Etiket: Kronik

  • Yeni nesil gıda intoleransı testi

    Yeni Nesil Gıda İntoleransı Testi

    York Testi, hangi gıda veya gıdalara karşı intoleransınız olduğunu hemen öğrenebileceğiniz bir kan testidir.

    York Testi şirketi, parmak ucunuzdan alacağımız bir damla kanı inceleyerek, vücudunuzun hangi besinlere karşı intoleransı olduğunu tespit eder ve testin neticesine göre uygulamanız gereken ‘kişisel’ beslenme planı oluşturmanıza yardımcı olur.

    Aslında tıp dünyası “Gıda İntoleransı Testi” kavramını çok uzun süredir biliyordu, ancak birçok doktorun aklındaki soru işareti, bunu tespit etmek için yapılacak testlerin ne derece güvenilir olduğuydu.

    Eski jenerasyon testler genelde doğru sonuçlar vermediği için hastayı iyileştirmek yerine daha da sıkıntıya sokuyordu.

    York Testi yeni jenerasyon bir Gıda İntoleransı Testidir ve York Testi’nin keşfi tıp dünyasında, Röntgen’den MR’a geçiş gibi büyük bir teknolojik adım olarak algılanmıştır.

    Eski ve yeni jenerasyon testler arasındaki farkın sebebi, York Testi’nin Aktif ve Pasif intoleransı birbirinden ayırtetme tekniğidir. Eski testlerde 40-50 adet gıda intoleransı çıkan raporlar York Testi’nin “Subclass 4 igG Examination” tekniğiyle pasif intoleransları elemesiyle 2-3 gıdaya indirgenmektedir. Yani, York Testi yaptıran hastalar sadece aktif olan intoleranslarını öğrenmektedirler. York Testi Laboratuarları 25 sene süren bir araştırma neticesinde bu testleri geliştirmiştir ve York Testi’nin tekrar doğrulanabilirlik oranı %98’ler seviyesine ulaşmıştır ki bu eski test teknikleri için hayal bile edilemeyecek bir başarı noktasıdır.

    Gıda intoleransı alanında en ileri yöntem olarak kabul edilen bu “Subclass 4 igG Examination” tekniğini 2004 yılında keşfeden York Testi şirketi bu çığır açan buluşu nedeniyle İngiliz Kraliçesi’nden İngiltere’nin en başarılı şirketi ödülünü almıştır.

    İstatistiklere göre, eski model testleri kullanan hastaların sadece %3’ü kendilerine verilen karmaşık diyet programını anlamış ve takip edebilmiştir. Oysaki bu rakam York Testi’nde %93′tür.

    Gıda İntoleransı şu hastalıklara yol açabilir:

    – Şişmanlık,

    – Kilo verememe,

    – Migren,

    – Akne,

    – Nedeni bilinmeyen ödem,

    – Gaz,

    – Şişkinlik,

    – Kronik yorgunluk,

    – Kabızlık,

    – Cilt problemleri (örn. sivilceler, kaşıntı nörodermatit, kronik egzema vs.),

    – Romatizmal hastalıklar,

    – Astım,

    – İshal ,

    – Mide krampları,

    – Depresyon,

    – Uyku bozuklukları,

    – Baş ağrısı,

    – Solunum yolu hastalıkları,

    – Kronik Farenjit,

    – Sürekli nezle olma,

    – Ağızda yaralar,

    – Epigastrik Ağrılar,

    – Crohn hastalığı,

    – İrritabl Bağırsak Sendromu,

    – Sık gribe yakalanma,

    – Kronik burun akıntısı,

    – OSB (Otistik Spektrum Bozukluğu),

    – Sedef hastalığı,

    – Nörodermatit,

    – Ürtiker

    YORK Testi’ni uygulamış olan 2500 hasta arasında yapılan anket şu sonuçları vermiştir:

    Hastaların;

    %90′ı, kendi pozitif deneyimlerine dayanarak YORK Testi’ni herkese tavsiye ettiklerini…

    %72′si, bu test sonucunda sağlık durumlarının büyük ölçüde düzeldiğini…

    %78′i, sorunlu olarak teşhis edilmiş gıdaları zamanla tekrar beslenme planlarına dahil ettikleri zaman düzelmiş olan semptomların %90′ının tekrar geri geldiğini

    belirtmişlerdir.

    York Testi sonrası sorunlu besinleri çıkaran hastalardaki iyileşme oranları

    Kronik Semptomlar Belirgin İyileşme

    Gastro-intestinal 80%

    Solununum 72%

    Nörolojik 78%

    Dermatolojik 76%

    Kas-iskelet sistemi 64%

    Psikolojik 81%

    Diğer 79%

  • Ürtiker (kurdeşen) nedir ?

    Kızarık ve ödemli kabarıklık veya plaklar ile karakterize bir hastalıktır. Çok sayıda farklı uyarana karşı ortaya çıkabilir. En önemli özelliği lezyonların aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolmasıdır. Halk arasında “kurdeşen” adı ile anılır. Toplumdaki bireylerin yaklaşık %20’si yaşamları boyunca en az bir kez ürtiker (kurdeşen) atağı geçirir.

    Akut ve kronik olarak iki grupta incelenir. Lezyonlar altı haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker adını alır. Akut ürtikerde etyolojik ajanı bulmak daha kolayken, kronik ürtiker olgularının dörtte üçünde neden saptanamaz. Kronik ürtiker sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmektedir.

    Klasifikasyon:

    I. İmmunolojik ürtiker

    Ig E’ye bağlı

    Atopi

    Diğer

    ? Özgün antijen duyarlılığı

    ? Fiziksel ürtiker

    ? Kontakt ürtiker

    ? Kolinerjik ürtiker

    B. Ig E’ye bağlı olmayan

    Sitotoksik reaksiyonlara bağlı

    İmmun kompleks oluşumuna bağlı

    Komplemana bağlı

    II. İmmunolojik olmayan ürtiker

    Urtikaryojenik ajanlara bağlı

    Direkt mast hücresini etkileyenler

    Araşidonik asit metabolizmasını etkileyenler

    B. Fiziksel ürtiker

    C. Kontakt ürtiker

    D. Kolinerjik ürtiker

    E. Komplemana bağlı ürtiker

    III. Sekonder ürtiker

    IV. İdiyopatik ürtiker

    Ig E’ye bağlı ürtiker daha çok akut formda ve kişisel / ailesel allerjik bünye öyküsü ile birlikte görülmektedir. Olgularda Ig E tipinde antikorlar gösterilebilir. Kronik ürtikerlerin sadece % 3-4’ü bu mekanizma ile oluşur.

    Ürtikerlerin %10-20’si fiziksel uyarılarla ortaya çıkar.

    Fiziksel ürtikerler:

    ? Basınç ürtikeri: Basınca maruz kalan bölgelerde ortaya çıkar

    ? Dermografik ürtiker: Kemer gibi bası yerlerinde çizgisel tarzda ortaya çıkar.

    ? Soğuk ürtikeri: Ailesel veya sonradan kazanılmış olabilir. Sekonder olarak, disglobulinemi, kollajen-vasküler hastalıklar, lösemi, karaciğer hastalıkları, maligniteler ve enfeksiyoz mononükleoz gibi infeksiyon hastalıklarında görülebilir.

    ? Solar ürtiker: Görünür ışık ve UV ışınlarına bağlı gelişir.

    ? Aquajenik ürtiker: Nadirdir. Su ile temastan yaklaşık 30 dakika sonra ürtiker lezyonları ortaya çıkar.

    Ürtikaryojenik ajanlar, spesifik bir antikor söz konusu olmadan ürtiker oluşturabilirler. İlaçlar, bitkiler, böcekler, deniz anası direkt mast hücresinden histamin salınımına yol açarlar. Aspirin ve non-steroid anti-inflamatuarlar araşidonik asit metabolizmasını etkilerler. Bu sayede direk ürtiker meydana gelebilir.

    Ürtikerdeki etyolojik ve provokan faktörler:

    İlaçlar: kodein, kokain, morfin, radyokontrast maddeler

    Yiyecekler: Balık, çukulata, yumurta, süt, peynir, çilek, muz, üzüm, domates, fındık, baharat, kahve, çay, şarap.

    Katkı maddeleri: Tartrazin, azo boyaları, benzoat, sülfitler.

    İnfeksiyonlar: Viral, bakteriyel, fungal, paraziter.

    Gastrointestinal sistem hastalıkları: gastrit, enterit, kolit, aklorhidri, konstipasyon, pankreas hastalıkları.

    Solunumsal allerjenler: polen, hayvan tüyleri, ev tozu akarı

    Sistemik hastalıklar: SLE, RA, dermatomiyozit, lenfoma, lösemi, renal hastalıklar

    Endokrin bozukluklar: Hiper / hipotiroidi, menstruasyon, gebelik, diabetes mellitus.

    Deri hastalıkları: Pemphigoid, amiloidoz, DH, id reaksiyonları

    Psikojenik faktörler’dir.

    Tedavi :

    Tetikleyici faktörlerden uzaklaşma (alkol, aspirin)

    H1 antihistaminikler (tek veya yetmiyorsa farklı gruptan iki antihistaminik)

    H1 ve H2 reseptör blokerlerinin kombinasyonu

    Beta adrenerjik ajanlar (efedrin, adrenalin)

    Trankilizanlar

    Kortikosteroidler

    Mast hücre stabilizatörleri (ketotifen, sodyum kromoglikat)

    – Herediter angioedema’da Danazol

    – Neden bulunabilirse ortadan kaldırma (deri testleri uygulanabilir)

    – Ürtikeryal vaskülitte: – H1 antihistaminikler (gerekirse H2 )

    H1 bloker + NSAİ

    Kolşisin (0.6mgx2)

    Dapson (50-200mg)

    Hidroksiklorokin (200-400mg)

    Sistemik kortikosteroid

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Ozon terapi ,

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Ozon, üç oksijen atomundan oluşan bir kimyasal bileşiktir (O3). Ozon, atmosferde genel olarak iki atomlu halde bulunan normal atmosferik oksijene (O2) nazaran çok daha yüksek enerji taşıyan bir yapıya sahiptir. Çok güçlü okside etme özelliği vardır. Etkin bir dezenfektasyon maddesidir. Ozon tedavisi birçok hastalığın tedavisinde destekleyici bir tedavi yöntemidir. Bu olumlu sonuçlar bir seri tıbbi araştırma ve tıbbi yayın ile kanıtlanmış olmakla birlikte kural olarak hastalıkların tedavisinde ozon diğer tedavilere ek olarak uygulanır ve tamamlayıcı tedavi grubuna girer. Diğer tıbbi tedavi yöntemlerinde de olduğu gibi % 100 başarı garantisi verilemez. Tedavi başarısı uygulanan duruma, hastalığın ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Ozon tedavisi ile hastanın genel durumunda iyileşme ve ağrılarında azalma olabilmektedir. Başarı hastanın ve hastalığın durumuna bağlı olduğu gibi uygu

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Özellikleri ve Etkisi

    Kronik yorgunlukta

    Allerjik hastalıklarda

    Kronikleşen üst solunum yolu hastalıkları (Örneğin Kronik Otit, Sinüzit)

    Dolaşım bozukluklarında

    Virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde (Örneğin Hepatitler, Uçuklar (herpes))

    Zor iyileşen enfekte yaralarda (Örneğin Diabetik Ayak, Staz Ülserleri)

    Enflamatuar barsak hastalıklarında (Örneğin Kolit, Proktit)

    Eklem hastalıklarında (Örneğin Gonartrozlar gibi)

    Kas ağrısında (Örneğin Fibromiyaljiler)

    Nörolojik hastalıklarda (Örneğin Multiple Skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi)

    Yaşlılıkta (Geriatri)

    Kanser tedavisinde ilave ya da tamamlayıcı olarak ozon bağışıklık sistemini güçlendirici olarak düşük dozlarda “majör otohemoterapi” formunda veya “minör otohemoterapi” olarak

    Antiaging ve zayıflamada

    Endikasyonları (Ozon Terapi Kimlere Uygulanmaz)

    Ozonun uygulanmasının yasak olduğu hastalıklar son derece sınırlıdır.

    Favizm (alyuvarlarda bir enzim eksikliği ile seyreden (Glukoz 6 fosfat dehidrogenz enzim eksikliği) hastalığında

    Aşırı alkol kullananlarda

    Hipertroidi; troid bezi aşırı çalışanlarda

    İleri derecede kansızlık ve kanla ilgili bazı rahatsızlığı (hemofili, kanama pıhtılaşma hastalıkları v.s.) olan hastalarda

    Kronik ve tekrarlayıcı pankreas bezi iltihaplarında (Pankreatitler)

    Yeni gelişmiş kalp enfarktüsü ve kanamanın aktif olarak devam ettiği beyin felci gibi bazı hastalıklarda uygulama yapılmaz

    Medikal ozonun iyi bilinen bakterisidal (bakteri öldürücü), fungisidal (mantar öldürücü) ve virostatik (virüs çoğalmasını önleyici) özelliği sebebiyle, enfekte olmuş yaraların dezenfeksiyonunda ve ayrıca bakteri ve virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılır. Kan dolaşımını arttırma yeteneği sebebiyle dolaşımla ilgili bozuklukların tedavisinde kullanılır.

    Düşük dozlarda kullanıldığında, vücudun direncini arttırır diğer bir deyişle ozon bağışıklık sistemini aktive eder. Ozon sayesinde oluşan bu aktivasyona cevap olarak, vücudun bağışıklık hücreleri cytokin (interferon yada interleukin gibi önemli aracıları içeren) adı verilen özel habercileri (mesaj taşıyıcıları) üretir. Bunlar hastalıklara direnmek için uyarılan bütün bağışıklık sistemi boyunca zincirleme bir şekilde pozitif değişiklikler yaratarak diğer bağışıklık hücrelerini haberdar ederler. Bu da medikal ozonun, özellikle bağışıklık sisteminin zayıf olduğu veya bozuk olduğu hastalarda başarılı sonuçların alınmasına yol açar.

    Majör Otohemoterapi adıyla bilinen küçük miktarlarda uygulanan ozon sonuç olarak vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikalleri yok eden enzimlerini aktive ederler. Kronik enflamatuar hastalıklarda ozonun neden kullanıldığı böylece anlaşılmaktadır.

  • Sinsi bir hastalık hepatitler  siz de hepatit hastası mısınız?

    Sinsi bir hastalık hepatitler siz de hepatit hastası mısınız?

    Hepatit B ve C karaciğer sirozu ve karaciğer kanserinin en önemli nedenleri arasında olmasına rağmen binlerce kişi hastalığından habersiz yaşamaktadır;fakat basit bir kan testi ile tanı konulup tedavi etmek günümüzde mümkün hale gelmiştir.

    Sinsice ilerleyen hepatit nedir?

    Belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir?

    En basit tanımıyla karaciğer iltihabı olan hepatitlerin en önemli nedenleri viralenfeksiyonlardır.

    Viral hepatitler içerisinde yer alan Hepatit A’yı çoğumuz çocukluk döneminde geçirmişizdir ve vücut buna karşı antikor üretmiş, bağışıklık kazanmıştır. Oysa hepatit B ve hepatit C’nin yol açtığı kronik enfeksiyon, karaciğer sirozunun ve karaciğer kanserinin yaklaşık %70-80’ninin sebebidir.

    Genelde mikrop vücuda alındıktan sonra sessiz ve sinsi bir şekilde ilerler.

    İlk enfeksiyon hastaların %20 sinde belirgin sarılığa neden olur. %80 hastada ise sessiz ve sinsi sarılık olmadan geçirilir. Bazen halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık görülebilir.

    Genellikle tanı konulamayan, sessiz ilk enfeksiyon sonrası oluşan kronikviral enfeksiyon 10 – 30 yıl arası gibi uzun bir belirtisiz dönemden sonra siroz ve kansere sebep olabilir.

    Klinik belirtiler ancak hastalık ilerlediği zaman ortaya çıkar. Siroza bağlı karaciğer yetersizliği ve kanser en sık ölüm nedenidir.

    Yeni doğanlar, bebekler, ilköğretim çağındaki öğrencilerin tamamı ve erişkin yaştaki risk gruplarında yer alanlar mutlaka aşılanmalıdır. Aşılar son derece güvenlidir. Halk arasındaki yanlış bilgilere itibar edilmemelidir.

    Virüs İnaktif Olabilir

    Kronikinfeksiyon,klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerde durum, ‘inaktif taşıyıcılık’ veya ‘inaktif kronik HBVinfeksiyonu’ olarak adlandırılır. İnaktif taşıyıcılık, inatçı ve genelde ömür boyu süren, selim bir haldir.

    Hastaların uzun süreli takibinde,çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur.Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. Her ne kadar selim seyirli bir durum olarak tanınsa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir.

    Kronik HBV infeksiyonu olanların daha az bir kısmında virüs aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba yol açar. HBV, DNA’nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklikle karakterize durum ‘kronik B hepatiti’ olarak tanımlanır.

    Hastalık bulaşıcı mıdır?

    Kronik hepatit B ve C hastalarının %80’ninin tanı konulmamış hastalığından habersiz normal yaşamını sürdürüyor olması aslında en önemli ve endişe verici gerçeklerden biridir.

    Bugün dünyada yaklaşık 300 milyon kronik hepatit B’Lİ ve 100 milyon kronik hepatitC’lihasta bulunmaktadır.

    Ülkemizde ise 3 milyon kronik hepatit B ve 500 bin civarında kronik hepatit C enfeksiyonluhasta vardır.

    Hastalığın bulaşmasında kimler risk altındadır:

    – Kan transfüzyonu yapılanlar

    – Alkolizm ve uyuşturucu madde bağımlısı olanlar

    – Damardan uyuşturucu madde kullananlar ortak enjektörün kullanılması nedeniyle bulaştırırlar.

    – Cerrahi ameliyat geçirenler

    – Diş tedavisi yaptıranlar

    – Hastanın kan ve vücut salgılarıyla temasta olanlar

    – Seksüel temas (çok eşli cinsel yaşam)

    – Enfekte kişilerin aile bireyleri

    – Erkek homoseksüeller

    – Dövme, “piercing” vb. uygulamaları yaptıranlar

    – Hemodiyaliz hastaları

    Bu durumda binlerce kişi hem karaciğer sirozu hem de karaciğer kanseri gibi ciddi hastalıklara maruz kalma riski altındadır. Ailesinde hepatit B ve C mikrobunu taşıyanlar ve hasta olanlar mutlaka kendilerine ve ailenin diğer bireylerine kan testi yaptırmaları önerilmektedir.

    Dünya hepatit birliğinin” Kayıp insanlar” olarak tanımladığı kişilere son derece basit ve kolay uygulanan her hastane ve laboratuvarda genelde rutin yapılan hepatit B ve hepatit C testleriyle teşhis etmek mümkündür.

    Hepatit B’lihastalar hepatit D(Delta) yönünden de mutlaka araştırılmaları gerekir. Çünkü hepatit D tek başına değil hepatit B ile birlikte görülür. Hepatit B ve D birlikte olduğu zaman tedavisi daha zorlu bir sürece girer ve daha çok önem kazanır.

    Tedavide Başarı Oran Nedir?

    Günümüzde hepatit B ve Hepatit C’nin tedavisi son yıllarda uygulamaya giren son derece etkili ve kolay alınan ilaçlarla iyileşme ve kür sağlama aşamasına gelmiştir.

    Özellikle hepatit C’de virüsü tamamen yok eden küratiftedavininbaşarı oranı %98’in üzerine çıkmıştır. Hepatit B ve C’de erken tedavi şarttır. Sessiz ve sinsi ilerlemesi dolayısıyla gerekli tarama testleri zamanında yaptırılmazsa hasta direkt olarak karşımıza karaciğer kanseri ve karaciğer sirozu olarak gelebilir.

    Halk arasında yaygın olan “eş, dost” tavsiyesiyle iyi geldiği söylenen birçok sözde bitkisel kökenli aktarlarda gelişigüzel; doktor kontrolü olmadan satılan ürünlere kesinlikle itibar edilmemelidir. Bunların çoğu karaciğere toksiktir. Klinikteki tecrübelerimizde bunları kullanan ve karaciğer nakline kadar giden hastalarımızın olduğunu belirtmek isterim.

    Hepatit B’deki ilaçla tedavi başarı oranları da son derece yüksek olup %80-90’lara gelmiştir.

    Tedavide nadir vakalar dışında artık enjeksiyon yerine ağızdan kolay alınan haplarla başarılar sonuçlar alınmaktadır.

    Siroz ve karaciğer kanseri gelişmiş hastalarda tedaviye rağmen istenen iyileşme tam olarak sağlanamazsa bu hastaların bazılarına karaciğer nakli gerekebilir. Karaciğer naklinde de ülkemizde dünyanın en iyi merkezleriyle yarışan sonuçlar alınmaktadır.

    Sonuç olarak kronik hepatit B ve C günümüzde erken teşhis edilir ve takibe alınırsa tedavisi son derece başarılı ve yüz güldürücüdür. Hastalık sessiz ve sinsi ilerlediği için zamanında gerekli tedbirler alınmazsa karaciğer sirozu ve kanseri kaçınılmaz hale gelir.

  • Mide kanseri öncüsü intestinal metaplazi

    İntestinal metaplazi mide mukoza epitelinin kronik hasar sonucunda intestinal tip epitelle yer değişmesine denir. İntestinal metaplazi mide kanserleri açısından prekanseröz lezyon olarak kabul edilir ve mide kanseri riskini 6 kat arttırır. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori enfeksiyonu olan kişilerde, 1. derece yakınlarında gastrik kanser olan kişilerde, sigara içenlerde ve yaşla birlikte artar. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori pozitif olanlarda daha fazla görülürken, negatif olanlarda daha az görülür. Helicobacter pylori pozitif olanlarda intestinal metaplazi daha genç yaşlarda görülme sıklığı artar. Kırk yaşın altında görülme oranı %5 civarında iken 80 yaşın üzerinde bu oran %46’ ya kadar yükselir. İntestinal metaplazi, non-ülser dispepsisi olan vakalarda %30 civarında iken, gastrik ülseri olan hastalarda %55, intestinal tip gastrik kanser olanlarda ise %100 oranında görülür. İntestinal metaplazi kronik inflamatuvar gastrik mukoza hasarının bir sonucu olarak oluştuğu düşünülmektedir. Helicobacter pylori enfeksiyonları da bu açıdan ana etiyolojik faktör olarak görünmektedir. Helicobacter pylori, intestinal metaplazi riskini 4.5- 9 kat artırmaktadır. Hem ailede mide kanseri öyküsü varsa, hem de Helicobacter pylori enfeksiyonu mevcutsa intestinal metaplazi olma olasılığı daha da artar. İntestinal metaplazi, gastrik karsinogenezde önemli bir kırılma noktasıdır.

    İntestinal metaplazinin helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönüşü genellikle yoktur. Bu arada yapılan çalışmalarda intestinal metaplazi ve helikobakter pylori pozitif olan hastalarda eradikasyondan sonra altı ay süreyle askorbik asit ek katkı tedavisi olarak verilmiş. Bu hastalarda intestinal metaplazinin azaldığı izlenmiş. Öte yandan mukozal atrofi helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönebilir. Diğer yandan helikobacter pylori eradikasyon tedavisi regresyon sağlamasa da progresyonu yavaşlattığını bildiren çalışmalar vardır. Helikobakter pylori eradikasyonu ile geri döndüğü söylenemez ancak enfeksiyon kontrolü ile mukozal hasarın ilerleyişi, displaziye dönüşmesi yavaşlayabilir. İntestinal metaplazi, komplet ve inkomplet tip diye 2’ye ayrılır. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir. Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3’ ünde displazi gelişmektedir.Gastrik kanser riski inkomplet intestinal metaplazide daha da yüksektir. Hem antrum, hem de korpusu tutan durumlarda gastrik kanser riski daha yüksektir. Ayrıca intestinal metaplazi gastrik mukozanın %20 sinden fazlasını tuttuğunda gastrik kanser riski daha da artar.

    Düzenli aralıklarla endoskopik kontrol yapılması intestinal metaplazi olan hastalarda önemlidir. İntestinal metaplazi, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür. O nedenle şüpheli bölgelerden biyopsi alınması gereklidir. Ayrıca helikobacter pilorinin tanısını koyma açısından mide biyopsisi önem arz eder. Helikobacter pylori infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritiN önemli bir nedeni olduğu bilinmektedir. İntestinal metaplazi sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir. Mide biyopsisinde atrofik gastrit açısından da böyle hastaları takip etmek önem arz eder. Dolayısıyla CLO test ile alınan biyopsiler yerine patolojiye gönderilen biyopsiler daha değerlidir.

    1-İntestinal metaplazi %20 den fazla yüzeyi kapladıysa

    2-İnkomplet tip intestinal metaplazi olanlarda

    3-Birinci derecede yakınlarında gastrik kanserli vaka olan intestinal metaplazi hastalarında

    4-Sigara içen ve intestinal metaplazisi olanlarda mide Ca riski daha artar ve böyle hastaların endoskopik kontrollere tabii tutulması gereklidir.

    Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Konumuz: hepatit c !

    Karaciğer kendini sürekli olarak yenileyen bir organ olduğu için zarar görmüş olsa bile eskisağlığına kavuşabiliyor. Vücudumuzu zehirlerden arındırma görevini üstlenen bu önemli organ en çok aşırı miktarda alınan alkol ve bilinçsiz ve aşırı kullanılan ilaçlar ve enfeksiyonlardan etkileniyor. Hepatit virusları vücuda girdiği ilk ayın sonunda harekete geçiyor ve kişiyi yorgun, halsız ve zayıf düşürüyor.

    ŞİŞKİNLİK SORUN BELİRTİSİ

    Karaciğerle ilgili sorunlar karnın üst kısmında şişkinlik ve aşırı tokluk hissi şeklinde kendini gösteriyor. Uzun süreli sıkça nükseden halsizlik de önemli belirtiler arasında yer alıyor. Bu belirtilerin görülmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurarak gerekli görülen tarama
    testlerinden geçirilmesi gerekiyor.

    TEK SEBEBİ ALKOL MÜ?

    Kronik bir karaciğer rahatsızlığında alkolün payı yüzde 30-40 olarak gösterilse de hastalığın tek sebebi alkol olmayabiliyor. Kimyasal maddeler, ilaç veya virüse bağlı enfeksiyonlar da karaciğer rahatsızlıklarına sebep olabiliyor. Hepatit C, toplumda giderek yaygınlaşan bir hastalık. Virüsü her türlü vücut sıvısından bulaşabiliyor. Özellikle korunmadan yaşanan cinsellik Hepatit C riskini artırıyor.

    MANİKÜR, PEDİKÜR YAPTIRIRKEN DİKKAT!

    Hepatit C’nin en riskli yayılma yollarından biri de kuaför salonları. Kuaför salonlarında yeterince dezenfekte edilmeden kullanılan manikür ve pedikür aletleri ve yine yeterli hijyeni sağlamayan dişçi ekipmanları ya da dövme iğneleri virüs yayabiliyor.

    HALSİZLİK EN ÖNEMLİ SİNYAL

    Hepatit C halsizlik ve soğuk algınlığında yaşanan ağrılara benziyor. Virüs vücuda girdikten 30 ila 180 gün sonra belirtilerini vermeye başlıyor. Virüse 6 aya kadar direnç gösteren metabolizma ise bağışıklık kazanıyor. Ancak virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 5-10’unda hastalık kronikleşebiliyor.

    SARILIKLA AYNI ŞEY Mİ ?

    Gözlerde veya vücutta meydana gelen sarılaşma, karaciğerle ilgili bir rahatsızlıktan dolayı kanda artan bilirubin denen madde miktarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ancak bu hastalık sarılık, Hepatit C değil.Sarılık hepatıtler dışında pek çok karaciğer, safra kesesi ya da pankreas hastalığında görülebiliyor.

    NE YEMELİ ?

    Tüm Hepatit türlerinde olduğu gibi Hepatit C’den tedavisin de de doğru beslenme önemli rol oynuyor. Uzmanlar sağlıklı ve dirençli bir karaciğer için öncelikle tüketilen yağlar konusunda bilinçli olmamız gerektiğini söylüyor.

    Karaciğere yük olan hayvansal yağlar yerine bitkisel yağların tüketimi tavsiye ediliyor. Yine yeterince bakliyat tüketimi ve şeker tüketiminin en az seviyede gerçekleştirilmesi gerekiyor.Ayrıca fazla işlenmiş, katkı maddesı yoğunluğu yüksek gıdalardan uzak durulmalı ve gıdaların temızliğine tarım ilaçlarına bağlı olarak barındırdığı toksinler açısından dikkat edilmelidir.

    SORULAR

    1- Hepatit C vücut sıvısı (ter, cinsel ilişki) ve kan yoluyla bulaşıyor başka manikür, pedikür, dövmeci iğnesi dışında aklımıza gelecek bulaşma şekli var mı?

    Hepatit C nin bulaşması için virus içeren vüçut sıvılarının diğer kişinin vücut sıvıları ile kontağı gerekmektedir. Anneden doğumda ve sonrasında risk oranları farklı olmakla beraber bebeğe bulaş söz konusu olabilmektedir. Kronik hastalığı olup kan ürünü kullananlarda,
    madde bağımlılarında, diyalize giren böbrek yetmezlikli hastalarda , aynı evi paylaşıp diş fırçası jilet bıçağı gibi ortak kullanılan eşyalarda bulaş riski vardır.

    2- Belirtiler arasında Hailsizlik ve kaslarda zayıflık hissi, Baş ağrısı, Karın ağrısı (ki bu ağrısı karaciğer bölgesinin hemen üzerindeki bölge), Bulantı, Koyu renkte idrar (kola rengi), Kilo kaybı, Yağlı yiyeceklerden tiksinme ,Nadiren sarılık ve Eklem ağrıları var. Bu bilgi doğru mu?

    Evet tarif edilen şikayetler olabilmektedir.Ancak hepsi bir arada çoğunlukla görülmemektedir. Vakaların %70-80 ni asemptomatik dediğimiz fark edilmeden geçirilmektedir. Bu vakalar farklı sebeplerle tetkik edilirken rastlantısal olarak bulunmaktadır. Bu sebeple belirli aralıklarda taramaların yapılması oldukça önemlidir.

    3-Bunlardan Anjelina Jolie’de de görülen aşırı zayıflık nasıl seyrediyor 1. Aydan sonra hızla kilo mu kaybediyor kişi mesela ?

    Hepatit C de akut dönemde sarılıklı geçirilen formda beslenme bozukluğu nedeni ile kilo kaybı olabilir. Ancak daha sıklıkla görülen karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri durumundaki terminal dönem hastalardaki kilo kaybıdır.

    Hastalığın sessiz taşıyıcılığı dediğimiz ve vakaların en büyük gurubunu oluşturan hasta kesiminde kilo ile ilişkili değişiklik olmaz.

    Bu nedenle kılo kaybının hastanın durumunu net olarak bilmeden hastalığa bağlamak uygun değildir.

    4- 6 aydan sonra kronikleşiyor hastalık siroz bu aşamada mı görülüyor yani hepatitin direnci tam bitirdiği dönemde o aşama en geç aşama galiba, nakil gereken. Atatürk de sirozdan öldü, nakil yapılsa ölmez miydi o halde ? o aşama da geçilmişti herhalde ?

    Hepatit C geçiren vakaların %70-80 kadarı 6 aydan sonra kronikleşmektedir. Ancak her kronikleşen vaka siroz ya da karaciğer kanseri olmamaktadır.

    Kronikleşen vakaların %15-30 unda kronik karaciğer yetersizliği yani siroz gelişir ve sonrasında da bu zeminde karaciğer kanseri oluşur. Kraciğer sirozu gelişmeyen ancak kanında virusun bulunduğu sessiz taşıyıcı dediğimiz vaka hastalığı bulaştırır ancak bu sebeple hayatını kaybetmez. Karaciğer nakli, karaciğer sirozu yada kanseri durumunda yapılan bir tedavi şekli ve hayat kurtarıcıdır.

    5- Hepatit C karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler , tükürük bezleri, göz ve romatizmal sorunlara yol açabiliyor mu ?

    Evet, hastalık özellikle karaciğeri hedef görerek zarar veriyor .Ancak böbrek , kemik iliği, salgı bezleri gibi ek sistemleri etkileyip fonksıyon kaybına neden olabiliyor. Bazı damar yapısını tutan romatizmal hastalıklarla birlikteliği biliniyor.

    6- Aynı evde yaşayanlarda ortak kullanılan çatal kaşık da riskli mi ?

    Hepatit C nin ağız yoluyla bulaşı yoktur. Cünkü virus mide asidine dayanıksızdır. Ancak ağız içinde dudaklarda yara , çatlak olması halinde teorikte bulaşdan söz edilebilir.

    Virüs kimyasallara ve ısıya hassastır bu sebeple 60 derece üzerinde yıkama ve kaynatma ile elimine edilebilir. Ançak pek çok sağlık sebebi nedeni ile yıkanmamış ortak çatal kaşık kullanımını önermemekteyiz.

    7- Organ nakli ülkemizde başarı olarak ne oranda, hepatit c nedeniyle organ nakli yaptıran vaka oranı nedir? Organ nakline gelene kadar tedavi aşamasında olanlarda tedavi yöntemleri ve süresi hakkında bilgi verir misiniz ?

    2011 yılında ülkemizdeki karaciğer nakil sayısı 900 olup bu nakillerin %90 sebebi viral hepatitlere bağlı komplikasyonlardır. Nakilde başarı oranı vericinin canlı ya da kadavra olmasına bağlı olarak ve merkezlere göre değişkendir ancak %70-90 gibi yüksek oranlardadır.

    Hepatit C nin akut ve kronık döneminde tedavi vakaya göre hastalığın tespit edilen düzeyine ve tipine göre değişir. Ortalama tedavi süresi 1-1,5 yıl kadardır. Tedavide interferon denilen bağışıklık üzerine etkili ilaçlar ve anti viral ilaç gurubu kullanılmakatadır. Tedaviye cevap oldukça değişkendir. Hastalığın tekrarlama oranları yüksektir.

    8- Hastalık çocuklarda daha sinsi ilerliyor galiba okullarda çocukları nasıl koruyabilriz buhastalıktan? Önleyici aşısı yok mu peki ?

    Hastalığa yakalanan çocuklarda kronikleşme oranı ve yakınmasız seyretme oranı %90 gibi oldukça yüksektir.

    Bu sebeplerle hijyen kurallarına uyulması çocuklarda aile ve okul tarafından takip edilmelidir. Kan kardeşi olma gibi çocuklar arsında sık olan uygulamalar açısından aileler çocuklarını bilgilendirmelidir. Virusün yapısı ve alt grupları nedeni ile halen aşı çalışmaları başarısızdır. Tek korunma yöntemi hastalığı bilmek ve sakınmaktır.

  • Hepatit b – c ?

    Hepatit b – c ?

    Hepatit B

    Hafif bir hastalıktan ömür boyu süren, siroz ve karaciğer kanserine yol açabilen farklı sonuçları olabilen bir karaciğer hastalığıdır.

    Hepatit B Hepatit B Virüsü (HBV) ile meydana gelir. Hepatit B akut veya kronik olabilir. Kişi HBV ile enfekte olduktan sonra akut HBV enfeksiyonu meydana gelir. Akut HBV enfeksiyonu altı aydan daha uzun sürerse enfeksiyon kronikleşmiş olur. Kronik enfeksiyon genellikle ömür boyu devam eder. Hepatit B den korunmanın en iyi yolu aşılanmaktır. Kronik Hepatit B nasıl tedavi edilir?

    Kronik Hepatit B hastaları bu konuda uzman hekimler tarafından takip edilmelidir. Kronik hepatit B hastaları hastalık gelişimi ve tedavi seçenekleri açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Tüm kronik Hepatit B hastalarında tedavi gerekli değildir. Kronik Hepatit B tedavisi için çok sayıda ilaç seçeneği mevcuttur. Tedavi ile hastalık etkili bir şekilde kontrol altına alınabilmekte ve karaciğer yetmezliği, siroz veya karaciğer kanseri gibi kötü sonuçların oluşması engellenebilmektedir.

    Hepatit C

    Hepatit C Virüs (HCV) enfeksiyonu sonucunda meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır. Hastalık, bir kaç hafta sürebilen hafif bir formdan hayat boyu süren ciddi hastalığa kadar değişen hastalıklara yol açabilir. HCV genellikle kan yoluyla bulaşır. Hepatit C akut veya kronik olabilir. Akut Hepatit C mikroorganizma vücuda girdikten sonraki 6 ay içinde olan kısa süreli bir hastalıktır.

    Kişilerin çoğunda (%75-85) akut Hepatit C enfeksiyonu kronik Hepatit C enfeksiyonuna dönüşür. Kronik Hepatit C hayat boyu devam edebilen, ciddi sağlık sorunlarına (siroz, karaciğer kanseri) ve hatta ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır.

    Kronik hepatit C’nin etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

    REFLÜ

    Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden özefagusa (yemek borusuna) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma(heartburn) şikayeti ile başvurabilirler. Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

    KABIZLIK

    Kabızlık, en sık karşılaşılan sindirim sistemi problemidir. Bağırsak tembelliği, nedeni bilinmeyen, bireysel yatkınlıkla ilişkili bir durum olabileceği gibi; diyabet, hipotiroidi gibi metabolik olayların bir belirtisi veya kolon kanserinin sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve nörolojik hastalıklar da kabızlığa neden olabilir. Kabızlık şikayetleri yaşayan kişiler için en kötü senaryo olan kolon kanserinin değerlendirilmesinde kolonoskopi altın standarttır ve erken tedavi şansı sağlayarak hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserleri genellikle bağırsakta “polip” dediğimiz ve bu aşamada iken çoğunlukla iyi huylu olan küçük et beni gibi kabarıklıklar şeklinde başlar ve yıllar içinde büyüyüp kanserleşirler. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi 50 yaşına gelmiş herkese tarama amaçlı kolonoskopi yapılması, polip tespit edilirse kolonoskopi işlemi sırasında çıkarılarak (polipektomi) kanser gelişiminin önlenmesi ve bulgulara göre belli aralıklarla işlemin tekrarı tüm dünyada kabul edilmiş bir yaklaşımdır. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde daha erken yaşlarda taramaya başlamak gerekir.

  • Ürtiker ve anjiyoödem

    Ürtiker ve anjiyoödem

    Deride değişik büyüklüklerde olabilen, hafifçe kabarık, oldukça kaşıntılı kızarıklıklardır (Resim-1).

    Görünümü ısırgan otuna (Urtica urens) temas sonucu ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklıklara benzediğinden bu ad verilmiştir. Ürtiker plakları genellikle aniden ortaya çıkar ve genellikle bir iki saat içinde kaybolur. Bazen de kümeler halinde olur ve vücudun bir yerinde kaybolurken başka bir yerinde yenileri belirebilir. (Resim-2).

    Halk arasında “kurdeşen” diye bilinen ürtiker, oldukça sık görülen bir rahatsızlıktır ve insanların %20’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde ürtiker atağı geçirdiği tahmin edilmektedir.

    Ürtiker neden olur?

    Ürtiker genellikle yenilen özel gıdalar veya kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkar. Ürtikere yol açan gıdaların başında süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu yemişler (fındık, yer fıstığı, ceviz), çilek, domates, balık ve kabuklu deniz hayvanları (istakoz, karides, pavurya) gelir. Ürtikere yol açabilen başlıca ilaçlar ise penisilin grubu antibiyotikler, sülfonamidler, aspirin ve epilepsi (sara hastalığı) ilaçlarıdır.

    Ürtikerin diğer olası nedenleri nelerdir?

    Özel bir ürtiker şekli olan dermografizm, derinin sert bir cisimle çizilmesi veya ovulmasını izleyerek, ya da giysi ve çamaşırların vücudu sıktığı yerlerde ortaya çıkan ürtiker şeklidir. Toplumun % 5’inde görülür (Resim-3).

    Kolinerjik ürtiker, vücut sıcaklığını arttıran aktivitelerden sonra ortaya çıkan, etrafı kızarık, toplu iğne başı gibi küçük ürtiker plaklarıdır. Egzersiz, sıcak banyolar, sauna, yüksek ateş veya psikolojik stresler kolinerjik ürtikere yol açabilir. Ürtikerli hastaların % 5-7’sini oluşturur.

    Soğuk ürtikeri, soğuk hava veya soğuk suyla temastan sonra ortaya çıkar. Genellikle kollar ve bacaklar etkilenir. Soğuk havayla temas veya soğuk su içilmesi, dudaklar ve ağızda da ürtiker oluşmasına yol açabilir.

    Solar ürtiker, duyarlı kişilerde güneş ışınlarının oluşturduğu bir ürtiker tipidir. Güneşe çıkıldıktan birkaç dakika sonra lezyonlar belirir.

    Kronik ürtiker ne demektir?

    Bazen herhangi belirgin bir neden bulunamamasına karşın ürtiker tekrarlayabilir. Ataklar halinde altı haftadan daha uzun sürmesi durumunda kronik ürtiker olarak adlandırılır.

    Kronik ürtikerli bir hastada, öncelikle altta yatan başka bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü bazı infeksiyonlar, barsak parazitleri, damar iltihapları, romatizmal hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, kanserler ve lenf dokusu tümörleri kronik ürtikere yol açabilir. Altta yatan böyle bir hastalık bulunmaması durumunda, nedeni belli olmayan (idiyopatik) ürtiker olarak adlandırılır ve çeşitli ilaçlar kullanılarak belirti ve bulgular baskılanır. Kronik ürtiker genellikle hayat boyu sürmeyip birkaç ay ile birkaç yıl arasında iyileşen bir durumdur.

    Anjioödem nedir?

    Ürtikerin deri yüzeyini tutmasına karşın anjioödem derinin daha derin tabakalarında şişme ile karakterizedir. En sık dudaklar, göz kapakları, el ve ayaklarda görülür. Boğazda olması durumunda solunum yolları tıkanabileceğinden acil tedavi önlemleri alınmalıdır. Ancak bu son derece nadir görülebilen bir durumdur. Anjioödem atakları genellikle göz kapakları ve dudaklarda şişmeye yol açar, bir iki gün sürer ve ürtikerle birlikte ya da ürtiker olmaksızın herhangi bir zamanda tekrarlayabilir.

    Herediter anjioödem nadir görülen kalıtsal bir hastalıktır ve bazı olgularda ölümcül seyredebilir. Bu nedenle diğer kronik anjioödem tiplerinden ayrılmalıdır. Anjioödem, yani şişlikler yüz, kol ve bacakların yanı sıra nefes borusu, dil ve gırtlak gibi hava yollarını etkileyebilir. Hatta bazen karın bölgesindeki anjioödemin neden olduğu şiddetli ağrı, hastaların yanlışlıkla apandisit tanısıyla ameliyat edilmelerine yol açabilir. Kandaki özel bir proteinin eksikliğinin bu kalıtsal hastalığa yol açtığı bilinmektedir.

    Ürtiker-anjioödem nasıl tedavi edilir?

    Ürtikere yol açabilecek gıdalar, gıda katkı maddeleri, ilaçlar ve psikolojik stresler gibi tetikleyici faktörlerden olabildiğince sakınmak tedavide temel prensiptir. Atakları tedavi etmek için en çok antihistamin denilen bir grup ilaç kullanılmaktadır. Ürtiker ataklarının antihistaminlerle kontrol edilememesi durumunda, antihistaminlerle birlikte kısa süreyle kortizon içeren ilaçların (kortikosteroidler) kullanımı gerekebilir.

    Hastaların büyük çoğunluğu kortikosteroid tedavisinden yarar görür; ancak potansiyel yan etkileri nedeniyle bu ilaçların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır. Akut ve şiddetli anjioödem olgularında ödemi düzeltmek için bazen adrenalin injeksiyonları gerekebilir. Herediter anjioödem ise özel bazı ilaçlarla tedavi edilebilir. Bütün bu ilaçların mutlaka bir allerji uzmanının önerileri doğrultusunda kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Lökosit sayısı yükselmesi ne anlama gelir?

    Soru: Babamda aşırı terleme vardı. Kan tetkikinde lökosit sayısının 100000 olduğu tespit edildi. Şimdi ileri tetkikler yapılıyor. Babamda ne tür bir hastalık olabilir? Bu hastalık nasıl tedavi edilmelidir? Bu durumdan tamamen kurtulmak mümkün müdür?

    Yanıt:. Akyuvarlar olarak da bilinen lökositler kendi içinde alt gruplara ayrılır. Bunlar içinde iki önemli hücre grubundan söz etmekte yarar var: Birincisi lenfositler, diğeri de granülositlerdir. Bu hücreler infeksiyonlar, romatizmal hastalıklar gibi iyi huylu durumlarda artış gösterebilir. Ancak 100000 gibi bir sayı daha çok lösemi olarak da isimlendirilen kan kanserlerinde görülür. Lösemiler ani başlangıçlı olabileceği gibi sinsi seyir de gösterebilir. Burada hangi hücre tipinin arttığını söylemediğiniz için kesin yorum yapmak zor. Ani başlangıçlı akut lösemilerde kemoterapi ve gereken durumlarda kemik iliği nakli yapılır. Tedavi ile sağlığına kavuşan insanlar azımsanmayacak kadar çoktur.

    Sinsi seyirli kronik lösemiler esas olarak iki ana grupta incelenir: Birincisi lenfositlerin arttığı kronik lenfositik lösemi, diğeri granülositlerin arttığı kronik miyeloid lösemidir. Bu iki hastalık her ne kadar aynı isimle, lösemi olarak isimlendirilse de hastalığın gidişi ve tedavisi yönünden birbirinden tamamen farklı seyir gösterir. Kronik lenfositik lösemiler genellikle yaşlıların hastalığıdır. Lenf bezlerinde büyüme vardır. Lenfosit yüksekliği tedavi için tek başına yeterli bir gerekçe değildir. Bunun yanısıra kansızlık ve trombosit düşüklüğü gibi ek bulgulara gerek vardır. Kronik lenfositik lösemili hastalar uzun yıllar ilaçsız izlenebilir. Gereken durumlarda ağızdan ya da damardan kemoterapi verilir. Tedavide kemoterapiyle birlikte “rituksimab” etken maddeli hedefe yönelik antikorlar da kullanılmaktadır. Nispeten genç olan az sayıda hastada kemik iliği nakli de yapılabilmektedir. Oysa ki kronik miyeloid lösemi daha çok orta yaştaki insanlarda görülen bir lösemi türüdür. Dalak büyümesi en önemli fizik bulgulardan biridir. Kemik iliği nakli, son yıllara kadar hastalığın kesin tedavisinde tek yöntem iken onkolojideki gelişmeler bu hastalığı, hedefe yönelik tedavilerin odağına koymuştur. Tıpta devrim niteliğindeki keşifler ile tedavide büyük başarılar elde edilmiştir. Nitekim ağızdan hap olarak alınan “imatinib” ve benzeri antikorlar ile hastalığın tedavisi mümkün olabilmektedir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Gastroözefagial reflü hastalığı

    Mide içeriğinin öğürme ve kusma olmaksızın özefagusa geri kaçması sonucu oluşan GastroÖzefagial Reflü Hastalığı (GÖRH), en yaygın görülen gastrointestinal hastalıklardan birisidir. GÖRH oldukça heterojen ve geniş bir semptom yelpazesine sahiptir. Bu yelpazenin bir ucunda tipik belirtilerin olduğu klasik reflü hastalığı tablosu bulunurken, diğer ucunda özefagusa ait tipik semptomların az olduğu ya da sessiz olduğu, buna karşılık özefagus dışı belirtilerin bulunduğu klinik tablolar yer alır. GÖRH kadın ve erkeklerde eşit sıklıkla görülür. Ancak komplikasyonları erkelerde ve ileri yaşlarda daha sık görülmektedir. GÖRH bulunanlarda semptomların intermittant olarak görülme oranı %40’tır. Hastaların %7’sinde hergün, %20’si ise haftada en az bir kez reflü semptomu görülür.1-6. Ülkemizde yapılan bir çalışmada ise GÖRH tanısı alan hastalarda haftada en az bir kez retrosternal yanma görülme oranı %10, regürjitasyon görülme oranı ise % 15.6 bulunmuştur. Aynı çalışmada haftada en az bir kez retrosternal yanma ve/veya regürjitasyon tanımlayanların oranı ise %20 saptanmıştır.3

    GÖRH’da görülen semptom ve bulgular başlıca 3 başlık altında toplanabilir.:1,3,5

    1-Tipik Semptomlar

    2-Atipik Semptom ve Bulgular

    3-Komplikasyonlara ait Semptom ve Bulgular

    Hastaların yaklaşık 1/3’ünde tipik semptomlar görülür. Ancak tipik semptomları olan hastaların bile xdece %47-79’unda endoskopik olarak özefajitis bulguları vardır. Özefajitis saptanan hastaların ise sadece %65’inde GÖRH semptomlarının bulunduğu gösterilmiştir.1,2,7,8

    1-Tipik Semptomlar :

    GÖRH’de en sık görülen tipik semptomlar retrosternal yanma (Heartburn), regürjitasyon, tıkayıcı olmayan disfaji ve göğüs ağrısıdır. Diğer semptomlar ise daha seyrek görülmektedir.8-10 (Tablo 1)

    Tablo 1: GÖRH’de görülen Tipik Semptomlar

    Sık Görülen Semptomlar

    Daha Seyrek Görülen Semptomlar

    Retrosternal yanma

    Aşırı tükrük salgılanması

    Regürjitasyon

    Odinofaji

    Tıkayıcı olmayan disfaji

    Bulantı

    Nonkardiak göğüs ağrısı

    Geğirme, ağız kokusu

    Retrosternal Yanma

    Sternumun arkasında, orta hatta, ksifoid ile manibrium arasındaki bölgede yanma hissi duyulması retrosternal yanma olarak adlandırılır. GÖRH’de en sık görülen semptomdur. Bazen epigastriumun üst kısmına, sırtta interskapuler bölgeye, boğaz kısmına, hatta çene ve kulak altlarına kadar yayılabilir. Yanma hissi zamanla artarak ağrıya da dönüşebilir.11-13

    Gastrik içeriğin reflüsüne izin veren bariyer yetmezliği veya özefagus mukozasının sensitivitesinin artması sonucunda retrosternal yanma ortaya çıkar. Ancak bazen ciddi özefajit, peptik ülser ve Baret Özefajiti varlığında bile, paradoksal olarak retrosternal yanma görülmeyebilir.12

    Retrosternal yanma genellikle yemeklerden 30-60 dakika sonra başlar. Sırt üstü yatıldığında veya hasta öne eğildiğinde artar. Ekzersizle de artabilir. Bazen gece uyandırabilir. Soğuk ve sıcak içecekler, kahve, çay, asitli ve alkollu içecekler yanmayı arttırırlar. Turunçgiller, yağlı gıdalar ve çukulata da retrosternal yanmayı arttırabilir. Hastalar antiasid içtiklerinde 3-5 dakikada rahatladıklarını ifade ederler. Süt içilince de yanma hafifler. Retrosternal yanma sıklığı ve şiddetiyle özefagial mukozal hasar arasında korelasyon yoktur. Reflü dışı nedenlerle de retrosternal yanma olabilir.14-16

    A.B.D. de yaşayanların %10’unda hergün, 1/3’ünde ise ayda bir kez retrosternal yanma görüldüğü bildirilmiştir. Kadınlarda ise gebelikleri süresince yaklaşık %25’inde retrosternal yanma görülmektedir.17

    Reflü normal sağlıklı kişilerde de olabilir, ancak çeşitli mekanizmalarla özefagusa kaçan mide içeriği hızla temizlenir. Bu nedenle herhangi bir semptom oluşmaz. Semptom veya mukozal hasarın oluşmadığı ve hergün çoğunlukla yemeklerden sonra oluşan bu reflü, fizyolojik reflü olarak da adlandırılır.12

    Regürjitasyon

    GÖRH’de görülebilen en önemli semptomlardan birisidir. Gastrik asidin ağza gelmesidir. Bulantısız olması ve abdominal kontraksiyonların olmaması ile kusmadan ayrılır. Ayrıca eforla olmaması ve postür değişikliği ile başlaması da regürjitasyonun diğer br özelliğidir.7,10

    Hastalar yediklerinin ağızlarına geldiğini ve ağızlarında acılık hissettiklerini ifade ederler. Genellikle retrosternal yanmaya asidin boğaza ve ağıza regürjitasyonu eşlik eder.8,10

    Hastalar özellikle öne eğildiklerinde veya sırt üstü yattıklarında ağızlarına asitli su geldiğini söylerler. Ayağa kalktıklarında ise rahatlarlar. Bazı hastalar ise ağızlarında ekşi bir tatın varlığından ve tat alamamaktan, nadiren de dudak yanmasından şikayet ederler.8,10

    Tıkayıcı Olmayan Disfaji

    Tıkayıcı olmayan disfajinin, GÖRH’ı bulunan hastaların yaklaşık %30-45’inde görülebildiği bildirilmiştir.12

    Disfaji genellikle alt özefagusta, daha az oranda ise servikal özefagusta görülür. Hastalarda boğazda dolgunluk hissi, yutmaya başlamada güçlük ve rahatlamak için sık sık yutkunma şikayetleri de bulunabilir. Yutmada güçlük özellikle katı gıdalarla olur. Tekrarlanan yutkunmalar ile pasaj sağlanır, yani disfaji geçicidir. Ancak striktür geliştiğinde disfaji devamlı bir hal de alabilir.8,12

    GÖRH’ı bulunan hastalarda disfaji, ciddi özefajit sonucu peristaltik disfonksiyon veya peptik striktürden de kaynaklanabilir.15

    Non-Kardiak Göğüs Ağrısı

    Kardiak olmayan göğüs ağrılarının büyük bir kısmı özefagus hastalıklarından kaynaklanır. Özefagus hastalıkları içinde ise en sık göğüs ağrısı yapan GÖRH’dir. Miyokard infarktüsü şüphesi ile acil servise başvuran hastaların yaklaşık %23’ünde özefajit bulunduğu saptanmıştır.18 Bir başka çalışmada ise göğüs ağrısı nedeniyle kardiyoloji kliniklerine gönderilen hastaların %38’inde ağrının non-kardiak orjinli olduğu gösterilmiştir. Göğüs ağrısı nedeniyle koroner anjiografi yapılan hastaların %30’unda koronerlerin normal bulunduğu ve koroner kalp hastalığı bulunan hastaların ise %50’sinde özefagusa ait semptomların görüldüğü bildirilmiştir. Bu nedenle göğüs ağrısı bulunan hastalarda ayırıcı tanıda GÖRH de akılda bulundurulmalıdır.19

    Odinofaji

    Ağrılı yutma olarak adlandırılan odinofaji GÖRH’de daza az sıklıkla görülen bir semptomdur. Hastalığın daha ileri bir aşamasının göstergesi olabilir. Genellikle özefagial ülser veya erezyonla birlikte bulunur.12 Çoğunlukla sıcak ve alkollu içeceklerin provake etmesi sonucu ortaya çıkar. Özefagial duyarlılık çok artmıştır. Odinofaji varlığında mutlaka öncelikle GÖRH düşünülmelidir.10,12

    Aşırı Tükrük Salgılanması

    Nisbeten sık karşılaşılabilen bir GÖRH semptomudur. Waterbrush olarak da adlandırılmaktadır. Hastalar aniden ağızlarına ekşi-tuzlu bir sıvının dolduğunu ifade ederler. Bu durum tükrük bezlerinin intraözefagial artmış aside karşı tepki olarak salgılarını arttırması ile oluşur. Tükrük bezlerinin asit reflüsüne karşı yapmış oldukları bu tepki, hasta için koruyucu bir cevaptır.8,20

    2-Atipik Semptomlar

    Ekstraözefagial Klinik Tablolar veya Supraözefagial Semptomlar olarak da adlandırılan Atipik Semptomlar, Larinks, Farinks, Oral kavite, Burun, Nasal sinüsler ve Akciğerlere ait semptom ve bulguları içerir. Bunları genel olarak Kulak Burun Boğaz (KBB) Semptomları, Pulmoner Semptomlar ve Bebeklerde Görülen Semptomlar olarak üç grupta incelemek mümkündür.4,8,21,22 (Tablo 2).

    Tablo 2: GÖRH’da Görülen Atipik Semptomlar

    KBB Semptom ve Bulguları

    Pulmoner Semptom ve Bulgular

    Bebeklerde Görülen Semptom ve Bulgular

    Ses Kısıklığı, stridor

    Kronik öksürük

    Tekrarlayan bulantı ve Kusma

    Laringospazm, boğaz ağrısı

    Aspirasyon pnömonisi

    Öksürük

    Laringeal kontakt ülser

    Boğulma hissi

    Bebekte Siyanoz

    Vokal kord granülomu

    Allerjik olmayan Astım

    Bebek apnesi

    Larenjit, farenjit, Sürekli boğazı temizleme ihtiyacı

    Globus (Boğazda doluluk hissi, yutkunmakla geçmeyen kitle hissi)

    Sandifer Sendromu

    (Bebeklerde Eğilmiş Boyun)

    Posterior glottik eritem ve ödem

    Uyku apnesi

    Bronkopulmoner displazi

    Sinüzitis, otitis

    Kronik Obstriktif Akciğer hastalığı

    Ani Bebek Ölümü Sendromu

    Laringeal darlık

    İdiopatik pulmoner fibrozis

    Sobglottik stenoz, laringeal polip

    Broşektazi ve akciğer apsesi

    Larinks ve farinks kanseri

    Tekrarlayan pnömoni

    Aritenoid fikzasyon

    Hıçkırık

    GÖRH’da görülen atipik bulguların, oral kavitede aftlara, gingivitislere, diş çürüklerine ve diş şekil bozukluklarına, ülseratif oral mukoza lezyonlarına, kronik sinüzite, astıma, kronik interstisiyel akciğer hastalıklarına ve özellikle bebeklerde ani ölümlere neden olabildiği bildirilmektedir.23 Atipik klinik şekiller arasında geniş bir hasta grubunda görülen Larengeal Reflünün de kronik larenjit, larenksin kontakt ülserleri ve granülomları , vokald fold nodülleri, Reinke Ödemi, Subglottik stenoz , Laringotrakeal stenoz Paroksismal larenks spazmları , kronik öksürük, globus farengeus , hatta larenks ve farenks kanserlerine neden olabildiği gösterilmiştir.4,8,21,24-27

    Ekstraözefagial Atipik Reflü Semptomları bulunan hastalarda Tipik Özefagus Semptomları geri planda olabilir. Örneğin astımlıların %40-60’ında, KBB semptomları bulunanların %57-94’ünde ve kronik öksürüğü bulunanların ise %43-75’inde tipik GÖRH semptomlarının bulunamayabileceği bildirilmiştir.4,5,21

    Kronik Öksürük

    GÖRH da öksürük, larengofarengeal reflünün neden olduğu irritasyon ve refleks mekanizmalarının aktive olması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle kronik bir öksürük veya tekrarlayan öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı vardır.22,25,28,29

    Öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı, vokal kordların birbirlerine şiddetli temasına neden olur ve bu iki patolojik mekanizma bizzat kendileri vokal kord epitelinde inflamsyonu arttırıcı etki yaptığından hastaların semptomları giderek şiddetlenmekte ve bazen kalıcı hale gelebilmektedir.29,30

    Üç haftadan uzun süren öksürük kronik öksürük olarak adlandırılır. GÖRH de görülen öksürük kronik bir öksürüktür. Kronik öksürüğün birçok nedeni olabilir. Kronik öksürük vakalarının %21’inde GÖRH bulunduğu bildirilmiştir.29,30

    GÖRH birkaç yolla kronik öksürüğe yol açabilir.25,29:

    1-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagusun öksürük merkezini uyarması

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagus yoluyla solunum yollarındaki sekresyonun artması

    3-Özefagus ile trakea arasındaki doğrudan bağlantılar

    4-Mikro veya makro aspirasyonun larinks veya ana solunum yollarını doğrudan uyarması

    5-GÖRH’de çeşitli nedenlerle reseptörlerin veya refleks arkının duyarlı hale gelmesi

    Öksürük çoğu hastada gündüzleri görülürken, bazı hastalarda gece yattıktan sonra ortaya çıkar. Prodüktif veya kuru öksürük şeklinde olabilir. Genellikle üst solunum yolu infeksiyonunu takiben öksürük başlamaktadır.29-31

    Ses Bozuklukları

    Larengeofarengeal Reflünün neden olduğu KBB patolojilerinden birisidir. En sık rastlanan ses bozukluğu şekli ses kısıklığıdır ve bazen en önemli semptom olabilir. Reflü içeriğinin vokal kord mukozasında oluşturduğu hasarın derecesine göre ses kısıklığının süre ve şiddeti değişkenlik gösterir. Vokal kord mukozasındaki değişiklikler erken inflamasyon evresinde ise, hastanın şikayeti genellikle sık sık tekrarlayan, hafif dereceli ses kısıklığı olmaktadır. Ses kısıklığından önce seste çatallanma da görülebilir. Vokal yorgunluk, kronik boğaz temizleme, boğazda aşırı mukus salgısı ve globus gibi semptomlar eşlik edebilir. Ses kısıklığının iki şekilde oluştuğu kabul edilmektedir.24,28,32:

    1-Özefagial reflü sonucu asitin doğrudan doku hasarı yapması sonucu veya

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması sonucu refleks yolla larinks ve farinksin uyarılması ile öksürük ve gıcık hissi, sık boğaz temizleme ve larinks zedelenmesi sonucu ses kısıklığı oluşmaktadır.

    3-Komplikasyon Bulguları

    GÖRH’da en sık görülen komlikasyonlar özefajitis, özefagial erezyon ve ülserasyonlardır. Erezyon ve ülserler nedeniyle kanamalar görülebilir. Özellikle uzun süreli hastalık durumlarında striktür ve Barret özefagusu gibi daha ciddi komlikasyonlar da gelişebilir.12,32,33. (Tablo 3)

    Tablo 3: GÖRH’da Görülen Komplikasyonlar

    Özefajitis, özefagial erezyon ve ülserler

    Striktürler

    Barrret Özefajiti

    Kanama, demir eksikliği anemisi

    Dental erezyon ve diş çürümeleri

    Özefagial adenokarsinom

    Alarm Semptomları

    GÖRH da görülen semptomların bazıları özellikle hastalığın daha ciddi olduğunu gösterir ve bu nedenle de kısa sürede tedavisi gerekir. Bu semptomlara alarm semptomları denir . Alarm semptomlarının varlığında kanser gibi ciddi komplikasyonlar mutlaka ekarte edilmelidir.12,32-35 (Tablo 4).

    Tablo 4: GÖRH’da Alarm Semptomları:

    1-Disfaji

    2-Odinofaji

    3-Kilo kaybı

    4-Kusma

    5-Kanama, Demir eksikliği anemisi