Etiket: Kimi

  • İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    Güven esasına dayalı olur ilişkilerimiz aslında. Birimiz tutkulu bir şekilde bağlanırken karşı taraftaki sadece gündelik ilişkileri için bizimle birlikte olabilir. Bizim ona güvenle bağlanmamız ona çok büyük bir anlam ifade etmeyebilir. Bu etkili bağlanmanın sonucunda kimileri büyük beklentileri alamaz ve aldatılan sıfatıyla karşımıza çıkabilir. Bugün daha spesifik bir konudan bahsedeceğim sizlere. Kafanızdaki düşüncelere tamamen değiştirecek ve ’’Bunu nasıl düşünemedim?’’ diyeceğiniz bir yazı olacağından eminim. Şimdi kafanızı boşaltın , ve bildiklerinizin tamamını sessize alın.

    Karşınızdaki kişinin sizi aldatması sizi sevmediği anlamına gelmez. Kimi zaman erkekler eşlerini daha fazla sevebilmek için ona en yakın kişileri bulur ve onlarla vakit geçirmekten zevk alırlar. Aslında bu durum kimileri için saçma ve alakasız gelebilir. Bu karmaşık ilişki onunla zaman geçirmek ya da onunla tensel anlamda bir şeyler yaşamak için değildir. Eğer aldatılmış bir kadın iseniz ve aldattığı kişi ile yakın bir ilişkiniz var ise onu şimdi düşünüp benzerlikleri birlikte sıralayalım! Ama bu düşünmenin bize gerçekten kazanımları nelerdir onları incelemek için bakalım can acıtmak ya da daha fazla regresyona(Gerileme) uğramak için olmasın :

    • Giyim tarzı ve kullandığı takılar, küpeler, bunların renk ve kombinasyonlarının size benzerliği kimi zamanda birebir aynı olması …

    • Size karşı kullandığı sevgi sözcükleri , dokunuş ve bakışlar…

    • Ve cinsel anlamda sizi karşı kurduğu fanteziler ve davranışlar…

    Bunlar bence karşımızdaki kişinin bize ne kadar benzer olduğunu anlatacaktır. Bu durum partnerinizin ikinci defa evlendiği kadında da göreceğiniz durumdur.

    Bir istatistiğe göre erkekler ikinci ilişkilerinde daha ben merkeziyeçi yaklaşıp kendi çıkarlarını gözetebileceği ilişkiler peşinde koşarlar. Ama zamanla onlar da bu tecrübesiz antrapoz dönemini narsist kimliklerine karşı geldiğini görür çevresine bunu yansıtmamak adına da olsa pişmanlığını  belli etmezler. Peki her erkek bu aldatmadan ders çıkarır ve partnerine geri dönmek ister mi ? Yine yapılan bir araştırmaya göre bu antropoz döneminin belli episodelarında erkek kimi zaman pişman olsa da kapıyı çalıp bir çicekle her şeyi unutturacağını inanı. Ve kimi kadında bu durumu inanıp  ‘’Çocuklarımın babasıdır sonuçta “ deyip kapının eşiğine tamamen arlarlar.

    Sevgili okuyucaklarım ,

    Adatılmalar ve ilişkiler üzerine yaptığım çalışmalar bana yine gösteriyor ki Kadınları bu kadar güçsüzleştiren şeyler erkekleri de ister istemez büyük gösteriyor. Kadınların bu nedenli bağışlayıcı olması daha sonra ki zamanlarda zihinsel geviş getirmeyle biz uzmanların yanında devam ediyor. Bu süreç de kişilerin kafasında “Peki neden bana bu yaptı?” Sorusu kadını erkeğin gözünden küçültüp sizi daha da sevgi dilencisi gösterebilir. Kadında da  durum zamanla kalbini sanki bir dans pisti gibi gösterir. Neden peki tekrardan geriliyoruz? Neden affettik deyip tekrardan bu soruları kendimize sorarız? Aradığımız cevap bize acı vereceği kesin olduğunu bile bile ondan duymak istediğimiz bir çift sevgi sözcüğü müdür? Ya da nedensiz bir öpücük mü ? Her şeyi bırakalım o halde!  

    İyisi mi şunu koyalım aşk çantamıza :

    İnsan TEK AŞK değildir TEK AŞKLIDIR..

  • Bir Gözlerine Baksan

    Bir Gözlerine Baksan

    Metroda çocuğuyla yolculuk etmek durumunda kalan annelere denk gelirim sıklıkla. Kiminin keyifli, kiminin de işkenceli geçen yolculukları çok gözlenebilir oluyor. Bunu gözlemlemek için yapmıyorum. Çok insani bir durum bu.

    Uzun bir yolculuk olacaksa çocuğunun oyalanabilmesi için değişik olanaklar sunanlar oluyor. Kimi tablet ve telefonu kullanıyor, kimi muhabbet ediyor kimi de tartışıyor, gözleriyle ve ağızlarıyla dövüyor. Her ebeveynin farklı bir yöntemi olmasını saygıyla karşılıyorum. Sonuçta her çocuğun mizacı aynı özellikte olmuyor. Kimi ile yolculuk yapmak daha kolay kimi ile daha zor.

    Benim anlamadığım nokta çocukları ile metroya binmeyi göze alan ebeveynin çocuğunun durumunu anlayamıyor olması. İnanılmaz kalabalık ve sıcak bir ortam ama çocuk hırkasıyla oturuyor ve bir süre sonra bunalmaya başlıyor. Gidip o hırkayı çıkarasım geliyor yazık değil mi bu çocuğa diye. Çocuğun uyku sersemliği gelmiş anne onu bir nebze sakinleştirmek yerine uyumadığı için kızıyor, o kızdıkça çocuk daha fazla ağlıyor. Çocuğa bir iki parmak oyunu yaptığımda dikkatini dağıttığımda biraz daha oyalanabiliyor. Yani bir şarkı mırıldanmak, bir el oyunu oynatmak, bir oyuncakla ya da yiyecekle meşgul etmek bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum.

    Bazı ebeveynler görüyorum bebek arabaları ya da sırt çantaları acil durumda alınacaklar çantası gibi hazırlanmış oluyor. Olası her türlü ihtiyacını barındırıyor. Oyuncağı, yiyeceği, suyu, yaş grubuna göre kalemi, kitabı… Çocuğunuz varsa ve cüzdan büyüklüğünde çanta kullanmayı tercih ediyorsanız bu saydıklarımın hiçbiri çok da mümkün olmuyor tabi.

    Az önce metro da iki yaşlarında uyku sersemliği gelmiş bir bebeği gözleriyle, mimikleriyle ve ağzıyla döven bir anneden sonra hissettiklerimi aktarmak istedim sadece. Keşke o ufacık çantanda çocuğunun oyalanabileceği birşey olsaydı. Yok muydu? En azından bir gözlerine baksaydın da çocuğunun gözlerindeki sıkıntıyı görseydin. Çünkü ben bir yabancıydım ama iliklerime kadar hissedebilmiştim.

  • Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Nefretin, şiddetin, telaşın, ikililiğin, güç savaşlarının anlamsızlığı…

    Hedef? Anlayabilen yok… Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bir sürü komplo teorisi var. Kimi politik, kimi siyasi ama hepsinin bir ortak noktası var: İnsanlık ölüyor.

    Vahşi bir kapitalist düzenin içinde kaybolmaya başladık. Kimileri bunun farkında, kimileri değil. Farkında olanların kimileri oyunun dışında donakalmış şekilde kimileri buna rağmen oyunun içinde.

    Çıkış yolu yok gibi. Kader, alın yazısı gibi insanın kendisini rahatlatmaya çalışan cümleler ve ideolojiler yayılmaya çalışılıyor ama nafile. İşe yaramıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

    Canlar ölüyor, cefalar çekiliyor, egolar büyüyor, kin ve nefret salgın bir hastalık gibi yayılıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen de kalmadı çünkü herkes az ya da çok etki altında.

    Bunun sorumlusu kim? Devlet mi, politik liderler mi, tanrı mı? Hiç biri.. Neden dönüp kendimize bakmıyoruz? O kadar mı küçük görüyoruz kendimizi ya da o kadar büyük olduğumuzu mu anlayamadık?

    Küçük ya da büyük fark etmez ama bir uyanış lazım ve bu uyanış için herkes eşit derecede sorumlu.

    Psikolojideki Gestalt yaklaşımına göre, “bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazladır”. Bu ne demektir?

    Örnegin; harfler tek başlarına bir şeyi ifade etmezler ama birleşince anlamlı bir cümle meydana getirirler. Başka bir deyişle, hafler olmadan cümleler olmaz. Her harf birbiriyle etkileşim içine girince cümle ve cümleler etkileşim içine girince bir anlam ortaya çıkar.

    Bizim hayatımızın anlamı ne? Bütün burda gizli. Peki bu anlamı oluşturan parçalar ne? Amaç ta burda gizli…

    Parçalardan mı başlamak lazım bütünden mi? Bunun bir kuralı yok, büyük resmi görebilmek yeterli.

    Şu an içinde yaşadığımız dünyaya bakacak olursak amaç “üretmek, tüketmek, üretip tekrar tüketmek, tükettikçe büyümek, güçlenmek ve kazanmak” gibi duruyor. Bu buz dağının görünen kısmı ama altında bambaşka dinamikler var.

    Ne için üretiyoruz farkında mıyız? Teknoloji ürettik ve şimdi teknolojiden korkmaya başladık. Para ürettik, paranın esiri olduk. Bilgi ürettik, bilginin içinde kaybolmaya başladık. Üretirken unutmaya başladık.. Değerlerimizi, insanlığımızı, maneviyatımızı, benliğimizi..

    Oyunu kurallarına göre oynuyoruz. Tek derdimiz “ben nasıl hayatta kalırım?”. Hayatta kalabilmek için çalmak, yalanlamak, aldatmak, öldürmek serbest. Çünkü ipin ucu kaçtı. Çünkü kendimizi savunmalıyız. Yoksa yok olacağız.

    Bunun sonu var mı? Bir gün biter mi? Tanrı mı yardım edecek? Siz bir Tanrı olsanız nasıl bir yol çizerdiniz?

    Ben bir Tanrı olsam önce kendimden başlardım. Kendimi ve benim dışımdaki herkesi eşit görerek işe başlardım. Ben kazandıkça diğerleri de kazansın, ben kaybettikçe diğerleri de kaybetsin. Sistemi böyle kurardım.

    Yalan mı söylüyorum, bana da yalan söylensin. Birini mi aldatıyorum, ben de aldatılayım. Birine veya birinin sevdiğine zarar mı veriyorum, ben veya benim sevdiğim de zarar görsün. Hak mı yiyorum, benim de hakkım yenilsin. Mutlu mu ediyorum, ben de mutlu olayım. Paylaşıyor muyum, benimle de paylaşılsın. İlgileniyor muyum, benimle de ilgilenilsin. Seviyor muyum, ben de sevileyim.

    Tamamen etki tepki.

    Bu açıdan bakınca daha karlı değil mi? O zaman ortak bir amaç edinmez miyiz?

    Psikodramanın kurucusu Moreno, “insanların ve toplumların en büyük hastalığının kendileri gibi olmak yerine bir başkası gibi olmaya çalışmaktır” demiştir. Bu tamamen sürü psikolojisine dayanmaktadır. Sürü psikolojisi kişilerin bir davranışı, düşünce biçimini, tutumu basitçe ‘herkes yapıyor’ diye benimsemesi olarak tanımlanabilir. Eğer bir tutum ya da inanç kalabalık bir grup tarafından kabul görüyorsa başka bir kişinin de aynısını benimseme olasılığı artmaktadır.

    Sürüyü bir bütün olarak ele alacak olursak, bu bütünün parçaları kimdir? Bireyler.  Bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazla ise, o halde bireylerdeki değişim farklı bir bütün oluşturur.

    İşte ben Tanrı olsam böyle bir bütün oluşturmaya çalışırdım. Bunun için de önce kendimden başlardım. Nefretin yerine sevgiyi, kavganın yerine barışı, öfkenin yerine anlayışı, bölücülüğün yerine birliği koymaya çalışırdım. Bu şekilde belki yeni bir sürü oluşturmayı başarabilir ve değişimi sağlayabilirdim.

    Benimle olmaya var mısınız?

  • Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocukların da depresyona girebileceği bilgisi yaygın bilinen bir durum değil. Kliniğimizde gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde kimi ailelere “çocuğunuz depresyona girmiş olabilir” dediğimizde genellikle aldığımız cevap: “ne derdi var ki, daha çocuk o!” şeklinde oluyor. Aslında depresyon sadece yetişkinler için tanımlanmış olan bir duygudurum bozukluğu değil. Kimi zaman çocuklar da depresyona girebiliyor.

    Bu noktada asıl problem tanının koyulma zorluğunda ortaya çıkıyor. Çocuklar kendilerini yetişkinler kadar iyi ifade edemedikleri ve duygularını değerlendiremedikleri için depresyona girmeleri halinde bu durumu saptamak güçleşiyor. Ancak bu konuya dair bilgisi olan ebeveynler ya da klinisyenler tarafından sorun saptanabiliyor.

    Çocuğum depresyonda mı?

    Yetişkin depresyonu ve çocukluk çağı depresyonu arasında bir takım farklılıklar vardır. Değerlendirmeyi de buna göre yapmak gerekir. Bir yetişkin depresyona girdiğinde aktivitesi azalır, kendi içine kapanır ve hareketsizleşir. Söz konusu çocuk olduğunda tam aksine; aşırı hareketlilik, kızma, bağırma ve bir takım yıkıcı davranışlar görülebilir. Çocukluk çağı depresyonun diğer belirtileri ise; aşırı kaygı, kendini değersiz hissetme, duygusal patlamalar, gerginlik, çabuk sinirlenme, akranlarla iletişimin azalması, okul başarısında düşme, ebeveyni yitireceğine dair inançlar, daha önceden keyif aldığı aktivitelerden kaçınma, yeme ve uyku düzeninde değişim (artma ya da azalma) olarak sayılabilir.

    Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken kritik noktalardan biri de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile çocukluk çağı depresyonunun belirtilerinin kimi zaman birbirine karıştığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hiperaktivitesi olan çocuk sürekli olarak aşırı hareketlidir; fakat depresyonda olan çocuk kimi zaman durgun kimi zaman hareket halindedir.

    Çocuklar neden depresyona girer?

    Çok sevdiği bir kimsenin kaybı, başka bir yere taşınma, okul değişimi, anne ve babanın boşanması, çocuğun arkadaş edinememesi ve yalnız kalması gibi durumlarda çocuk depresyona girebilir.

    Ne yapmalıyım?

    Depresyon gibi durumlarda aileler mutlaka bir çocuk-ergen terapistine danışmalıdırlar. Bu problem tedavi edilmediği durumlarda giderek kemikleşen ve şiddetlenen bir problem haline gelmektedir. Hatta bu problem yanı sıra başka sorunların da oluşmasına sebep olabilmektedir. Örneğin; kişinin depresyonundan dolayı okul başarısı düşerse ileri ki yıllarda da başarılı olamayacak, depresyonundan dolayı sosyal anlamda izole bir birey haline gelecek ve toplum tarafından  reddedilecektir. Bu da süreç içerisinde kişiyi öfkeli, agresif, kaygılı ve başarısız bir kişiye dönüştürecektir.

    Sonuç olarak; çocukluk çağı depresyonu yetişkin depresyonu kadar ciddi bir duygudurum bozukluğudur. Gerekli hassasiyetin, durumun farkedildiği andan itibaren gösterilmesi gerekmektedir.

  • İnsan Neden Evlenir?

    İnsan Neden Evlenir?

    İnsan neden evlenir sorusunu düşündüğümüzde herkesin verdiği cevap değişmektedir. İnsan sadece aşık olduğu için mi evlenir? Söz konusu sadece hoşlandığı partnerle aynı evde nefes solumak, aynı yastığa baş koymak mıdır? Tabi ki sevgi-aşk, evlilik için en büyük sebeplerden biridir ama dahası var.
    Toplumumuzda “evlilik yaşın geldi” diye gençlerin çok fazla işittiği bir cümle ve evlilik yaşı anlayışı mevcut. Evlilik yaşı kaçtır diye düşündüğümüzde bilimsel hiçbir açıklaması bulunmamakla birlikte genellikle 20-30 yaşları arasındaki gençler bu baskıya maruz bırakılmaktadır. Bu baskı sonucunda gençler de evlen-meli, -malı eylemi içerisine girebilmektir. Bu -meli, -malı durumunun altında aynı zamanda gençlerin, ailelerinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyması da yatmaktadır. “Evlilik çağı gelen genç” ailem benim mürüvvetimi görsün ailem mutlu olsun düşünceleriyle değer yargılarında ailesini, kendisinin ön sırasına almaktadır.

    Kimi evlilikler varoluşçuluk esasına dayanarak bir nevi geleceğe yatırım şeklindedir. Geleceğe yatırım derken akıllara maddiyat gelmesin. Bu durum tamamen sonrayı düşünme, gelecekte geçirilecek yaşamla ilişkilidir. “Ya gelecekte yalnız kalırsam?” sorusu birlikteliklerin doğuşunu beraberinde getirir.

    Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerde neslinin devam etme isteği gibi bilindik düşüncelerin haricinde bir de başkasının ona muhtaç duymasından duyulan haz vardır. Kimi çiftlerde partner belirleme süzgeci “tam bir aile babası!” ya da “bu kadın çocuklarına çok güzel analık yapar.” ve benzeri cümleleriyle oluşmaktadır. Çocuk sahibi olmak için yaşanılan evlilikler, çiftler için hem kendilerine hem de hayata dair bir katkıda bulunma isteği olarak da açıklanabilir.

    Tüm bunların yanında kimi biriyle yaşam nasıl olur, insanlar neden evlenir gibi merak dolu sorularına yanıt ararken, kimi hayata dair güven duygusunu geliştirmeyi planlamaktadır. Kimi bekarken yaşadığı evdeki sorunlardan kaçarak yeni bir limana sığınabilmek için evlenirken, kimi önüne gelecek bir tabak aş için kimiyse koruyup kollayan bir omuz, dirsek için evlenmektedir.
    İnsan neden evlenir sorusunun cevabı kişiden kişiye değişmektedir. Herkesin isteği, beklentisi her konuda olduğu gibi bu konuda da farklıdır. Nedeni ne olursa olsun, aradaki sevgi, saygı ve sadakat pencerelerinin daima korunduğu huzur dolu birliktelikler dilerim.

  • Karne Günü Ebeveynlerin Aldığı Not

    Karne Günü Ebeveynlerin Aldığı Not

    Karne günü çocukların dönem boyunca ya da sene boyunca göstermiş olduğu performans değerlendirmesinin belge şeklinde alındığı gündür. Bu gün eskiden e-okul sistemi kullanımda değilken daha önem teşkil ederken günümüzde de hala büyük önem taşımaktadır.

    Neler olur karne gününde? Çocukların kimi alacağı belgenin heyecanıyla okula giderken, kimi eve döndüğünde ailesinin tepkisinden korkarak okula gider. Kimi sevinç göz yaşları döker çünkü bu çocuğumuz 95 aldığında da 100 almadığı için ağlar. Kimiyse evde alacağı cezaları, bağırış seslerini ve bu sefer kimin takdir belgesiyle kıyaslanacağını düşünerek ağlar.Daha da ötesi kimi çocuğumuz geleceğe dair “bunda sonra…” cümleleri kurar.

    Aslında karne günü en büyük notu ebeveynler takındığı tavırlarla alır.

    Çocuklarınızla aranızda farklı bir iletişim bağının olduğunu, onların sizi anlayacağını ve onları üzmek istemeyeceğinizi tahmin ediyorum.Benim burada ilgilendiğim konu tavırlarınız doğrultusunda çocukların hissettikleri ve iç muhakemesi.

    Neler yapılabilir?

    •Karne günü çocuğunuz eve geldiğinde kalkık kaş, meraklı gözlerle “gel bakalım, getir karneni” diyerek söze başlamayın. Önce halini hatrını, gününün nasıl geçtiğini sorun. Çocuk karneye değil kendisine önem verdiğinizi hissetsin.

    •Karneyi gördüğünüzde önceliğiniz iyi notları görüp iyi notlar hakkında konuşmak olsun, eğer karnede zayıf ya da düşük notları görüp hemen tepkiye başvurursanız çocuk da kendisini savunmaya alabilir.

    •Düşük notların olduğunu zaten artık e-okul sisteminden takip etmiş olmalısınız. Bu durum aslında sizin için bir sürpriz olmamalı.

    •Düşük notlar konusunda nasihatlara başlamadan önce çocuğunuza bu notlar hakkında ne düşündüğünü sorun. Sizin söylediklerinizdense kendi düşünceleri daha çok aklında kalacak ve sonrasında çalışmasına ona göre bakacaktır.

    •Son olarak katılıp katılmadığınıza veya kendi düşüncelerinizi “komşunun kızı, amcanın oğlu” diyerek kıyaslama yapmadan sadece kendi çoçuğunuzu düşünüp ona ve ailenize değer vererek belirtiniz.

    Çocuklarımıza ve sizlere başarılar ve iyi tatiller dilerim!

  • Öfke kontrolü ve farkındalık

    Öfke kontrolü ve farkındalık

    İnsandaki temel duygulardan bir tanesi olan öfke konusunda aslında birçoğumuz fazla ön yargılıyız. Aslında sorun öfkede değil öfkenin kontrolsüz olarak deneyimlenmesinde diyebiliriz. Yani öfke eğer kontrol edilebilirse ve ihtiyaca uygun yaşanırsa; insana enerji veren, boşalım sağlayan, sınır çizme ya da hayattan alabileceklerini almasını sağlayan bir duygu.

    İnsan doğduğunda her konuda olduğu gibi nötr ya da çift kutuplu doğuyor. Yani değişen koşullara göre ihtiyaç duyduğunda öfkeli, ya da sakin konumda kalıyor ancak sonradan ona yapılan düşünce ve inanç yüklemeleri ya da yaşanılan deneyimlerden dolayı, kimilerimiz öfkenin kötü ve tehlikeli olduğuna dair kayıtlar yapıyoruz. Kimilerimiz gerektiğinde kullanılabilir ve işe yarayan bir duygu olduğunu farkediyoruz.

    Kimi zamanda sevdiklerimize öfkelenmemeliyiz kaydı yapıyor ve sadece onlara karşı savunmasız, sınırsız yaşamaya başlıyoruz. Kimilerimiz erken çocukluk dönemlerinde seyrettiğimiz modellerimizin öfkesine tepki duyup “dallarımızı budayıp, hiç öfkesiz” yaşamaya çalışıyoruz. Kimilerimiz yarım kalmış işler, travmalar nedeniyle öfke konusunda kısa devre potansiyelleriyle yaşıyoruz.

    Öfke kontrolünde temel ilke; başa dönmek yani nötr konumdan ihtiyaca uygun öfkelenebilme becerisi kazanmaktır. Kutuplu düşünme tarzı yani herşeyin kutbuyla mevcut olduğunu kabullenmek, “iyi kadar kötünün de sorumluluğunu almak size doğal bir öfke – direnç ve töleransı kazandırabilir. Örneğin aşırı verici biri iseniz beklentiniz, hayal kırıklığı ve öfke patlaması riskiniz artar .Ya da aşırı sakin biri iseniz ve öfkenizi hiç kullanamıyorsanız ani patlamalara yada anksiyete bozukluklarına hazır olmanız gerekir.

    Bunun dışında  yarım kalmış enerjisini sürdüren durum ve travmalara karşı farkındalık kazanmak bu durumlarla karşılaştığınızda kısa devre tarzı öfkelenmenizi engelleyebilir. . Kazanılan bu farkındalık deneylerle basamak basamak hayata katılmalıdır.

    Not: bu yazımda psikiyatrik durumlardan kaynaklanan öfke problemlerine değinmedim.