Etiket: Kendini

  • Terk Edilme Korkusu

    Terk Edilme Korkusu

    İlişkide deneyimlediğimiz olayların tamamen partnerimizle alakalı ve o ilişkiye özel olarak yaşantılandığını düşünürüz. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Erken çocukluk döneminden getirdiğimiz korkuları, kaygıları ve ilişki döngülerini her ilişkimizde tekrarlarız. Karşımızdaki de bu bastırılmış hisleri yer yer canlandırabilir.

    Kaygılanmak ilişkinin normal bir parçasıdır. Genelde iki şekilde kendini gösterir; terk edilme korkusu ve yutulma korkusu. Aşık olursak terk edileceğimizi veya orada saplanıp kalarak, özgürlüğümüzü kaybedeceğimizi düşünerek korkabiliriz.

    Terk edilme korkusu çok arttığında kendini geçmeyen bir güvensizlik/tehlike hissi, rahatsız edici düşünceler, boşluk duygusu, değişken kendilik algısı, aciziyet, aşırı uçlar arasında sık ve ani değişen ruh hali ve artan ilişki problemleri olarak gösterebilir. Bu hislerden ve terk edilmeye dair belirsizlikten kurtarmak için kişi kendini ilişkiden tamamen koparıp, hissiz hale getirebilir.

    Nörobilim gösteriyor ki; partnerimiz bizim özellikle yaşamımızın ilk 2 yılında oluşturduğumuz bağlanma-arayan davranış modelimize karşılık verirler. Eğer bebek, besleyici, ilgili, yeterince iyi bir bakım verenle ilişki kurduysa, bu onda güven duygusunu geliştirir. Ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını çoğunlukla karşıladıysa, karnını acıktığı zaman doyurduysa, rahatlattıtysa ve bebeğinin fizyolojik/psikolojik ihtiyaçlarını eş zamanlı olarak takip ederek karşıladıysa, bebek dünyanın iyi bir yer olduğu algısını geliştirir. Bilir ki; ihtiyacı olduğunda birisi ona yardım edecektir yani yalnız kalmayacaktır. Bu da erişkin olduğunda kendini belirsizlik durumunda sakinleştirebilmesini ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. Fakat bunun tam tersi olarak, bebek dünyayı yalnız kalacağı tehlikeli bir yer olarak algılarsa; büyüdüğünde insanlara güvenme zorlukları, hayal kırıklıkları, ilişkide iniş çıkışlar ve belirsizliğe tahammül etmede büyük sıkıntılar yaşar. Çoğu ilişkisinde gerçekçi olmayan terk edilme korkusunu yaşar ve bu korku kendini gerçekleştirmeye hizmet edebilir. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki kurmanın temeli, çocukluktan getirdiğimiz algıların çözümlenmesinde yatar.

  • Sosyal Medya Çılgınlığı

    Sosyal Medya Çılgınlığı

    2000’li yıllarda teknolojinin sınırları aştığı dönemde hayatımıza giren ve artık bizim onu değil, onun bizi yönettiği bir olgu: SOSYAL MEDYA

    İlk başta sadece bir takma adla, masa üstü bilgisayarlarımızla kullanabildiğimiz icq vardı. Şimdiki gençler onu bilmezler. Şimdiki sosyal medya çılgınlığına göre oldukça masumdu. Gerçekten arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir aracıydı. Daha cep telefonu yeni yeni çıkmıştı ve ev telefon faturaları çok yüksek geliyor diye aynı anda birden fazla kişiyle konuşabileceğimiz çok güzel bir icattı. Kimse iletişimi arttırmayı hedefleyen bu icadın ileride iletişimi yok edecek boyuta geleceğini tahmin edemezdi.

    Sonraları ilk olarak cep telefonları boyut atladı. Telefon açmak ve mesaj yazmanın dışında tüm dünyaya açılan telefonlar değişik aplikasyonları da beraberinde getirdi. Bunlardan en çok kendini duyuran FACEBOOK oldu. Sonra İnstagram, Snapchat, Tinder ve bunun gibi bir sürü modern çağ icatları gelişti.

    Sözde bu icatların temel noktası uzakta olan arkadaşlarla veya akrabalarla iletişim sağlamak. Peki biz ne için kullanıyoruz? Her şeyden önce flirtleşme ve tanışmalar artık hep bu aplikasyonlar sayesinde. Özenle seçilmiş resimler, “beğen” butonu, 1-2 yorum, sonra direkt mesajlaşma derken Whatsapp’a geçiş ve buluşma. Bu buluşmaların amacı gerçek bir ilişkiden tek gecelik ilişkiye kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Kaç beğeni aldığın veya kaç takipçin olduğu en büyük popülarite sayılmaya başlandı ve parayla takipçi satın alma gibi bir şey icat edildi. Bunların tek bir amacı var aslında. O da beğenilmek, ilgilenilmek ve sevilmek. Herkesin beğenilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var ama bunun sanal bir ortamda olması sadece anı kurtarıyor. Hiç farkında değiliz ama gitgide yalnızlaşmaya başlıyoruz. Arkadaşlarımızla veya ailemizle sosyalleşmek için geçirdiğimiz zamanlarda artık elimizde hep bir telefon. Sohbetler yarıda kalıyor, duygular bastırılıyor, tatminsizlik artıyor. Bununla baş etmek için ise daha çok sosyal medyaya saldırılıyor. Daha çok beğeni peşinde sahte hayatlar yaşanmaya başlanıyor.

    Öte yandan sahte hayatlara gerçek imrenmeler oluşuyor. Maddi durumun iyi değil mi; herkesin tatilleri gözüne batmaya başlıyor. Sevdiğin bir arkadaşını, ailenden birini mi kaybettin; herkesin arkadaşı, ailesi gözüne batmaya başlıyor. Sevgilinden yeni mi ayrıldın; sevgililerin pozları gözüne batmaya başlıyor. Neyin eksikse onu görmeye başlıyorsun ve başkalarının hayatıyla kendini kıyaslamaya başlıyorsun. Önce bunun anlamsız olduğunu düşünüyorsun ama her ne oluyorsa bir müddet sonra anlamsızlığı unutup bu sahteliği gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorsun ve kendini çaresiz, umutsuz, değersiz, yalnız hissetmeye başlıyorsun.

    Mesajım gitti mi gitmedi mi, tek tik mi çift tik mi, tik mavi oldu mu olmadı mı, çevrimiçi mi çevrimdışı mı, yeni resim koymuş mu koymamış mı, en son neredeymiş, kimlerle arkadaş olmuş, kimleri beğenmiş, kimler onu beğenmiş vb. Bunlar için gün içinde ne kadar vakit harcadığınızın farkında mısınız? Bunun yerine kendinize vakit harcasanız, dinlenseniz, yeni fikirler üretmeye çalışsanız, insanlara yardım etseniz daha tatminkar olmaz mısınız?

    Peki sosyal medyanın hiç mi iyi yanı yok? Tabii ki var. Sosyal medya sayesinde özellikle basın yasağının git gide arttığı ülkemizde gerçek haberleri takip edebiliyoruz. İşlerimizi duyurabiliyoruz. Her şeyin çok hızlı yaşandığı ve yaşam mücadelesinin ciddi boyutlara ulaştığı bu devirde sosyalliğe çok fazla zaman harcayamadığımız için sosyal ağlar geliştirebiliyoruz. Yeni fikirler keşfedebiliyoruz. Gerçekten uzakta olan yakınlarımızla görüşebiliyoruz.

    Ancak sorun şu ki, bilinçli kullanıcılar olmazsak dezavantajları yüzünden psikolojik bunalımlar yaşamamız kaçınılmaz. Hiç kullanmayın demiyorum. İşinize yaradığı ölçüde herkesin sosyal medya kullanması gerektiğini düşünüyorum ancak 7-24 bunun içinde olmak, kendini başka hayatlarla kıyaslamak, hem de bu kıyaslamayı sahte hayatlar için yapmak kişiyi kendisinden an ve an uzaklaştırıyor.

    Özellikle ergen ebeveynlerinin çok dikkat etmesi gerekiyor. Ergenlik zaten duygusal açıdan zor bir süreç. Bu süreçte sosyal medyanın bir ergeni ele geçirmesi çok kolay. Daha “ben kimim, ne istiyorum” sorularını keşfetmeyen ergenlerin bu soruları keşif aşamasında sosyal medya tam anlamıyla bir zehirli virüs. Çocuklarının ellerine telefonu vererek sakinleştirmeye çalışan anne-babalar, bu çocuklar büyüdüğünde neyle sakinleşecekler?

    Bilinçli sosyal medya kullanıcısı olmanız dileğiyle…

  • Kaygı

    Kaygı

    Hemen hemen herkes hayatının belli bir zamanında bir partinin, önemli bir toplantının, buluşmanın ya da sunumun öncesinde anksiyete ( kaygı) yaşayabilir. Kimi bu durumu olduğu gibi kabullenir başeder ve devam eder. Kimi için ise bu o kadar da kolay olmaz.
    Gerçeklikle etkili bir şekilde baş edebilmenin önemli aşamalarından birinin gerçeği kabullenmek olduğunu biliyoruz. Eğer bir kişi ayağındaki alçıya alınması gereken kırık kemiği kabul etmezse, kendini kötürüm dahi bırakabilir.
    Burada bahsettiğim ” kabul etme” nin tam olarak anlamı, hiçbir anlam atfetmeden yorum katmadan, olduğu haliyle etiketlemeden var olduğu şekilde almak. 
     
    Varsayalım, kalp atışınızda bir farklılık hissetiniz çarpıntı gibi ve kendinize şöyle dediniz; ”Şu an biraz heyecanlıyım ya da kaygılıyım ve bu bedenimin heyecanı ifade ediş şekli..”
     
    Ya da şöyle dediniz;” Kalp krizi geçireceğim, öleceğim, bu bir felaket..” heyecanınıza, kaygınıza atfettiğiniz bu olumsuzlukla elbette sıkıntıyı körüklediniz. 
     
    Anksiyete ( kaygı) boğazda yumru hissi, bir dizi çarpıntı, sersemlik, şuur bulanıklığı ve terleme gibi bir takım semptomları içerebilir. Sık sık bu semptomlardan endişe eder durursunuz. Ardından bunları bir tehlike ve olması yakın kötü bir şeyin habercisi gibi yorumlarsınız.
     
    Bu daha fazla anksiyete anlamına gelir. 
     
    Kendinizi ne kadar çok anksiyeteye kaptırırsanız, semptomlar o kadar çok artış gösterir. Kısa zaman içinde de bu durum döngüsel bir hale gelir. Çünkü semptomlar üzerine haddinden fazla odaklanıyorsunuzdur.
     
    Bir fiziksel semptoma seçici bir şekilde dikkatimizi verirsek bu semptom daha güçlü bir hale gelir. Mesela göz kırpmamıza dikkatimizi yöneltelim. Daha fazla göz kırpmaya başladığınızı fark edersiniz.
     
    Peki diyelim ki önümüzde bizde kaygı uyandıran bir durum var. Ne yapacağız? Kolay ya da zor olanı seçeriz. 
     
    Kısa vadeli açıdan KAÇINMAK cazip gelse de, kaçınmanın uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, kaçtığımız müddetçe onu GÜÇLENDİRECEĞİMİZ gerçektir. Kaçmak anlık rahatlamayı sağlarken, hayatımız boyunca ona bağımlı kalmamızı da sağlar. 
     
    Oysa kendinizi anksiyeteye nasıl kaptırdığınızı, o sırada nasıl düşündüğünüzü kendinize sorarak dahi iyi bir başlangıç yapabilirsiniz. 
     
    Kaygınıza fazla değer verir, gözünüz de büyütürseniz muhtemelen kendinize bunun dayanılmaz olduğunu söyler ve kaçınma yolunu seçersiniz. Ona değer biçmekten vazgeçin. Onu değerli kılan, gözünüzde bu kadar büyütüp kendinizi baş edemeyeceğinize inandıran düşünceleriniz bırakın aksın gitsin. Değer biçmeye son verin. 
     
    Anksiyöz (kaygılı) değilmiş gibi davranın. 
     
    Neredeyse bütün huzursuzluk biçimlerine gösterdiğiniz dayanıklılığı arttırmayı da öğretebilirsiniz kendinize. Bir tiyatro oyuncusunun, oyununu en iyi şekilde sergilemek için defalarca prova yapması gibi, siz de pratik yaparak, DAYANIKLILIĞINIZI ARTTIRABİLİRSİNİZ. 
     
    Konu ne olursa olsun, buna dayanamıyorum, başaramayacağım gibi cümleler yerine, bununla yüzleşmek için yeteri kadar güçlüyüm diyebilirsiniz kendinize. Sadece denemek isterseniz elbette… 
     
    Ve en önemli önlemlerden biri de ne olacağıyla, başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü ihtimal arasındaki boşluğu ne tür düşüncelerle doldurduğunuza dikkat edin. 
     
    Gerçeklik genelde bizim dostumuzdur, ona çarpık bir görünüm katıp tehlikeli hale getiren bazen sadece bizim düşüncelerimizdir. 

  • İntihar Vakaları

    İntihar Vakaları

    Son yıllarda medyada farklı yollarla intihar girişimleri haberlerine sıkça rastlamaktayız. Aşırı dozda ilaç alımı, silahla kendini vurma, kendini asma, yüksek bir yerden atlama gibi şekillerde hayatına son verme girişimlerine başvuran bireyler karşımıza çıkıyor. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada intihar vakaları en önemli ölüm sebeplerinden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre intihar, toplumda ilk on ölüm nedeni arasında. 15-24 yaş grubunun ölüm nedenleri arasında ise intihar ikinci sırada yer almakta. İntihar girişiminde bulunan kişiler gerçekten ölmek arzusunda olabileceği gibi, bu davranışıyla ruhsal acısını, çaresizliğini, umutsuzluğunu dile getirme amacında da olabilirler. Ülkemizde batı toplumlarına göre daha düşük düzeyde intihar vakaları olmasına karşın, özellikle gençlerde intihar oranlarında yükselme görülmekte. Ülkemizde üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, gençlerin %42’sinin bir zaman kendini öldürmeyi düşündüğünü ve %7’sinin girişimde bulunduğunu saptamıştır (1). Bu oran bize intiharın gençlerde çok dikkat edilmesi gereken bir durum olduğunu söylemektedir. Ruh sağlığı profesyonelleri olarak bizler, bir defa bile olsa kişinin aklından kendini öldürme düşüncesinin geçmesinin dikkate alınması gerektiğini savunmaktayız. Ki nitekim yapılan bir çalışmada, intihar fikrinin dile getirilmesinin intihar girişimini yordayan önemli bir etken olduğu gösterilmiştir (2). Bu nedenle, eğer yakınlarınızda kendini öldürme düşüncesi olan kişiler varsa, en yakın zamanda mutlaka bir uzmana başvurması gerektiği konusunda onu bilgilendirmeniz intiharı önlemek için çok ama çok önemlidir.

    Bir insanın yaşamına neden son vermek istediği, intihar davranışı için risk faktörlerinin neler olduğu bir çok çalışmada araştırılmıştır. Öncelikle erişkinlerde yapılan çalışmalarda umutsuzluk ile intihar girişimi arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Bu demek oluyor ki kişinin umutsuzluk düzeyi arttıkça intihara eğilimi daha fazla oluyor. Hayata dair bir umudu kalmayan kişiler daha kolay hayatına son verebiliyor. Buradan hareketle depresyonun intihar ile en ilişkili ruhsal bozukluk olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü depresyondaki kişide yoğun olarak umutsuzluk ve çaresizlik duyguları ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında intiharı tetikleyen unsurların aile içi sorunlar, erkek yada kız arkadaş ile ilgili sorunlar, sıkıntı verici yaşam olayları, madde kullanımı, göç, psikiyatrik hastalıklar, yalnız yaşama, düşük sosyoekonomik düzey gibi faktörler olduğu bilinmektedir (4). Bu unsurlar intihara eğilimi arttırmaktadır.

    Ergenlerde ise intihar girişimlerinin yaklaşık üçte ikisinin ölme arzusundan farklı güdülerle gerçekleştirildiği bildirilmiştir. Burada intihar dürtüsel bir özellik gösterebilir. Asıl motivasyonun başkalarını etkilemek, dikkat çekmek, sevgi ve nefreti iletmek ya da hoşnutsuz bir durumdan kaçmak olabileceği düşünülmektedir (3). Burada ebeveyn tutumları önemli bir yere sahiptir. Ergenle güvenli bir ilişki kuran ebeveynler, onun duygularını ifade etmesine olanak sağlamaktadır. Aileler ergene ne olursa olsun koşulsuz sevildiğini hissettirmekle yükümlüdür. Ergenin başına gelen olumsuz durumlardan kaçmak yerine paylaşmasına izin vermek ve beraberce çözüm aramak ergenin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. Cezalandırıcı ebeveynlere ergenin sorunlarını anlatması daha zor olabilir ve bu da ergenin giderek yalnızlaşmasına yol açabilir.

    İntihara yol açan bir başka unsur ise duyguların söze dökülememesi olabilir. Kişi kendini ifade etme biçimi olarak intiharı kullanabilir. İfade edemediği çatışmaları intihar yoluyla çevresine duyurmuş olabilir. Duygularını tanıma ve tanımlama zorluğu çeken kişiler intihara daha eğilimli olabilmektedir. Küçük yaşlardan ibaret çocukların duygularını tanımasını, ifade etmesini sağlamak ileriki yaşlarda bu zorlukları aşması için önemli bir yere sahiptir.

    Özetle, intihar davranışından önce intihar düşüncesinin farkedilmesi kişinin hayatı için koruyucu bir önem arz etmektedir. Ebeveynlerin, çocuğun kendine zarar vermeyle ilgili bir eylem veya düşüncesi olduğunu farkettiğinde mutlaka bir uzmandan yardım alması gerekmektedir.

  • Kendimizle Tanışalım

    Kendimizle Tanışalım

    Hepimiz zaman zaman kendimize “Ben kimim, varoluşumun nedeni ne?” gibi sorular sormuşuzdur. Bu soruları kendimize sormamız oldukça doğal bir durumdur çünkü aksi takdirde şuana kadar kendimizi tanıma ve anlama konusunda herhangi bir adım atmamışız demektir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendi özelliklerinin farkında olması ve bunları objektif bir biçimde değerlendirmesi ile ilgilidir. Kendini tanımayan bir kişinin; ne istediğinin, neye yatırım yapması gerektiğinin, gücünün, yeteneklerinin, hayatının anlamının, hayattan beklentilerinin vs. farkında olması ve bu kişilerin kendilerine ait hayal ve hedeflerinin olması beklenemez. Eminim biraz düşündüğünüzde siz de etrafınızda istemedikleri kişilerle istemedikleri yerlerde yaşayan, kendini gerçekleştiremeyeceği bölümlerde okuyan, potansiyel ve yeteneklerini kullanamadığı işlerde çalışan kişileri anımsayacaksınız. İşte bu durumun en büyük nedenlerinden bir de günümüzde milyonlarca kendisini tanımayan bireyin olmasıdır.

    Kendini tanımak birey için birçok kolaylık sağlamakla birlikte kolay bir süreç değildir. Çünkü, insanların kendilerine objektif bir biçimde yaklaşması, başkalarını objektif bir biçimde değerlendirmesinden daha zordur. Diğer yandan, küçük yaşlardan itibaren çevrenin etkisi altında kalmamız kendimizin farkına varmamızı neredeyse imkansız kılmaktadır. Ailemiz ve toplum maalesef sürekli bize nasıl davranmamız, nasıl düşünmemiz, neye inanmamız, nasıl bir hayat sürmemiz, hatta kimi kendimize eş/dost kimi düşman seçmemiz gerektiğini dahi dikte eder. Bizler de onaylanma ihtiyacıyla içinde bulunduğumuz topluma göre şekil alır, aslında olmadığımız biri haline geliriz.

    Halbuki, kendimize saygı duymalı, kendi mantığımıza ve duygularımıza kulak vermeliyiz. Ancak bu sayede kendi fiziksel özelliklerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin, isteklerimizin/istemediklerimizin, ihtiyaçlarımızın, güçlü ve zayıf yanlarımızın, amaçlarımızın, inançlarımızın, değerlerimizin ve yeteneklerimizin farkına varabiliriz.

    Unutmayın, hiçbir şey için geç değildir. Eğer siz de kendi gücünüzü keşfetmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki soruları iyice düşünerek yanıtlamak için kendinize zaman tanıyın.

    -Hayatımın amacı nedir?

    -Hayatımın yönetimi benim elimde mi? 

    -Başkalarıyla ilişkimde en çok nelere önem veriyorum?

    -Beni tanıyan insanlar benimle ilgili olumlu ya da olumsuz neler söylerlerdi?

    -Hayatımda gerçekleşmesini en çok istediğim şey nedir? 

    -Dünyada değiştirebileceğim bir şey olsaydı bu ne olurdu?

    -İyi yaptığımı düşündüğüm şeyler var mı? Varsa ne/neler?

    -Nasıl biriyim? Aklınıza gelen tüm yanlarınızı not alın. (bencil, yardımsever, neşeli, heyecanlı, hırslı… )

    -İsteklerime ulaşmam için hangi yanlarımı güçlendirmem ve hangi yanlarımı zayıflatmam gerekiyor?

    Bir sabah uyansam ve her şey tam da istediğim gibi olsa, şuanki yaşantımla arasında ne gibi farklılıklar olurdu?

    Bu farklılıkların hangilerinin gerçekleşmesi bana bağlı? (sıralayın)

    Ve gerçekleşmesi size bağlı olan “farklılıklar” için harekete geçin!

    Sevgiyle kalın…

  • Kendime Meydan Okuyorum

    Kendime Meydan Okuyorum

    İnsanın kendini geliştirmesi ne demektir sizce? Bu bir yerde biten bir süreç midir? Nasıl mümkün olabilir? İnsan kendi olmaktan ne zaman mutlu olabilir?

    Bu ve bunun gibi sorular zaman zaman hepimizin aklından geçen şeylerdir. Bu hayatta herkes bir şeyler yapmaya çalışır, bir yerlere gelmek ister. Bazı insanlar isteklerini gerçekleştirebilirken neden diğerleri bunu başaramaz?

    İnsanların büyük bir kısmı asla pes etmeyen küçük bir kısım tarafından yönetilir ya da yönlendirilirler. Bu asla pes etmemek kısmı oldukça klişe gibi görünse de sihirli değneği olmayan insanlar için gidilmesi gereken tek yoldur. İşte bu kısımda devreye insanın hiç pes etmeden kendine meydan okuması giriyor.

    Bir başarı yakaladığınızda → Bununla tatmin olmayın ve daha fazlası için kendinize meydan okuyun.

    Bir başarısızlık ile karşılaştığınızda → Buna çok fazla takılmayın bundan ders çıkarın ve bir daha denemek için kendinize meydan okuyun.

    Unutulmaması gereken nokta ise her insanın temel motivasyonunun farklı olduğudur. Her ne yapmak istiyorsanız önce işe kendinizi tanımak ile başlamanız gerekmektedir. Daha sonra yapmak istediğiniz alanla ilgili idollerinizi belirleyip onlardan bilgi edindikten sonra kendinize uyarlamayı deneyebilirsiniz. Başkasının başarı yolu her zaman size uymayabilir. Bu sebeple neyi, ne kadar almanız gerektiğine iyi karar vermelisiniz.

    Size ilham olması için birkaç başarı hikayesi:

    • J.K. Rowling: Ünlü yazar ilk Harry Potter kitabından sadece üç yıl önce büyük sıkıntılar yaşamış. Devlet yardımı alan, boşandıktan sonra bebeğine bakmakta zorlanan Rowling, 90 bin kelimeden oluşan ilk kitabı “Harry Potter and The Philosopher’s Stone”u bir bilgisayarı olmadığı için elle yazıyor. Onlarca defa reddedildikten sonra kitabı küçük bir yayınevi basmaya karar veriyor. Bunun da nedeni yayınevi sahibinin sekiz yaşındaki kızının kitabı çok sevmesi.

    • Stephen King: Stephen King uzun bir süre çok yoksul bir hayat sürdürüyor. Evlenmek için kıyafet ödünç alıyor ve karısıyla bir karavanda yaşamaya başlıyor. Yazmaktan ise asla vazgeçmiyor. İlk yayınlanan ve sadece 35 dolar kazandığı hikayesi The Glass Floor’dan önce tam olarak 60 tane red mektubu almış. Stephen King, bugün kitapları milyonlarca satan ünlü bir yazar.

    Sarah Jessica Parker: Sarah Jessica Parker yoksul bir madenci kasabasında doğuyor. Dört kardeşi var. İki yaşındayken anne ve babası boşanıyor. Annesinin ikinci evliliğiyle aileye dört kardeş daha eklenince, Parker kendisini annesine maddi olarak destek olmak için dans edip şarkı söylerken buluyor. Yoksul bir hayata rağmen annesi Parker’ı oyuncu olması yönünde her zaman teşvik ediyor. Parker hiç pes etmiyor. Bursla okuyor ve ardından oyuncu seçmelerine katılıyor. Onlarca yan rolden sonra nihayet çıkışını Sex and the City’deki Carrie karakteri ile yapıyor.

  • Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık şeması, temel anlamda hep başarısız olduğunuza dair içsel bir inanç taşımanızdır. İçsel olarak başarısızlık şemasına sahipseniz, hayatınızda her ne olursa olsun, eğitim, kariyer, iş, spor, evlilik, insan ilişkileri  vs… gibi alanların hepsinde başarısız olacağınıza dair gerçekçi olmayan bir inanç taşırsınız ve elde ettiğiniz gerçek başarılar bile içsel olarak bu şemayı değiştirmeye yetmez. Çünkü bu başarılarınızı fark etmez, önemsemez, çeşitli başarısızlıklarınıza ya da hayali başarısızlıklarınıza odaklanırsınız. Kendinizi sık sık başkalarıyla kıyaslamaktan alıkoyamazsınız ve kendinizi diğerlerine göre yeteneksiz, düşük seviyede, algılaması zayıf, beceriksiz, daha az başarılı ya da tamamen başarısız olarak algılarsınız. Başarısızlık şeması genel olarak tüm alanlarda olabileceği gibi özel olarak bir alanda da ortaya çıkabilir. Mesela genel anlamda başarısızlık şeması olmayan biri “matematikte başarısız olmak”, İngilizcede başarısız olmak”, evlilikte başarısız olmak” gibi bazı kendisine göre özelleştirdiği bir takım alanlarda da başarısız olacağı hissine kapılabilir. Bu şemaya sahip kişilerde belli başlı bazı davranışlar görülebilir. Bu davranışlarda bulunuyorsanız sizinde içinizde başarısız olacağınız yönünde derin bir inanç olabilir ve başarılı olmak için öncelikle bu gerçekçi olmayan inancınızı değiştirmeniz gerekebilir.

    Başarısızlık Şemasının Karakteristik Davranışları Nelerdir?

    • Başarmak için çaba göstermemek. (Zaten başarısız olacağım düşüncesi hakimdir. Hem boşuna çabalamak istemez hem de çaba gösterip başarısız olmaktansa hiç çaba göstermeden başarısız olmak daha makuldür. En azından çalışmadım, çabalamadım gibi ondan başarısız oldum şeklinde kendisini savunabilir, başkalarına ve kendisine karşı. Diğer türlü hem çaba göstermek hem başaramamak daha büyük bir aptallıktır diye düşünülür.)

    • İmkan olmasına rağmen, gerçekten gösterebileceği potansiyelin çok altında bir kariyer seçmek. Kendini gerçekleştirmek için adım atmamak ve kaçınmak

    • Hiçbir risk almamak için asıl istediği işi sürekli ertelemek ya da yapmamak.

    • Başlangıç seviyesinde bir işte çalışmayı veya başkalarının işinde çalışmayı kaldıramamak. (Başkaları tarafından değerlendirilmeye yönelik endişeler yaşadığı için)

    • Bir işte çalışırken, başarısızlık endişesi nedeni ile işe karşı ve iş yerine karşı, çalışanlara karşı olumsuz tutumlar geliştirmek.

    • Kendi işinizle ilgili uzmanlaşmak ve kendinizi geliştirmek için çaba harcamamak, yerinde saymak.

    • Başarılması çok zor hedefler belirlemek. Hep uzun vadeli planlar yapmak, kısa vadedeki planları düşünmemek.

    • İşle ilgili insiyatif almaktan ve bağımsız karar vermekten kaçınmak, böyle durumlarda çeşitli bedensel yakınmaların  da oluşması, sorumluluk almaktan kaçmak.

    • Gerçekte başarılı işleriniz olmasına rağmen temelde aptal veya yeteneksiz olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu nedenle de insanları kandırdığınızı hissetmek.

    • Yeteneklerinizi ve başarılarınızı küçümseyerek  sürekli hatalarınızı ve zayıf noktalarınızı fark etmek, Başarılı olduğunuz halde kendinizi başarısız hissetmekten alıkoyamamak

    • İlişkilerde eş veya arkadaş  olarak başarılı kişileri seçmek ya da onların başarılarıyla övünmek.

    • İnsanlar için çok fazla fedakarlık yaparak hissetiğiniz başarısızlığı kamufule etmeye çalışmak.

    • Dış görünüşünüze aşırı önem vererek başarısızlık duygunuzu kamufule etmeye çalışmak.

    Başarısızlık Şemasına sahip bireylerin yukarıda bahsettiğim gibi ve bunlara benzer başarılı olmayı engelleyici bir takım davranışları görülür. Başarısızlık şemasına sahip bireyler bu şemanın doğrulanması için kendilerini hep bir başarısızlığa sürükleyecek davranışlarda ve seçimlerde bulunabilirler. Böylelikle onlar için “ Evet ben başarısızım” şeması doğrulanmış olur ve bu durum farkında olunmadıkça ve bu gerçekçi olmayan şema değişmedikçe kendini gerçekleştiren kehanet gibi kısır bir döngü şeklinde devam eder. Yukarıda bahsettiğim başarısızlık hislerini yaşıyorsanız, kendi başarılarınızı engelleyici davranışlar ve seçimlerde bulunuyorsanız, ne olursa olsun içinizdeki başarısızlık hissini atamıyorsanız sizde de “Başarısızlık Şeması” olabilir.

  • Duygusal Yeme Bozukluğu

    Duygusal Yeme Bozukluğu

    ‘Sürekli bir şeyler yemeye ihtiyacım var. Tok olduğumu hissediyorum ama yine de yiyorum. Hiç doyma hissi yok bende.’ gibi cümleler kuruyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    İhtiyacınız olan duygusal boşlukları yemeyle dolduruyorsanız; yani çevreden görmeyi istediğiniz ilgi ve alakayı göremeyip sonrasında kendinizi yemeğe veriyorsanız; kilolu olmayı sevmediğiniz halde diyet uygulayabilecekken bunu devam ettirmede güçlük yaşıyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    Hastalığın isminden de anlaşıldığı üzere özetle duygu değişimlerinin sonucunun yemekle sonlanması diyebiliriz. Bu hem olumlu hem de olumsuz duygular sonucunda gerçekleşebilmektedir. Öyleki moralinizin bozuk olduğu zamanlarda o duygusal boşluğu yemek yemeyle dolduruyor ve üzüntü duyduğunuz şeyin acısını bedeninizden çıkarıyor da olabilirsiniz ya da çok mutluyken ve kutlamalar yapıyorken olumlu duygularla yeme eylemini sanki bir ödülmüş gibi birleştirerek yemek yiyor olabilirsiniz. Bu iki durumda da sonuç suçluluk duygusu ile sonuçlanmaktadır ve suçluluk duygusunu bastırmak adına tekrar yeme isteği uyanıp kişi kendini tekrar yemek yerken bulmaktadır. Sonrasında da yine pişmanlık hissetmekte, kişi yemekte bulmaya çalıştığı mutluluk yerine mutsuz olmakta ve bu döngü aynı şekilde bir çıkmaz gibi devam etmektedir. Sonuç ise; alınan kilolar, mutsuz ve özgüvensiz bir kişi, beğenmediğiniz bir vücut, bozulmuş diyetler, başarısızlık ve kendinize dair içinizdeki yüksek sesli suçlamalar.

    Kendinizle ilgili asıl keşfetmeni gereken şey kendinizi bir anda yemeğin içinde bulduğunuz anın öncesinde ne düşündüğünüz ve ne hissettiğinizdir. Çünkü o düşünce ve duygular sizi bir sonraki aşamaya yani yeme davranışına sevk etmektedir. Diyet uygulamada zorluk çekenler ve sürekli diyete başlayıp, sonra diyet bozanlar adına; diyetinizi bozduğunuz anları yazmanız sonrasında dönüp okuduğunuzda nerelerde hata yaptığınızı anlamanıza neden olacak ve aynı hatayı yapmamaya çalışmanızı sağlayacaktır. Bir diğer önemli nokta ise; yemeği neyin yerine koyduğunuzdur. Örneğin; ilişkinizden ayrıldınız ve sevdiğiniz kadın yerine mi yemek yiyorsunuz, yoksa annenizle kavga ettiniz ve annenize karşı verdiğiniz olumsuz tepkiler mi yiyecek konumunu alıyor ya da kötü bir cinsel hayatınız mevcut siz de cinsellik yerine mi yemeği koyuyorsunuz? gibi durumlara kendinize karşı objektif ve gözlemci olmak bir şeylerin farkındalığına varmanızı sağlayabilir.

    Her şeyden önce bir şeyleri başaracağınıza inancınızın olması gerekmektedir. Bir şeyleri tamamen istemeden ve üzerine gitmeden aşmanız da mümkün olmayacaktır. Hiç kolay bir süreç değil, ancak asıl olan rutine oturmuş yeme davranışınızı neyin yerine koyduğunuzu keşfetmektir. Bunun sonrasında ise ihtiyacınız olan şeye ulaşmanızdaki engelleri çalışmak ya da niçin ona ulaşmayı tercih etmediğinizi bulmak olmalıdır. Eğer süreci tek başınıza yönetmekte zorlanıyorsanız ve sosyal desteğe ihtiyaç duyuyorsanız psikoterapi desteği almanız da fayda vardır. Bu konuda destek almak; ihtiyaç duyduğunuz asıl meselenin ne olduğunun cevabına ulaşmak adına faydalı olacaktır.

  • Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik dönemi oldukça hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecidir. 0-6 yaş döneminde temeli atılmış olan kişilik, en az o dönemdeki kadar hızlı ikinci bir gelişim evresine girmiştir; Ergenlik. 0-6 döneminde karşılaştığımız anne-baba tutumları kişiliğimizin temellerini atar. Ergenlik döneminde ise 0-6 yaş döneminde ekilmiş olan tohumların büyüyüp serpildiğini ve bir kişilik şeklini aldığını görürüz. Dönemin doğası gereği bu dönemdeki genç, kimlik oluşturma ve arayış içerisindedir ve kendini kanıtlama ihtiyacı içine girer. Ebeveynlerden bağımsız bir kişilik ile birey olmayı deneyimlemeye çalışır. Erken çocukluk deneyimlerine ve ebeveyn tutumlarına bağlı olarak bu bireyleşme ve kimlik oluşturma süreci daha uyumlu ve iletişime açık bir şekilde geçirilebileceği gibi; iletişime kapalı, tepkili bir hal de alabilir.

    Bu dönemde gencin kendi kimliğini kanıtlamaya çalışması, fikrinin ve duruşununun altını çizme ihtiyacı ve arkadaş ortamına yönelerek orada farkedilen olmak istemesi oldukça doğal ve sürecin bir parçasıdır.

    Ebeveynler ergenlik dönemindeki çocuklar ile iletişim kurmakta zorlandıklarından, onlara ulaşamadıklarından sıkça şikayet ederler ya da genci suçlar, davranışlarını anlamsız bulurlar. Pek çok genç de bu dönemde ebeveynlerinin kendisini anlamadığından bahseder ve onlardan uzaklaşır.

    Peki daha sıcak, daha sakin, köprüleri yakmadan sağlam tutacak ya da ergenlik dönemine dek kurulamamış ise köprüleri inşa etmeye yarayacak iletişim yolları nelerdir?

    Onun ilgi alanları ile ilgilenin, merak duyun.

    İnşaa etmeye çalıştığı kimliğini ilk siz tanıyın. Böylece pek çok yeni sohbet konunuz olacaktır. Onun size bir şeyler öğretmesine izin verin! Keyif aldığı şeyleri, vaktini ayırdığı alanları, etkinlikleri ondan dinleyin.

    Suçlayıcı ve eleştirel mesaj vermekten kaçının.

    Niyetiniz bu olmasa dahi, sözleriniz ona ne mesaj veriyor buna odaklanın. Devamlı suçlamak, karşı tarafı kendini savunmak zorunda bırakacaktır. Yeni inşaa etmeye başladığı kimliğini yıkılmaktan korumak için size gardını alacaktır. Bunun yerine ona size yanıt verebileceği, kendini anlatabileceği sorular sorun.

    Aşağılayıcı ve küçümseyici tavrı bırakın.

    Onun becerilerini, kendi başına yapabileceklerini küçümsemek yerine bu alanlarda onu destekleyin. Size ihtiyaç duyduğu zaman geldiğinde, kendisi size yönelecektir.

    Doğal davranmaya çalışın.

    Ne kendinizi arkadaşları gibi ergen ve onun yaşıtı gibi davranmaya zorlayın ne de aşırı otoriter olmaya.

    İletişimde dürüst ve açık olun.

    Sorun ne ise geçiştirmeden, adını koyarak onunla konuşun.

    Konuşma isteği ondan geldiğinde, ertelemeyin ya da geçiştirmeyin.

    Gerçekten onu dinleyin ve ona zaman ayırın. Göz kontağı kurun. Konuşma isteği ondan geldiğinde iletişim daha kolay olacaktır.

    Kendine özel bir alanı olmasına izin verin.

    Bu alan fiziksel olduğu kadar psikolojik de olmalı. Her şeyi bilmeye çalışmayın. Özel alanına saygı duyun.

    Ondan istedikleriniz ve ona tepkilerinizde tutarlı olun.

    Tutarsız tepkiler çocuğunuza zarar verir, sizi anlayamaz ve neyle karşılaşacağını bilemediğinden kendini korumak için kendini kapatır.

  • Eyvah! Depresyonda Mıyım?

    Eyvah! Depresyonda Mıyım?

    Depresyondaki kişi kendini çökkün hisseder ve eskiden yaptıklarına karşı ilgi ve istek kaybı yaşar. Olumsuz düşünceler çok sıklıkla kişinin zihnindedir ve bu durum kişinin davranışlarına sirayet eder ve kişi eskiden keyifle yaptıklarını yapmamaya başlar işte burada kısır döngü başlar. Kişi eskiden keyifle yaptıklarını yapmamaya başladıkça mutsuz keyifsiz hisseder, mutsuz keyifsiz hissettikçe de doğal olarak harekete geçmeyi anlamsız bulur ve keyif almayacağım mutlu hissetmeyeceğim şeklindeki düşünceleri pekişir. Bu düşünceler, kişinin zihnine sıklıkla gelince otomatikman kişi hareketsizleşir. Depresyonun yarattığı bu durum görevleri yerine getirmeyi ve eskiden olduğu gibi hayattan keyif almayı güçleştirir. Hobileriniz ve arkadaşlarınız eskisi gibi ilginizi çekmez. Sürekli bir çökkünlük hali yaşarsınız ve bir günü tamamlayabilmek dahi size zor gelebilir, günler artık size sıkıcı gelmeye başlamıştır.

    Araştırmalara göre depresyonun görülme oranı çok yüksektir. En yaygın ruhsal hastalıklardan birisidir ve yaşam boyu görülme oranı %20dir. 2020 yılında depresyonun ruhsal hastalıklarda ikinci sırada olması tahmin ediliyor.

    DSM-5’e göre

    A.Majör depresyon bozukluğu

    1. Çökkün duygu durum yani keyifsizlik, nerdeyse her gün günün büyük bir bölümünde bulunur ve bu durumu ya kişinin kendisi bildirir ya da bu durum başkalarınca gözlenir.

    2. Bütün ya da nerdeyse bütün etkinliklere karşı ilgide azama keyif alamama, her gün günün büyük bir bölümünde bulunur.

    3. 3. Çok kilo alma ya da verme (bir ay içinde kilonun %5inden daha büyük bir değişiklik). Yeme isteğinde azalma ya da artma.

    4. Neredeyse her gün uykusuzluk çekme ya da çok uyuma.

    5. Neredeyse her gün psikodevinsel kışkırma(ajitasyon) ya da yavaşlama(başkalarınca gözlemlenebilir olmalı yani öznel dinginlik sağlayamama ya da yavaşlama değil)

    6. Nerdedeyse her gün bitkinlik ve içsel gücün kalmaması

    7. Nerdeyse her gün değersiz olduğunu düşünme

    8. Neredeyse her gün düşünmekte yada odaklanmakta güçlük ya da kararsızlık yaşama

    9. Yineleyici ölüm düşünceleri, özel eylem tasarlamaksızın kendini öldürme düşünceleri ya da kendini öldürme girişimi ya da kendini öldürmek üzere özel eylem tasarlama.

    Buradaki kriterlere bakınca depresyondaki kişinin keyifsiz olduğunu, enerji ve aktivitelerinde bir azalma olduğunu, çoğu şeyden zevk almadığını, konsantrasyon probleminin olduğunu, yorgun hissedebileceğini, uyku düzeni bozulduğunu, iştahsız olabileceğini ve hareketlerinin yavaşladığını görebiliriz.

    B.Süregiden Depresyon Bozukluğu(Distimi)

    1. En az 2 yıl süreyle çogün, günün büyük bir bölümünde, kişinin söylediği ya da başkalarınca gözlendiği üzere çökkün yani mutsuz duygudurum vardır.

    2. Aşağıdakilerden 2 sinin ya da daha fazlasının varlığı:

    1. Yeme isteğinde artma ya da azalma

    2. Uykusuzluk ya da aşırı uyuma

    3. Enerji düzeyinde azalma

    4. Benlik saygısında azalma

    5. Odaklanamama ya da karar vermede güçlük

    6. Umutsuzluk

    Depresyondaki kişinin duygu ve düşünceleri aşağıdaki gibi olabilir.

    Kendini değersiz olduğunu düşünebilir ve benlik saygısı düşüktür. Başarılarını küçümseyebilir.

    Kendine güvenmiyorum diyebilir.

    Yaşadığı herhangi bir olayın olumsuz ve kötü yanlarına odaklanabilir.

    ‘’Hiçbir şey yolunda gitmiyor’’ gibi aşırı genellemelerde bulunabilir

    Kimsenin kendine yardım edemeyeceğine inanabilir

    Kendini boşlukta hissedebilir

    İntiharı düşünebilir

    Bu belirtileri az oranda dahi olsa herkeste gözlemleyebiliriz fakat depresyonda bu belirtiler bir anda ortaya çıkıp kaybolmazlar, devamlıdırlar, yoğundurlar ve belki uzun yıllardan beri bulunuyor olabilirler. Depresyon kişinin sosyal ilişkilerini etkiler(mesela arkadaşlarla görüşmeme, eskiden keyifle film izleyen birinin artık film izlemekten keyif almaması) ve onda bir takım psikosomatik bozukluklara yol açabilirler ve dahası kişiyi intihara yöneltebilir.

    Depresyonda istek felci yaşarsınız. Bir aktivitede bulunmayı istemeyiz. Bu depresyonun doğasında vardır. Depresyonda olmadığınız dönemde yaptığınız neler var? Depresyon dönemindeyken yapmadığınız neler var? Bunu bir kâğıda dökün. Bunları parçalarına ayırın ve küçük bir kısmını yapmaya gayret edin, bu depresyonunuza iyi gelecektir. İstek gelmesini beklerseniz sonsuza kadar gelemeyebilir ve sizin istediğinizi doğrudan etkileyemiyoruz fakat davranışlarınızı etkileyebiliriz ve onlara siz müdahale edebilirsiniz. İsteğinizin gelmesini beklemeyin örneğin canınız ders çalışmak istemediğinde harekete geçin küçük bir şey yapın 20 dk ders çalışın ve kalkın dersin başından. İstemeseniz bile arkadaşlarınızla görüşün istemeseniz de film izleyin bunun öncesinde ne kadar keyif alacağınızı not edin ve yaptıktan sonra ne kadar keyif aldığınızı not edin ve ikisini karşılaştırın. Diyelim ki kendini mutsuz hissettiğin bir gün arkadaşlarınız çağırdı istemeseniz de gidin gitmeden önce ne kadar keyif alacağınızı not edin eve geri geldiğinde ne kadar keyif aldığınızı not edin ve bu 2 puanı karşılaştırın. Varsayalım ki siz öğrencisiniz okulda kendinizi kötü hissettiniz ve ağladınız eve gelmek istediniz. Eve gelmeyin 15 dk daha okulda kalın yani bir zaman verin kendinize eğer hala eve gitmek istiyorsanız gidin ama eve gitme isteği uyanır uyanmaz anında eve gitmeye kalkmayın çünkü bu davranış depresyon canavarını besliyor. Bir süre sonra eve gitme istediğiniz azalabilir. Böylelikle davranışlarınızdaki değişim sizi zamanla daha istekli hale getirecektir.

    Normalde insan bir şey yapmayı ister. İstekten sonra gider onu yapar fakat depresyonda tam tersini yapıyoruz önce harekete geçiyorsunuz sonra istek gelmesini bekliyoruz. Ters mantık kuruyoruz yani. Çünkü depresyonda istekli olmamanız çok doğal ve depresyon döneminde iyi hissetmek, motivasyonunuzun yüksek olması sizin elinizde değil. Bu yüzden depresyonun terapisinde farklı bir yol izlenir. İsteğin gelmesini beklemeden biraz da kendinizi zorlayarak istemeseniz de o an yapmanız gerekenin küçücük bir kısmını yapmanız sizi biraz daha iyi hissettirecektir. O an yorgun ve isteksiz olduğunuz için yapamayacaksınız gibi gelebilir. Mesela bir tane sınav var diyelim tüm konulara olmasa bile 20 dakikalık bir kısmına çalışın. Bunu yaptığınızda kendinizi harika hissetmeyeceksiniz belki ama hiçbir şey yapmamaya oranla daha iyi hissedeceksiniz. Kendimi tam anlamıyla iyi hissetmedikten sonra bu birazcık iyi hissetmeyi dikkate almak anlamsız diye düşünebilirsiniz ama merdivenler teker teker çıkılabilir. 2 3 adım birden atlamaya çalışmak çok da olası olmayabilir ve zaten bu çok da sağlıklıdır diyemeyiz.

    Önce harekete geç sonra iyi hissetmeyi bekle sloganını uyguluyoruz. Normalde önce istek duyulur sonra harekete geçilir dolayısıyla depresyondaki bireylerin isteklenmek için beklemeleri normaldir ama daha önce de dediğimiz gibi depresyon döneminde ters mantık kuruyoruz. Depresyon döneminde bu çok zor gibi görünse de yaptıkça bunun kolay hale geldiğini göreceksiniz.

    Mutlu olan birini gözlemleyin, neler yaptığına dikkat edin. Yaptığı şeyleri keyifle yaptığını görebilirsiniz. Bu kişiyi mutsuz etmek için ne yapılabilir? Elbette sevdiği keyif aldığı şeyleri elinden alarak onu mutsuz edebiliriz. Yani buradan ne anlamalıyız? Birini mutsuz etmek istiyorsak onun elinden mutlu olduğu şeyleri alırsak kişi otomatikman mutsuz olacaktır. İnsan hiçbir şey yapmadan mutlu olabilen bir canlı değil diyebilir miyiz bu noktada? Şöyle biri var mıdır: Sabahtan akşama kadar evde hiçbir şey yapmadan koltukta yatakta televizyon karşısında öylece vakit geçiren ve mutlu olan biri? Tahmin ediyoruz ki böyle biri olamaz.

    Bir deney yapın: Kendinizi iyi hissetmediğiniz ve bir şey yapmak istemiyorum dediğiniz gün herhangi bir etkinlik yapın ve gün sonunda ne hissettiğinizi ve kaç şiddetinde hissettiğiniz not alın. İkinci gün yine kendiniz iyi hissetmediğiniz gün hiçbir şey yapmayın ve gün sonunda kendinizi nasıl hissettiğinizi ve hissinizin şiddetini not alın. Çıkardığınız sonuç ne?

    Normalde bir şeyler yapar yoruluruz. Yorulduğumuz için de dinleniriz. Depresyonda tam tersi geçerli yorulmamak ve tükenmiş bitkin hissetmemek için bir şeyler yapmak harekete geçmek gerekir. İlk bakışta bunlar size çok anlamsız gelebilir çünkü zaten hareket edecek enerjim yok nasıl bir şeyler yapmamı beklersiniz benden şeklinde düşünebilirsiniz. Evet haklısınız enerjiniz yok bir şey yapmakta zorlanacaksınız ama biraz kendinizi zorlayıp küçük bir şey yapabilirsiniz. Küçük bir şeyi yapmaktansa hiçbir şey yapmamayı tercih ederim diye düşünebilirsiniz işte bu depresyonu besleyen bir canavardır desek yalan söylemiş olmayız. Çünkü küçük şeyleri yapabilmek depresyonda kişinin daha enerjik olmasını sağlar ki ilerde enerjisini daha da artırmanın öncülüdür.

    Varsayalım kendinizi zorladınız ve bir şey yaptınız ve keyif almadığınız. Olma ihtimali var mı? Evet elbette var. Eğer bunu göz önüne alıp hiçbir şey yapmamaya devam ederseniz olumsuz düşünceleriniz daha fazla gelmeye başlayacak. En azından keyif almasanız da o an için bir şeylerle ilgilenmek bir süreliğine olumsuz düşüncelerin sizi daha rahat bırakması demektir. Bu demek değil ki siz bu depresyondan hiç kurtulamayacaksınız. Ama başlangıçta bu aşamalardan geçilmesi gerekiyor. Diyelim ki bir şeyler yapmaya başladınız fakat olumsuz düşünceler başınıza üşüşmeye başladı, yapamayacağınızı başarmayacağınızı ya da yaptığınız şeyin iyi olmadığını yeterince güzel olmayacağını düşünmeye başladınız diyelim. Bu düşüncelerinizle savaşın. Bu düşüncelerinizle terapide çalışılır. Bazı sorular ışığında düşüncelerinizi terapistle beraber değerlendirmeye alırsınız.

    İnsanların yaptıkları eylemleri basitçe ikiye ayırabiliriz. Performansa dayalı ve yapmak ve keyfe dayalı etkinlikler. Bu iki listenin ağırlığı dengede olmalı. Eğer dengede olmazsa mesela performansa dayalı etkinlikleri yapar ve eğlenceye vakit ayırmazsanız kendinizi yorulmuş tükenmiş, mutsuz, keyifsiz hissedebilirsiniz ama çok fazla eğlence odaklı bir program yapar ve uygularsanız bu sefer de eğlenmiş fakat kendinizi başarısız olarak düşünebilirsiniz ve bundan dolayı da mutsuz hissedebilirsiniz. Özetle, performansa ve keyfe dayalı etkinlikler tüm bireylerin hayatında dengede olmalıdır.

    Bu iki kategoriyi dengelemek için etkinlik programı yapmak gerekir bunun için zamanınızı planlayacağız. Günlük etkinlikler bir kâğıda yazılırsa bu sizi motive eder çünkü yapılacaklar dağ gibi görünmez dolayısıyla daha yapılabilir gibi görünürler. Kişinin bu küçük program sayesinde motivasyonu artar.

    Nerede yanılıyoruz? Mutsuz keyifsiz hissediyorum demek yerine depresyondayım demek ne kadar doğru? Burada üzgün hissetmekle depresyon aynı şeylermiş gibi algılama söz konusu hâlbuki depresyon bir hastalıktır ve çözümü olan bir rahatsızlıktır. Artık dilimize fazla yerleşen depresyon kelimesini maalesef yanlış kullanıyoruz Depresyon anlık üzüntü, keyifsizlik, acı çekme değildir. Dolayısıyla depresyonun tedavisi önemlidir.