Etiket: Korku

  • Hypnobırthing Doğum

    Hypnobırthing Doğum

    1913 yılında, Dr.Grantly Dick Read Londra’da yoksulluğun hüküm sürdüğü varoş mahallelerinden birine doğuma çağrılır. İçinde gaz anestezi ilaçları da olan çantasını yanında, çamurlu yollardan geçerek doğum olan eve varır. İçeri girdiğinde içeride alışık olmadığı bir sessizlik, loş bir ortam vardır. Hemen kloroform vermek için hazırlık yaptığında gebe istemediğini belirtir. Dr.Dick Read geri çekilir ve kadının hafiften biraz daha güçlü nefeslerle bebeğini doğurmasını izler. Kadın, doğumu tek başına, yardımsız bir şekilde gerçekleştirir ve hemen bebeğini kucağına alır. Dr.Read şaşkınlık içindedir ve kadına niçin ağrı çekmek istediğini ve anestezi almak istemediğini sorar. Kadın ona asla unutamayacağı şu yanıtı verir: ‘Ağrımadı ki… Zaten ağrı olması gerekmiyordu, değil mi doktor?’ Yoğun bir Doğu Londralı aksanıyla verilmiş bu dürüst yanıtın on yıllar boyunca doğum üzerinde derin bir etkisi olmuştur. Bu kadında diğerlerinde eksik olan şey ‘KORKU’ydu.

    HipnoBirthing doğumunun temelleri Dr.Grantly Dick Read’in çalışmalarına dayanır. HypnoBirthing daha sakin, korkusuz ve coşkulu bir doğum yapabilmeniz için kullanabileceğiniz doğum yöntemlerinden biridir. Hypnobirthing size ve eşinize derin gevşeme, özel nefes teknikleri, rehberli imgeleme teknikleri ile doğumda bedeninizi nasıl rahat bırakabileceğinizi öğreterek, daha bilinçli ve farkında bir doğumun kapılarını açar.

    Daha sonra 1942 yılında ilk baskısını yapan KORKUSUZ DOĞUM kitabında bugün hala tüm hamile eğitim felsefelerinin temeli olan Dick- Read metodunu anlattı. (2) Doğumda temel problem kadınlarımızın doğumdan duydukları korkuydu ve bunun yarattığı KORKU-GERGİNLİK- AĞRI sendromu doğumda kadınlarımızı zorlayan ağrının temel sebebiydi.

    Dick-Read metodunun temel felsefesi korkunun giderilmesi için bilgilendirme, nefes teknikleri ve özellikle derin gevşemenin kullanılmasıydı. Kitabında da bu konuya özel bir önem vermişti HypnoBirthing Enstitüsünün kurucusu Marie F. Mongan 1987 yılında hipnoterapi sertifikasını aldıktan sonra bunun doğumda ilk uygulamasını kendi kızıyla yaptı.1990 yılında kızı Maura doğum boyunca sadece kendine ve bebeğine konsantre olarak, hiçbir ağrı çekmeden, çalışan sağlık personellerinin şaşkın bakışları altında oğlu Kyle’yi dünyaya getirdi.

    Marie Mongan bu konuda çalışmalarına ağırlık vererek şu anda dünyada gittikçe yaygınlaşan, kadınlarımıza daha sakin ve bilinçli bir doğumun kapılarını açan Mongan Metodu’nu geliştirdi.(4) Halen Amerika’da merkezi olan HypnoBirthing Enstitüsü düzenli aralıklarla kurslar organize ederek hamile eğitimi yapmak isteyenleri yetiştirmektedir.

    Hipnozla doğum yönteminde; korku, stres ve acı sendromu ortadan kalktığı için anne adaylarının çoğuna bu yöntemde daha az ilaç kullanılıyor olması bu yöntemin en önemli avantajlarından biridir. Ayrıca korku nedeniyle gerginlik sonucu ağrı duyma doğum öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanmaz. Kimyasal ağrı kesicilere çok az miktarda veya hiç ihtiyaç duyulmaz. Anne ve bebek daha uyanık olur. Doğumun birinci fazı (açılma fazı) birkaç saat kısalır. Böylece doğumun toplam süresi kısalır. Sancı sırasında yorulma önlenildiğinden asıl doğum anı için gerekli olan enerji, uyanıklık ve tazelik sağlanır. Kısa ve sık nefes alımı sonucu annede oluşabilecek, bebeğe de zararlı olan hiperventilasyon önlenir. Bunun sonucunda bebeğin kalp hızında oksijen eksikliği nedeniyle bir sorun oluşmaz. Anne-bebek-doğum eşi (partneri) arasındaki ilişkiyi güçlendirir.

    Doğum sonrası nekahat dönemi daha kısa sürer, toparlanma daha hızlı gerçekleşir. Doğum doğanın öngördüğü gibi yine doğal, güzel, sakin ve kutlanılması gereken bir eyleme dönüşür. Anne adayının eşi doğuma aktif katılıp anneye yardımcı olabilir.

    HypnoBirthing tekniğinde doğuma hazırlanırken korkularımızdan kurtulmak ve içimizdeki zaten var olan doğum yapma güdülerimizi keşfetmek için derin gevşeme, rehberlik eşliğinde imgeleme ve hipnoz kullanılır. Hipnoz basitçe bir telkinin kabul edilme halidir. Hipnoz tamamen kişinin kendisinin izin verdiği, bilinçli bir derin gevşeme durumudur. Sanıldığının aksine hipnoz bir uyku durumu değil tersine bilinçaltının aktif olduğu derin bir uyanıklık halidir. Hipnoz bilinçaltınızla bütünleştiğiniz ve iç dünyanızın derinliklerine ulaştığınız bir yolculuktur.

    Yine doğuma hazırlık, suda doğumlar, hastanelerde ev tipi odalarla doğum felsefelerinde yeni bir çığır açan doktorlardan biri olan Fransız Dr.Michel Odent doğumun bilinçle değil bilinçaltıyla yapılması gereken bir eylem olduğunu savunmaktadır. Ona göre doğum bilincin dinlendiği ve tüm kontrolün bilinçaltına bırakıldığı derin bir gevşeme durumu olmalıdır.

    Bilinçaltımızda geçmişten gelen inançlar ve korkular doğumda engelleyici bir güç oluşturmaktadır. İşte bu korku doğumdaki ağrının asıl kaynağıdır. İşte bu aşamada HypnoBirthing devreye girer. HypnoBirthing kelimelerle çalışır bu yüzden kendi doğum dili de pozitiftir. Örneğin sancı yerine kasılma veya dalga, ıkınma yerine bebeğe yol verme gibi terimler kullanılır. Doğumun mekanizmaları anlatılırken aslında her gün yaşanan ve ağrısız olması gereken bir kas eylemi olduğu, doğumda ağrıyı daha çok gerginlik ve korkuların yarattığı mesajı verilir.

    2005-2006 yıllarında HypnoBirthing yöntemi ile doğum yapan 596 gebenin verileri karşılaştırılmış. Hypnobirthing annelerinde sezaryen ile doğum oranının %17 olduğu tespit edilmiştir. Diğer gruptaki % 32 ile karşılaştırıldığında Hypnobirthing annelerinin doğal bir doğumu yaşama şanslarının daha fazla olduğu görülmektedir. Aynı zamanda bu raporda doğuma müdahale oranlarının çok daha az olduğu görülmektedir. Doğumda epidural anestezi, indüksiyon, serum takma, doğumun indüksiyonla hızlandırılması gibi müdahalelere çok daha az yer verilmiştir. En önemlisi yöntemi uygulayan tüm anneler bundan memnun olduklarını ifade etmişler, %94 gibi bir oranda doğumdan hemen sonra kendilerini sağlıklı hissettiklerini belirtmişlerdir.

    HypnoBirthing ile gebe korku nedenli gerilimin yerine güvende hissetmeyi öğreniyor. Kadın bedeninin doğum için ideal şekilde biçimlendirilmiş olduğunu görüyor. Normal doğumun sancılı olması gerektiğine dair yanlış inancın yerine olumlamalarla vücudunu gevşeme tekniklerini öğreniyor.

  • Riskli Gebelik

    Riskli Gebelik

    Riskli olan gebeliklerde anne ve bebeğin sağlığı olumsuz etkilenerek ölümle sonuçlanan durumlara neden olurken sosyal ve psikolojik yönden de olumsuzluklara yol açabilir. Şeker hastalığı, nefes darlığı ya da daha başka hastalıklar bebeğin erken doğmasına ve gebelik ile alakalı komplikasyonlar gebelikte yüksek risklere yol açmaktadır. Gebeliğin risklerini en aza indirmek için gebeye yatak istirahatı önerilen en iyi tedavi yöntemlerindendir. Gebelikte gebenin yatağa bağlı kalmasının süresi gebeliğin riskine göre değişmektedir. Bazı gebelerin doğum yapana kadar yatmaları önerilmektedir. Uzun süre yatması gereken gebelerin seçtikleri hasta yatağının rahatlığı da çok önemlidir. Hasta yatakları çok yumuşak ve çukur olmamalıdır. Gebe kadın hasta yatağında rahat hareket edebilmelidir. Yatak istirahatının gerekli görüldüğü risk taşıyan gebelikler Rahim ağzı yetmezliği Erken doğum riski Çoğul gebelik riski Fetal büyüme geriliğ Gebelikte hipertansiyon riski Gebelik başlangıcında kanama ya da düşük tehlikesinin olması Üterin irritabilite Erken membran rüptürü Gebelikte yatak istirahatı neden önemlidir? Yatak istirahatı ile rahim içi kan akımı artar ve rahim ağzı üzerine olan baskılama azalır. Ayrıca ruhsal ve fiziksel stres azalarak gebenin dinlenmesi sağlanır. Yüksek risk faktörü taşıyan gebelerde muhakkak yatak istirahatı önerilmektedir. Fiziksel olarak etkileri Yetişkin kişilerde yatma süresinin uzun tutulması vücudu olumsuz etkileyebilir. Vücutta oluşabilecek sorunlar; Güç kaybı Kalp ritminde azalma Sırt ağrısı Kilo kaybı Kabızlık İştahta azalma Baş dönmesi Mide yanması ve hazımsızlık Kan pıhtılaşması Glikoz intoleransı Kalbin kan pompalamasında azalma Bu tür etkileri en aza indirmek için hastanın yattığı hasta karyolası bilinçli seçilmelidir. Duygusal yönden oluşan etkiler Yalnızlık hissine kapılma Suçluluk Can sıkıntısı Stres Kontrol kaybı Uyku bozukluğu Depresyon Duygusal şok Bebeğin sağlığı ve kendi sağlığı açısından korku yaşanması Ailesel yan etkiler Ailede bir kişinin hasta olarak sürekli yatması ailenin diğer fertlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Hastanede yatılması gereken durumlar Hastanede yatması gereken gebeler evde yatan gebelere oranla daha çok etkilenmektedir. Hastanede yatan hastalarda bazı korkular oluşmaktadır. Bu korkular; Evinden ve ailesinden ayrılma korkusu Hastanede istediği konforun sağlanamayacağı korkusu Çoklu odalarda odada kalan diğer kişiler ile anlaşamama korkusu Hastanede yatması gereken hastalarda yalnızlık, stres, depresyon ve mahrumiyet duygusu daha fazla yaşanmaktadır. Hastanede yatmanın eksileri olduğu gibi artıları da vardır. Örneğin, hastanede yatan hasta riskli durumlar karşısında daha erken tedavi edilebilir ve risklerden korunabilir. Hastada herhangi bir sağlık problemi oluştuğunda daha erken müdahale edilebilir. Hastanede yatan hasta evde yatan hastadan risklere karşı daha iyi korunabilir.

  • Doğuma Hazırlık  Eğitimi

    Doğuma Hazırlık Eğitimi

    Ebeveynlik süreci bu hayatta yaşayacağınız en muhteşem deneyimlerden biridir. Doğuma hazırlık eğitimi ile bu deneyimi yaşamak, bu süreci daha keyifli hale getirecektir. Doğa, bedeninizi bu büyük mucizeye hazırlamak için hamileliğinizin en başından beri sizinle birlikte çalışır. Bedeniniz , zihninizle uyum içinde çalışır. Fakat zihninizde korku ve kontrol etmenin getirdiği gerginlik olursa bedenle uyum içinde çalışma bozulur. 

    Yüzyıllar boyunca doğumu doğal şekilde yaşayan insanoğlu, maalesef günümüzde doğum sürecini hastalık gibi görmektedir. Genç kızlarımızın doğuma dair korkutucu hikayelerle büyütüldüğünü biliyoruz. Gerek televizyon programları gerek gazete haberleri olumsuz doğum hikayeleri ile dolu. Gebelik süresince de yakın çevrelerinden duydukları olumsuz telkinler zihinde korku ve gerginlik yaratır. Korku doğum sırasında kendini bırakamamaya, kendini kontrol etmeye neden olur. Doğumun akışına bırakamayan kadın, farkında olmadan kendi doğumunu da durdurmaktadır.

    Korkunun panzehiri bilgidir. Doğuma hazırlık eğitimi; doğru ve yeterli bilgi ile normal doğumun güvenirliliğini anlatır, geçmişten gelen ve korku yaratan negatif duygu ve düşünceleri siler. Kontrol etmenin getirdiği gerginliği azaltmak için gevşeme ve yardımcı nefes teknikleri ile rahatlatıcı ilaç dışı teknikler öğretilir. Gebeyi rahatlatacak ideal doğum ortamı nasıl olmalı, doğumda sürekli desteğin önemi ve eşlerin rolü anlatılır.

    Ayrıca hastane şartlarında doğum sırasında uygulanan rutin müdahaleler ki, bunların doğum üzerine pozitif yerine negatif etkileri olabilmektedir. Doğumda her an herşey olabilir, müdaheleler hayat kurtarıcı olabilir. Ancak rutine bağlandığında ve her hastaya uygulandığında doğumun başlamasını ve ilerleme sürecini durdurabilmektedir. Doğuma hazırlık eğitimi, annelerin doğumda bilinçli tercih yapmaları, doğum tercihlerinin doktorla paylaşımı konusunda çiftleri bilgilendirir. Doğumun tamamen doktorun sorumluluğunda olmadığı, kendisinin de sorumluluk alması gerektiğini öğrenir. 

    Doğuma hazırlık eğitimi için ideal zaman 20-28. Haftalar arasıdır. Uygun olanı bu haftalarda eğitime gitmeli, korku ve tedirginliklerinden arınmalı, doğum tercihlerini yapmalı, ekibini ona göre seçmelidir. Güzel bir doğum hikayesi yaşamak için, anne adayları, eğitim sonrası da öğrendiklerini bedenine yazması için hergün çalışmalı, gevşemeli ve rahatlamalıdır.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Henüz ülkemizde fazlaca bilinmeyen ancak çok sık görülen ve sayısı da evli evli çiftlerde %10-20 arasında değişkenlik gösteren bir rahatsızlıktır ‘’ vajinismus’’.

    Özel hayatların da ,yatak odaların da hergün her gece hayatlarının en büyük korku kabusunu yaşayan hatta cinsellikleri günlük hayatın olağan akışınıda etkiler hale gelmesine neden olan bir korkudur ‘’vajinismus’’.

    Cinsel yakınlaşma sırasında bir erkek ve bir kadın düşünün herşey güzel başlamıştır,sırası yoktur bunun ama  klasik öpüşme,sevişme,sürtünme yani giriş ,gelişme vardır ancak sonuç paragrafında bir sorun olur ya bir türlü kompozisyon tamamlanamaz işte o dur ‘’vajinismus’’, yani  herşey  güzel başlar ve gelişir ancak tam sonuçta korku- kasılma , geri çekme veya ittirmeyle penis vajinayla tanışamaz istenmeyen misafir gibi kapı dışarı edilir.

    Burada önemli olan soru istenmeyen misafir midir yoksa ev sahibi midir? Sorunun cevabı aslında bellidir. Ev sahibi misafiri çok istemesine rağmen tam misafir kapıyı çalıp içeri buyur  edecekken kapıyı yüzüne kapatır ve ittirir. Bunun nedeni nedir sizce ?

    Misafiri davet eden ve buyur eden kendisi olmasına rağmen bunu son anda neden yapmaktadır.Tek cevabı var panik atak ve korku.

    Vajinismus bilmecesi nedir?
    Kadın da cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgenin adına ‘’vajina’’ denilmektedir.

    Vajina bölgesinin etrafında çicgili ve düz kaslar bulunmaktadır. Bu kas yapısı istemli kasılan kasların yanı sıra istemsiz kasılmalarlada vajina girişini daraltmakta bazen bazen tamama yakın kapatabilmektedir.Bu kasları kontrol etmek öğrenilebilen bir durumdur.

    Cinsel yakınlaşma sırasında bayanın kafasında kurduğu senaryo veya korkuları bu vajina kaslarının kasılmasına yol açarak cinsel birleşmenin olmasına izin vermez.Korku-kasılma-ittirme-geriçekilme ağrıcakmış korkusu ile tetiklenir ve ilişki olmaz.Vajinismus üçgeni budur. Bu üçgeni yenmek için öncelikle vajinismus korkusunun altında yatan problemi ve cinsellik bilgisini hatta aile-toplum-evlilik durumunun geniş olarak değerlendirmek gerekir.

    Bekaret yani kızlık zarı ‘nın vajinanın hemen girişinde olması kızlık zarı kanama korkusu bu korkulardan yanlızca biridir.

    Vajinismus kadını genellikle cinsellikle ilgili konuları konuşmayı sevmez ,cinselliği iğrenç bir şey olarak algıladıklarını belirtirler.Hatta cinselliğin saçma ve gereksiz bir şey olduklarını ifade ederler.Eşleriyle evlenmeden önce çok iyi anlaştıklarını evlenmeyle birlikte hiç böyle bir sorunla karşılaşmayı  umut etmediklerini evlilik bize yaramadı şeklinde ifadelerde sıkça karşılaşmaktayız.
    Geçmişte yaşanılan cinsellikle ilgili cinsel travma öyküsü olabilir veya olmayabilir.

    Sonuçta vajinismus hastası yanlızca bayan olmamakta çiftler karı-koca veya eşler olarak ele alınmalıdır.

    Bu cinsel sorun aşılmadığı taktirde bu evliliğin veya birlikteliğin ömrü eşlerin birbirlerini ne kadar  idare edebildiğine bağlı olarak değişmektedir.

    Tedavisi son derece basit ve kolaydır.

    Eşlerin birbirlerini anlaması ve bu sorunun ancak birlikte uzmana giderek çözülebileceğini  anlamak ve birbirlerine suçu atmadan ,kırıcı olmadan profesyonel vajinismus-cinsel eğitimi  için zaman kaybetmemeleri önerilir.

    Unutulmamalıdır ki vajinismus çözümü olan bir rahatsızlıklardan bir tanesidir.
     

  • Çocukluk Korkuları

    Çocukluk Korkuları

    Korku günlük hayatın parçası ve temel bir duygudur. Herkes birçok sebepten dolayı korku yaşar. Tehlike karşısında kendimizi koruyabilmek için gerekli bir duygudur, bizi harekete geçirir. Bu sebeple çocukların belirli dönemlerde korkularının artması normal görülmelidir. Birçok zaman belirsizlik korku ve kaygı yaratır. Hayatı yeni keşfeden çocuklar özellikle 4 yaş civarında anlamlandıramadığı pek çok şeyden korkmaya başlar. Korktuğu için uyuyamayan, tuvalete gidemeyen ya da yalnız kalamayan çocukları zorlamak işe yaramaz. Bunun yerine onları güvende hissettirip, sakinleştirmek, sevgi ve şefkat göstermek, rahatlayana kadar yanında kalmak çok daha etkili bir çözümlerdir. Çocuk, kendini ne kadar güvende hissederse korkuları o kadar azalır. 

    Her yaş döneminde korku unsuru değişir. 2 yaşa kadar daha çok ebeveynden ayrılma korkuları hakim iken 2 yaştan sonra karanlıktan, hayvanlardan, canavarlardan ve ölümden korkmaya başlar. Çocuk bilişsel ve sosyal olarak bu unsurları anlamlandırdıkça eski korkuları kalmaz. Yeni yaş döneminde yeni korkular başlar. İlkokul çağı çocukları daha çok yabancılardan, ebeveynlerini kaybetmekten, başarısızlıktan, günlük tehlikelerden ve korku içeren karakterlerden korkmaya başlar. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar soyut kavramları anlamlandıramaz ve korku devam eder. Birçok kurgu karakteri gerçek sanabilir ya da kişilerin korkutmak için söylediği şeylere inanır. Bu sebeple soyut muhakemeleri onlar adına ebeveynlerinin yapıp çocuğa en somut ve anlaşılır şekilde açıklamaları gerekir.

    Çocuğun korku kaynağını bulmak önemlidir. Gerçek sebebi bulmadan korkuların tamamen bitmesi zordur. Günümüzde çocuklar çoğunlukla videolarda ya da oyunlarda gördükleri karakterlerden korkmakta. Bunları önlemenin en iyi yolu, çocuğun neler izlediğini, hangi oyunları oynadığını mutlaka kontrol etmek ve tablet kullanım süresini sınırlandırmaktır. Çocuk ebeveynlerden ayrılmakta zorlanıyorsa, girdiği yabancı ortamda onu güvende hissettirecek şeyler sağlamak gerekir. Ayrıca çocuğun korkularına anlayış gösterilmelidir. Korktuğu şeyleri küçümsemekten “Bunda korkacak ne var?”, “Sen bebek misin?” gibi ifadelerden kaçınmak ve “korkak” gibi etiketlerden uzak durmak gerekir. Çocuğun reddedilmeye değil, güvende hissetmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. 

  • Korku

    Korku

    Korkmak bir çok konu için bizim önümüze çıkan, kimi zaman bizi motive eden kimi zaman ise engelleyen bir duygudur. Korktuğumuz zamanlarda gitmek istediğimiz yolda yürümek bizi zorlayabilir. Çünkü vazgeçmemiz daha kolay olur ve bu yol gözümüzde büyür de büyür. Genellikle bir korkudan önce kendimizle uzun uzun konuşuruz ve neden korkmamız gerektiğini kendimize anlatır dururuz. Bu bizi daha da korkmaya iter ve vazgeçmemiz için hiçbir sebebimiz kalmaz. Fakat bunu fark ettiğimizde korkularımızın aslında yersiz olabileceğini ve bir şansı daha hak ettiğimizi görebiliriz.

    Neden korku bu kadar bizi engeller?
    Bazı davranışlarımız bizi nesiller boyu korumuştur. Örneğin; kaçmak, eğer zamanında atalarımız kendilerine zarar verici hayvanlardan ya da doğa olaylarından kaçmayı öğrenmemiş olsalardı. Muhtemelen yaşamları sona erecekti ve bizim neslimize kadar gelinemeyecekti. Yani demek istediğim bazı davranışların gerekliliğidir. Korku da bunun gibi bizi korur ve dikkatli ol sinyali verir. fakat kimi zaman bunu çok yanlış değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Örneğin; Bir kursa yazılmak ve bir konuda başarı elde etmek istiyoruz. Ancak, buna ilk adımı atamıyoruz. Çünkü çekiniyoruz, vazgeçiyoruz ve korkuyoruz.

    Neden?
    Belki yapamamaktan, belki rezil olmaktan belki de başka şeylerden dolayı korkuyoruz ve kendimize bir şans vermiyoruz. Bu bizi içine kapanık ve istediğini elde edemeyen bir kişi gibi hissettiriyor kimi zaman. Bunu zamanla tekrar tekrar yaptığımızda ‘öğrenilmiş bir çaresizlik’ söz konusu oluyor.

    Ne kadar denersem deneyeyim, zaten yapamayacağım diye kendimizi kısıtlıyoruz ve sonuç: Elbette yapamıyor oluyoruz. Çünkü kendimize bunu söyledik. Sonuçtan şaşırmamız mümkün mü?

    Korku bizi motive ettiği gibi, bizi vazgeçirebilir. Ancak farkında olmak tüm bunların önüne geçecek ve bizi hedeflerimize doğru götürecektir.

    Korktuğumuz şeylerle ilgili düşünelim ve sonuçlarının sandığımız gibi olmayabileceğini hayal edelim. Ve belki bir tane küçük adım atalım. Bakalım sonuç hayal ettiğimiz gibi oldu mu?

    Cesur olmak, bütün “rağmen”lere rağmen harekete geçmektir…
    Cesaret ve Korku- Brigitte Labbe

  • Uçuş Fobisi

    Uçuş Fobisi

    Uçuş fobisi özgül fobilerden biridir. Yani bazı durumlara (kapalı alan, açık alan, sosyal ortam, hastalık vb.) veya nesnelere (yılan, asansör, iğne, köpek gibi binlerce nesne) karşı duyulan, aslında kişinin kendisine de mantıksız gelen aşırı korku hallerinden biridir. Endüstrileşmiş ülkelerde görülme oranı %10 ile %40 arasında değişebilir. Aslında uçak yolculuğu yapan bireylerin neredeyse %95’i hafif de olsa korku duyabilir, yalnızca %5’lik bir grup bu eylemden keyif alır. 

    Uçuş fobisi farklı şiddetlerde deneyimlenebilir. Uçağa binmesi mümkün olmayan ya da aşırı derecede rahatsızlık duyanlar için “fobik” diyebiliriz. Daha hafif bir şekilde tedirginlik yaşamak ise “uçuş gerginliği” olarak adlandırılabilir. Fobisi olan biri uçağa binmek zorunda kaldığında çok yoğun bir kaygı ile birlikte kalp çarpıntısı, nefes almada güçlük, ölüm ya da kontrolünü yitirme korkusu, bedeni kontrol etmede güçlük gibi çeşitli bedensel belirtiler yaşayabilir. 

    Uçuş fobisi de tüm fobiler gibi bilinçdışı mekanizmalar üzerinden ortaya çıkarlar. Bilinçdışımız; otomatik öğrenmeler, bu öğrenmelere karşı geliştirdiğimiz refleks yanıtlar, kas hafızası ve koşullanmalarımıza eşlik eden duygusal kodlarla ilişkilidir. Dolayısıyla çocukluk dönemimizde çok aktiftir ve bu işlevler oldukça kalıcı şekilde programlanır. Anatomik olarak ise alt beyinde lokalize olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli işlevlerimiz (mantık, muhakeme, konuşma, soyut ve analitik düşünce gibi) ise üst beyin (korteks) ile ilgilidir. Alt beyin ve üst beyin arasında var olduğunu kabul ettiğimiz kategorik duvar fobilerin mantık yürütme ile çözülememesine neden olur. Yani uçuş fobisi olan bir kişinin uçakların en güvenli ulaşım aracı olduğunu bilmesi, etrafındakilerin sürekli ona uçuş yapmakta korkacak bir şey olmadığını telkin etmesi, tavsiyelerde bulunması bu yüzden işe yaramaz. 

             Peki nasıl oluyor da bazıları kendini hatırladığından beri uçuştan korkuyor da bazıları rahatsızlık duymuyor? Ya da yıllar boyunca yüzlerce uçuş yapmış birisi bir gün uçağa binemez oluyor? Bu noktada gerginlik ve duyarlılık kavramlarından bahsetmemiz gerekiyor. Çocukluktan itibaren bilinçdışında kuvvetli bir şekilde oluşan programlar aslında kaybolmazlar. Sevdiğimiz, hoşlanmadığımız, korktuğumuz her şey zamanla sadece söner. Fakat gelecekte bazı koşullar altında yeniden gündeme gelebilir. Bu koşullar kişilerin gerginlik seviyeleri ile ilişkilidir. Hayatta beklenmedik durumlarla karşılaşmak, problemlerin üst üste gelmesi, ardından pek çok yeni sorumluluk getiren önemli dönüm noktaları (evlenmek, çocuk sahibi olmak, iş yerinde terfi almak vb.), gücümüzün sınırlarını fazlasıyla zorlamak gerginliğimizi artırır. Gerginliğimizin artması da zamanla sönmüş olan bilinçdışı programlarımıza, korku kodlarımıza yeniden duyarlılaşmamıza neden olur. Bu nedenle uçuş fobisini korkaklık ya da cesaretsizlikle açıklayamayız, tıpkı bir besin alerjisi gibi olduğunu söylemek daha doğru olur. Alerji yapan besin maddesi yerine eski korkularımıza duyarlı hale gelmişizdir sadece.  

  • Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobi, kişilerin farklı nesne, varlık ve durumlara karşı duyulan yoğun korku halidir. Mesela; yükseklik, karanlık, uçak, kedi, köpek gibi olgulara yönelik çok çeşitli bir fobi yelpazesi bulunmaktadır. Fobilerin gelişim hikayesine baktığımızda genellikle çocukluk çağında yaşanan olumsuz yaşantının bulunduğunu görürüz. Fakat bunun da istisnaları bulunmaktadır. Belirli bir fobiye sahip olan bir kişiyi gördükten sonrasında bile fobi gelişmesi mümkün olabiliyor. Çünkü davranışlarımız gibi korkularımızda öğrenilen birşeydir. Buna başka bir örnekte televizyon, bilgisayar gibi medya araçları da olabilir. Örneğin; bir dönem Jaws isimli köpek balığını konu alan bir korku filmi çok meşhurdu. Bu filmi izleyen insanların bazıları, hayatlarında hiç köpekbalığı görmemiş ve görme ihtimali de çok düşük olsa bile fobi ortaya çıktığı görülmüştür. Kişiler denize girmekten kaçınmış, girseler bile o kaygı halini yaşamışlardır. İşte, travmatik bir anı ve fobinin öğrenilmesi gibi durumlarda fobinin gelişmesi mümkündür.

    Peki, fobimizle nasıl baş edebiliriz?

    1. Fobinizi gerçekçi bir biçimde değerlendirin.

    Kişilerin aslında en çok zorlandıkları bölümdür burası. Çarpıtılmış bilişleri çalışmak gerekir ve farkındalık gerektiren bir bölümdür. Bu yazıyı yazarken belirli bir fobi örneği üzerinden ilerleyeceğim ki daha anlaşılır olsun. Örneğin kedi fobisini ele aldığımızı düşünelim. Bu aşamada öncelikle kendimize bazı sorular sormamız ve bunlara cevap vermemiz gerekir.

    • Yolun karşısında bile bir kedi gördüğümde çok korkuyorum ve koşarak uzaklaşıyorum.

    • Peki, kediye biraz yaklaşsaydım ne olurdu?

    • Bana saldırabilir beni tırmalayabilir.

    • Eğer kedi bana saldırsaydı ne yapardım?

    • Yardım isterdim, hastaneye giderdim

    Bu bölümde aslında fobinizin gerçekliği ile yüzleşirsiniz. Yıllarca hayatınızı etkileyen bu durumla karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerektiğini bilmek sizi rahatlatacaktır.

    1. Korkunuzun boyutlarına ve şekline ilişkin hiyerarşisini oluşturun.

    Yine kedi fobisi örneğinden gidecek olursak, fobinizin durumlarına ilişkin puanlama yapmanız gerekmektedir. Öncelikle kedi fobisine ilişkin korktuğunuz ve kaçındığınız durumların listesini çıkarın. Size yardımcı olması adına örnek bir liste çıkaracağım.

    • Kedi resmine bakmak

    • Kedinin olduğu yolda durmak

    • Kedinin yakınından geçmek

    • Kedinin hemen yanında durmak

    • Kedinin yanına oturmak

    • Kedinin başını sevmek

    • Kediyi kucağına almak

    Bu durumları daha da arttırabilir ve kendinize uyarlayabilirsiniz. Oluşturduğunuz hiyerarşiye 100 üzerinden puan verin. Sonrasında yapmakta en az zorlanacağınız durumdan başlayarak yapın. Peki, fobilerimizle yüzleşirken kendimizi nasıl sakinleştireceğiz?

    1. Gevşeme egzersizleri öğrenin.

    Gevşeme egzersizi yazdığınızda internette çok içeriğe ulaşabilmeniz mümkün. Bunları uygulayıp hoşunuza gidenleri ya da size en çok iyi geleni seçip uygulayabilirsiniz. Fakat en basit egzersizler nefes egzersizine ve imajinasyona dayalıdır. Nefes egzersizinde herkes farklı bir yöntem uygular, benim en çok kullandığım yöntem ise, 4-2-4 kuralıdır. 4 saniye süresince nefes alıp 2 saniye tuttuktan sonra 4 saniye süresi boyunca nefesi verin ve bunu sakinleşinceye kadar devam ettirin. Bunun yanı sıra gözlerinizi kapatıp kendinizi huzurlu bir ortamda hayal etmeye çalışırsanız, gevşemenize yardımcı olacaktır.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli derecede sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik döneminde veya erişkinlik yıllarında ortaya çıkar. Kalıcı olabilir ve işlevsel olarak bozulmaya sebep olur. İnsanlarda çeşitli türlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için bunların uyum bozucu olması ve işlevsellikte bir bozulmaya veya kişisel sıkıntıya yol açması gerekmektedir. Değişiklik göstermeyen bu tutum ve davranış kalıpları, düşünce farklılıklarında, duygulanım farklılıklarında, insanlar arası ilişkilerde ve itkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda kendini gösterir. DSM-IV, kişilik bozukluklarını üç grupta sınıflandırmıştır. A kümesi, paranoid, şizoid ve şizotipal; B kümesi, antisosyal, borderline, histrionik ve narsistik; C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif- kompülsif kişilik bozukluklarını içerir (Barlow & Durand, 2005).

    Freud, obsesif ve kompülsif kişileri aşırı duyarlı olmakla özdeşleştirmiş ve bu kişilik bozukluğunun anal dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Freud yaptığı araştırmalar ile ilk önce, bu tip kişilik gösteren bireylerde, tipik olarak gözlemlediği özellikler arasında temizlik, inatçılık, tuvalet eğitimi yer alır. İkinci olarak, bu tip hastaların konuşmalarında, fantezilerinde, hatıralarında ve rüyalarında anal simgeler tespit etmiştir. Üçüncü ve son olarak Freud, tedavi ettiği kişilerin anne baba tarafından tuvalet kontrolüne zorlandıklarını rapor etmiştir (McWilliams, 2010).

    Obsesif kompülsif kişilerde görülen hınç ve korku temel duygulanımsal çatışmayı oluşturur. Bir diğer duygulanımsızlık hal ise utanç duygusudur. Kişi yüksek beklentilerinin olduğunu terapiste yansıtır ve terapist tarafından gözlemlenen düşünce ve eylem standartlarına uyamadıkları zaman utanç hissederler. Obsesif olan kişiler yalıtma savunmasını, kompülsif kişiler ise yapıp-bozma savunmasını kullanırlar. Obsesif ve kompülsif kişiler ise her iki savunmayı kullanırlar. Obsesif karaktere sahip olan kişiler sevgiye dayalı bağlanma ilişkilerini kurmakta zorluk çekseler de kaygı ve utanç yaşamadan kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Kompülsif kişilerin genel özellikleri arasında alkol alma, aşırı yemek yeme, kumar oynama, doymuşken tabağımızdaki yemekleri bitirmeye çalışmak gibi örnekler verebiliriz. Bu davranışları kompülsif kılan şey, tahripkar olması değil, kişinin bunlara yapılmaya zorlanmış ve itilmiş olmasıdır (McWilliams, 2010).

    Çocuk herhangi bir çatışma ile karşılaştığında bir savunma mekanizması olarak kullandığı obsesyonu, bir çeşit ritüele dönüştürerek, psikolojik yaşamında bir yere koymuş olur. Her çocuğun kendine ait bir törensel saplantısı vardır. Onlar, oluşturdukları bu ritüel saplantılarla korku ve tehdit içeren davranışları veya olayları yendikleri kanısına varıp, yanılgıya düşerler. En tipik örnek karanlıktır. Gece yatmadan önce karanlık korkusunu yenmek için yapılan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar süreklilik ve devamlılık gösterdiği için ritüel hale gelmiştir. Oda kapısının açık olduğundan emin olmak, oyuncak ayının üzerini örtmek ya da komodin üzerinde duran bardağa su koymak gibi tutumlar, çocuğun anneden ayrı kaldığını işaret ederek karanlığın sebep olduğu korkuyu yenmek amacıyla yapılan ve yinelenen hareketlerdir. Önemli olan nokta ise bütün çocuklar arasında yaygın bir şekilde gözlemlenebilecek bu rahatlatıcı hareketlerin saplantı haline gelmesiyle sorun oluşur. Örneğin ellerini on kez yıkamadan masaya oturan ya da yatmadan önce ısrarla bebeğine sarılmak isteyen bir çocukta bu ritüel davranışların saplantı halini aldığı söylenebilir (Medicana, 1993). 

    Bu tip kişilik bozukluğu genellikle yedi yaş civarında ilk belirtilerini verir ama genel olarak saplantıdan söz edilebilmesi için 12 yaşından küçük olunmamalıdır. İlk ayrılıklar kardeş doğumu gibi çocuğun yaşamındaki zor anlarda obsesif davranış başlangıcının belirtileri ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin gelmesi ile birlikte çocuk annesini kaybettiğini düşünerek saldırgan, korku, endişe gibi tepkileri harekete geçirir. Bu duygular içindeki çocuk yarattığı korkuyu yenmek için savunma mekanizmalarını kullanır. Çocuk isteklerini ve ihtiyaçlarını tatmin etmek için bilinçsiz bir şekilde ritüel hareketlere başvurur (Medicana, 1993).

    Obsesif ve kompülsif kişilik bozukluğunda genetik geçiş önemli olmakla birlikte tek belirleyici etken değildir. Obsesif ve kompülsif bozuklukta genetik araştırmalar; aile çalışmalarına, ikiz çalışmaları ve epidemiyolojik çalışmalarına göre farklı alanlardaki incelemelere dayanır. Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu ile ilgili birçok aile çalışması bulunmaktadır ama 90lı yıllardan önce yapılan aile çalışmaları tanı ölçütlerinin yetersizliği, aile üyeleri ile dolaylı olarak görüşülmesi, kontrol gruplarının oluşturulmaması, obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun birince derece yakınlarda görüldüğünü bildirmektedir ve güvenirliliği zayıftır. Aile çalışmaları ile birlikte 1987-1995 yılları arasında yapılan 10 çalışmada bu tip hastaların birinci derece yakınlarında bu tür bozukluğun semptomlarının bulunma oranı %0.7 ile %10.3, anne ve babalarında ise %3.4 ile %30 arasında oranlanmıştır. İkiz çalışmalara bakacak olursak, sınırlı sayıda bir araştırmaya sahiptir. Tek yumurta ikizleri genetik yapılarından dolayı özdeştirler. Çift yumurta ikizleri ise kardeşlerde olduğu gibi genetik yapıları birbirlerine benzerdir. İkiz çalışmaların önemli noktası, tek ve çift yumurta ikizlerinin eş hastalanma oranlarının farklılık göstermesidir. Tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı %67 iken bu oran çift yumurta ikizlerinde %31 olarak gözlemlenmiştir. Farklı toplum ve kültürlerde yapılan epidemiyolojik çalışmalarda obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun sıklığının ergenlik öncesinde erkek çocuklarda daha yüksek oranda iken ergenlikte erkek ve kızlarda sıklığın eşitlendiği, ergenlik sonrasında ise kızlarda daha fazla olduğu saptanmıştır (Nicolini, Cruz, Camerena, Paez & Fuente, 1999).

    Obsesif ve kompülsif kişilerde terapiyi ilk kurallardan biri olan nezaket çerçevesi içinde sürdürmektir. Bu tip kişilerde utanç duygusunun eğilimlerini fark edip yorumlamak önemli ölçüde değer taşır. Terapistin, danışanla talepkar ve kontrol edici olmaktan uzaklaşıp, sıcak bir ilişki kurması gerekir. İyi bir terapi süreci geçirilmesinin ikinci önemli özelliği ise düşünselleştirme savunmasının önlenmesidir. Bu tanı grubundaki kişilerle yapılması beklenen en iyi üçüncü tedavi türü ise terapistin, bu kişilerin terapi veya kendisiyle ilgili öfkelerini veya eleştirilerini açığa çıkarmakta yardımcı olmalıdır (McWilliams, 2010).  

  • Panik Atak ve Panik Bozukluk

    Panik Atak ve Panik Bozukluk

    Panik atak kriziniz belirdiğinde ne olduğunu anlamıyor olabilirsiniz.Neler olup bittiğini veya bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmiyorsanız, çok daha korkutucu gelir. Bu yüzden Panik atak hastalığını anlamak, onunla başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

    Panik Atak ve Panik Bozukluk: Bilmeniz Gerekenler

    Panik atak ve panik bozukluktan bahsederken; öncelikle ikisinin de psikiyatride ayrı ayrı tanımı vardır. Panik atak yüksek endişe nedeniyle gerçekleşir.Herkes panik atak geçirebilir, aynı zamanda panik bozukluğunun en belirgin belirtisidir. Panik atak, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve bu süre zarfında çeşitli psikolojik ve fiziksel semptomların ortaya çıktığı ani şiddetli korku veya rahatsızlık dalgalanmasıdır. Bir panik atak belirtileri ve semptomları aniden gelişir ve genellikle 10 dakika içinde daha da şiddetlenir.Bir saatten fazla sürmezler ve çoğu 20 ila 30 dakika içinde sona erer. DSM 5 tanı kritelerine göre, panik atak aşağıdaki belirtilerden en az dördünün ortaya çıktığını belirtiyor :

    • Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması

    • Terleme

    • Titreme ya da sarsılma

    • Soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma durumu

    • Soluğun tıkanması durumu

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    • Bulantı ya da karın ağrısı

    • Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma durumu

    • Terleme, titreme, ürperme ya da ateş basması durumu

    • Uyuşmalar

    • Gerçekdışılık (kendinden kopma ya da yabancılaşma durumu)

    • Denetimi yitirme ya da çıldırma korkusu

    • Ölüm korkusu

        Panik atak semptomlarının çoğu fizikseldir ve çoğu zaman bu semptomlar o kadar şiddetlidir ki, kalp krizi geçirdiğinizi düşünebilirsiniz. Aslında, panik atak geçiren birçok insan yaşamlarını tehdit edici bir tıbbi sorun olduğuna inandıkları şeyin tedavisi için doktora veya acil servise daha sıklıkla giderler .

       Panik Bozukluk: Panik atak geçiren insanlar bazen panik bozukluğu geliştirir. Panik bozukluğu olan kişiler beklenmedik ve tekrarlanan panik atakları yaşarlar. Daha fazla atak geçirme konusunda çok daha fazla korku hissederler ve panik atak nedeniyle kötü bir şey olacağından endişelenirler. Yaygın endişeler arasında bayılma, çılgına dönme, kalp krizi geçirme, ölme, kendilerini küçük düşürme hissi belirtilerini gösterirler. Hastalık çok fazla sıkıntıya neden olur ve yaşam aktivitelerine engel olabilir. Panik ataklarının ötesinde, panik bozukluğunun en önemli semptomu, gelecekteki panik ataklarının devam etmesi korkusudur. Bu saldırıların korkusu, kişinin bir saldırı gerçekleştiği veya bir saldırı olabileceğine inandığı yer ve durumlardan kaçınmasına neden olabilir.

    Tedavi: Panik Atak Nasıl Durdurulur ?

        Panik bozukluğu için en yaygın tedaviler ilaçlar ve psikoterapi seanslarıdır. “Konuşma terapisi” olarak bilinen psikoterapi, korkuların üstesinden gelmek amacıyla panik atağın potansiyel tetikleyicilerini tanımlamak için lisanslı bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmayı içerir. İlaçlar da beyindeki nörotransmiterlerde ciddi anksiyeteye yol açabilecek dengesizliklerin düzeltilmesine de yardımcı olur.  

       Panik ataklarınız hakkında ne kadar güçsüz veya kontrolsüz hissediyor olsanız da, kendinize yardım etmek için yapabileceğiniz birçok şey olduğunu bilmek önemlidir. Aşağıdaki kendi kendine yardım teknikleri, paniğin üstesinden gelmenize yardımcı olmak için büyük bir fark yaratabilir:

    • Panik ve kaygı hakkında bilgi edinin . 

    • Sigara, alkol ve kafein kullanmaktan kaçının.

    • Solunumunuzu nasıl kontrol edeceğinizi öğrenin.

    • Gevşeme tekniklerini uygulayın.

    • Aileniz ve arkadaşlarınızla iletişim halinde olun.

    • Düzenli egzersizler yapın.

    • Yeterince dinlendirici ve düzenli bir uyku.