Kişilik, bir kişinin kendine özgü düşünce, duygu ve davranış kalıplarını ifade etmek için kullanılır. Kişilik ilk çocukluk yıllarında şekillenir ve çoğu zaman sonraki yıllarda da önemli değişiklikler göstermeden süregider. Kişilik özellikleri insanların kendisini, başka insanları ve olayları algılama ve yorumlama biçimlerinde; duygusal tepkilerinde; diğer insanlarla ilişkilerinde; gereksinim, istek ve dürtülerini doyurma biçimlerinde kendini gösterir.
Bir insanı tanımlarken “kendini beğenmiş”, “yalancı”, “titiz”, “arkadaş canlısı”, “soğuk”, “alıngan” gibi çeşitli sıfatlar kullanırız. Bu tanımlamalar o kişinin kişilik yapısını oluşturan özelliklerdir. Ancak her hangi bir davranış biçiminin kişilik yapısı sayılabilmesi için bunun süreklilik göstermesi gerekmektedir. Kişide genel olarak gözlenmeyen ve belli bir olay karşısında gösterdiği davranış biçimi kişilik özelliği olarak sayılmaz.
Kişilik yapısı insanların diğer insanlarla ilişkilerini, toplum içindeki uyumunu, kendini algılayış biçimini etkiler. O nedenle bir insanı değerlendirirken onun huyuna ya da kişilik yapısına ister istemez dikkat edilir.
Bazılarının kişilik özellikleri ise diğer insanlarla ilişkilerini, kendini ve çevresinde olup bitenleri uygun biçimde algılama ve yorumlamasını belirgin biçimde olumsuz etkilemektedir. Bu durumda kişilik bozukluğundan söz etmek mümkün olmaktadır. Ancak kişilik özeliklerinin ne zaman kişilik bozukluğu sayılabileceği konusunda sınırlar son derece belirsizdir. Kişilik bozukluğundan söz edilebilmesi için kişiliği oluşturan davranış kalıplarının ya da davranış örüntüsünün kişinin içinde yaşadığı kültürün normlarından belirgin biçimde farklı olması; esneklik taşımaması, uzun süredir bulunması (en azından ergenlik ya da genç erişkinlik döneminden beri); kişinin diğer insanlarla ilişkilerini, toplumsal ve mesleki yaşamını olumsuz etkilemesi gerekmektedir.
Ancak günlük yaşamda bir kişinin davranış örüntüsünün kişilik bozukluğu sayılıp sayılmayacağı çok yararlı bir tartışma değildir. Kişinin ne tür kişilik yapısına sahip olduğunu ve bunun yaşamını nasıl etkilediğini anlamaya çalışmak daha uygun gibi görünmektedir. Diğer yandan bir insanda hiçbir zaman bir kişilik yapısı saf olarak bulunmaz, her zaman bir çok kişilik yapısının özelliklerinin bir karması bulunur. Günümüzde Amerikan Psikiyatri Birliği’nin ruhsal hastalıkları sınıflandırma sisteminde paranoid, şizoid, şizotipal, antisosyal, borderline, histriyonik, narsisistik, çekingen, bağımlı ve obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olmak üzere on kişilik bozukluğu tanımlanmıştır.
Etiket: Kişinin
-

Çocuklarda Kişilik Bozuklukları
-

Aneroksiya Nevrozu
Yeme bozukluklarının genel olarak batı ülkelerinde görüldüğüne inanılmakla birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar diğer toplumlarda da yaygın olarak görülen ve sıklıkla giderek artan bozukluklar olduğunu göstermiştir. Aneroksiya nevrozu ülkemizde de son yıllarda en çok araştırılan konu haline gelmiştir. Bu nevroz daha çok kadınlarda görülmektedir. Ergen ve genç kadınlardaki yaygınlığı %1-4 arasındadır. Sosyokültürel yapı olarak orta ve üst sınıf grupta yaygın olarak görülmesini ifade edilmesi fakat bu durumun giderek farklılaşması tartışma konusudur. İnce beden yapısının idealleştirilmesi batı toplumlarında aneroksiya nevrozunun gelişmesine öncülük eden olası temel etkenlerden biri olarak görülmektedir. Batı toplumlarında sık olduğuna dair var olan inanış, kadının cinsiyet rolü, fiziksel görünüme verilen önem, zayıf olmanın ideal bir beden imgesi olarak sunulması, toplumsal başarı elde etmede kadınsı özelliklerin ve cinsel çekiciliğin bir araç haline gelmesi, insan bedeninin bir meta haline dönüşmesi ve yabancılaşma gibi değişkenlerle ilişkili görülmektedir.(Kuğu ve ark. 2002)
Aneroksiya nevrozunda beden algısında bozukluk olduğu yaygın kabul gören bir görüştür. Bazı yazarlar beden algısı bozukluğunun patognomonik olmadığını ileri sürerken, bazı yazarlar ise temel belirleyici olduğunu, beden algısında bozukluk aracılığıyla eşik altı olguların da tanınabileceğini öne sürmüşlerdir.(Kuruoğlu ve Arıkan 1995).
Tedavi nasıl olmalıdır?
a)Bilişsel ve Davranışçı Terapi:
Bireysel terapide (BDT), kişinin problem yaratan otomatik düşüncelerine odaklanılmaktadır. Örneğin, yersem çok kilo alırım. Kilo alırsam; beğenilmem, onaylanmam gibi düşünceler kişinin altta yatan değersizlik düşüncelerinden ipuçları taşımaktadır. Bu nedenle BDT öncelikle bu düşüncelerin yerine sağlıklı olanları koymayı amaçlar. Kişinin değersiz olmadığı, kilo verdiğinde insanların onu daha fazla onaylamayacağı konusunda farkındalık kazandırmak önemlidir. Eğer bu düşünceler “zayıf olmamla insanların beni sevmesi arasında bir bağlantı yok” gibi düşüncelere dönüşürse, kişi yemek yeme davranışını kısıtlamak zorunda kalmayacaktır. Bu da yeme davranışını otomatik olarak değiştirmek demektir. Bu süreçte kişinin tedavisini destekleyecek çevresel etmenler (iş yerindeki arkadaşları, ailesi) de kullanılabilmektedir. Hastane tedavisi ve BDT’nin birlikte uygulandığı bir çalışmada anoreksiya belirtilerinin azaldığı ve bu azalmanın 1 yıl daha devam ettiği bulunmuştur.
b)Aile Terapisi
Kişinin yeme davranışı ve kendiyle ilgili bir bozukluktan bahsediyoruz. Öyleyse bu süreçte ailenin rolü nedir? Yapılan çalışmalar anoreksiya nervozalı kişilerin aile içi ilişkilerinde problemler olduğunu ortaya koymaktadır. Belki de bu yüzden ergenlikte en çok karşılaşılan durumlardan bir ailevi problemlerdir.
-

Alzheimer
“Unutkanlık” şikayetiniz mi var?
Demans için uygulanan Nöropsikolojik Testlerle doğru tanı almaya bir adım daha yakın olabilirsiniz.
Danışan ve danışan yakınları için
Unutkanlık pek çok sebebe bağlıdır. Bu sebeplerden birisi de Alzheimer tipi demans olabilir. Demansın bir çok tipi olmakla birlikte en sıklıkla görüleni Alzheimer Hastalığı’dır. Alzheimer beynin sinir hücre yapısının bozulmasıyla oluşan, beynin çalışmasını etkileyen, ilerleyici ve tedavisi olmayan bir hastalıktır. Erken teşhis bu sebeplen çok önemlidir. Erken teşhisle demans başlangıç seviyesinde tespit edildiği takdirde kişinin bellek bozukluğu ve diğer zihinsel işlevlerin bozulması yavaşlatılmaya çalışılmaktadır.
Alzheimer çoğunlukla yavaş seyirlidir. Hafif Bilişsel Bozukluk denilen ilk evre yıllarca sürebilir. Bu ilk evrede kişinin hastalık belirtileri günlük yaşamı çok fazla etkilemez. Kişi çoğunlukla yakında yaşanmış olayları hatırlamakta güçlük çeker, fakat beynin dikkat, dil, görüntü ve mekanla ilgili bölümleri hala işlevseldir. Hastalık ilerlediğinde beynin bir çok alanda işlevsellik gösteremediği görülür. Kişi konuşmakta güçlük çekebilir, dikkatini belirli bir konu üzerinde toparlayamaz, iyi tanıdığı mahallelerde bile kaybolmaya, yer ve yön duygusunu yitirmeye başlayabilir. Eşyalarını genellikle koyduğu yerde bulamaz. Yakınlarını bile tanımakta zorluk çekebilir. İleri durumlarda kişinin “yetersizlik” duygusu tetikleniyorsa çabuk öfkelendiği, hatta davranışsal ve kişilik değişiklikleri yaşayabildiği görülmektedir. Bu dönem ev içi kaza riskinin de yüksek olduğu bir dönem olduğundan kişinin yakınları tarafından gözlem altında tutulması ve bunaltmadan desteklenmesi gereklidir. Daha da ilerleyen seviyelerde kişinin kas kontrolü zayıflar, altına kaçırma başlayabilir ve yürümede zorlanabilir. Yutma güçlüğü yaşandığında kişinin dışarıdan beslenmesi gerekir.
Alzheimer Tipi Demansta şikayetler:
• Unutkanlık
• Yakınlarını tanıyamama
• Kolay öfkelenme / gerginlik / davranış değişiklikleri
• Kaybolma • Halüsinasyonlar, hezeyanlar (kuşkuculuk, şüphecilik)
• Uyku bozukluğu ve düzensizliği
• Konuşma bozukluğu
• Zihinsel karmaşa
• Depresif duygulanım
MOCA (MOBİD):Montreal Cognitive Assesment / Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği iz sürme, görsel yapılandırma becerileri, isimlendirme, bellek, dikkat, cümle tekrarı, sözel akıcılık, soyut düşünme, gecikmeli hatırlama ve yönelim alanlarından oluşmaktadır. Ölçeğin Türkiye’de standardizasyon çalışmaları tamamlanmıştır. Eğitim ve yaş faktörlerinden etkilenmediğinden SMMT’ye göre daha kullanışlı olduğu belirtilmiştir.
İFA :İşlevsel Faaliyetler Anketi kişinin günlük hayat aktivitelerinde bağımlılık düzeyini belirler. GDÖ: Geriatrik Depresyon Ölçeği, geriatrik popülasyonda uygulanan ve depresif duygulanımı ölçen bir değerlendirmedir. AİT : Arttırılmış İpucu Testi kişinin bellek işlevini değerlendirir. Belleğin gecikmeli hatırlama, ipucu ile hatırlama, tekrar-kodlama ve hatırlama işlemleri üzerine bilgi verir. • Nöropsikolojik değerlendirme ayırdedici tanı amacıyla, hastalığın izlenmesi amacıyla ve bir rehabilitasyon planlanması amacıyla kullanılır.
-

Stres ve Başetme Yolları
Stres kişinin bedensel ve ruhsal olarak durumu kendisi için tehdit olarak algılaması ve karşılaştığı olaydan zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında kişi kendini korumaya yönelik olarak harekete geçme eğilimindedir. Bir tehlike ile karşı karşıya kalan kişi başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikelerden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlikelerle savaşır ve böylelikle yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Kişinin tehdit olarak algıladığı stres durumunda bedensel ve psikolojik olarak birtakım tepkiler verir.
Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların psikolojik tepkileri ve davranışsal tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.
Stresin belirtileri ve etkileri
1.Fiziksel belirtileri
∙Kalp çarpıntısı
∙Ellerde terleme
∙Kaslarda gerginlik
∙Bedenin değişik bölgelerinde ağrılar
∙Sindirim sistemi rahatsızlıkları
∙Yorgunluk ve halsizlik belirtileri
∙Uyku düzeninde sorunlar.2.Duygusal belirtileri
∙Huzursuzluk
∙Endişeli ruh hali
∙Çökkünlük
∙Gerginlik
∙Sinirlilik hali
∙Öfke ve düşmanlık duygularının yaşanması3.Zihinsel belirtileri
∙Dikkati toplamada güçlük
∙Unutkanlık
∙Aklın karışık olması
∙Olumsuz düşünceler üzerine odaklanma
∙Kendisiyle ilgili değersizlik hissi.
∙Terk edilmişlik duygusu
∙Kendine güvende azalma
∙Başarısızlığa odaklanma
∙Aşırı hayal kurma
∙Karar vermede güçlük çekme.
∙Sosyal çevrenin fikirlerinin öneminin artması4.Davranışsal belirtileri
∙Sosyal ilişkilerden uzaklaşma veya sosyal ilişkilerin bozulması
∙Stres yaratan durumdan uzaklaşmak.
∙Basit olan yola yönelmek
∙Çevredeki kişilerle sürekli olumsuz içerikli konuşmalar yapmak
∙İyi yaptığı şeyler konusunda bile tereddütlü yaklaşmak.
∙Daha önce zevk aldığı etkinliklerden eskisi kadar zevk alamamak.Stresin derecesi duruma göre değişmektedir.
•Stres hayatımızda başarı için belli derecede olmalıdır.
( Dolayısıyla stres yaratan durum karşısında kişi stres yönetimini iyi bilmelidir.)
•Stresin genel bir derecesi yoktur.
•Özneldir kişiden kişiye değişir.
•Kişi stres kaynaklarını bilmeli ve bunlara yönelik kendi imkanları ölçüsünde tedbirler almalıdır.
•Hayatımızı kötü etkileyen stresten kurtulmak için sağlık,spor,eğitim ve yakın çevre gibi kişiyi destekleyici durumlardan yararlanılmalıdır.
•Stresin derecesi stres yaratan durumun kişiyi ne kadar süre etkilediğiyle doğru orantılı olarak değişir.
•Kişiyi stres altında hissettiren durumun önemi, derecesini belirlemektedir.
•Yakın çevrenin düşünce ve fikirleri kişinin stres derecesini etkilemektedir.Yukarıdaki durumlar kişinin stres derecesini etkileyen birtakım durumlardır. Ancak stresin derecesi kişinin yaşadığı duruma göre de şekillenebilir.
Stres kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren , çevresiyle ilişkileri bozan, fizyolojik rahatsızlıklara neden olan,kişinin mutsuz bir yaşam sürmesine neden olan önemsenilmesi gereken bir durumdur. Kişinin stres durumuyla baş etmedeki en önemli etken ise kendisiyle ilgili düşüncelerindeki değişikliğe yönelik çalışmanın yapılmasıdır. Kişi kendi içsel değerlendirmesinde daha olumlu ve yapıcı olmalıdır. Kendisine yönelik acımasız eleştiriler yerine yapabileceklerinin farkına varıp kendini o yönde geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmalıdır. “Başarılı olamam” yerine “Başarılı olmak için ne yapabilirim” gibi cümleler kurmak fayda sağlayacaktır. Kişi olumlu yönde desteklenmelidir.
Stres ile baş etme de kişi kendini çok iyi tanımalı ve kendini rahatlatan durumları , nelere tepki vereceğini , nelere sinirlendiğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.
Stresle baş etme yöntemleri
∙Dengeli beslenme , düzenli spor ve uyku kişinin strese karşı direncini arttıracaktır.
∙Nefes alma ve gevşeme egzersizleri yapmak rahatlama anlamında fayda sağlayacaktır.
∙Kişi kendinin olumlu yönlerini görmeye çalışmalı
∙Kişi kendisine olan güvenini arttırmaya yönelik olarak yapabileceği ve zevk aldığı işlerle ilgilenme konusunda adım atmalı.
∙Gereksiz rekabetten kaçının.
∙Güler yüzlü olmaya gayret gösterin.
∙Gerçekçi hedefler koyun
∙Kapasitenizi ve sınırlarınızı iyi değerlendirin.
∙Sosyalleşebileceğiniz ortamlarda bulunun.Ve en önemlisi kendinizle ilgili düşüncelerinizde olumlu olun.
-

Engellenme ve Başa Çıkma Yolları
Engellenme; amaca ulaşamayan kişinin önlenmiş güdülerinin ortaya çıkardığı heyecan halidir. Günlük yaşamımızda birçok kez engellendiğimiz duygusu yaşarız. Ancak bunların şiddeti birbirinden farklıdır. Bu engellenme durumların zaman zaman bilinçli zaman zaman bilinçsiz tepkiler veririz. Verilen bu tepkiler planlı ya da plansız olabilir. Verdiğimiz bu tepkiler olaylarla başa çıkma yöntemlerimizdir.
Engellenmenin iki temel başa çıkma yöntemi vardır.
a) Bilinçli ve planlı başa çıkma yöntemi: Belli bir plan ve program dahilindedir. Kişi hangi davranışı hangi amaçla yaptığının farkındadır.
Engellenme duygusunun kaynağı kaygı durumunda olduğu gibi ya çevreden ya da kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Engellenme duygusu kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklı, çevreden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklıdır. Engellenme duygusu hem kişinin kendi özelliklerinde hem de çevreden kaynaklanabilir.
Farklı kültür ve sosyal çevreden gelen kişiler, farklı sosyal değer ve normlar içinde büyüdüklerinden, aynı çevre içinde farklı engeller görürler. Çevredeki engellerin temeli bizdeki algılama özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu engellenmelerin bilincinde olmak engellenme duygusuyla daha etkin ve başarılı bir biçimde uğraşmamızı sağlar.
Kısaca çevresini ve kendisinin bilincinde olan kişi, başa çıkamayacağı engellenme duygusunun ortaya çıkmasını büyük ölçüde durduracaktır. Kendisini ve çevresini tanıyan kişi, kendi arzu ve isteklerini daha iyi değerlendirebilir. Kendini ortalama tanıyan kişi kendisine uygun olmayan durumların içine kendisini sokmaz. Böylece engellenme henüz ortaya çıkmadan önlenmiş olur.
Engellenmenin ortaya çıkmaması ya da onunla başa çıkılabilmesi için iletişim yöntemlerinin belirlenmesi gereklidir.
Güvenli İletişim için öneriler
Kişiden kaynaklanan en belli başlı engellenme nedeni; kişinin istediğini açık bir şekilde ifade edememesi ve kendine güven konusunda sıkıntılar yaşamasıdır. İstediği şeyleri söyleyemeyen kişi onu elde etme konusunda başarılı olamaz. Sonuç olarak duygusal birtakım sıkıntılar yaşar. Bu sıkıntılar kendisini öfke, kızgınlık, saldırganlık, içe kapanıklık, depresif durum, kırgın ve mutsuz olma olarak kendini gösterir.
Güvenli girişkenlik bireyin diğer kişilerle kurduğu iletişim biçimine yöneliktir. Burada amaç kişinin duygu ve düşüncelerini karşı tarafa etkin ve yapıcı bir şekilde iletebilmesini sağlamaktır.
Güvenli iletişim şu aşamalardan oluşur.
1) Birey kendi iletişim biçimini gözden geçirip kendine özgü iletişim davranışlarının farkına varmalıdır. İçinde tutan, istediklerini söylemeyen, farklı söyleyeceği ayıp olmasın diye söylemeyen, itiraz ederse karşı çıkılacağından çekinen bir kişi misiniz? Bu aşamada bu soruların cevaplarını bulmak önemlidir.
2) Güvenli iletişimin yer almadığı sosyal durumlar gözden geçirilmesi gerekir. Birey niçin güvenli ve girişken davranış içerisinde bulunmadığı üzerine düşünmelidir. Bu durum bireye iki şekilde fayda sağlar. Bireyin kendini anlamasına ve nasıl bir benlik algısı olduğunu görmesine fayda sağlar. İkincisi bireyin yeni öğreneceği güvenli girişken davranış modeliyle iletişim davranışının bu tür ortamlarda kendisine nasıl faydalı olacağını görmesinde yatar.
3) Birey kendi için önemli olan bir iletişimi örnek almalıdır. Bireyin bütün ayrıntılarıyla kendisi için önemli olan iletişimi hatırlaması gerekir. Ne söylediği, nasıl davrandığı ve nasıl hissettiği üzerinde düşünmesi ve bunları nasıl değiştirebileceği konusunda düşünmesi önemlidir.İletişimde aşağıdaki konuların belirlenmesi ve organize edilmesinin sağlanması gerekir.
• Göz teması
• El, kol ve beden hareketlerini
• Yüz ifadesi
• Ses tonu
• Konuşmanın akıcılığı
• Zamanlama
• İçerikBunlar iletişimin bütünün oluşturacağı için bu konuların önceden gözden geçirilmesi ve provasının yapılması güvenli iletişimin oluşması için önemlidir.
4) Başka iletişim yöntemleri için seçeneklerin listesinin yapılması önemlidir. İletişim şeklimiz ile ilgili sorun yaşıyorsak başka nasıl iletişim kurabileceğimiz konusunda alternatif planlar yapmalı ve gerekiyorsa bu konuyla ilgili uzmanlardan öneriler almalıyız.
5) İletişimin biçiminizin önceden hayalini kurun. Provasını yapabilirsiniz. Hayal kurmak bir şeyi gerçekleştirmek konusunda ilk adımdır. Bir kez yapma şeklidir. Hayal edilen şey aslında bir prova niteliği de taşır. Yaşanabilecek aksaklıkları önler. Hayal edildikten sonra gerçek provaya geçilebilir.
6) Bunları gerçek yaşama uygulamak için iyice planlayın ve gerçek yaşamınıza uygulayın.İsteklerini, duygularını ve düşünceleri açık bir şekilde ifade edemeyen kişinin mutlu olması beklenemez. Güvenli iletişim temel unsuru kişinin mutlu olmasıdır. Güvenli iletişim faydaları günlük yaşamda hemen kendini gösterir ve kişinin yaşamında daha mutlu olmasını sağlar. Bu durum da kişinin yaptığı iş ve aktivitelerde daha başarılı olmasını sağlar.
Çözümü Olmayan Sorunlarla Başa çıkma
Bazı durumlar vardır ki engellenme durumumuz başaramadığımız ya da yeteneğimizin olmadığı bir şeyden kaynaklanmaktadır. Boyumuzun uzun olmadığı için ya da atletik bir yapıya sahip olmadığımız için bazı spor branşlarında başarılı olmayı istesek de başarılı olma ihtimalimiz yoktur.
İlk olarak yapılması gereken engellenme duygusunun hayatın içinde bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu durum başa çıkma durumumuzu kuvvetlendirecektir. Kabullenme duygusu insanı rahatlatan en önemli unsurdur.
Bunların yanı sıra engellenme duygumuza iyi gelecek iki adım daha vardır.
• Engellenme duygusuyla ilgili hoşgörü düzeyimizi arttırmak
• Beklenti düzeyini aşağı çekmekYukarıdaki önerilere rağmen iletişiminizde hala aksaklıklar devam ediyorsa yardım almanızda fayda vardır.
Şu ana kadar engellenme duygusuna verilen bilinçli ve planlı tepkilerden bahsettik. Kişi her zaman bilinçli ve planlı hareket etmez.
b) Bilinçsiz ve plansız başa çıkma yöntemi: Bu davranış yönteminde planlanmış ve programlanmış herhangi bir durum yoktur. Tepkiler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Burada yapılan davranışlar bilinçsizdir. Kişi yaptığı davranışın farkında değildir.
• Saldırganlık: Saldırgan davranış engellenme durumunda bilinçsiz olarak yapılan ve sık karşılaşılan bir durumdur. Saldırgan davranış bazen engellenme durumunu ortadan kaldırır. (öfke, kızgınlık vb. gibi sözel ifadesi ) Bazen de durumun daha çıkmaza girmesinden başka bir işe yaramaz. (Fiziksel şiddet vb. gibi)
• Öğrenilmiş acizlik: Toplumsal düzeyde önemli bir kavramdır. Ailede hor görülmüş, istenmeyen, devamlı olumsuz eleştirilen, başarılı olması için herhangi destek görmemiş hatta başarıları görülmemiş bir kişinin başarılı olmasını ya da başarılı olmak için çabalaması beklemek normal dışıdır. Kişi bu davranışlara maruz kaldığında başarılı olmak için çaba harcamayacak başarılı olmayı düşünmeyecektir. Hatta başarılı olduğunda farkına bile varmayacaktır. Böyle bir beklenti içinde de bulunmayacaktır. Dolayısıyla bulunduğu durum daha önce öğrendiği durum ile aynı olduğundan hareket etmeyecek ve durumu kabullenecektir.
Ancak hangi kötü durumda olursa olsun kişi içinde bulunduğu durumdan kurtulma imkanına sahiptir.Kişinin içinde bulunduğu kötü durum devam ediyorsa bunun iki nedeni vardır.
1. Birey o durumun sürmesini istiyordur.
2. O durumu değiştirecek yeterli gayreti göstermiyordur.• Gerileme : Bireyin engellendiğinde çocukken yaptığı davranışları yapmasıdır. Örneğin; kişinin istediğini yaptırmak için çocuk gibi konuşması.
• Hayal Dünyasına Kayma: Ara sıra hayal dünyasına kayma insanlardaki gerginliği azaltmaktadır. Ancak bu sık sık olmaya başladığında gerçek dünya ile bağlantı kesileceğinden tehlikeli bir boyut kazanabilir. Böyle bir durumda kişinin günlük yaşamdaki uyumu bozulabilir.
• Kendini Yıpratıcı Davranışlar: Kişi engellendiği zaman kendine zarar verici birtakım eylemler içine girebilir. Çok sigara içmek, çok yemek yemek ve aşırı kilo almak, aşırı alkol kullanımı vb. gibi davranışlarda bulunabilirler.
• Duygusal çöküntü: Kişinin ne olursan olsun içinde bulunduğu kötü durumun değişmeyeceğini düşünmesi duygusal çöküntü yaşamasına neden olur. Bu duygu durumu uzun süreli devam ettiğinde yardım almanızda fayda vardır.
o Duygusal çöküntüden kurtulmanın yolları
♣Duygularınızı ifade etmeyi öğrenin yada bu konuda destek alın.
♣Güvenli iletişim ve girişkenlik konusunda kendinizi geliştirin.
♣Hiçbir şey yapmamaktansa küçük adımlar atmayı deneyin.
♣Yapılacak iş listesi belirleyin. Ve tek tek yapmaya başlayın. Bu adım yukarıdaki küçük adımlar tekniğinin uygulamasıdır.
♣Duygusal çöküntünün sınırlı ve geçici olacağına inanmak. İçinde bulunulan durumun sonunda geçeceğine olan inanmak.Engellenme insan hayatında sık görülen ve kişiye göre değişen tepkilerin verildiği bir durumdur. Yukarıdaki tepkiler kişiden kişiye şekillenmekte ve çeşitlenmektedir. İnsan hayatındaki durumları değiştirme ve şekillendirme şansına sahiptir. Bunun en önemli başlangıcı istemekten geçmektedir. Yaşadığımız sorunları çözmeye yönelik göstereceğimiz çaba ya da atacağımız adım sorunla baş etme kapasitemizi arttıracaktır.
Çözüm yöntemlerimizi çeşitlendirecektir. Yeter ki içinde bulunduğumuz durumu kabullenelim ve o durumu değiştirmek için hareket edelim.
-

Obsesif Kompulsif Bozukluk
Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlarla karakterize ruhsal bir hastalıktır.
Obsesyon, kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.
Kompulsiyon ise kişinin obsesyona tepki olarak obsesyonun vermiş olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu ortadan kaldırmak ya da azaltmak için yapılan tekrarlayıcı davranış ve zihinsel eylemlerdir.
Obsesyon ve kompulsiyonlar toplum ve kültürlere göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen OKB türleri aşağıda verilmiştir.
Kirlenme Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu
Kişinin kirleneceğine ve mikrop kapacağına dair karşı koyamadığı rahatsızlık verici düşüncelerle ortaya çıkan ve kişinin bu rahatsızlığı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen; tekrarlayan el yıkama, duş alma, sürekli evi ve eşyaları temizleme davranışlarının gözlendiği bir okb türüdür.
Şüphe Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu
En sık görülen okb türlerinden birisidir. Kişi kapıyı açık bırakmış veya kilitlememiş, elektrikleri aletlerin fişlerini prizde takılı bırakmış olabileceğine dair kuşku duyduğu ve emin olabilmek için tekrarlayan kontrol etme davranışları geliştirdiği kişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen bir okb türüdür.
Simetri Obsesyonu ve Düzenleme Kompulsiyonu
Nesnelerin, eşyaların belirli bir düzen, konum ve simetride olması gerektiğine dair kişinin kontrol edemediği takıntılar ve davranışlardır.
Dini İçerikli Obsesyonlar
Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda görülen bir obsesyon türüdür. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.
Cinsel İçerikli Obsesyonlar
Kişi için kabul edilemez ve utanç verici nitelikteki cinsel öğelerle ilgili düşünce ya da imgelere sahip olma durumudur.
Sayma Kompulsiyonları
Kişi herhangi bir günlük aktiviteyi belirli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işinin rast gitmeyeceğini düşünerek sayma davranışında bulunur.
Obsesif Kompulsif Bozukluğun Yaygınlığı
Okb’nin yaşam boyu yaygınlığı %3’tür. Cinsiyetler arasında farklılık göstermemektedir ve olguların %65’inde başlangıç 25 yaşın altındadır.
-

Alkol Bağımlılığı
Alkol Bağımlılığı
Alkol, tarih boyunca keyif amaçlı ve tedaviye yönelik kullanılan; algı, düşünce, duygu, davranış ve bedensel hareketlerde madde alımı sonucunda ortaya çıkan değişiklikler gibi bazı etkilere yol açan bir madde olmuştur. Fazla kullanıldığında insan bedeninde toksik etkileri olur ve fiziksel rahatsızlıkların yanı sıra alkol kötüye kullanımına ve/ya bağımlılığa yol açar.
Alkol bağımlılığında kişinin alkol kullanımın yanında yaşamının, alışkanlıkları ve çevresinin değişimi söz konusudur.Tedavi için bu nedenle sadece içki içmemek değil, yaşam tarzında da değişiklik yapılmalıdır.
Alkolün yaşamsal organlar üzerine de etkileri vardır.Alkol bağımlılığına bağlı bazı hastalıklar ortaya çıkabilir ve alkol bırakıldığında geri dönebilir.Bazı hastalıklar ise alkol bırakılsa da kalıcı olabilir.
İnsanlar genellikler kendilerini kötü hissetlerinde, zorlandıklarıya da üzüldükleri dönemlerde alkol kullanarak bu kötü duygudurumundan kurtulmaya çalışırlar.Sonuçta alkol hiçbir çözüm getirmediği gibi daha kalıcı ve daha kötü durumlara yol açar.
Alkol kullanan kişiler sosyal çevrelerini, eş ve arkadaş seçimlerini buna göre oluştururlar.
Alkolikler alkol kullanımı için her zaman mutluluk, üzüntü, maç, sünnet,düğün gibi sebebler bulurlar.
Alkolizm kişinin bu durumu çevresindekilerden saklamasına ve yalnız içmesine neden olur.
Artan suçluluk ve pişmanlık duygusu gelişir ve bu duyguları bastırdıkça kulanımın artması söz konusudur.
Sonuçta bir kısır döngü oluşur kişide depresyon ve kaygıya yol açar ve kişi daha fazla alkol tüketir.Tüketim arttıkça da psikolojik sorunlar artar.
Yakınınızdaki birinin alkol sorunu yaşadığını düşünüyorsanız onu tedaviye yönlendirmelisiniz. Alkol sorunları, tek başına üstesinden gelinemeyecek ağır rahatsızlıklardır. Bu süreçte;
- Neyle karşı karşıya olduğunuzu anlayabilmek için bilgi edinin.
- Kişiyi ayıplamayın veya yargılamayın.
- Bağımlı kişiler, bağımlı olduklarının farkında değillerdir ve inkar eğilimi taşırlar; tedavinin mümkün olması için kişinin bunu istemesi gerektiğini bilmelsiniz.
- Konuyla ilgili kaygı ve önerilerinizi, kişiyle alkol etkisinde olmadığı zamanlarda konuşun.
- Kişiyi tedavi alma konusunda cesaretlendirin. En azından danışarak bilgi alma konusunda motive edin.
- Kişi tedavi veya danışmanlığı redetse de , siz danışmanlık hizmeti alıp konuyla ilgili donanımlı hale gelin. Bu tutumlarınızı değiştirir, kişiyi tedavi konusunda yüreklendirebilir.
- Kişinin alkol sorununu önemseyin, ancak tüm hayatınızı bu konu etrafında döndürmekten kaçının. Bu, hem size tüketecektir, hem de alkol sorunu yoluyla sizden ilgi gören kişinin bu ilgiyi kaybetmemek adına alkolü bırakması zorlaşacaktır.
- Kişiyi, tedavi konusunda destekleyin ancak desteğinizi diğer alanlarda kısıtlayın. Desteğinizi minimum düzeyde tutmak, kişinin hayat koşullarının zorlaşmasını sağlayacaktır. Onun yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmesini sağlamak, imkanlarını ve seçeneklerini daraltmak, gösterilen hoşgörünün sınırlı olduğunu hissettirmek çoğu zaman kişiyi tedaviye zorlar.Ancak bu yolla kişi birşeyleri değiştirme konusunda motive olabilir.
-

Uçak Fobisi
Teknolojinin gelişmesiyle seyahatlerimizin de çeşidi değişmektedir. Eskiden uzun süren deve, eşek, at vs gibi hayvanlarla yapılırken motorlu taşıtların icadıyla araba, otobüs gibi taşıtlarla yolculuk yapar olduk. Çok çeşitli yolculuk yapmak için alternatifler oluşur olmuştu. Bunlar arasında tren, deniz yolu ulaşımı da alternatifler arasında idi. Daha sonra hava yolu şirketlerinin uçak seferlerini başlatması daha önce ekonomik boyutu bütçeyi zorlamaktaydı, daha sonra açılan çeşitli havayolu şirketleri aralarındaki rekabet bilet fiyatlarındaki azalmalar uçak ile seyahatlerin yapılmasını daha da kolaylaştırdı. Uçak seferlerinin makul hale gelmesi zamanın kısalmasına neden olurken psikolojik rahatsızlığı da beraberinde getirmiş oldu. Bahsettiğim psikolojik rahatsızlık uçak fobisi.
Korku normal bir insan duygusudur ve bazı durumlarda kişinin korku veren durumdan uzaklaşmasını sağlayarak koruyucu işlev gösterir. Fakat korkunun düzeyi artarsa kişi paniğe kapılmaktadır. Tehlikeli bir durumla karşılaşınca normalde verilen “kaç ya da savaş” tepkisinin yerini donakalma alabilir. Eğer kişinin korkusu aşırı, anlamsız ve sürekli ise, bu durumla karşılaşma ihtimali olduğunda dahi yoğun sıkıntı yaşıyorsa, bu durum kişinin günlük hayatını, işlevlerini engelliyorsa bu durumda korkuya “fobi” adını veririz. Benzer biçimde kişi uçaktan aşırı korkuyor, binemiyor, binmesi gerektiğinde ya kaçınıyor ya da çok sıkıntı ile uçak yolculuğuna katlanabiliyorsa o kişide uçak fobisi vardır.
Her ne kadar uçak kazalarının sayısı az olsa da insanın aklına düşerse ne olur kaygısı hiç aklımızdan gitmeyebilir. Yükseklik fobisiyle birleşirse de yükselmesiyle kaygı seviyemiz artarak uçak yolcuğu yapamaz oluruz. Uçak fobisi daha önceki yaşanmış tecrübe, uçak kazası alma haberi ve kapalı mekânda seyahat etme duygusu uçak fobisinin nedenleri arasında gösterebiliriz. Televizyondan aldığımız haberler neticesinde o korkuyu günler öncesinden yaşayabiliriz.
Uçak fobisinin psikoterapisinde kişinin zihninde yer alan uçuşla ilgili olumsuz algı ve yanlış düşünceler üzerine de durulmaktadır. Tedavide öncelikle kişinin başka fobilerinin, depresyon, stresle ilgili bozukluklar gibi başka ruhsal sorunlarının bulunup bulunmadığı yapılan görüşme esnasında not alınarak değerlendirilmelidir. Terapistin uçuşla alakalı donanımının da olması tedavi sürecinde bireyin uçak fobisini yenmesinde etkili olabilmektedir. Terapist aynı zamanda uçak fobisi yaşan bireyle beraber uçuşuna eşlik edebilir ve olumsuz izlemleri üzerinden yardımcı olabilmektedir. Son zamanlarda duyduğum simülatör uçak deneyimleri de hastalığın tedavisini üstlenmektedir. Unutmayalım ki hastalığın tedavisi için ruh sağlığı uzmanlarından yardım alınarak yenmek hastalığın ilerlemesini engelleyecektir.
-

Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri
Kıskançlık; ilişkiyle birlikte kendini var eden ve toplum tarafından sevginin ayrılmaz bir parçası olarak görülen bir duygudur. Kıskançlık duygusunun altında, önemsenen bir kişinin kaybedilmesinden duyulan korku ve ilişkinin bozulmasına ya da yitirilmesine yönelik kaygı yer almaktadır. Aynı zamanda kişinin ilişkisini korumak ve sürdürmek amaçlı verdiği korku ve acı temelli de bir duygudur.
“Seven insan kıskanır.” Yargısı nesilden nesile aktarılan bir ön yargı olarak karşımıza çıkar. Kişi, yaşadığı yoğun kıskançlık duygusunun makul açıklaması olarak sunar bunu. Peki gerçekten sevgiyle mi alakalı kıskançlık? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kıskançlığın sevgiyle bağlantısı oldukça düşük. Çünkü kıskançlık bünyesinde hem sevgiyi hem de nefreti barındırıyor. Böyle güçlü bir nefret barındıran bir duygu yalnızca sevgiyle alakalı olamaz. Yani diyebiliriz ki; kıskançlık sevginin göstergesi değil, gölgesidir.
Kıskançlığı derinlemesine inceleyecek olursak kökenleri çocukları ve ergenlik dönemine kadar dayanan, kişinin bireysel dinamikleriyle alakalı bir duygudur. Yani bireyin küçük düşmüş, yetersiz ya da çaresiz hissettiği bir döneme gecikmeli bir tepki olarak da kendini gösterir. Kişinin bireysel kimliği ve benlik saygısıyla yakından ilişkilidir.
Sosyo-kültürel yaklaşıma bakacak olursak; kıskançlık sosyal ve kültürel bir olgudur. Birey yaşadığı toplumda öğrendiği kurallara ve gözlemlediği tutumlara dayanarak kıskanmayı öğrenir. Bireyin seçici içselleştirme yoluyla, kendisine bakım veren kişileri model alarak da kıskançlığı öğrendiği ve bu tutumu geliştirebildiği gözlemlenmiştir.
Yoğun kıskançlık duygusu barındıran bireyler genellikle bu durumu, ilişkilerini korumanın ve sahip çıkmanın bir yolu olarak nitelendirirler. İlişkiyi korumanın yollarını değerlendirecek olursak; bu, daha fazla paylaşım, özveri ve anlayış isteyen bir yolla sağlanabilir. Ancak kıskanç bireyler bunu kızarak, küserek, tehdit ederek ya da zor kullanarak yaparlar. Tehditle ya da baskıyla partnerin kendisine bağlılığını sağlamaya çalışır. Fakat sadakat tehditle değil, sevgiyle sağlanır. Kıskançlık sonucu yapılan kontrol ve baskı içeren tüm davranışlar yalnızca partnerin uzaklaşmasına sebep olur ve korumak için verdiğimiz çaba ilişkinin yitirilişiyle son bulur.
Aynı zamanda kıskanç bireyler devamlı kendilerine bir rakip bulma ve onunla rekabet etme eğilimindedir. Burada da durum partnere atfedilen sevgiden çok, kişinin bireysel yetersizliği, değersiz ve kusurlu olduğuna dair beslediği inancıyla kendi kendine var ettiği rakiplerdir. Rekabet ettiği kişiye karşı kendini daha aşağıda hissetme eğilimi kişiyi onu yenmeye zorlar. Ancak sorun genellikle rakip değil; sorun, bireyin içsel süreçleridir. Bu durum bir döngü haline gelerek kendini devamlı yeniden doğurur. Kişi, bu rakipleri elediğinde rahat edeceğine inansa da, kendisiyle alakalı çözümlenmeyen süreçler onu tekrardan bir rakip bulmaya itecek ve daima kendini bu yorucu savaşın içinde bulacaktır.
Kıskançlığı incelediğimiz zaman cinsiyet ve ilişki türleri arasında da farklılıklarla karşılaşmaktayız. Kadınların duygusal, erkeklerin ise cinsel aldatmaya yönelik daha fazla kontrol müdahalesi gerçekleştirdiği; kadınların erkeklere göre, bekarların ise evlilere göre daha fazla kıskançlık tepkileri gösterdiği saptanmıştır. Yapılan araştırmalara göre evli bireylerin daha az kıskanç tepkiler vermesi ilişkisel doyuma ulaştıklarını, ilişkilerinin daha güvende olduğunu ve artık karşı tarafa sahip olma inancıyla daha az kaygı barındırdıkları sonucunu vermektedir.
Kıskançlığın sebeplerini inceleyecek olursak; üç başlıca faktöre dayandırabiliriz. Öncelikle bireyin kendine, kendi özüne dair olan güvensizliği, yetersizliği ve değersizliği gibi faktörler düşük benlik saygısını etkilemekte ve kıskançlık duygusunun temellerini oluşturmaktadır. İkinci bir faktör kişinin geçmişine dayanan ve bugününü etkileyen kaybetme ya da terk edilme korkusudur. Bu kişiler geçmiş yaşantılarında terk edilmeyi bizzat yaşamış ya da bunun korkusuyla büyümüş olabilirler. Genellikle tutarsız, istikrarsız, ani çıkışları, öfke patlamaları olan bakım verenlerle büyümüş olma ve ebeveynlerle güvenli bağlanmayı kesintiye uğratan yaşantılara maruz kalma ihtimalleri olasıdır. Buna maruz kalan bir çocuk ebeveynlerini ya da bakım verenlerini kaybetme kaygısını yoğun bir şekilde yaşar. Büyüyüp bir yetişkin olduğunda ise çözümleyemediği bu kaygı peşini bırakmaz ve partnerini kaybetmemek adına yoğun bir kontrol çabasına girebilir. Diğer faktör ise güvensizliktir. Güvensizlikde ebeveynlerinin ya da bakım verenlerinin kötüye kullanımına maruz kalma, ebeveynlerin şüpheci ve güvensiz tutumlarını model alma, evhamlı, şiddet uygulayan, güven sarsan, zarar veren tutumlarla büyüme ve devamlı diğerlerine güvenilmez olduğuna dair uyarılarla yetişme gibi faktörler kişideki güvensizlik algısını oluşturabilir ve bu algı kurulan ilişkilere kıskançlık olarak yansıyabilir.
Kıskançlığın çözümü için ise bireylere çokça görev düşüyor. Öncelikle unutmamak gerekir ki ilişkilerde sorun olan durum kıskançlıktan çok kıskançlığa karşı verilen tepkilerdir. Bu yüzden kişinin öncelikle düşünceleri sonucunda doğan davranışlarını değerlendirerek bir süzgeçten geçirmesi gerekmektedir.
Kıskançlığın sevginin ölçütü olduğu yargısının değiştirilmesi de etkili yollardan bir tanesidir. Eğer sevgi, göstermek istiyorsanız bunu kıskançlık yoluyla değil, doğrudan ve olumlu tutumlarla göstermeniz daha kolay ve sağlıklı olacaktır.
Kıskançlığın çözümü için kişinin fark etmesi gereken noktalardan bir tanesi ve kişilerin en çok yanılgıya düştüğü nokta da, ilişkide “ben”leri yok ederek “biz” olamayacağıdır. Kıskançlık devreye girdiğinde ise kişi karşısındakinin kendisinden ödün vermesini beklemekte, onun bunu yapabilmesi için de önce kendinden ödün vermektedir. Ancak sağlıklı “biz” in içinde bir tane “ben”, bir tane de “sen” olmalı. Partnerimiz için kendimizden, değerlerimizden vazgeçmek ya da onu vazgeçirmeye çalışmak yerine “ben” leri koruyarak “biz” olmaya çalışılmalıdır. En güçlü “biz” bu şekilde ayakta durur.
Kişinin kıskançlığının altında yatan nedeni bulması da neyi çözmesi gerektiğini gösterecektir. Kıskançlığın yoğun yükünden, verdiği acı, korku ve kaygı hissinden kurtulmak isteyen kişilerin öncelikli amacıdır nedeni keşfedebilmek. Unutmamak gerekir ki nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse sonuçlar değişmez.
-

Bilişsel Davranışçı Terapi
Psikoterapi, kişinin yaşadığı problemlere çözüm bulmak, kişinin uyumunu arttırmak, kişiye farkındalık kazandırarak olumlu yönde değişimini sağlamak amacıyla iki taraf arasında gerçekleşen etkileşim sürecidir. Bu süreç içerisinde terapist dürüst, tutarlı, içten, samimi ve empatik bir tutum içerisinde danışanı güven ve işbirliği ile koşulsuz kabul eder. Bu süreçte terapistler güvenilir belli bir takım teknikler ve teoriler ile süreci yönetirler. Bu yöntemlerden biri de Bilişsel Davranışçı Terapi’dir.
Bilişsel Davranışçı Terapiye göre insanlar aynı olaylar karşısında farklı tepkiler vermektedir. Bu farklı tepkiler, kişilerin bu olayları nasıl yorumladığıyla ilgilidir. Bilişsel olarak yapılan yorumlar kişinin davranışlarını etkilemektedir. Hatta davranışları da duygusunu ve düşüncesini etkilemektedir. Bu sebeple bilişsel davranışçı terapide kişinin duyguları ve davranışlarında değişimler oluşturmak için danışanın düşünce sisteminde bir takım değişiklikler yapılması hedeflenir. Terapist ilk olarak düşünce hatalarını tespit eder ve bu düşünceler üzerinde çalışmaya başlanır. Kişi, duygularını ve davranışlarını etkileyen gerçekçi ve işlevsel olmayan düşüncelerini daha gerçekçi ve daha işlevsel bir hale çevirebilmeyi öğrendiğinde duygu ve davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana gelmektedir. Bu terapi şeklinde düşünce, duygu, davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla çeşitli teknikler kullanılmaktadır.
Bilişsel davranışçı terapiye göre erken dönem çocukluk yaşantıları kişinin temel inançlar ve varsayımlarını meydana getirmektedir. Kişinin işlevsel olmayan düşünceleri temelde yetersizlik veya değersizlik temel inancı etrafında şekillenmektedir. Altta yatan işlevsiz inançların değiştirilmesi ile düşüncelerde daha gerçekçi ve işlevsel değişiklikler meydana getirilebilmektedir. Altta yatan temel inançlarındaki danışanın bilinçli farkındalığı ve bu inançlardaki temel değişim danışanın yaşadığı sorunlarının tekrarlaması ihtimalini azaltmaktadır.
Bilişsel Davranışçı Terapide danışanlar pasif bir katılım göstermezler. Terapilerde aktif olarak çalışmalara katılırlar. Danışanlardan düzenli olarak seanslara gelmeleri ve kendilerine verilen psikolojik ölçekleri doldurmaları beklenir. Danışanın seanslardaki deneyimlerini günlük hayatına aktarabilmesine yardım niteliği taşıyan ödevlerini, terapist ile birlikte belirledikten sonra uygulaması beklenir. Bu yüzden seanslarda işbirliği esastır. Danışanın sıkıntısı azaldıkça ve terapi sürecine alıştıkça, terapist seanslarda; hangi sorunlar hakkında çalışılacağına danışan ile birlikte karar vererek, düşüncesindeki bozuklukları belirleyerek, önemli noktaları özetleyerek ve seansların sonunda verilen egzersizleri danışan ile birlikte tasarlayarak danışanın süreç içerisinde daha aktif olmasını desteklemektedir.
Terapiler amaca dönük ve probleme odaklıdır ve sorunun çözümüne odaklanmaktadır. Terapide tanıya bağlı kalmaksızın “şimdi ve burada” danışanın sorunları incelenmektedir. Bu amaçları terapist ile danışan aciliyet sırasına göre birlikte belirlemektedirler. Terapi süreci zamanı belirli ve kısa sürelidir. Seanslar genellikle haftada bir kez, 50 dakika şeklinde sürdürülür. Bu süreçte danışana kendi kendisinin terapisti olması öğretilmektedir. Kişinin özyeterliliğini kazanmasını sağladığı için bu terapi şeklinin öğretici ve eğitici bir yönü vardır.
Bilişsel Davranışçı Terapi ile çalışılabilecek alanlar:
-
Depresyon
-
Panik Bozukluk
-
Yaygın Kaygı Bozukluğu
-
Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)
-
Obsesif – Kompulsif Bozukluk
-
Yeme Bozuklukları
-
Uyku Bozuklukları
-
Somatoform Bozukluklar
-
Kişilik Bozuklukları
-
Travma Sonrası Stres Bozuklukları
-
Cinsel İşlev Bozuklukları
-
Madde Bağımlılığı
-
Öfke Problemleri
-
İlişki Problemleri
Bilişsel davranışçı terapi özellikle kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, panik bozukluklar, fobik bozukluklar üzerinde oldukça etkili ve işlevsel terapi yöntemlerinden biridir.
-