Etiket: Kriz

  • Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Ruh ve bedenin ayrılmaz bir ikili olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Çünkü bir düşündüğümüzde beynimizin bedenimizin bir parçası olduğunu anlarız. Bilinç, kişisel farkındalık, duygu ve düşüncelerin beynimizin ürünleri olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda zaten ruhsal ve bedensel bağı rahatlıkla kavrayabiliriz. Dolayısıyla, akıl sağlığından bahsederken fiziksel sağlığı göz ardı etmek imkansızdır. Beden ve ruhun birbirinden ayrılmaz olduğunun basit bir kanıtı olarak insanların yeme alışkanlıklarının duygu durumlarına doğrudan olan etkisi düşünülebilir. Örneğin, koca bir dondurma kutusunu bir oturuşta bitirmenin fazla şeker alımına bağlı duygusal çöküntü ve depresif ruh haline sebebiyet verdiği birçok araştırma sonucunda kanıtlanmış bir gerçektir. Buradan da anlaşılacağı gibi basit bir yeme içme durumu bile ruhsal bütünlüğümüzü direkt olarak etkileyebilmektedir. O zaman uyku, fiziksel bağımlılıklar, aşırı yorgunluk gibi birçok fiziksel durum psikolojimizi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilmektedir diyebiliriz.

    Araştırmalarla Destekli
    Amerika’da bulunan Akut Kardiyovasküler Sağlık Birliği’nin 2013’te yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre psikoterapi almanın kalp krizi geçirip hastaneye yatışı gerçekleşen hastalarda ölüm oranını ciddi anlamda düşürdüğü görülmüştür. Raporlara göre yatışı sağlanan hastalara bir psikolog tarafından verilen psikoterapiler sonrasında hastaların başka bir kriz daha geçirme, taburcu olduktan sonra tekrar hastaneye yatma ve ölüm oranlarının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere kalp sağlığı ve problemleri sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda psikolojik etkenlere de dayalı bir vakadır. Kardiyologlara göre psikolojik faktörlerin kalp krizi ya da kalp problemleri yaşanmasında büyük rolü vardır. Bu faktörler kişinin kalp krizi geçirme riskini etkilediği gibi iyileşme ve bir daha kalp krizi geçirme oranlarında da büyük etkiye sahiptir. Bütün bu gerçekler göz önüne alındığında kardiyovasküler problemler sadece fiziksel bir rahatsızlık değil aynı zamanda azımsanamayacak kadar da psikolojik etmenlere bağlı bir sağlık problemidir.
    Öfke kontrol problemi, akut/kronik stres, aile içi problemler, yalnızlık gibi problemlerin yüksek tansiyon ve kalp krizlerine sebebiyet verdiğini gösteren birçok bilimsel çalışma da mevcut. Buna göre uzman bir psikologtan alınacak etkili bir psikoterapi bu rahatsızlıkların hatta ölümlerin önüne geçebilmektedir. 

    Psikoterapiden Korkmayın
    Ne yazık ki ülkemizde hala psikolojik destek alma konusunda önyargılar var. Bir insanın fiziksel bir rahatsızlığı ile ilgili olarak doktora görünmesi normal karşılanırken ruhsal sağlık problemleri için bir uzmana gitmesi olumsuz karşılanabilmektedir. Akıl sağlığı ve fiziksel sağlığın ayrılmaz bir ikili olduğu gerçeği birçok kez kanıtlanmış olmasına rağmen o zaman neden hala insanlarımızda psikoterapi korkusu var? Çünkü yardım istemek bir zayıflık veya acizlik durumu olarak algılanır. Sadece yetersiz insanların problemlerini çözme konusunda yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülür. Tüm bunlar yanlış ve sağlıksız yargılardır. Kişi ruhsal olarak kendini rahatlamış ve huzura ermiş hissettiğinde fiziksel olarak da ne kadar rahatlamış olacağını görecektir. Çözülmeyen problemler çığ gibi büyür ve kişiyi içine alır. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından tutun da birçok kanser türü yine kişilerin içlerindeki açmazların sonucunda olduğu bilinmektedir.

  • Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız?

    Öfke Nedir?

    Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar.

    2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

      Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız? 

    Öfke Nedir? 

      Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar. 

       2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde  “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

  • Gençlerde İntihar

    Gençlerde İntihar

    Türkiye ve Dünya istatistikleri, intihar düşünceleri ve girişimlerinin en yaygın olduğu yaş grubunun 15-29 yaş arası olduğunu, ağırlıklı olarak da lise çağındaki gençlerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla intihar konusundaki müdahalelerin önceliğinde gençlerin olması gerekir. Peki gençler hayatını sonlandırma kararına nasıl gelirler?

    Caplan (1961)’in kriz teorisine göre kişiler karşı karşıya kaldıkları krizi çözmede yetersiz kaldıkları durumlarda olağan baş etme mekanizmalarının dışında mümkün görünen yollar ararlar. Başka yol bulunamadığında veya bulunan yollar da aynı şekilde işe yaramıyor göründüğünde krizin baskısıyla bir kaçış yolu olarak, bir yardım çığlığı olarak intiharı seçerler. İstedikleri şey çoğunlukla hayatlarını sonlandırmak değil bu baskının sona ermesini sağlamak, bir yardım çağrısı yapmaktır.

    Peki kriz dediğimiz şeyler neler olabilir? Uzmanlara göre krizin belirli bir formu yoktur aslında, kişinin baş etmekte yetersiz kaldığı her şey onun için kriz olabilir. Dışarıdan gözlemleyen biri içinse şunlar kriz yaratabilecek durumlar olabilirler:

    • Cinsel taciz veya tecavüz gibi vücut bütünlüğüne bir tehdit,

    • Bir kaza sonucunda fiziksel bir yetinin kaybı (bir basketbolcunun bacaklarını kaybetmesi gibi),

    • Suçlama, iflas veya kovulma sonucunda toplumdaki yerini kaybetme tehdidi,

    • Göç ya da taşınma sonucu güvenlik hissinin kaybı,

    • Çatışma, ayrılma, boşanma veya ölüm gibi sebeplerden bir yakının kaybı.

    Krizler çoğunlukla ilk evrelerinde kişinin olağan baş etme mekanizmalarıyla veya ikinci evrede alternatif mekanizmalarla çözülebilmektedir. Ancak krizle baş etmeye çalışıp imkanlarının yetersiz kaldığı evrede kişiler intiharı düşünmeye başlarlar ve bu düşüncelerine yönelik belirli sinyaller verebilirler. Örneğin bir kişi intihardan söz ettiğinde, özellikle de detaylarından bahsediyorsa veya bunu gerçekleştirmek üzere intihar araçlarını edinmeye çalışıyorsa bu durumu kesinlikle ciddiye almak gerekir. Fakat, bu düşüncelerinden hiç söz etmeme ihtimali de vardır. Yakınınızdaki birinin son zamanlarda depresif hallerde olduğunu, umutsuzluk ve çaresizlik hissi yaşadığını, ‘Keşke hiç doğmasaydım’ gibi söylemlerde bulunduğunu, ilgilendiği şeylerden ve yakın ilişkilerinden bile -özellikle de ani olarak- kendini çektiğini, uyuma ve yeme düzeninde değişiklikler olduğunu, alkol veya uyuşturucu gibi maddeleri sıklıkla kullanmaya başladığını ve bu kişi erkekse anormal biçimde agresif ve saldırgan davranışlar gösterdiğini görüyorsanız, o kişi için risk var demektir. Özellikle de daha önce intihar girişiminde bulunmuş veya yakın çevresinden biri intihar etmiş gençlerde bu risk çok daha fazla olmaktadır. Gösterilen sinyaller kişiden kişiye farklılık gösterebilir, bir kişi hepsini gösterebilirken başka biri yalnızca birkaçını gösterebilir. Fakat tüm gençler için kesin olan şudur ki şüpheniz olması durumunda mutlaka harekete geçmeniz gerekmektedir, çünkü bu acil bir durum olabilir.

    Ruh sağlığı çalışanları intihar düşüncelerini ikiye ayırır: aktif ve pasif düşünceler. Pasif düşünce halindeki gençlerde intihar düşünceleri zaman zaman ortaya çıksa da belirgin bir plan yoktur. Aktif düşüncedeki gençlerde ise eyleme dökme planı vardır ve onlar için acil bir müdahale gerekir. Yukarıdakilerden hareketle, yakınınızdaki birinin intihar düşünceleri olduğundan ve özellikle de aktif düşünceler olduğundan şüphelenmeniz durumunda, bunu, kesin olarak, o kişiye sormanız gerekir. Yaygın inanışın aksine, sormanız, bu düşünceleri onun aklına sokmayacaktır; aksine, kişi, sıkıntılarının dışarıdan biri tarafından görüldüğü hissiyle yalnızlığından uzaklaşabilir. İntihar girişiminde bulunan gençlerle yapılan görüşmelerde, gençler tek başına savaşamadıkları, yalnız oldukları için bu yolu seçtiklerini söylemektedirler.

    Ebeveyni olarak veya bir yakını olarak sizin yapabilecekleriniz de önemlidir elbette fakat intihar düşüncelerine olan birine olan yaklaşımınızda bir profesyonelden yardım almanız önemlidir. Konunun hassasiyetine ek olarak, özellikle gençlerde, içinde bulundukları çaresizlik hissi ile kaygı, uyku sorunları ve iritasyonu getirecek; bu da, riskli davranışlarda bulunma eğilimlerini arttıracaktır. İlaç destekli terapi kişinin daha sakin düşünebilmesine ve terapistin yardımıyla yeni baş etme yolları bulmasına yardımcı olacak, intihar tek çare olmaktan çıkacaktır.

    Öte yandan intihar düşüncelerinin varlığı durumunda ailelere ve sosyal çevreye önemli bir rol düşer. Zira krizle baş etmede en önemli faktörlerden biri sosyal destektir ki başta da söylendiği gibi tek başına savaşamadığından tek çare olarak intiharı düşünmeye itilir kişi. Sizin, bir yakını olarak;

    • Onun yanında olduğunuzu ve bu yolda hep yanında olacağınızı, yalnız olmadığını hissettirmeniz önemlidir,

    • Anlayışlı ve yargılamadan uzak bir dille (nasıl yaparsın yerine nasıl oldu da hayatını bitirmeye karar verdin gibi anlamaya yönelik sorularla) onun sorunlarını dinlemeniz ve küçümsememeniz önemlidir,

    • Neler yaşadığı neler hissettiği ve düşündüğüyle ilgili onu konuşturmanız ve samimi bir ilgiyle bunları merak ettiğinizi ona göstermeniz önemlidir,

    • Kişi kendini açmaya hemen hazır olmayabilir, gerektiği kadar beklemeye sabırlı olmanız önemlidir,

    • Terapistiyle görüşerek tedavi süreci boyunca destek olacağınızı göstermeniz önemlidir,

    • İntihar düşüncelerinden sıyrılana ve sağlıklı bir evreye geçene kadar onu halat, ilaç veya kesici aletler gibi intihar araçlarından uzak tutmanız, gerekirse onun da rızasıyla (ayrı evlerde kalmanız durumunda) onunla birlikte kalmanız önemlidir.

    Yaygın kanıya göre bir kişi intihar etmeyi aklına koyduysa yapar. Yanlış. Yapılan kriz çalışmaları gençlerin intihar düşüncelerinin çok büyük oranda bir yardım çığlığı olduğunu gösteriyor. Bu anlamda, onun yanında olmanızın, destek olmanızın, önemi çok büyüktür. Yakınınız hayatta olduğu sürece geç kalmış sayılmazsınız, yapabileceğiniz bir şey mutlaka vardır.

  • Çocuklarda Öfke Problemi

    Çocuklarda Öfke Problemi

    Öfke doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir. Öfke diğer duygular gibi son derece doğal bir duygudur. Ancak öfke kontrol edilemeyen, yıkıcı bir biçimde davranışlara yansıyarak saldırgan tepkilere dönüştüğünde problem yaratır.

    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18.aydan sonra bu ifade pek çok annenin de deyimiyle “sinir krizine” dönmektedir. 2 yaşın sonuna doğru zirveye ulaşan bu krizler, ifade edici dilin gelişmesiyle yavaş yavaş azalır. Çünkü çocuklar isteklerini ifade etmede, dili kullanırlar ve isteklerini konuşarak ifade ederler. Dil ve konuşma problemi olan çocukların öfke krizlerini çok sık yaşaması bu durumla bağlantılıdır. Kendisini ifade edemeyen, anlaşılmayan, ihtiyaçları karşılanmayan çocuk öfkelenir. Bunun yanı sıra çocuklar;

    • Yaşına ve gelişimine uygun olmayan beklentilerde bulunduğumuzda ve çocuğu bunun için zorladığımızda,

    • İsteklerini veya ihtiyaçlarını küçümseyip, göz ardı ettiğimizde,

    • Bir birey olarak yetişmesini, dünyayı deneyimlemesini engellediğimizde,

    • Adaletsiz ya da tutarsız davranışlar sergilediğimizde,

    • İçsel bir çatışma ve kriz yaşadığında,

    • Aile içinde şiddet yer aldığında ve bu noktada anne-babayı model aldığında,

    • Çocuk baskılandığında, kendisini ifade edemediğinde, anlaşılmadığında öfkelenir.

    Çocuk bu kadar yoğun duygular yaşarken, kendini dinleyecek anlayacak sakin bir yetişkine ihtiyaç duyar. Yoğun öfke problemi yaşadığı süre içerisinde onu azarlamak, kızmak yerine yanında olduğunuzu söylemeli ve onu ancak konuşursa anlayabileceğinize ikna etmelisiniz. Daha az öfkelendiği ya da az da olsa sakinleştiği zaman problem çözme çabası içine girmelisiniz. Zira kriz anında problemi çözme yaklaşımınızı duymayacaktır.

    Sakinleştiği bir zamanda duygularını tanımlaması ve ifade etmesi için duygular üzerine konuşup duygu çalışmaları yapabilirsiniz. Çocuklar duyguları ve duygularını ifade etmeyi anne-babadan öğrenir. Bu sebepten onlara model olmalı, iletişiminize dikkat etmeli, konuşurken duygularınızı ifade etmeli ve duygularınızı iyi yönetebilmeyi öğrenmelisiniz. Kararlı ve tutarlı olmalısınız. Ağlama nöbeti ve öfke patlaması yaşadığı bir durumda sırf ağladığı için istediğini verirseniz karşınıza sürekli ağlama krizleri ile çıkacaktır.

    Öfke kriz anlarını yönetebilmek, çocuğun duygusunu açığa çıkarıp öfkesini sağlıklı bir şekilde ifade etmesini sağlamak için bir uzman desteğine başvurmanız faydalı olacaktır.

  • İstismar Çağı

    İstismar Çağı

    Hangi çağda mıyız? İstismar çağındayız. Sevginin, aşkın, bilginin, toplumsal ve tinsel bütün değerlerin sınırsızca istismar edildiği bir dönemdeyiz. İnsana ait, insanla ilgili olan her ne varsa tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar istismar edilmekte, sömürülmekte. İnsanlık tarihinin geçmiş dönemlerinde de kadın, çocuk, aile, emek, siyaset, ahlak, din, hep istismar edildi. Ama hiçbir zaman günümüzde olduğu ölçüde acımasızca istismar edilmemişlerdir. Öyle ki istismarın istismar edildiği bir dönem yaşıyoruz. Her türlü istismar o kadar manipüle edilmekteki; psikolojik, fiziksel veya cinsel istismara (şiddete) uğrayan kişinin ya da hayvanların yaşadıkları acı ve içsel yıkımla gerçekten ilgili değiliz.

    İstismar ve şiddet vakalarını, en iyimser ihtimalle çok yüzeysel boyutlarda ya da sonuçları üzerinden tartışıyoruz. Keşke bununla sınırlı kalsa! Ne yazık ki istismar vakaları toplumun farklı cephelerindeki insanlar tarafından ideolojik bir zeminde tartışılır olabiliyor. Cephe diyorum çünkü; yaşanan ayrışma ve kamplaşmalar artık cepheler oluşturmuş durumda ve insanlar buradan birbirlerine ateş ediyor. İstismar gibi can yakıcı bir konuda bile akıl ve vicdanlarımızı rafa kaldırıp ”ist” ler ve “izm” leri karıştırmadan konuşamıyoruz. Samimiyetimizi kaybettik.

    İşin daha kötüsü, baskı altına alınmış karanlık yönlerimiz hortladı ve öldürücü bir cinnet içine girdi. Dedikodulara, iddialara ve haberlere baktığımızda, geleneksel din ve ahlakın engellemeye çalıştığı tüm şeytani dürtülerimiz zincirlerinden kurtulmuş haldeler. Toplumumuzun azımsanmayacak bir bölümünün hedonizm (zevk ilkesi) yönelimli yaşadığını söylemek mümkün. Tecavüzler, ensest, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, okul ve yurtlardaki pedofili olayları toplumsal hayatı tehdit edecek boyutlara ulaşmış durumda. İstatistiklere bakıldığında evliliğin en çok şiddet içeren kurumlardan biri olmanın eşiğinde olduğunu görüyoruz.

    Ülkemizde özellikle son on yılda kadınların, çocukların ve hayvanların maruz kaldıkları istismar ve şiddet büyük bir oranda artış göstermiştir. Şiddet konusunda sayılar vahametini koruyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun verilerine göre 2017 yılında 409 kadın cinayeti işlendi387 çocuk cinsel istismara uğradı ve 332 kadına cinsel şiddet uygulandıSon 10 yılda 4 bin 500 kadınımız öldürüldü.  

    İnsanların birlikte yaşadıkları kişiye davranış biçimleri, ilişkilerimizin yaşandığı kültürel ortamdan ayrılamaz. İstismarın kültürümüzde merkezi bir konuma geldiğini söylemek hiç de zor değil artık. Bilinç düzeyinde ve toplumda istismarın yaygınlaşması sevgi ve iktidar arasındaki ilişki hakkındaki düşüncelerimizi temelden değiştiriyor. Cinsel istismarın artması ve yaygınlaşıp görünür hale gelmesi korku ya da öfke gibi insanı katılaştırıp geri püskürten duyguları artırıyor. İnsani ve duygusal taraflarımızı yok ediyor. Aşk ve cinsellikle ilgili sorunları olan bir toplum olarak daha sorunlu hale geliyoruz. Aşk ve cinselliği bünyeye zararlı şeylermiş gibi ele alıp tartışıyoruz. En derin anlamı itibariyle romantik aşk, uğruna ölmeye değer bir şeydi. İstismar ise en kötü yönüyle, aşkı ve cinselliği, uğruna öldürmeye değer bir şey haline getiriyor.

    Toplumdaki her türlü şiddet artışı gibi cinsel şiddet bastırılmış duyguları değil bir çöküşü temsil eder ve giderek yaygınlaşması denetimin giderek kaybolduğunun göstergesidir. Edebiyat ve toplum eleştirmeni Irwing Howe “uygarlık krizi” adını verdiği, çoğunlukla kültürel ya da psikolojik kökenli toplumsal sorunla, esas olarak kurumsal düzenlemelerden kaynaklanan daha yaygın toplumsal krizler arasında önemli bir ayırım yapar. Howe’a göre “toplumsal kriz, toplumun işleyişinde bir çöküş olduğunu gösterir: yoksullukları beslemekte, içindeki gruplar arası çatışmaları çözmekte başarısızdır, ülkeyi sonsuz bir savaşa sürükler” dolayısıyla, ekonomik ve politik reform gerektirir. Ama “uygarlık krizi ekonominin işleyişinden ya da toplumsal düzenlemelerin doğruluğundan çok, değerlerin, yani insanların davranışlarını düzenlemekte temel aldığı söze dökülmemiş ama köklü varsayımların iletilmesiyle ilgilidir.” Howe dolaysıyla şu sonuca varmaktadır: “Genellikle toplumsal kriz politik mücadeleyle, uygarlık krizi ise davranış tutarsızlığıyla ifade edilir.”

    Davranış tutarsızlığı”  Türkiye’nin şu anki durumu için çok yerinde bir kavram. Birbirimize temel bir saygı duymamızı sağlayan tüm toplumsal, siyasal ve tinsel değer ve fikirler bizi terk etmiş gibi görünüyor; daha doğrusu giderek biz onları terk ediyoruz. Uygarlık mefkûrelerimizin, ideal tolum öğretilerimizin üzerinde tepiniyoruz. Diğer bir insanın varlığına karşı göstermemiz gereken temel saygıyı yitirdik. Türkiye artık her düzeyde fiziksel ve cinsel şiddete açık bir toplum haline geldi. İstismarı ve şiddeti açığa çıkarmaya eskisine oranla çok daha istekliyiz, görünenden çok daha fazla gerçek istismar ve şiddet olduğunda da hem fikiriz. Ancak düşünce ve fikir zengini ama eylem yoksunu bir toplum olarak devam eden şiddeti ve istismarı seyretmekteyiz. 

    İlgisiz bir topluma dönüştük. İlgisiz derken, yalnızca birbirimizi görmediğimizi değil, birbirimizle ilgilenmediğimizi de söylemek istiyorum. Kökeninde diğerinin varlığına karşı ilgisizlik olarak tanımlanabilecek bir zihniyet değişimi söz konusu olan bir toplum için korkunç bir durum olsa gerek. Birbirimizin yaşamlarına karşı daha önceleri eşi görülmemiş derecede ilgisiziz, her birimiz diğerini doğal malımız ya da hakkımız gibi görmeye çok hazırız. Diğerinin haklarını ihlal etmek, sürekli soluduğumuz kirli havanın bir parçası haline geldi. Bu hava kirliliği artık doğal olanın yerini aldığı için, yaşanan bütün hak ihlalleri ve hukuksuzluklar giderek sıradanlaşıyor. Cinsel isteklerimizden tutun başka birisinin İphone marka telefonuna sahip olmaya kadar neredeyse tüm isteklerimizin karşılanmasında birbirimizi yok etme yeteneğimiz çok yüksek. 

    Ortak iyi ve ortak kötülerimizin yok olduğu dönem. Hepimizin iyi, doğru, güzel hakkında düşünceleri vardır. Bunun nereden geldiğini de tartışmamıza gerek yok. Her birimizin hikâyesi, deneyimleri ve alışkanlıkları birbirinden farklı. Çok farklı noktalardan gelmemize rağmen ortak iyilerimiz ve ortak kötülerimiz hep vardı. Ancak giderek ortak iyilerimizin ve ortak kötülerimizin yok olduğu bir dönemi yaşıyoruz. 

    Evet, Türkiye tam bir “davranış tutarsızlığı” manzumesi yaşamakta. Türkiye ne ekonomik ne de toplumsal bir kriz yaşamakta Türkiye toplumu bir “uygarlık krizinin” eşiğinde durmakta… Ötekinin varlığına olan saygımızı ve samimiyetimizi kaybettik.

  • Ruh Bankası

    Ruh Bankası

    Bilirsiniz hepimiz hayat boyu hem kendimiz hem de sevdiklerimizin için seçimler yaparız. Bunlar bizim bilinçli veya bilinçdışı yaptığımız seçimlerdir. Bu yaptığımız seçimler doğrultusunda hedefler belirler, planlar hazırlar ve yatırımlar yaparız. Bu yatırımlar genelde ev, araba, dükkan, altın gibi maddiyat merkezli olur.

    Peki hiç ruh halinize yatırım yapmayı denediniz mi? Şöyle sorayım; ruh haliniz kötü olduğu zaman maddiyat merkezli yatırımların keyfi çıkar mı? İçinizde geçmek bilmeyen yoğun kaygı duygusuyla yüksek fiyatlı paralara satın aldığınız evin içinde otururken ne hissedersiniz? Yada depresif  bir ruh hali içindeyseniz gördüğünüz deniz manzarası size ne kadar huzur verebilir? İşte tam da bu yüzden ruh sağlığınıza yaptığınız yatırımlar her şeyden daha önemli ve ruh sağlığınıza vereceğiniz emek kendinize yapacağınız en büyük yatırım! Ruh sağlığına yapılan  yatırım kelimesinin artık Türkçe karşılığı da var; ‘’PsychoBank’’ yani Ruh Bankası.

    Gelin bu bankaya kazandıranları, kaybettirenleri, bankadaki dalgalanmaları, krizleri, riskleri ve bankadaki hareketsizliğin nedenini beraber inceleyelim:

    KAZANDIRANLAR                                                                        KAYBETTİRENLER

    Bedenine iyi bakmak                                                                            Sağlıksız beslenmek

    Her gün yeni bir şey öğrenmek                                                            Beynini monotonluğa alıştırmak

    Kendini sevmek   ve değerli görmek                                                    Sürekli kendini suçlamak

    Kötü duygu atmaya çalışanlardan uzaklaşmak                                    Negatif insanlarla beraber olmak

    DALGALANMALAR: PsychoBank piyasası bazı dönemlerde dalgalanıyor.  Kişi kendi yaşamamış olsa bile televizyonda veya radyoda duyduğu bir habere yada yakın olduğu insanların başına gelen olaylara gereğinden  fazla üzülebiliyor. Kişinin böyle durumlarda üzülmesi normal bir durum olmakla beraber üzüntü iki-üç günü geçiyorsa burada kişinin, o üzüldüğü olayda kendine ait derin ve onarılmamış bir mesele gördüğünü düşünebiliriz.

    RİSKLER: Yaş ilerledikçe Psychobank piyasasında riskler de artabiliyor. Örneğin;  10 yıllık evli bir çift sorunlarını çözmek yerine ertelediği için yıllar sonra  ufak bir kavga nedeniyle birbirlerinden tek celsede boşanmak isteyebiliyor. Yaş ilerledikçe kişiliğimizin değişmesi de zorlaştığı için, ruhsal sıkıntılara zamanında gerekli müdahaleyi  etmezseniz zaman geçtikçe bardak taşacak ve kişi daha zor durumlarda kalacak. Hesabınızda yeteri kadar bakiye yokken karşılıksız çek yazmaya çalışmanız gibi…

    KRİZLER: Ölüm, göç etme, sevgiliden ayrılma, doğal afet, kaza geçirme gibi yoğun stresli durumlar Psychobank  piyasasında yoğun krizlere neden olabiliyor. Eğer bu kriz Psychobank’ın işlevselliğini uzun bir süre boyunca bozuyorsa  gerekli müdahale bir uzman tarafından mutlaka yapılmalı.

    PİYASADA HAREKETSİZLİK: Psycobank piyasasında her şey sürekli aynı şekilde devam ediyorsa bu durum kişinin  beyninde de düşünce tembelliğine yol açıyor. Üstelik kişi bu hareketsizliği giderirse risk ve krizlerle karşılaşma olasılığı daha da düşük oluyor. Bu hareketsizliği önlemek için yapılması gereken kişinin kendisine hem fiziksel hem de ruhsal anlamda iyi gelecek şeyleri keşfedip tekrarlaması.

    Bankanızın  hortumlanmaması ve batmaması ümidi ile…

  • Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Hep mutluluklar peşinde koşuyoruz. Hep bir şeyler iyi olsun istiyoruz. Ama krizlerin hayatımızdaki önemini bakın Talat Parman* nasıl özetliyor:
    “Schaeffer krizi olumsuz bir unsur olarak almak yerine tersine, krizlerin yaşamsal sınavlardan geçilmesinde yapıcı bir işlevi olabileceğini vurgular. Krizler esnek bir ruhsal yapının oluşmasını sağlar. Esnek bir ruhsal yapı, yaşam sınavlarından kaçmayan onlarla göğüs göğse çatışabilen, dürtüsel şiddetin yalnızca yıkıcı değil besleyici olabileceğini de gören bir ruhsallıktır. Kriz ayrılık ve yas kapasitelerinin işlevsel hale gelmesi, ruhsallığın dürtüsel işgalden beslenmesi. İnsan olmak yazgısıyla karşılaşmak, yaşamsal ve ilişkisel deneyimler için bir şans oluşturabilir. Oysa ağır patolojilerin kriz yaşayamadıklarını biliyoruz. Bu yaklaşım krizi yaşamanın değil yaşamamanın patolojik olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamakta.”
    Talat Parman ne güzel özetlemiş krizlerin yaşamımızdaki önemini, ne güzel anlatmış krizlerin görmediğimiz bir şeyleri görmek,  fark etmediğimiz bir şeyleri  fark etmek için ne kadar büyük bir şans olduğunu…
    Krizler büyütüyor bizi. ..Krizler esnetiyor ruhumuzu…Krizler güç katıyor… Krizler… krizler yaşamdaki var oluşumuzu sorgulayıp değişimi getiriyor.
    Bundandır… krizlerdendir… acının içinden geçmeden büyüyemez insan…o  sıkışıklığın içinde yüreği yanmadan bir adım öteye gidemez insan. 
    *Parman, T. (2006). Ailenin Yaşam Döngüsünde Ergenlik Krizinin Yeri. Yansıtma Psikopatoloji ve Projektif Testler Dergisi,5-6, 11-16.