Etiket: Kim

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Bana İyi Gelen Biri

    Bana İyi Gelen Biri

    Aslında kimse için iyi veya kötü diyemem ! Sadece kimi insanlar vardır çıkarları çerçevesinde aynen öyle davranırlar. Bu yüzden onlara sen kötüsün dememiz ne kadar insancıl olur. Doğrusunu söylemek gerekirse aslında kimileri vardır, -Bana çok iyi geldin- diyebileceğimiz nadir insanlardır. Aslında tam da bunu dile getirmek istiyorum. Unutmayın ! Arzu ve isteklerimiz yerine gelmediği zaman o kişi dünyanın en kötü insanı değildir. – Bana -iyi gelmiyorsun- demeyi bilmemiz gereklidir. Buradan gerçekten bir mesaj vermek istiyorum herkese. Sizler kabul etseniz de etmeseniz de fikirler,düşünceler değişebilir. Hatta hatta alışkanlıklarımızın yerini – bunu asla yap(a)mam – dediğimiz zamanlarda gelebilirbir 

    Bir diğer konuda  arkadaşlarımız ya da dostlarımızın buna şaşırarak bakması bugünlerde kafamda bir alay konusu olmaya başladı. Neden mi peki ? İnsan sürekli seven aşık olan ya da değişen bir varlıktır. Aslında insanı insan yapan da bu dur. Bu bir sitem yazısı olmasın o halde. Daha normal bir duruma çevirmek adına şöyle örnek verelim. Tercihini Sarı saçlı kumral kadınlardan kullanan birinin zamanla gülüşünden dolayı esmer kıvırcık saçlılara doğru yöneltmesi kadar normal bir durum . Neden peki tercihlerimiz ya da seçimlerimiz bizim bu kadar sabit olması gerektiğini söylüyorlar. Kim bilir belki de iç sesimiz konuşuyordur.Uzun zaman önce bir arkadaşımız anlatıyor : Daha önce her şeyiyle mükemmel giden bir ilişkimin 2. Ayında fark ettim bunu. Kendisi çok bakımlı ve bilinçli biri. Geziyoruz , vakit geçiriyoruz her şey on numara beş yıldız. Daha sonra fark ettim ki aslında ben bu kişiye aşık olamıyorum. Sadece aşık olduğumu zannediyorum.Fikirlerimiz,düşüncelerimiz iyi hoş beni anlıyor beni seviyor hatta hatta değer verip daha önceki insanlara yapmadıklarını da yapıyor. Bundan eminim çünkü çocukluk arkadışımdı kendisi. Neden bitti diye sormadım açıkcası . Şaşırdı zaten. Direkmen söyledim. Bu kişiyle iyi ki daha fazla vakit geçirmedin çünkü sen bu seferde neden ben aşık olamıyorum diyecektin o kesinlikle kötü biri değil. Dedim. Hafifçe gülümsedi ve kahvesini yudumlamaya devam etti. 

    Aslında burada da demek istediğim şudur: 

    Hiç kimse iyi veya kötü değildir.

    Sadece bana iyi gelen insan vardır. Zaten o kişiler her zaman bulunmazlar. Alacakaranlıktaki gibi gecenin belirli saatlerinde gelir ve yaramıza merhem olur giderler. Peki sana iyi gelmeyen kişiler ne yaparlar ?  Bu tarz insanları da yargılamamak onlara size iyi gelmeleri için vakit vermekte bence bir yol olabilir. Dediğim gibi kötü insanlar demiyoruz kesinlikle. Sadece bana iyi gelmedin diyoruz. Çünkü bize iyi gelmeyen, bir başkasına iyi gelebilir. O halde bir taktik verelim. Bize iyi gelen bireylerin yanındaki bireyler de bize zamanla iyi gelmeye başlayabilir. Bir tür çekim gibi düşünelim. Dostumun dostu benimde dostumdur.

  • Kendinizle İlişkiniz Nedir?

    Kendinizle İlişkiniz Nedir?

    Birey psikososyal gelişimini tamamlamaya başladığı aşamada gelişir, kendini tanıyan kişi; kendisiyle ilişkiyi kurmaya başlamış demektir. Varoluşsal dengede her canlı doğar, büyür ve ölür. Bu dengeyi tamamlarken ne gibi süreçlerden geçtiğimiz, kim olduğumuz ve neler yaptığımızı daha sağlıklı algılayabiliriz.

    Gelişim süreçlerinde kimlik arayışı hepimizin içgüdüsel olarak tamamlamaya çalıştığımız bir evredir. Bu evrede tüm yaşamsal döngüler bizi geliştirir. Bu döngüde hayattan beklentilerimizle beraber kişilik yapılarımız oturmaya başlar. Kendimizi tanıma evresi bizleri karakterimizle tanıştırır. Kendimizi tanımaya başladığımız anda kendimizle ilişkimiz oluşmaya ve evre evre gelişmeye başlamış oluruz.

    Peki sen kimsin?

    Bu soruyu kendimize ne kadar sıklıkla soruyoruz? Kim için yaşıyor, kim için kendi benliğimizden ödün veriyoruz? Elbette bu soruların cevabı olarak ‘ kendim için ‘ dediğinizi duyabiliyorum. Ancak hayat bize bir takım maskeler takmak ve bir takım rollere büründürmek için yaşamsal deneyimler tattırır. Bu deneyimler acı ya da tatlı olabilir. Birey kendisiyle ilişkisine bu deneyimler sayesinde ulaşır.

    Yaradılışımız gereği kendimizi sevmek, korumak ve kollamak için yaşarız. Yaşam sürecinde araya başka ilişkilerin girmesi bizi benliğimizden ayırabilir. Bu noktada kim olduğumuz konusunda takılıp kalabiliriz. Karakterimizin bütünlüğünü yaşadıklarımız oluşturur. Ve her evrede kendimize kim olduğumuzu sorma ihtiyacı hissederiz. Ancak gelecek cevap bizi bazen korkuttuğu için bu durumu dağın görünmeyen kısmında gizleriz. Şuan ki kültürel yapıda aslında kendimiz için değil başkaları için yaşamayı tercih etmemizde bunun örneğidir. Bu yüzden kendi benliğimizi içimizde bastırabiliyoruz.

    Kendinizle ilişkiniz nasıl olmalı?

    İşe önce kendinizi tanımaktan başlayın. Bu cümle tüm düğümleri tek tek çözecektir. Kendini tanıyan, anlayan, ne istediğini değil ne istemediğini bilen ve kendisine değer veren kişi benliğine kavuşabilir. Kendisiyle sağlam ilişki kuran kişi sağlıklı beraberlikler yaşar. Hayatın anlamlı devam edebilmesi için kendinizi tanımalı ve o çerçeve de hareket etmelisiniz.

    İşte asıl yapmanız gereken kendinizle sağlıklı ilişkiyi nasıl oluşturabileceğinizi bilmenizdir. Bununla tanıştığınızda ilişkiyi oldukça anlamlı kurabilir ve daha kaliteli bir benlik süreci yaşarsınız. Bu durum hayatınızda ki birçok süreci etkilediği gibi mutlu beraberlikleri de beraberine getirir.

    Önce sürece kendinizi tanımaya, sevmeye, kabul etmeye ve değer vermeye başlayarak yapabilirsiniz…

  • Limbik Ferhat

    Limbik Ferhat

    Bana sizlerle her çarşamba günübuluşma imkanı veren Ekspres ailesine en içten teşekkürlerimi sunuyor ve yazıma bir soruyla başlıyorum:

    Limbik Sistem nedir? Güzel yurdumun insanı anlamını bilmediği bir söze denk geldiğinde şaka yollu sorduğu“ekmeğe dürülür mü bu, yenir mi ki?” sorusuna cevap vereyim:“HAYIR EKMEĞE DÜRÜLMEZ, beynin bir bölümüdür.”

    Sistemin önde gelenlerinden Hipotalamus,Talamus, Amigdala ve Hipokampüs kardeş kardeş geçinmekteler vebizleri de türlü türlü hallere sokmakta bir hayli marifetlidirler.Ne mi yaparlar?

    Sayayım :

    1.Hafıza

    2.Öğrenme

    3.Duygularımızı denetleme (aşk, korku, tiksinme, nefret vb.)4.Cinsellik ile ilgili konular

    5.Motivasyon(Gaza gelme)

    6. Hormonların ne kadar salgılanacağı gibi işlere bakarlar.

    Peki ya Ferhat kim?

    Bu Ferhat var ya, hani Şirin’e tutulup dağı delen, o deli işte.Hatırladınız mı? Efsaneyi hatırlayamayanlara ve bilmeyenlere gelsin: Ferhat güzeller güzeli Şirine sırılsıklam aşıktır, işin kötü tarafı Şirin’in kıskanç ablası da Ferhat’a vurulmuştur. Ferhat Şirin’i ister, bizim kıskanç ablada koca dağı işaret eder, del şu dağı, getir suyu, al Şirin’i der. Bizim aşık, alır balyozu vur Allah vur, deler koca dağı sonra suda boğulur falan….

    Edebiyatçıların, şairlerin kara sevda dediğine gelin biz Limbik Sistemin aşırı çalışması diyelim. Kimsede bize haksızsınız diyemez .                                      Ferhat’ın o koca dağı delmesini sağlayan sabırdan (motivasyondan) kim sorumlu? -Limbik sistem. Ferhat, Şirin’in eşi olmasını istiyordu (cinsellik) bu kimin işi?                                  -Limbik sistem. Şirine sırılsıklamaşıktı (duygudüzenleme), bundan kim sorumlu? -Limbik sistem.Gel de deme şimdi LİMBİK FERHAT diye.

    Ferhat’ı, Ferhatları ayıpladığım sanılmasın çünkü bazı engeller Ferhat olmadan aşılmıyor.Bir liseli genç için üniversite Şirindir, sınavlar dağ; bir baba için Şirin çocuklarının mutluluğudur, dağda tabi ki geçim derdi. Bende örnek çok.Peki limbik sistemimi nasıl daha verimli kullanabilirim? Bunun cevabı da kalır bir başka yazıya.Her şey gönlünüzce olsun. Başarıya giden yolda suya dikkat!

  • Ezik Hissetme Psikolojisi

    Ezik Hissetme Psikolojisi

    Ezilmişlikten gelip ezmeye giden, kişinin kendini her durumda yetersiz hissetmesi ve durumunu özetlerse de “özgüvenim yok benim” demesi…

    Bana göre; özgüven her insanda vardır. Duruma göre azalır ya da artar.

    Mesela sen beyin ameliyatı nasıl yapılır bilemeyebilirsin çünkü işin bu değil ve senin çok iyi yaptığın bir işi de başka biri yapamayabilir. Fakat bu durum ne seni ne onu yetersiz yapar. 

    Yine de sen kendini yeterli görebileceğin bir durumda bile sürekli şüphede hissediyor, emin olamıyor ve yetersizlik duygusuna kapılıyorsan öncelikle sana bu duyguyu temelde kimlerin atmış olabileceğine bakabilirsin. Bizim kişiliğimizin büyük bir bölümü 0-6 yaş döneminde oluşuyor bu nedenle yetersizlik gibi temel taş bir duyguyu sana yükleyen ve seni sürekli ezik, özgüvensiz, beceriksiz ve güçsüz hissettiren kişi çoğunlukla bu dönemde muhatap olduğun sana bakıcılık etmiş kişilerdir. 

    Çocukluğumuzda bize bakan kişilerden aldığımız olumlu-olumsuz duyguların, bugünümüze güncel formlarıyla kesinlikle sirayet ettiğini iyi bil.

    Yaptığın aktarımları da bulur bozarsan işin daha da kolaylaşır; Şimdiki hayatında sana yetersiz hissettiren kişiyi zihnin geçmişindeki hangi figür yapıyor?

    >Şimdi tekrar düşün; bu eziklik duygusunu, yetersizliği kim sana yükledi? Bu duygular temelde kime ait duygulardı  ve sen kimden aldın? Kim senin fazla dikkat çekmeni ve görülmeni istemezdi, seni sürekli utandırırdı ve her yaptığını eleştirirdi? 

    Senin hayatında yeterli olduğun alanlar, işler neler? Ne yapsan kendini yeterli hissedersin? 

    Unutma; Sen bir şeyleri çok iyi yapıyorsun ki bu günlere kadar gelebildin! En mükemmel, en iyi, en süper, en kusursuz olmak zorunda değilsin. Önemli olan “YETERLİ” olması,  yeterince olması… Niyet ettim bu günden itibaren kendimi yeterli görmeye. . !

  • HANGİSİ DAHA KOLAY..EVLENMEK Mİ BOŞANMAK MI?

    HANGİSİ DAHA KOLAY..EVLENMEK Mİ BOŞANMAK MI?

    Evliliklerimizi çoğunlukla hayallerimizi karşılayacağını düşündüğümüz için yaparız ve hep uzun sürmesini bekleriz… Oysa ki zaman geçtikçe evli olan herkes bunu bilir, flört ederkenki insan ile evlenilen insan arasında dağlar kadar fark olduğu anlaşılır. Bunu anlamak 2-3 yıl sürer. Emin olmak için birkaç yıl daha, acaba düzelir mi için 2 yıl, biraz da itelim kakalım, işte 10 yıllık evlilik ve artık bitirmeye karar vermişiz bir bakarız ki.

    Ben şahsen, evlendikten sonra hem evlenmenin hem de evliliği bitirmenin ne kadar zor olduğunu anlayanlardan biriyim. Uzun süre belirli bir düzen kurduktan sonra, onu bozmak için hamle yapmak gerçekten zor.

    Her şeyi düşünmek zorundasınız, evlenirken yaptığınızdan daha çok hem de. Çocuğun velayeti, okulu, evdeki eşyaların paylaşımı, sahip olunan taşınmazlar… peki ya köpeği kim alacak?.

    Ailelere kim haber verecek?. Kavga gürültüleri bilen var, bilmeyen var. ‘Tekrar deneseniz evladım be’ sözlerini kim bertaraf edecek? Kim başvuracak boşanma için?. Kim başvurursa o tazminat alamıyormuş. Öyle mi? Hayır, hayır o bir safsata, öyle bir şey yok. Her iki taraf da isterse çok kısa sürede, hatta avukatsız bile hallediyorsunuz bunu.

    Bazen ben şöyle yaparım, olmamış olayları olmuş olarak kabul eder ve ne hissettiğime bakarım. Boşanmış olsak, böyle hissetsek; her şey daha mı iyi oluyor, nasıl hissederiz kendimizi?. .Öyle ya, yıllar süren, kağıt üstünde kalmış bir anlaşmayı bitirmekten bahsediyoruz ve elbette bir provasını yapmak lazım.

    Kendinizi dul gibi hissediyorsunuz -gerçi şimdi artık kimliklerde bekar yazıyor- ütülenecek gömlek yok, etraftan çorap toplamak yok, aldattı mı aldatmadı mı paranoyaları yok, annesi ne dedi babası ne yaptı yok, güzellik maskelerine verilen paralar yok, futbol maçlarına kota koyan da yok, geç geldin vıdıvıdıları yok, hep aynı kişiyle gece yatağa girme sıkıcılığı yok, – bu erkelere bunaltıcı gelirken , kadınlar için çoğunlukla huzurun, güvenin bir belirtisidir- hafta sonlarına karışan yok, yani yok yok…

    Güzel aslında değil mi.. sonra birden neden evlendiğinizi hatırlarsınız ki bu sizi karmaşık duygular içine iter. Yine başladığınız yere dönersiz. Düzeltebilir miyiz? Belki 1-2 yıl daha.. Boşa giden yıllar demektir…Eğer bu kadar zaman evli kaldığınız birinden boşanmayı düşünüyorsanız, uzatmanın anlamı yok demektir. Geçmişteki jenerasyon ne için evlenmişti bundan pek emin değilim ama kendi jenerasyonumu az çok anlayabilirim.

    Toplumsal baskılar, gelenek görenek bir araya gelir ve hayatını yönetmeye başlar, istediğiniz gibi yatağa girebilmek için kendinizi evlenmiş bulursunuz. Fazla tanımadan, tanıyamadan.

    Flört ederken; o kısıtlı zamanda hep güzel şeylerden konuşur sohbet ederiz, sanki hayat boyu böyle gidecek gibi. Kimse o buluşmalarda; dağınık biri olduğundan, saçlarının döküldüğünden, sinir hastası bir annesi olduğundan, kısır olduğundan, kahveye gittiğinden, horladığından, temizlik hastası olduğundan, çocuk istemediğinden bahsetmek istemez. Çünkü bunlar sevgilinizi elinizden kaçırtabilir. Aslında evlilikten daha çok ciddiye alınacak bir şey varsa o da flörttür. Bizi hatadan döndürür.

    Şu anda bebek bekleyen iki arkadaşım var. Onlar benim gibi yapmadılar ve hemen evlenir evlenmez çocuk yapmadılar. Çeşitli sebeplerle zaman geçtikten sonra çocuk yapmayı düşündüler.. İyi de ettiler. Kutlarım. Hem çocukları olacağı için, hem doğru karar verdikleri için.

    Yıllar yıllar süren evlilikler çok eskilerde kalmış. Artık şimdiki nesil pek taviz vermek yanlısı değil. Böylelikle fazla dayanıklı olamıyorlar. Maddi sıkıntılar, kişilik çatışmaları, aile anlaşmazlıkları, çok da sağlam olmayan evlilikleri temelden sarsıyor. Belki önce dürüst olmayı öğrenmeliyiz, sonra bireyselleşmeyi, büyüdüğümüzü kanıtlamayı, o kozayı yırtıp çıkabileceğimizi göstermeyi ve en önemlisi gelenek göreneklere her şeyimizi dayandırıp istemediğimiz şeyleri yaşamamayı başarmalıyız. Evlilikler toplumda çok tasvip edilen hatta zorlanan bir kurumdur. Yanlış kararlarla insanların hayatlarının yara aldığını bilmek istemezler. Mutsuz bir toplumun da temellerini atmaya böylelikle başlarız…

    Aşık olalım, sevelim, her şeyi konuşalım, evlenelim, deneyelim, olmazsa hayatlarımızı mahvetmeyelim….

  • En İyi Aile Modeli ”İşlevsel Aile ” Nasıl Olunur?

    En İyi Aile Modeli ”İşlevsel Aile ” Nasıl Olunur?

    Sizin de bildiğiniz gibi çocuk eğitimindeki sihirli değnek; anne ve baba arasında kurulan ilişki ve iletişim
    bağlarıdır.
    Çocuk; ebeveynleri arasındaki kurulan iletişim biçimlerinden zihninde kendisine ait bir şema oluşturur. Bir
    olay sonucunda annesinin babasına olan tepkileri üzerinden annesine veya babasının annesine verdiği
    tepkiler üzerinden babasına karşı bir iletişim biçimi oluşturur.

    Ruh sağlığı yerinde ve etkili iletişim kurabilen bir çocuk; muhakkak ki işlevsel aile modelinden geçer.

    Peki nedir bu işlevsel aile ?

    İçinde ;

    1-Bağlılık
    2-Roller
    3-Ritüeller
    4-Güven
    5-Sınırlar
    6-İletişim
    7- İlgi /Sevgi/Saygı bulunduran aileleri işlevsel aile olarak tanımlayabiliriz.

    Şimdi bu maddeleri açıklayalım;

    1-Partnerinize karşı güvenli ve sağlıklı bir bağlanma stiliniz var mı?
    2-İlişkinizde kendinizi tanımladığınız kimlik ile cinsel kimliğinizin özellikleri birbiri ile uyumlu mu? O
    kimliğin gerektirdiği özelliklere sahip misiniz ya da rollerini yeterince üstleniyor musunuz?
    3-Haftasonu evde mısırı kim patlatır? Pazar kahvaltısını eşinize hazırlatmak, her cumartesi gecesi
    yürüyüşe çıkmak vb. ritüeller ilişkinizde mevcut mu?
    4-Eşinize karşı oldukça dürüst müsünüz?
    5-Ev içi bazı sınırlar koyun. Kişisel telefonlar asla kurcalanmamalı ya da akşam yemeklerinde mutlaka
    evde olunmalı vb. sınırlar ilişkinizi daha ciddiye almanızı sağlayacaktır.
    6-Ben dili ile konuşun, algılayıcı ve empatik olun.
    7-İltifat edin, emir etmeyin, rica edin. Sizi mutlu eden davranışı sergilediğinde kendisini değil, davranışı
    ön plana çıkararak ödüllendirin. ”Sen böyle davranınca, kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyorum
    ”vb. gibi cümlerle o davranışın yapılma sıklığını artırmak sizin elinizde.

    Öte yandan aile içi ilişkilerimizde kimliğimizin bizden beklentileri de oldukça önem taşır. Bunlar;

    Mesleki Kimlik: Meslek doyumu elde eden biri miyim?
    Cinsel Kimlik: Kadınsam kadın rollere sahip miyim ya da erkek isem erkek rolleri üstleniyor muyum?
    İdeolojik Kimlik: Dünyaya karşı duruşum nedir? Bakış açım ne kadar geniş?

    Partnerinizle kimliğinizin özellikleri ne kadar uyuşuyor, çatışmaları doğru ve etkili bir iletişim biçimi ile
    halledebiliyor musunuz?

    İlişkilerinizde kadın ve erkek rolleri ne kadar yerine getirirseniz çocuğunuzda aynı şekilde sosyal
    öğrenme modeliyle sizi adeta model alacak ve ona göre bir cinsel kimlik oluşturacaktır.

    Unutmayınız ;
    Yapmadığınız bir şeyi asla çocuktan yapmasını bekleyemezsiniz; çünkü o tüm eylemleri sizden öğreniyor
    sonuçlarına göre edinimler kazanarak yapıp yapmama durumuna kendisi karar veriyor.