Etiket: Kontrol

  • Tuvalet Eğitimi

    Tuvalet Eğitimi

    Tuvalet Eğitimi

    Çocuğunuza tuvalet eğitimi kazandırmadan önce insan gelişimini iyi bilmemiz gerekir. alt ıslatma, büyük tuvaletini altına yapma, insan gelişiminin bir parçasıdır.Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde alt ıslatılması, büyük tuvaletini altına yapma son derece normal bir davranıştır.

    Çocuklar büyüdükçe kaslarını kontrol etmeye başlar. Davranışlarının sonuçlarını görmeye, toplumsal olanlar ile toplum tarafından kabul edilmeyen davranışların ayrımını yapmaya başlar. Bu dönemde tuvalet eğitimini önem kazanmaya başlar. Aileler kendi çocukları için bir an önce tuvalet eğitimi kazansın isterler. Ancak her çocuk için tuvalet eğitimine başlama yaşı olarak standart bir değer, yaş belirlemek zor olmakla birlikte 2 yaş vesonrasında daha kolay bir kontrol kazanmaktadırlar.

    Tuvalet Eğitimi

    Tuvalet Eğitimi İçin Ne Yapmak Gerekir?

    Bir kere şunu çok iyi bilmeliyiz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu eğitim için kesin bir yaş ve dönem belirlemek zordur. Ancak büyük, küçük tuvalet yapması, gündüz ve gece altına kaçırması olarak farklı kriterler belirlemek gerekir. Bir çocuk için genel olarak 3-4 yaş civarında gündüz tuvalet kontrolünü sağlaması normaldir. Gece tuvalet kontrolü için ise 5-6 yaşına kadar kazanmamış ise bir üroloğa gitmekte fayda vardır.

    Bazı Çocuklar Neden Tuvalet Kontrolü Sağlayamaz?

    1. Gelişimsel sorunlar: bazı çocuklar diğer çocuklarla aynı yaşta olmalarına karşın aynı gelişim evresinde olmayabilirler. Örneğin her iki çocuk da 3 yaşında olmana karşın birisi gelişim olarak 6-9 ay daha geriden geliyordur.
    2. Mesane büyüklüğü yeterli büyüklükte değildir.
    3. Kas kontrolü yeterli düzeyde değildir.
    4. Öğrenme sorunları vardır.Çocuk bu öğrenmeyi gerçekleştirecek yeterli zeka seviyesine sahip değildir.
    5. Dikkatve farkındalık , motivasyon sorunu vardır.
    6. Hastalık ya da enfeksiyon olabilir

    Tuvalet Eğitimi Kazandırılırken Aileler NelereDikkat Etmelidir?

    a-Her çocuk bir diğerinden farklıdır. Her çocuk bir öğrenmeyi aynı dönemde gerçekleştirmeyebilirler. Bunu bilerek eğitime başlayabilirler.

    b-Aileler bu eğitimi verirken kesinlikle baskıcı olmamalıdırlar. Yumuşak ve zamana yayarak eğitim vermelidirler.

    c-Çocukları altına kaçırdıkları durumlarda onları utandıracak söz ve eylemlerden kaçınmalıdırlar.

    d-sert, baskıcı ve fervi söz ve hareketlerden kaçınmalıdırlar.

    f-Çocuğunuzun tuvalet eğitimi kazanamaması fizyolojik bir sorundan yada bir hastalıktankaynaklanabilir. Bir uzmana gitmeniz gerekebilir.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Takıntı hastalığı olarak da bilinen OKB, tekrarlayan obsesyon ve/veya kompulsiyonlar ile karakterize, genellikle süreklilik gösteren, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini bozan ruhsal bir hastalıktır.

    Obsesyon (takınıtı); kişinin isteği dışında ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde aklına gelen, kişide kaygı ve huzursuzluk yaratan, yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgeler olarak tanımlanır. Kişi, genellikle obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır, ancak zihninden atamaz.
    Kompulsiyon (zorlantı); kişinin, obsesyonlarının yarattığı sıkıntıyı azaltmak için yapmak zorunda hissettiği, mantıksız olduğunu bildiği, tekrarlayıcı törensel davranışlar ya da düşüncelerdir.

    Kirlenme/bulaşma obsesyonu

    • Emin olamama/kuşku duyma obsesyonu
    • Düzen/simetri obsesyonu
    • Dini obsesyon
    • Cinsel obsesyon
    • Şiddet/saldırganlık obsesyonu
    • Temizlik kompulsiyonu
    • Kontrol kompulsiyonu
    • Sayma kompulsiyonu
    • Dokunma kompulsiyonu
    • Düzenleme kompulsiyonu
    • Biriktirme ve saklama kompulsiyonu

    En çok rastlanan takıntı, kirlenme/bulaşma (kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, kimyasal madde, deterjan, idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin) obsesyonu ve temizlenme kompülsiyonudur (defalarca elini, vücudunu, kıyafetlerini yıkama, sürekli evini temizleme gibi). Aşırı el yıkama, bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi gününün büyük bir kısmını bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir.
    Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı, emin olamama (ocak açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?) obsesyonu ve kontrol kompülsiyonudur. Bu kuşku ve kontroller yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler. Kişi, kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca evine dönebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkabilir veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına yüzlerce kez kontrol edebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olmak için defalarca tekrar edebilir.
    OKB’nin toplumda % 2-3 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30 yaşlar arasında başlamakla birlikte herhangi bir yaşta da ortaya çıkabilir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına rağmen, kadınlarda daha sık görülür.
    Her insanın takıntılı bazı düşünce ve davranışları olabilir. Bunların hastalık sayılabilmesi için, kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini etkileyecek hatta bozacak kadar şiddetli olmaları gerekir.
    Genetik: Ailesinde OKB olan kişilerde daha sık görülmektedir.

    Beyin işlevlerinde ve serotonin işlevinde bozulma

    Çocukluk çağı travmaları: Özellikle cinsel istismara uğrayan çocuklarda, önemli bir stresörün ardından kişide OKB ortaya çıkması sık görülen bir durumdur.

    Kişilik özellikleri: Obsesif kişilik özellikleri (kuralcı, titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi) belirgin olan bireyler, hastalığa da yatkın olan bireylerdir.
    OKB, kişinin işlevselliğini bozan, yaşam kalitesini düşüren, kronikleşebilen bir hastalıktır. Mutlaka uygun sürede tedavi edilmesi gerekir.

    İlaç Tedavisi: Özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar öncelikle tercih edilir. Etkinin başlaması için 2 hafta gerekmekle birlikte obsesif semptomlarda düzelmenin başlaması 3 ayı bulur. Hastalık semptomlarının direncinden dolayı, tedavinin en az iki yıl sürdürülmesi önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapi: Bilişsel tedavi ile obsesyonların neden olduğu sorumluluk algısı azaltılır. Davranışçı terapi ile kişinin obsesyonları tetiklenir ve kompulsiyonları engellenir. Kişi desensitize edilir. Hem hastalığın tedavisinde, hem de nükslerin önlenmesinde bilişsel-davranışçı terapi önemlidir. Bazen tek başına, bazen de ilaç tedavisi ile birlikte uygulanır.

  • Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygı Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygıyı normal bir duygudan bir psikolojik/psikiyatrik bozukluğa götüren nedenler nelerdir?

    Aslında bu soru kaygı ile yapılan psikoterapinin en temel çalışma alanıdır ve öyle de

    olmalıdır. Bu sorunun cevabı herkese göre farklılaşır çünkü herkes kendi yaşamsal

    geçmişinde geliştirmek durumunda kaldığı bir takım özellikleri sonucunda bu kaygı

    kısırdöngüsü içine girer. Ama genel anlamda kişiyi kaygılanmaktan çok panikleten faktörler

    tespit edilmelidir. Deneyimime göre bu noktada ortaya çıkan en belirgin konu kontroldür.

    Kontrol ve kaygı kısır döngüsü nasıl oluşur?

    Kişinin güçsüzlüklerine, karşısında zayıf, kontrolsüz kaldığı olaylara tahammülü düşmüştür

    veya zaten tahammülü pek yoktur. Elinden geleni yapıp, yani kontrol edebildiği kadarını

    kontrol edip olağan güçsüzlük, çaresizlik ve kontrolsüzlüğüne teslimiyet göstermek, kontrol

    edemeyeceği kısmı sürece bırakmak yerine, tam da bu noktada kontrol etme isteğini kontrol

    etmesi mümkün olmayan alanlara yönlendirir ve bir kısır döngü içine girer. Örneğin depremin

    ne zaman nerede olacağını bilemeyiz ve bunu kontrol edemeyiz. Ama ev içindeki mobilyaları

    mümkün olduğunca sabitleyip olası zarar ihtimallerini azaltmaya çalışabiliriz. Bizi aşan

    kısmını da kontrol edemeyeceğimizi bilir ve hayatın akışına güvenmeye çalışarak kaygımızı

    takılmamayı deneriz. Fakat kaygı bozukluklarında kişi kontrol edemeyeceği kısmı

    bırakamadığı gibi onu hayatının tam da merkezine alır. Yine deprem örneğinden gidecek

    olursak kişi elinden geldiğince tedbir alıp gerisini sürece bırakmak yerine, kişi depremin ne

    zaman nerede olacağını ısrarla bilmek ister ve bu durumu kontrol etmek üzere aşırı ve gerçek

    dışı bilişsel(düşüncel) çabalara girmekten kendini de alıkoyamaz hale gelir. Bu bahsettiğim

    kontrol gerçekte mümkün olmadığına göre, kişinin içinden çıkamadığı çaresizlik,

    kontrolsüzlük ve güçsüzlükle belirgin bir kısır döngü içine girmesi kaçınılmazdır. Bu da

    kişinin zayıflık ve savunmasızlık algısını daha da güçlendirir ve kişi hayatın belki olağan

    olabilecek tehditleri karşısında bile artık olağandan daha fazla endişe içine girer. Bu durumla

    baş etmek için de yüzleşmek ve bazı zorlukları tolere etmek yerine, bir an önce rahatlama

    getirecek yollar arar. İşte bu arayış sonucunda da kişi bazen anlamsız olduğunu düşündüğü

    halde bazı rutinlerle (ocağı kapattığını tekrar tekrar kontrol etme, veya kötü bir şey olmasın

    diye 3 kez bir objeye dokunma… gibi) kaygı düzeyini azaltıp kontrolün kendisinde olduğunu

    hissedip rahatlamaya çalışır. Bir süre sonra bu rutin vazgeçilemez bir alışkanlık halini alır ve

    kişi eğer bu rutinden vazgeçerse başına tam da korktuğu felaketler gelecekmiş gibi düşünür.

    Aslında kişi de masaya üç kez tıklatmakla örneğin sevdiklerimizin ölümünü engelleme

    arasında hiçbir akılcı bağlantı olmadığını bilmektedir. Ama yine de bunu bir sorumluluk

    olarak görmektedir ve vicdanen rahatlayabilmek için bu rutine ihtiyaç duymaktadır.

    Kişi neden kontrol etmek ister ya da neden güvenemez?

    Bu soruların cevabı aslında kişinin kendi iç dünyasında gizlidir. Kontrol ihtiyaçtan

    geliştirilmiştir ve herkesin kontrol ihtiyacının altında farklı sebepler yatabilir. Örneğin kimi

    kişiler desteksiz kalıp hayatta tek başlarına olduklarını düşünürler. Bundan dolayı da “kimse

    bana yardım etmez, sorumluluklarımı atlamamak için, başarılı olmak için, kazanmak için,

    yetersiz kalıp yenilmemek için her şeyi kontrol etmeliyim ve asla güçsüz kalmamalıyım yoksa

    toparlayamam, onun için kontrol tamamen bende olmalı” gibi düşünebilirler. Kimi kişiler ise

    yaşadıkları zorluklar karşısında “ancak ben hayatımın kontrolünü kendi elime alırsam

    hayatıma istediğim gibi bir yön verebilirim” algısını geliştirirler ve kontrole sımsıkı sarılırlar.

    Kimi kişiler ise hayatlarında hiç yenilen veya güçsüz kalmayı deneyimlemedikleri için

    bundan ölesiye korkarlar ve bununla yüzleşiyor olmak istemezler, kimileri ise kaygının

    motive edici tarafını bir güç unsuru olarak görür ve kaygı olmazsa harekete geçmeyeceğinden

    endişe duyarlar. Kişinin kontrole bu kadar tutunmak istemesinde bu saydıklarımdan çok farklı

    sebepleri de olabilir. Dolayısıyla kişinin neden kontrole bu kadar sarıldığını anlamak için

    kişinin hayatını mümkün olduğunca derinlemesine irdelemek ve anlamak gerekecektir.

  • TAKINTI HASTALIĞI

    TAKINTI HASTALIĞI

    Takıntı hastalığı olarak da bilinen OKB, tekrarlayan obsesyon ve/veya kompulsiyonlar ile

    karakterize, genellikle süreklilik gösteren, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini bozan ruhsal bir

    hastalıktır.

    Obsesyon (takınıtı); kişinin isteği dışında ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde aklına gelen, kişide kaygı

    ve huzursuzluk yaratan, yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgeler olarak tanımlanır. Kişi,

    genellikle obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır, ancak zihninden atamaz.

    Kompulsiyon (zorlantı); kişinin, obsesyonlarının yarattığı sıkıntıyı azaltmak için yapmak zorunda

    hissettiği, mantıksız olduğunu bildiği, tekrarlayıcı törensel davranışlar ya da düşüncelerdir.

    Kirlenme/bulaşma obsesyonu

    Emin olamama/kuşku duyma obsesyonu

    Düzen/simetri obsesyonu

    Dini obsesyon

    Cinsel obsesyon

    Şiddet/saldırganlık obsesyonu

    Temizlik kompulsiyonu

    Kontrol kompulsiyonu

    Sayma kompulsiyonu

    Dokunma kompulsiyonu

    Düzenleme kompulsiyonu

    Biriktirme ve saklama kompulsiyonu

    En çok rastlanan takıntı, kirlenme/bulaşma (kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, kimyasal

    madde, deterjan, idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin) obsesyonu ve

    temizlenme kompülsiyonudur (defalarca elini, vücudunu, kıyafetlerini yıkama, sürekli evini

    temizleme gibi). Aşırı el yıkama, bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi

    gününün büyük bir kısmını bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde

    geçirebilir.

    Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı, emin olamama (ocak açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli

    yerinde mi? hata yaptım mı?) obsesyonu ve kontrol kompülsiyonudur. Bu kuşku ve kontroller

    yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler. Kişi, kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek

    için defalarca evine dönebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkabilir

    veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına yüzlerce kez kontrol edebilir,

    bazı sözlerin söylendiğinden emin olmak için defalarca tekrar edebilir.

    OKB’nin toplumda % 2-3 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30

    yaşlar arasında başlamakla birlikte herhangi bir yaşta da ortaya çıkabilir. Erkeklerde daha erken

    yaşlarda başlamasına rağmen, kadınlarda daha sık görülür.

    Her insanın takıntılı bazı düşünce ve davranışları olabilir. Bunların hastalık sayılabilmesi için,

    kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini etkileyecek hatta bozacak kadar şiddetli olmaları gerekir.

    Genetik: Ailesinde OKB olan kişilerde daha sık görülmektedir.

    Beyin işlevlerinde ve serotonin işlevinde bozulma

    Çocukluk çağı travmaları: Özellikle cinsel istismara uğrayan çocuklarda, önemli bir stresörün

    ardından kişide OKB ortaya çıkması sık görülen bir durumdur.

    Kişilik özellikleri: Obsesif kişilik özellikleri (kuralcı, titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi) belirgin olan

    bireyler, hastalığa da yatkın olan bireylerdir.

    OKB, kişinin işlevselliğini bozan, yaşam kalitesini düşüren, kronikleşebilen bir hastalıktır. Mutlaka

    uygun sürede tedavi edilmesi gerekir.

    İlaç Tedavisi: Özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar öncelikle tercih edilir. Etkinin

    başlaması için 2 hafta gerekmekle birlikte obsesif semptomlarda düzelmenin başlaması 3 ayı

    bulur. Hastalık semptomlarının direncinden dolayı, tedavinin en az iki yıl sürdürülmesi önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapi: Bilişsel tedavi ile obsesyonların neden olduğu sorumluluk algısı azaltılır.

    Davranışçı terapi ile kişinin obsesyonları tetiklenir ve kompulsiyonları engellenir. Kişi desensitize

    edilir. Hem hastalığın tedavisinde, hem de nükslerin önlenmesinde bilişsel-davranışçı terapi

    önemlidir. Bazen tek başına, bazen de ilaç tedavisi ile birlikte uygulanır.

    Her iki tedavi biçiminin birlikte uygulandığı hastalarda % 90 oranlarında iyileşme görülür.

  • OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    Çocuklarda öfke nöbetleri genelikle 1.5 -2.5 yaş civarında sıklıkla görülür. Öfke nöbeti sırasında çocuklar ağlar, tutturur, kendilerini yere atarlar hatta zaman zaman başlarını yere yada duvara vurur, nefeslerini tutarlar. Çocukların mizaç yapıları değişkenlik gösterdiği gibi öfke nöbeti yaşama şekilleri ve sıklıkları da değişkendir.
    Öfke nöbetleri neden olur?
    Öfke nöbetleri çocukların gelişiminin doğal bir sürecidir. Fakat bu süreçten çocukların sağlıklı bir biçimde çıkabilmesi ve nöbetlerin sorun olmasını önlemek için bu davranışlar iyi tanınmalı ve kontrol edilmelidir.
    Öfke nöbetleri, çocukların bağlanma ve bağımsızlaşma arasında yaşadığı içsel çatışmanın dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bu dönemde çocukların otonomi kazanma arzusu çok yüksektir. Bağımsızlık ve çevre üstünde kontrol sahibi olmak isterler, (“kendim yapabilirim”, “bunu ben yapıcam” vs.). Nöbetler çocukların fiziksel olarak zorlandıkları yada bilişsel becerilerine kıyasla zor olan durumlarda ortaya cıkar. Ayrıca bu yaş döneminde çocukların dil becerilerinin kendi istek ve duygularını dile getirebilecek düzeyde henüz gelişmediğini düşünürsek, çocukların yaşadığı gerginlik ve hayal kırıklığı kaçınılmazdır.
    Bu yaş döneminde çocuklar kendi yapmak ister, kendi seçmek, kendi gitmek ister vs. Çocuklardaki bu beklentiler gün içinde çocuklar ve ebeveyinler arasında güç savaşlarına neden olup öfke nöbetlerine sebep olabilir (örn., bahçede oyun oynamak isteyen bir çocuğa eve girmesinin söylenmesi). Çocuklar istediklerini elde edemediklerini fark ettikleri anda ise öfke nöbetleri için zemin hazırlanmış olur.
    Öfke nöbetleri, çocukların öfke davranışları pekiştirildiğinde daha da sıklık kazanır. Pekiştirme, nöbet sırasında ailesinden fazla ilgi toplaması yada bu davranışından ötürü istediğinin yapılmasına bağlı olarak gerçekleşir. İsteklerini bu şekilde yapmayı öğrenen çocuk bu davranışı yapmayı sürdürür. Bazı çocuklar doğru şekilde davrandıklarında yeterince ilgi görmedikleri için de öfke nöbetleri geçirebilirler. Öfke nöbetleri sırasında ailesinin dikkatini toplamayı başaran çocuk istedigini elde etmiş olur.
    Bununla birlikte unutulmaması gereken yetişkinlerin bile fazla uyarıldıklarında, yorgun yada aç olduklarında duygularını kontrol etmelerinin güçleştiğidir. Çocuklar da aç ve yorgun olduklarında öfke nöbetleri daha cok ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda çocuklardan sabırlı olmasını beklemek yersiz bir beklenti olacaktır.
    Öfke nöbetlerini önlemek için neler yapılabilir?
    Öncelikle buna neden olan sebepler anlaşılmaya calışılmalıdır. Ne zaman ve nerde oluyor? Öfke nöbeti öncesinde, ve sonrasında neler oluyor? Sıklıkla kimin yanında ve nerede oluyor? Bunlara dikkat ederek, bugibi durumlardan uzak durmaya calışmak öfke nöbetlerini önleyecektir.
    Çocuğunuzu bir durumdan diğerine geçişlerde hazırlamak önemlidir. (örn. 5 dakika içinde parkta gezmeyi bırakıp eve gidiyoruz). Önceden hatırlatmalar çocuklarınızı başka bir duruma geçiş için hazırlayacaktır.
    Yaşantınızda belirli rutinlere sağdık kalmanız önemlidir, belirli bir yemek vakti, uyku vakti vs. 2 yaş gelişim döneminde çocukların günlük hayat içinde alıştığı rutinler çok önemlidir. Rutinler onların dış dünyayı anlamalarına, olayları tahmin etmelerine yardımcı olur.
    Güç savaslarından çocuklarınıza seçme sansı tanıyarak kacınabilirsiniz. (örn. Siyah ayakkabılarını mı yoksa mavi ayakkabılarını mı giymek istersin? vb.) Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar.
    Çocuklarımızın bireysel özelliklerinin, neyi yapıp neyi yapamayacaklarının farkında olmak ve onları zorlayacak beklentilerden ve aktivitelerden kaçınmak öfke nöbetlerinin olmasını engelleyecektir.
    Öfke nöbetleri sırasında hangi yollar izlenmelidir?
    Öfke nöbeti oluşur oluşmaz sakinliğinizi korumanız çok önemlidir. Bağırıp çağırmak doğru bir yöntem değildir.
    Öfke nöbeti sırasında izleyeceğiniz tutarlı davranışlar çok önemlidir. En iyi yol nöbet sırasında göz teması kurmamak ve aldırmıyor gibi görünmek, sakinleştiği andan itibaren de tekrar göz teması kurmak ve onunla ilgilenmektir. Çocuğunuzun güvenliğini sağlamak için çocugunuza yakın biryerde durabilirsiniz.
    Öfke nöbeti toplum içinde gerçekleşirse en iyi yol daha sakin bir yere çocuğunuzu götürmek ve orda birlikte sakinleşmesini beklemektir.
    Çocuğunuza öfke nöbeti sırasında ders vermeye calışmak uygun değildir. Bunun için sakinleşmesini beklemek daha uygun olacaktır.
    Öfke nöbetlerinin hemen akabinde çocuğunuzun istedigi şeyi vermemeli yada yapmamalısınız. Bu davranış çocuğunuzun öfke nöbetlerini pekiştirecektir.
    Öfke nöbetleri çocukların kendilerini de kimi zaman korkutabilir. Öfke nöbetinden sonra bu davranışını onaylamadığınızı ama onu hala seviyor olduğunuzu hatırlatmak ihtiyacı olan bir davranıştır.
    Hangi durumlarda bir uzmana danışılmalı?
    Çocuğunuz sık (günde yaklaşık 3 kereden fazla) ve uzun süreli (yaklaşık 15 dakikadan uzun) öfke nöbetleri yaşıyor ve kendi kendine yatışmakta güçlük çekiyor ise,
    Çocuğunuz 4 yaşını geçmiş olmasına rağmen öfke nöbetleri yaşamaya devam ediyor ise,
    Çocuğunuz öfke nöbetleri sırasında kendisine veya çevresine zarar veriyor, ve saldırgan davranışlar gösteriyor ise,
    Çocuğunuzun öfke nöbetleri sırasında duygularınızı kontrol edemiyor ve nasıl davranmanız gerektiğini bilemiyor iseniz bir uzmana danışmalısınız.

  • İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg’in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.(Vikipedia)

    Amerikan Ruhbilim Dergisi’nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu’nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor.

    İnternet Bağımlılığının Kriteri Nedir?

    İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:

    • Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)

    • Engellenme karşısında geri çekilme

    • Hoşgörüde artış

    • Olumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)

    Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86’sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.

    İnternet Bağımlısı Ne zaman Destek Almalı?

    Bu tespitlerden biri veya bir kaçı mevcut ise uzmanından destek almanız gerekmektedir.

    • Bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman giderek artıyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı bırakmaya veya azaltmaya çalıştığımda kendimi kaygılı hissediyorum.

    • Arkadaşlık ilişkilerim, okul sorumluluklarım, sağlığım bilgisayar/internet kullanımından dolayı olumsuz etkileniyor.

    • Gerekli veya ihtiyacım olmayan konuları araştırmak için internette çok zaman harcıyorum.

    • Bilgisayarda/internette oyun oynarken veya chat yaparken zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmuyorum.

    • Bilgisayar/internet kullanımı yüzünden uykusuz kaldığım ve günlük sorumluluklarımı aksattığım oluyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı daha once bırakmayı ya da azaltmayı denedim ama başaramadım.

    • Yakın çevremdeki insanlardan bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman konusunda olumsuz eleştiriler alıyorum.

    • Eğer hayatımda bilgisayar/internet olmasa hayatın sıkıcı, zevksiz ve boş olduğunu düşünüyorum.

    • Ben bilgisayar/internette iken beni meşgul eden kişilere her kim olursa olsun sinirli davranıyorum.

    İnsan kendine kolay gelen, heyecanlandıran, keyif veren şeylerde kontrolü kaybetmekte ve bunu değiştirebilme gücünü de kişisel çabalarıyla başaramamaktadır. Madde bağımlılığının farklı bir boyutu olan internet bağımlılığı kişinin güdüleriyle hareket edip kontrolü kaybettiğini ve bunun sorumluluk ve sosyal hayattaki ilişkileriyle problem yaşamaya başladığında ne kadar büyük bir sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Tavsiye, yasaklama, zorlama ve değişik yaptırımlar (ödül,ceza vb) ilişkileri zedelemekte ve çok da işe yaramamaktadır.

    İnternet Bağımlılığı Tedavisinde Hipnoz

    Hipnoz kişinin otomatiğe bağladığı alışkanlıklar zincirini bozup tekrar programlamaya yarayan ilaç veya kimyasal hiçbir içeriği olmadığı için en doğal etkileme metodu olarak kabul edebileceğimiz hızlı ve güvenilir bir çözüm olduğu kabul edilebilir.

    Kişi iç güdülerini kontrol edemeyip bunu bir rahatsızlık olarak kabul ediyor ve işbirliğine giriyorsa. İnternette geçirdiği kontrolsüz zamanı kontrol altına alıp kısa sürede dikkatini başka şeylere vermeyi öğrenebilmektedir.

    Kişiye kısıtlama getirmeden içgüdüsel bir arzu ile internet/oyun/sosyal medya’dan uzaklaşmaktadır. Böyle bir çalışma kişiden kişiye değişmekle birlikte yaklaşık 3-6 seans sürebilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Depresyon Türleri

    Depresyon Türleri

    DEPRESYON ÇEŞİTLERİ

    Herkes zaman zaman depresyona girebilir. Depresyon her sağlıklı kişinin deneyimleyebileceği geçici bir durumken kişinin depresyona yatkınlık ve kişisel yapısından kaynaklanan nedenler bu sürecin ağır geçirilmesine sebep olabilir. Geçici sorunların kalıcı olmasını istemiyorsanız sağlıklı depresyon ile sağlıksız depresyonu ayırt edebilmelisiniz.

    Depresyonun kendi içinde pek çok çeşidi bulunmaktadır. Hafif olanlar grip gibi atlatılabilirken, ağır depresyon türleri yaşamı çekilmez hale getirir ve çoğunlukla yardım almayı gerektirir. Aradaki farkı anlayabilmek için depresyon çeşitlerine bir göz atalım.

    Maskeli Depresyon

    Kişi ve yakın çevresi depresyonda olduğunu anlayamaz çünkü başka belirtileri depresyonu maskelemektedir. Mesela, bedenin değişik yerlerinde ağrılar oluşmuştur. Vücudunda uyuşma, karıncalanma, beslenmede bozukluklar vardır. Alkol veya madde bağımlılığı gibi sorunlar kişiyi etkisi altına almışken gerçekte depresyonun dışa vurumunun sonuçlarıdır.

    A tipik depresyon

    Kişi mevcut sorunları abartılı şekilde algılar. Grup içinde uyumsuz davranışları artar. Takıntılı ve aşırı kontrolcü olmaya başlar. Güvensizlik ve korkular rutin yaşamı zorlaştırmaya başlamıştır. Bu mutsuzluğu gidermek için kişi daha fazla uyumaya başlar. Aşırı kilo alabilir. Güçsüzlük ve hareket etme isteğinde azalma başlar. Cinsel uyumsuzluklar baş gösterir.

    Kronik Depresyon

    Yüksek tansiyonda olduğu gibi kişi depresyonu hafif yaşar ve zamanla bu depresyona alışır. Depresyon kişiliğin bir parçası gibi olur. Kişi olumlu düşünmez ve kendisini olumlu düşünmeye teşvik eden kişileri kendinden uzaklaştırma eğilimi gösterir

    Kronik depresif kişiler bir anlamda mutsuzluğu ile mutlu olmayı öğrenmiş, depresif yaşamı kabullenmişlerdir.

    Klinik Depresyon

    Kişi otokontrolünü kaybetmeye başlamış, duygu ve düşüncelerini kontrol edemez hale gelmiştir. Kendisine veya başkalarına zarar verme eğiliminde veya düşüncesindedir. Bu durumdaki kişilerin yakından gözlemlenmeleri ve ilaçlarının düzenlenebilmesi için yatılı tedavi altına alınmaları gerekir.

    Manik (Bipolar) Depresyon

    İki uçlu depresyon olarak da bilinen bu depresyon türünün önce kontrol altına alınması ve ardından kişinin psikiyatrist kontrolünde gerekli ilaçları (lityum karbonat, valproat vb.) kullanması gerekir. Dönem dönem durulan ve sonra tekrar yinelenen depresif durumun özellikle atak dönemlerinde kontrol altına alınması gerekir. Mani döneminde;

    • Aşırı sevinç, aşırı coşku

    • Ani saldırganlık ve paranoya

    • Yeni fikirler, hızlı düşünme

    • Her zamankinden fazla konuşma isteği

    • Artan aktivite ve enerji

    • Azalan uyku ihtiyacı

    • Artan ilişki isteği

    • Artan alkol ve uyuşturucu kullanımı

    • Artan kendine güven, yapmaya karar verdiği her işi başaracağı duygusu

    • Aşırı duyarlılık, gerginlik, sabırsızlık

    • Artan cinsel ilgi

    • Artan para harcama

    • Konsantrasyon güçlüğü, dikkatin kolay dağılması

    • Huzursuzluk, karmaşa

    • Kavgaya ve tartışmalara her zamankinden daha meyilli olma

    gibi belirtiler görülebilir.

    Mevsimsel Depresyon

    Havaya duyarlı kişilerde mevsim geçişleri sırasında çeşitli depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Bu belirtiler etkilerini bir süre devam ettirdikten sonra azalarak ve kendiliklerinden kaybolurlar. Bu durumlarda kişinin içe dönmesi ve depresyon yaratan tetikleyicilerden uzak durması önerilir.

    Psikotik Depresyon

    Hezeyan, halüsinasyon gibi psikotik belirtiler depresyona eşlik eder. Antipsikotik ilaçlarla tedavi gerekebilir. Yeterince dikkatli tetkik edilmezse şizofreniyle kolaylıkla karıştırılabilir. Hekimin iki hastalığı birbirinden ayırt etmesi ve tedaviye doğru ilaca başlaması önemlidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Mutlu Eden Bir Diyet Biliyor Musunuz?
     

    Aşırı kilo ve obezitenin oluşmasında modern yaşamın gerekleriyle birlikte genetik yatkınlık, metabolik sebepler, ilaç kullanımı gibi sosyal ya da psikolojik birçok sebepler sıralanabilir. Tüm bunların yanı sıra “diyet yapmak veya diyete dayalı bir anlayış neden işe yaramıyor” bunun irdelenmesi gerekir.

    Diyet yapmak çoğu kişiyi hissettirdiği mahrumiyet duygusundan dolayı mutsuz eder. Diyet yapmaktan vazgeçip durumlarını kabul edenler de mutsuzluklarıyla mutlu olmayı öğrenmişlerdir.

    Yemekten Vazgeçme İradesi Göstermek Neden Bu Kadar Zor?

    Kısıtlamaya dayalı bir yemek anlayışı bir süre sonra kendinizi hapishanede hissetmenize neden olur. Bu fasit daireden çıkamayan kişi bedensel hazda takılı kalır. Karbonhidrat kısıtlaması ve şekeri kesmek bir süre sonra kişiyi yüksek ölçüde rahatsız etmeye başlayabilir. Bu gıda türlerinin her ikisi de ölçülü olarak alınmalı, ancak rafine edilmiş gıdaların bağımlılık yapıcı etkisi göz ardı edilmeden.

    Bedensel İhtiyaçlarla Duygusal İhtiyaçlar Birbirine Karıştırılıyor

    Tüm hızlı, kontrolsüz ve aşırı yeme eylemlerinin fiziksel sebeplerden çok bilinçaltında yatan sebepleri var: Öfke, aşrı kıskançlık, ruhsal ve bedensel tatminsizlik, öz değer ve özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, kızgınlık, aşırı kıskançlık, ilişkisel ve cinsel problemler, kişinin çözmeye gücü yetmediği ya da gücü olmadığı için bastırdığı durumlar, yalnızlık duygusu gibi bilinçaltı düzeydeki olumsuz duygular, kilo almanın sebepleri arasında önemli yer tutuyor.

    Dengeli Beslenmek Ne Demek?

    Ortalama bir insan için ideal olan sağlıklı beslenme düzeninde toplam besinlerin yüzde 50’si karbonhidratlardan, yüzde 15’i proteinlerden, 20- 30’u da yağdan gelmelidir. Diyetisyenlerin kilo verme veya form koruma amacıyla ürettikleri formüllerin temelinde bu 3 kaynağın dengelenmesi yatar.
     

    Mideyi Değil Beyni Kontrol Etmek

    Birçok insanın farkına varamadığı şey açlık hissi ve enerji kullanımın beyin tarafından kontrol edildiğidir. Beyniniz siz bunları fark etmeden, düşünmeden bir yazılım gibi görevini yerine getirir. Bu açıdan bakılırsa iştah, motivasyon, duyguları yönetmek gibi dürtüsel davranışlarda değişiklik yapabilmekte ve dolayısıyla sağlıklı kilo kaybetme sürecinde iradenin çok az etkisi vardır.

    Vücudun Referans Değeri Değişmeden Asla Kalıcı Kilo Veremezsiniz

    Kaç kilo olması gerektiği konusunda vücudun kendine ait bir algısı vardır. Buna referans değeri denir. Vücut bu referans değer üzerinden 5-7 kilo arasında iniş çıkışları normal kabul eder. Bu aralığın dışına çıkmayı ise bir tehdit olarak algılar ve daha fazla kilo kaybı yaşadığında bütün sistemleri buna engel olmak için çalışır. “İşte su bile içsem yarıyor”, “kilo verme çabalarıma vücudum direniyor” gibi şikayetleri olanların esas gerçeği budur. Sistem tıpkı bir termostatın yaptığı gibi onlarca kimyasal aktiviteyi, sinyali, açlığı ve metabolizmayı aynı anda düzenleyen kompleks bir prensiple çalışır. Örneğin kışın termostat ayarı 24 dereceye ayarlıysa ve oda size sıcak geliyorsa, pencereyi açsanız bile kombi sisteminiz oda sıcaklığını 24 derecede tutacak şekilde çalışır ve pencereyi açmak o anda yarattığı serinlik dışında bir işe yaramaz. Vücudunuzun referans sistemi yıllar içinde oluşmuş ve pekişmiştir. Referans değeriniz 73-78 kilo, ideal kilonuz 58 kiloysa kişisel çabalarınızla diyet yaparak 58 kiloya gelmiş olsanız bile termostatınız devreye girip kısa süre içinde sizi referans aralığına geri çekecektir (73-78 kg). Yani kişisel çabalarınız referans ayarlarınız değişmediği sürece verdiğiniz kiloları tehlike olarak algılayacak kalıcı kilo kaybı imkansız hale gelecektir.

    İşte beyniniz de aynen bu şekilde çalışır. Şimdi zayıflama hapları, atlanan öğünler ve kardiyo egzersizlerinin neden kalıcı bir etki yapmadığını daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer referans aralığınızın dışına çıktıysanız vücut hızlı kilo verme durumunu bir tehdit olarak algılar, kilo verdikçe aç hissetmeye başlamanız ve gittikçe halsizleşmeniz bundan kaynaklanır. Kısaca vücudunuz istemediğiniz kiloları normal değerler olarak algılamış; siz ise çaba göstererek bu değerleri değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu çabayla bir süre sonra vücudun kilo verme direnci kırılıyor.

    Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Rudy Leibel vücut ağırlığının yüzde 10’unu kaybeden kişilerin uzun süredir aynı kiloda olanlara kıyasla 250-400 kalori daha az yaktığını tespit etmiştir. Bu nedenle kalıcı kilo vermek için metabolizmanın yeni duruma adapte edilip bir anlamda termostat ayarlarının revize edilerek bilinçaltının metabolizma hızı konusunda uyarılması gerekir.

    Bedeniniz Mi, Duygularınız Mı Aç?

    Biz psikologlar yeme alışkanlıkları konusunda insanları iki gruba ayırıyoruz; bedensel açlık çekenler ve duygusal açlık çekip bunu yemek yemeyi kısıtlayarak yani irade yoluyla kontrol etmeye çalışanlar. Birinci gruba içgüdüsel yiyenler, ikincisine ise kontrollü yiyenler yani diyet yapma yoluna gidenler diyebiliriz.

    Sezgisel olarak yiyenlerin kişisel özelliklerine baktığımızda kendileriyle daha barışık, duygularını daha kolay ifade edebilen ve ilişki ve iletişimlerinde daha dengeli davranan bireyler olduklarını söyleyebiliriz. Kontrollü yiyenlerin ise sağlıklı beslenme rutinlerini etkilendikleri bir görüntü ya da duygunun uyarımı ile bozarak ayaklarını frenden çekip gaza basmaları ve kaza yapma riskleri fazladır. Bir dilim baklava birden bir veya iki porsiyon tatlıya dönüşür. Suçluluk, güvensizlik, mutsuzluk da işin içine girdiğinde aşırı yeme arzusu kontrolü tekrar ele alır ve kilo verme konusunda içinden çıkılmaz bir kısır döngü meydana gelir.

    Diyete Ne Kadar Erken Yaşta Başlanılırsa Kilo Almaya Yatkınlık O Kadar Fazla Olur

    Bilimsel araştırmalara göre ergenlik çağında diyet yapan bayanlar; ideal kilolarını belli bir süreç içinde korumuş olsalar dahi kontrolle öğrenilen diyet yapma alışkanlığı nedeniyle beş yıl içinde kontrolsüz yeme alışkanlıkları geliştirmeye ve fazla kilo sorunu yaşamaya üç kat daha yatkın olmaktadır. Tüm bu çalışmalar göstermektedir ki; kilo alımını tetikleyen faktörler aynı zamanda yeme bozuklukları ve bunlarla bağlantılı kimi başka rahatsızlıkların gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

    Diyet yapan her kişi kaybedilen kilolar sonrası ulaşılan vücut ağırlığını korumak için “kısıtlanmış bilinç” ile yani alışkanlıklarını kontrol etme güdüsüyle yaşar. Kişinin zihnen zayıf oldu bir anda bu dürtü mekanizması zarar görür ve kilo alma süreci yeniden başlar. Diyet yaptıktan beş yıl sonra birçok kişi vermiş olduğu kiloları geri alır. Hatta bu kişilerin yüzde 40’ı kaybettiğinden daha fazla kilo alabilmektedir. Bu verilerden hareketle diyet yapmanın uzun vadede kilo alma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

    Mutsuzsanız Daha Çok Acıkır ve Doyuma Daha Uzun Sürede Ulaşırsınız

    İçgüdüleri baskılanmış ve doğalarından kopartılmış canlılar mutsuz olurlar. Doğada kendi halinde yaşayan hiçbir canlı obez değildir, ancak evcilleştirilen hayvanlar mutsuzluk ve kıstırılmışlık duygusu sonucu obez olabilirler. Mutsuzluk; duygu durum bozukluğu ve yeme bozukluklarını beraberinde getirir. Acıkmadığı halde yemek yiyen ve tatmin duygusunu oral yolla doyuma ulaştıran bir kişi bedeninin verdiği sinyalleri duyamaz hale gelir. Sinyal sistemi ve daha sonra termostat bozulur. Sadece ve sadece dikkatinizi yediklerinize ve hissettiklerinize verip yeme kontrolünüzü içgüdülerinizle işbirliği yaptırabilir ve ne zaman durmanız gerektiğini yeniden öğrenmeye başlayabilirsiniz. Bu öğrenilen şey, aslında bilinçaltınızın bildiği ancak zamanla baskılanarak unuttuğu bir davranıştır.

    Psikologlarla İşbirliği Yapan Diyetisyenler Çözüm Üretme Daha Başarılı Olur

    Diyetisyenler kişilerin psikolojik durumlarının etkisi ve süregelen alışkanlıklarla oluşturdukları yeme bozukluklarıyla ilgilenmeyi genelde atlar, ne yapması ve yapmaması gerektiğini doğrudan söyleyip kişileri iradeleriyle başbaşa bırakırlar. Doktorlar kişiye ancak kilo vermesi gerektiğini söylüyor, kilo vermediği takdirde sağlık parametrelerindeki iniş çıkışların ilaçlarla kontrol edilemeyeceğine dikkat çekiyorlar.

    Haydi şu gerçekle yüzleşelim: Diyetler işe yaramıyor. Sağlıklı beslenme algısı da bilinçli bir çabayla oluşmuyor. Peki, neden sürekli aynı şeyi yaparken farklı sonuçlar elde etmeyi bekliyoruz? Bir araba çamura saplandıysa daha fazla gaza basarak çıkmaya çalışmak motoru da riske atmaz mı?

    Diyet yapmak en iyi ihtimal ve sonuçlar düşünüldüğünde bile zaman ve enerji kaybıdır. Motivasyona dayalı diyet er ya da geç motivasyon yetersizliğinden dolayı bozulacaktır. O halde neden diyete sadık kalmak için harcadığımız enerjiyi diyet dışı çözümlere ayırmıyor ve istemediğimiz sonuçların bize kendimizi güvensiz, suçlu, ve ümitsiz hissettirmelerine izin veriyoruz?

    Kendisiyle Barışık Olan Diyete İhtiyaç Duymaz

    Diyet yapanlara aç hissettiklerinde yiyebileceklerini söyleseydik ne olurdu? İştahlarından korkmak yerine iştahı yönetebilmeyi öğretseydik ve öğrendiklerini kısıtlama bilinciyle değil içgüdüleriyle ilişkilendirerek sistemin doğal akışından yararlanabilselerdi nasıl olurdu?

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Anlam verilemeyen sıkıntılar

    Anlam verilemeyen sıkıntılar

    Gündelik bir hayat sürmektesinizdir kendi koşullarınızla ve herhangi bir sıkıntı yoktur.İş,sosyal,aşk,aile sizin için olması gerektiği gibidir.Kendinizi gerçekleştirme yolunda sizin belirdelidiğin hedeflerle ilerlersiniz.Dışardan bakıldığında özgüveniniz hissedilir.Aslında her şey kontrol altındadır ve kendinizi kontrol edebilmenin rahatlığı sosyal ilişkilerinizede yansır.Sürekli çalışsa bile kafanız rahattır.Kendi istediğiniz gerekli şeylerle ilgilenirsiniz,hayatınıza o kadar hakimsinizdir ki kontrol sizdedir ve hep bu şekilde ilerleyeceğini düşünürsünüz.

    Yaşantınızdan her şey istenilen gibi giderken birden farklı tepkiler aldığınızı hissedersiniz.İş yaşantısında anlamsız pürüzler başlar,dahil olunmayan durumlardan sorumlu tutulmaya başlanırsınız,ses tonları sertleşmiştir ve ifadeleri sanki önemsemiyormuş gibi olmuştur.Hisleriniz negatif bir şeyler olduğunu söyler .Ama öncelikle bu sadece bir histir,konuşulması anlamsız gelir çünkü sizin için bir sorun yoktur,her zamanki gibi davranıp her zamanki gibi konuşmaktayken problem nedir?
    Sorun yoksa o zaman bu his nerden çıkmaktadır.Hissin yoğunluğu netlik kazanmadığı sürece artmaya başlar.Dahil olmadıkları halde yaşantınız ve işleriniz ile ilgili yorumlar duyulur.Arada bir karmaşıklık var ama ipin ucu nereden çıkacak acaba diye düşünülmeye başlanır.Sadece yaşanıldığı yerde bırakamazsınız ,güç olur sizin için çünkü kontrol hep sizdeydi ve kontrol dışı bir şeyler olmaktadır.

    Etrafımda anlam veremediğim olaylar var.Neler oluyor? dediğimiz durumlar yaşanır hazırlıksız olduğumuz anlarda yaşantımızda.Birden afallarız kim nerden çekiyor belli değildir.Ben sadece işimi yapıyorum neden şimdi bana bağırdı?,onu hiç tanımam ki alıp veremediği nedir?,asla ben bir şey yapmadım ama neden ben suçluyum? vs… cümleleri söylenir bu anlarda.

    Var olan ne bir medical rahatsızlığım var ne de psikolojik kronik bir sorunum,ama son zamanlarda boyun ağrısı,midede yanmalar,titremelerim gibi semptomların oluşuyor ve ben nedenini bulamıyorum, denilen anlardır.
    Alarmlar açılır ve birden olanlar saçma gelir.Yani içinde bulunmadığınız bir yerin nasıl oluyorda birden çekirdeği oluvermişsiniz.İçgüdüsel olarak bir savunma gereksinimi vardır ama neye karşı ve ne için olacağına dair şablon yoktur.
    Birilerine anlatma ihtiyacı artar.Bunu doğuran sebep ise ‘acaba benim hatalı olduğum bir yer mi var?’ sorusudur.Sürekli, her an gözden geçirilir ve istenilmeyen halkadan çıkma için yanıtlar aranır.
    Olay anlatılır birden fazla kişiye ve;
    A:Ya Allah aşkına söyle daha ne yapayım,ben mi hatalıyım?
    B:Hayır sen gerekeni yapmışsın..
    A:Peki neden böyle oldu,ya ben kimseye bişey yapmadımki aksine oturup kalkmam bile..
    B:Ya senin birine bir şey yapmana gerek yok ki belli kıskanmış.
    (kıskanmak:A için çok garip gelir çünkü diloğu bile yoktur)
    A:Ya bu durum beni işimden alıkoyuyor ve yapamıyorum.Sinirlerim gerildi.
    B:Bunlar olacak hayatın boyunca,daha dur başlangıçtasın.
    A:Ama neden ne gerek var ya ben kimseye karışmıyorum ki..
    B:Yanılıyorsun en büyük hatayı yapıyorsun,insanların ulaşamadığı hayallerini yaşıyorsun.

    Evet bazen suçlanmak için hiç bir şey yapmanıza gerek kalmaz,insanlar içgüdüleri ile hareket etmeye başladıkları anda size olan taktirlerini,kendilerine olan öfkeleri ile birleştirip harekete geçerler.Siz sadece kendi hayatınızı kendi davranışlarınızla kontrol etmeye çalışırsın,başkalarını kontrol edemezsiniz.Kontrol etmeye çalıştığınız andada hayal kırıklığına uğrarsınız.Aslında size söylenen sözler kendilerine itiraf edemedikleri eksik yanlarıdır ve onlar için o kadar önemlidir ki bir anda hayatlarının çekirdeği olabilir.
    Aslında bu çekirdek ne kadar da şanslıdır!!!

  • ÖFKE İLE NASIL BAŞEDİLİR?

    ÖFKE İLE NASIL BAŞEDİLİR?

     Öfke öncelikle benlik sınırlarımızı ve bedensel sınırlarımızı korumak için planlanmış alt beynimizce bilinçsizce yürürlüğe konmuş koruma kalkanımızdır. Yok edilemez, ama kontrol edilebilir. Kaygı gibi öfkede; motivasyonumuzun en güçlü ve sürükleyici atlarıdır. Öfke suyun enerjisi gibi bir enerji barındırır. Nasıl kontrolsuz su; baskınlara sellere erozyonlara heyelanlara yol açarsa, kontrol edilebilen su; çiftlik, baraj, elektirik gibi yaşam kalitemizi arttıran güzelliklere yol açar.
              Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüşürse okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Pek çok kişisel ve sosyal problemlerin (örneğin, çocuk ihmal ve istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet) temelinde öfke vardır. Öfke hem dışsal, hem de içsel bazı olaylarla ortaya çıkar. Arkadaşınız, kardeşiniz, sokaktaki bir adam, öğretmeniniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; trafik sıkışıklığı, iptal edilen bir randevu gibi olaylara da öfkelenebilirsiniz. Öfkelenmenizden kendi kişisel kuruntularınız sorumlu olabileceği gibi, daha önceden başınızdan geçmiş ve sizi öfkelendirmiş bazı olayların anıları da sorumlu olabilir. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; engellenme, haksızlığa uğrama, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, tehditler sayılabilir.
    Psikiyatristlere göre, öfkelendiğimizde 5 boyut birbiriyle ilişkili ve eşzamanlı olarak aktif olur. 
    Bu boyutlar:
    • Biliş – O andaki düşüncelerimizdir.
    • Duygu – Öfkenin yol açtığı fiziksel uyarılmadır.
    • İletişim – Öfkemizi çevremizdekilere yansıtma biçimimizdir.
    • Etkileniş – Öfkeli olduğumuzda hayatı algılayış biçimimizdir.
    • Davranış – Öfkeli olduğumuzda sergilediğimiz davranışlardır.

    Öfkenin ifadesi Sağduyumuz, öfke duygumu zu ner eye kadar götüreceğimiz konusun da önümüze sınırlar koymaktadır. Ancak afetler ve vahşetler sırasında yaşanan panik ve şok karşısında her şey karmak arışık olabilir. En başta artık hayatımız karmakarışık olmuştur. Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanırız. Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir. Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar için de en sağlıklı yoldur. Bunu yapabilmek için , istediklerimizin ne
    olduğunun farkına varmalı, bunları açık ve karşımızdakini incitmeyecek bir şekilde akt armalıyız. Karşımızdakine SEN demeden ben dili kullanarak, kişinin kişiliğiyle uğraşmayıp, o anki davranışını bizde yaptığı zarar veya incinmeden söz etmeliyiz. Öfkeye cevap asla susmak değil, ertelemektir. İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu birşeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasada sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psiko–somatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir. Yada hiç olmadık bir zamanda ve küçücük bir sebeple volkan gibi patlarsınız ve haklıyken haksız duruma düşer kendinizle başedemediğiniz için utanır zarara uğrarsınız özgüveniniz düşer bir daha kontrolümü kaybedersem korkusu ile kendinizi hapseder toplumdan izole edersiniz. Kontrollü olarak azar azar b irikmiş baraj gölünden su bırakır gibi öfkenizide zararsızca boşaltmaya çalışmalısınız.
    Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçen eğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz. Öfke Durumunda Vücut Tepkileri Öfke, çok hafif bir tepkiden hiddete kadar farklı yoğunlukta yaşanan bir duygudur. Diğer duygular gibi fizyolojik ve biyolojik değişmelerle birlikte hissedilir. Eğer dinlemeyi biliyorsak, vücudumuz bize öfkeli olduğumuz konusunda bilgi verir. 

    Öfkenin fiziksel işaretleri vardır:
    • Uyaran duyguyu harekete geçirir,
    • Stres ve gerginlik başlar,
    • Enerjiyi arttıran Adrenalin salgısı artar,
    • Nefes alıp verme sıklaşır,
    • Kalp atışları hızlanır,
    • Kan basıncı artar,
    • Vücut ve zihin “savaş ya da kaç” tepkisi için hazırdır.

    Sağlığa Etkisi

    Uzmanlar bastırılan öfkenin kaygı ve depresyona yol açtığını iddia ediyorlar. İfade edilmeyen öfke, kişiler arası ilişkileri bozabileceği gibi, zihinsel ve fiziksel problemlere de yol açabilir. Doğru ifade edilmeyen öfkenin yol açtığı fiziksel problemler arasında;

    • Baş ağrıları,
    • Mide rahatsızlıkları,
    • Solunum problemleri,
    • Cilt problemleri,
    • Genital ve böbrek fonksiyonlarında problemler,
    • Artirit,
    • Sinir sistemi rahatsızlıkları,
    • Dolaşım sorunları,
    • Varolan fiziksel rahatsızlıkların kötüleşmesi,
    • Duygusal rahatsızlıklar,
    • ve intihar sayılabilir.

    Öfkemizi Boşaltmak İyi Midir?
    Pekçok insan öfkesini bırakıvermenin kendisini hastalıklardan koruyup, diğer insanların ondan korkup daha çok saygı duyduklarını zannedebilirler ne yazık ki öfke şirkettede ailedede pek çok kılığa girip, gezinir dolaşır. Örn: dedikodu, çelme takma, işe geç kalma, işi savsaklama gibi Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir. Bazı insanlar bu inancı, diğer kişileri incitmek için verilmiş bir onay gibi algılamaktadırlar. Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiçbir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, kızgınlığınızı neyin tetiklediğini bulmanız ve kendinizi kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabileceğiniz stratejileri geliştirmenizdir.

    Öfkenin Yönetimi
    Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, ; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Öfke kontrolünü öğreten pek çok yöntem vardır. Doğru yöntem kişiden kişiye değişir. Doğru yöntemi belirlerken; kişinin kendi kişiliğine, yaşam tarzına uygun olanı seçmesi ve seçtiği yöntemi uygularken günlük yaşamında fazladan sıkıntı hissetmemesi göz önüne alınması gereken temel faktörlerdir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da
    olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer zaman zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da
    kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

    Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?
    Gevşeme: Derin derin nefes alın , sakin leştirici dur um ve man zar aları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın . Bu sakin leşmemize yardımcı olur.

    Den eyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır :
    Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp ver diğinizde göğsünüz değil, k arnınız şişmelidir.
    Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.
    Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı dü şünün v e gözünü zün önüne getirmeye çalışın. Geçmişt e çok sakin oldu ğunuz bir yeri h atırlayın. Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberler seniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlar da otomatik olarak u ygu layabilirsiniz.Düşünceleri Değiştirme Öfkeli insanlar düşün celerini küfrederek, bağırıp çağırar ak ifade etme eğilimin dedirler. Kızgın olduğumuz zaman gen ellikle, olayları istemeden abartılı v e çarpıtılmış olarak algılarız. Bu tür dü şünce biçimlerinizi fark edin ve yerin e dah a mantıklı olan ları yerleştirin. ken di k endinize, “Eyvah , her şey mahv oldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine, “Dü nyan ın son u değil ve bun a şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış h ale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşün ceyi de zihnin izden geçirerek deneyin. Öfken izin han gidüşün ceyle arttığın ı ya da azaldığını görün. Farkında olmadan çok sık kullan dığımız ve bizi kızgınlık duygu ların a h azırlayan, “asla” ya da “h er zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ” ya da
    “Her zaman h aksızlığa u ğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır. Öfke du ygunu zda h aklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koydu ğunuz için problemin çözümüne de k atkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfk e h aklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mant ık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğin izi hissettiğinizde mantığınıza sığının. K en dinize “ Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş v e çıkışların dan bazılarını yaşadığınızı düşünü n. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu dah a den geli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır. Öfkeli insanlar her şeyi t alepkar bir şekilde ist erler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, v b. için de böyle. H erkesin bu değerlere ihtiyacı v ardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın v e öfkeli insanlar, bunları t alep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları en gellenme duygusun a, o da öfk eye dön er.. Bu in sanlar, düşün celeri üzerin de çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu t alepkàr özelliklerinin farkına varmalı v e “beklentileri”ni, “ arzular”a dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için , “Ban a v erilmeli” ya da “Benim olmalı” demek
    yerine, “Ban a verilmesini ister dim.” diye dü şünmen in dah a sağlık lı oldu ğunu görmelidirler. Problemi çözme Bazen öfke duygularımız yaşamımızdak i gerçek v e kaçınılmaz sorunlardan k ayn aklan ıyor olabilir. Kızgınlık duygu ları böyle zamanlarda bu zorluklar k arşısın da yaşan an doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştir emeyeceğimizi ar aştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları ar aştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için u ğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir. Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama, yanıtları hemen bulamıyor, sonuca h emen ulaşamıyor sanız, k endinizicezalandırmayın . Dah a iyi iletişim Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönün de davranma eğilimin dedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey ; Yavaşlayıp gösterdiğin iz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklın ıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yav aşlayın v e asıl söylemek istediğinizidüşün ün. Ayn ı anda k arşın ızdakin in de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap v ermeyin. Öfkenizin altın da ne yattığını da an lamaya çalışın . İn san ın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerin e söylen enlerin altın da yatan ı bulmaya, asıl söylenmek isteneni din lemeye çalışın. Ya da belk i o ortamdan bir az uzaklaşıp rah atlamak isteyebilirsin iz. Ama ken dinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasın a izin v ermeyin. Sükún etinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir f elak ete dönü şmesini engelleyecektir.

    İletişim yöntemleri;
    • A tılganlık (kendini ifade etme) – Size gereksinimlerin izi v e meşru hakların ızı k abul edilir yollarla ifade etme becerisin i öğretir.
    • Dinleme – İletişim kan allarınızı açık t utmanızı sağlar.
    • Tartışma – İki insan arasın daki çatışmayı fik ir birliğin e v ararak çözme sürecidir.
    • Eleştirme – Yapıcı eleştiri yapabilme ve alabilme becerisidir.
    • Y ansıtma – Kişinin, davran ışının k abu l edilemez oldu ğunu algılama sorumlulu ğunu alma becerisidir. Tanımlan dıktan sonra, kabul edilemez olan davran ış özel olarak açıklanır. Dur um somut ve açık olarak if ade edilir.
    • Övme – Diğer kişinin savunmacı dav ranma şan sın ı azaltır. Mizah kullan ın Mizah, çeşitli yollarla öfkenizin yoğunlu ğunun azalmasın a yardımcı olabilir. Her şeyden ön ce daha den geli bir bakış açısı sağlar.Birine öfkelenip de belli sıf atlarla etiket ler takmaya başladığın ızda, bir an durun v e o in sanın gerçekten o “ şey” ya da “öyle” oldu ğunu düşü nün. Bu sah neyi gözünüzün önün e getirin. Örneğin birine, “muşmula” ya da “ odun kaf alı” gibi sıfatlarla saldırdığın ızda, o kişiyi gerçekten bir mu şmulaymış ya da odun dan bir kaf ası v armış gibi hayal edin ve gün delik işlerini o şekilde yaptığını gözünüzün önün e getirin. Eğer karşınızdaki in san ı benzettiğiniz şeyin n e olduğunu düşün erek k afan ızda gerçekten öyleymiş gibi bir r esim çizebilirseniz, öfkenizin azalmaya başladığını göreceksiniz. Çünkü mizah sırasın da yaşanılan du ygularla, öfk enin bir arada bulunması mümkün değildir.
    Öfkesi çok yoğun olan kişinin davran ışlarının altın dak i temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!” dır. Öfk eli insanlar kendilerinin ahlaken hak lı v e doğru olduklarına in anırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan h er türlü olay/ durum,
    onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Ken dilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini dü şünürler. Belki başka in san lar sıkıntı çek ebilirler ama onlar değil! Kendin izde de buna benzer bir duyguyu yak alarsanız, ken dinizi tüm dünyanın sahibi gibi hayal edin. Tüm insanların sizin önünü zde eğildiğini, eteğinizi öptü ğünü düşün ün. Bu h ayali görüntülere n e kadar ayrıntı koyar san ız, n e k adar talepkar olduğunu zu ve ne kadar mantık dışı davr andığın ızı o k adar iyi an layacaksın ız. Ayrıca durum ve olayların gerçekte ne kadar önemsiz olduğu nu da fark edecek siniz. Mizah kullanırken iki n oktada çok dikkatli olmak gerekir. Öncelikle mizah kullanmanın, sorunlarınızı gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmeniz demek olduğunu bilmelisin iz. İkincisi de mizah kullan ayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizah a başvurmaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu da sağlık sız öfke ifadesinin bir başka yoludur. Çevrenizi değiştirmek ; Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “ şeylerin” yakın çevremizde oldu ğunu f ark ederiz. Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesin e yık ılır ki dü ştüğünüz tuzağa ve o tuzağı t emsil eden in san lar a karşı öfke ile k avrulursunu z. Biraz ar a verin . Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatler de, sadece k endiniz için kullan acağın ız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir ann e, eve geldiğin de k endisine ayır acağı bir 15 dakik alık süre olur sa, çocuklarının ist eklerine, parlamadan daha iyi yan ıt verebilir.

    Önerilerimizi Gerçek Hayattan Örneklendirelim:
    Zamanlama: Eğer sev diğiniz kişiyle belli k onuları belli saatler de konuşuyorsanız ve bu k onuşmalar da h ep t artışma ile sonu çlanıyorsa, bu tür konuları k onuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikk atsiz oluyor sunuzdur ya da bu sadece bir alışkan lık h alin e gelmiştir.
    Kaçınma: Eğer çocuğun uzun odasın daki dağınıklık odanın önünden h er geçişte “k afanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı k apatın. Sizi öfkelen diren şeylere bakmaktan k endinizi alık oyun. “Ama, öfkelenmemem için çocu ğumun odasını temiz tutması ger ekir.” demeyin. K onu şu an da bu değil. Kon u kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.
    Alternatifler bulun: Eğer h er hafta sonu arkadaşlarınızla buluşmaya giderken yoldaki trafiksizi engellenmişlik ve öfke duyguları için de bırakıyorsa, bunu çözmeyi iş edinin. Elinize bir harit a alıp aynı yere f arklı, belk i dah a u zun ama daha rahat, manzaralı, h oş bir yoldan gitmeyi ya da evden dah a erken/geç çıkmayı deneyin. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz? Eğer öfkenizin, k ontrolünüz dışın a çıktığını düşünü yorsanız, ev ve iş h ayatınızın ön emli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikoloğun dan ışmanlığına başvurabilir siniz. Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelen direcek olaylar olacaktır. Yaşam h er zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla v e diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştir emezsiniz. Ama bu olaylar ın sizi etkileme biçimini değiştir ebilirsin iz. Kızgınlık v e öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz