Etiket: Kaygı

  • Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısı; edinilen bilgilerin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.Sınav ve sınanma herkes için kaygı yaratan durumdur. Belli bir düzeye kadar kaygı yaşanması sanılanın aksine başarıyı olumlu yönde etkiler, kişiyi çalışma yönünde motive eder, dikkat ve konsantrasyon üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak kaygı kişinin başarısını olumsuz yönde etkileyecek kadar arttığında bir bozukluk olarak kabul edilir.

    Sınav kaygısının nedenleri

    Sınava çok fazla anlam yüklenmesi kaygıyı arttıran önemli etkenlerdendir. Sınavın bilgi düzeyini değil de kişinin kendisini ve değerini ölçen bir araç olarak algılanması kaygıyı attırmaktadır.

    Sınavda başarısız olunması durumunda oluşacak sonuçlar ve ailelerin vereceği tepkiler konusunda abartılı düşünceler kaygıyı arttırmaktadır. Başarısızlık durumu felaketleştirilmekte hatta dünyanın sonu gibi algılanabilmektedir.

    Çocuğun veya ailenin mükemmeliyetçi beklentisi kaygı düzeyini yükseltir. Yüksek hedefler koymak ve yaptıklarının hatasız olması gerektiğine olan inanç çocuğu zorlayan etkenlerden biridir.

    Sınav konusunda yeterince hazırlıklı olmamak sınav kaygısını arttırır. Kişinin kendisini hazır hissetmediği bir sınavla ilgili kaygı duyma olasılığı daha yüksektir.

    Ailelerin kıyaslama, sürekli eleştirme gibi yanlış tutumları çocuğun kendisini yetersiz ve başarısız görmesine neden olmakta ve kaygısını arttırabilmektedir.

    Sınav kaygısının belirtileri

    Çok çalışılmasına karşın sınavlarda istenen başarı elde edilemez. Sınavlardan önce huzursuzluk, gerginlik, endişe,sıkıntı ve başarısızlık korkusu yaşanır. Ders çalışma sırasında odaklanamama ve dikkat dağınıklığı görülür. Kaygıların yoğunlaştığı dönemlerde mide bulantısı, kalp çarpıntısı, terleme, titreme ve karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar görülebilir. Sınav sırasında genellikle bu şikayetler daha yoğun şekilde yaşanır. Başarısızlık korkusu nedeniyle ders çalışma ve sınava girme konusunda isteksizlik ve kaçınma görülebilir.

    Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısını tetikleyen ve gerçekçi olmayan düşünce ve inançların alternatif ve gerçekçi düşünce ve inançlarla değiştirilmesi amaçlanmalıdır. “Sınavda kesin başarısız olacağım”,”Sınavda başarısız olursam ailem tarafından sevilmem” gibi gerçekçi olmayan düşünceler objektif şekilde değerlendirilip ”Yeterince çalışırsam başarabilirim” , “Başarısız olursam ailem üzülebilir ama beni sevmeye devam edeceklerdir” şeklinde gerçekçi düşüncelerle değiştirilmesi kaygıyı azaltmada etkili olmaktadır.

    Kaygının arttığı zamanlarda derin nefes alıp verme şeklinde nefes egzersizleri yapmak, gevşeme egzersizleri yapmak, dikkati başka yöne odaklama gibi teknikleri kullanmak rahatlama sağlayacaktır.

    Zamanın etkili kullanılması çok önemlidir. Sınav hazırlığına erken başlamak, programlı şekilde çalışmak ve bilgi eksiğini kapatmak gerekir. Kişi kendisini sınava hazır hissettikçe kaygısı azalacaktır.

    Ailelerin çocuklarına yüksek beklentiler yansıtmamaları çok önemlidir. Çocuklarda kaygı yaratacak söylemlerden ve kıyaslamalardan kaçınılmalıdır. Aileler çocuğun sergilediği çabayı ve başarıyı takdir etmeli ve her koşulda çocuklarını sevecekleri ve değer verecekleri mesajını vermelidir.

    Dr. Mehmet Çolak

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı

  • Sınav kaygısı ve başa çıkma yöntemleri

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir.
    Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav esnasında ve hatta sınavdan sonrada yoğun kaygı ve endişe yaşayabilirler.
    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.
    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme olur. Soru sorulmasından rahatsız olurlar ve bu durumlardan kaçınırlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir. Çalıştıkları halde sınavdan düşük puan almaları öğrencilerin özgüvenlerini sarsabilir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Bu durun öğrencileri farkında olmadan kendi davranışlarını denetleyemez hale getirir.
    Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.
    “Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum , aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.
    Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir. Ayrıca başkalarıyla yarış içinde olmamak ve her kesin farklı yetenek ve kapasiteye sahip olduğunu bilmek hem çocuk hem de yetişkinler için önemlidir.
    Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, nefes alma egzersizleri, gevşeme egzersizleri, kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, düşünceleri durdurma tekniği, dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.
    “Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır. Ayrıca daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ‘’ Ben hep başarısız oldum bundan sonrada başarısız olacağım’’ tarzında düşüncelerin de değiştirilmesi elzemdir.
    Öncelikli olarak sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.
    Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. Sınav öncesinde yeteri kadar çalışmak ve bunun sınav başarısında önemli belirleyici olduğunu bilmek kritik öneme sahiptir. Buna rağmen doğabilecek kaygı ve endişeyi uygun yöntemlerle azaltılmasını sağlamak gereklidir .
    Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır.
    Kendini ödüllendirme, keyifle yapılan etkinliklere yönelmek, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yeni planlar yapma sınav sonrası kaygıyla baş edebilmek için yapılabilecek aktivitelerdir.
    Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir. Bazı ebeveynler kendi narsistik düşüncelerini çocukları üzerinden yaşayabilmektedir. ‘’Benim çocuğun en iyi olması gerekiyor’’ tarzındaki düşünceler çocuklarda aşırı kaygıya neden olabilmekte ve ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurmayı engellemektedir. Bunun yerine aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici ve motive edici tarzda davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir ve bu sevgi çocuğa fark ettirilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir.
    Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.
    Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu vs.), ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir. Bunun için aileler sınav kaygısı olan çocuklarını geç olmadan bir uzmana götürmeli ve danışmanlık almalılar.

    Yrd.Doç.Dr.Ceyhun Caferov

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal fobiler, yani toplumsal kaygı bozukluğu, başkalarının varlığı ile ilgili mantıklı olmayan ısrarlı bir korkudur. Fobik kişi genellikle değerlendirilebileceği durumlardan kaçınmaya çalışır ve kaygı belirtileri göstererek utangaç bir tutum sergiler. Topluluk karşısında konuşmak ve performans göstermek, dışarıda yemek yemek, ortak tuvaletleri kullanmak ya da başkalarının olduğu yerde her hangi bir iş yapmak aşırı kaygı doğurur.

    Sosyal fobiler oldukça yaygındır. Genel olarak yaşam boyu görülme sıklığı %15 civarındadır. Bu oran cinsiyete, yaşa, kültüre göre değişiklik gösterebilmektedir.
    Başlangıcı, genellikle sosyal farkındalık ve başka kişilerle etkileşimin kişinin yaşamında çok daha önemli olduğunun düşünüldüğü ergenlik sürecinde meydana gelir. Fakat son yıllarda çocuklarda da yaygınlaşmaya başlamıştır.

    Toplumsal kaygı bozukluğunda başlıca kaygı gerekçesi; başkalarının yanında küçük düşeceği sıkıntı duyacağı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı korkusudur. Yani aslında kişinin hem özgüveni hem de sosyal çevreye karşı güveni zarar görmüş durumdadır. Kendisini olduğu gibi doğal halinde kabul edemeyip hata yapmaya meyilli görür ve başkalarının da onu kabul etmeyeceği, onunla alay edebileceği, komik duruma düşeceği ve rezil olacağına yönelik güçlü bir inanca sahiptir.

    Her çekingen olan ya da topluluk önünde utangaçlık gösteren kişi için sosyal fobik denemez. Tanı konulabilmesi için korku ya da kaçınma tutumu, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır. Gelip geçici toplumsal kaygı herkeste görülebilir, ancak kişinin tanı alabilmesi için işlevselliğinin, verimliliğinin bozulmuş olması gerekir. Ayrıca kaygıya eşlik eden bedensel durumlar da olmalıdır. Bunlar terleme, ağız kuruluğu, yüz kızarması, kaslarda gerilim, nefes ritminde bozulma şeklindedir.

    Bu kişilerin, kişisel özellikleri arasında eleştirilmeye ya da olumsuz izlenim bırakmaya aşırı duyarlılık, haklarını savunma da güçlük çekme, benlik saygısında düşüklük, aşağılık duyguları da vardır.

    Toplumsal kaygı bozukluğu vakalarının birçoğu korkularının aşırı ve anlamsız olduğunu bilirler . Hem utanç duymadan korku hem de bunun anlaşılacağı, zayıf, beceriksiz, aptal ya da tuhaf görülme korkusu vardır. Ellerinin sesinin ya da başına titreyeceğinden, başkalarının bunu anlayacağından korktukları için topluluk önünde konuşmak korkunç bir eylemdir onlar için ve aşırı kaygı duyabilirler. Aşırı kaygı duyabilirler.

    Tüm kaygı ve korkularda olduğu gibi sosyal fobide de birbirini besleyen ve güçlendiren bir kısır döngü zinciri vardır. Kurtulmak için önce bu zinciri kopartmak gerekir.

    Yaklaşmakta olan toplumsal bir durum, (örn: toplantı, buluşma, eğitim vs. ) Öncesinde beklenti kaygısına yol açar. Beklenti kaygısı çok korkacakmışız gibi bir algıya bu algı kaygı belirtilerini belirtiler sıkıntıda olmasına yeniden beklenti kaygısına yol açarak kısır bir döngü ye dönüşür.

    Sosyal fobiden kurtulmak için, öncelikle kişinin bu problemden kurtulmaya gerçekten niyetli ve kararlı olması gerekir.
    İkinci olarak problemini ve kendini iyi tanıması gerekir.
    Sosyal fobi ilerlemiş durumdaysa ve uzun bir zamana yayılmışsa muhakkak bir uzmandan yardım alınmalıdır. Çünkü sosyal fobi doğru tedavi ile ortadan kalkması mümkün bir bozukluktur .
    Tedavi de gevşeme kas ve nefes egzersizleri oldukça önemli bir yere sahiptir. Kişi öncelikle bedensel farkındalık kazanmalı vücudundaki değişimleri tanımalı ve yönetebilecek duruma gelmelidir.
    Sonraki aşamada yüzleşme yani problemle karşı karşıya kalma esastır. Hiç kuşku yok ki herhangi bir problemden onu yaşamaktan onu yaşatabilecek ortamlardan kaçarak problemle baş edemeyiz. Yüzleşme önce zihinsel yani hayali biçimde yaptırılır. Daha sonraları kişinin kaygı hissedebileceği yerler planlanıp oralarda yüzleştirmeler yapılması çok yararlıdır. Mesela kişinin çok istekli olmadığı bir iş için başvuru yaptırtmak gibi. Çok dikkat çekmeyeceği sosyal ortamlarda gözlem yaptırtmak da uygun bir yoldur.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınavlar, öğrencilerin okul hayatı boyunca akademik açıdan değerlendirilmelerini sağlayan uzun süreçlerdir. Çocuklarda ve ergenlerde sık rastlanan bir kaygı türü olan sınav kaygısı; sınavdan hemen önce başlayan, fiziksel ve duygusal belirtileri olan bir durumdur. Kaygı duygusu aslında tüm insanlara gerekli olan bir duygudur, beynimizde bulunan amigdalanın bize “savaş veya kaç” komutu vermesiyle beraber, kaygı yaratan durumu değerlendirip kendimizi korumaya alabiliriz. Fakat sınavlara duyulan yoğun kaygı, öğrencilerde performans düşüşlerine ve stres seviyesinde yükselişlere sebebiyet verir. Hatta öğrencilerde tükenmişlik (burn out) hissine bile yol açabilir.

    Sınav kaygısının her öğrencide aynı olmayışının belli başlı sebepleri vardır. Örneğin; sınav kaygısı düşük olan öğrencilerin aldığı sosyal destek yüksek olanlara göre daha tatminkardır. Sosyal destek kaynakları aile, arkadaşlar ve öğretmenlerdir. Aile üyelerinin destekleyici, motive edici tavırları; çocuk ve gençlerin sevgi dolu ve sıcak bir ortamda büyümeleri ile kaygı seviyelerinin düşüklüğü arasında yüksek bir paralellik vardır.

    Hatta, 14-16 yaş arasındaki ergenlerle yapılan bir araştırmaya göre, bozuk aile yapısına depresyon belirtileri eşlik ediyor. Genç yetişkinler ve ergenlerin ailelerinden aldıkları sosyal desteğin yeterli olduğu durumlarda, kaygı ve depresyon belirtileri de azalır.

    Aileden beklenen desteği öğrenciler okuldaki öğretmenlerinden de beklerler. Okulda suçlayıcı, cezalandırıcı ve kişiliğe hakaret edici bir davranış tutumu ile karşılaşan öğrenciler, arkadaş ve aile desteğinden de yoksun olduklarında okuldan uzaklaşmaya ve soğumaya başlayabilirler.

    Sınav kaygısını belirleyen en önemli unsurlardan biri de yetkinlik hissidir. Başarı duygusu ve yetkinlik inancı birbirini besleyen kavramlar gibi görünse de, yetkinlik inancı evde ve sosyal çevrede desteklenen; uyumlu ve sağlıklı bir aile ortamında olumlu bir şekilde gelişir. Bu noktada tekrar anne baba tutumlarına dönmemiz gerekir. Çocukların, sağlıklı ve mutlu birer yetişkin olabilmeleri için uyumlu ve özerklik sağlayan bir ortamda yetişebilmeleri önemlidir.

    Olumsuz anne baba tutumlarının sınav kaygısının yanı sıra,  atılganlık, benlik özsaygısı gibi kişisel özellikleri de kötü etkilediğine dair pek çok araştırma vardır. Aile bu durumlarda, her zaman önceliği çocuklarına verdiğini, ona her türlü imkanı sağladığını, bu imkanlara rağmen yeterince çalışmadığını şikayet eder. Ancak bu, çocukların kendisini ifade etmesine izin vermeyen ve suçlayıcı yaklaşan ebeveynlerin kendilerini korumak için oluşturduğu bir kalkan cümlesidir. Ufak tefek çabaları da değerlendirip görebilmek önemlidir. 4 övgü 1 eleştiri kuralına sadık kalınmalıdır. Dengeli bir ilişki kurulamayan çocuk başarısız olabileceği gibi, başarılı olduğu halde mükemmeliyetçi olan ve sürekli performans kaygısı olan biri haline gelebilir.

    Mükemmeliyetçilik düşüncesi, depresyonla bir arada da görülebilir. Bu durum düşük benlik saygısına ve kaygı seviyesinin artmasına sebep olur.

    Akademik başarı ve başarısızlık, öğrencilerin duygusal özellikleri ile ilişkilidir. Ayrıca, akademik başarı; öz saygı, yalnızlık ve utangaçlıkla da yakından ilintilidir.

    Öğrencilerin yaşadığı sınav kaygısına destek olabilmek amacıyla, anne babalar, öğretmenler ve psikologlar ortak bir çalışma ve iş birliği içinde olmalıdır.

  • Yatakta misafir var

    Yatakta misafir var

    Yaşamın ilk 1 yılı, çocukta “temel güven duygusu” nun geliştiği dönemdir. Çocuk hayatının bu ilk yılında annesinin yanında olmasına, sevgi gösterilmesine, bakım verilmesine çok ihtiyaç duyar. Çocuğun gereksinimlerini ifade etme, dış dünyayı tanıması ve beslenmesinde en önemli aracı bu dönemde ağız ve dudaklardır. Bu nedenle emzirmenin de sadece çocuğun beslenmesi açısından değil, hem anneyle tensel bir temas sağlaması , hem de gerginliklerinin giderilmesi açısından önemi büyüktür. Bu dönemde annenin çocuğun ulaşabileceği en yakın yerde olması, çocuğun bu gereksinimlerinin sağlanmasında önemlidir. Annesi ihtiyaç duyduğunda yanında olmayan bir bebek ciddi bir kaygı ve gerginlik yaşamakta, annesi yanına geldiğinde rahatlama olmaktadır.

    Çocukta ‘temel güven duygusu’nun oluşabilmesi için özellikle hayatın ilk bir yılında ayrılık dönemlerinin kısa süreli olduğunu ve annesi yanında olmasa bile bir süre sonra geleceğinin ve ayrılıkların geri dönüşümlü olduğunu öğrenmesi gerekir. Bu öğrenildikten sonra çocukta güven ve umut duygusu gelişir. Bundan sonraki dönemde çocuk için ayrılıklar daha az kaygı verici bir hal almaya başlar ve çocukta yarattığı gerginlik eskiye göre çok daha kolay katlanılabilecek düzeylere iner. Çeşitli nedenlerde hayatın bu ilk yılı uzun süreli ayrılıklar ve ilgisizlik ile geçerse çocuk ileriki yıllarda yakın ilişkilerinde güvensiz, sıcak ilişki kuramayan ,kaçıngan, içe dönük veya empatiden yoksun bir yapı sergileme eğiliminde olur.

    İşte tüm bu nedenlerle ve ayrıca çocuğun uyku uyanıklık alışkanlığı, beslenme alışkanlığının oluşturulması ve annenin buna uyum sağlamayı öğrenebilmesi için hayatın özellikle ilk bir yılında birlikte yatılmasına ihtiyaç vardır.

    Bu yaştan sonra çocuk artık anne baba ayrı odada olsa da , kendisine kolayca ulaşabildikleri takdirde ayrı kalabilmeye alışabilmektedir. Kısaca şunu söylebiliriz ki eğer imkanlar elveriyorsa çocuk 1 yaşından sonra artık anne babadan ayrılmaya hazır hale gelebilmektedir.

    Temelde çocuk için ayrı odada yatabilme becerisinin gelişmesi, tıpkı yürümek, koşmak, kaşık tutabilmek gibi çok keyif verici, bağımsızlaşmayı ve bireyselleşmeyi gösteren ve özgüveni arttırıcı gelişmelerdir. Çocuğun ayrı bir odada yatabilmesi özellikle kreşe ve okula başlama süreçlerinin rahat geçirilmesini sağlamaktadır. Başlangıçta çocuk için kaygı yaratabilecek ‘kendi odasında yatma deneyimi’ zaman geçtikte ve tekrarladıkça kaygının giderek azalmasıyla birlikte gurur verici bir eyleme dönüşecektir.

    Bu geçiş dönemlerinde anne babaya düşen görev çocuğun yaşayabileceği endişeyi anlayabilmek, destekleyici ve cesaretlendirici olmaktır. Çocuğun herhangi bir başarısız deneyiminden sonra ebeveynin de kaygılanması ve katı davrandıkları düşüncesiyle suçluluk duygusuna kapılması, çocuğun bir sonraki girişimi için cesaret kırıcı olacaktır. Örn. Kendi odasında yatmaya başlamış bir çocuğu herhangi bir korkulu rüya sonrasında tekrar ebeveyn odasına geri almak yanlış bir davranıştır. Bunu yerine bir süreliğine yatağının yanında oturularak ve çocuk başı okşanıp rahatlatıldıktan sonra uyumasını sağlamak daha doğru davranış olacaktır. Ayrıca çocuğun odasının ayrılmaması, çocuk , anne ve babanın yatış saatlerinde değişikliklere neden olacak, ebeveynler ayrı odalarda yatmak durumunda kalabilecek, bu da anne baba ilişkisini olumsuz etkileyecektir.

    Çocukların yalnız yatmak istememesinin çok çeşitli nedenleri vardır. Bunların bir kısmı çocuğun gelişimsel dönemiyle ilgili olabileceği gibi bir kısmı da ebeveyn tutumları ve yaşam olaylarıyla ilişkilidir.

    3 -5 yaş arası çocuklar psikoseksüel gelişim dönemine uygun olarak cinsiyet farklılıkları ve cinsellikle ilişkili konular üzerine daha ilgilidirler. Bu dönemde kız çocuklar babaya daha düşkün, erkek çocuklar anneye daha düşkün tavırlar sergileyebilir. Anneye babaya dokunmak, onların farklılıklarını gözlemek gibi davranışlarda bulunabilirler. Bu yaşta çocuk kendi cinsiyetinden ebeveyniyle özdeşleşme gösterir. Onların aralarında yatmak isteyebilir. Tüm bunlar normal gelişimin bir parçasıdır.

    Korkular: Çocuklarda belli yaşlarda belli korkulara daha fazla rastlarız. Özellikle 3-4 yaşlarda karanlık, canavar, dolaptan yaratık çıkacağı, hırsız gibi korkulara sıkça rastlanır. Bu durum çocuklarda yalnız yatmayı reddetme davranışına neden olabilir. Burada anneye veya bakımveren kişiye düşen görev çocuğun uykuya dalışını kolaylaştırmak için yardımcı olmaktır. Çocuğa odasında masal okuma, ninni söyleme, saçını okşamak, sevdiği bir oyuncağını yanına koymak gibi yaklaşımlar çocuğa rahatlık ve ve güvende olduğu hissini verirler.

    Altı yaş sonrası korkularda tekrar bir artış gözlenir. Çocukların çevrede anlatılan öykülerin, filmlerin vs. çok fazla etkisinde kaldıkları görülür. Soyut düşünce tam gelişmediği için ölüm korkuları, ebeveynin yaşlanacağı vs. gibi korkular çocuklarda ebeveynden ayrılma kaygısını ortaya çıkarabilirler. Çocukların bu konuyla ilgili kaygıları üzerinde anlayacakları bir dille fazla ayrıntı içermeyen ancak tatmin edici bir açıklama yapılmalı ve güven verici bir tavır sergilenmelidir. Örn. çocuğun ölüm ile ilgili sorduğu bir soruya, “ölüm uykuya dalıp uyanmamaktır” gibi verilebilecek yanlış bir cevap çocukta uyumak istememe, anneye yapışma vs. gibi ters sonuçlar doğurabilecektir.

    Sıklıkla bu tür korkular normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilir ve eğer çocuğun yaşam kalitesini bozacak düzeyde değilse ek bir destek almadan kendiliğinden ve doğru yaklaşımlarla düzelme eğilimindedir.

    Yaşam olayları:
    Çocukların yaşamlarında karşılaştıkları, bir kardeşin doğması, taşınma, ebeveynin boşanması, ölümler, kreşe veya okula başlama gibi her yeni durum tıpkı erişkinlerde olduğu gibi kaygı verici olmaktadır. Bu gibi durumlarda çocuklar kazanmış oldukları yalnız yatabilme, tuvalet becerileri vs. gibi becerilerini kaybedebilmekte, yaşından daha düşük tavırlar sergileme, uyku iştah değişiklikleri , parmak emme ve tırnak yeme davranışları gösterebilmektedir. Bu gibi süreçlerde çocuğun bu tip davranışları anlaşılmaya çalışılmalı, yaşanan sürecin zorluğuna göre sabırlı davranılmalı ve çocuğun eski becerilerini tekrar sergileyebilmesi için yüreklendirici olunmalıdır. Özellikle hem ebeveyn hem çocuk için ciddi derecede stres yaratan durumlarda aile bireyleri uzman desteği almaktan kaçınmamalıdır.

    Ebeynlerin tutum hataları:

    Kaygılı, evhamlı ve aşırı koruyucu kollayıcı anne babaların çocuklarında yalnız yatamama sorununu daha fazla görmekteyiz. Burada anne çocuğa bağımlı bir tavır sergilemekte ve davranışıyla çocuk annenin bu davranışını aynı şekilde model olmaktadır. Özellikle küçüklüğünden itibaren sık solunum yolu enfeksiyonu geçiren, alerjisi olan, veya başka bir sağlık sorunu olan çocukların anneleri tarafından sıklıkla yanlarından ayırılmadıkları, bu davranışın da iyi niyetle de olsa anne-çocuk arasındaki bağımlılığı pekiştirdiği, çocuğun bireyselleşmesini ve güven duygusu gelişimini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Ayrıca bu çocuklarda kreşe ve okula başlamakta sıklıkla zorluk da yaşanabilmekte, ciddi ayrılma kaygısı yaşayabildikleri görülmektedir.

    Anne-babaların yaptıkları bir başka tutum hatası da çocukların korkularını farkında olmadan tetiklemektir. Burada yapılan hata sıklıkla uyumaya direnen çocukların korkutulması şeklindedir “Uyumazsan öcüler gelir seni alır” gibi söylemler kesinlikle kullanılmamalıdır.

    Bir diğer hatalı ebeveyn tutumunu da sıklıkla boşanmış veya çalışan anne babalar sergilemektedir. Her iki durumda da ebeveyn çocuklarına yeterince zaman ve ilgi göstermediklerini veya birlikte kaliteli vakit geçiremediklerini düşünerek bir çeşit suçluluk duygusuyla çocuklarını yanlarında yatırmakta ve bu şekilde farkında olmadan çocuğun bireyselleşmesini engellemektedirler.
    Ebeveyn burada şunu bilmelidir ki, çocukla akşam eve geldiklerinde geçirdikleri kaliteli birkaç saat veya boşanmış bir çiftse hafta sonları birlikte olacakları süreci sağlıklı geçirmek çocuğun ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve güven duygusunu sağlamak için yeterli olacaktır.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir.

    Kişinin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav sırasında ve hatta sınavdan sonra da yoğun endişe yaşayabilirler.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları gibi bedensel yakınmalar, dikkat süreçlerinde bozulma, kendine güvende azalma, kendini yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.

    Sınavın ne anlam ifade ettiği gerek aile gerek çocuk için, sınava yönelik tutum ve yaklaşımlarının ne olduğu önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Ailenin çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri çocuğun kaygısını arttırabilir. Ailenin çocuğa güven ve sorumluluk vermesi, onun duygu ve ihtiyaçlarını önemsemesi, ona olumlu geribildirimlerde bulunması faydalı olabilir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek aile içi iletişimin işlevsel hale getirilmesi açısından önemlidir.

    Sınav kaygısı sebebiyle psikolojik sorunlar ortaya çıkması ve depresyon, anksiyete bozukluğu ya da uyku bozukluğu gibi sorunlardan dolayı çocuğun işlevselliğinin bozulması psikolojik / psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir.

  • Genel Kaygı Bozukluğu

    Genel Kaygı Bozukluğu

    Zorlu bir mülakat öncesinde veya geleceğimiz için almamız gereken mühim kararlar sırasında hepimiz kaygılı hissedebiliriz. Bu kaygı, işlevsel ve doğaldır. Kaygıyla birlikte sorunların çözümleri için ayırdığımız vakti ve gösterdiğimiz özeni arttırırız. Hiç değilse önümüzde gerçekten kaygı uyandıracak bir durum, ona oranla kabul edilebilir yoğunlukta bir kaygı ve sağlıklı işleyen bir günlük hayatımız vardır.

    Genel Kaygı Bozukluğu’nda ise, kaygı şiddetli, olağandışı ve sürekli bir hal alır. Bu gerginlik ve huzursuzluğu kendimize zorla dayatıyor gibiyizdir. Ortada kaygı uyandıracak bir durum ya hiç yoktur ya da o durum bu şiddette bir kaygı potansiyeline sahip değildir. Dolayısıyla ekonomik durum, sağlık, ailevi meseleler, meslek ve özel hayatımızın her alanına anksiyete sinmeye ve yayılmaya başlar. Kişi, yaşamını sekteye uğratan bu endişenin engellenemez olduğunu ve kendisini koruduğunu düşünmektedir. Ne için kaygılandığını söyleyemediğinde bile… Buna rağmen hissettiğinin abartılı bir tepki olduğunu da kabul etmektedir ama yine de kendine engel olamaz. Kaygılı kişi için gelecekte onu hep en kötüsü beklemektedir.

        Çocukların yaşadığı kaygı bozukluğunda ise, karşılaştıkları durumlara karşı hissettikleri kaygının gerçekdışı olduğunu bile farkında değillerdir. Biz yetişkinler olarak hangi durumlar için ne kadar endişelenmemiz gerektiğini onlara anlatmalıyız. Geleceğe dair “Ya böyle olursa, ya şöyle olursa…” biçiminde edinilen bir düşünce şekli, sürekli kendini eleştirmeye yönelik bir mükemmelliyetçilik ve aile ve arkadaşlar tarafından kabul görme ihtiyacı çocuklarda ortaya çıkan kaygı bozukluğunun temel sebepleridir.

        Genel Kaygı Bozukluğu diğer ruhsal rahatsızlıklarda olduğu gibi herkeste farklı semptomlarla ortaya çıkar ama yine de sıklıkla görülen ortak bir çerçeve bulunmaktadır. Kaygılı kişinin;

        – Süregelen ve şiddetli bir kaygı hali

        – Karşılaştığı sorunlara gerçekdışı bir yaklaşım

        – Huzursuzluk, gerginlik, tansiyon

        – Bilinmezi tolere edememe

        – Odaklanamama

        – Uykuya dalamama veya uyanamama

        – Bitkinlik

        – Öfke

        – Kas ve mide ağrıları

        – Avuçiçi terlemesi

        – Hızlı kalp atışı gibi şikayetleri bulunur.

        Bu belirtilerin çoğu depresyon, panik bozukluk, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk ve bağımlılık problemlerinde de görülebildiği gibi, genel anksiyete bozukluğu bu rahatsızlıkların ortaya çıkmasına da sebep olur. Genel anksiyete bozukluğunun panik atakla arasında ince bir ayrım bulunur.  Panik atakta hissedilen kaygı kısa süreli ve şiddetlidir. Kaygının yöneldiği belirli bir durum vardır. Genel anksiyete bozukluğunda ise kaygı panik ataktaki gibi şiddetli olmasa da, uzun bir sürece yayılır ve hayatın neredeyse her alanına sızar.

        Beynin muhakeme ve duygular için özelleşmiş bölgeleri arasında var olan sinirsel iletişimde yaşanan sıkıntıların anksiyeteye yol açtığı düşünülmektedir. Gastroözofageal reflü hastalığı, tiroid, kalp hastalıkları ve menopoz da kaygı uyandırabildiği gibi, teşhis sürecinde bu noktaya dikkat edilerek gereken müdahalelerin yapılması sağlanmalıdır. Ailede görülen kaygı geçmişi önemli bir belirleyicidir. Bu bulgu, GKB ve diğer klinik hastalıkların genetik temelleri bulunduğunu da ortaya çıkarmaktadır. Çocuklukta veya yetişkinlikte yaşanan travmalar, bir yakının ölümü, kronik hastalıklar, stres yaratacak değişimlere ve olaylara uzun süre maruz kalmak ileride kaygı bozukluğu yaşayıp yaşamayacağımızı etkilemektedir.

        GKB için kullanılan ilaç tedavileri uzun dönem ve kısa dönem olarak ikiye ayrılmaktadır. Kaygıyı düşürmek amacıyla kullanılan Xanax, Klonopin ve Ativan gibi ilaçlar bağımlılık riski olduğu için kısa dönem için önerilmektedir. Buspar, Celexa, Prozac gibi antidepresanlar ise etkilerini uzun süreçlerde gösterir ve bağımlılık riski ve ciddi yan etkiler taşımazlar. Bilişsel Davranışçı Terapi ise diğer rahatsızlıklarda olduğu gibi semptomları kısa sürede azaltan en etkili yöntemdir. Danışana kaygıların işlevinin, hangilerinin işe yarayacağının, hangilerinin yaramayacağının anlatıldığı bir eğitim sürecinden sonra kendi kaygı öyküsü üzerinde çalışılır. Ne zamanlar kaygı duyuyor, bu kaygının şiddeti, süresi ve işlevi nedir? Daha sonra kaygılarına gerçekçi bir gözle bakması sağlanır. Rahatlama ve nefes egzersizleriyle beraber kaygıları için kurduğu kognitif evreni değiştirmeye, bunun sonucunda da davranışları şekillendirmeye çalışılır.

  • Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav kaygısı sınavlara hazırlanan herkesin yaşayabileceği bir kaygı türüdür. Sınava giren kişilerin doğal olarak sınav sonucu hakkında beklentisi vardır. Sınavın sonucunda başarısız olacağını düşünüp sınav esnasında öğrenmiş olduğu bilgi ve birikimleri etkili bir biçimde kullanmasını engelleyip kişinin yoğun biçimde korku, kaygı, endişe duygularını yaşayıp bunun sonucunda sınav başarısının düşmesine neden olan kaygı türüdür.

    Sınav esnasında orta düzeyde bi kaygı istenilen bi kaygı türüdür. Öğrencilerin motivasyon düzeylerini artırarak öğrenmeye olan istekleri ve gayretleri artar sınav esnasında ise konsantrasyon düzeyleri yüksek olur öğrendiği bilgileri hatırlamasını kolaylaştırır dikkatini sürdürmesinde yardımcı olur. Bu düzeyde bi kaygıda herkeste biraz kalp çarpıntısı, heyecan, tuvalete gitme ihtiyacı görülebilir.Ama bunlar yüksek düzeyde yaşandığı takdirde tam tersi bir etki göstererek kişinin dikkatinin dağılmasına, bildiklerini unutmasına, dolayısıyla kişinin başarısızlığına neden olur.

    Sınav Kaygısının Belirtileri Nelerdir?

    Kaygılı bir öğrencide, fiziksel, duygusal, zihinsel ve davranışsal belirtilere rastlanır.

    Fiziksel belirtiler; Kalp atışında hızlanma , ellerde titreme, terleme, yorgun ve halsiz hissetme, yüz kızarması, mide bulanıtı, kasılma, baş ağrısı, mide ve bağırsak sorunları, göğüste sıkışma sık idrara çıkma v.b.

    Duygusal belirtiler; Gerginlik, karamsarlık,genel sinirlilik ve öfke hali, korku(bildiklerini unutma veya hata yapma korkusu) güvensizlik, çaresizlik, depresif duygu durumu, heyecan, endişe(sürenin yetmeyeceğine) v.b.

    Zihinsel belirtiler; Gerçekçi olmayan felaket yorumları içeren düşünceler(başaramazsam, ya kazanamazsam, sınavda bayılırsam, yapamayacam galiba, yetersizim, herkes benden daha iyi yapacak), unutkanlık dikkat toplamada ver sürdürmede güçlük, konuları hatırlamada güçlük v.b.

    Davranışsal belirtiler;Kaçınma davranışları(ders çalışmayı bırakma yada erteleme, sınavı yarıda bırakma yada sınav girmeme) unutkanlık v.b

  • Kaygı Bozukluğu

    Kaygı Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı bozukluğu) ; genel olarak gelecekle alakalı olmaktadır. Kaygı ve endişe dozuna göre normal ya da anormal olarak kabul görmektedir. Dünya kontrol edemeyeceğimiz kadar büyüktür. Fakat bazı insanlar kontrol edebilmek isterler. Güçleri yetsin, elleri erişsin isterler. Bunu gerçekleştiremedikleri zaman da kaygılanmaya başlarlar.

    “Gelecek” kaygısı en temel kaygılardandır. Çünkü geleceği kontrol edemeyiz. Ya şu olursa ya bu olursa düşüncesiyle birey kaygı seviyesini yükseltmiş olur. Kaygının akılcı bir yanı yoktur. Yetiştirilme tarzı, güven duygusu, etrafta ne gördüğümüz, ebeveynlerle olan ilişkiler vb. gibi durumlar karşısında hayata bakış açımız değişir. Birey sadece kendi hayatını değil etrafındaki bireylerin de hayatlarına erişerek, rahatsız olmalarına sebep olurlar.

    Özellikle çocuk yetiştirilirken söylenilen sözler; “koşma düşersin.” “yapma bir yerini çarparsın.” gibi, daha küçük yaşlarda kaygı ile tanışma meydana gelir. Olumsuzlukların aşılandığı çocuk yaşlardan sonra yetişkinlikte, çocuk her yerden tehlike işaretleri alır. Kaygı bozukluğu tehlike işaretlerini daha çok gören insanlarda ortaya çıkmaktadır. Sonu olmayan kaygı bozukluğu yaşayan insanlara hayatlarını kendileri zorlaştırırlar.

    Örneklendirmek gerekirse; çok sevdiğiniz bir dostunuzu yıllardır görmüyorsunuz. Kendisi başka bir şehirde ikamet ediyor. Sizi davet etti ve uçakla gitmeniz gerekli. Uçağa bindiğinizde ne düşünürsünüz? İşte can alıcı soru bu. Genellikle iki tür cevap verilmektedir.

    1. Arkadaşıma ne alsam? Küçük bir hediye götürebilirim ya da uçaktan inince mi bir şeyler baksam? Beni kim karşılayacak? Bunca yıl sonra birbirimizi tanıyabilecek miyiz?

    2. Bu uçak acaba nasıl kalkış yapacak? Havada bir şey yaşamasak bari. Ya motora kuş kaçarsa. Sağ salim inebilecek miyiz?

    Ve daha bir çok şey..

    İşte bu verilen örnekteki 1. Durum herhangi bir kaygı yaşamayan ya da sağlıklı diye kabul ettiğimiz bireylerin yaşadığı durumdur. Öte yandan 2. Durum ise; kaygıyı yoğun yaşayan, hiç yoktan kendisini kaygı yoğunluğunun içine bırakması durumudur.

    Tabi ki her zaman tablo böyle olmayabilir. Bireyin geçmiş yaşantısına bağlı olarak da kaygılar yükselebilmektedir. Yapılabilecek en olumlu durum, bir uzmandan yardım almak ve sorunun ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektir.

  • Anksiyete Bozukluğu

    Anksiyete Bozukluğu

    Anksiyete bozukluklarında en sık tercih edilen tedavi yöntemleri antidepresan kullanımı ve psikoterapi uygulamalarıdır.

    Anksiyete bozuklularının tedavisinde en sık kullanılan psikoterapi uygulamaları konuşma terapisi ve bilişsel davranışçı terapi uygulamalarıdır. Bilişsel davranışçı terapi kişilerde anksiyeteye yol açan düşünce kalıplarını yeniden irdelemelerine ve farklı davranış alışkanlıkları edinmelerine olanak sağlayan bir psikoterapi türüdür.

    Anksiyete ataklarına karşı ne yapabilirim?

    • Hangi tür bir anksiyete bozukluğu yaşadığınızı, belirtilerini ve özelliklerini öğrenin.

    • Mutlaka bir psikoterapist ile görüşmeye başlayın.

    • Anksiyetenin sağlığınızı hem psikolojik hem fiziksel olarak etkileyen bütünsel bir rahatsızlık olduğunu unutmayın.

    • Anksiyete atağı yaşadığınızı anladığınız anda sizi destekleyen kişilerle iletişime geçin.

    • Vücudunuzu düzenli olarak hareket ettirin, oturma sürenizi bir saatten uzun tutmayın.

    • Vücudunuzun ihtiyacı olan uykuyu aldığından emin olun, gece uykunuzun bölünmemesine dikkat edin.

    • Rahatlama tekniklerini öğrenin.

    Anksiyete bozukluğunda ne zaman bir doktora görünmeliyim?

    Bir anksiyete bozukluğunuz olduğunu düşünüyorsanız aşağıdaki durumlarda uzman bir psikoterapist ile görüşmeyi tercih edebilirsiniz;

    • Fazla kaygılı olduğunuzu düşünüyorsanız ve bu durum iş, aile ve özel yaşamınızı etkilemeye başladıysa

    • Yaşadığınız korku, kaygı ve anksiyetenin kontrolünüzden çıktığını hissetmeye başladıysanız

    • Kendinizi depresyonda hissetmeye başladıysanız, alkol ya da uyuşturucu kullanımı başladıysa

    • Yaşadığınız kaygıların fiziksel bir sağlık sorunu nedeniyle olabileceğini düşünüyorsanız

    • İntihar ya da ölüm ile ilgili düşünceleriniz başladıysa

      Araştırmalar, genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan anksiyete (kaygı) bozukluklarında hem genetik hem de çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar özellikle erken yaşta yaşanan travmatik olayların bireylerin korku işleme mekanizmalarında hassasiyete yol açarak stres tetikleyicilerine karşı aşırı duyarlı hale gelmelerine yol açtığını da belirtiyor.

      Bu alanda yapılan araştırmalar anksiyete (kaygı) bozukluklarında genetik ve çevresel faktörlerin bir arada etkili olduğunu gösteriyor. Anksiyete bozukluklarına yol açan başlıca faktörler;

    • Çocukluk çağında başlayan utangaçlık, davranışlarda tutukluk

    • Kadın olmak

    • Sınırlı ekonomik kaynaklara sahip olmak

    • Boşanmış ya da dul olmak

    • Çocukluk çağından itibaren stresli yaşam olaylarına maruz kalmak

    • Kan bağı olan yakın akrabalarda anksiyete bozukluğu teşhisi konması

    • Aile öyküsünde psikolojik problemler olması

    • Öğleden sonra tükürükte kortisol seviyesinin artması (Özellikle sosyal kaygı bozukluğu risk faktörleri arasındadır)