Etiket: Korku

  • Terk Edilme Korkusu

    Terk Edilme Korkusu

    İlişkide deneyimlediğimiz olayların tamamen partnerimizle alakalı ve o ilişkiye özel olarak yaşantılandığını düşünürüz. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Erken çocukluk döneminden getirdiğimiz korkuları, kaygıları ve ilişki döngülerini her ilişkimizde tekrarlarız. Karşımızdaki de bu bastırılmış hisleri yer yer canlandırabilir.

    Kaygılanmak ilişkinin normal bir parçasıdır. Genelde iki şekilde kendini gösterir; terk edilme korkusu ve yutulma korkusu. Aşık olursak terk edileceğimizi veya orada saplanıp kalarak, özgürlüğümüzü kaybedeceğimizi düşünerek korkabiliriz.

    Terk edilme korkusu çok arttığında kendini geçmeyen bir güvensizlik/tehlike hissi, rahatsız edici düşünceler, boşluk duygusu, değişken kendilik algısı, aciziyet, aşırı uçlar arasında sık ve ani değişen ruh hali ve artan ilişki problemleri olarak gösterebilir. Bu hislerden ve terk edilmeye dair belirsizlikten kurtarmak için kişi kendini ilişkiden tamamen koparıp, hissiz hale getirebilir.

    Nörobilim gösteriyor ki; partnerimiz bizim özellikle yaşamımızın ilk 2 yılında oluşturduğumuz bağlanma-arayan davranış modelimize karşılık verirler. Eğer bebek, besleyici, ilgili, yeterince iyi bir bakım verenle ilişki kurduysa, bu onda güven duygusunu geliştirir. Ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını çoğunlukla karşıladıysa, karnını acıktığı zaman doyurduysa, rahatlattıtysa ve bebeğinin fizyolojik/psikolojik ihtiyaçlarını eş zamanlı olarak takip ederek karşıladıysa, bebek dünyanın iyi bir yer olduğu algısını geliştirir. Bilir ki; ihtiyacı olduğunda birisi ona yardım edecektir yani yalnız kalmayacaktır. Bu da erişkin olduğunda kendini belirsizlik durumunda sakinleştirebilmesini ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. Fakat bunun tam tersi olarak, bebek dünyayı yalnız kalacağı tehlikeli bir yer olarak algılarsa; büyüdüğünde insanlara güvenme zorlukları, hayal kırıklıkları, ilişkide iniş çıkışlar ve belirsizliğe tahammül etmede büyük sıkıntılar yaşar. Çoğu ilişkisinde gerçekçi olmayan terk edilme korkusunu yaşar ve bu korku kendini gerçekleştirmeye hizmet edebilir. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki kurmanın temeli, çocukluktan getirdiğimiz algıların çözümlenmesinde yatar.

  • Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Toplumda korku ve kaygı iç içe geçmiş iki farklı terimdir. Hatta insanlar bu terimleri birbirinin yerine kullanarak yaşadıkları durumu anlatmaktadır. Aslında, her korkunun içinde biraz kaygı, her kaygının içinde de korku vardır ama aynı değildirler. Neden bu duyguları birbirinden ayrıştırmak gerekir? Duyguların farkında olmak ve doğru tanımlamak bu duygulara sebep olan uyaranları bulmaya yardım eder. Dolayısıyla, farkındalık bu duygulardan kaynaklanan problemlere doğru çözümler getirmeye katkı sağlayacaktır.

    Korku (fear) Almancadan gelen bir terimdir. Bu dilde, köken aldığı kelime beklemek, pusuda yatmak veya saldırmak anlamına gelmektedir. Korku, dış dünyada karşı karşıya geldiğimiz kişi, olay ve olgu gibi tehditlere verdiğimiz duygusal tepkidir. Örneğin, ormanlık bir alanda piknik yapıyorsunuz ve üzerinize büyük bir örümceğin tırmandığını görüyorsunuz vereceğiniz duygusal tepki korku olacaktır. Korktuğunuz zaman vücudunuzda tepki verecektir. Daha hızlı nefes almaya başlayacaksınız kalbiniz daha hızlı çarpacak, titreyeceksiniz, bütün kaslarınız kasılacaktır.

    Kaygı(anxiety), Latince “tıkanma”, “boğulma” anlamına gelen “angere” kökünden türetilmiştir. Kaygı, korkuda olduğu gibi bir tehdit algısına cevaptır ama kaynağı belli değildir içten gelen belirsiz tehditler durumunda ortaya çıkan bir duygudur. Yani kaygı genellikle fiziksel bir tehdittin olmadığı durumlarda kötü bir şey olacakmış hissi olarak tanımlanabilir. Bir öğrenciyi ele alalım, matematik dersi sırasında öğretmen tahtaya bir problem yazıyor ve bu öğrenciden tahtada bu problemi çözmesini istiyor. Öğrenci zihninde, tahtaya çıkıp soruyu yapamaması durumunda arkadaşlarının ona güleceği dalga geçeceği ve onu dışlayacağı ile ilgili düşünceler oluşuyorsa öğrencinin yaşayacağı duygu kaygıdır. Kaygıda da yaşanacak fiziksel belirtiler korkuda bahsettiğimizle benzer olacaktır.

    Kaygı ve korku arasındaki diğer farklar ise kaygı daha kroniktir, korku akuttur. Yani kaygı çok yoğun olmamakla beraber süreğen bir duygudur, korku ise ani olup çok şiddetli yaşanan bir duygudur. Kaygının aşırısı anksiyete veya kaygı bozukluğu olarak adlandırılırken, korkunun fazlası fobi olarak adlandırılır.

    Kaygı ile korkuyu birbirinden ayırmak için daha açık bir örnekle gidelim. Bangi-Jamping kursuna gidiyorsunuz. Grup olarak çok yüksek olan  Yeni Zelanda’daki Kawarau Köprüsünden kendinizi esnek bir ip aracılığı ile aşağıya atacaksınız. Grup arkadaşlarınız sırası ile kendilerini aşağı atarken ve sıra size yaklaşırken kalp atışlarınız hızlanıyor nefes alış verişiniz artıyor ve titremeye terlemeye başlıyorsunuz. Eğer köprüden atlarken ipin kopacağını ve sizin aşağıya düşüp öleceğinizi düşünüyorsanız bu korkudur. Eğer düşüp ölmekle ilgili korkunuz yok ama kendinizi aşağı atarken atacağınız çığlıktan dolayı rezil olacağınızı ve arkadaşlarınızın sizi beğenmeyeceğini düşünüyorsanız bu kaygıdır.

    Kaygı ve korku gibi duygular insanın hayatında hep var olacaktır. Doğamızda var olan bu duyguları fark etmek ve tanımak kendimizi tanımanın başlangıcı olacaktır. Bu duyguları yaşamaktan korkmak yerine anlamak ve olması gerektiği kadar hayatımıza katmak mutlu, başarılı ve huzurlu bir yaşam döngüsü sağlayacaktır.

  • Hayvan Fobisi

    Hayvan Fobisi

    Kedi, köpek, yılan, örümcek, fare, kuş gibi hayvanlara karşı duyulan mantıksız, orantısız korkuya hayvan fobisi(zoofobi) denilmektedir. Kişi korktuğu bir hayvanla karşılaştığında aşırı kaygı duymakta, saldırıya uğrayacağına ya da bir şekilde zarar göreceğine inanır. Hastalanacak, bayılacak, boğulacak hatta hayatını kaybedecekmiş gibi hisseder. Vücudunda nefes alışverişi değişir, kalp çarpıntısı, sıcak basması, soğuk terleme gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır. Yaşadığı bu yoğun endişe, kaygı yüzünden hayvandan mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya çalışır, hatta bu kaçış sırasında kendini tehlikeye atabilir. Bir arkadaşım vardı köpeklerden kaçan ve gördüğü zaman karşı kaldırıma geçen birisiydi. Bu hayvanlara karşı fobi geliştirmişti ve hayvanla karşılaşacağını düşündüğü ortamlara girmemek için aşırı tedbirler alırdı. Sonra ne yaptı bu fobisini bilmiyorum. Hayvan fobisinde her zaman korku ön planda değildir. Bazen iğrenme duygusu daha baskın olabilir. Örneğin hamam böceği gördükten sonra kişi rahat edemez, yerini değiştirir, vücudunda birdenbire kaşınma belirebilir.

    Hayvan fobisi çeşitli şekillerde neden olabiliyor. Daha önce yaşanmış bir travmatik olay hayvan fobisine yol açabilir. Örneğin çocukken bir hayvanın saldırısına uğramak, yoğun sıkıntı yaratan bir durum yaşamak fobiyi ortaya çıkarabilir. Ya da çevresindeki bireylerin bir hayvandan aşırı derecede iğrendiğini gören bir çocukta fobi gelişebilir. Bazı hayvanlarla ilgili negatif konuları dinlemek, filmlerde ilgili durumları seyretmek de fobiye zemin hazırlayabilir. Öte yandan psikanalitik kurama göre, bilinç dışı korkular ve istekler, yasaklar nedeniyle bilinç düzeyine çıkmakta zorlanırsa, bu durum kendini bir hayvan fobisi şeklinde gösterebilir.

    Hayvan fobisi köyden kente göçle çok sık olmamakla birlikte gördüğümüz fobiler arasındadır. Daha çok rastladığımız kedi, köpek, küçük böcekler fobi türlerindendir. Bu bahsettiğimiz fobi türünde yaşamı kısıtlayan yönler mevcut ise ruh sağlığı uzmanlarından destek alınması fobiyi yenmede bize yardımcı olunacaktır. Tedavisi önce korkulan hayvana ait fotoğraflar, filmler, maketler şeklinde kişiyi alıştırılması sağlanmaktadır. Daha sonra kişiye korktuğu hayvanla karşılaştığında korkusuyla mücadele etmek için gevşeme ve nefes egzersizleri öğretilir. Nefes çalışması, yavaş ve derin şekilde nefes alıp vererek yapılıyor. Gevşeme teknikleri ise vücuttaki bazı ana kas gruplarını önce yavaş yavaş kasıp sonra gevşetmek esasına dayanıyor. Yardımcı yöntemlerden biri de, korkulan durumu hayali olarak yaşama ve onunla başa çıkmasını sağlamaktır.

  • Uçak Fobisi

    Uçak Fobisi

    Teknolojinin gelişmesiyle seyahatlerimizin de çeşidi değişmektedir. Eskiden uzun süren deve, eşek, at vs gibi hayvanlarla yapılırken motorlu taşıtların icadıyla araba, otobüs gibi taşıtlarla yolculuk yapar olduk. Çok çeşitli yolculuk yapmak için alternatifler oluşur olmuştu. Bunlar arasında tren, deniz yolu ulaşımı da alternatifler arasında idi. Daha sonra hava yolu şirketlerinin uçak seferlerini başlatması daha önce ekonomik boyutu bütçeyi zorlamaktaydı, daha sonra açılan çeşitli havayolu şirketleri aralarındaki rekabet bilet fiyatlarındaki azalmalar uçak ile seyahatlerin yapılmasını daha da kolaylaştırdı. Uçak seferlerinin makul hale gelmesi zamanın kısalmasına neden olurken psikolojik rahatsızlığı da beraberinde getirmiş oldu. Bahsettiğim psikolojik rahatsızlık uçak fobisi.

    Korku normal bir insan duygusudur ve bazı durumlarda kişinin korku veren durumdan uzaklaşmasını sağlayarak koruyucu işlev gösterir. Fakat korkunun düzeyi artarsa kişi paniğe kapılmaktadır. Tehlikeli bir durumla karşılaşınca normalde verilen “kaç ya da savaş” tepkisinin yerini donakalma alabilir. Eğer kişinin korkusu aşırı, anlamsız ve sürekli ise, bu durumla karşılaşma ihtimali olduğunda dahi yoğun sıkıntı yaşıyorsa, bu durum kişinin günlük hayatını, işlevlerini engelliyorsa bu durumda korkuya “fobi” adını veririz. Benzer biçimde kişi uçaktan aşırı korkuyor, binemiyor, binmesi gerektiğinde ya kaçınıyor ya da çok sıkıntı ile uçak yolculuğuna katlanabiliyorsa o kişide uçak fobisi vardır.

    Her ne kadar uçak kazalarının sayısı az olsa da insanın aklına düşerse ne olur kaygısı hiç aklımızdan gitmeyebilir. Yükseklik fobisiyle birleşirse de yükselmesiyle kaygı seviyemiz artarak uçak yolcuğu yapamaz oluruz. Uçak fobisi daha önceki yaşanmış tecrübe, uçak kazası alma haberi ve kapalı mekânda seyahat etme duygusu uçak fobisinin nedenleri arasında gösterebiliriz. Televizyondan aldığımız haberler neticesinde o korkuyu günler öncesinden yaşayabiliriz.

    Uçak fobisinin psikoterapisinde kişinin zihninde yer alan uçuşla ilgili olumsuz algı ve yanlış düşünceler üzerine de durulmaktadır. Tedavide öncelikle kişinin başka fobilerinin, depresyon, stresle ilgili bozukluklar gibi başka ruhsal sorunlarının bulunup bulunmadığı yapılan görüşme esnasında not alınarak değerlendirilmelidir. Terapistin uçuşla alakalı donanımının da olması tedavi sürecinde bireyin uçak fobisini yenmesinde etkili olabilmektedir. Terapist aynı zamanda uçak fobisi yaşan bireyle beraber uçuşuna eşlik edebilir ve olumsuz izlemleri üzerinden yardımcı olabilmektedir. Son zamanlarda duyduğum simülatör uçak deneyimleri de hastalığın tedavisini üstlenmektedir. Unutmayalım ki hastalığın tedavisi için ruh sağlığı uzmanlarından yardım alınarak yenmek hastalığın ilerlemesini engelleyecektir.

  • Fobiler

    Fobiler

    Fobiyi kısaca tanımlamak gerekirsek eğer, bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi halidir. Fobi kelimesi, Phobos kelimesinden gelir. Her canlı, birey olarak varlığını tehdit eden ya da tehdit riski taşıyan varlık ve durumlardan içgüdüsel olarak kaçınır. İnsan bilincinde bu kaçınma, korku olarak algılanmaktadır.

    Fobi toplumda sık görülen bir anksiyete bozukluğu arasındadır. Fobisi olan insanlar “fobik” diye adlandırıldığını çevremizden de duymaktayız. Yapılan araştırmalar toplumda yaklaşık %10-%15 oranında fobi tespit etse de tahminen bu değer %20-25 dolaylarındadır. Fobiler genel manada yaygınlığı açısından toplum tarafından hastalıktan ziyade huy ya da kişilik özelliği olarak düşünüldüğünden tedaviye başvuranların sayısı azdır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni budur. Kadınlarda erkeklere oranla iki buçuk kat daha fazla görüldüğü saptandığı yapılan araştırmalar neticesinde ortaya çıkmıştır.

    Fobilerin nedenlerine genel olarak bakılacak olursak eğer,  fobinin nedenleri konusunda farklı ekollerin farklı açıklamaları mevcuttur. Freud, fobiyi bilinçaltı çatışmaları olarak tanımlar. Watson’a göre ise fobi, şartlı reflekse dayanır. Korku yaratan obje, durum ya da aktivite ile karşılaşıldığında anksiyete belirtileri ortaya çıkar.  Kişinin, kendi varlığını, bütünlüğü açısından tehdit altında hissetmesi durumunda, onun bilinç altına yansıyan, bu tanımlanmamış, bir nesne(kedi,köpek,böcek) ya da durumla(sosyal alan) ilişkilendirilememiş, belirsiz anksiyete(kaygı), kişinin bilinç altında işleyen bir mekanizmayla tanımlanabilir bir korku haline dönüştürülmektedir. Korku haline dönüştüğü anda da, genel bir anksiyete olması sonucu, fobiye dönüşür. Dolayısıyla birey fobiler geliştirerek onunla temastan kaçma/kaçınma eğiliminde olabilmektedirler.

    Fobi yaşayan bireyler vücutlarında çeşitli belirtiler de verebilmektedirler. Bu belirtiler arasında çarpıntı, yüz kızarması, yüzde kaşınma ve yanma hissi, titreme, terleme, bulanık görme, nefes darlığı, ağız kuruluğu, yutkunma güçlüğü, mide bulantısı, bilinç kaybı, ani tansiyon düşüşü, bayılma vb. gibi belirtiler eşlik edebilmektedir. Fobileri ele alacak olursak çeşitli fobi türleri de mevcuttur. Bunlar yükseklik fobisi, hayvan fobisi, kan fobisi(kan tutma), uçak fobisi, klostrofobi vs gibi fobi türleri vardır. Fobilerin tedavilerine gelecek olursak eğer her fobiyi ayrı ayrı ele almak gerekmektedir ve tedavisi mümkün ve de başarı oranı yüksektir. Fobilerin tedavisin de terapi yöntemleri kişinin bu fobiyi yenmesinde etkin rol oynayarak yaşamının kalitesini arttırabilmektedir.

  • Bilişsel Sistem

    Bilişsel Sistem

    Raymond J. Corsini (2011)’ye göre psikoterapi, kişiyi merkez alan, kişilerin kendilerini tatmin etmeyen şekillerde düşünüp, hissettiklerini ya da bu yönde sergiledikleri davranışları bulmasına yardımcı bir süreçtir. Psikoterapide, bireye bir konuda bilgi, öneri veya komut verilmez. Kişinin kendini anlamasına yöneliktir. Danışanın sorununa veya sorunlarına dair kendi çözümlerini yaratmasına yönelik yönlendirmeler yapılır.
    Psikoterapi eğitimi almış ve psikoterapi yapan kişiye psikoterapist denir. Psikoterapistler alışılmadık kuramları yani düşünce sistemlerini kullanan ya da bazı kuramları bütün kuramları bir araya getiren ve istedikleri sonuçlara ulaşmak için bir veya birden fazla uygulama kullanabilen genel kültürü yüksek olan kimselerdir. Bütün psikoterapistler aynı zamanda birer metot öğretici olarak da sayılabilirler. Psikoterapilerin çoğu, insanları değiştirmeye yöneliktir. İnsanların farklı düşünmesini, hissetmesini ve farklı davranmasını sağlar. Bilişsel terapide danışana dair gerekli bilgileri işleme alıp, danışanın yaşantısında olumlu değişime önayak olma amacındadır.
    İnsani gelişim ve bireysel öğrenme geçmişinden gelen; insanların hayati olayları düşünüp, hissedip ve farklı anlam yükleme, algılama ve yorumlama eylemlerini kapsayan teknik sisteme bilişsel sistem denir.

    Bilişsel sistem, insanın fiziksel ve sosyal çevrelerinden gelen bilgileri işleme alır ve bireyin buna göre tepki vermesi gerekmektedir. Tepki verilmesi için bireyin uyaranlara, olaylara, anılara, düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi mevcuttur. Aynı zamanda verilen tepki, bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren mekanizma ve psikolojik sistemlerle etkileşim içinde olmalıdır. Aaron Beck’in (1996) bilişsel modeline göre, bilişsel değerlendirmelerin birçok düzeyi vardır. İlk katman kendilerinden ortaya çıkan, kişiye doğru gelen, sorumlu davranış veya rahatsız edici duygularla ilişkili olan otomatik düşüncelerdir; zihin okuma, kişiselleştirme, damgalama, geleceği görme, korkunçlaştırma veya ikili (hep ya da hiç) düşünme gibi.

    Otomatik düşünceler doğru veya yanlış olabilir. Bazen verilen tepkiler olayların yanlış anlayıp yorumlanarak veya anlamsızca yorumlanmasından dolayı uyumsuz olabilir. Genelde insanlar, aslında duygularının bir olayla ilgili düşünme şeklinin bir sonucu olduğunu ve yorumlamasını değiştirdiğinde çok farklı duygulara sahip olabileceğini öğrendiğinde şaşırır. İnsanların terapiye geliş amacı, akılcı düşünemedikleri için değil; duygu, davranış ve ilişkileri sorunlu olduğu için olabilir. Bu aşamada bilinmelidir ki; düşünceler ve duygular ayrı olgulardır, bununla birlikte, düşünceler duyguları (ve davranışları) oluştururlar. Duygular hisleri yaşama biçimidir. Kaygılı, çökkün, kızgın, korkulu, umutlu, tuhaf, aciz, özeleştirel hissedilebilir. Duygular tartışılamaz ancak, sadece bir duyguya yol açan düşünceler tartışılabilir. Terapistler danışanlara düşüncelerin duyguları nasıl oluşturduğu ve bir duyguyu nasıl artırıp azaltabileceğini açıklayabilirler.

    Olumsuz düşüncelerin yerini alabilecek olumlu düşünmeye yönelik metotlar kullanılarak duygular değiştirilebilir. Bu değişen duygular bireye kazanımlar sağlar. Danışan aynı soruna farklı açılardan bakmayı öğrenir. Danışan, doğru veya yanlış olan otomatik düşünceleri sorgulamayı ve onları yorumlamayı öğrenir. Bu öğrenme süreci oldukça sistematik ilerler.

    Bilişsel terapi oldukça yapılandırılmış, toplam 12–16 hafta arasında süren kısa süreli bir terapidir. Bilişsel terapinin amacı bilgiyi alma ve işleme konusunda olumlu adımlar atabilmektir. Bu adımların sağlanmasını gerektiren terapi sürecinde, terapist ile danışan işbirliği içinde danışanın kendisini, danışandan ayrı olarak diğerleri ve danışanın dünyaya dair inançlarını inceler ve irdeler. Davranışa yönelik deneyler ve sözlü uygulamalar, danışanın işlevi olmayan düşüncelerine ve yargılarına alternatif yorumları incelemek ve daha kabul görülebilir inançları destekleyen ve tedavi edici anlamda değişimi sağlayan sonuçları üretmek için kullanılır.

    Bilişsel terapi olumsuz davranışların yerine olumlu davranışlar koymaz. Arzu edilen, düşünmeye değil gerçeğe dayanır. Benzer şekilde, bilişsel terapi, insanların problemlerinin bir hayal ürünü olduğunu varsaymaz. Danışanların hem ciddi sosyal, ekonomik veya sağlık problemleri hem de işlevsel bozukluğu olabilir. Ancak problemlere ek olarak kendileri, durumları ve kaynakları hakkındaki önyargılı düşünceleri, tepki biçimlerini etkiler ve çözüm bulmalarını engeller. Örneğin; hayattan tat alamayan ve yoğun huzursuzluk yaşayan bireyin, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz fikirleri ve olumsuz önyargıları vardır. Birey kendisini yanlışlayan kanıtların varlığını inkar ederek, mutsuzluk duygusunun olumsuzluğuna uyan bilgiye seçici olarak odaklanır. Bilişsel model, kanıtların her iki şeklini de incelemek üzere araştırır. Beck ve arkadaşları tarafından geliştirilen çağdaş bilişsel modele göre, bilimsel düşüncenin bir inancın “doğrulanmaması” veya “yanlışlanması”nın peşinde koşan bilimsel düşünce açısını, yani bir inancın sadece doğrulayıcı kanıtlarını aramak yerine nasıl yanlış ve yetersiz olduğunun ispatı incelenmelidir. Kaygı derecesini veya kaygı durumunu kontrol etmekte zorlanan, yoğun mutsuzluk yaşayan veya davranış ve duygusal anlamda aşırıya kaçan, aşırı şüpheci (güvensiz) veya aşırı takıntılı ve diğerleri gibi çeşitli hastalık durumlarında belirli bir önyargı kişinin yeni bilgiyi nasıl benimseyeceği hususunda etkilidir. Bu yüzden, örneğin, yoğun kaygıdan muzdarip bir kişinin, kendisine göre tehlike arz edebilecek temaların seçici olarak yorumlanmasına yönelik bir önyargısı ve düşüncesel aksaklıklar söz konusudur. Aşırı şüpheci ve güvensizlik koşullarında hakim olan yanlış yorumlama, kötüye kullanmaya veya çatışmaya doğrudur.

    Korku ve kaygılar insanların korku dolu deneyimlerine dayanır. Yılandan korkmak, yalnızlık korkusu, karanlık, açık alan, sosyalleşme, reddedilme, rekabet, yüzleşme, huzursuzluk, hata yapma, kayıp, değerlendirilme ve korkmaktan korkmak buna dahildir. Ancak insanlar korkularının hayatlarını tehdit etmediğini fark etseler de ve bazen saçma olarak algılasalar bile, korkular onların hayatında varlığını sürdürebilir. William J. Knaus’a göre, korku ve kaygılar; gereksiz düşünce ve reaksiyonlara karşı kendi kendini eğiterek, duygusal tahammüllü yapılandırmayı öğrenerek, ve korku dolu davranışların kontrol altına alıp kişinin kendisini korkularına duyarsızlaştırarak; bilişsel terapi dediğimiz bu yöntemle oldukça etkili bir biçimde aşılabilir.

    Eğer insanların, çevreden ilgili bilgiyi alıp onu yorumlamak ve bu yorumlamayı temel alan yapılandırılmış kontrollü bir hareket planları olmasaydı, hemen ölmek ya da öldürülmek kaçınılmaz olurdu ya da tipik robotlar olurduk. Ancak bireylerin kendileri ve diğerleri ile ilgili algıları, hedefleri ve beklentileri, hatıraları, fantezileri ve önceden öğrendikleri hayatta kalmaya dair karar mekanizmasını kontrol etmese de önemli derecede etkiler. Bazı inançlar bireyin kültürüne, cinsiyet rolüne, dinine veya sosyo ekonomik durumuna bağlıdır. Terapi, bu inançların danışanı nasıl etkilediğini anlayarak, problem çözmeye yönelebilir.

  • Çocuklarda kaygı bozuklukları

    ANKSİYETE “Kaygı”: Organizma için tanımlanabilir ya da tanımlanamaz herhangi bir durum karşısında yaşantılanan gerginlik, kaçınma, kaçma, saldırma gibi duygu ve düşüncelere yol açan ve kişi tarafından nahoş bir duygu olarak tanımlanır. Gerçek bir tehlike durumunda anksiyete uygun bir tepki olurken, yanlış algılama ve yorumlamayla ortaya çıkan anksiyete uygunsuz ve sorun yaratıcıdır.

    Risk Etmenleri-1

    Yapısal huy özellikleri

    Genetik etki (%40’ın altında)

    CO2’e aşırı duyarlılık (Solunum düzensizliği)

    Anababada ruhsal bozuklular: Kaygı Bozukluğu, Depresyon.

    Anababa yetiştirme tutumları: aşırı koruma-kollama, örseleme, otonomi gelişimini engelleme, kaygıyı yatıştıramama.

    Çocuklarda, erişkinlerde tanınan tüm Kaygı Bozuklukları görülebilmektedir.

    Erişkinlerde tanısı olmayan Ayrılma Kaygısı Bozukluğu çocuklarda sıktır.

    Klinik tablolarda çocuğun gelişim dönemine özgü farklar vardır.

    Sıklık: % 5 -10

    Çocukların Kaygı Bozuklukları Tipleri

    Fobik Bozukluk

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Sosyal Fobi

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Panik Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Fobik Bozukluk

    Bir nesne ya da duruma karşı mantıksız korku duyma

    Hayvanlar

    Yükseklik

    Kan fobisi

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Çocukluk dönemine özgüdür.

    Çocuğun bağlandığı kişilerden ya da evden ayrılması söz konusu olduğunda gösterdiği aşırı kaygı tepkisidir.

    Çocuğun yaşına uygun günlük işlevlerini bozar.

    Sosyal Fobi

    İncelenme, alay edilme, aşağılanma ya da utandırılma korkuları nedeniyle sosyal ortamlarda yoğun kaygı yaşama.

    İyi tanıdıkları kimselerin yanında olmaz.

    Yaygın formunda her türlü sosyal ortamdan kaçınılır.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaşamın bir çok alanına ilişkin kaygıların bir arada olması ve işlevselliği bozması (Dış görünüş, Okul ödevleri, Parasal durum, Gelecek vb.)

    BELİRSİZLİĞE TAHAMMÜLSÜZLÜK: Net olmayan olay ve durumlarda duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimidir. YAB olan kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulur ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar.

    Sıklıkla başka ruhsal bozukluklarla eş zamanlıdır.

    Panik Bozukluğu

    Bir felaketin eşiğine gelmiş olmaktan duyulan yoğun korku.

    Fizyolojik belirtileri: Taşikardi, nefes darlığı, boğulma duygusu, terleme, bedene veya çevreye yabancılaşma hissi

    Herhangi bir uyarana bağlı olmaksızın kendiliğinden başlar.

    Başlangıcı genelde ergenlik döneminde olur.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Gerçek bir olay nedeniyle başlaması ve geçmişteki olayın yeniden yaşanması nedeniyle diğer kaygı bozukluklarından ayrılmaktadır.

    Oluşumunda kendisinin ya da başkasının bedensel bütünlüğünü tehdit eden şiddetli zorlayıcı yaşantılar etkilidir.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    En az biri:

    Travmayı canlandıran, yineleyici, kompulsif, kaygıyı yatıştıramayan, içeriği yoksul oyun oynama.

    Travmaya ilişkin yineleyici, dalıcı düşünceler (anlatımlar, sorular vb.)

    Yineleyici korkulu rüyalar

    Travmayı anımsatan uyaranlara karşı fizyolojik kaygı tepkileri verme

    Yineleyici geri-dönüşler (flashbacks) ya da disosiyasyonlar (donakalma, bakakalma)

    Tepkisellikte azalma ve gelişiminde ketlenme: sosyal içe dönme, duygulanımda kısıtlılık, ilgi azalması, kaçınma, ani yeni korkular

    Uyarılmada artış: konsantrasyon güçlüğü, irkilme, tetikte olma, sinirlilik ve öfke nöbetleri.

    Eş-hastalanma

    Anksiyete sadece anksiyete bozukluklarında görülen bir belirti değildir. Duygudurum bozukluklarından psikotik bozukluklara kadar pek çok klinik tabloda anksiyete bir belirti olarak ortaya çıkabilir.

    Diğer bir Kaygı Bozukluğu

    Depresyon

    Madde kötüye kullanımı

    Davranım Bozukluğu

    DEHB (dikkat eksiliği hiperaktivite bozukluğu)

    Tedavi-￿ Psikoterapi, Psikoterapi ve Farmakoterapi (İlaç tedavisi)

    Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler

    Aile Terapileri

  • Hamilelik ve Psikoloji

    Hamilelik ve Psikoloji

    Anne adayının hamilelik sürecini rahat geçirebilmek adına alınması gereken 5 önlem;

    1. Eş ile yakın ve iyi bir iletişim içinde bulunmak

    2. Sosyal çevreden uzak kalmamak, ihtiyaç duyulduğunda yakın çevreden sosyal destek almak

    3. Hamilelik dönemi,doğum ve sonrası hakkında bilgi edinmek

    4. Bebeğe hazırlık hakkında deneyimli kişilerden bilgi almak

    5. İhtiyaç duyuluyorsa, profesyonellerden psikolojik destek almak

    Çocuk yetiştirmek hamilelik döneminde başlayan bir süreçtir. Bu dönem birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, yalnızlık ve birliktelik, cesaret ve kaygı gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Bu dönemde yaşanan korku ve kaygılar oldukça doğal ve olağandır. Bu korku ve kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere, bir kısmı da yaşantılara bağlıdır. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, duygulanımlarını ve değişkenliklerini keşfestmesi için ideal bir dönemdir.  

    Hamilelik döneminde, anne adayının bebeğin sağlığı, doğum, bebeğin bakımı, emzirme gibi bir çok konuda kaygı yaşaması olağan bir durumdur. Yaşanan bu kaygılarla baş edilebildiği sürece stressiz bir hamilelik geçecektir. Bu durum, henüz anne karnındayken bebeğin de ruhsal sağlığını etkiler. Anne adayının yapması gereken, bu kaygılarıyla savaşmak değil, onları bu dönemin doğal bir parçası olarak olduğu gibi labul etmektir.  

    Hamilelikte, özellikle de son aylarda, sıklıkla canlı ve bazen de korkutucu yalar görülür. Bu durum tamamen normal bir durumdur. Rüyalar, geçmiş olumsuz yaşantılar, çözülmemiş çatışmalar, bitirilmemiş işler, bazı fanteziler ve bunların yarattığı kaygıları güvenli bir şekilde çözmeyi sağlarlar. Başka bir deyişle, rüyalar beynin kendi kendine olumsuzlukları nötr hale getirdiği bir mekanizmadır. Anne adayının bilinçaltı bazı korkularını, kaygılarını, anneliğe ve gebeliğe dair çözemediği endişeleriyle yüzleşmenin dolaylı bir yoludur. Dolayısıyla, korkutucu değillerdir. Aksine, ruh sağlığına olumlu etki yaratan bir süreçtir. Yapılacak en büyük yanlış, rüyaları genel tabirleriyle algılamaya çalışmaktır. Görülen her rüya, gören kişinin içsel dinamiklerine göre yorumlanmalıdır.

    Hamilelerde 3’er aylık aralıklarla görülen olası stres süreçleri:

    İlk 3 aylık periyod: Bu dönemde anne adayının bebeği henüz hissedememesine oldukça sık rastlanır. Sıkıntılar daha çok fiziksel alandaki sıkıntılardır. Anne adayı bebeği hissedemediği için suçluluk duygusu yaşayabilir. Özellikle ilk kez hamile kalınıyorsa, deneyimsizlikten dolayı neleri yapıp yapamayacağını kestiremediği için kendisine aşırıya varan kısıtlamalar getirebilir.

    İkinci 3 aylık periyod: Test ve tetkiklerin yapılması gerekliliği anne adayı için farklı bir stres kaynağıdır. Bebeğin sağlıklı olup olmamasıyla ilgili endişeler yaşanabilir.

    Son 3 aylık periyod:  Doğumun yaklaşmasıyla birlikte anne adayının kendine yönelik kaygıları artar. Anne adayı kendisinin kadın olarak çekici olmadığı duygusunu yaşayabilir. Anne-baba rolü ile kadın-erkek rolünün doğallaşması konusunda bir sürece girilir.

  • Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve benzeri (Sel, yangın vb.) doğal afetlerin tahribatı sadece yıkım ve ölümlere sınırlı olmadığı gerçeğinin önemini, deprem sonrası insanda görülen psikolojik sorunlarla da değerlendirmek gerek.

    Depremi ciddi bir travmatik olay olarak düşününce deprem sonrası görünen en yaygın rahatsızlığı Posttravmatik stres bozukluğu olarak ele almak daha doğru olacaktır Posttravmatik stres bozukluğu, kişinin ruhsal ve bedensel bütünlüğüne ciddi bir tehdit olarak algıladığı ve kişide derin tahribatlara yol açabilecek her türlü olay olarak tanımlanabilir.

    Deprem gibi afetin neden olduğu posttravmatik stres bozukluğunun insanda yarattığı, huzursuzluk, güvensizlik, her an kötü olayların yaşanacağı kaygısı vb depresif belirtiler ile yaşam kalitesinin bozulması gibi etkilerde, kişinin üretkenliğinden sosyal yaşamındaki ilişkilerine kadar negatif etkilerin olacağı ve bu yönden de bakılarak önlemlerin alınmasını gerektiren sosyal bir sorundur.

    Depreme maruz kalmış bireyler uzun süre bunu zihninde tekrar tekrar canlandırır ve yaşar. Olayın ilk yaşandığı evrede akut stres tepkisi oluşur ve bu evre ilk dört hafta içinde ortaya çıkar 2 gün ile bir ay sürer. Şok durumu, şaşkınlık, donukluk, ne yaptığını bilememe hali, dehşet, korku, çaresizlik, panik hali görülebilir. Yaşanan artçı sarsıntılar, akut durumun yoğun yaşanmasına, kaygı ve korkunun tekrarına sebep olur.

    Daha önce deprem geçmişi olmayan bireyler yaşama ve dünyaya kendini güvenle bağlı hissederlerken deprem gibi ani bir olay sonucunda yaşama olan güvenini kaybetmiş hisseder ve bu durum yoğun kaygıya sebep olur, ölüm korkusu, yakınlarının güvenine dair oluşan korku hiç bir şey yapamama, olanı değiştirme gücüne sahip olamama duygusu bireye çaresizlik hissini en üst düzeylerde yaşatacaktır.

    Ani seslere karşı aşırı duyarlılık, her an kaygı hali, huzursuzluk gibi semptomlara akut dönemde çok sık rastlanır, yaşanan tüm bu olumsuzluklar düşlerde çok sık yinelendiğinden uyku bozulur  ve bazen kişi sırf bu olumsuzlukları tekrar yaşamamak için kaçınma davranışı olarak uykudan kaçabilir ki bu durum sonraki süreçte ciddi uyku problemlerine sebep olabilecektir. Kişi korku ve çaresizlik içindedir, umutlarını, geleceğini yitirmiştir, yaşadıklarına inanamamaktadır, aşırı sinirlilik ve ani öfkelenme olabilir. Bazen duygularını yitirmiş gibi hissedebilir, ağlayamaz, duygularını ifade edemez. Yaygın vücut ağrıları, taşikardi (çarpıntı), kendinden geçme, nefes darlığı gibi fiziksel       

    Depremin olduğu anda kişinin nerde olduğu ve ne şekilde konumlandığı da sonraki süreçte yaşayacağı psikolojik rahatsızlığın şiddetinde önem arz etmektedir, Örneğin, 1999 Körfez depreminin gece yarısı olması bir çok insanı yatağında yakalamış olması, sonraki süreçte yapılan izlenimlerde yatak odasına girememe, yatağa yatamama gibi fobik davranışların  oluştuğu gözlemlenmiştir. Deprem üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen yapılan bazı çalışmalarda Posttravmatik stres bozukluğu rahatsızlığının yaygınlığı %23-43 aralığında olduğu saptanmıştır.

    Depremin yarattığı Posttravmatik stres bozukluğunun  tahribatlarının onarılmasında neler yapılmalı?

    Deprem sonrası yapılacak ilk müdahalenin, gıda, barınma, fiziksel yaralanmaların tedavisi  gibi daha çok hayatta kalmaya dönük birincil ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmalı, yaşamın bir an önce normalleştirilmesi ileriki dönemde çıkacak psikolojik sorunların azalmasında yararlı olacaktır.

    Travma ve kayıp sonrası duyguların paylaşılması, sıkıntıyı azaltacağından, Depreme maruz kalmış kişilerin üzüntülerini, korkularını, kaygılarını, yakınları ile paylaşmasının zemini hazırlanarak, bu yolla duygusal boşalım ve rahatlama sağlanmalıdır.

    Deprem sonrası akut  dönem (ilk bir ay) atlatıldıktan sonra, kurulacak psikoterapist ekiplerince, yapılandırılmış görüşmelerin, bir takvim çerçevesinde başlanması ve minimum üç yıl izlenmesi sağlanmalıdır.

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.