Etiket: Kişinin

  • Affetmenin Gücü

    Affetmenin Gücü

    “Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet: çünkü hayat çok kısa.“Mevlana Celaleddin Rumi. Affedici olmak sadece güçlü insanların sahip olduğu bir özelliktir. Psikologlar tarafından affetmek şu şekilde tanımlanır: kişinin onu üzen ve ona zarar veren birine karşı bilinçli ve kasıtlı olarak kin ve intikam duygularından arınma kararı almasıdır. Uygulaması çok zor da olsa uzun vadeli huzur ve mutluluğa ermek için affedici olmak gerekir. Hayatta herkes mutlaka birisi tarafından hayal kırıklığına ya da haksızlığa uğrar. Kırgınlık ve kızgınlık duygularını bırakmadığımız müddetçe hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız olumsuz yönde etkilenir. Yaşanan olumsuz olayın bize hissettirdiği negatif duygu ve düşüncelerden sıyrılmazsak bastırılan öfke zamanla bizi içten içe kemirir. Affetmek kolay bir şey değildir. Fakat affettiğimiz zaman kendimize çok büyük bir iyilik yaparız. Affettiğimiz zaman kin ve öfkenin kafesinden çıkar, özgürleşiriz.

    AFFETMEYİ ÖĞRENMEK

    Affetmenin iki türü vardır. Biri kararlı affetme, diğeri ise duygusal affetmedir. Kararlı affetme kişinin bilinçli ve istemli olarak olumsuz düşünceleri olumluya çevirme kararı vermesiyle gerçekleşir. Artık kızgın olduğumuz kişi için olumsuz dileklerde bulunmaz, o kişiye eskisi kadar kızmayız. Bilinçli ve kişinin öz iradesi ile alınan bir karar olduğu için bu affetme şekli genellikle daha kolay ve kalıcıdır. Duygusal affetmede ise kişi süreç içerisinde zamanla negatif duygu ve düşüncelerden arınır ve yapılan haksızlığa odaklanmaktan vazgeçer. Duygusal affetme kişinin kendi aldığı bir karar sonucunda oluşmadığından zaman zaman eski olumsuz düşüncelere geri dönüşler olabilir. Dolayısıyla duygusal affetme kararlı affetmeye göre daha zorlu ve sıkıntılı olabilir. Affetmenin sağlığımıza inanılmaz yararları vardır. Yapılan araştırmalar affetmenin depresyon, anksiyete ve agresyon gibi olumsuz ruh hallerinde düşüşe, madde bağımlılıklarında azalmaya, özgüvende yükselmeye ve genel olarak hayat kalitesinde artışa sebep olduğu tespit edilmiştir.

    AFFETMEK İÇİN NE YAPMALI?

    Yapılması gereken ilk adım yapılan haksızlığı tarafsız bir bakışla tekrar değerlendirmektir. Burada yapılması gereken şey kendimize acımaktan vazgeçip, kurban psikolojisinden çıkıp karşımızdaki insanı negatif olmayan bir bakış açısı ile görmeye çalışmaktır. Daha sonra karşımızdaki kişi ile empati kurmaya çalışmalıyız. Kendimizi onun yerine koyup bize yapılan haksızlığı veya kötülüğü neden yaptığı konusunda kişinin suçunu hafifletmeden tekrar gözden geçirmeliyiz. Bazen karşımızdaki kişinin bize yaptığı olumsuz davranış bize yönelik olmayıp kendi iç dünyasında yaşadığı bir olumsuzluğun yansıması olabilir. Saldırgan ve öfkeli davranan birisi çoğu kez kırgın ya da endişelidir ve olumsuz davranışı bu duygu durumunun sonucudur.

    Hepimiz zaman zaman isteyerek ya da istemeyerek başkalarını kırmışızdır. Birine yaptığınız bir haksızlık sonucu affedildiğiniz zamanı anımsayın. Size hissettirdiği rahatlama, minnet ve mutluluk duygularını hatırlamaya çalışın. Siz de birini affettiğiniz zaman ona bu paha biçilmez iyilik hediyesini verirsiniz. Bu düşünce bile çoğu kişide affetme isteği doğurur. 

    Affetmekte kararlı olun. Karşınızdaki kişiyi affettiğinizde hem kendi hayatınızda hem de çevrenizdekilerin hayatında sebep olacağınız huzur ve mutluluk duygularını düşünün. Affetmek size yapılan hataları ve haksızlıkları silmek değildir. Sadece bu olaylara karşı bakış açınızı ve tepkilerinizi değiştirmektir. Kendinizi tekrar olumsuz düşünceler ve duygular içerisinde bulursanız kendinize affetmeye kararlı olduğunuzu, size kötülük yapan kişi için artık kötü dileklerinizin olmadığını hatırlatın. 

  • Empati Nedir?

    Empati Nedir?

    Empati, günümüzde sıkça karşılaştığımız bir kelime. Herkes empatiden bahsediyor. Peki, nedir empati? Empatinin diğer duygulardan farkı nedir? Almanca einfühlung olarak adlandırılan bu kavram, bir nesneyi incelerken ve gözlemlerken kişinin kendini nesneye yansıtması ve nesne ile arasında bir özdeşim kurması durumu olarak tanımlanmıştır. Türkçe karşılığı “eşduyum” ya da “duygudaşlık” olarak ifade edilen ve Türk Dil Kurumu’nun kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve düşüncelerini, denemeksizin anlayabilme becerisi olarak tanımladığı empatinin, sosyal davranışları anlama ve insan davranışlarını açıklamada önemli bir role sahip olduğu konusunda çok sayıda uzman görüş birliği içerisindedir.
    Kişinin kendini başka bir bilincin ya da daha yalın bir tanımla kişinin kendini başka bir kişinin yerine koyması onun fikirlerini ve duygularını anlamada yeterli değildir. Kişi kendini söz konusu olay karşısında karşısındaki kişi olduğunu hayal etmeli ve bunu yürekten hissetmelidir. Ayrıca bir insana karşı empati duymanın ilk şartı o kişinin kim olduğu, ne yapıyor ve ne yapmak istiyor olduğu hakkında yeterli bilgiye sahip olmaktır. John Steinbeck’in de söylediği gibi “Birisinin sana bir milyon Çinlinin açlıktan öldüğünü söylemesi pek bir şey ifade etmez ta ki o Çinlilerden birini tanıyana kadar.”

    Acıma, Sempati, Merhamet
    Empati çoğu kez acıma duygusu, sempati ve merhamet ile karıştırılır. Bütün bu ifadeler başkalarının ihtiyaçlarına yönelik duyduğumuz duyguları simgeler. Acıma duygusu olumsuz bir duruma maruz kalmış kişiler için hissettiğimiz huzursuzluk duygusudur. Acıma duygusu bazen de karşımızdakini küçümseme ile alakalıdır. Acıma duygusu empati, sempati ve merhametten farklı olarak olayı yaşayan kişiden çok yaşanılan olay odaklıdır. Sempati genellikle bir yakınımız için duyulan umursama ve sorumluluk duygularıdır. Bu duygular karşımızdaki kişiyi daha mutlu görme isteği ile beraber seyreder. Acıma duygusuna oranla sempati duyduğumuz kişilerle ortak noktalarımız fazladır ve yardım etmek için motivasyonumuz daha yüksektir. Empatiden farkı ise sempatide karşımızdaki insan ile paylaştığımız ortak bakış açısı ya da duygular daha azdır. Genellikle sempati ve empatinin birbirini doğurduğu düşünülür. Fakat bu her zaman geçerli bir durum değildir. Örneğin, acı içerisinde olan bir kedi için sempati duyarız fakat empati duymamız mümkün değildir. Aynı şekilde kurbanları için hiç bir sempati duymayan psikopatlar kurbanlarını ağına düşürürken üstün bir empati yeteneği sergilerler.Merhamet ise tam anlamıyla acıyı karşımızda acı çeken kişi ile birebir yaşamaktır. Kişi karşısındakinin acısını o kadar derinden hisseder ki, empatiden farklı olarak mutlak olarak duruma müdahale etme ihtiyacı duyar. Empati “senin hissettiklerini seninle paylaşıyorum”, merhamet ise “senin hissettiklerini seninle paylaşmanın ötesinde bu duyguları aynı şiddette yaşıyorum”dur. Merhametin ilk basamağı empatidir, onun üzerine inşa edilir ve özgecilik (fedakarlık) için gerekli olan en önemli etkendir.

    Cümlelerle Duygular
    Acıma, sempati, empati ve merhameti en iyi şekilde anlamak için bu duyguları cümlelerle ifade edelim.
    Acıma: “Acı çektiğini görüyor ve anlıyorum”
    Sempati: “Acı çektiğini önemsiyor ve daha iyi olmanı diliyorum”
    Empati: “Acını hissedebiliyorum”
    Merhamet: “Acını dindirmek istiyorum” 

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.

  • Boşluk Duygusu Nedir? Boşluk Duygusuyla Nasıl Başedilir?

    Boşluk Duygusu Nedir? Boşluk Duygusuyla Nasıl Başedilir?

    Boşluk duygusu; olumlu ya da olumsuz hiçbir duygu hissetmemek anlamına gelir. İnsan beyni her zaman bir duyguya ihtiyaç duyar, olumlu ya da olumsuz bir duygu hissetmek ister. Boşluk duygusu insanları çok rahatsız eden bir duygudur.

    Boşluk duygusu uzun sürmesi halinde kişide depersonalizasyon ve derealizasyon dediğimiz duygular ortaya çıkar. Depersonalizasyon kişinin kendine yabancılaşması hissidir. Bir nevi hissizlik duygusu da denilebilir. Depersonalizasyonda kişi beş duyu organıyla algıladığı duyguları hissedemez. Yediği yemeğin tadı yavan gelir, vücudu sanki uyuşmuş gibidir, tenindeki herhangi bir duyumu hissedemez, bu durum bütün duyu organları için geçerlidir. Derealizasyon ise kişinin bulunduğu ortamdan kopma halidir. Derealizasyonda kişi etrafında olup biteni algılamakta güçlük çeker, dünyayı bir ekranın arkasından izliyormuş hissine kapılır. Karşısında biri konuşurken onu takip etmekte zorlanır. İşine odaklanmakta güçlük çeker. Unutkanlıkları artar kısacası hayattaki işlevselliği bozulur.

    Boşluk Duygusu Neden Olur?

    Boşluk duygusunun en önemli sebebi yüksek bir duyguya maruz kalmaktır. Son zamanlarda yaşadığınız olumlu veya olumsuz bir durum sizin boşluk duygusu hissetmenize sebep olmuş olabilir. Bu bir sevgiliden ayrılmak olabileceği gibi yakın zamanda yaşanan bir iş değişikliği, yeni bir eve taşınmak, yaşadığınız şehri değiştirmek ya da bir yakınını kaybetmek de olabilir. Ayrıca boşluk duygusu doğum sonrası dönemde, bazı kişilik bozukluklarında (özellikle borderline kişilik bozukluğu ve narsistik kişilik bozukluğu), çekingen özellik gösteren kişilerde sıkça karşılaştığımız duyguların başında gelir. 

    Bizim beynimiz çok yüksek bir duyguya maruz kaldığında tabiri caizse şalteli kapatır. Bunun sonucu ise boşluk hissidir. Beyin yaşadığı yüksek duyguyu hazmedemediğinden hiçbir duygu hissetmemeyi tercih eder. Bu bilinçli yapılan bir davranış değildir, bilinçdışı işleyen bir süreçtir. 

    Boşluk Duygusunun Çocukluk Yaşantısıyla Bağlantısı

    Boşluk duygusu ihmal edilen çocuklarda görülür. Çocukluk döneminde özellikle erken çocukluk dediğimiz 0-6 yaş arasında kişi bu duyguya ne kadar maruz bırakıldıysa bugün bu duyguyu hissetme ihtimali o kadar artar. Çocukluk döneminde ihmal; çocuğun ihtiyaç duyduğunda, ihtiyaç duyduğu yetişkine (annesi ya da çocuğa bakım veren kişi) ulaşamamasıdır. Boşluk duygusu hisseden kişiler çocukluklarında az ilişki kurulan, çoğunlukla yalnız büyüyen çocuklardır. Özellikle bebeklik döneminde uzun süre ilişki kurulmayan çocuklarda boşluk duygusu daha yüksek olur.

    Boşluk duygusu bazen kişinin kendisine ait bir duygu olmayabilir. Yani çocuğa bakım veren kişi kendi çocukluk döneminde bu duyguyu hissetmişse bunu çocuğuna aktarır. Anne bunu çocuğa, çocukla fiziksel temas kurmayarak, çocuğu dinlemeyerek, çocuğu görmezden gelerek, çocukla göz teması kurmayarak ya da çocuğu yalnız bırakarak aktarır. Çocuğuna boşluk duygusu aktaran kişiler sıklıkla şu cümleleri kurar;’benim hayata bağlanma sebebim çocuğum, çocuğum olmasa hayatın bir anlamı yok, bu çocuk benim yaşam kaynağım.’ Çocuğa boşluk duygusunu aktarmak bu annelerin bilinçli yaptıkları bir davranış değildir. Bu davranışı bilinçdışı yaparlar.

    Boşluk Duygusu Belirtileri

    Boşluk duygusunda kişi sanki hayatı sedece geçip gidiyormuş hissine kapılır. Yaptığı işten, yediği yemekten, giydiği kıyafetten, gittiği tatilden tad alamaz. Sanki duyguları dondurulmuş gibidir. Koltukta bir sinema filmi seyrediyormuş gibi yaşar hayatı. Bu kişiler eşlerine yeteri kadar bağlı olmadığını düşünebilir, diğer insanlar gibi derinden sevemediklerini düşünebilir, kendilerini sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi hissedebilirler.  Bu kişiler çoğunlukla boşluk duygusunu; içimde yıllardır ara ara gelen çok büyük bir boşluk duygusu var, hissettiklerimi kelimeye dökemiyorum diye tarif eder. 

    Boşluk duygusu hisseden kişiler, boşluk duygusundan kaçmak için bağımlılık yapan maddelere yönelebilir. Bu bağımlılıklar alkol, sigara, uyuşturucu ya da pornografi bağımlılığıdır. Bağımlılıklar kişinin çocukluk döneminde yaşadığı olumsuz duygularla temasını engeller. Özellikle uyuştucu madde bağımlılığının altında yatan en önemli neden boşluk duygusudur. Boşluk duygusu hisseden kişilerin, boşluk duygusundan kaçmak için başvurduğu diğer yöntemler ise aşırı yemek yemek, şeker ve kadbonhidrat içeren gıdalar tüketmek ve alışveriş yapmaktır. Yapılan bütün bu eylemler kişiyi geçici bir süre rahatlatır. Boşluk duygusu hisseden kişi bu duyguları her hissettiğinde bağımlılıklarından birine başvurmak zorunda kalır. Bağımlılık yapan bu maddelerin hepsi zamanla kişinin sağlığını kaybetmesine sebep olur. 

    Boşluk Duygusu Tedavisi

    Boşluk duygusu hisseden kişilere  tavsiyem kendi vücudunuzla sık sık temas kuracağınız aktiviteler yapmanız. Bunun için meditasyon yapabilirsiniz, yoga yapabilirsiniz, spor yapabilirsiniz, yani vücudunuzu daha çok hissedeceğiniz aktivitelere yönelin.

    Bütün bunları yaptığınız halde bu duyguyla başa çıkmakta zorlanıyorsanız bir uzmandan destek alın. Boşluk duygusu erken dönem sıkıntısı olduğu için emdr ve eft tekniğiyle hissetiğiniz bu duygunun çocukluk dönemindeki bağlantısı kurulur ve duygu boşaltılır. 

    Boşluk duygusunun tedavisinde kişi bu duyguyu günlük hayatında nasıl tecrübe ediyor, çocukluk döneminde bu duyguyu nasıl yaşadı, ergenlik döneminde bu duyguyu nasıl yaşadı ona bakılır. Örneğin kişinin boşluk duygusunu en çok hissettiği yer iş yeriyse orda ne oluyor da bu duyguyu hissediyor o konuşulur. Tedavide emdr tekniği erken dönem çocukluk anılarının bağlantısını kurmayı sağlarken, eft tekniği bağlantısı kurulan bu anıların duygularının boşaltılmasını sağlar. 

  • Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Genellikle süreğen, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini belirgin

    olarak etkileyen bir bozukluktur. Obsesyon irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı,

    Bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, imge ya da dürtülerdir. Bunlar

    kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, inançlarına ters düşer ve kabul edilemez. Ancak

    kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır. Kompülsiyon ise çoğu kez saplantılı

    düşünceleri kovmak için yapılan, İrade dışı yinelenen hareketlerdır. Önce, saplantının doğurduğu

    rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu yinelenen

    eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonla İrade dışı yinelenen hareketlerdir. Önce, saplantının

    doğurduğu rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu

    yinelenen eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonlar bazen dışarıdan gözlenebilen bir davranış

    bazen de zihinsel bir eylem şeklinde olabilir. Obsesif kompulsif bozukluğa şöyle bir örnek verilebilir: temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek kişinin bir çokkez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde bir çok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri yüzünden kişinin abdestini bir çok kez yeni baştan almak zorunda kalması ya da içinden belli bir duayı tekrar tekrar okuması gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır. Halk dilinde bunlar “takıntı” olarak da bilinir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunun Türleri

    Hastalığın farklı türleri tanımlanmıştır:

    1. Temizlik Kompulsiyonu; temizleme, el yıkama ile birlikte olan pislik bulaşması ve hastalık kapma obsesyonları.

    2. Kontrol etme kompulsiyonlarıyla birlikte olan kuşku obsesyonları (örneğin: fişi çektim mi, çekmedim mi; kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi? )

    3. Simetri, düzen ve sayılarla ilgili obsesyon ve kompulsiyonlar.

    4. Biriktirme ve toplama kompulsiyonları: Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir / saklayabilir.

    5. Dini obsesyonlar: Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda sık görülen bir obsesyon çeşitidir. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    OKB Nasıl Tedavi Edilir ?

    OKB kişinin günlük yaşam etkinliklerini ciddi oranda engelleyen, sosyal, iş ve aile yaşamının kalitesini düşüren bir hastalıktır. OKB nin tedavisinde ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi tavsiye edilebilir. Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR Terapisi OKB Tedavisi uygulanabilir.

    Genel önerilerde bulunacak olursak; Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaları uğraşlara yönlendirmenin çok büyük faydaları vardır. Kişinin zevk aldığı bir uğraş obsesyon ve kompulsiyonları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı kurarlar. Ev temizliğinin kendisi hastalık olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür kişilerde evin dışında değişik uğraşların bulunmasına çalışılmalıdır.

  • Travma Sonrası Büyüme

    Travma Sonrası Büyüme

    Joseph ve arkadaşları (2012) önceleri psikolojinin, humanistik ekol dışındaki alanlarında daha çok semptom azaltma ile ilgilenildiğini, travma sonrası büyümenin pozitif psikolojinin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür. Onlara göre anlamlı ve dolu dolu bir yaşamı nelerin sağladığı konusunda çok az bilgi sahibiyizdir.

    Travmatik bir yaşantı sonrasında kişinin temel varsayımlarında ortaya çıkan değişim, kişide, travma sonrası stres tepkileri ve travmatik olaya bağlı kimi bozuklukların yanı sıra travma sonrası büyüme adı verilen bir takım gelişmeleri de beraberinde getirebilir (Yılmaz, 2007). Joseph ve Linley (2004) travmatik yaşantıların sıkıntılı birçok belirtinin yanı sıra kişisel gelişim için bir fırsat olarak da görülebileceğini, travmatik olay yaşantısından sonra kişinin, travmatik olay yaşantısından öncesine nazaran daha iyi bir işlevsellik düzeyine ulaşabileceklerini bildirmiştir.

    Joseph ve arkadaşları (2012) travma sonrası büyümenin son 10 yılda daha çok dikkatleri çektiğini ancak bundan öncesinde de sıkıntılar sonrası yaşanan olumlu değişimlere ilişkin bilimsel ilginin 1980’lere kadar uzandığını; tecavüz mağdurları, erkek kalp hastaları, yakınlarını kaybetmiş yetişkinler, gemi facialarında hayatta kalanlar, felaket ve savaş gazileri ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlandığı bildirmiştir. Bu süreç ve sonrasında travma sonrası büyüme kavramı gündeme gelinceye kadar, görünümdeki olumlu değişimler, stresle ilişkili büyüme, gelişme, algılanan fayda gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmiştir. Tedeschi ve Calhoun (1996) çalışmalarında travma sonrası büyüme kavramını kullanmaya başlamışlardır ve sonrasında da klinik uygulama ve araştırma alanında en çok kullanılan terim olmuştur.

    Dürü (2006) travma sonrası büyümenin akut stres bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi kesin tanımlamasının yapılmasının zor olduğunu çeşitli araştırmacı ve kuramcıların bu kavrama farklı açılardan yaklaştıklarını ve farklı isimler verdiklerini bildirmiştir. “Algılanan yararlar”, “yorumlanan kazançlar”, “iyiye gitmek”, “stresle ilişkili büyüme”, “pozitif illüzyonlar”, “zorluklardan güç toplamak” bunlardan bazılarıdır (Dürü, 2006; s.12).

    Travma sonrası büyüme geniş ve henüz gelişmekte olan bir alandır ancak yine de günümüzde literatürde olumlu değişime ilişkin üç alan bulunmaktadır. Birincisi, ilişkilerin bir şekilde artıyor oluşudur, örneğin, travmatik deneyim sonrası insanlar arkadaşlarına ve ailelerine daha fazla değer vermeye başladıklarını ve diğerlerine karşı daha fazla şefkat hissediyor olduklarını, daha yakın ilişkiler kurmayı özlüyor olduklarını bildirmişlerdir. İkincisi, insanlar bir şekilde kendilerine bakışlarını değiştirmektedirler, örneğin, eskisine göre daha dayanıklı, bilge ve güçlü hissetmekte ve incinebilirliklerini kabul edebilmektedirler. Üçüncüsü, kişiler yaşam felsefelerinin değiştiğini bildirmişlerdir, örneğin, her yeni güne şükretmekte, yaşamda neyin daha dikkate değer olduğuna ilişkin anlayışlarını yeniden değerlendirmektedirler (Tedeschi ve Calhoun, 1996).

    Travma sonrası büyüme ile ilgili ilk kuramcılardan olan Tedeschi ve Calhoun (1996) bu kavramın bileşenlerinin beş alanda gözlendiğini bildirmişlerdir. Bunlar,

    1. Kişiler arası ilişkilerde olumlu değişimler: Karşıdakilere daha yakın davranma, daha fazla kendini açma ve duygularını paylaşma, empatik davranışlarda artma
    2. Kendiliğin algılanmasında değişiklikler: Daha kırılgan ama daha güçlü bir kendilik algısı, travmatik yaşantıyla başa çıkabilmenin geliştirdiği kendine güvende artış ve güçlülük, yeni rollerin benimsenmesi
    3. Yaşamın değerini anlama: Küçük ve günlük şeylerin değerini anlama, yaşamdaki önceliklerin yeniden belirlenmesi
    4. Yeni seçeneklerin fark edilmesi: Artık ulaşılamayacak eski amaçlardan vaz geçilmesi, yeni ve gerekli şeylere ulaşılmaya çalışılması
    5. İnanç sistemindeki gelişim: Varoluşsal deneyimin derinleşmesi, dinsel inanışların yeniden formüle edilmesidir.

    Travma Sonrası Büyümeye İlişkin Kuramlar

    Travma sonrası büyümeye ilişkin modeller çoğunlukla bilişsel şemaların yeniden yapılandırılmasını ele almaktadır (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümeyi açıklayan ilk model Tedeschi ve arkadaşlarının (1998) işlevsel-betimsel modelidir. Bu modelde travma sonrası büyüme, travmanın doğrudan ortaya çıkan bir sonucu değil, travma ile başa çıkma, travma ile mücadele neticesinde ortaya çıkmaktadır. Tedeschi ve arkadaşları (1998) bunu deprem metaforu ile açıklarlar. Onlara göre travmatik yaşantı sonucu yaşamla ilişkili varsayımların yıkılması depremin binalar üzerindeki etkisine benzemektedir. Travmatik yaşantı kişinin bilişsel şemalarını şiddetle sarsabilir, tehdit edebilir veya tamamen enkaza çevirebilir. Ancak kişinin bundan sonra travmatik büyüme yaşayıp yaşamayacağını belirleyecek olan bu travmatik yaşantıdan sonra kişinin vereceği mücadeledir. Bu model ayrıca kişinin travmatik yaşantısı öncesindeki kişilik özelliklerini de hesaba katar. Örneğin dışa dönük ve yeni deneyimlere açık olmak travma sonrası büyümeyi kolaylaştırabilir. Bunun yanı sıra kişinin stres verici durumlarda dahi olumlu duygularının farkında olması ve buna ilişkin bilgiyi işlemleyebilmesi, travmatik yaşantı sonrasındaki süreçte uyumu olumlu yönde etkileyebilecek özellikler olarak bildirilmektedir (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümenin işlevsel-betimsel modeline göre travmatik olayın kişinin var olan bilişsel şemalarını ve yaşama karşı oluşturduğu inançları sarsacak kadar büyük olmalıdır, dolayısıyla kişinin yaşamını milat gibi ikiye bölmelidir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Kişi travmatik yaşantısı sonucunda önceki yaşantısında kendisi için önemli olan amaç, inanç, değer ve davranışların işlevsel olmadığına karar verdiği takdirde yaşamında değişiklikler yapmaya başlayacaktır.

    Janoff-Bulman (2004) kişinin kendisi ve dünyaya ilişkin temel varsayımlarının sarsılmasına yol açan travmatik olayla başa çıkma, varsayımsal dünyanın yeniden yapılandırılması anlamına gediğini ileri sürmüştür. Başa çıkma, travmaya ilişkin duygu, düşünce ve imgelerle yüzleşme ek olarak bu duygu düşünce ve imgelerden kaçınma arasındaki hassas denge ile ilgilidir. Travmatik olaydan geçen zamanla birlikte, bireysel olarak yeniden yapılan anlamlı değerlendirmeler ve sosyal destek ile çoğu travma mağduru iç dünyalarını ve dünyaya, geleceklerine ilişkin varsayımlarını, inançlarını yeniden yapılandırmayı başarabilir. Böylece travma mağduru artık travmayı atlatan kişi haline gelmektedir. İnsan, yaşamını anlamlandıran, anlam vermeye çalışan bir varoluş sergilediğinden travmatik olay yaşantısı da travmatik olay mağdurunun anlamlandırmaya ilişkin varsayımları üzerinde etkili olmaktadır. Mağdurun travmatik yaşantısından sonraki mücadelesinin tanımlanmasında, anlamın kapayıcılığı ve anlamın önemi arasında ayrım yapılması gerekir. Travmatik olaya maruz kalanlar olayın ardından ilk olarak kapsayıcılık üzerine düşünmeye başlarlar ve yaşadıkları olaya anlam vermeye çabalarlar ve bu çaba ile yaşadıkları olayın önemini ve değerini sorgulamaya başlarlar (Janoff-Bulman, 2004).

    Tedeschi ve Calhoun (2004) travmatik olay mağdurunun, kırılgan ve incinebilir oluşu ile yüzleşmesi sonucunda dehşet duygusu yaşadığını, önceki varsayımlarının artık yaşamın sürdürülmesinde güvenilir bir yol olmadığı duygusu yaşadığını, önceden var olan netlik halinin ve güvenlik halinin yok oluşunu hisseder. Travma mağduru olan kişi, zamanla dünyayı ve yaşadığı olayı anlamlandırmaya çalışır ve ruminasyon ve sosyal destek yoluyla dünyaya ilişkin varsayımlarını yeniden yapılandırmaya başlar (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Travma mağduru artık dehşete düşme, yoğun çaresizlik ve kaygı gibi yoğun duyguları yaşamış ve bunun sonucunda da talihsizliğin ve kötülüğün rastgele yüzleşebileceği durumlar olduğunu öğrenmiştir. Böylece kişi anlamsızlıkla yüzleşmiş ve trajik herhangi bir olayın herhangi bir zamanda gerçekleşebileceğini ve sonucunda da kendi yaşamına yeniden değerlendirmek zorunda kalacağını öğrenir (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olayların ardından çoğu kişi olaydan aylar sonra inançsızlık duygusu yaşadıklarını belirtmektedir. Travmanın neden olduğu kaybın yavaş yavaş kabullenildiği bu süreçte stres tepkisi de devam eder ancak bu sayede travma sonrası büyüme en üst düzeyde yaşanabilir. Stres tepkileri sayesinde bilişsel işlemleme etkin durumda kalırken, inanç kaybı ile yaşanan rahatlama sayesinde varsayımsal dünya bir süre sorgulanmayabilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).

    Janoff-Bulman (2004) travma sonrası büyümenin ortaya çıkabilmesi için kişinin temel varsayımlarının yıkılması gerektiğini ileri sürmüştür. Travmatik yaşantı sonrası gerçekleşen bilişsel işlemleme ve yeniden yapılandırmayı depremden sonra binaların fiziksel olarak daha dayanıklı bir biçimde yeniden yapılandırılmasına benzetir. Travmatik olay sonrası yeniden bilişsel yapılandırma, travma ve gelecekte yaşanma olasılığı olan olayları göz önünde bulunduran sarsıcı olaylar karşısında daha dayanıklı şemaların yapılandırılmasını sağlar. Bu durum, travma sonrası büyüme olarak yaşanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olaylar sıklıkla travma mağdurları için stres kaynağı olarak kalır ve az sayıda kişinin bilinçli ve sistemli biçimde yaşadığı olaydan anlam çıkarmaya çalıştığı, kazanım elde etmeye çalışmaktadır. Janoff-Bulman’a (2004) göre travma sonrası büyüme psikolojik dayanıklılık girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Janoff-Bulman (2004), Tedeschi ve Calhoun’un (1996) Travma Sonrası Büyüme Ölçeği’ndeki beş boyutta temsil edilen kazanımların (kişilerarası ilişkilerde olumlu değişim, kendilik algısında olumlu değişim, yaşamın değerini anlama, yeni seçeneklerin fark edilmesi, inanç sisteminde gelişim) üç farklı travma sonrası büyüme modeliyle (acı yoluyla güçlenme, psikolojik hazırlıklılık, varoluşsal yeniden değerlendirme) ele alınabilen psikolojik süreçlerin rolüne karşılık geldiğini bildirmiştir. Travma sonrası süreçte değişen varsayımlar açısından ortaya çıkan değişimleri açıklamak amacıyla bu modelleri öneren Janoff-Bulman (2004) bunları başa çıkma ve büyüme arasındaki ilişki açısından ele almıştır. Ona göre bu modeller birbirinden net olarak ayrıştırılabilir olmasa da, travmatik olaya maruz kalan kişi bu değişimlerin hepsini birden yaşayabilir. Bu modeller travmatik olaya maruz kalan kişinin karşı karşıya kaldığı zorlu bilişsel işlemlemenin çözümlenmesiyle ilişkilidir (Janoff-Bulman, 2004).

    Acı yoluyla güçlenme modeli: Travmatik olayın sonrasında, travmaya maruz kalan kişi acılardan yaşamış geçmiş olduğunu ve artık daha güçlü olduğunu ifade edebilir. Bu durum, Tedeschi ve Calhoun’un (1996) travma sonrası büyüme ölçeğindeki kişisel güçlülük ve yeni olanaklar boyutlarına karşılık gelmektedir. Travmatik yaşantının sebep olduğu stres ve acıyı yaşayarak, travma mağduru sadece daha önce farkında olmadığı güçlerini anlamakla kalmaz aynı zamanda yaşamında yeni olasılıklar sağlayan kaynaklar ve başa çıkma yolları da geliştirebilir. Bazı mağdurlarda bu durum kendi yeteneklerine güven ve cesarete ilişkin bir duyguyu, bazıları için ise eski yaşam tarzının sınırlılıklarını temel alır. Travmatik olaya maruz kalan kişi, travma sonrası uyum sürecinde kendini tanır ve yaşadığı bu acı verici süreç sonunda kendini farklı olarak görmeye başlar. Janoff-Bulman (2004), acı yoluyla güçlenme ile değişim temel varsayımların değişimine katkı sağlamaz bu nedenle de Tedeschi ve Calhoun’un (1998) acı yoluyla güçlenme modelinde, mücadelelerden büyümeye doğrudan bir yol olabileceğini ileri sürmektedirler.

    Psikolojik Hazırlıklılık: Bu model travma mağdurunun varsayımsal dünyasındaki değişimlerin anlaşılması aracılığıyla kavranabilir. Travmaya maruz kalan kişinin başarılı bir başa çıkma süreci ile daha sonraki zorlu yaşam olaylarına daha hazırlıklı olmasının yanında, travmatik etkilerin de daha az yaşanacağını ileri sürer. Başa çıkma araclılığı ile ayakları yere basan, gerçekçi bir varsayımsal dünyanın yapılandırılması söz konusudur ve bu psikolojik korunma sağlar (Janoff-Bulman, 2004). Psikolojik hazırlıklılık modeli travma sonrası büyüme ölçeğindeki beş boyuttan herhangi birine tam olarak karşılık gelmemektedir ve psikolojik hazırlıklılık olumlu bir kazanımdır, bu nedenle de travma sonrası büyümenin bir türüdür. Başarılı bir yeniden yapılandırma sürecinde, psikolojik yapılar, depremlerdeki fiziksel yapılar gibi, sonraki sismik hareketlere daha dayanıklı olmak üzere tasarlanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Janoff-Bulman (2004), travmatik olaya maruz kalanların en fazla ifade ettikleri düşüncenin “bunun bana olacağını asla düşünmezdim” olduğunu belirtir. Travmaya maruz kalmamış bireyler, kötü talihe hazırlıklı olduklarını düşünürler. Mantıksal olarak kötü olayların olabileceğinin farkındadırlar, ama daha derinde, bunu kabul etmezler. İnsan, kötü şeylerin olabileceğini bilir, fakat bunların kendisine olacağına inanmaz. Dolayısıyla insan aslında kötü talihe hazırlıklı değildir. Travma da buna bağlı olarak beklentinin yanlışlanmasıdır. Travmatik yaşantı öncesi kişi travmatik deneyimi hesaplamaz ve yaşanan krizin büyüklüğü ve korkutuculuğu hazırsızlıkla yakından ilişkilidir. Travma mağdurunun içsel dünyası, travma sonrasında karmaşa durumuna girer, bunun nedeni mağdurun psikolojik tutarlılığını sağlayan varsayımlar, mağdurun travma sonrası dünyasının tanımlanmasında artık uygun değildirler. Dolayısıyla başa çıkma, mağduriyeti de hesaba katan bir varsayımsal dünyanın yapılandırılmasını içermektedir. Travmatik olayın mağduru, temel varsayımlarını yeniden yapılandırırken bu yeni deneyimine ilişkin verileri birleştirir ve daha olumsuz ve yeni varsayımlarla, travma mağdurunun daha büyük tehlikelerin varlığını ve kendisinin de incinebilir olduğunu kabul etmesini sağlar. Travma mağduru zamanla travmatik yaşantısından kaynaklanan genellemelere gitmekten ziyade daha az olumlu yeni varsayımlar geliştirir. Bundan böyle “bu bana asla olmaz” demeyecektir. Yeni varsayımları trajik olayların da gerçekleşebileceğini kabullenir ve bu şoka dayanıklı hale gelecek şekilde yeniden yapılanır.  

    Varoluşsal Yeniden Değerlendirme: Travma sonrasındaki değişimleri açıklamaya yönelik bu modelde ele alınan değişimler, travmatik olay mağdurunun, yaşamı takdir etmesi ile ilgilidir. Travma sonrası büyüme ölçeğinin beş boyutundan üçü olan yaşamın takdir edilmesi, başkalarıyla ilişki kurma ve manevi değişim varoluşsal yeniden değerlendirme ile ilgilidir. Yaşamın takdir edilişi yaşamın bir armağan olarak görülmesi ve önemsenmesi, öncelikli hale gelmesidir. Bu modelde aile ve arkadaşlar, dini ve manevi gelişim, dini ritüeller ile ilgili değer kazanımları söz konusudur.

     Janoff-Bulman’ın (2004) travma sonrası süreci, travmatik olayın ardından ortaya çıkan olumsuz değişimler, başa çıkma ve büyüme bağlamında ele aldığı, bu modelde büyümenin, stres belirtilerinde azalma ile ilişkili olduğu önerilmiştir. Diğer yandan Tedeschi ve Calhoun (2004) ise bu konuda elde edilmiş araştırma sonuçlarının çelişkili olduğunu bildirmişlerdir. Travmanın uzun dönemli sonuçları kazanç ve kayıplar bir arada bulundurmaktadır. Büyümenin belirleyicilerden biri, travmaya maruz kalmış kişinin, bunlardan hangisine odaklanacağıdır. Travmatik yaşantının sonrasında kişi, önceki yanılsamalarının farkına varıp yaşama ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirebilir ve yaşamın kestirilemeyen tarafları olabileceğini görüp yeni travmalara hazırlıklı duruma gelebilir; incinebilirliğini ve güçlülüğünü hissedebilir, öğrenebilir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Çok küçük yaşlardan bu yana bir çok değerlendirme ve ölçümlemeye maruz kalarak yetişiyoruz. Lunaparkta bir alete binmek için belirli bir boy uzunluğuna aşmak zorunda kalarak başladığımız hayat yolculuğu istediğimiz mesleği yapabilmek için belirli doğru soru puanına ulaşmak olarak devam ediyor. Terfi alabilmek için belirli bir satış hedefini tutturmak, istediğiniz evi alabilmek için belirli bir maaşa ulaşmak diye ömür boyu sürüp giden bir döngü içindeyiz.

    İlk başaran olmak, birinci olmak, en olmak; ve bunları yapmak için uğraşırken yapamamaktan kaygılanmak hemen herkesin ortak sıkıntılarındandır. Bu sıkıntıların tavan yaptığı dönemlerse lise ve üniversite gibi önemli okulların kazanılacağı sınav dönemlerdir, kuşkusuz. Gençliğin başta duman olduğu, dışarıda kişiyi hedefine odaklanmaktan alıkoyan teknoloji, iletişim kanalları, gençlik istekleri gibi gerçeklerin olduğu bu dönem kişinin önündeki sınavın tüm hayatı etkileyeceği düşüncesiyle çelişerek yüksek bir kaygı yaratır. Bu kaygı kişi hedefinden uzaklaştıkça da hedefine odaklandıkça da artabilir.

    OPTİMUM KAYGI İYİDİR… DOST KAYGI!

    Artan kaygı kontrol edilmesi gereken bir psikolojik yapı olmakla beraber optimum düzey korunduğunda işlevsel bir tarafı da vardır. Kişiye hedefine bağlar, çalışması için gerekli ortamı ve yöntemleri gösterir, dış uyarıcılardan uzak tutar. Nitekim, sınav kaygısını hiç hissetmeyen biri o sınavın olumsuz sonucundan hiç çekinmezse iyi bir sonuç için de çaba harcamayabilir. Bu kaygıya dost kaygı da diyebiliriz. Çünkü bu seviyede tutulan kaygı bir dost gibi kişinin başarısına hizmet eder.

    KAYGININ KONTROLDEN ÇIKTIĞINI NASIL ANLARIZ? DÜŞMAN KAYGI!

    Eğer kaygı optimum düzeyin üzerine çıkmaya başlarsa kişinin performansını olumsuz etkiler. Düşman kaygı olarak nitelendirebilecek bu kaygı çeşidi kişiye zarar verir. Kişi bildiklerini hatırlamakta, aktarmakta, zamanı doğru kullanmakta yani kendini gerçekleştirmekte zorlanır. Kaygının kontrolden çıktığını anlamak için kişinin kendisini dinlemesi gerekir. Aşırı kaygılı kişide fiziksel bir takım değişiklikler oluşur. Kaygı başladığında kişi ajite olabilir. Sınavın gerçekleşeceği sınıfın kapısının önünde sürekli adımlayan, yerinde duramayan kişi bu duruma örnektir. Sınav esnasında kişinin kalp atımı hızlanabilir, elleri terleyebilir, midesi bulanabilir, gözlerini odaklamakta güçlük çekebilir, ağzı kuruyabilir, aklına olumsuz sonuçlar gelebilir, gürültü ve ışık gibi dış uyarıcılardan çok fazla etkilenebilir. Bu belirtilerin hepsi ciddi kaygı göstergesidir. Bunları yaşayan kişi odaklanma güçlüğü yaşar. Bu da kişiyi korktuğu sonuca yaklaştırır. Kişi hak ettiğinden daha az başarılı olur.

    KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET!!!

    Kişi bazen olumsuz senaryolara odaklanır. Sınava giderken yolda kaza olacağı, sınav yerine geç kalacağı, kodlamaya yönelik hata yapacağı, iyi bildiği konuları hatırlamakta zorlanacağı yönünde endişe dolu senaryolar üretir. Bu senaryolar kişinin kaygısını arttıracağı için korktuğu senaryoyu gerçek kılmaya yönelik kişiyi istemsiz bir çabaya sokar. Ve kişi kaygısı ve telaşıyla korktuğu şeyleri gerçekleştirmek için bilinç dışı bir çaba harcar. Buna kendini doğrulayan kehanet diyoruz. Bu yüzden kişilerin mümkün olduğunca pozitif senaryolar kurgulaması, olumsuzluklar aklına geldiğinde bununla mücadele etmesi önemlidir.

    KAYGIYI AZALTMAK İÇİN DESTEK!

    Çoğu durumda kaygı kişileri bir döngüye sokar. Kişi elindeki becerilerle bununla mücadele edemeyebilir. Bu çok normaldir. Çünkü kişi kendine özgü mücadele yöntemlerini ancak bir uzmanla keşfedebilir. Kaygının geleceğini fark etmek, yönetmek ve kontrol altına almak, kaygı yaratan duruma verilen anlamlar, kişinin kendinden beklentileri, rahatlama becerilerini geliştirmesi, hedefine dair doğru bir planlama içinde olması gibi bir çok alan çalışılarak kaygı terapide başarıyla ele alınabilir. Ve kişinin yönettiği sınav kaygısı kişiyi başarıya ulaştıran bir kavram haline gelebilir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

    Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

    Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

    -Aşırı uyarılma

    -Müdahale

    -Büzülme

    Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta herhangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir. Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

    Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

    Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

    Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

    TRAVMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

    Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

    Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

    Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

    TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

    Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlerinden şüphelenme.

    Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yok oluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybedenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

    Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etkilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

    İYİLEŞME

    Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

    İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir.

  • Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşk öyle bir duygu ki; Yüzyıllardan beri üzerine onlarca şiir yazılıp, şarkılar bestelendi fakat yapılan onca şey bile, çoğu zaman o duyguyu ifade etmeye yetersiz kaldı. Bazen hiç bir söz o hisleri anlatmaya yetmedi. İnsanlık tarihinde ne aşklar vardır ki, insanın tüm benliğini esir alacak kadar güçlü.

    İnsanlara dilek dileme hakkı verilse; sağlık, para, huzurdan sonra belki de en çok istenen şey olurdu aşk. Öyle ki doğum günlerinde mum üflenirken mutlu bir aşk dilenir, kişinin inancına göre dilek veya adak yerlerinde mutlu bir ilişki istenir.Kültürden kültüre, kişiden kişiye değişiklik gösterse de aşk, en genel tabiri ile bir kişiye olan sevgi ve o kişiye bağlanma duygusu ile tabir edilir. Platonik aşk ise tek taraflı olan karşılığı olmayan bir aşktır.

    Özellikle ergenlik döneminde sık görülen platonik aşk, duygularını yeni tanıyan ergenin genellikle ünlü, popüler bir kişiye çok yoğun hayranlık duyması, sanatçı hakkında her detayı bilmesi ve hayranı olduğu kişiyi gözünde çok yücelterek, aitlik geliştirme ve böylelikle kendini değerli hissetmesi ile sonuçlanır.

    Bilinenin aksine platonik aşk sadece ergenlik döneminde görülmez. Yetişkin hayatta da sıklıkla görülmektedir.

    Nedir bu platonik aşk?

    Neden karşılıksız aşka tutulur insan?

    Neden söylemeye cesaret edemez ya da bu duyguyu bitiremez? Bile bile lades midir yoksa duyguların takıntılı bir hal alması mı…

    Platonik aşk yaşayan kişiler sevdikleri kişinin her hareketinden anlam çıkartarak sevildiğine dair hislere kapılarak umutlanır. Platonik aşkını gözünde çok değerli bir yere koyar ve o tek kelime ile mükemmelin vücut bulmuş halidir kişi için ve bu duyguyu çok yoğun bir biçimde yaşarlar. Platonik aşk yaşayan kişi için; hayatta sadece aşık olduğu kişi kendisini mutlu edebilir, her şey onunla çok güzel, o olmazsa hayatın bir anlamı yoktur… Kişi duygularına karşılık alamadığı zaman ise karamsarlık ve depresyona girme eğilimde olur. Bu takıntı ileri boyutlarda olursa aşık olduğu kişiyi takip etme, zarar verme, taciz, tecavüz gibi platonik aşkına zarar vermeye yönelik yıkıcı eylemlerde bulunacağı gibi; kendine zarar vermek, acısını hafifletmek için alkol ve madde kullanmak, intihar etmek gibi kendine yönelik yıkıcı eylemler de görülebilmektedir.

    Kişi aslında kavuşamadığı kişiye mi aşıktır yoksa o kişiye yüklediği anlam mı çok fazladır. Bu sorunun cevabı kişinin aşka yüklediği anlamın ne olduğu, aşk ile ilgili beklentisinin neler olduğu çok önemlidir. Çünkü platonik aşk yaşayan kişi hayallerine aşıktır aslında. Hayallerinde oluşturduğu kişiyi karşısındaki bedene yükler ve onu hayal ettiği gibi olduğuna inanır, böylelikle gerçekte olanı değil, görmek ya da inanmak istediğine inanır kişi. Bir süre sonra duygularının karşılığının olmaması ise kişiyi umutsuzluğa sürükler.

    Bazı platonik başlayan aşklar gerçek aşka dönüşebileceği gibi, bazı kişiler ise bunu gerçek aşka dönüştürmek yerine platonik aşk düzeyinde bırakabilir. Bunun birçok nedeni vardır; hayallerinde kurduğu aşkın gerçekleşmemesi, kişiden red cevabı alma kaygısı, kişinin kendisini beğenmeyeceğini ve eleştireceğini düşünmesi bu nedenlerden bir kaçıdır. Kişi öncelikle yaşadığı aşkın gerçekleşme ihtimalinin olup olmayacağını netleştirmelidir. Bunun için ilk adım kişinin ne istediğini bilmesi ve kendine inanması; ikinci adım ise bu aşkın karşılığının olup olmadığını öğrenebilmesi için platonik aşkı ile iletişim kurabilmesidir. Bu süreçte karşı taraftan ya duygularının karşılıklı olduğunu öğrenip bir ilişkiye başlayacaklardır ya da karşı tarafın olumsuz cevabına saygı duyarak platonik aşk saygı çerçevesinde kişide beğeni ve hayranlık olarak kalacaktır.

    Platonik aşk yaşayan kişilerde beklenen; bir süre hoşlanma durumunun olması, ardından zaman içinde bu duygunun bitmesi ile birlikte kişinin sosyal uyumunu bozmaması normal karşılanan bir durumdur. Bunun aksine gerçek dünya ile uyumunun bozulmaya başlaması ya da hayatının merkezine koyduğu kişinin kurduğu hayallerini gerçekleştirememesi ile duygularına karşılık alamayan kişi kızgınlık, öfke ve takıntı geliştirdiği durumlarda ise kişinin mutlaka bir uzmandan destek alması gerekmektedir.

    Kişisel yatkınlıklar ve kişilik biçimi platonik aşkın belirleyicidir. Genellikle

    • Bebeklik ve çocukluk çağında yeterince bakım vereni tarafından yeterince ilgi ve sevgi göremeyip, güvenli bir bağ oluşturamayan kişiler

    • Çocukluk çağı travmaları

    • Kendinde fiziksel olarak eksiklik olduğunu düşünenler

    • Yetersizlik duyguları olanlar

    • Sosyal ilişki kurmakta sıkıntı çeken

    • Bağımlı kişilerde platonik aşk yaşama oranı daha fazladır.

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi Hakkında Temel Bilgiler: Değişim, Çerçeve ve İlkeleri

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi Hakkında Temel Bilgiler: Değişim, Çerçeve ve İlkeleri

    Psikoterapi, kişinin en basitçe kendini daha iyi hissetmesi, sorunlarına bir çözüm bulması için tercih edebileceği profesyonel bir yardımdır. Elbette psikoterapi uygulaması ve psikoterapiden alınan fayda iyi hissetmekten çok daha karmaşıktır. Psikoterapi kişinin kendisiyle yüzleşmesini sağlar, kişinin kendisine dönerek, kendisiyle temas ederek ruhsallığını ve iç dünyasını anlamasına yardımcı olur. Psikoterapiye sadece daha iyi görme, daha iyi duyma ve daha iyi anlama uğraşısı da diyemeyiz. Psikoterapi, kişide ruhsal değişimi sağlayabilir.İç dünyanın analiz edilmesi sayesinde değişim ve dönüşüm mümkün olabilir.İç dünyadaki değişimi kişi, dış dünyasına da yansıtacaktır.

    Bireysel Yetişkin Psikoterapisi

    Psikoterapi, yetişkin bireysel psikoterapi olarak ele alırsak, iki kişilik bir yolculuktur. Kişinin iç dünyasının derinlerine dalacağı; heyecan, korku, kaygı, neşe, sevgi ve nefret gibi birçok duyguyu barındırabilen, birçok geçmiş yaşantının hatırlanacağı; hayallerin, rüyaların ve düşlemlerin gündeme geleceği, terapist ve danışan arasındaki ilişkinin gelişeceği bir yolculuk. Bu iki kişilik ilişki, danışan için önemli konuların işlenmesi için bir alan oluşturur. Bu alanda ‘güven’ önemli bir dayanak olsa da, kişinin iç dünyasına hakim olan güvensizlik ve tekinsizlik temaları da bu alanda çalışılabilir. Psikoterapi, kelimeler aracılığıyla neredeyse her temanın çalışılabileceği özgür bir alan olarak tanımlanabilir.

    Psikoterapi ve Değişim

    Psikoterapide değişim nasıl mümkün olur? Danışanlar bazen psikoterapinin kendilerine bir teknik sağladığından bahsederler, bazen de nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde değiştiklerini ifade ederler. Psikoterapiden geçmeyen birçok kişi kelimeler yoluyla iyileşebileceklerine inanmayabilir. Hem sözel hem sözel olmayan iletişim yoluyla psikoterapide; kişinin geçmiş yaşantılarını nasıl içselleştirdiği ve bunların güncel durumda gerçekdışı bir şekilde karşısına tekrar tekrar nasıl çıktığı, kişinin zihnindeki bilinçdışı bağlantılar, bilinçdışı çağrışımlar, bilinçdışı denklemler, birbirleriyle bağlantı halindeki temalar ve bunların kişiyi ne şekilde etkilediği, gerçeklikle uyumlu olan ve gerçekdışı sayılabilecek algıları, farkında olduğu ve olmadığı yaşantıları, kendisini, kendisi dışındaki kişileri ve dış dünyayı algılayışı ve bunlara yönelik yaklaşımı çalışılabilir.

    Psikoterapinin Sıklığı ve Süresi

    Ne sıklıkta, ne kadar süre?

    Psikoterapiye gitme sıklığı ve süresi esas olarak yardım alacak kişinin kararı ve motivasyonuna bağlıdır, ancak kişi kendini hazır hissettiği takdirde daha sık ve daha uzun bir psikoterapi süreci, kişinin hayatındaki bütün öğelerin derinlemesine çalışılmasına imkan verecektir. Bazen sadece belirli birkaç konuda psikolojik danışmanlık almak istenebilir, böyle olduğunda belki kısa bir süre, belki birkaç seanstan fayda alındığı hissedilebilir, ancak kişinin kendisini derinden anlaması ve köklü değişimler için minimum haftada bir sıklığında ve minimum birkaç yıl devam edilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Uzun süreli psikoterapi ucu açık bir süreçtir, uzun yıllar devam edebilir.     

    Psikoterapi Uygulamasının Çerçevesi – Sabitlik İlkesi

    Psikoterapinin belirli bir uygulama çerçevesi vardır. Psikoterapi seansları için sabitlik ilkesi önemlidir. Sabitlik ilkesi, seansların mümkün olduğunca sabit unsurlar dahilinde yapılmasını vurgular: Sabit bir saat aralığı, sabit bir gün veya günler, sabit bir mekan gibi. Sabit bir dışsal çerçeve, sabit bir terapi ilişkisini mümkün kılar.Süreksizlikler ve kopukluklar içeren içsel çerçeve tamir olma imkanı bulabilir.

    Gizlilik İlkesi

    Psikoterapinin önemli bir diğer özelliği gizlilik ilkesidir. Psikoterapist gizlilik ilkesini itinayla uygulamakla yükümlüdür. Psikoterapiye gelen danışanın kimliği ve psikoterapi çalışmasında anlatılanlar, konuşulanlar psikoterapist tarafından gizli tutulur. Oldukça istisnai olarak meydana gelebilecek, kişinin kendisine veya bir başkasına fiziksel zarar vermesi gibi durumlarda üçüncüler bilgilendirilebilir.

    Psikanalitik Psikoterapi Yaklaşımı 

    Psikanalitik psikoterapide “serbest çağrışım” metodu kullanılır. Bu, kişinin aklına gelenleri mümkün olduğunca serbest yani sansürsüz bir şekilde anlatmasına denir. Bu yöntemle bilinçdışının bilince ulaşması hedeflenir. Psikanalitik psikoterapinin diğer bir aracı rüyaların incelenmesidir. Rüyalar bilinçdışı malzemeye ulaşmaya imkan verir. Rüyaların yorumlanması ve anlaşılması yoluyla kişinin farkında olmadıklarının farkına varması hedeflenir. Psikanalitik psikoterapinin bir başka metodu da aktarım ve karşıaktarım dinamiklerinin çalışılmasıdır. Psikoterapist ve danışan arasındaki ilişkide ortaya çıkan bu dinamiklerin çalışılması geçmiş yaşantıların ve iç dünyanın anlaşılmasını kolaylaştırır. 

    Hümanistik (Danışan Odaklı, Rogeryen) Psikoterapi Yaklaşımı

    Danışan odaklı psikoterapi, terapistin empatik, koşulsuz bir şekilde kabul edici, saydam ve mevcut olmasını içerir. Carl Rogers’a göre saydamlık, ‘-mış’ gibi yapmama ve şeffaflığı ifade eder.