Etiket: Korku

  • Bağlanma Kuramı Üzerine I

    Bağlanma Kuramı Üzerine I

    İnsan, topluluk halinde yaşayan bir organizmadır ve başka insanlarla bir arada bulunma isteği içerisindedir. İnsan yavrusu, biyolojik açıdan gözlenen özel durumu nedeniyle, yaşamını sürdürebilmek için, diğer türlerin yavrularına oranla, çok daha uzun süre anne-babasının doğrudan yardımına muhtaçtır. Bu kaçınılmaz durum, insan türünden organizmaların bir arada yaşama, eğilim ve gereksinimlerini, özellikle de bağlanma ihtiyacını açıklamaktadır. Bağlanma (attachment), yaşamın ilk günlerinde başlayan, duygusal yönü ağır basan ve olması beklenen bir durumdur.
    Bağlanma kuramı John Bowlby ve Mary Ainsworth’un ortak çalışmaları sonucu oluşmuştur. Çocuğun anneyle bağı ve bu bağın bozulması, anneden ayrılması, anneden yoksun olması ve anneyi kaybetmesi üzerine bugüne kadar olan düşüncelerimizi kökten değiştirdi. Anne-baba ve çocuk ilişkilerinin, çocuk gelişimi üzerindeki etkisini ele alan bir-çok model ve kuram ortaya konulmasına karşın, “Bağlanma Kuramı” çocuğun gelişimde anne-babanın (ebeveyn) etkisine, diğer modellerden ya da kuramlardan, daha etkili bir vurgu yaptığı görülmektedir.

    Bowlby’e (1969) göre çocuk ile temel bakım veren kişi (genellikle anne) arasında bağlanmanın oluşmasındaki süreç;

    • İnsanları ve hareket eden nesneleri tercih etmeye yönelim,
    • Daha sık gördüklerini diğerlerinden ayırt etmeyi öğrenme,
    • Tanıdıklarına yaklaşma ve tanımadıklarından uzak durma,
    • İstendik sonuçları getiren davranışları diğerlerinden ayırt etme ve artırma aşamalarıyla gerçekleşmektedir.

    Bebeklikteki bağlanma kavramı; belirli bir kişiye olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirilmek istenmesi, herhangi bir korku yaratan durum veya obje karşısında hemen o kişinin aranması, bağlanılan kişinin varlığının duyumsanmasına eş zamanlı olarak rahatlama duygusunun eşlik etmesi gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. Bebeklik döneminde bağlanma aşamalar halinde gözlenmektedir. Doğumdan hemen sonra insan yavrusunun doğası gereğince başlayan bağlanma; meme arama, başı döndürme, emme, yutma, parmak emme, yakalama, anneye yönelme, beslenme saatlerini sezinleme ve hazırlanma şeklinde kendisini göstermektedir. Çocuklarda belirledikleri bağlanma davranışlarını üç kategori içerisinde sınıflamışlardır. Bunlardan birincisi güvenli bağlanma biçimidir ve güvenli bağlanma içerisinde çocuklar temel gereksinimlerine zamanında karşılık verebilen annenin aracılığıyla oyun ya da keşfe çıkmada kendilerini güvende hissederler. Anneleri tarafından yalnız bırakıldığında anneleri ile yakınlık ve temas arayışlarını sürdürürler ve tepkisel olarak huzursuzluk yaşarlar ancak anneleri ile tekrar bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşerek çevreyle ilgilenmeye ve çevreyi keşfetmeye devam ederler. Anneyle kurulan bu tür güvenli bir bağlanma örüntüsü bebeğin uyumuna ve gelişimine katkı sağlamaktadır. İkinci olarak kaygılı/kararsız bağlanma biçimi içinde çocuklar, annelerinden ayrıldıklarında yoğun bir kaygı, gerilim ve kızgınlık hissetmekte, yabancılarla iletişim kurmayı reddetmekte, anneyle tekrar bir araya geldiklerinde ise kolayca sakinleşmek ve çevreyle olan ilgilerini sürdürmek yerine, anneye daha fazla yakınlaşıp ondan ayrılmak istememektedirler. Güvensiz bağlanma duygusu geliştiren bireyler başkalarına güven duymakta zorluk çekerler ve başkaları ile olan ilişkilerini sürekli kontrol altında tutmaya çalışırlar. İlişkileri kontrol altında tutma davranışı genellikle başkaları tarafından terk edilmek ya da reddedilme korkusundan dolayı yakın ilişkiler kuramama, sevilmeyeceği ya da değersiz bulanacağından korkma, yoğun yalnızlık ve soyutlanmışlık duygularından kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bağlanma ile ilgili literatür incelendiğinde, doğumdan itibaren bebek ile temel bakıcı (anne) arasında gelişen bağlanma örüntüsünün sadece yaşamın ilk yıllarında gerçekleşen bir süreç olmadığı, hem çocuklukta hem de yetişkinliğe geçişte bireyin ruh sağlığı üzerindeki etkisinin devam ettiği ve bağlanmanın yaşam boyu devam eden bir yazgı (life script) ya da süreç olduğu belirtilmektedir. (Bartholomew, 1993; Rice, 1990).
    Son yıllarda ergen ve yetişkin ilişkilerinde bağlanmanın rolünü inceleyen araştırma bulguları, yaşamın ilk yıllarında anne babanın çocuğa verdiği tepkilere bağlı olarak çocuğun kendisine ve başkalarına ilişkin oluşturduğu modellerin daha sonraki yıllarda da yakın kişiler arası ilişkiler için bir model niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır (Allen ve ark. 2002). Bağlanma stilleri ile çalışmaların sonuçlarına genel olarak bakıldığında; güvenli bağlanma biçimine sahip ergenlerin duygularını daha kolay ifade edebildikleri, anne-baba ve akran ilişkilerinde daha az çatışma yaşadıkları (Ducharme, Doyle ve Markiewicz, 2002), güvensiz bağlanma biçimine sahip ergenlerin ise kendilerini başkalarına açma ve yakınlık kurmada isteksiz olmanın (Allen ve ark. 2002) yanı sıra öz güvenlerinin düşük olduğunu ortaya koymaktadır (Laible, Carlo ve Roeschc, 2004).
    Araştırmacılar son yirmi yıl içinde bağlanma yönelimlerindeki bireysel farklılıkları ortaya çıkarmışlardır. Örneğin Hazan ve Shaver (1987), bağlanma stillerine ilişkin olarak ergenler ve yetişkinleri güvenli, kaçınan ve kaygılı olarak sınıflandırmışlardır. Bartholomew ve Horowitz (1991) ise bağlanma stillerini, olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modellerin kesiştiği noktada tanımlamışlardır.
    Böylece, iki boyutun olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modeller- çaprazlanmasından dört temel bağlanma stilinin ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir;
    a) güvenli, (++)
    b) korkulu, (-+)
    c) saplantılı, (+-)
    d) kayıtsız. (–)
    Güvenli bağlanma stili, olumlu benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; korkulu bağlanma stili, olumsuz benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; saplantılı bağlanma stili, olumsuz benlik modeli ile olumlu başkalarının bileşimini; kayıtsız bağlanma stili ise kendine değer verme ile başkalarına karşı olumsuz tutuma sahip olmanın bileşimini içermektedir. Bartholomew (1990)’e göre güvenli kişiler, olumlu benlik algısını ve kendini sevilmeye değer görme duygusunu başkalarının güvenilir, destek veren, ulaşılabilir ve iyi niyetli olduğuna dair olumlu beklentilerle birleştirmektedirler. Korkulu kişiler, bireysel değersizlik duyguları ile başkalarının güvenilmez ve reddedici olduğuna ilişkin beklentileri yansıtmaktadırlar. Saplantılı kişiler, kendini değersiz hissetme ve sevilmeye değer görmeme duyguları ile başkalarına ilişkin olumlu değerlendirmeler yapmaktadırlar. Kayıtsız kişiler ise özerkliğe aşırı derecede önem vermekte, başkalarına olan gereksinimi ve yakın ilişkilerin gerekliliğini savunmacı bir biçimde reddetmektedirler. Bartholomew ve Horowitz (1991), Hazan ve Shaver (1987) tarafından belirlenen kaçınma kalıbını, kaçınmanın iki farklı kuramsal şeklini bir araya getirerek korkulu-kaçınma ve kayıtsız-kaçınma olarak bir kalıpta iki boyut olacak şekilde belirlemişlerdir. Lopez ve Gormley (2002)’e göre bağlanma stilleri, -içsel işleyiş modelleri- yakın ergen ve yetişkin ilişkilerinin gelişimini etkilemektedir. Dört içsel işleyiş modeli karşılaştırıldığında güvenli bireyler yakın ilişkilerde en optimal davranışı gösteren bireylerdir. Bu sayede kendileri ve diğerleri için bağlanma figürleri ile negatif duyguları düzenleme yetenekleri vardır. Güvenli bireyler, negatif davranış tipini en az göstererek yakın ilişkilerindeki gerilimi rutin olarak giderebilme kapasitesine sahiptirler. Böylece, kayıtsız ya da saplantılı bireyler çatışma durumları boyunca güvenli bireylerden daha negatif davranışlar gösterme eğilimindedirler. Saplantılı ve kayıtsız bireyler karşılaştırıldıklarında ise, saplantılı bireyler zorluklara en fazla sığınan bireyler durumundadır. Saplantılı bireyler, benliğin geçerliğini korumak için ilişkiyi sürdürmeye en fazla yatırım yapan bireyler olarak düşünüldüğünde, bu bireylerin bağlanma figürlerinin mevcudiyetine ilişkin sık sık aşırı ihtiyatlı oldukları görülmektedir. Bu ruh durumu bir ilişki içinde gerilimle karşılaşıldığında yordanamayan ilişkilerin geçmişine dayalı çatışmacı düşünceler ve duyguların harekete geçmesine ve yoğun bir düşmanlığa yol açabilir. Korkulu bireyler ise, kendileri ve diğerlerinin negatif içsel işleyiş modellerini birleştiren bireyler olarak varsayılmaktadırlar. Bunun sonucu olarak onlar reddedilme ve duygusal yakınlık korkulu yönleri ile sosyal ilişkilerden en fazla kaçınan bireylerdir. Hazan ve Shaver’in üçlü bağlanma yaklaşımı ile, Bartholomew ve Horowitz’in dörtlü bağlanma yaklaşımını karşılaştıran çalışmalar, genellikle iki farklı kaçınan (korkulu ve kayıtsız) bağlanma stilinin geçerliliğine ilişkin kanıtlar sunmuştur. Bartholomew ve Horowitz’in önerdiği dörtlü bağlanma yaklaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalar da tutarlı olarak korkulu ve kayıtsız bağlanma stillerinin zihinsel modeller temelinde farklılaştıklarını göstermiştir. Örneğin, Bylsma, Cozarelli ve Sümer (1997), kayıtsızların korkululara oranla daha yüksek düzeyde benlik saygısına sahip olduklarını ve bu kişilerin gerçek ve ideal benlik kavramları arasında daha az farklılıklar bulunduğunu göstermişlerdir (Akt., Sümer ve Güngör, 1999, s.75).

  • Asansör Korkusu

    Asansör Korkusu

    Asansörler hepimizin hayatını kolaylaştıran makinelerden biridir. Ancak bu makineler bazılarımız için hiç de masum değildirler. Dört tarafı kapalı bu metal kutular kimilerimiz için korku dolu anlar yaşatırlar. Bu durum asansörle ortaya çıksa da kapalı mekân korkusu olarak adlandırmamız da doğru olabilir.

    Asansörden Neden Korkulur?

    Asansörde insanlar genellikle asansör halatının birden kopacağına, asansörün birden duracağına, içeride nefes alamayacağına boğularak öleceğine veya haftalarca asansörde mahsur kalacağına inanır. Bu korku giderek artabilir şiddetli yaşanabilir ve kişiler artık asansör yerine merdiven tercih eder asansöre yaklaşamayacak hale gelir. Bu kişiler asansöre bindiklerinde asansörde kalacaklarına, sıcak basacağına, uyuşma veya bulantılar olacağına kesin gözüyle bakarlar. Asansör korkusu olan insanlar Biran önce asansörden inmeyi ve bir daha binmemeyi düşünüp buna odaklanırlar. Bu korkuya küçükken veya ileriki yaşlarda karşılaşılan bir asansör tehlikesi sıkıntısı atlatmak neden olabilmektedir. Ya da küçükken dinlenilmiş “saatlerce asansörde kalma maceraları da” bu kişileri etkilemiş olabilmektedir.

    Asansör Korkusu Nasıl Çözülür?

    Bu tarz korkular hipnoterapi yöntemi ile kişilerin çocukluğu veya ileriki yaşlarında asansörle ilgili kaygılarına sebep olan durumlar ortaya çıkarılıp çözülmeye çalışılıyor. Ancak fobik durumların ortaya çıkması da mümkün.

    Klostrofobi Nedir?

    Klostrofobiyi kapalı alan korkusu olarak adlandırabiliriz. Klostrofobi günümüzde çok yaygın bir fobidir ve günümüzde yaklaşık altı insandan dördü bu fobiden şikâyetçidir. Çocukluk döneminde veya sonradan kazanılabilir. Bu tarz kişilerin kapalı yerlerde kalmaması gerekir. Kişiler panik ataklar geçirerek kendilerini boğuluyormuş gibi hissedip nefes alamamaktan şikayet edebilirler.

    Klostrofobi Belirtileri Nelerdir?

    Kişilerin bulunduğu ortamda kendilerini çaresiz hissedip duvarların üzerlerine geliyor gibi hissetmeleri, kapana kısılmış gibi hissetmeleri, vücutta terleme, çarpıntı, nefes darlığı halleri,sinema tiyatro asansör gibi alanlarda bulunamama bu durumun belirtileri olarak sıralanabilir.

    Klostrofobi Nasıl Yenilir?

    Kapalı alanda kalma korkusu aynı asansör korkusunda olduğu gibi, psikoterapi veya hipnoterapi ile doktor kontrolünde olmalıdır.Öncelikle hastalığına veya korkuya neden olan faktörler ivedilikle araştırılmalıdır.Korkularla yüzleşme,endişeleri yenme ve psikolojik mücadele çalışmaları yapılmalıdır.Doktor önerisi ve reçetesi dışında ilaçlar alınmamalı ve kullanılmamalıdır.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Kaygı ile Baş Etme

    Kaygı ile Baş Etme

    Merhabalar..Bugün ki konumuz Kaygı ile baş etme.Öncelikle yazımıza korku ve kaygının farkları ile başlayalım.Kişi korku duyduğu konudaki tehdidi bilirken, bu durum kaygıda belirsizdir.Yani kişi korkuda tehlikenin kaynağını  bariz bilir iken kaygı da bu kaynak yoktur.Buna karşın son yıllarda araştırmacılar daha belirgin bir fark öne sürüyor.Bu araştırmacılara göre korku otonom sisteminin  ‘’savaş ve ya kaç’’ tepkisini etkinleştiren bir duygu iken kaygı daha dağınık ve nahoş olan duygu ve bilişlerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesi olarak yorumlanıyor.Kaygının  temel ve en belirgin özelligi insanı yetersizleştiren düzeydeki gerçek ve rasyonel olmayan  inanışlardır. Kişi üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.Kişi bir çok olay ve konuda aşırı üzüntü ve endişe duyar.
    *Kaygı ile baş etmek için bir çok yöntem ve terapi vardır. Öncelikle kişi kaygısının  çarpıtılmış ve abartılmış nedenini gerçege yaklaştırmalıdır.Kişiyi kaygıya sokan problemler ve durumlar belirlenmeli, bunları ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalıdır.Yani kişi öncelikle degiştirmek istedigi davranışı hedeflemelidir.
    *Kaygılar ve korkular en azdan en çoğa dogru derecelendirilmelidir.
    *Kaygı duyulan konu hakkında kişi kafasındaki kaygıyı netleştirmek için ‘çünkü’ kelimesine başvurabilir. Örnegin; ben şu an çok kaygılıyım çünkü birazdan benim için önemli olan bir mülakata girecegim. Diger yandan, kişi kendini ödüllendirmeyi bilmelidir. Örnegin, insanların önünde konuşmakta kaygı duyan bir kişi yaptıgı bir seminer sonrası kendisine ‘Kaygıma rağmen ben insanların önüne çıkabildim ve konuşabildim.Kendimle gurur duyuyorum’ diyebilmelidir.
    *Kişi kafasındaki olumsuz düşünceleri belirlemelidir. Kişi olumsuz düşüncelerini belirleyince bu düşüncenin hangi duygu ile (yetersizlik,değersizlik,çaresizlik) bir bağlantısı olduğunu anlar.Daha sonra bu duygu kendisine mi ait yoksa bir başkası tarafından mı ona empoze edilmiş buna bakar. Duygunuzu ne kadar çok spesifikleştirir ve  sesli söylerseniz (başkasına ya da kendinize) duygunuz o kadar çabuk boşalır.
    *Kişi kaygı yaratan negatif düşünce ve duygunun tüm avantaj ve dezavantajlarını gerçekçi bir şekilde listelemelidir.Kişi negatif düşüncelerini destekleyici deliller bulmalıdır.
    *Kendinize sorun; negatif düşüncem/olaylar gerçekleşirse ne olur,ardından daha iyi ve daha kötü ne olabilir,bunlar gerçekleşirse neler yapılabilir?
    *Bu standartı başkaları için de uygular mısınız bir de buna bakın. Yani sizin kaygı duydugunuz şeyi başkası size getirse onu ne kadar mantıklı bulurdunuz? 
    Öte yandan;fiziksel olarak gösterdiginiz tepkiler sizi psikolojik olarak da etkiler. Örnegin 1 dakika içinde hızlı nefesler alıp verin, kalbinizin de hızlı çarpmaya başladıgını ve endişeli hissetmeye başladıgınızı farkedersiniz. Bu nedenle kendimizi kaygılı hissettigimiz an fiziksel olarak da kendimizi gevşetecegiz. Bunu derin nefesler, açık hava yürüyüşleri sakin müzikler dinleyerek yapabiliriz..Faydalı gelmesi ümidiyle..

    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Fobiler

    Korku, dışardan gelecek tehlikelere karşı gösterilen doğal bir tepki olarak açıklanabilir. Fobiler ise doğal tepkilerin günlük yaşamın düzenini bozmasına neden olacak aşırılıklardır. Korku özellikle çocukların çok sık yaşadıkları bir duygudur. Çevresini tanımayan, olacaklar hakkında hiçbir fikri olmayan bebeklerin korku yaşaması son derece doğal bir süreçtir. Korkuların yaş ilerledikçe azalması beklenir. Çocukların zihnen gelişmesi ve çevreyi daha fazla tanıyor olması korkulacak nesne ve durumların ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Bu süreç içinde özellikle anne ve babalardan gelen geri bildirimler korkunun öğrenilmesine neden olur. Öğrenilen korku yerini güven duygusuna bırakmakta zorlanacak bir dürtüdür. Özellikle toplumumuzda korkutmak bir eğitim ve disiplin aracı olarak kullanılmaktadır.

    Korkunun Somut Nedeni Bulunmayabilir

    Çocuk korkuyu kendisi de keşfedebilir. Fobi kavramı korkunun sebebine göre çeşitlendirilmiştir. Normalde korkulmayacak bir nesne veya durumdan sürekli olarak korku duyma hissi fobi olarak açıklanabilir. Korkunun anlamsız olduğunu anlayan çocuk bundan kaçıp kurtulmak ister ancak bu aşamada başarılı olamayabilir. Korku temelli yaşanacak sıkıntılar günlük hayatın gidişatını değiştirecek boyutta olduğu zaman tedavi edilme zorluğu da beraberinde gelecektir. Köpek fobisi olan bir çocuk normal hayatta köpekle karşılaşmadığı sürece sorun yaşamamakta ancak köpekle karşılaştığı durumda titremeye, kalp çarpıntısına ve sonu bayılmaya kadar gidecek olumsuzluklar sergilemektedir. Kimi uzmanlara göre fobi iç çatışmalara karşı hayata geçirilen savunma mekanizmasıdır. En sık görülen fobiler arasında,

    * Yükseklik,

    * Karanlık,

    * Kan,

    * Kapalı alan,

    * Gök gürültüsü ve

    * Farklı hayvanlar sayılabilir.

    Çocukların %10’unda ve gençlerin ise en fazla %3’ünde belirgin korku reaksiyonları görülebilir. Fobiler yetişkinlikle beraber ortadan kalkabileceği gibi bir ömür boyu da sürebilir.

    Fobilere Eklenen Panik Bozukluklar

    Fobiye eklenen panik bozukluklarının ilaç ile tedavi edilmesi gerekmektedir. Asıl tedavi biçimi ise davranış terapileri olacaktır. Özellikle çocuk yaşlarda yaşanan korkularda ailenin ‘’ bebek gibi korkma ‘’ söylemi son derece yanlıştır ve olayın farklı boyutlara geçmesine neden olabilir. Bu söz aynı zamanda bir aşağılama da içermektedir. Çocuğun ne hissettiğini tespit ederek onu anlamaya çalışmak olaya en doğru yaklaşım biçiminin sergilenmesi olacaktır. Fobilerden kurtulmanın en temel yöntemi yeni korkular oluşturulmasının önüne geçmektir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • PANİK ATAK HAKKINDA  BİLDİKLERİMİZ

    PANİK ATAK HAKKINDA BİLDİKLERİMİZ

    Kişide ani meydana gelen ve tekrarlayan bireyi dehşete düşüren çoğu kez kriz olarak algılanan  şiddetli, tahammülü güç bir  sıkıntı ve korku nöbetidir diye tanımlayabiliriz..gerçek de tek başına bir hastalık gibi gözükse  de bir semptomdur aslında  ve  sebep ortadan kalkınca panik atak diye bir semptomda kalmayacaktır..Panik Atak  denilen tablo ani  şeklinde gelip , bir anda başlar, şiddeti giderek çoğalır ve yaklaşık  olarak  8-10 dakika sonunda şiddeti en yüksek düzeye ulaşır ortalama en çok yarım saat  gibi bir sürenin sonunda da azalarak ortadan kalkar.
    Bu semptomlardan ötürü kişi , bu ani gelen ,kontrolü dışındaki durumun tekrar gelmesinden duyduğu kaygıyla ayrıca başa çıkmak zorunda kalmaktadır.. 
    Panik atak endişe, korku, (ölüm korkusu gibi) sıkıntı duygularını içinde bulundurur ve Psikolojik sorunlarla ya da bazı hastalıklarla birlikte görülebilir. Hasta ani bir nöbette tamamen korku içindedir. Öleceğini, kalbinde bir sorun olduğunu, kalp krizi geçireceğini düşünür.Yanlız kalmakdan korkma ve evin de yada aile fertleri yanında kendini güven de hissetme belirgin özellikleridir. 

    Panik Atak Belirtileri :

    • Aniden titreme ya da sarsılma olması
    • Bulantı ya da karın ağrısı  gelmesi
    • Başın yada tüm vücudun terlemesi,
    • Kişinin soluğunun kesilmesi hiç nefes alamama duygusu
    • Uyuşma ya da karıncalanma hissi el ve ayaklarında yada tüm vücut da
    • Baş dönmesi, sersemlik   duygusu ,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma  hissi ,
    • Çarpıntı, kalbin kuvvetli  ya da hızlı vurması
    • Nefes darlığı ya da boğulma hissi
    • Kişinin bayılacak  yada yere yığılacak gibi hissetmesi
    • Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
    • Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
    • Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu ve ölüm korkusu,

    Panik atak ve  panik bozukluk aynı şey olmayıp, Panik bozukluk kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma Başka bir rahatsızlığa bağlı olmaksızın, iki şekilde görülebilir: agorafobili ya da agorafobisiz. Kapalı yerlerden kalabalık yerlerden uzak durma, evde tek başına kalmak istememe gibi durumlar görülür. Dışarıya yalnız çıkmaktan korkar ve sosyal olmaktan çıkar.
    Panik Bozukluğunda ise, panik ataklarının tekrarlayıcı, ataklar arasında dönemde ise  yeniden atak geleceğine dair yoğun kaygı hissi olması, kişinin  beyin kanaması ,kalp krizi , felç geçirme, çıldırma ,ölme gibi  dramatik sonuçlara sebep olacağını düşünerek panik ataklarından aşırı  korkması ve olası başına gelebilecek felaket beklentisi ile  sürekli üzüntü ve korkuyla işe gidememe,evden çıkamama ,önleme amaçlı çeşitli kurtarıcı gördüğü ilaç  yada faydalı gördüğü şeyleri yanında bulundurmaya çalışmak, yemek yemesinde ,uykusunda ve davranışlarında atak olmadığı zamanlarda da atak beklentisiyle oluşan durumların devamlı olması şeklinde tablolar benzer gibi gözüksede,ayrıntıda  farklılıklar göstermektedir.Atak anlarını güvenli bir şekilde atlatan hastaların PSİKOTERAPİ den ciddi anlamda yarar gördüğü rahatlıkla söylenmelidir. İlaç tedavilerinin  panik bozukluğu tedavisinde yer  verilmektedir.ancak asıl itibariyle düşüncelerimizin duygularımız ve davranışlarımız üzerinde çok önemli  ekinliği olduğu gerçeği ile hareket edilirse  ataklara sebep olan  otomatik düşünce kalıpları  ve yanlış yorumlar ile ilgili  farkındalıklar oluşturularak bilişsel ve destekleyici psikoterapilerden faydalanılabilmektedir. Kişilik bozuklukları tabanıda ki semptom geliştirme potansiyelleri ise Dinamik Psikoterapilerden  yararlanım hususunun önemle altını çizmeyi gerektirmektedir.                                                     

  • PANİK ATAK HAKKINDA BİLDİKLERİMİZ

    Kişide ani meydana gelen ve tekrarlayan bireyi dehşete düşüren çoğu kez kriz olarak algılanan şiddetli, tahammülü güç bir sıkıntı ve korku nöbetidir diye tanımlayabiliriz..gerçek de tek başına bir hastalık gibi gözükse de bir semptomdur aslında ve sebep ortadan kalkınca panik atak diye bir semptomda kalmayacaktır..Panik Atak denilen tablo ani şeklinde gelip , bir anda başlar, şiddeti giderek çoğalır ve yaklaşık olarak 8-10 dakika sonunda şiddeti en yüksek düzeye ulaşır ortalama en çok yarım saat gibi bir sürenin sonunda da azalarak ortadan kalkar.
    Bu semptomlardan ötürü kişi , bu ani gelen ,kontrolü dışındaki durumun tekrar gelmesinden duyduğu kaygıyla ayrıca başa çıkmak zorunda kalmaktadır.. 
    Panik atak endişe, korku, (ölüm korkusu gibi) sıkıntı duygularını içinde bulundurur ve Psikolojik sorunlarla ya da bazı hastalıklarla birlikte görülebilir. Hasta ani bir nöbette tamamen korku içindedir. Öleceğini, kalbinde bir sorun olduğunu, kalp krizi geçireceğini düşünür.Yanlız kalmakdan korkma ve evin de yada aile fertleri yanında kendini güven de hissetme belirgin özellikleridir. 

    Panik Atak Belirtileri :
    • Aniden titreme ya da sarsılma olması
    • Bulantı ya da karın ağrısı gelmesi
    • Başın yada tüm vücudun terlemesi,
    • Kişinin soluğunun kesilmesi hiç nefes alamama duygusu
    • Uyuşma ya da karıncalanma hissi el ve ayaklarında yada tüm vücut da
    • Baş dönmesi, sersemlik duygusu ,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi ,
    • Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması
    • Nefes darlığı ya da boğulma hissi
    • Kişinin bayılacak yada yere yığılacak gibi hissetmesi
    • Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
    • Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
    • Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu ve ölüm korkusu,
    Panik atak ve panik bozukluk aynı şey olmayıp, Panik bozukluk kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma Başka bir rahatsızlığa bağlı olmaksızın, iki şekilde görülebilir: agorafobili ya da agorafobisiz. Kapalı yerlerden kalabalık yerlerden uzak durma, evde tek başına kalmak istememe gibi durumlar görülür. Dışarıya yalnız çıkmaktan korkar ve sosyal olmaktan çıkar.
    Panik Bozukluğunda ise, panik ataklarının tekrarlayıcı, ataklar arasında dönemde ise yeniden atak geleceğine dair yoğun kaygı hissi olması, kişinin beyin kanaması ,kalp krizi , felç geçirme, çıldırma ,ölme gibi dramatik sonuçlara sebep olacağını düşünerek panik ataklarından aşırı korkması ve olası başına gelebilecek felaket beklentisi ile sürekli üzüntü ve korkuyla işe gidememe,evden çıkamama ,önleme amaçlı çeşitli kurtarıcı gördüğü ilaç yada faydalı gördüğü şeyleri yanında bulundurmaya çalışmak, yemek yemesinde ,uykusunda ve davranışlarında atak olmadığı zamanlarda da atak beklentisiyle oluşan durumların devamlı olması şeklinde tablolar benzer gibi gözüksede,ayrıntıda farklılıklar göstermektedir.Atak anlarını güvenli bir şekilde atlatan hastaların PSİKOTERAPİ den ciddi anlamda yarar gördüğü rahatlıkla söylenmelidir. İlaç tedavilerinin panik bozukluğu tedavisinde yer verilmektedir.ancak asıl itibariyle düşüncelerimizin duygularımız ve davranışlarımız üzerinde çok önemli ekinliği olduğu gerçeği ile hareket edilirse ataklara sebep olan otomatik düşünce kalıpları ve yanlış yorumlar ile ilgili farkındalıklar oluşturularak bilişsel ve destekleyici psikoterapilerden faydalanılabilmektedir. Kişilik bozuklukları tabanıda ki semptom geliştirme potansiyelleri ise Dinamik Psikoterapilerden yararlanım hususunun önemle altını çizmeyi gerektirmektedir. 
    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • Çocuklara terörü nasıl anlatmalıyız?

    Çocuklara terörü nasıl anlatmalıyız?

    ÇOCUK PSİKOLOJİSİ, TERÖR ve DARBE

    Ülkemizde olup bitenleri yetişkin olarak bizlerin dahi anlaması son derece güçken, çocuklarımızın neden iki insanın birbirini öldürdüğünü, neden bu vatan için canını vermeye hazır olduğunu söyleyen asker ve polisin birbirine kurşun sıkıp öldürebileceğini, gecenin geç vakitlerinde sokağa çıkarak kendimizi kime karşı ve neden savunduğumuzu anlamaları oldukça zordur. Tarih boyunca “İYİ” ve “KÖTÜ” kavramı iki kutuplaşmayı yaratmış ve iki kutup da kendi anlayışları çerçevesinde toplumun sulh ve refahı için birbiriyle çatışmış, hatta öldürmek zorunda kalmıştır.

    Benim bir uzman olarak özellikle terör konusunu değerlendirirken ön plana aldığım ve kendi hayatımda da uygulamaya çalıştığım şey şudur; Kontrolümüzde olmayan gelişmelerde güven, sevgi, inanç, cesaret, iyimserlik, umut konusundaki değerlerimizi kaybetmeden korumak ve yaşanan olumsuzlukları bağışıklığımızı geliştirebilme fırsatı olarak görüp soğukkanlılığımızı yitirmeden önümüze bakmamız gerekir.

    Her Travma Bir İz Bırakır ve Bu İz Kalıcı Olursa Buna “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” Denir.

    Eğer siz de aşağıdaki konulardan bir veya birkaçının etkisine girdiyseniz ve STRES yaşıyorsanız muhtemelen “travmatik bir durumun stresini” alışkanlığa dönüştürmüşsünüz demektir.

    • Tekrar eden düşünceler zihninizi işgal ediyorsa. (Anılar)

    • O anlara dair hatırlamak istemediğiniz anılarınız zihninize sık sık geliyor ve beyninizde kendini yenileyerek izini pekiştiriyorsa.

    • Günlük yaşamınızdaki rutinlerinizi gerçekleştirirken isteksizlik, unutkanlık, güvensizlik, insanlardan uzaklaşma gibi normalde size yabancı olan duygular yaşıyorsanız.

    • Uyku düzensizlikleri, öfke, duygusal karmaşa, hep bulunduğunuz ortamlardan kaçma isteği, fiziksel ağrı, madde kullanımına yönelme, alkol ve sigara tüketiminde artış veya sinir boşalmalarından bir veya birkaçını bir arada yaşıyorsanız “Travmatik Stres Bozukluğu”nun belirtilerini yaşıyorsunuz demektir.

    Yetişkinlerde görülen “Stres Bozukluğu” çocuk ve ergenlerde kendini biraz daha farklı belirtilerle ortaya koyar;

    • Anne-babayı kaybetme veya ayrılma korkusu

    • Kabus görme, uyku ritminin bozulması

    • Yatak ıslatma ve çığlık atarak yataktan kalkma

    • Nedeni belirsiz sıkıntı halini uzun süre devam etmesi

    • Olumsuz tasvirleri sürekli tekrar ederek oyunlaştırma

    • Eskiden normal karşılanan şeylere yönelik korku ve kaygı hali geliştirmek

    • Aşırı mutsuzluk ve bedensel ağrılar

    Geçmişte yaşanmış bir travmatik öykünün varlığı ( şiddet, taciz, ölüm vb) yaşanan travmanın etkilerini arttırabilir. Bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde duyguların sağlıklı bir şekilde açığa çıkamaması yatar. Bu nedenle biz duygularımızı gizlemek, bastırmak veya yok saymaya dayalı bir yöntemi sağlıklı bulmuyoruz. Yüzleşmek duygulardan kaçmaktan daha zor gelse de, uzun vadede bunun yaratacağı olumsuz anıları genelleyerek geleceğin ipotek altına alınmasını önlemiş olur.

    Bir travmanın en iyi yönü; onun geçmişte kaldığını ve geçmişi tekrar etmeden geleceğimizi onun etkisinden özgürleştirebileceğimizi bilmektir. Çocuklarımızı travmalardan koruyabilmek için önce kendimizi onların etkilerinden sağlıklı bir şekilde arındırabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

    İşte çocuklarınızı terör ve darbe hakkında bilgilendirmenize yardımcı olacak 10 yöntem;

    Çocuklara terörü anlatmanın 10 yolu; 

    1. Okul çağına gelmemiş bir çocuğa çok fazla bir şey anlatmanıza gerek kalmaz. Daha oyun çağından çıkmamış ve her şeyi bir oyun olarak algılayan bu çocuğun yanında mümkün olduğu kadar olup bitenleri konuşmayın. Çocuk uyanıkken TV izlemeyin, eve gazete getirmeyin ve çocuğunuzu bir süre bu olayların yaşandığı ortamlardan uzaklaştırın.

    2. Kelime dağarcığı gelişmemiş ve zengin bir duygusal potansiyeli olan çocuklara sembollerle, resim ve çizimlerle anlatımlarda bulunmak onların anlam dünyasında daha kolay kabul görecektir.

    3. Çocukların terör ve benzeri ciddi olaylardan ne kadar etkilendiklerini ilk bakışta anlayamayabilirsiniz. Bu durumda çocuğun ne bildiğini, ne düşündüğünü ve içinde neler yaşadığını anlayabilmek için onu konuşturma yoluna gitmelisiniz. Hiç konuşmaması, düşüncelerini içine atması veya bu konuların konuşulmaması gerektiği düşüncesi onları hem yalnızlaştırır, hem de kontrolünüzden uzaklaştırabilir.

    4. Bilgileri detaylarıyla anlatmak yerine mevcut bilgilerinden yola çıkarak anlatmakta yarar var. Çocuğun yaşı, ilgi ve merak düzeyini göz önünde bulundurarak en çok merak ettiği şeyler konusunda açıklama yapın ancak gereksiz detaylandırmalardan kaçının. Bu arada endişe içinde, kaygıları tavan yapmış ve çok korkmuş bir ebeveyn konumunda size söylediklerimizi sakince yapamayabilirsiniz; bu durumda çocuğunuzla konuşmadan önce mutlaka kendinizi sakinleştirmelisiniz.

    5. Çocuğun sorularını anlayacağı dilde ve sakince yanıtlamaya çalışın. Bilgilerin tüm açıklığıyla paylaşılması çocuk için duygusal açıdan zorlayıcı olabilir.

    6. Bilgi gizlemek ve yasaklar koymak işe yaramaz. Özellikle akıllı telefonu olan çocuk pek çok veriye sizden önce ulaşabilir. Bu durumda çocuğun merak ve ilgisini başka yöne çekmeye çalışın. Bilgileri gizleyen veya yalan söyleyen bir durumda olmanız ilişkinize zarar verebilir.

    7. İnsanlar pek çok şeyi korkutularak ve bu korkunun etkisiyle yeterince düşünemeden yapabilirler. Çocuğunuza korkularının anlamsızlığını anlatmanız, ona güven duygusunu aşılamanız ve sizin yanınızda her zaman güvende olduğu hissini ona yaşatmanız gerekir.

    8. Çocuğunuzun belli bir rutini varsa bunu mümkün olduğunca engellemeye özen gösterin. “Şuraya gitmeyeceksin”, “Şurada bulunmayacaksın”, “Yalnız kalmayacaksın”, “Beni her saat başı arayacaksın” gibi koruma amaçlı telkinler çocuğun anksiyetesini harekete geçirerek dengesini bozabilir.

    9. Çocuklara terörü anlatmak konusunda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, şiddet uygulayanlara kesinlikle aynı şekilde şiddet uygulayarak karşılık verilmemesi gerektiğini çocuğa açıklamaktır. Eğer çocuğunuzda halihazırda şiddet eğilimi varsa ya da stres düzeyi yüksekse aksi durumda hataları şiddet uygulayarak cezalandırmaya yönelebilir veya şiddet görme korkusuyla doğrularından taviz verebilir.

    10. Kriz durumunda neler olabileceğini, dışardaysa tehlike geçinceye kadar nasıl güvende olabileceğini, aile olarak birlikte neler yapabileceğinizi bir tür tatbikat gibi ama bir yandan da bir oyun gibi kurgulayabilirsiniz. Çocuk güven duygusunu en çok ailesinden edinir ve güvensizliğin bedelini canıyla olmasa bile ömür taşıyacağı duygusal gerilimlerle öder.

    Ne Zaman Bir Uzmandan Yardım Almalıyız?

    Travmatik olayların etkisi gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda zaman içinde ortaya çıkar. Söz konusu süre haftalar, aylar ve hatta yıllar olabilir. Bu etkileri genelde şu konulardaki değişimlerle birlikte anlarız;

    “Fobiler, aşırı isteksizlik, uyku rutinlerinin bozulması, çarpıntı, nefes darlığı, yalnız kalamamak, birilerini kaybetme korkusu, aşırı hareketlilik veya aşırı durgunluk, çocuklarda tuvaletini tutma, aile bireylerine aşırı yapışma”. Eğer çocuğunuz bunlardan birkaçını bir arada deneyimliyor ya da herhangi birini çok güçlü biçimde yaşıyorsa psikolojik destek almanın zamanı gelmiş demektir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • KEDİ VE KÖPEK FOBİSİ

    KEDİ VE KÖPEK FOBİSİ

    Hayvan fobisi nedir?

    Kedi, köpek, yılan, örümcek, fare, kuş gibi hayvanlara karşı duyulan mantıksız, orantısız korkuya denir. Kişi korktuğu bir hayvanla karşılaştığında aşırı kaygı duyar, saldırıya uğrayacağına ya da bir şekilde zarar göreceğine inanır. Hastalanacak, bayılacak, boğulacak hatta hayatını kaybedecekmiş gibi hisseder. Nefes alışverişi değişir, çarpıntı, sıcak basması, soğuk terleme gibi şikayetler ortaya çıkar. Yaşadığı bu yoğun endişe yüzünden hayvandan mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya çalışır, hatta bu kaçış sırasında kendini tehlikeye atabilir.

    Örneğin, köpekten kaçmak için hızla seyreden trafikte yola inebilir. Böyle bir panik halini bir daha yaşamamak için de kaçınma davranışında bulunur. Hayvanla karşılaşacağını düşündüğü ortamlara girmemek için aşırı tedbirler alır. Hayvan fobisinde her zaman korku ön planda değil. Bazen iğrenme duygusu daha baskın olabilir. Örneğin hamam böceği gördükten sonra kişi rahat edemez, yerini değiştirir, vücudunda birdenbire kaşınma belirebilir.

    Hayvan fobisi neden ortaya çıkıyor?

    Tarih öncesi dönemde insanlar kendilerini korumak için yılan, örümcek veya tehlikeli hayvanlardan kaçınmak zorundaydı. Yüzyıllar boyunca bu korku ve kaçınmanın, insanın genetik yapısına kodlandığı düşünülüyor. Daha önce yaşanmış bir travmatik olay hayvan fobisine yol açabilir. Örneğin çocuklukta bir hayvanın saldırısına uğramak, yoğun sıkıntı yaratan bir durum yaşamak fobiyi ortaya çıkarabilir. Ya da çevresindeki büyüklerin bir hayvandan aşırı derecede iğrendiğini gören bir çocukta fobi gelişebilir. Bazı hayvanlarla ilgili olumsuz hikayeler dinlemek, filmlerde ilgili durumları seyretmek de fobiye zemin hazırlayabilir. Öte yandan psikanalitik kurama göre, bilinç dışı korkular ve istekler, yasaklar nedeniyle bilinç düzeyine çıkmakta zorlanırsa, bu durum kendini bir hayvan fobisi şeklinde gösterebilir.

    Hayvan korkusu toplumda çok sık görülen bir sorun mu?

    Aslında kent yaşamı ve doğal ortamlardan uzak yaşamamız bizi hayvanlardan uzaklaştırdı. Özellikle şehrin eski yerleşim bölgelerindeki doğal bitki ve hayvanlar neredeyse ortadan kalktı. Yeşil alanlarda ise çevre kirliliği, iklim değişiklikleri nedeniyle yine doğal yaşamın dengesi bozuldu. Artık ev hayvanları dışında daha az sayıda hayvanla karşılaşıyoruz, ancak bu durum fobileri ortadan kaldırmıyor. Yüzeye çıkmayan korkular içten içe sürüyor. Hatta alışık olmadığımız hayvanlarla birdenbire karşılaşmak ani ve şiddetli bir korku yaratabiliyor.

    Genellikle tatil ortamları ve yazlıklarda bu korkular su yüzüne çıkıyor. Kedi-köpek gibi evlerde beslenen hayvanlara karşı da fobi görülebiliyor. Bu da hem apartman yaşamında hem de dost -arkadaş ziyaretleri sırasında sorun yaratabiliyor. Hayvan fobisi toplumda en sık görülen fobidir, diyebiliriz.

    Kişi ne zaman tedaviye başvurmalı?

    Tüm fobilerde olduğu gibi günlük yaşamda bir bozulma varsa kişinin günlük rutinlerini yaşamayı zorlaştırıyor ve endişenin yarattığı aşırı gerginlikler varsa kişinin yardıma ihtiyaç duyduğu söylenebilir. Çoğu kişi bunu iyileştirmek için ne yapacağını bilmez. Doktor tedavileri uzun ve ilaca dayalı olduğu için kabul etmek istemez. Zamanla çözümü olamayacağına inandığı için konforundan mahrum kalmak ve mutsuzluğunu kronikleştirmesi pahasına hayvan korkusunu sineye çekerek tedavi olmadan yaşamayı tercih eder.

    Hayvan Fobisinde Psikolojik Destek Mutlaka Gerekli

    Önce korkulan hayvana ait fotoğraflar, filmler, maketler kullanılır. Daha sonra kişiye korktuğu hayvanla karşılaştığında korkusuyla mücadele etmek için gevşeme ve nefes egzersizleri öğretilir. Nefes çalışması, yavaş ve derin şekilde nefes alıp vererek yapılıyor.

    Gevşeme teknikleri ise vücuttaki bazı ana kas gruplarını önce yavaş yavaş kasıp sonra gevşetmek esasına dayanıyor. Yardımcı yöntemlerden biri de, korkulan durumu hayali olarak yaşama ve onunla başa çıkmadır. Bu aşamadan sonra eğer mümkünse, kişiye korktuğu havyan kapalı bir kutu içinde gösterilir. Daha sonra ona dokunması hedeflenir. Bu çalışma genellikle daha çok örümcek, hamam böceği, sinek gibi küçük hayvanlar için yapılabilir.

    Hayvan Fobisinde İlaç Tedavisine ne Zaman Gerek Duyulur?

    Hayvan fobileri çok şiddetliyse, genellikle kişide başka bir anksiyete, panik bozukluk, depresyon gibi bir soruna rastlıyoruz. Böyle ek bir ruhsal sorun saptamışsak ilaç tedavisi gerekli. Tedavide bazı antidepresan ilaçlar ve sakinleştiricilerden yararlanıyoruz.

    Tedavi Ne Kadar Sürer?

    Eğer başka bir ruhsal sorun yoksa bazen tek seans bile yeterli olabilir. Bu fobinin altında travmatik durumların çıkması daha uzun süreli terapi ve tedavi gerektirebiliyor.

    Hayvan Fobisi Zamanla Geçer Mi?

    Zihinde var olan kaygılı düşünce kendini tekrar ettikçe korkunuz da pekişir. Bu durumda zaman ne kadar çok geçerse sorun o kadar depreşir. Nadiren zaman içinde etkisi azalabilir ancak çoğunlukla bu korku yaşam konforunu tehdit edip çekilmez hal alır. Bu korkuyu tamamen iyileştirecek ilaç yok. Hipnoterapi, EFT ve EMDR gibi tekniklerle birlikte birkaç seansta hayvan fobisi tamamen yok edilebilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Panik Atak; korku, endişe ve huzursuzluk belirtilerinin aniden başlayıp, rahatsızlığın 10 dakika içinde en üst düzeye ulaştığı, 13 adet vücutsal ve düşüncesel belirtiden en az 4’ünün yaşandığı bir ankisyete (kaygı) nöbetidir.
    Bu 13 belirti şunlardır. 
    Çarpıntı, kalp hızında artış, kalp seslerini duyuyor gibi hissetme
    Terleme
    Titreme ve ya sarsılma hissi
    Boğulma ya da nefes alamama, nefesinin yetmediği hisleri
    Tıkanma, soluğun kesilmesi hisleri
    Göğüste ağrı veya göğüste bir rahatsızlık hissi
    Bulantı ya da karında ağrı ya da karında bir rahatsızlık hissi
    Çevreyi olduğundan farklı, sanki gerçek değil gibi hissetme ya da kendini çevredekilerden ayrılmış, olağandışı, farklı bir şekilde algılama hali
    Baş dönmesi, dengesizlik, başta sersemlik hissi, bayılma hissi, yere düşecek gibi olma
    Kontrolünü kaybetme, delireceğini düşünme seklinde bir korku
    O anda, kalp krizi geçireceği ya da öleceği korkusu
    Uyuşma, hissizlik, yanma, karıncalanma hisleri
    Üşüme, ürperme, soğuk ya da sıcak basmaları, basından aşağı kaynar su dökülmüş veya hamama girmiş gibi olma
     Yukarıda da belirtildiği üzere panik atak belirtilerinin hepsi aynd agörülmek zorunda değil en az 4 tanesinin olması kişinin panik atak geçirdiğini söylemek için yeterlidir. Ayrıca panik atak sebepsiz olarak aniden başlayabileceği gibi, belli bazı durum ya da ortamlarla ilişkili de olabilir. Örnek olarak korkulan bir hayvan görme, kalabalık bir ortamda bir faaliyet (konuşma, yemek yeme gibi) bir durumu takiben de başlayabilir.
     PANİK BOZUKLUK ise;  panik ataklarının; beklenmedik zamanlarda ve tekrarlayarak oluşması atakların tekrarlayacağı yönünde sürekli bir kaygı yaşanması  atağın sonunda olabileceğini düşündüğü olumsuz şeyler (ölmek, delirmek, kalp krizi geçirmek seklinde) ile ilgili endişe duyulması ya da bu ataklarla ilgili olarak bazı davranışlarında değişiklikler yapılması şeklindeki bir rahatsızlıktır. Dolayısı ile panşk atak bir çok ruhsal hastalık sırasında ortay acıkabilen bir belirti iken PANİK BOZUKLUK tanısı konabilmesi için beklenmedik panik ataklar, beklenti anksiyetesi  ve/veya kaçınma davranışları da gerekmektedir.
    Agorafobi ise; kişinin yalnız kalmaktan, kaçmanın, o ortamdan uzaklaşmanın kolay olmayacağı ya da her hangi bir rahatsızlık hissetme anında yardım alamayacağı topluma açık yerlerde olmaktan korku duymaktadır. Panik Bozukluk ya da Agarafobi tek başlarına da görülebilir  birlikte de görülebilir.
    Bu kişilerde gördüğümüz bazı ortak özellikler arasında, tek başına dışarıya çıkamama ve yanlarına başka bir kişiyi alma, kalabalık caddelerden geçememe, kalabalık mağaza, marketlere girememe, kapalı ortamlar (tünel, köprü ve asansörler gibi) ve kapalı araçlardan (metro, otobüs, uçak gibi) kaçınma sayılabilir. İleri aşamalarda kişiler evlerinden çıkmayı reddedip çevrelerindekileri de kendileri gibi evde tutmaya zorlayabilirler. Sosyal ilişkiler bozulup boşanmalara yol açabilir.
    Panik Bozukluğun hayat boyu görülme yaygınlığı %1.5-3 arasında değişmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çocuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir. Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Panik atak krizi geldiğinde 5-20 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir. Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.
    Panik bozukluğu olan birçok insan; kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz. Panik bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı norotransmitterlerin anormal çalışması sonucu oluşmaktadır. Günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın  sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız”  olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi  bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi  ve bunun sonucunda da  “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile tetiklenir.
    Hastaların çoğu %40-80’inde majör depresyon dediğimiz tablo hastalığa eklenip durumu ağırlaştırmaktadır. Kişilerin bahsetmemesine karsın intihar riski yüksektir. Hastaların %20-40’inda alkol ve madde bağımlılığı görülmektedir. Kişi ilerleyen dönemde eve bağımlı hale gelebilmekte ya da hastane, eczane gibi yerlere yakın olmayı yeğlemektedir. Hasta bu konuya yakın olmayan doktorları bir dolaşıp gereksiz ya da yanlış tedaviler almaktadır. Çevresi ile iletişimi bozulan kişinin mesleki, sosyal, ailesel işlevselliği azalmaktadır. Dolayısı ile mutlaka doğru ve zamanında teşhis ve tedavi edilmesi başka hastalıkların ortaya çıkmasının da önüne geçecektir.
    TEDAVİ
    İlaç ile birlikte özellikle bilişsel davranışçı psikoterapi uygulanır ise sonuçlar oldukça yüz güldürücüdür. Kişinin hastalığı hakkında bilgilendirmesi psikoeğitim bile bazen hastaların neredeyse yarısının rahatlamasına yol açmaktadır. Dolayısı ile Panik bozukluk psikiyatri uzmanı tarafından düzenli takip ve tedavi ile rahatlıkla düzelebilen bir rahatsızlıktır.

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan, yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir.

    Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

    Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

    PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,

    Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması

    Terleme,

    Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,

    Soluğun kesilmesi

    Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma

    Uyuşma ya da karıncalanma

    Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,

    Bulantı ya da karın ağrısı

    Titreme ya da sarsılma

    Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

    Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu

    Ölüm korkusu

    Bir Panik Atağında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur.

    Dörtten daha az belirtinin görüldüğü ataklara ise kısmi belirtili panik atağı adı verilir.

    PANİK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Panik Bozukluğu,

    Tekrarlayıcı beklenmedik Panik Atakları ile

    Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma, beklenti kaygısı da diyebiliriz.

    • Panik Ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla, sürekli üzüntü duyma ya da buna vakit ayırma. Sanki hayatta başka bir şey yok gibi.

    Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma, hastanenin etrafında veya otoparkında yaşama gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü bir psikolojik buhran halidir.

    PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?

    Öncelikle panik bozukluğu olan insanlarda hep aynı tarz kişilik özellikleri vardır.

    İçe dönük, insanlara hayır diyemeyen, zor ailelerin evlatları olan, kendinden daha çok başkalarını düşünen, yeterince bencil olamayan, önce can, sonra canan diyemeyen, geleceği gereğinden fazla abartarak bu günü yaşayamayan, insanlara içini açamayan ama hep dinleyen ve suçluluk duyguları yoğun olan bir kişilik tarzları vardır.

    Hiçbir neden yokken, birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme ya da ürperme, bazen de bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik; düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma gibi belirtiler, kişiyi dehşet içinde bırakır.

    O an “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir “ölüm korkusu” ya da “felç olma korkusu” yaşar.

    Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik, kendisini ya da çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, “kontrolünü kaybetmeye” ya da “çıldırmaya başladığını” düşünür.

    Büyük bir korku ve endişe ile yakınları tarafından en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan bir çok muayene, çekilen film, EKG, BT ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar “hiçbir şeyi yok” ya da “stresten olmuş” derler.

    Tedavi;

    Panik bozukluk, hekimler tarafından iyi bilinen ve çok sık görülen bir rahatsızlıktır. İlaç ve psikoterapi ile tedavi olur.

    Sadece ilaçla tedavi yeterli olmayabilir, çünkü hastalığı ortaya çıkaran bir hikaye vardır ve kişi neden hasta olduğunu anladıktan sonra panik atakları üzerinde kontrol sağlayabilir.

    Kaygı, sıkıntı çok zor duygular olup kişiyi çaresiz bırakır.

    Burada önemli olan kaygıya neden olan çatışmanın kaynağını bulup, bunu tamir edip, böylece hayata farklı bir donanımla bakarak, yani hayatı yaşama tarzımızı değiştirip, hayatımıza devam etmektir.

    Yani bu hastalığı tedavi etmek için önce kişilik organizasyonumuzu değiştirmemiz gerekir.
     

    Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde; gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir Panik atağının geleceğini beklemeye başlar.

    Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır.

    Toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmişlerdir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadırlar. Genellikle ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar.