştirmesi kolay olmaz. Ne kadar istekli ve iyi niyetli olursa olsun bir sonraki adımı atmak ve sonuca ulaşmak zordur. Artık yeter bırakıyorum demek yetmez ancak bağımlılık düzeyi çok hafif olanlar belki ulaşabilirler. Çoğunluğu ise sadece kısa bir süre için bırakabilirler. Çünkü kullandıkları maddenin yaptığı hasar nedeni ile beyinleri değişmiştir. Bu nedenle bağımlılıktan kurtulamazlar.

    Maddeyi bırakmaya karar veren birçok insan ayıklık durumunu bir sene süresince korumayı başarmadan önce en az üç ya da dört başarısız deneme yaparlar. Maddeyi tamamen bırakana kadar birçok denemenin yapıldığı 8-10 sene geçebilir. Bırakma başarısını belirleyen birçok etmen vardır: hastanın yaşı tedaviyi kimin yürüttüğü bağımlının maddeyi ne kadar süredir kullandığı bağımlılığın hastanın psikolojik durumunu ne derece etkilediği kullandığı madde ve maddelerin cinsi ve miktarı gibi.

    Bağımlılıktan kurtulunmasa da iyileşmek mümkündür. Ama iyileşmenin ne anlama geldiğini bilmek çok önemlidir. Kişi bir kere bağımlı olduktan sonra tekrar tamamen maddeyi hiç kullanmayan bir insanla aynı duruma gelmez. Ancak iyi bir tedavi ile tekrar madde kullanmadan yaşayabilir. Fakat maddeyi tekrar kullanırsa o anadan itibaren bırakmadan önceki kaldığı yere geri döner ve en azından tekrar aynı dozda kullanmaya devam eder.

    İyileşme sadece madde kullanımını bırakmaktan çok daha karmaşık ve zor bir süreçtir. Bu süreç alkol ya da uyuşturucudan zarar görmüş beyin devrelerinin tekrar kurulması işlemini içerir.

    İnsan beyninde hücreler arasındaki bilgi akışını sağlayan çeşitli haberci kimyasallar vardır. Bunlara nörotransmitter(iletici) denir. Bu ileticilerin görevlerini ne derece iyi ya da kötü yaptıkları beyin görüntüleme teknikleriyle tespit edilebilmektedir. Uyuşturucu kullanımı beynin bu kimyasal haberleşme sistemini zedeler. En çok zarar gören nörotransmitterler dopamin serotonin GABA ve glutamattır. Kullanılan her uyuşturucu dopamin miktarını etkilerken mesela LSD ve ekstazi serotonin işleyişini etkiler eroin ve morfin opiate alıcılarını alkol ise GABA ve glutamatı etkiler.

    Günümüze kadar yapılan araştırmalar bağımlılık yapan bütün uyuşturucuların doğrudan ve dolaylı olarak beynin zevk faaliyetlerini harekete geçirdiklerini göstermiştir. Yani zevk alma hissini kontrol eden ve düzenleyen ağı etkiler uyuşturucular. Yemek yemek güzel bir manzarayı izlemek kahkahalarla gülmek gibi güzel şeyler yaşadığımızda beynimiz dopamin salgılar. Bu sayede kendimizi sıcak sakin ve mutlu hissederiz. Ancak bir süre sonra bu salgılanan dopamin miktarı azalır ve eski haline döner. Bizler hayatın olağan seyrine devam eder ve mutlu olacak yeni zamanlara doğru ilerleriz.

    Mutluluğa ilerliyoruz ve bunu istiyoruz çünkü geçirdiğimiz deneyim beyin içinde limbik sistem dediğimiz zevk duygu ve hafıza gibi nosyonların anahtar merkezi olan bölümde hafızaya alınmış oluyor. Beyinde dopaminin salındığı dopamin yolağı gerçek zevk deneyimini kayıt eder ve ona tekrar ulaşmak için gerekli hareketleri hatırlar ve tekrarlatır. İki zevk veren faaliyet arasındaki sakin dönemde nörotransmitterler kendi doğal seviyelerine inerler.

    Alkol ya da uyuşturucu kullanıldığında ilk etki olarak vücuttaki bu nörotransmitterlerin oranı 5 katına çıkar. Dopamin oranı yemek yerken ulaşılan düzeyden bile yükseğe çıkar ve bunu uzun süre muhafaza eder. Bu yaşanan deneyim ne kadar uzun ya da kısa olursa olsun mutlaka motivasyon merkezi olan ve “devam sistemi” denilen hippocampus ve amygdala’da hafızaya alınır. Yoğun dopamin salınımının olduğu keskin ve heyecan verici bu deneyimler hafızada tutulur. Bu deneyimlerin hafızadaki anıları bile dopamin salınmasını sağlar ve mutluluk hali başar ve bu itkiler kişiyi tekrar aynı deneyimi yaşamak için harekete geçirir.

    Bu bir aldatmaca tabii. Uyuşturucuyu her kullanışta dopamin miktarı artar fakat her seferinde ilk kullanılan düzeye ulaşmaz. Ne de olsa dışarıdan yabancı bir maddenin girmesiyle karar verme-iç metabolik sistemimizi bozulmuştur. Bilgi iletim ağına giren yabancı-yalancı ileticiler gerçek ileticilerin yerine geçer ve beyin artık kendi doğal salınımını azaltmaya ve bu etkilerin dışarıdan gerçekleşmesini beklemeye başlar.

    Aynı dozda tekrarlayan alımlarda ulaşılan dopamin dozu ve mutluluk oranı giderek azalır. Yani azalan dopamin miktarı ile her kullanım bir öncekinden daha az heyecanlı olmaya başlar. Zamanla heyecan daha azalır ve çöküş süreci başlar. Buna beynin uyuşturucu ile ulaşılan zevk zirvesinin yaşamda en gerekli şey olduğu konusunda aldatılması sebep olur. Bu kendinden sürekli kaybeden haz sarmalı beynin ileticilerinin duyarlılığının azalmaya başlamasına sebep olur. Bu durumda beyin kendini korumak için savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve dopamin miktarını düşürür. Bu noktadan sonra artık bağımlı kişi zevk almak için değil kendini normal hissetmek için maddeyi kullanmaya başlar. Çünkü uyuşturucu kullanımı ile artan dopamin artık beyinde çok az ya da hiç salgılanmıyordur.

    “Dur Sistemi”

    Beyinde bir devam sistemi olduğu gibi bir de dur sistemi vardır. Bu sistem bilgileri topladığımız tarttığımız riskleri avantajları ve sonuçları analiz ederek bir sonraki davranışı belirlediğimiz bir sistemdir. Bu hareket doğru mudur bu fikir faydalı mıdır bu kanun dışı ya da güvenli midir gibi birçok muhakemenin yapıldığı bir merkezidir. İşlerin doğru bir şekilde gidip gitmediğine bu dur ve devam sistemleri birbirleriyle sürekli iletişim halinde kalarak karar verirler. Böylece ne zaman devam edip ne zaman duracağımız belirlenir. Tabii bu durum bu iki sistemin asla birbirlerinden ayrılamayacağı anlamına gelmiyor.

    Madde kullanımının en kötü yanı dur ve devam sistemlerinin olağan işleyişini bozmasından daha çok aralarındaki eş güdümü bağlantıyı bozması tahrip etmesidir. Devam sistemi dur sisteminin getirdiği kontrollerin dışına çıkıyor ve madde kullanma davranışı hiç durdurulmadan devam ediyor.

    Son yapılan araştırmalar uyuşturucu maddelerin beyinde sadece zevk yollarını değil aynı zamanda hafıza ve öğrenme ile ilgili yolları da etkilediğini göstermiştir. Bağımlılık geliştikçe beynin daha önce öğrendiği şeyler zayıflıyor ya da unutuluyor ve tamamen farklı şeyler öğreniliyor. Bu da dur ve devam sisteminin çalışma prensiplerini belirleyen enformasyon dayanaklarının değişmesine ve harekete geçirici niteliklerinin farklılaşmasına sebep oluyor. Kokain bağımlılarıyla yapılan PET araştırmalarında kokain bağımlılarının güzel bir manzara ya da bir bebek resmiyle karşılaştıklarında beyinlerindeki dopamin miktarının çok az ya da hiç olduğu tespit edilirken kokain dolu bir kaşık ya da madde kullandıkları mekânlara dair görseller gösterildiğinde hastaların hippocampus ve amygdala bölgelerindeki beyin aktivasyonunun zirve yaptığı görülmüştür. Bütün bu etkiler hastaların uzun süren ayıklık dönemlerine ya da madde kullanmanın neden olduğu tüm olumsuzluklara rağmen olmaktadır. Bu noktada devam sistemi çalışırken kişiyi madde kullanımından uzaklaştırması beklenen olumsuz etkileri depolayan dur sistemi sessiz kalmaktadır.

    Bu çalışmalar bağımlıların gerçekten iyileşmesinin bu nörokimyasal işlemleme sistemlerinin yeni çalışma prensipleri üzerine yeniden kurulması ile mümkün olacağını göstermektedir. Bu da kişiye özel psikoterapi ve uygun ilaçların kullanılması ile ve davranış ve duygulanım paternlerini daha nitelikli kılacak bir sosyal yaşam evreniyle mümkün olacaktır.

  • Gıda ve gıda katkı maddelerine karşı alerji

    Gıda alerjileri toplumda son derece sık rastlanan durumlardır. Hastalar, bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı, ciltte kaşıntı, kabarıklık, kurdeşen ve hatta ölümcül anafilaksi reaksiyonları gibi gıda alerjisi ile ilgili olabilecek bir çok bulgu ile doktora başvurabilirler.

    Toplum geneline bakıldığında, gıda alerjisine 3 yaşından küçüklerde %8, erişkinlerde ise %2 sıklığında rastlanır. Gıda alerjisinden başlıca şu gıdalar sorumludur: çocuklarda süt, yumurta, yer fıstığı, balık ve fındık; erişkinlerde ise yer fıstığı, fındık, balık ve kabuklu deniz hayvanları. Bu değişkenlik aslında normaldir. Yani kişi belirli yaşlarda belirli gıdalarla karşılaşır ve bu karşılaşma sıklığı ona karşı gelişebilecek alerjik hastalık sıklığını da artırır.

    Gıda ile ortaya çıkan alerjilerde, deri, mide barsak sistemi ve solunum sistemi bulguları ortaya çıkabilir. Gıdalar yaşam için elzemdir yani yaşamın devamı için mutlak gereklidir. Genellikle hemen tüm kültürlerde 3 ana öğün ve arada atıştırılan birçok ek gıda günlük menüyü oluşturur. Batılı ülkelerde ortalama bir insan yaşamı boyunca yaklaşık 2-3 ton kadar gıda tüketir. Bu yüzden gıda alerjisi gibi gıdalarla oluşacak rahatsızlıkların da sık görülmesi sürpriz olmamalıdır. Bugün birçok gazete, dergi, radyo, televizyon programı, kitap ve web siteleri ²gıda alerjisi² başlığını işlemektedir. Tıbbın babası olan Hipokrat 2000 yıl önce gıda ile oluşan reaksiyonları tanımlamıştır. Ancak; şu da bilinmelidir ki gıda ile oluşan reaksiyonların hepsi alerjik reaksiyon olmayabilir. Bazıları toksik reaksiyon dediğimiz “gıda zehirlenmesi” türüdür (örneğin; balık yenmesi ile oluşan zehirlenme). Yine bunun gibi bozulmuş veya beklemiş gıdaların tüketilmesi ile oluşan, kusma, bulantı, karın ağrısı gibi bulguların olduğu gıda zehirlenmeleri de alerjik reaksiyon değillerdir. Buradaki belki de en önemli ipucu bu gıdayı yiyen herkeste aynı tür bulguların görülmesidir. Hâlbuki gıda alerjisine bağlı reaksiyonlar yalnızca o kişiyi ilgilendirir ve aynı gıdanın her alındığında bulgular ortaya çıkar. Genellikle de reaksiyona ait bulgular giderek artar ve ciddileşir.

    Bulantı, karın ağrısı, kusma ve/veya ishal gibi gıda alerjisi bulguları, yemek yendikten 2 saat sonra ortaya çıkar. Çocuklarda; iştahsızlık, kilo alamama ve karın ağrısı gibi bulgular değerlidir. Uzun süreli devam eden gıda alerjileri sonunda çocuklarda büyüme gelişme geriliği de ortaya çıkabilir. Aslında gıdayı aldıktan belli bir süre sonra ortaya çıkan bu mide-barsak sistemi bulguları belki de durumun erkenden fark edilmesine yardımcı olabilir. Ancak; gıda alerjileri ile ortaya çıkan cilt reaksiyonları (kurdeşen=ürtiker gibi) gıdaya bağlanmayabilir. Bu nedenle bu tür cilt reaksiyonu olan hastalarda da mutlaka ve mutlaka gıda alerjilerini araştırmak gereklidir.

    Tüm bunlar dışında alerji pratiğinde “oral alerji sendromu” adı ile bir hastalık tablosu da tanımlanmıştır. Bu tür bir durum özellikle huş ağacı (betulla), Amerikan nezle otu (ragweed) ve pelin otu (artemisia) polenine alerjisi olanlarda oluşabilir. Reaksiyonlar genelde dudaklarda, dilde, boğazda görülmektedir; kaşıntı, gıcıklanma ve yanma hissi gibi bulgular dikkati çeker. Bu bulgular genellikle kısa sürer ve çoğunlukla kavun, karpuz ve muz yenmesinden sonra oluşur. Huş ağacı alerjisi olanlarda patates, havuç, kereviz, çeviz ve kiwi yedikten sonra da oluşabilir. Bunun nedeni huş ağacı poleni ile bu sebze ve meyvelerdeki alerjik proteinlerin benzemesidir.

    Hastaların tanıları için mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı ile görüşmesi şarttır. Yapılan deri testleri, bazı kan testleri veya gıdaların direk kendileri ile yapılan uyarı testleri tanı ile konulur.

    Tedavisinde en önemli şey bu gıdalardan uzak durmaktır. Gerektiğinde antihistaminik ilaçlar kullanılır. Gıda alerjileri için şu anda alerjen spesifik immünoterapi (aşı tedavisi) uygulaması halen mümkün değildir.

    Gıda Katkı Maddeleri İle Oluşan Alerjiler:

    Sizce bu gün için sıkça tükettiğimiz gıdalarda ne kadar katkı maddesi vardır? Tahmininiz nedir? Bir düzine? 50 tane? Belki 100 veya daha fazla? Bu sayının 2000 veya daha fazla olduğuna inanır mısınız? Bu gerçekten doğru! Koruyucular, kıvam arttırıcılar, lezzet arttırıcılar, renklendiriciler, tatlandırıcılar ve benzerleri her gün yediğimiz yiyeceklere eklenmektedir. Bu kadar çok katkı maddesine karşın sürpriz bir şekilde bu reaksiyonlar sadece bazı duyarlı kişilerde oluşmaktadır. Aşağıda sık kullanılan katkı maddeleri ve ortaya çıkardıkları hastalıklar bulunmaktadır.

    ASPARTAM- Yapay tatlandırıcı (diyet şekeri) olarak bilinir. Duyarlı olan kişilerde göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur. Ancak, bu bulguların görülme sıklığı azdır.

    BENZOATLAR- Muz, kek, hububat, çikolata, soslar, katı ve sıvı yağlar, meyankökü, margarin, mayonez, süt tozu, patates tozu ve kuru maya gibi bazı gıdaların işlenmesi sırasında gıda koruyucusu olarak kullanılır.

    BHA/BHT- Antioksidandırlar. BHA ve BHT özellikle katı ve sıvı yağlar ile hububat ürünlerinde kullanılır. Duyarlı kişilerde kurdeşene sebep olurlar.

    GIDA BOYALARI- Gıdalara renk vermek için kullanılırlar. Bunlar, E102 (Tartrazin) gibi numaralarla isimlendirilirler. Kekler, şekerlemeler, konserve sebzeler, peynirler, çikletler, sosis, dondurma, portakallı içecekler, salata sosları, mevsim salataları, alkolsüz meşrubatlar ve ketçap gibi bazı gıdalar tartrazin içerirler. Kurdeşen veya astım ataklarına neden olur.

    MSG=Monosodyum glutamat (E621)- Özellikle uzak doğu (Çin, Japon) ve Türk mutfağında kullanılır. Bununla oluşan reaksiyona “Çin Restoranı Sendromu” da denir. Birçok imalathane ve restoranda da değişik gıdalarda lezzet arttırıcı olarak kullanılır. MSG ile oluşan reaksiyonlar şöyledir: Baş ağrısı, bulantı, ishal, terleme, göğüste sıkışma, boyun arkasında yanma. Bu tür reaksiyonlar fazla miktarda MSG alınması sonrası oluşur. Bu maddeyi tüketen astımlı hastalarda ağır astım atakları oluşabilmektedir.

    NİTRAT/NİTRİTLER- Bu iki madde hem koruyucu olarak hem de renklendirici ve lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Nitrat ve nitritler özellikle sosis, salam gibi et ürünlerinde bulunur. Bazı kişilerde baş ağrısı ve kurdeşene neden olabilirler.

    PARABENLER- Gıda ve ilaçlarda koruyucu olarak kullanılırlar. Bu maddelere duyarlı kişilerde alındıklarında, ağır cilt bulguları veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.

    SULFİTLER- SO2, sülfitleyici maddeler (Sülfür di oksit, sodyum veya potasyum sülfit, bisülfit, metabisülfit) olarak da bilinirler. Gıda koruyucusu olarak ve mayalı içeceklerin kaplarında kullanılırlar. Fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, deniz ürünleri, reçeller, jöleler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve ve suyu alınmış sebzeler, dondurulmuş patates ve çorba karışımlarında, bira şarap ve elma şarabı gibi içeceklerde bulunurlar. Göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncı düşmesi, başta yanma hissi, halsizlik, nabız hızlanması gibi bulgulara neden olur. Ayrıca sülfitler, bunlara duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilir. Bir çok restoranın salata barında yüksek düzeyde sülfit mevcuttur.

    Gıda Katkı Maddesi Duyarlılığının Kontrolü

    En iyi yol hangi gıdada hangi katkı maddesinin bulunduğunun bilinmesi ve bunlardan uzak durulmasıdır. Alerji ve immünoloji uzmanınız hangi gıdanın bu bulgularınızdan sorumlu olabileceği ve bunun diyetinizden çıkarılması konusunda size yardımcı olabilir. Bunun dışında ulusal gıda kontrol mekanizmalarının bu konu üzerine ciddi bir şekilde eğilmesi ve özellikle paketlenmiş hazır gıdalar içindeki katkı maddelerinin gıda ambalajı üzerine en ince ayrıntısına kadar yazılması sağlanmalıdır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Madde Bağımlılığı

    Madde Bağımlılığı

    Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini negatif yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde sıkıntılar ve yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu arttırmaya çalışmaktadır. Uyuşturucu gibi vücuda zarar veren madde kişinin bir çok alandaki işlevselliğini kısıtlamaktadır. Haberlerden de gördüğümüz gibi genç nüfusun kullanma yaşı ülkemizde bil hayli düşmüştür. Bu korkutucu bir durum olsa gerek, yetişen nesillerin böyle zararlı maddeleri kullanması ülkemizin geleceği açısından da kaygı verici durumlardandır.

    Uyuşturucu olarak kullanılan maddelerin kimyasal özellikleri birbirinden farklılık göstermektedir. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek fiziksel ve psikolojik tahribata yol açarlar. Uyuşturucu maddelerin hiçbir güvenli kullanım şekli yoktur. Kullanan herkes için bağımlı olma riski eşittir. Hücrelerimiz vücuda giren her maddeyi tanır ve bir daha unutmamak üzere hafızasına alır.

    Madde kullanan kişilerin vücudunda çeşitli etkileri mevcuttur. Bunlara değinecek olursa eğer;

    • Aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi normal yaşam ve davranışlarından uzaklaştırır.

    • Tüm iç organların zarar görmesine ve buna eşlik eden bir dizi hastalığa neden olur.

    • Zehirlenmelere ve bu yolla gelen ölümlere sebep olur.

    • Uyuşturucular, bireyin çevreye uyum yeteneğini azaltır. Bağımlı giderek aileden ve çevresinden kopararak, yalnızlaşır. Çoğu zaman bu tabloya ağır bunalımlar eşlik eder.

    • Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmlarına/kanamalarına sebep olur.

    Madde bağımlılığı tedavilerinden de söz edecek olursak eğer, amaç rahatsızlık hissini azaltmak, kullanılan maddenin, oluşacak yan etkilerinden kaçınmak ve sonraki tedavi aşamalarına hastayı hazırlamaktır. Yoksunluğun şiddeti öngörülmeli ve eşlik eden diğer ruhsal ve fiziksel hastalıklar belirlenip tedavisi için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır. Tedavi gerek hastanede yatırılarak gerekse ayakta yapılması söz konusudur. Madde bağımlılarında yaşam boyu sürecek kronik bir beyin hastalığı ile karşı karşıya olunduğu gerçeği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Madde bağımlısı kişinin, yeniden hayata ve topluma kazandırılması esas amaç olmalıdır. Kullandığı madde dolayısıyla yitirdiği bedensel ve ruhsal sağlığına kavuşması, toplumsal ve sosyal rolünü yeniden kazanması esas olmalıdır.

    Madde kullanan ve tedavi olmak isteyen, bu konudaki problemlerine çözüm arayan kişi ve yakınları hastanelere bağlı Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleri (AMATEM) ile psikiyatri kliniklerine başvurarak tedavi olabilirler. Hasta ve doktor işbirliğiyle yürütülen tedavi, 2-6 hafta arasında hastanede yatarak arındırma ve bir yıl süre ile psiko-sosyal tedavi şeklinde gerçekleşmektedir. Madde bağımlılığı yüzünden kayıp gençliğimize dur dememiz gerekmektedir. Sağlıklı nesiller için madde kullanımına hayır!

  • Yeme Bağımlılığı

    Yeme Bağımlılığı

    Yapılan araştırmalar, yeme bağımlılığının da aynı alkol-madde bağımlılığı gibi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Alkol-madde bağımlılığında, alkol veya madde tüketildiğinde, beyindeki haz bölgesi uyarılmaktadır. Haz bölgesi uyarıldıkça, kişinin canı daha çok alkol ve madde istemektedir ve bu durum kısırdöngü halinde devam etmektedir. Bu doğrultuda, yapılan araştırmalar, özellikle şeker, yağ ve tuz içeren besinlerin beyindeki haz bölgesini uyardığını ve bağımlılık yapabileceğini göstermektedir.

    Aynı alkol-madde bağımlığında olduğu gibi, herhangi bir yemeğe bağımlı olan kişi, o yiyeceği karnı tok olsa bile bolca tüketebilir. Daha önce yediği miktar artık yeterli gelmediği için zamanla daha fazla yeme ihtiyacı hissedebilir. Yiyeceği bulamadığı zaman, yeri, saati, durumu her ne olursa olsun, o yiyeceği bulmak için çaba harcayabilir. O yiyeceği yemediği zaman sinirlilik veya endişe yaşayabilir. Özellikle tatlı çeşitleri, cips, peynir ve kafein içeren içecekler en çok bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerdir.

    Neden yeme bağımlılığı gelişir?

    Aynı madde-alkol bağımlılığında olduğu gibi, yeme bağımlılığında da mekanizma aynı şekilde işler. Kişi üzüntülüyken, canı sıkkınken, öfkeliyken veya herhangi bir olumsuz duygudurumundayken, yemek yemek o durumla baş etmedeki tek yol haline gelir. Her olumsuz duygu halindeyken, o duyguyla baş edebilmek için yemek yediği için diyet yapamaz. Diyet yapamadığı için pişmanlık veya suçluluk duyar. Pişmanlık veya suçluluk gibi olumsuz bir duygu kişiyi daha çok yemeye iter.

    Bu kısır döngüde iki temel nokta üstünde durulmalıdır. Birincisi, kişinin farkındalığıdır. Hangi durumlarda hangi duygular ortaya çıkıyor, neden o duygular ortaya çıkıyor, o duygularla baş etmek için hangi yiyecekler tercih ediliyor, neden o yiyecekler tercih ediliyor gibi kişinin ilk etapta farkındalığının olması oldukça önemlidir. İkincisi ise, kişinin üzerindeki diyet yapma baskısının, kişiyi yemeğe daha çok bağımlı kıldığıdır.

    Diğer bir yandan, yeme sorunu psikolojik etkenlere dayanan kişileri gözlemlediğimizde, sıklıkla vücutlarıyla fazlasıyla meşgul olup hayatlarının pek çok alanında kötü giden şeyleri dış görünüşleri ile ilişkilendirdikleri gözülmektedir. Bu yüzden ya kendilerini hayatta genel olarak başarısız algılamakta ya da aksine bu konuyu tamamen yok sayarak dış görünüşlerini önemsiz olarak değerlendirmekte ve tüm yaşam enerjilerini bunun dışındaki konulara yönlendirip, bu konuda gelen eleştirilerden oldukça rahatsız olup çevrelerindekilere öfkelendikleri gözlemlenmektedir. Dolayısıyla dış görünüşle aşırı meşguliyet veya tamamen yok sayma kiloların bir miktar da psikolojik olduğunu işaret ediyor olabilir.

    Böyle durumlarda diyet yapmaya çalışmak kişiyi yorabilir. Diyet yapıp başarısız olmak ise, hedeften her geçen gün uzaklaşmaya neden olur. Bu noktada psikolojik destek almak gerekli ve önemlidir. Yemekle ilgili duygusal bir problem olduğu düşünülürse, sadece diyet yapmak yeterli değildir. Diyet yapmaya çalışmak, daha fazla yemek düşünmeye sebep olacak ve yeme probleminin daha da pekişmesine, hatta kronikleşmesine neden olacaktır.

  • Uyuşturucu kullanan çocuğunuzu nasıl tanırsınız

    Ailelerin günümüzde en büyük korkularından biri, çocuklarının uyuşturucu madde kullanmasıdır. Ama aileler genelde uyuşturucu konusunda bilgi sahibi değillerdir. Böyle bir kültürel ortamdan gelmeyen, bizim köy kasaba tabir edebileceğimiz bölgelerde büyümüş, sonra büyük şehirlere gelmiş ve ya halen orada yaşayan anne babalar; uyuşturucu ya da uyarıcı maddeler konusunda fikri yoktur. Bu anne ve babaların çevresinde uyuşturucu kullanan kimse olmamıştır, etkileri konusunda bilgisi yoktur. En fazla alkolün sarhoşluğunu anlayabilir. Bu ebeveynler çocuğunda ki uyuşturucu etkilerini anlayamazlar.

    Klinikteki gözlemimiz bu ebeveynler genelde okuldan öğretmenlerin uyarması ve ya polisin çocuğu bir yerde yakalamasıyla öğrenirler ve bu onlarda şok etkisi yapar. Kliniğimizdeki deneyimlerden örnekler verecek olursak birçok anne-baba çocuğunu sigara kullanıyor yada içki içiyor diyerek bize getirdiği halde, yapılan testlerde başka uyuşturucu maddeleri tespit edebiliyoruz. Yine ders sorunlarıyla daha önce takip ettiğimiz; sonra ailenin tedaviyi bıraktığı bir çocuğu polis yolda rutin aramada üzerinde uyuşturucu madde bularak yakaladı böylece ailenin haberi olmuş oldur. Yine bir anne çocuğunun odasında bulduğu daha önce görmediği maddeleri bize getirdiğinde, yaptığımız inceleme ile esrar maddesi olduğunu fark ettik.

    Genel olarak bu ailelere baktığımızda belki uyuşturucu madde kullandığını anlamamışlardı ama farkında oldukları bazı başka şeyler vardı. Nedir bu şeyler ; hemen hepsinde okuldan ve derslerden bir uzaklaşma olur, arkadaş gruplarında değişme olur, daha önce zevkle yaptığı şeylerden uzaklaşır ( bilgisayar oyunu, futbol oynamak gibi), eskiye göre daha fazla dışarda vakit geçirmeye başlar, evde geçirdiği vakitte de ailenin yanında durmak istemez hep odasında vakit geçirmek ister, Uyku düzeni değişir bazen hiç uyumazken bazen çok uyumaya başlar, sabah kalkmakta sorunlar olabilir, eskiden olmadığı kadar çok konuşabilir ve ya az konuşur, bazen konuşmasında saçmalıklar yamulmalar olabilir. Göz bebeğinde küçülme ve büyüme olabilir. Dolayısıyla anne babalar bunları fark eder ama bunları başka şeylere bağlarlar. Uyuşturucu akıllarının ucuna bile gelmez. Bu belirtiler olduğunda uyuşturucu kullanımı düşünülmesi gerekmektedir.

    Bu konuda aileyi eğitmek çok önemlidir. Kendi kararıyla çocuğun, uyuşturucu kullandığını aileye söylemesini beklemek saflık olur. Esasen çocuk kendisinde ki davranış değişiklikleriyle uyuşturucu kullandığını anne babaya söylemiş oluyor. Sadece çocukta ki davranış dilini ailenin dinlemesi gerekir. Bazı çocuklar anne babasına bu durumu söylemek ister fakat alacağı tepkilerden çok korktuğu için bunu yapamaz, köşeye sıkışmış hisseder.

    Aile çocuğuna öyle bir mesafe de durmalıdır ki; hem disiplin sağlayabilmeli hem de ulaşılabilir olmalıdır. Bunu çocuğunun iyi olması için yaptığını çocuğuna anlatabilmelidir. Aksi taktirde her şeyi eleştiren anne baba durumuna düşersiniz ki, bu da çocuğu sizden uzaklaştırır. Çocuğun gözünde anne baba eski kafalı hiçbir şeyden haberi olmayan insan konumuna düşer.

    Çocuklarınızla zararlı maddeleri konuşabilmesiniz. Onları siz anlatmazsanız sosyal çevresinde allandıra pullandıra anlatan akranları ve başka insanlar olacaktır. Bu maddeleri anlatırken gerçekçi anlatmalısınız. M

    Medde kullanan herkes inanılmaz kötü insanlar, diye tanıtırsanız, madde kullanan iyi çocuklarla tanışınca şaşıracaktır ve anne babanın her zamanki gibi abarttığını düşünecektir. Çocuğunuzla bir şeyleri konuşmaktan korkmayın.

    Ailelerin ilk tepkileri çok sert olabiliyor. Bu sert tepki zaten aileye sınır koymuş bir çocuğun haklı olduğunu düşünmesine neden olur. Çocuğunuzu karşınıza alacağınıza yanınıza alıp beraber neler yapabilirizi konuşmanız gerekir. Bir psikiyatrise başvurmalısınız ve onunla beraber hareket etmelisiniz. Yeni madde kullanan herkese bağımlı muamelesi yapılmaz. Hele çocukta çoğunluğu yaşadığı ruhsal sorunlardan maddeye sığınmış çocuklardır ya da sosyal sorunlarını ihtiyaçlarını gidermek için grupla beraber hareket edip madde kullanmaktadır. Genç insan kendinin önemsenmesini ister dünya onun niçin çok maceralı bir yerdir. Uyuşturucu kullanan alt gruplar zihnindeki toplumsal çatışmaya cevap verebilir. Onu çabucak kabullenip sırf kendi olduğu için grupta yer verir. Ders başarısına bakmaz. Kendilerince dünyayı umursamama gibi bir felsefeleri vardır ve onlar için her şey eğlence içindir.

    Madde kullanma gençler basit gelir ve maceraperest hisler verir. Halbuki ailelerin istediği ders çalışması mühendis, doktor olması….. bunlar uzun vadeli ve zordur. Bunlar olana kadarda adam yerine konulmayacaktır. Bu nedenle ailelerin çocuğuna değer verdiğini hissettirmesi önemlidir. Sadece ders ve başarı üzerinden ilişki kurmamalıdır. Çocuğa sakin ve olgun yaklaşım çocuğun tedaviye de ikna olmasına neden olur.

    Tedavi ekibi sadece madde üzerine odaklanmaz. Altta yatan sebeplere odaklanır. Bu sebepler çok çeşitli olabilir özellikle anne babadan yeterli ilgi sevgi görmeyen çocuklar, parçalanmış aileler, anne baba geçimsizlikleri çocuğu depresif bir sürece sokarak uyuşturucu kullanımına kadar giden bir yola girebilir.

    Ayrıca çocukluktan gelen bazı psikiyatrik hastalıklarda madde kullanımına zemin hazırlar. Bunlardan belli başlıları Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu , Davranım Bozukluğu , Dürtü Kontrol Bozukluğu, Depresyon ve bazı Anksiyete Bozuklukları da uyuşturucu kullanımına neden olabilir. Çünkü bu maddeler hastalığı geçici süre yatıştırabilir bunu fark eden çocuk tekrar madde arayışına girebilir. Bu nedenle küçük yaşlarda bu hastalıkların tedavi edilmesi madde bağımlılığını önleyecektir.

    Günümüzde gençler uyuşturucuya çabuk ulaşıyor ve arkadaş çevresinin etkisiyle de başlayabiliyor. Bir kısmı arkadaşlar arasında kendini eksik hissetmemek için istemese de deniyor. Bunlar arasında maddeye alışanlar olsa bile bir kısmı kendiliğinden maddeden uzaklaşabiliyor. Ama davranış problemleri olan ve ya psikiyatrik problemleri olan ne yazık ki uzaklaşamayıp orada kalıyorlar. Uyuşturucu tedavisi tek bir kişinin tedavisi değildir çocukla beraber bir aile terapisidir. Herkesi psikolojik eğitime almak şarttır. Anne baba çocuk kardeşler gerekirse yakın çevre tedaviye katılır. Tedaviden sonra maddenin yerini aile doldurmalıdır. Çocuğun vaktini geçireceği aktivitelere aile beraber katılmalı onunla çok vakit geçirmelidirler. Aile olmadan bu başarılamaz. Uyuşturucu tedavisi yaşamın her anında olur. Vücut olarak fit olan insanlar nasıl rahat ve mutlu ise, ruhsal olarak fit olan bir çocukta mutlu olacağı için, uyuşturucuya ihtiyacı olmayacaktır.

  • Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde kullanan insanların yalnızca küçük bir bölümünün madde kullanan insanlara dönüştükleri ortaya çıkmıştır. Bu çok fazla bilinen bir konu değildir. Neden bazı insanlar yalnızca kullanıcı olarak kalırken bazılarının bağımlılık geliştirdiklerini veya kullanıcılıktan bağımlılığa geçiş nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Bu konuyla ilgili bir teori üzerinde durulmaktadır.

    Ortak Sendrom Teorisi(problem davranış teorisi)

    Bu teorinin vurgu yaptığı düşüncede yalnızca bir faktör öne çıkar. O da ilaç kullanma eğiliminin madde bağımlılığı riskini arttırdığıdır. Ancak bu yaklaşım fazla belirleyicidir. Çünkü ilaç kullanmaya meyilli herkeste madde bağımlılığının gelişeceğini ifade eder. Bu biraz keskin bir yaklaşımdır. Daha anlaşılır olması adına araştırmacıların gravyer peyniri adını verdikleri yaklaşımı anlatmak daha açıklayıcı olabilir. Elinizde gravyer peyniri olduğunu düşünün ve bu peynirin üzerinde delikler var. Yeryüzündeki her bireyin benzersiz birer gravyer peyniri olduklarını düşünün. Her bir dilimde bulunan deliklerin yerleri, büyüklükleri ve sayıları kişiden kişiye farklılık gösterir. Peynirin deliksiz kısımları, bizi madde bağımlılığından koruyan şeyleri temsil ediyor. Bu durumda düz kısımlarımız ne kadar fazlaysa madde kullanım olasılığımız o kadar düşük demektir. Deliklerse riskleri temsil eder. Daha çok sayıda ya da daha geniş deliklere sahip olan bireyler daha fazla madde bağımlılığı riski taşır. Madde kullanan arkadaşlara sahip olan veya madde bağımlısı bir akrabası olan bir bireyin madde kullanımına daha açık olduğu düşünülebilir. Aslında madde bağımlılığına yol açan birçok risk faktörü daha vardır. Bu risk faktörlerini her birini ele alacak olursak

    Bunlar;

    Biyolojik risk faktörleri: kalıtım

    Psikolojik risk faktörleri: bağımlılığa neden olabilecek bazı kişilik unsurları

    Toplumsal risk faktörleri: madde kullanan bir tanıdığınızın olması gibi

    Her birey için bu faktörler birbirinden farklıdır. Daha fazla veya daha az olabilir. Fakat herkesin kendine özgü bir risk faktör kombinasyonu vardır. Yukarıda bahsettiğim risk faktörlerinden herhangi
    biri kırılma noktası yaşarsa ya da bir risk faktöründen diğerine geçiş olacak olursa sonunda bağımlılık kazanılmış olacaktır (buradaki kazanım olumlu anlamda değildir.)

    Sonuç olarak her bir insanın benzersiz bir risk faktörü düzeni vardır. Ya da madde kullanımına olan yatkınlıklarını arttıran şeyler söz konusudur. Birçok insan madde kullanıyor olsa da madde bağımlılığı sorunu ancak bu risk faktörleri art arda sıralandığında ortaya çıkar.

  • Anemi (kansızlık) nedir?

    Kanımız dışarıdan aldığımız besinleri, oksijeni ve vücudumuzda oluşan hormon ve proteinleri doku ve organlara taşırken, doku ve organlarda oluşan atık ve zararlı maddeleri de vücudumuzdan uzaklaştırmaktadır. Bu taşıyıcılık görevinin yanında vücudumuzu mikroplara ve diğer çevresel zararlara karşı koruma gibi çok önemli işlevleri vardır. Kandaki hücresel elemanlar 1) Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar), 2) Beyaz kan hücreleri (akyuvarlar), 3) Pıhtılaşma pulcukları (trombositler) dır. Alyuvarların içinde oksijen taşıyan hemoglobin denen çok önemli bir madde bulunur. Büyük çocuk ve erişkinlerde kan üretim yeri yani kan fabrikası başlıca kemik iliğidir. Normal bir erişkinde kemik iliğinde günde ortalama 500 milyar hücre üretilir. Doğum öncesi, yenidoğan ve erken çocukluk dönemlerinde kan yapımı ve kan değerleri erişkin bir kişinin değerlerinden farklılık göstermektedir. Bu nedenle hiçbir şekilde erişkin kan değerlerini çocuklarınkiyle bir tutmamak gerekir.

    Anemi, kan hemoglobin ve hematokrit konsantrasyonunun yaşa ve cinse göre belirlenmiş normal değerlerin altına inmesi olarak tanımlanır. Tam kan sayımı sonuç belgelerinde kan değerlerinin düşük veya yüksek diye belirtilmesi erişkin insanların normal değerlerine göre yapılmaktadır. Çocuklarda ise normal değerler yaşa göre değişkenlik gösterdiği için bu sonuçların doktor tarafından ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Anemi bir bulgu ve sonuçtur. Önemli olan anemiye neden olan kaynağın ve hastalığın gecikmeden ortaya çıkarılması ve tedavi edilmesidir. Anemili bir çocuğu en iyi değerlendirebilecek hekimler ise Çocuk Hematoloji uzmanlarıdır.

    Anemi nedenleri

    Anemiler başlıca dört nedenle ortaya çıkabilir:

    Alyuvar yapım bozukluğu; kemik iliğinin yeterince çalışmaması, (ilik kuruması- aplastik anemi, enfeksiyon, ilaç veya kanser) veya iliğin çalışmasını sağlayan eritropoetin maddesinin yetersizliği (kronik böbrek yetmezliği, hipotiroidi, romatizmal hastalıklar)

    Alyuvarların olgunlaşmasındaki bozukluklar (örn; demir eksikliği, akdeniz anemisi, kurşun zehirlenmesi, vitamin B12 eksikliği, folat eksikliği)

    Alyuvarların zamanından önce yıkılması ve yok edilmesi (örn; alyuvar zarında bozukluk veya içindeki maddelerde eksiklikler, hemoglobin yapısında bozukluklar, bağışıklık sistem bozuklukları, dalağın fazla çalışması vb..)

    Kan kayıpları (kanamalar)

    Anemik hastada hangi bulgular görülebilir?

    Aneminin sık görülen bulguları halsizlik, iştahsızlık, çabuk yorulma ve solukluktur. Anemi, bebeklerde huzursuzluk, beslenme güçlüğü, ağlarken morarma, büyüme ve gelişmelerinde duraklama ile kendini gösterebilir. Özellikle demir eksikliği ve vitamin B12 eksikliğine bağlı anemide okul başarısında düşme, unutkanlık, anlama ve algılama güçlüğü, zeka düzeyinde azalma görülebilir. Kemik ve eklem ağrıları, lenf bezelerinde büyüme, karaciğer ve dalak büyüklüğü ile birlikte anemi olması lösemi ve diğer bazı önemli hastalıkları akla getirir. Çarpıntı, baş ağrısı, sık hastalanma, yenmemesi gereken toprak, sıva, buz gibi maddeleri yeme isteği, tırnaklarda bozukluk, tad alma duyusunda kayıp, dilde ağrı ve ağız kenarlarında yaralar olabilir.

    Anemi şüphesi olan çocukta ilk yapılacak laboratuvar tetkikleri nelerdir?

    Tam kan sayımı

    Periferik yayma değerlendirilmesi

    Retikülosit sayımı

    Ferritin ve CRP

    Öykü, muayene ve bu incelemeler ile anemi nedeni hakkında ön fikir elde edildikten sonra anemiye sebep olan asıl durumun uzman hekimlerce ortaya çıkarılması ve uygun şekilde tedavi edilmesi en doğru yaklaşımdır.

  • Bonzai

    Bonzai

    21 Ağustos 2014 tarihinde gün boyu süren, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi konferans salonunda yapılan “Her Yönüyle Bonzai Sempozyumu”, bonzai konusunda zengin ve güncel bilgilere ulaşmamızı sağladı. Konunun uzmanları (Sağlık Bakanlığı, TUBİM, Yeşilay, Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi, Adli Tıp Kurumu yetkilileri, Adli Tıp, Kardiyoloji, Acil Tıp, Psikiyatri öğretim üyeleri ve AMATEM-ÇEMATEM’de görevli psikiyatri uzmanları) tarafından 4 ayrı panelde bonzai konusu sosyopolitik stratejiler, narkotik, klinik aciller ve bağımlılık yönünden değerlendirildi. 2011 yılından beri yasal düzenleme ile kontrol altına alınmaya çalışılan, popüler olduğu kadar son yıllarda oldukça tehlike arz eden bonzai hakkında sempozyumdan not defterime kaydettiğim bilgileri aşağıda sizlerle paylaşırken bu sempozyumu tertip eden ve bizleri bilgilendiren tüm uzmanları kutluyor ve teşekkürlerimi bildiriyorum.

    * Sentetik kannabinoid türevi uyuşturucuların prototipi olan bonzai, gençlerimizin masumlaştırarak söylediği gibi “esrar taklidi” değil, pek çok toksik kimyasal maddenin bitkilere püskürtülmesi ile sunuma hazırlanan ve eroin gibi etki eden, ölümcül sonuçlara neden olabilen bir maddedir.

    * Kullanılan bitkiler: ada çayı, yavşan otu, damiana çayı, salvia divinarium bitkisi. Bitkiler hem hazırlamada kullanılıyor hem de sahte bir masumiyet sağlanıyor (bitkisel ürün).

    * İlk zamanlar banyo tuzu, bitki gübresi, koku giderici, tütsü, havuz temizleyicisi şeklinde satışa sunulmuş.

    * Bonzai, K2, Jamaika, Rüya, Bombay mavisi, Boncuk, Spice şeklinde pek çok sokak ismi var.

    * 1994’de masum ilaç araştırmalarının ürünü olarak bulunan, 2000’de işlevsellik kazanan, 2004’de masum bitkisel ürünmüş gibi kötü amaçlarla ilk satışı yapılan, 2009’da Avrupa’da ve 2011’de ülkemizde yasaklanan bir maddedir.

    * ABD’de okul araştırmalarında esrardan sonra 2. sırada tüketimi olan, ülkemizde ise denetimli serbestlikten faydalanan hastalarda son 2 ayda rutin idrarda bakılmasından sonra %14.9 ile esrardan daha çok kullanıldığı tespit edilen bir maddedir.

    * Bonzai öncesi % 99.3 esrar kullanımı var (hiçbir uyuşturucu masum değil, “ne olacak ot değil mi?” dememeli!!!)

    * Genellikler gençlerde, esrar kullanıcılarında ve (yasaklanmadan önce) yeni madde kullanımı meraklılarında/bitkisel ürün kullananlarda (Çin menşeili, reklam edilen ürünler) kullanma riski fazla.

    * % 91 oranında gençler arkadaşı sayesinde bonzai ile tanışıyorlar (“benim çocuğum içmesin de arkadaşları ne yaparsa yapsın” yaklaşımı yanlış, toplumumuzdaki tüm çocukları, kendi çocuğumuz gibi görme hassasiyetine sahip olmak gerekiyor!!!).

    * Beraberinde diğer uyuşturucu maddelerin de kullanımı yaygın.

    * En fazla etkilenen yaş grubu ergenler: 2013’de başlama yaşı 13.75’e kadar düşmüş.

    * Ergenlerde ortaya çıkan olumsuz sonuçlar: ders başarısında düşme, okulu bırakma, aile ile çatışma, arkadaş çevresini değiştirme, davranış bozuklukları, ergenlik döneminde olması gereken eğitimlerin (empati, insani ilişkiler, sosyalleşme vs.) geri kalması, kendine zarar verme, bonzai psikozu, intihar (20-30 kat artıyor), şiddete eğilim (12-16 kat artıyor), bulaşıcı hastalıkların (hepatit vs) artması.

    * Narkotik yönünden madde kullanımı oranları yıllar içinde artmış, 2013 verilerine göre 70 ilimizde sentetik kannabinoid yakalanması olmuş (geçmiş yıllarda il sayısı çok daha az iken yaygınlaşmış) ve yakalanan vakaların sayısı 2012’ye göre 2.28 kat artış göstermiş. Türkiye madde yakalanmasında dünya birincisi olmasına rağmen madde kullanımı ülkemizde azalmıyormuş.

    * Ulaşılabilirlik kolay ve maliyet çok düşük, gram fiyatı ortalama 50 TL, “cigaralık” olarak tek içimlik satışlarda 3-7 TL maliyet var. Bu durum da tüketim yaşının düşmesine, okul önlerinde satılmasına neden oluyor.

    * 1 kg. hammaddeden 200.000 paket bonzai üretilebiliyor, kar payı çok yüksek.

    * İnternet üzerinden satış yapılması çok fazla, ilgili sitelere sınır konulsa da hemen pek çok yenisi açılıyor.

    * Madde kullanımı kendisini hep yeniliyor, 300’den fazla uyuşturucu madde var. Sentetik kannabionidlerde ise 105 farklı çeşit var. Bu nedenle yasal sınırlamalar koymakta zorlanılıyor, yeni bir form ile yasal yasaklamalar delinebiliyor.

    * “Bugünün kullanıcısı yarının satıcısı” ilkesi var ve kullanım yaşı düştükçe satıcıların yaşı da düşüyor.

    * 2013 verilerine göre 232 kişide direkt madde bağlantılı ölüm olmuş (geçen yıla göre 2 kat fazla).

    * 10-19 yaş aralığı madde bağlantılı ölümlerde geçen yıllara göre artış var.

    * Dolaylı madde bağlantılı ölümler (kaza, intihar, cinayet, yaralama vs.) 2013’de bir önceki yıla göre 3 kat artmış.

    * Bonzai çoklu karışım olduğu için daha ölümcül oluyor (satıcılar pek çok maddeyi maliyeti düşürmek için karıştırıyor ve bu karıştırma işleminde bir standart ölçü veya kural yok).

    * Bonzai kullanımında ortaya çıkan bozukluklar:

    – kalp-damar sistemi bozuklukları: hipertansiyon, taşikardi, göğüs ağrısı, ritim bozuklukları, kalp krizi, ani ölüm

    – Hiperglisemi, asidoz

    – Böbrek yetmezliği

    – Epileptik atak (sara nöbeti)

    – Denge bozukluğu

    – Psikiyatrik bozukluklar: hezeyan, hallüsinasyon, ajitasyon, anksiyete, depresyon, konfüzyon, psikoz atakları

    * Bonzai bağımlılığı ciddi bir halk sağlığı sorunu ve genç nüfusu etkilemekte. Tolerans hızla gelişiyor (bağımlılık riski fazla).

    * Kolay uygulanabilmesi, ulaşılabilirliğinin fazla olması, ucuz olması ve etkisinin fazla olması nedenleri ile “biyolojik bir silah” olduğu söylenebilir mi? (bir biyolojik silah kadar tehlikeli!)

    * Ne yapmalı?

    – Önlemede yapılacaklar:

    1- Gençlerin eğitimi: aile ilişkileri, okul ve gece hayatı, sosyal medya etkileşimleri

    2- Bitkisel ürünlerin denetimi

    3- Yeni testlerin kullanımı (tespit, tarama)

    4- Reklamın önlenmesi (özellikle internette)

    5- Yasal düzenlemeler

    6- Sosyal hizmetler

    7- Medyanın desteği

    8- Psikolojik destekler

    – Akut dönem ve idame tedavisi önemli. Semptomatik ve destek tedavileri ön planda. Bu arada sağlık personeline şiddet nedeni olmasına dikkat etmek gerekiyor.

    * Multidisipliner (dahiliye, kardioloji, nöroloji, psikiyatri vs.) yaklaşım gerekli.

    – Toplum temelli mücadele merkezleri önemli: tedaviye ulaşım, tedavide süreklilik, yerel güçlerin işbirliği ve iletişimi, çevresel faktörlerle mücadele gerekli.

    – Türkiye’de 26 adet AMATEM (alkol ve madde bağımlılığı araştırma tedavi ve eğitim merkezi) ve 3 adet ÇEMATEM (çocuk ve ergen için) mevcut, sayılarını artırılması gerekiyor.