Etiket: Kıl

  • Saç dökülmeniz mi var ?

    Dermatolojide saç hastalıklarının en sık görülenidir saç dökülmeleri. Saç dökülmesi bir tanı değil, araştırılıp adlandırılması gereken bir sorundur. Hastalar için ise labirentin çıkmaz yollarından birisidir. Saçları dökülen hastalar fazlasıyla bunalmış ve tedaviler konusunda endişelidir.

    İnsan saçı sürekli büyüme ve dinlenme dönemleri ile büyür ve ayda ortalama 6-10 milimetre uzar. Normalde günlük saç kaybı 50-100 teldir. Anormal saç dökülmesi durumlarında ise bu sayı artar ve taraklarda, banyo ve lavabo giderlerinde ve elbiselerde aşırı miktarda saç biriktiği görülebilir.

    Saçın yaşam döngüsü üç fazdır.

    Anagen faz (büyüme fazı): 3-5 yıl sürer. Saçın yaşam döngüsünün %90’ını oluşturur.
    Katagen faz (geçiş fazı): Büyüme evresinin sonunda saç kökleri kendilerini dinlenme evresine hazırlar. Büyüme döneminden dinlenme dönemine geçişe katagen faz denir. 3-5 hafta sürer. Bu evrede saç kökleri en dip bölgelerinden başlayarak kendi içine çöker.
    Telogen faz (dinlenme fazı): Saçın köküyle bağlantısı gevşer. Yaklaşık 3-5 ay süren bu dönemden sonra saç kökünden ayrılır ve düşer. Saç telinin ayrıldığı bu yerden yenisi çıkar ve yeni bir döngü başlar.

    Bugünkü yazımda sizlerle en sık saç dökülmesine neden olan 3 hastalığı irdeleyip, tedavi aşamaları hakkında bilgi vereceğim.

    Androjenik alopesi en sık görülen saç dökülme nedenidir. Genetik olarak yatkın kişilerde androjen hormonların etkisiyle kıl foliküllerinin minyatürleşmesidir. Erken yaşta görülenlerde, artmış kardiovasküler hastalık riski olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Dermatoskopi muayenesinde % 20’den fazla kılın çap farklılığı mevcuttur. Kadın olgularda, tedavi öncesi serbest testesteron, DHEA-S, prolaktin düzeyleri bakılır. Bunun yanında depo demiri olan ferritinin 70 ng/ml üstünde olması gereklidir.

    Bu hastalık grubunda tedavi en az bir yıl sürmelidir. Topikal minoksidil en etkili ürün olarak halen yerini korumaktadır. Erkeklerde %5 ‘lik, kadınlarda % 2’lik formu kullanılır. Tedaviye başladıktan sonra ilk 8 hafta telogen effluvium denilen saç dökülmesi görülebilir, bu normal bir süreçtir. Etkili diğer tedavi seçeneği, tip 2-5 alfa reduktaz enzimi inhibitörü olan finasteriddir. Bu tedavi ile % 91 hastada ilerleme durdurulurken, %66’sında klinik düzelme görülür. Tedavi kesildiğinde ise saçlar 1 yıl sonra eski haline döner. Finasterid kullanımı ile ilgili erektil disfonksiyon, kalıcı seksüel bozukluk geliştiğine dair yayınlar mevcuttur. Sperm sayısında ve kalitesinde değişiklikler görülebildiğinden, çocuk yapmaya çalışan çiftlere hamilelik sonrasında ilacın önerilmesi daha akılcı olacaktır. Kadınlarda görülen androjenik alopeside bu ilaç etkili bulunmamıştır. Kadınlarda yapılan çalışmalarda sıkı karaciğer fonksiyon takibi ile birlikte Flutamid kullanımı ile etkili yanıt alınabilir .

    İkinci saç dökülmesi nedenimiz Telogen Effluvium’dur.

    Kıl döngüsündeki karışıklık ve telogen dönemdeki kıl oranının artışına bağlı, tüm saçlı deriyi kapsayan ani ve şiddetli bir saç kaybıdır. Saçta yaygın olarak incelmeler ve dökülmeler vardır. Telogen effluvium fiziksel ve psikolojik stres oluşturan olaylara karşı saç kıllarının tepkisidir. Toplum arasında bilinen sinirsel, mevsimsel saç dökülmesi bu tiptir. Kadınlarda daha sık rastlanır ve özellikle 40-60’lı yaşlarda gözlenir. Herhangi bir yaşta da olabilir. Saçların tutam tutam dökülmesine neden olabilir.

    Anagen kıllar zararlı birçok etkene karşı duyarlıdır. Telogen dönemdeki kıllar ise göreceli olarak, saçı etkileyebilecek etkenlere karşı daha az duyarlıdır. Anagen dönemdeki bir kıl zamanından önce telogen döneme geçer. Böylece telogen dönemdeki kıl oranı artar. Neden olan olaydan 3-5 ay sonra telogen effluvium başlar.

    Telogen effluvium en sık doğum sonrası gözlenir. Genellikle doğumdan 2-4 ay sonra başlar ve birkaç ay sonra kendiliğinden düzelir. Bazen bir yıla kadar dökülmeler devam edebilir.

    Menapoz, tiroid hastalıkları (Hipo-hipertroidi), yumurtalık, böbrek üstü bezi ve hipofiz tümörleri, tifo ,sıtma , viral hastalık gibi yüksek ateşle seyreden hastalıklar bu tabloyu oluşturabilir. Bazı tansiyon, depresyon ve epilepsi ilaçları, doğum kontrol hapları, A vitamininin fazla tüketilmesi ile de görülür. Kanserler, bağ dokusu hastalıkları, yeme bozuklukları, HIV/ AIDS, demir eksikliği anemisi, çinko, biotin, esansiyel yağ asitlerinin eksikliği de Telogen effluvium nedenidir. Ağır yapılan ve proteinden eksik diyetlerin ardından, cerrahi operasyon ve kaza sonrası, psikolojik stres durumlarında da saç dökülmesi bu tiptedir.

    Ancak olguların önemli bir kısmında belirgin bir neden bulunamamaktadır. Telogen effluviumu başlatan neden ortadan kalktığında, takip eden 2-3 ayda problem düzelir. Telogen kılların oranı normale döner. Ancak kıl yoğunluğunun başlangıç seviyesine dönmesi için 6-12 ay gerekebilir. Fakat temelde bazı saç sorunu yaşayan önemli sayıdaki hastalarda bu durum devam edebilir. Dökülme yıllarca sürer. Bu taktirde hastalığa “kronik telogen effluvium” adı verilir.

    Tedavisi neden ortadan kalktığında yada tedavi edildiğinde genellikle kendiliğinde düzelen bir hastalık olmasıyla birlikte, destek tedavisi de uygulanır.

    Saçlar kan dolaşımı ile sadece diplerinden beslenir. Dışarıdan uygulanan kremlerin ve losyonların etkileri geçici olur ve yeterli etki sağlamazlar. Kullanıldığı müddetçe ancak saçların iyi görünmesini sağlarlar. En uygun tedavi nedene yönelik olandır. Saç dökülmesinin nedenleri araştırılır. Örneğin demir eksikliği anemisi varsa veya tiroitle ilgili problemler varsa bu problemler tedavi edilmelidir.

    Saç için gerekli maddeler ağız yolu ile alındığında veya mezoterapi yöntemi ile saçlı deriye enjekte edildiğinde etkili sonuçlar sağlanır .

    3. hastalığımız Alopesi Areata ‘dır. Halk arasında saçkıran olarak bilinen bir saç dökülmesidir. Saçlı deride, kaş ve kirpiklerde, sakal bölgesinde yama şeklinde dökülmeler olur. Diffuz şeklinde ise bütün saçlı deride yaygın dökülme, kaş , kirpik, sakal dökülmesi, kol ve bacak kıllarında dökülme de olabilir. Başlangıçta küçük yama şeklinde olan dökülmelerin % 15-25 olguda total dökülmeye döndüğü gözlenmiştir. Hafif formların % 34-50’si bir yıl içinde düzelir. Dermatoskopik muayenesi; sarı noktaların tüm alanı kaplayacak şekilde yaygın olması, ünlem işareti şeklinde kıllar ve siyah noktaların görülmesidir.

    Tedavi : Çocuklarda tedavide ilk sırayı potent topikal kortizonlu ilaçlar alır. Erişkinlerde ise saçlı deriye yapılan steroid enjeksiyonları ile yanıt alınabilir. Topikal minoksidil tedavisi bu hastalıkta tek başına yeterli değildir. Yaygın olgularda kontakt iritasyon yapan maddelerin bu bölgelere sürülmesi ile 6 ayda % 30 cevap alındığı bildirilmiştir. Günlük doz steroid ve diğer immunsupresif tedavilerde tedavi sıralamasında yer almakta, saç ve kıl çıkışlarına neden olmakta ancak tekrarlama olasılığı % 50’nin üzerinde görülmektedir. Son zamanlarda uygulanan mezoterapi ve PRP tedavileri ile yüksek başarı yanıtı sağlanabilmektedir.

    Son olarak sizlere saç dökülmesinde başarılı bulunan PRP tedavisinden kısaca bahsetmek istiyorum.

    PRP (Platelet Rich Plazma) yöntemi, modern tıbbın gelişmesinde devrim niteliğinde gelişme yaratan yeni bir tedavi yöntemidir. Ülkemizde yeni yeni uygulamaları başlamış olan PRP yöntemi; saç dökülmesi, deri tabakasının gençleştirilmesi ve yenilenmesi, yaraların iyileşmesi, akne izlerinin tedavisi gibi alanlarda uygulanan alternatif bir tedavi yöntemidir.

    Dokuların iyileşmesinde ve kanın pıhtılaşmasında önemli rolü olan ve adına trombosit denilen kan hücresinden zengin plazmadır. Başka bir deyişle otolog (kendisi) kan konsantrasyonu da denilebilir.

    PRP ile, zayıflayan veya ölmeye başlayan saç köklerinin, tüy haline gelmiş saç tellerinin canlandırılması ve eski sağlığına kavuşturulması hedeflenmektedir. Uygulanacak kişinin kendi kanından alınan ve özel işlemlerle akyuvar ve trombositlerin ayrılması sonucu elde edilen solüsyonun seyrelmiş ya da saçsız bölgeye enjekte edilmesi işlemidir.

    PRP (Platelet Rich Plazma) yönteminin klinik geçmişi 1990’ lı yıllardır ve günümüze kadar başarıyla uygulanmıştır. Önceleri yüz çene ameliyatlarında yaraların iyileşmesini hızlandırmak için, sonraları ise kalp cerrahisi, kronik yara iyileşmesi, spor hekimliği, ortopedik cerrahi alanlarında sıklıkla kullanılmaya başlanmış, şimdi laboratuvarda kültür ortamında hücre ayrışmasında kullanılmaktadır. Ayrıca en son kullanım alanı olarak kozmetik endikasyonlardır. 2004 yılından günümüze pek çok ülkede cilt antiaging ve rejuvenasyon tekniği olarak uygulanmaktadır.

    PRP yönteminin saça uygulanması işlemi: Hastadan alınan kan santrifüje edilerek kırmızı kan hücrelerinden ayrılır. Plazma kısmı özel bir işleme tabi tutularak seyrelmiş ya da saçsız bölgeye enjekte edilir. PRP tedavisinde özel işlemle elde edilen plazmada akyuvarlar, trombositler, pıhtılaşma faktörleri ve trombosit büyüme faktörleri (PGF) bulunur. Bu yöntemde büyüme faktörü kök hücrelerinin göçünü ve çoğalmalarını tetikler. Bu sayede dokuda yenilenme süreci başlamış olur.

    Ayda 1 kez toplam 3 seans yapılan uygulama ile saç kökleri güçlenmekte ve zayıf saç telleri dökülmemektedir. Son seanstan 3 ay sonra 4. Seans uygulanarak işlem tamamlanır. Kadın ve erkekteki tüm saç dökülme tiplerine (androgenetik alopesi, hormonal, alopesi Areata yani saçkıran, kronik şeker, troit hastalıklarına bağlı dökülmeler, protein, demir eksikliğine bağlı, ilaçlara bağlı dökülmeler dahil…) uygulanabilir.

  • 10 soruda lazer epilasyon

    1. Kimler lazer epilasyon yaptırabilir?

    Lazer epilasyonu, 16 yaşından büyük olan, kıl yapısı uygun; kıl rengi ile ten rengi arasında belirgin farkı olan (koyu renk kıl) ve ışığa karşı aşırı duyarlılığı olmayan herkes yaptırabilir.

    2. Lazer epilasyonda kıl neden koyu renkte olmalı?

    Lazer ışığının hedefi, kıllara renk veren pigmentlerdir. Lazer ile çevre dokulara zarar vermeden kılları besleyen kökleri etkilemek pigmentler sayesinde mümkün olabilmektedir. Lazer ışığı, kılların rengini veren renk maddeleri (pigmentler) sayesinde emilir köke iletilir, kıl kökünün ısınarak etkilenmesi sağlanır. Açık renkli kıllarda, ışık pigmentlerin yeterli olmayışı yüzünden emilemez ve dolaysıyla kıl köküne iletilemez.

    3. Lazer epilasyon hangi bölgelere uygulanır?

    Kadın ve erkekte gözlük takılarak uygulanabilecek her bölgeye, örneğin elmacık çıkıntılar üzerindeki kıllardan, bacaktaki kıllara kadar kıl yapısı işleme uygun olan durumlarda uygulanabilir. Genellikle lazer epilasyon, kadınlarda özellikle bikini bölgesi (kasık), koltuk altı ve bacaklarda, erkekler de sakal bölgesinde, boyunda ve ensede tercih edilebilmektedir.

    4. Bir seansta kıllardan kurtulmak mümkün mü?

    Bir seansta, tüm kılların ışığı aynı şekilde emerek köke ulaştırmaları mümkün değil. Çünkü kıllar da vücudumuzun her hücresinde olduğu gibi fiziksel bir döngü içinde. Seanslar, kılların yerleştiği yere ve kişinin genetik özelliklerine göre değişmekle birlikte, ortalama 1-2 ay aralıklarla, 3 ila 8 seans sürmekte.

    5. İki seans arasında ne kadar süre geçmeli?

    Vücudumuzdaki kıllar, büyüme, dinlenme ve dökülme evrelerini geçirirler. Eğer bir kıl büyüme evresinde iken lazer uygulanırsa, onun o seansta kalıcı olarak yok olması mümkün olabilir. Bu nedenle seanslar arasında bir ila iki ay gibi süreler öngörülür. Büyüme evresinde bulunmayan bir kıla lazer uygulaması yapılırsa, kıl tütsülenir ve ışığı kıl köküne ulaştırma görevini tamamlayamaz.
    Cilt üzerinde 0,5 cm uzunluğuna erişmiş olan kıllar daha fazla uzaması beklenmeden işleme alınabilir. Seans aralıkları süreler bölgesine göre değişir. Örneğin koltuk altı 1-1.5 ay ara ile bacak ise 2- 2.5 ay ara ile uygulamaya alınabilmektedir.

    6. Uygulama, ne kadar sürer?

    Süre, epilasyonun yapılacağı bölgeye göre değişir. Örneğin yüz, kasık, koltuk altı gibi bölgelerde 10-15 dakikayı, bacaklarda 1 saat sürebilmektedir.

    7. Lazer ışınlarının insan sağlığı üzerine herhangi bir zararı var mı?

    Sağlığa herhangi bir zararı olmayan lazer ışınlarının hedefi, kıllardır. Bu yüzden çevre dokulara zarar vermez. Olabilecek en kötü yan etkisi, kalıcı olmayan lekelerdir. Bu lekeler, kısa süre sonra kendiliğinden iyileşir.

    8. Uygulama sırasında ağrı hissedilir mi?

    Sadece ışık vücuda değdiğinde, tek bir kılı cımbızla kopartırken hissettiğimizden çok daha az bir acı duyulabilmektedir. Bu esnada ışığın değdiği bölgede aynı anda en az 10-15 kıl köküne ulaşılabilmektedir.

    9. Günümüzde pek çok yerde uygulanan lazerle epilasyonda, özellikle neye dikkat etmeli, tercihini neye göre yapmalı?

    Lazer epilasyon sırasında kıl kökünün ısıtılması ve bu şekilde yok edilmesi hedeflenir. Bu ısıtma işlemi sırasında cildi korumak çok önemli. Cildin üst tabakasına zarar vermeden bu işlemi yapabilmek için, cilde önceden uygulanan soğutucu başlıklar veya gazlar kullanılır. Son dönem lazer epilasyon aletlerinin hepsinde soğutucu başlıklar bulunmaktadır.

    10. Epilasyondan sonra nelere dikkat edilmeli?

    Tüm uygulama süresince, kılların, cımbız, ip, ağda gibi yöntemlerle alınmaması gerekir. Çünkü bu yöntemler, kıl köklerini incelterek kılların lazere duyarlılığını azaltır. Ayrıca güneşlenmek ve solaryum uygulmalarından sonra 48-72 saat içinde lazer epilasyon yapılmamalı ve işlem sonrası birkaç hafta solaryum veya güneş ışınlarına maruz kalınmamalı.

  • Garantili lazer epilasyon mümkün müdür ?

    Garantili lazer epilasyon mümkün müdür ?

    Lazer epilasyon nasıl etkili olur ?

    Lazer epilasyon kılın kalınlığına ve rengine odaklanır. Lazer rengi nedeniyle kıl kökleri tarafından emilir, yüksek enerji nedeniyle kökler ısınır ve yanar. Bu şekilde başarılı bir lazer epilasyon sonrasında kökler dökülür ve büyüme aşamasında olan kökler bir daha kıl üretemeyecek şekilde hasar alır.

    Lazer epilasyonun başarısını etkileyen faktörler nelerdir ?

    Lazer epilasyon aslında uygun olmayan şekilde önerildiğinde ve uygulandığında tüylenmeyi daha da arttırabilir. Bu nedenle bir dermatolog gözetiminde yapılması büyük önem taşımaktadır. Dermatoloğunuz cilt ile tüy yapınızı inceler ve epilasyon kararını verir. Lazeri başarılı kılan en önemli faktörler aşağıda belirtilmiştir :

    Kılların yapısı ve rengi :

    Lazer epilasyon her zaman koyu kahverengi ile siyah kıllarda daha başarılıdır. Kalın kıllarda ise incelere göre daha başarılıdır. Bu nedenle bu tür kıl yapısına sahip koltuk altı ve genital bölgede az seansta yüksek başarı elde edilmektedir. Yüz bölgesindeki ince açık kahverengi tüylere yapılması ise sadece uzun süreli epilasyon etkisi sağlamak dışında bir etki göstermez. Yani tüylerde kalıcı bir azalmaya neden olmaz. Hatta bu şekilde tüyleri daha da kalınlaştırıp sayılarını da arttırabilir.

    Hormonal ve genetik yapı, ırsi özellikler :

    Bazı kişiler tüylenmeye daha müsaittir. Kıl köklerinin sayısı daha fazladır ve lazerden sonra bile tekrarlama eğilimi olabilir. Bayanlarda kuşkusunuz en önemli faktör ise hormonal sağlıktır. Bazı bayanlarda adet düzensizlikleri, çene karın ve göğüs bölgesinde kalın tüylerin çıkması hormonal düzensizliğin habercisi olabilir. Bu tür durumlarda biz gerekli tetkikleri istiyor ve epilasyonun başarılı olması için hastalarımıza hormonal dengeleyici haplar da önerebiliyoruz. Bazı ilaçlar da tüylenmeyi tetikleyebilmektedir.

    Cildin rengi ve hassasiyeti :

    Koyu cilde sahip kişilerde lazerin dozu azaltılmak zorunda kalınabilir.

    Bazı kişiler ise oldukça hassas bir cilt yapısına sahiptir. Bu tür hastalarımızda sıklıkla test atışı yaptıktan sonra lazere karar veriyor ve lazer epilasyon sonrasında bazı ilaç şeklinde merhemler önerebiliyoruz. Bu ilaçlar lazerin verdiği hasarı yatıştırarak hastalarımızın daha konforlu bir lazer deneyimi yaşamasına yardımcı oluyor.

    Lazer epilasyonun garantisi varmıdır ?

    Kuşkusuz ülkemizde bir anda garanti veren merkezler ortaya çıkmıştır bu konuda. Tamamen bilimsel bir yöntem olan lazer epilasyonun tıpkı diğer tedaviler gibi bir garantisi yoktur. Yalnız yukarıda sayılan faktörler başarısını etkiler. Yani başarılı ve başarısız lazer epilasyon vardır.

    “Bitene kadar” kampanyaları ile birçok kişi mağdur olmuştur ve de olmaktadır. Amerika’da hiçbir güzellik merkezi web sayfasında garanti vemezken bizde her sokakta açılan güzellik merkezleri çarşaf çarşaf ilan ve broşürlerle aldıkları pahalı cihazların masrafını çıkarmak için müşteri toplamakta ve dayanağı bulunmayan garantiler vermektedir.

    Konforlu Lazer Epilasyon İçin ?

    Alexandrite lazerler soğutma sistemleriyle beraber uygulandıklarında etkileri cildin üstünde kaldığı ve derindeki sinirleri etkilemediği için daha rahat bir epilasyon imkanı sağlar. Kuşkusuz uzun kılların işlem öncesi alınması da epilasyonu rahatlatır. Çünkü lazer öncesi alınmayan uzun kıllar işlem sırasında yanıp cilde yapışır ve acıya neden olur.

    Alexandrite lazerlerle uygulanan epilasyonda cildin üstündeki kıl işlem sırasında buharlaşır ve ortadan kalkar. Bu şekilde epilasyon sonrasında kişi tamamen kıllardan temizlenmiştir. Bir süre sonra kökler kendiliklerinden dökülürler.

    Dermatologla Lazer Epilasyon

    Lazer epilasyonun başarılı, yan etki oluşturmadan uygulanması ve sizi negatif olarak etkileyecek durumlarda uygulanmaması için mutlaka dermatolog kontrolündeki bir hastaneye veya merkeze başvurun.

    Dermatoloğunuzun bilimsel verileri önde tutarak ve ticari kaygıları gözardı ederek size en uygun lazer epilasyonu önerecektir.

  • Lazer ile epilasyon

    Modern teknolojinin tıbba en büyük katkılarından biri belki de lazer ışınlarının kullanımını, tedavilerin emrine sunması oldu. 1960’lı yıllardan buyana kullanılan lazer teknolojilerinin gelişmesi ve daha güvenli hale gelmesiyle birlikte tıp dünyasında da yeni bir çağ açıldı. Epilasyon, damarsal lezyonlar, lekeler, sivilceler ve kırışıklık gibi pek çok sorun, lazer ışınlarıyla acısız ve zahmetsiz giderilebiliyor. Sonrasında hastanın sosyal hayata dönmesi çok kısa sürede olabiliyor. Yeter ki doğru uzmana ve merkeze başvurulabilsin…

    Lazer terimi aslında kelimelerinden oluşmuş bir kavramdır. Ve uyarılmış radyasyonun yoğunlaşmasıyla güçlendirilmiş bir ışık demetini yansıtmaktadır. Bu ışık demeti tek renkli, düz ve enerji taşımaktadır.

    Bu güçlü ışık demeti sayesinde çevre dokular korunarak, tüylerin yok edilmesi ile kalıcı epilasyon sağlanmakta ve pürüzsüz, yumuşak bir tene sahip olunabilmektedir.

    Ancak bir seansta tüm kılların ışığı aynı şekilde emerek köke ulaştırmaları mümkün değildir. Çünkü kıllar da vücudumuzun her hücresinde olduğu fiziksel bir döngü içindedir. Büyüme (anagen), dinlenme (telogen) ve dökülme (katagen) evreleri şeklinde kılların üç döngüsü bulunmaktadır. Lazer ışığı kılların büyüme (anagen) evresine etkilidir. Bu sebepten lazer epilasyon ile istemediğimiz kıllardan ancak birkaç seansta kurtulmak mümkün olur. Eğer bir kıl büyüme evresinde iken lazer uygulanırsa onun o seansta kalıcı olarak yok olması mümkündür. Bu nedenle seanslar arasında bir ila iki ay gibi süreler öngörülür. Büyüme evresinde bulunmayan bir kıla lazer uygulaması yapılır ise kıl adeta tütsülenir ve ışığı kıl köküne ulaştırma görevini tamamlayamaz. Seanslara düzenli olarak gelinildiğinde lazer epilasyonun günümüzün en başarılı uygulaması olduğunu fark etmeniz mümkün olacaktır.

    Seanslar, kılların yerleştiği yere ve kişinin genetik özelliklerine göre değişmekle birlikte ortalama 1-2 ay aralıklarla ve 3 ila 8 seans epilasyon yaptırılması gerekebilir. Cilt üzerinde 0,5 cm uzunluğuna erişmiş olan kıllar daha fazla uzaması beklenmeden önceki seansla da arasında en az 1 ay varsa epilasyon zamanı için uygundur. Lazerli epilasyonu 13 yaşından büyük olan, kıl yapısı uygun, kıl rengi ile ten rengi arasında belirgin farkı olan ve ışığa karşı aşırı duyarlılığı olmayan herkes yaptırabilir. Sağlığa herhangi bir zararı olmayan lazer ışınlarının hedefi kıllar olup, çevre dokulara zarar vermemektedir. Olabilecek en kötü yan etkisi kalıcı olmayan lekeler olup bu durumun da tedavisi mümkündür.

    Lazer epilasyon işlemi boyunca kılların cımbızla veya iple alınması doğru değildir. Bu yöntem kıl köklerini incelterek kılların lazere duyarlılığını azaltmaktadır. Ayrıca güneş banyosu ve solaryumu takiben 48-72 saat içinde lazer epilasyon yapılmamalı ve işlem sonrası birkaç hafta solaryum veya güneş ışınlarına maruz kalınmamalıdır. Lazer epilasyon sırasında kıl kökünün ısıtılması ve bu şekilde yok edilmesi hedeflenir. Bu ısıtma işlemi sırasında cildi korumak çok önemlidir. Cildin üst tabakasına zarar vermeden bu işlemi yapabilmek için soğutucu başlıklar kullanılmaktadır.

  • Saç Koparma Hastalığı: Triktillomani

    Saç Koparma Hastalığı: Triktillomani

    Kişiyi saçlarını ya da kıllarını yüzey derisinden ayıracak şekilde çekmeye zorlayan bir saplantı ya da karşı konulamaz bir dürtü olarak tanımlanan bu hastalığın adı trikotillomanidir.

    Trikotillomani sözcük yapısı bakımından Yunanca kaynaklı üç kelimeden oluşuyor: Saç (thrix), çekme (tillein) ve mania (mani, duygusal taşkınlık).

    Saç ya da kaş kirpik, ya da diğer vücut kıllarını yolma davranışı öncesinde kişi rahatsız edici bir gerginlik yaşar. Kıl koparmak için giderek artan istek ve gerili kılı yolduğu zaman yerini kısa süreli rahatlamaya bırakır. Saç yolma davranışı, uzun sürede kafada çeşitli alanlarda kelliğe neden olabiliyor, ya da özellikle kasıklar ve koltuk altından kıl koparılması durumunda daha sık olan abseler oluşabilir. Kimi zaman hasta kopardığı kılları yutabilir, bu durum kronik biçimde devam ederse bağırsaklarda top haline gelen kıllar barsak tıkanmalarına sebep olabilir. Bazen de trikotillomani hastası kendi saçını ya da vücut kıllarını koparmaz ancak başkasından koparmak, halı ya da oyuncak tüylerini koparmak, evcil hayvanlardan kıl koparmak gibi farklı davranışlar gösterebilir.

    Her ne kadar hastalık çocukluktan yaşlılığa her yaşta görülebilse de genellikle 12–13 yaşlarında ergenliğe geçiş döneminde başlar. Kızlarda daha fazla görülmekle birlikte bıyık sakal koparan erkeklerin de sayısı az değildir. Fakat kadınlar koparma sonrası başta beliren kelliği saklamakta zorluk çektikleri için tedaviye daha sık başvururlar. Erkeklerde kelliğin toplumsal olarak kabul görmesi, sakal ve bıyıktaki açıklıkların tıraş olarak kapatılabilmesi sebebiyle hastalık daha rahat saklanabilir.

    Trikotillomaniye sık olarak depresyon, kaygı bozuklukları, alkol ve madde kullanımı ve diğer dürtü kontrol bozuklukları eşlik eder. Tedavide saç yolma davranışını tetikleyen faktörleri tespit ederek bu davranışı değiştirme ya da ya da bu faktörlere yanıt olarak verilen saç yolma davranışını önlemeye yönelik becerileri hastalara öğretme hedeflenir. Kişiden hangi gün kaç tel kıl kopardığını, koparmayı tetikleyen davranışlar, ilişkili duygu ve düşünceleri kaydetmesi istenir. Kimi zaman kıl koparmayı fiziksel olarak engelleyecek parmak bandajları, bereler de kullanılır. Çünkü kıl koparma çoğu zaman farkına varılmadan, otomatiklik kazanmış halde yapıldığı için bu fiziksel engeller ve kayıtlar kişinin kıl kopardığını fark etmesini sağlayacaktır. İlaç tedavileri de hastalığın belirtilerini hafifletir.

  • Organa sensuum – duyu organları

    Duyu organları (Organa sensuum) canlının vücudunda çevreden gelen uyartıları olan uyarı alıcı reseptörler çevreye yönelik ekstero reseptör olabileceği gibi, vücudumuzun iç aleminden gelen uyartıları alan intero reseptörler de olabilirler.

    Dış alemden alınan uyartılar temas ve dokunma yoluyla alınabilir. Bu çeşit uyartıları alan oluşumlar kontakt reseptör olup mekanik veya kimyasal uyartıları değerlendirirler. Görme ve işitme duyuları ise uzaktaki, direkt temas olmayan oluşumların uyartılarını aldıkları için tele reseptör grubunu oluştururlar.

    Her bir spesifik reseptör, ne şekilde bir uyartı etki yaparsa yapsın, kendi spesifik değerlendirmesini yapar ve o şekilde algılar. Örneğin, göze yapılan bir mekanik etki canlı tarafından ışık duyusu şeklinde algılanabileceği gibi, dilimize yapılan bir elektrik uyarısıda çeşitli nüanslarda tat uyarısı olarak değerlendirilebilir. Bu reseptörler şartlara uyarak alınan duyum, duysal sinirlerle uyartıları M.S.S.’ nin ilgili alanlarına (Cortex cerebri’ nin genel duyu, işitme, görme merkezleri. hipotalamus, beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir.

    Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyanları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan, kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibuler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir.

    Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler, termoreseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar.

    Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, Basınç, Titreşim, Sıcak-Soğuk, Stereognosis ve Propriosepsiyon gibi duyular Genel Duyu, Görme, İşitme, Denge, Koku ve Tat gibi duyular ise, Özel Duyular olarak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki Genel Duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle Özel Duyulara girmeden önce derinin yapısı (integumentum communae) fonksiyonları ve eklentilerini inceleyeceğiz.

    Deri ve Eklentileri

    Deri ile eklentileri olan Kıllar, Tırnaklar, Deri bezleri ve Deride bulunan Genel Duyu reseptörleri, integumentum commune veya İntegumenter Sistem başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Cutis (Deri)

    Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1.5-2 m2.ortalama kalınlığı 1-2 mm (göz kapaklarının derisi 0.5 mm. sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) dir. Vücudu, Mekanik, Osmotik, Kimyasal, Işık ve Termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregulasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu, deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Derinin normalde var olan gerginliğine Turgor denir.

    Deri ve hastalıklarının ele alındığı Tıp dalına Dermatoloji denir.

    Deri, birbirinden oldukça farklı iki katmandan yapılıdır.
    Ektodermden gelişen, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeysel katmana Epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve Epidermisin altında yer almış tabakaya da Dermis (Corium) denir.

    A.Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturduğundan damarları içermez ancak, Dermis’teki damarlardan Difüzyon ile buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta Epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır.

    Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı Stratum basale’ dir (Germinativum). Stratum basale, melanosit hücrelerini içerdiğinden dolayı derinin rengini veren bir katmandır. Stratum basale, gerektiğinde Epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Stratum basale’nin uyarılması en yüzeysel katmanın incelmesi ile sağlanır.

    B. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollajen ve elastik bağ dokusu liflerinden (Stratum reticulare ve Stratum papillare’ den) oluşmuş kalın bir katmandır. Damar ve sinirlerden zengin olan Dermis birçok duyusal sinir sonlanmaları (reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler), Deri bezleri ve Kıl kökleri içerir.

    C. Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusundan yapılmış yağ hücrelerinden zengin bir katmandır. Dermis’ten daha kalın olan bu katmanda derialtı duyusal sinirler yüzeysel venalar ve lenf damarları yer alır. Hipodermis’ in gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilir.

    Kadınlarda hipodermis’ te, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle Meme, Kalça ve Karın bölgesinde biriken Subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. Bu tabakadaki yağ dokusu miktarı, beslenme durumu ve hormonal etkiler yanında bireysel ve ırksal farklılıklara göre de değişir.

    2. Derinin Özel Eklentileri

    Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, Tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir.

    Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Glandulae sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki tip bez bulunur.

    Glandulae sebaceae (Yağ bezleri) : Dermis’ te bulunan basit dallı bezler olup salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri, ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin özel kokulu salgısı Sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer oluşturur. Yağ bezlerinin kronik iltihabına Akne denir.

    Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık cinsiyet hormonları gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalşmasını uyarırlar.

    Glandulae sudoriferae (Ter bezleri) : Salgı gövdesi Dermis’ in en derin bölümünde veya hipodermis’ te yer alan ter bezlerinin ekrin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır.

    Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, Tırnak yatakları, Vulvanın küçük dudakları, Clitoris ve Glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar.

    Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol asidik bir salgı yaparlar bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur.

    Apokrin ter bezleri, Koltuk altı, Areola mammae, Vulvanın büyük dudakları, Anal ve Genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokuları vardır (Feromen).

    Pili (Kıllar) : Memelilerin karakteristik oluşumlarından olup İnsan vücudunda, avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunurlar. Koruma, duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır.

    Bir kılın deri içine girmiş bölümüne Kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne Scapus pili (Kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı yapıları Bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi Bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı Folliculus pili’ nin ortası hizasına bir düz kas olan M. arrector pili’ ye tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (kas derisi görünümü) sokar. Kıla rengini veren melanositlerdeki Melanin pigmentidir.

    Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son sabit kıllanmaya geçmesi Puberte ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder.

    Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar.

    1. Her iki cinste iç salgı bezlerinin kontrolünde olan, Puberte de meydana gelen kıllar (Hirci (koltukaltı kılları), Pubes (edep bölgesi kılları – pubis kılları), Genital bölge kılları ile Baş kılları-Capilli (Saçlar).

    2. Erkeklerde androgenlerin etkisi altında olan kıllar (Barba (sakal), Tragi (dışkulak yolu kılları), Vibrissae (burun kılları), Omuz, Sırt, Göğüs, Karın, Kol ve Önkolun ekstensor yüzlerinin kılları).

    3. Seksüel hormonlarla ilgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar, Supercilium (kaşlar), Cilia (kirpikler) ekstremite kıllarının bir bölümü.

    Tırnaklar (Ungues) : Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falanks’ larının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermis’ in bir modifikasyonu olan boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır.

    Işığı geçirme özelliğindeki (translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler.

    Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5 – 0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşulları ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5 – 1 mm büyürler.

    Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır.

    Tırnak kökü (Radix unguis) Sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus unguis) ve Tırnak kökü, Tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda Epidermis’ in Stratum germinativum’ u üzerine oturur.

    Tırnak Corpus’ unun proksimal bölümünde, yarımay şeklinde beyaz bir alan (Lanula) bulunur. Tırnak kökü ve Lanula’ nın altındaki, tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına Matrix unguis denir.

    Deride Bulunan Genel Duyu Reseptörleri

    Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan Dokunma, Ağrı, Isı, Basınç ve Titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler.

    Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Örneğin Ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır.

    Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri, Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır.

    Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Kapsülsüz Reseptörler : Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve Kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir.

    Serbest sinir sonlanmaları : Ağrı, Dokunma, Basınç ve muhtemelen Isı duyusunu alırlar.

    Merkel diskleri (Meniscus tactus) : Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulunan basıç reseptörleridir.

    Kıl follikülü reseptörleri : Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler.
    Kapsüllü Reseptörler : Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krause cisimciği, Ruffini korpüskülü, derinin kapsüllü reseptörleridir.

    Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi, Ayak tabanı, Dudaklar, Dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan Dokunma ve İki nokta Taktil Diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir.

    Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermis, Hipodermis, Tendolar, Eklem kapsülü, Periton ve Dış genital organlarda bulunan Titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç – Gerilme) alan reseptörlerdir.

    Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) : Mukozalar ve derinin dermiş tabakasında yer alan Siferik şekilli soğuk (20 °C’nin altındaki ısıya duyarlı) ve basınç – dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Ruffini korpüsküllerinden daha çok sayıdadır.

    Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup, sıcak (25° C’nin üzerindeki ısıya duvarlı) ve dokunma basınç ve gerilme duyusunu alır.

    Genel duyuları alan deri reseptörleri :

    Stereognosis : Stereognosis (Stereos=kitle, üc boyutlu oluşum, Gnosis=bilme tanıma) Dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dokunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek daha önce görülüp dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir.

    Stereognosis gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

    2. Organum olfactorium (Koku Organı)

    Burun boşluğu mukozasındaki reseptör hücreleri içeren Regio olfactoria, Koku Organı olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kemoreseptör özelliğindedir.

    Koku organı, filogenetik olarak suda yaşayan hayvanlardan çok, karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar.

    Koku Mukozasının Yapısı : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası (Tunica mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır. Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hücrelerini içermesidir. Bu hücrelerin dendirit niteliğindeki cilia’ ları mukozanın yüzeyine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri mukoza salgısı içinde eridikten sonra olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanır. İnsan koku mukozasında 25 milyon (köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır.

    Olfaktor reseptör hücreleri algıladıkları kokuyu sinir impulsları haline çevirerek akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn. olfactorii) ile M.S.S.’ ne (Bulbus olfactorius – Tractus olfactorius – Koku beyni) iletirler.

    3.Organum gustus (Tat Organı)

    İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan Dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (tat tomurcuğu) tat reseptörleri (nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tat organı olarak ta fonksiyon görür. Tat tomurcukları (Calliculus gustatorius) dildeki Papilla vallata ve Papilla fungiformis’ lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tat tomurcuğu bulunur.

    Tat tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallata’ ların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tat delikleri (Porus gustatorius) bulunur.

    Tadı algılanacak suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tat tomurcuğunun içine girer. Tat tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tat reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tat hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tat duyumları N. lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu N. facialis’e aktarılır) ve N. glossopharyngeus yolu ile M.S.S.’ ne taşınır.

    Tat duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir. Lezzet; tat, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyumdur.

    Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.

    4.Organum visus (Görme Organı)

    Görme organı, sağ-sol göz çukurcuklarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü, tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir.

    Bu katmandaki (Retina) nöronlar görme reseptörleri’ nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde, vücuttaki tüm afferent lifleri 1/3’ü kadar sayıdaki oluşturduğu N. opticus yolu ile M.S.S.’ ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyarılar gelmesine karşın, elektromanyetik spekturumun 1/70’ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (İnfrared) ışık spekturumunu da görebilirler.

    Göz anatomisi, Göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir.

    Göz küresi (Bulbus oculi)

    Göz küresi, Orbita içinde yer alan, yaklaşık 2.5 cm çapında 10 gr ağırlığında, yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir.

    Göz Küresinin Duvar Yapısı : Dıştan içe doğru fibröz, vasküler ve sensorial olmak üzere üç katmandan yapılıdır.

    1.Tunica fibrosa (Fibröz katman) : Bazı Anatomistler tarafından destek katmanı olarak da adlandırılmış olan dış katman, kalın, fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz katman ekstra okuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür.

    Fibröz katmanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup Sclera, bunun 1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup Cornea olarak adlandırılır. Göze ışık Cornea yolu ile girer. Cornea’ nın kan ve lenf damarları yoktur (sinirlenmesi zengindir). Sclera arkada N. opticus’ a ait liflerin göz küresini terk ettiği bölümde delikli (Lamina cribrosa) şekildedir.

    2.Vasküler katman (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigmentten zengin bir katmandır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahverenginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vaskuler katmanın, arkadan öne doğru Choroidea, Corpus ciliare ve Iris olmak üzere üç bölümü vardır.

    Corpus ciliare, vasküler katmanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği, farklı yöneltili liflere sahip düz kas (M. ciliaris) vardır. Aynı zamanda göz merceği de (Lens) asıcı bağlarla Corpus ciliare’ ye tutunur.

    Iris ise göz merceğinin önünde kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup, yapısında M. sphincter et M. dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. Iris’in ortasındaki açıklığa Pupilla (Göz bebeği) denir. Normal pupilla oda ışığında 4 mm çapındadır. Daralmasına Miyozis, genişlemesine Midriyazis denir.

    3. Tunica sensoria (Tunica nervosa optica-retina) : Göz küresinin en iç katmanı olup Retina veya sinirsel katman olarak ta adlandırılır. Sensorial katman çok nazik bir yapıda olup 130 milyon kadar fotoreseptör ile çok sayıda nöron içerir.

    Sensorial katmanın arkadaki en iyi gören alanına Sarı leke (Macula lutea) denir.

    N. opticus’un Retina’ yı terkettiği bölüm (Discus nervi optica) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Retina oftalmoskop yöntemi ile Pupilla açıklığından incelenebilir.

    Lens : Pupilla’ nın arkasında yer alan Lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında bikonveks bir mercektir. Damar ve sinirden yoksundur. Beslenmesi humour aqueosus ile sağlanır.

    Lens, asıcı bağlarla (Fibrae zonulares, Lig. suspensorium lentis) Corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu Lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Yakındaki cisimleri net görebilmesi için Lensin kırıcılığının artmasına Akomodasyon (uyum) denir.

    Camera bulbi (Göz boşlukları)

    Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve Camera posterior) önde olup, Corpus ciliare’ deki (Proc. ciliaris) pigmentsiz epitel tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön kameradaki Cornea ile Iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer.

    Göz içindeki üçüncü boşluk en büyük kamera olup Camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan Camera vitrea lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan Corpus vitreum ile doludur. Corpus vitreum % 90’ ı su olan jel kıvamında saydam bir oluşumdur.

    Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria)

    Kaşlar, Göz kapakları, Kirpikler, Konjunktiva, Gözyaşı aparatı ile Orbita içindeki ekstra oculer göz kasları, gözün yardımcı organları olarak adlandırılırlar.
    1. Kaş (Supercilium) : Frontal kemikteki her bir Arcus superciralis’in üzerindeki deride yer alan kısa, yatık seyirli kıllara topluca Supercilium (kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur.

    2. Göz kapakları (Palpebrae) : Her bir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapakları arasında Horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, Orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yerlerine Canthus (Göz kapaklarının birleşme noktaları) veya Commissura palpebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan Konjunctiva (conjunktiva) ile kaplanmıştır.

    Göz kapaklarının iç dokusu, M.orbicularis oculi tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu bunlar içindeki Meibom bezleri (Glandulae tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır. Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, Sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi Konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller.

    Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periyodik açılıp – kapanma hareketleri ile Glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına dolayısı ile Konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları Konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler.
    Göz kapaklarının serbest kenarlarında Cilium – Kirpikler bulunur. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur.

    Conjunctiva (Konjunktiva) : Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten Konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Conjunctiva, Glandulae conjunctivales’ leri içerir. Conjunctiva’ nın göz kapaklarındaki bölümüne Palpebral konjunktiva, Göz küresini saran bölümüne Bulber konjunktiva denir. Göz kapakları kapatıldığından alt ve üst iki çıkmaz şeklindeki Konjunctival aralık, Konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. Conjunctiva’ nın Lamina propria katmanında küçük yardımcı Gözyaşı bezleri bulunur. Bunlar sempatik innervasyona sahiptir.

    Apparatus lacrimalis (Gözyaşı sistemi) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem Gözyaşı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem, Gözyaşı bezi, Gözyaşı kanalcıkları, Gözyaşı kesesi ve Nazolakrimal kanaldan oluşur.

    Gözyaşı bezi (Glandula lacrimalis) : Gözyaşı bezi Orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanalcığı ile üst Konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm Saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır diğer bir kısmı ise iç Cantus yakınında bulunan gözyaşı pınarına (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolacrimal kanal) geçer. Gl. lacrimalis parasempatik uyarı ile çalışır.

    Atılım kanatları : Göz kapaklarının iç kantus’a yakın kenarında, Punctum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delikler, atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve Göz kapakları içinde ilerleyerek Gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara Canaliculus lacrimalis superior/inferior (üst ve alt gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis), burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır.

    Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakteriyel ve lizozimal enzimlerle, Saccus conjunctivalis’ e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı, içeriğindeki besinleri ve suyu Cornea’ ya ulaştırır.

    Ekstraokuler kaslar (Mm. externi bulbi) : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraoküler kasların 4’ü düz, 2’si oblik şekillidir.

    Düz seyirli kaslar :

    M. rectus superior, Elevasyon, adduksiyon, intorsiyon yaptırır.
    M. rectus inferior, Depresyon, adduksiyon, ekstorsiyon yaptırır.
    M. rectus medialis, Adduksiyon yaptırır.
    M. rectus lateralis, Abduksiyon yaptırır.

    Bu kaslar arkada (Orbita tepesinde) halka şeklindeki Anulus tendineus communis’ ten (Zinn halkası) başlarlar, öne doğru düz bir seyirle giderek Sclera’ ya tutunurlar.

    Oblik seyirli kaslar :

    M. obliquus superior, Depresyon, abduksiyon ve intorsiyon yaptırır.
    M. obliquus inferior, Elevasyon, abduksiyon ve ekstorsiyon yaptırır.

    Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır. M. levator palpebrae superioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü (Pars superficialis, Pars profunda) vardır. Pars profunda (Müller kası), düz kas özelliğinde olup sempatik innervasyona sahiptir.

    5. Organon statoacusticus (İşitme ve Denge Organı)

    Auris (Kulak)

    İşitme denge organı kısaca Kulak olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemindeki bağlantıları sayesinde Ses ve Yer Çekimi değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, Kulak-Burun-Boğaz (K.B.B.) Anabilim Dalı (Otorinolaringoloji) Uzmanı Hekimler tarafından tedavi edilir.

    Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Dış kulak (Auris externa)

    Dış kulak, sadece karada yaşayan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsamında Kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve Kulak zarı (Membrana tympani) incelenir.

    Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, def örme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler de uzun ve hareketli olan kulak kepçesi, insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirginliği kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir.

    Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya Kulak memesi (Lobulus auriculae) denir.

    Meatus acusticus externus (Dışkulak yolu) : Dış kulak yolu, Kulak kepçesinin topladığı ses dalgalarını Kulak zarına ileten L şeklinde bir borudur. Yetişkinde 2-3 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea, Pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler bulunur. Bu bezlere Glandula ceriminose denir. Yolun kıkırdak bölümü derisinde Tragi olarak adlandırılan Kulak kılları vardır.

    Kulak zarı (Membrana tympani) : Kulak zarı dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, Pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder.

    Kulak zarının ortasındaki çöküntülülere Umbo membrana tympani denir. Umbo membrana tympani, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde Umbo membrana tympani’ den başlayıp öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (Işık refleks üçgeni) denir.

    Gevşek bölüm kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder.

    2. Auris media (Orta kulak)

    Orta kulak, Temporal kemik içinde yer alan nazofarinks ile bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas ve bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk Timpanik kavite (Cavum tympani) olduğundan birçok Anatomist tarafından Orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinks’ e açılan Tuba auditiva ossea (Östaki borusu) ile sağlanır.

    Timpanik kavite ve Mastoid havalı boşlukları :

    Timpanik kavite, Os temporale’nin pars petrosa’sı içinde yer alan irregüler şekilli birkaç ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpani mezotirmpai ve hipotimpani olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpani bulunur.

    Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır:

    1.Üst duvar: Tegmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir.

    2.Alt duvar: Bulbus V. jugularis interna ile Timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır.

    3.Ön duvar : A. carotis interna ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis M. tensorius tympani ve Tuba auditiva) ait delikler bulunur.
    4.Arka duvar : Proc. mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki Aditus et Antrum mastoid boşluklarla Timpanik cavite arasındaki bağlantıyı sağlar. Duvarın ortasında, önemli bir buluş noktası niteliğinde Eminentia pyramidalis (içinde M. stapedius’u barındırır) yer alır.

    5.İç yan duvar : Orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae -yuvarlak pencere, Fenestra vestibuli – oval pencere) içerir. Yuvarlak pencere Membrana tympani secundaria ile kapatılır. Oval pencereye Stapes’ in basis’i oturur. Duvarın ortasında, cohlea’nın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan Promontorium bulunur. Üzerinde Plexus tympanicus yer alır.

    6.Dış yan duvar : Kulak zarı tarafından oluşturulur.
    Mastoid boşlukların en büyüğü Antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer Mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur.

    İşitme kemikçikleri (ossicula auditus) : Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencereye (Fenestra vestibuli) ileten, birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç-Malleus, Örs-Incus, Üzengi-Stapes)’ tir.

    İşitme kemikçikleri ile igili kaslar: İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır. M. tensor tympani (N. mandibularis innerve eder), M. stapedius (N. facialis innerve eder). M. tensor tympani uzun silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M. stapedius kasıldığında, üzengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır.

    M. tensor tympani ve M.stapedius kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar, iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler. Ses ileti aparatında regülatör görevi görürler.

    3. Auris interna (İç kulak)

    İç kulak; Temporal kemiğin pars petrosa’ sı içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi; korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan Perilenfa, Endolenfa ve Reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir.

    Kemik labirent (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirenti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirentin iç yüzü ile zar labirent arasındaki aralık Perilenfa ile doldurulmuştur.

    Kemik labirentin Vestibulum, kemik yarım daire kanalları (Canalis semicircularis) ve Cochlea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirentin merkezi bölümü olup, önde Cochlea arkada kemik Canalis semicircularis ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirentin denge ile ilgili yapılarından Utriculus ve Sacculus bulunur.

    Canalis semisircularis (kemik yarım daire kanalları), Ön, arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir. Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının nonampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile Vestibulum’a bağlandığı halde dışyan kanalın nonampuller bacağı tek başına Vestibuluma bağlanır.
    Cochlea (salyangoz kabuk) : İç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İki buçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Cochlea’da merkezi kemik yapı olan Modiolus etrafında dolanan Spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki Skalaya (Scala tympani, Scala vestibuli) ayrılır.

    Zar labirent (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirent, kemik labirent içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu, ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir.

    İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirentin iki bölümü vardır.
    1.Vestibüler labirent : Denge ile ilgili zar labirent bölümleri (Utriculus, Sacculus, Ductus semicirculares) tir.

    2.Cochlea labirinti: Zar labirentin işitme ile ilgili bölümü olup, Cohlea içinde uzanan Ductus cochlearis’ten ibarettir. Ductus cochlearis Scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını, elektrik impulsları haline getiren Corti organı yer alır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ -Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Lazer epilasyon ile ilgili merak ettikleriniz!

    Tüylerin yok edilmesinde en etkili yöntem lazer epilasyondur.İlerleyen teknoloji pek çok lazer cihazını da beraberinde getirmiştir. ALEXANDRİTE, DİOD vs. Diod lazer, jel kullanarak ve cilde temas ettirilerek uygulanır..Açık renkli tüylerde daha etkilidir. Alexandrite lazer cihazı diğer cihazlara göre daha hijyenik daha konforlu ve etkilidir.Cihaz cilde temas etmez.Atışlar uzaktan yapılır.Soğutucusu ağrı duymayı engeller.Kıl kökünün 4-5 mm derinliğine inen lazer ışıği kıl kökünü tahrip ederek milisaniyeler içinde cilde zarar vermeden geri döner.Lazer ışınının dalga boyu kıl köküne spesifik olduğundan çevre dokular tarafından tutulmaz ,dolayısıyla çevre dokulara zarar vermez.

    Kıl köklerinin büyüme hızları aynı olmadığından, seans aralıkları ortalama olarak 45 günle 60 gün arasında değişir.Lazerde amaç büyüme döneminde kılları yakalamaktır.Hormonal bir bozukluk yoksa toplam seans sayısı 6-8 dir.Yüz bölgesinde seans sayısı artabilir.

    LAZERİN ETKİ MEKANİZMASI

    Lazer epilasyonda amaç kıl kökünde hasar oluştururken çevre dokuyu korumaktır. Kıl köküne ulaşan lazer enerjisi kökteki renk hücreleri tarafından emilir. Böylece çevredeki doku zarar görmez. Kişinin cilt rengi, kıl rengi ve kalınlığına göre enerji ayarlandığında yanık vs. gibi yan etkiler görülmez. Kılların bir kısmı hemen dökülürken, kalanlarda 2-3 hafta içinde dökülür. Her atışta pek çok kıl kökü tahrip olur.

    LAZER EPİLASYON UYGULAMA ALANLARI

    Yüz,dudak üstü, kollar, bacaklar, sırt, ense, omuz, bikini bölgesi, popo, kol altı ve meme ucudur.

    LAZER EPİLASYONDAN ÖNCE NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR?

    Lazere başlamadan 2-4 hafta önce güneşlenilmemelidir. Bronz ten lazer epilasyonun etkinliğini düşürür. Kıllar işlem günü alınırsa ya da tüyler uzunken lazer yapılırsa kişi acı hisseder ve etkinlik azalır. Ağda, cımbız kullanımıen az 2 hafta önce kesilir. Ayrıca uygulama alanına fondöten, krem, parfüm vs. sürülmez. Çıplak tenle gelinmelidir. Ciltte tahriş oluşturabilir.

    LAZER EPİLASYON SONRASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

    İşlem sonrası uygulama alanında kızarıklık olması normaldir. Mutlaka bir nemlendirici ve güneş koruyucu sürülmelidir. Uygulamadan sonra bir kaç hafta güneşlenmemek leke olasılığını önlemek için güneş koruyucu kullanmak doğru olur. Seanslar arasında çıkan tüyleri yok etmek için sadece jilet kullanılmalıdır.

    LAZER EPİLASYON KAÇ SEANS YAPILMALIDIR?

    Uygulamalar 4-6 hafta arayla yapılır. 4 haftadan önce yapılmaz. Seans aralarını uzatmak tedavinin etkinliğini azaltır. Beklenen sonucu elde etmek için kişinin seanslarına düzenli gelmesi gerekir. Seans sayısı kişiye göre değişir. Kıl rengi, ten rengi, kilo, hormonal bozukluklar, yaş seans sayısını etkileyen faktörlerdir. Açık renk tüyler ve koyu tenli kişilerde seans sayısı artabilir. Her uygulamada kılların yaklaşık %20′ si dökülür. Lazer epilasyonda başarı oranı %80 civarındadır.