Etiket: Kaygı

  • Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal kaygı bozukluğu, daha çok bilinen adıyla sosyal fobinin temel özelliği bireyin başkaları tarafından incelenebileceğini düşündüğü sosyal durum ya da durumlardan belirgin şekilde yoğun korku ya da kaygı duyması ve kaçınmasıdır. Sohbet etmek, yeni insanlarla tanışmak, bir şeyler yiyip içerken seyredilmek, konuşma yapmak, başkalarının karşısında performans göstermek gibi durumlar bireyde kaygı ya da korku uyandırmaktadır. Birey sosyal durumlara maruz kaldığında, kaygılı, zayıf, deli, aptal, sıkıcı, korkutucu, pis ya da sevilmez olarak yargılanacağından endişe etmektedir. Başkaları tarafından olumsuz değerlendirilecek şekilde davranacağından veya görüneceğinden ya da kızarma, titreme, terleme, dil sürçmesi gibi kaygı belirtileri göstereceğinden, ya da diğerlerini gücendirmek ve incitmekten ve bunun sonucunda da kabul görmeyeceğinden korkmaktadır.

    Sosyal kaygı bozukluğundaki korku ya da kaygının yoğunluğu, olumsuz değerlendirilmenin gerçek riski ya da sonuçlarına kıyasla orantısızdır. Sosyal Kaygı bozukluğu olan kişiler sosyal durumların olumsuz sonuçlarını sıklıkla aşırı şekilde değerlendirirler.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, sosyal ortam hemen hemen her zaman kaygı ya da korku uyandırıcıdır. Bu yüzden de sosyal durumlarda arada sırada kaygı yaşayan bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu vardır denilemez. Bunun yanısıra, korkunun ve kaygının derecesi ve tipi (örn.beklenti kaygısı, panik atak) farklı ortamlamlarda değişiklik gösterebilir. Beklenti kaygısı sosyal bir olaya katılmadan önce haftalar boyunca her gün endişe etmek ya da bir konuşmayı günler öncesinden tekrar etmek şeklinde durumların çok öncesinde ortaya çıkabilir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğunda kişi sıklıkla korkulan durumlardan kaçınır. Ellerinin titremesinden korkan kişi yemekten, içmekten, yazı yazmaktan, birşeyi işaret etmekten kaçınırken, terlemekten korkan kişi el sıkışmaktan ya da baharatlı yiyecekler yemekten kaçınabilir. Kızarmaktan korkan başkası da topluluk önünde performans göstermekten, parlak ışıklardan, özel konuları konuşmaktan kaçınabilir. Kaçınma davranışı, parti gibi sosyal ortamlara girmemek, okula gitmeyi reddetmek gibi yoğun şekilde olabilir.

    Kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda da sosyal fobik yoğun kaygı ya da korku ile duruma dayanmak zorunda kalır. Bu tür durumlarda da kişi çoğunlukla güvenlik davranışlarına başvurur. Güvenlik davranışları kişinin korktuğu felaketin gerçekleşmesini engellemek amacıyla giriştiği davranışlar ya da aldığı tedbirlerdir. Örneğin, konuştuğu zaman söylediklerinin saçma olarak algılanacağını ya da beğenilmeyeceğini düşünen kişi konuşmadan önce söyleyeceklerini kafasından geçirmeyi veya bir konuşma metnine aşırı hazırlanarak ezberlemeyi alışkanlık haline getirmiş olabilir. Güvenlik davranışlarının hastalığı devam ettiren olumsuz sonuçları olmaktadır. Öncelikle, kişi korkulan sonucun gerçekleşmemesini aldığı tedbirlere, yani yaptığı güvenlik davranışına, bağlayarak hastalık döngüsünün iyice yerleşmesine sebep olur ve güvenlik davranışları olmadan korktuğu durumlara giremez hale gelir. Böylelikle de aslında güvenlik davranışlarına girişmese de korktuğu sonucun gerçekleşmeyeceğini test etme imkanını bulamaz. Bu yüzden de korkuları sürer gider. İkinci olarak, güvenlik davranışlarına girişmek tam tersine sosyal fobiğin korktuğu bazı belirtileri ortaya çıkarabilir. Bu duruma örnek olarak, bir şey içerken ellerinin titremesinin görüleceğinden korkan ve bunu gizlemek isteyen kişinin bardağı sımsıkı tutmasını verebiliriz. Bu durumda kişinin elleri daha çok titreyecek ve korktuğu başına gelecektir. Üçüncü olarak, güvenlik davranışları bazen de kişinin sakındığının tersine diğer insanların dikkatini daha da çok üzerine çekecektir. Koltukaltının terlediğinin görünmemesini isteyen bir kişinin sıcak bir ortamda ceketle oturması diğerlerinin bakışlarını terlediği zamankinden çok daha fazla üzerine çekebilecektir. Bazen de sosyal fobiğin söylediklerinin eleştirileceği ya da beğenilmeyeceğini düşünerek sessiz kalması ya da diğerlerinden uzak durması, az konuşması gibi güvenlik davranışları kişinin diğerleri tarafından mesafeli ve soğuk olarak algılanmasına sebep olabilmekte ve bu kişiye mesafeli durmalarına sebep olabilmektedir.

    Bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu tanısının konulabilmesi için, korku, kaygı ve kaçınmanın kişinin günlük yaşam, iş, okul, sosyal aktivite ya da ilişkilerindeki işlevselliğini belirgin bir şekilde engellemesi ya da klinik anlamda belirgin bir sıkıntıya, sosyal, iş ve diğer önemli alanlarda bozulmalara yol açması gerekmektedir. Örneğin, topluluk karşısında konuşmaktan korkan bir kişi eğer işinde ya da okulunda rutin bir şekilde konuşma yapmak durumunda kalmıyor ve belirgin bir şekilde rahatsızlık da duymuyorsa sosyal kaygı bozukluğu tanısı almaz. Bununla birlikte, eğer kişi kaçınıyor ya da gerçekten istediği bir işi ya da eğitimi sosyal kaygı semptomlarından ötürü almayı redediyorsa bu belirgin bir sıkıntının yaşandığına ya da işlevsellikte bozulmanın olduğuna işaret etmektedir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler Bilişsel Davranışcı Terapiyle belirtilerininden büyük ölçüde kurtulmaktadır. Bilişsel Davranışcı Terapide kişinin düşünceleriyle çalışılarak bilişsel yeniden yapılandırılma sağlanıp, kişinin sağlıklı başa çıkmaları ve kaynakları arttırıldıktan sonra kişi korktuğu, kaygı duyduğu durumlara maruz kalarak sosyal kaygı bozukluğunu yenebilmektedir.

  • Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu)

    Sosyal fobi bireylerin başka insanlar tarafından yargılanabileceği düşüncesi ile yoğun bir kaygı duygusu yaşayarak toplumsal ortamlarda mahcup ve rezil olma korkusu sebebi ile toplumdan uzak ve çekingen kaldığı bir kaygı bozukluğu türevidir.

    Kişiler, özellikle tanımadığı veya yeni tanıştığı insanlar ile iletişim kurmaları gereken durumlardan ve ortamlardan kaçınırlar. Konuşma esnasında başkaları tarafından ellerinin ya da sesinin titrediğinin anlaşılacağı kaygısını yaşayabilirler.

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu) Belirtileri

    En az altı ay boyunca aşağıdakiler belirtiler görülmektedir;

    • Kişiler tanımadıkları insanlar ile tanışma, karşılıklı yemek yeme ya da başkalarının önünde performans sergileme (sunum yapmak) gibi toplumsal durumlarda belirgin bir korku ya da kaygı duyarlar.

    • Kişiler olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir biçimde davranmaktan korkarlar. (Küçük düşeceği ve utanç duyacağı bir biçimde)

    • Toplumsal durumlar neredeyse her zaman korku ya da kaygı yaratır.

    • Toplumsal durumlardan kaçınırlar ya da yoğun bir kaygı ve korku duygusu ile bu gibi durumlara katlanırlar.

    • Korku kaygı ya da kaçınma durumları sosyal ya da iş ile ilgili alanlarda işlevsellik açısından kişinin yaşam kalitesini bozar.

    Sosyal Fobi Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT de kaygı duyguları ve bu duygunun yarattığı fizyolojik tepkileri tanıma, kaygı yaratan durumlardaki düşünceleri değerlendirme ve kaygı yaratan durumlar için başa çıkma mekanizmaları geliştirme gibi süreçler vardır.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Kaygı insan yaşamının bir parçasıdır. Sınav, aile sorunları, iş stresi, sorumluluklar, yoğun programlar ve yetişmesi gereken işler her insanı hafif düzeyde kaygılandırabilir. Ancak yaygın kaygı bozukluğunda ‘sürekli, şiddetli ve mevcut durumla uygun düşmeyen bir endişe durumu söz konusudur. Ortam da kaygılanacak bir sebep veya herhangi bir gerçek tehdit ögesi olmasa bile kişi kendini endişeli hissedebilir.

    Aşırı endişe kişinin hayatını ve iş, aile, sosyal yaşantısındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Kişi, günlük yaşantısındaki etkinliklerini sürdüremeyecek noktaya gelebilir.

    Bu rahatsızlığı yaşayan kişiler kendilerini çoğu zaman en kötü senaryoyu düşünürlerken bulurlar.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Belirtileri

    Aşağıdaki belirtiler kişiden kişiye değişmekle beraber son altı ay veya daha uzun bir süredir görülmektedir.

    • Huzursuzluk veya sürekli diken üzerinde olma

    • Kolay yorulma

    • Odaklanmakta güçlük ya da zihin boşalması.

    • Kolay kızma

    • Kas gerginliği

    • Uykuya dalmakta ya da sürdürmekte güçlük.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel davranışçı terapide danışanlara hastalıkları ile ilgili psiko-eğitim verildikten sonra hatalı düşünce tarzları ile ilgili farkındalık yaratılır. Danışanlar endişe duydukları durumlar, düşünceler veya nesneler ile bilinçli ve aşamalı olarak karşı karşıya getirilerek kaygı ve korku tepkileri azaltılmaya çalışılır.

  • Kaygı Bulaşıcıdır

    Kaygı Bulaşıcıdır

    Amerikan Psikoloji Derneği (APA) kaygıyı “gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve artan kan basıncı gibi fiziksel değişimlerle karakterize bir duygu” olarak tanımlar.Ayrılma (seperasyon) anksiyetesi de anksiyete türlerinden biridir.

    Ayrılma anksiyetesi, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde bir kaygı ya da korku duyması olarak tanımlanmaktadır.

    DSM-5’te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) bazı değişiklikler yapılmıştır. DSM-4-TR’ de ayrılma kaygısı bebeklik, çocukluk ya da ergenlik döneminin bozukluğu olarak yer alırken artık “Kaygı Bozuklukları” bölümüne yerleştirilmiştir. ‘’Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun’’ 18 yaşından önce ortaya çıkmış olması koşulu da DSM-5’te kaldırılmıştır ve belirtilerin çocuklarda en az 4 haftadır, yetişkinlerde ise en az 6 aydır devam ediyor olması şartı eklenmiştir.

    DSM –5 TANI ÖLÇÜTLERİ

    A-Aşağıdakilerden en az üçünün olması ile belirli, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde korku ya da kaygı duyması:

    1.Evden ya da bağlandığı kişilerden ayrılacak gibi olduğunda aşırı tasalanma.

    2.Bağlandığı kişileri yitireceği ya da bu kişilerin başına hastalık, yaralanma, yıkım, ölüm gibi kötü olay geleceğiyle ilgili sürekli olarak tasalanma,

    3. Bağlandığı başlıca kişilerden birinden ayrılmaya neden olabilecek istenmedik bir olay yaşayacağıyla ilgili tasalanma,

    4. Ayrılma korkusundan ötürü, okula işe ya da başka bir yere gitmek için dışarı çıkmayı evden uzaklaşmayı hiç istememe,

    5.Evde ya da başka ortamlarda tek başına kalmaktan ya da bağlandığı başlıca kişilerle birlikte olmamaktan sürekli bir biçimde aşırı korku duyma.

    6.Evinin dışında ya da bağlandığı başlıca kişilerde biri yanında olmadan uyuma konusunda isteksizlik ya da buna karşı koyma.

    7. Yineleyici bir biçimde ayrılma konusunu da içeren karabasanlar görme

    8.Bağlandığı başlıca kişiden ayrıldığında ya da ayrılacak gibi olduğunda bedensel belirtilerin olması

    B. Bu korku, kaygı ya da kaçınma süreklilik gösterir, çocuklarda ya da ergenlerde en az dört hafta, erişkinlerde 6 ay ya da daha uzun sürer.

    C. Bu bozukluk klinik açıdan sıkıntıya ya da toplumsal okulla ilgili işle ilgili diğer alanlarda işlevsellikte düşmeye neden olur.

    D. Bu bozukluk, otizm açılımı kapsamında bozuklukta aşırı direnç göstermekten ötürü evden ayrılmaya karşı koyma, psikoza giden bozukluklarda ayrılmaya ilişkin sanrılar ya da varsanılar, agorofobide güvenilir bir eşlikçi olmadan dışarı çıkmaya karşı koyma, yaygın bozukluğunda önem verdiği diğer kişilerin başına bir hastalık ya da başka kötü bir olay gelecek olmasından ötürü kaygılanma ya da hastalık kaygısı bozukluğunda bir hastalığının olduğuna ilişkin kaygı duyma gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Bu 8 belirti ve diğer kriterler tanı koymanız, çocuğunuzu ya da kendinizi etiketlemeniz için değildir. Fakat bunlara bakarak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun, bütün bunların ruhsal olarak bir anlam ifade ettiğinin ve bir uzman desteğine ihtiyacınız olabileceğine dair yorumlanabilir. Amaç farkındalık yaratmak ve rehber olmaktır.

    Şimdi biraz insanın doğumuyla birlikte çıktığı yolculuğuna bir göz atalım ve ayrılma kaygısının temellerini anlamaya çalışalım;

    Bebeklik döneminde başkalarıyla duygusal bağ kurmak bağlanma olarak adlandırılır. Bebeklerle ilgili klasik çalışmasında John Bowlby (1969) bağlanmayı, bebekler ve ebeveynlerin (veya diğer bakım verenlerin) birbirleri ile duygusal bağ kurmalarına yol açan iki yönlü bir süreç olarak tanımlamıştır.

    Bowlby’e (1973) göre, birincil içgüdü “bağlanma”dır. Bebeğin bilişsel yetilerinin gelişimi öncesinde de anneye bağlılığı vardır. Çocuk varlığı hakkında bir tehdit duygusu yaşamıyorsa ya da bağlanma nesnesine kolayca ulaşabiliyorsa kendini güvende hisseder. Anne çocuk arasında kurulan güvenli bir bağlanma ilişkisi çocuğa sağlıklı psikolojik gelişim olanağı sağlar. İleride, okula başlama gibi, çocuğun sevgi nesnesinden ayrılmasını zorunlu kılan durumlarda, çocuğun kendisini yatıştırarak yeni duruma uyum sağlaması beklenir. Çocuğun bu gelişimsel görevi başarması genellikle annenin, yaşadığı ayrılık anksiyetesi tarafından engellenir. Ebeveynin ayrılma anksiyetesi ve aşırı koruyuculuğu, güvensiz bağlanma tarzları ile ilişkili bulunmuştur (Hock ve Schirtzinger 1992, Liotti 1992, Van Ijzendoorn 1995).

    Ayrılma anksiyetesiyle bizlere başvuran ebeveynlere ‘’ Bu kimin kaygısı?’’ sorusu sorulmalıdır.  Bu soru aile dinamiklerini anlamak adına yol gösterici olmaktadır.

    Ayrılık anksiyetesi karşılıklı bağımlı, patolojik anne-çocuk varlığında gelişir. Genellikle bu çocukların çok koruyucu anneleri, çok uzak ve soğuk duran babaları vardır. Bazen ise anne ve baba çocuğa aşırı derecede düşkündür, kendileri de çocuklarından ayrılmayı bir türlü göze alamamışlardır. Bazen de anne ve babaların kendileri nörotik ve güvensizdir, çocuğun başına kötü şeyler geleceğinden gereksiz yere korkmuş ve çocuğu hep evde tutmaya çalışmışlardır. Böylece çocuk kendisi de farkında olmadığı halde evden uzaklaşınca veya okulda iken annesine, babasına veya kendisine korkunç şeyler olabileceğinden korkmakta ve bunu engellemek için evde kalmakta ısrar etmekte, zorlandığı zaman panik içine düşmektedir.

    Annenin çocuktan ayrılırken yaşadığı ayrılık anksiyetesini; ruhsal bozukluk varlığının, annenin depresif ve anksiyöz mizaç özelliklerinin, ebeveynler arasındaki geçimsizliğin ve evlilik problemlerinin arttırdığı da belirtilmiştir (Cummings ve Davies 1994).  

    Aslında kaygı tam anlamıyla bulaşıcıdır, çoğunlukla da anneden çocuğa geçer. Aynı zamanda anne, çocuk için önemli bir özdeşim nesnesidir. Anne çocukla kurduğu ilişkide karamsar, kötümser, güvensiz, şüpheci, huzursuz ve yetersizlik duyguları içinde olmasının hem bağlanma sürecini olumsuz etkileyebileceğ hem de özdeşim nesnesi olarak çocuğa olumsuz bir örnek olabileceği düşünülmektedir.

    Ebeveyler, ayrılık sırasında, farkında olmadan kaygılarını çocuklarına yansıtabilirler. Örneğin, bebeklerini çocuk bakım merkezlerine bırakan anne ve babalar rahatsızlıklarını sözel olarak ya da yüz ifadeleriyle ortaya koyabilirler. Bu tür davranışlar ise bebeklerin stresini arttırabilir. Aynı durum okula başlayan ve ayrılık kaygısı yaşayan çocuklarda da geçerlidir. Burada anne ve babaların stresli ya da telaşlı halleri çocuğa da yansıyacağından, çocukta korkulacak bir şey var hissiyatı yaratılabilmektedir.

    Şimdi aynı soruyu tekrar soralım. ‘Bu kimin kaygısı?’

    Klinik olarak bu çocuklar kaygılı durumdan kurtulmak içinde çeşitli kaçınma davranışları sergileyebilir. Odasında uyumama, okula gitmek istememe, arkadaşlarıyla vakit geçirmeme gibi işlevsellik bozuklukları oluşabilir. Evden ya da bakım verenden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde tekrarlayıcı biçimde aşırı sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk hali, bununla birlikte eşlik eden fiziksel belirtiler (karın ağrısı veya vücutta ağrılar, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi) görülebilir. Çocuk bu konuyla ilgili kabuslar görme, uykudan uyanma ve anne baba yanına gitme, tek başına uyumayı reddetme, bakım verene daha yapışık davranışlar sergileyebilir.

    Küçük yaşlarda bu sorun ile karşılaşan çocukların yetişkinlik evrelerinde de sorunlar yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle ailelerin hassasiyet göstermesi önemlidir. Çocukların sağlıklı şekilde gelişim göstermesi ve çevresi ile kaliteli ilişkiler kurabilmesi için ayrılma anksiyetesini atlatması gereklidir. Fakat bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki profesyonel şekilde çözümlenen sorun sadece çocuğunuzun değil sizin geleceğiniz adına da önemli bir rol oynar. Unutmayın ki çocuklar sadece kendileri için değil aileleri için de sinyal verir. Çünkü evin en cesur üyeleri onlardır.

    Böyle bir durumla karşılaştığınızda mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Öykünüz alındıktan sonra ihtiyacınız olan formülasyon ve tekniklerle terapi planınız oluşturulmalıdır. Bu süreçte yapılacak çalışmalar bireysel olarak anne ya da çocuk ile yürütülebileceği gibi çoğunlukla bütün aile dinamiklerini kapsayan, döngüsel ve sistemsel çalışan aile terapisi ile yürütülebilmektedir.

    Bir diğer yandan, biyolojik sağlık alanında önleme ve koruma çalışmaları ne kadar önemliyse psikolojik sağlığımız için de o kadar önemlidir. Hatta psikolojik sağlığımızın ve sağlamlığımızın biyolojik sağlığımıza bağışıklık sağlayacağını düşünürsek çok daha önemli bir yeri olmalıdır. Eğer kendiniz ya da çocuğunuz ayrılma kaygısı yaşadığı veya yaşayacağı ipuçları veriyorsa sorun çıkmasını beklemeden önlem alabilir, harekete geçebilirsiniz.

    Bir kriz durumuyla karşılaşmayı beklemeden krizi önlemek daha anlamlı olacaktır.

    Çünkü krizi önlemek krize müdahaleden daha kolaydır.

  • Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus, kadının korku ve kaygılarından dolayı, istemsiz bir şekilde kasılma ve korku yaşayarak cinsel ilişkiye izin verememe halidir.
    Cinsel terapi Bilişsel-Davranışsal Terapi ve imajinasyon yöntemlerini içerir.

    Vajinismus1-5 arası sorunun şiddetine göre derecelendirilir. Bu spektruma şöyle örnek verebilirim. Bazı kadınlar vajinasına bile bakamaz, dokunamaz ve jinekolojik muayene olamazken, bazıları parmak sokabilmekte hatta kısmen eşinin penisini içine alabilmekte ve biraz kaygılı da olsa jinekolojik muayene olabilmektedir.

    Derece terapist için önemlidir çünkü terapi tekniğini ve sıklığını ona göre ayarlayarak, danışanın kişilik yapısına uygun bir süreç planlaması gerekir.
    Vajinismus ilk cinsel ilişki ve sonrasında eşiyle sağlıklı bir birleşme yaşayamadığında ortaya çıkan bir sorundur. Öncesinde tahmin edilecek bir durum değildir. Evliliğin üstünden en az bir ay geçmiş ve hala eşinizle cinsel birleşme yaşayamadıysanız, vajinismus sorunu yaşıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz.

    Vajinismus bir kaçınma ve erteleme sorunu olduğundan jinekolojik muayene kaygısı kişileri tedavi olmaktan alıkoymaktadır.

    Çünkü zaten cinsel organına yabancı olan, kaygı ve korku duyan kişi, doktorun vajinasına spekulum veya parmak sokarak müdahale edeceğini düşünmektedir. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir.’ilişkiye giremedim ve bunun için fiziksel bir problemim olup olmadığına baktıracağım.’ Şeklinde bilgi vermeniz halinde, doktor zaten herhangi bir müdahale yapmayacaktır. Karşıdan bakması yeterli olacaktır.

    Tedaviyi erteleme ve kaçınmanın bir diğer nedeni ise tedavinin içeriğinde parmak veya dilatatör egzersizlerinin olmasından doğan endişedir. Ancak tedavinin bir parçası olan parmak veya dilatatör kişilere göre değişkenlik gösterir. Yani Bazı danışanlarım parmağı çok itici bulurken bazıları ise dilatatörü itici bulmaktadır.

    Endişelerinizi ve kaygılarınızı anlıyor, hatta haklı da buluyorum. Ancak terapinin içeriği olan kendi cinsel organınızı tanıma ve normalleştirme olan bu süreçte, sizler hazır olana kadar, endişelendiğiniz bu egzersizlere geçilmeyecektir. 

    Terapinin bilişsel evresinde danışanımızın kaygı ve korkularını giderilmek üzere bir takım teknikler uygulayıp arkasından kendi anatomisi ile ilgili geniş bir bilgi sahibi olduktan sonra adım adım bu evreye yani davranışsal evreye geçilir. Yani Sizler tedaviye başladığınızdaki aynı kişi olmazsınız süreç içerisinde. Terapi de videolar, maketler vasıtasıyla kadın, cinsel organını iyice tanır kafasında yarattığı gibi olmadığını görür ve adım adım ona dokunmaya ve bakmaya başlar ve böylelikle dilatatör aşamaları için ön hazırlıklar tamamlanır. Kişi hazır olduğunda yani kendi vajinasına herhangi bir şey soktuğunda kafasındaki gibi ağrı ve acı olmadığını hisseder ve bunu zihninde etiketler.
    Özetle vajinismus Terapisi sizlerin düşündüğü gibi uzun süren ve size zarar veren bir süreç değildir. Kişiden kişiye tedavi süreci değişmekle birlikte en fazla 1 ay sürmektedir. Vajinismusun üstesinden gelme sürecinde amacımız sadece vajinaya, penisin girmesi değildir. Bunun bir uyum problemi olduğunu düşünerek çiftin daha sağlıklı haz ve doyum odaklı bir cinsellik yaşamasına da odaklanır. Bunun içinde bu terapi sürecinin bazı seanslarına eşler de dahil edilir. Cinsellikle ilgili kapsamlı bir bilgi verilerek her iki tarafında kafasındaki olumsuz düşünceler ve yanlış bilinen, hurafeler, tabular, mitler, bilimsel bilgiler ile yer değiştirilir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Öğrenci performansını ve başarısını ölçmenin en yaygın yolu sınavlardır. Her ne kadar sınav eğitimin kaçınılmaz bir parçasıysa da bu değerlendirme yöntemi bazen öğrenciler için sorun haline gelebilmektedir. Bu sorunlardan biri de kaygıdır.

    • Kaygı kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.
    • Spielberger (1972) kaygıyı “durumluk kaygı” ve “sürekli kaygı” olmak üzere iki başlıkta ele almıştır.
    • Buna göre durumluk kaygı; bireyin içinde bulunduğu baskılı (stresli) durumdan dolayı, hissettiği öznel korkudur. 
    • Sürekli kaygı ise bireyin kaygı yaşantısına olan yatkınlığı, içinde bulunduğu durumları genellikle stresli olarak algılaması ve/veya yorumlamasıdır.
    • Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir.
    • Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler
    • Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Yapıcı boyutta bize yardımcı olur. Kaygı yıkıcı boyutlara ulaştığında ise öğrencilerin çalışmalarını aksatmaya başlar.
    • “Kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, “ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi olumsuz içsel cümleler kaygınızı arttırır,verimliliğinizi düşürür.
    • Kaygının bedensel belirtileri hızlı kalp atışı, terleme, üşüme, kızarma,sararma, mide bulantısı, sinirlilik ve gerginlik vb. gibi belirtiler olarak görülmektedir.
    • Sınav kaygısı için 8-10 haftalık bireysel ya da grupla psikolojik danışma oturumları düzenlenerek çalışma yapılabilir. Psikolojik danışmandan bu konuda yardım alabilirsiniz. Bu çalışmaları (özellikle üniversite sınavı gibi) sınavın yaklaştığı son haftalara bırakmamanız gerekir.
  • Bir Acayip Rahatsızlık ya da Yanlış Alarm; Panik Atak

    Bir Acayip Rahatsızlık ya da Yanlış Alarm; Panik Atak

    Panik Atak Nedir?

    Beklenmedik durumlarda ortaya çıkan, panik ataklarla seyreden bir kaygı bozukluğudur. Ataklar sırasında yoğun bir şekilde korku, kaygı ve sıkıntı yaşanır. Panik atak çok ani bir şekilde ortaya çıkar yaklaşık 10 dakika içerisinde en üst seviyeye ulaşır ve yaklaşık 20-30 dakika devam eder.

    Panik Atak Nasıl Oluşur?

    Kişinin dış dünyası veya iç dünyasını etkileyen önemli bir olay yaşanır. Bu olay ölüm, felaket, kayıp, gibi ağır bir yaşamsal olay da olabilir iş yerinde ağır bir sorumluluk da olabilir, okul yaşamında kaygısını arttıran bir sınav da olabilir. Yoğun kaygı oluşturan olay kişinin bedenine odaklanmasına sebep olur. Dikkatin bedene odaklanması bedenin verdiği normal tepkilerin, felaketleştirerek yorumlanmasına neden olur. Mesela göğsün normal ağrısı, kalp krizi, kollarda uyuşma felç geçirme, baş dönmesi bayılma olarak yorumlanır. Felaketleştirici yorumlar kaygının artmasına, kaygının artması, bedensel belirtilerin daha yoğun yaşanmasını sağlar. Bu şekilde ilk panik atak yaşanmış olur. İlk panik atak krizi genelde hastanenin acil bölümüyle sonuçlanır.

    Panik Atak Belirtileri

    Panik atağın 13 tane belirtisi vardır, panik atak tanısı için aşağıda yazılı olan belirtilerden 4 tanesini yaşıyor olmanız gerekiyor.

    Çarpıntı

    Göğüste Sıkışma

    Terleme

    Titreme

    Boğulma Hissi

    Çıldırma Korkusu

    Uyuşma                                     

    Ölüm korkusu           

    Baş Dönmesi 

    Ateş Basması   

     Mide Bulantısı                                      

    Panik Bozukluk Mu Panik Atak Mı?

    Bir defa panik atak geçirdiyseniz yani boğulma hissi, nefessiz kalma, terleme, baş dönmesi, ölüm korkusu bayılma korkusunu nöbet şeklinde bir defa yaşadıysanız bunun adı panik atak. Panik atak nöbetinden sonra sürekli atak beklentisi içindeyseniz, zihninizde sürekli atak geleceği kaygısıyla yaşıyorsanız, sürekli vücudunuza odaklanıyor ve kaçınma davranışları gösteriyorsanız artık siz panik bozukluk yaşıyorsunuz demektir.

    Panik Atak Nasıl Oluşur?

    Boğulma hissi, kalp çarpıntısı,  uyuşma hissi,  baş dönmesi, gibi bulgular panik atak öncesinde de vücutta olurdu. Fakat odak noktası olmadığı için kişiyi etkilemez.  Panik atak kriziyle beraber vücudun bu tepkileri artık felaketleştirici  şekilde yorumlamaya başlar.

    Bedensel Tepkiler                               Felaketleştirici Yorumlar

    Hızlı nefes alma                                   Boğuluyorum düşüncesi

    Kalp Çarpıntısı                                      Kalp krizi geçiriyorum

    Kollarda uyuşma                                  Felç geçiriyorum

    Baş dönmesi                                         Bayılma

    Kendine ve etrafa yabancılaşma         Çıldırıyorum, kontrolümü kaybediyorum

    Panik atak krizinin yaşandığı ilk anda vücudun tepkilerine karşılık zihinden yukarıdakilere benzer düşünceler geçer. Bu düşünceler artık gün için sürekli odak noktanızın bedeniniz olmasına neden olacak. Danışanların ifadesiyle sanki kafanızda bir ses sürekli şunları söyleyecek  ‘asansöre/metroya binme, AVM’ye gitme, yalnız kalma, ilaçlarını yanına al, tek başına dışarı çıkma

    Panik Atağın Tedavisi Var mıdır?

    Evet panik atak tedavi edilen bir rahatsızlıktır.

    İlaçsız tedavi edilmesi mümkün müdür?

    Panik atak ilaçsız da tedavi edilen bir rahatsızlıktır. 

    Panik Atak Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaçınma ve güvenlik sağlayıcı davranışlar, panik atak sırasında kısa süreli bir rahatlama sağlar fakat panik bozukluğun kişinin hayatını daraltmasına, hastalığın daha uzun süreli yaşanmasına neden olur.

    Hastalığın yıllar geçtikçe etkisini arttırmaya, hastalığın çözümü yokmuş gibi yaşanmasına neden olur.

    Kaçınma ve güvenlik sağlama davranışını yapmamak örneğin asansöre binmesini sağlamak, tek başına sokağa çıkabilmek, atak anında hastaneye koşmamak panik bozukluğu yenmek için önemli bir adım olur.

    Panik atak anında 2 tane önemli yöntemi öğrenmek önemli. Birincisi danışanlar panik atak anında genelde hızlı ve ağızdan nefes alırlar ki bu yanlış bir nefes alma yöntemidir. Doğru nefes alma egzersizi ile panik atağın kontrol altına alınması daha kolay olur.

    Doğru nefes egzersizi nasıl yapılır?

    1 Burundan yavaş yavaş ve derin nefes al.

    2 Nefesi içinde bir süre tut.

    3 Sonra yavaş yavaş ağızdan nefesi geri ver.

    Bu nefes alma egzersizi, panik atak anında “nefesim yetmiyor, nefes alamıyorum” hissiyle baş etmenizi, hızlı nefes alma nedeniyle yaşadığınız baş dönmesini yaşamamanızı ve çarpıntınızın normal olduğunu görmenizi sağlar.

    İkinci önemli yöntem; panik atak anında ‘’çıldırıyorum, ölüyorum, felç geçiriyorum” düşünceleri sıklıkla zihinde olur. Ve bu düşüncelere atak anında çok inanır ve bundan dolayı ortamdan kaçmak ilaç almak ya da doktora gitmek çözümlere başvurursunuz. Panik atak anında bu düşüncelerin gerçek olmayabileceğini fark etmek, ortamdan kaçmadan da panik atağın geçeceğini görmek önemlidir. Bulunduğunuz ortamı terk etmeden kaygının azaldığını görmenizi sağlamak terapideki önemli aşamalardan biridir. Bu egzersiz terapist yardımı ve planıyla aşama aşama yapılmalıdır. Terapistin planı ve yardımı olmadan yapılırsa kaygının daha çok artmasına neden olabilir.

  • Kaygısı Olan Çocuklara Nasıl Sorumluluk Duygusunu Kazandırırız?

    Kaygısı Olan Çocuklara Nasıl Sorumluluk Duygusunu Kazandırırız?

    İlk olarak sorumluluk kendi görevlerimizi zamanında yerine getirebilme becerisidir. Sorumluluk görevinde ki en etkili rol anne-baba faktörüdür. Öncelikle aile ortamında oluşur ve de çocukların sosyal ortamına kadar devam eden bir süreçtir.

    Çocukların sorumluluk duygularına gelecek olursak; Her yaşta çocuğun alması gereken sorumluluk bilinci farklıdır. Gerek okul, gerek sosyal çevre gerekse aile ortamında çeşitli sorumlulukları vardır. Burada aileye düşen rol ise; arkadaşça yaklaşmak, empati kurmak, ses tonu yumuşaklığı ve baskı kurmamak gibi çeşitli durumlar söz konusudur. Kaygılı ve baskıcı bir ailede yetişme durumunda, çocuğun kaygılı olma durumu daha yüksektir ve de her zaman en kötü olma durumuna kendini alıştırabilir.

    Sorumluluk duygusu sonradan kazanılan ve öğretilen bir durumdur ve de en önemlisi kişiye farkındalık bilinci sağlar. Özellikle ev ortamında hiçbir sorumluluk almayan çocuklar genel itibariyle okulda eşyalarını unuturlar ya da özgüvenleri gelişmez ve içe kapanık bir hayat sürebilirler. Özüne bakacak olursak çocuğun bebeklik döneminde annenin ihtiyaçlarını istediği anında karşılanması, ihtiyaç halinde annenin yanında olması çocukta güven duygusunun zeminini hazırlamaktadır. Bu da çocuğun kaygılarını azaltmakta ve zemin hazırlamaktadır. Çocukluk döneminde ise anne ve babaya birçok rol düşmektedir.

    Aile çocuğa gerek okul hayatında gerek normal yaşantısında güven ve teşvik edici olmalıdır. Çocuktan beklentisi çocuğun beklentisiyle paralel olmalıdır. Çocuğun anne ve babası tarafından sevilmesi, sözel olarak desteklenmesi, korunması ve ilgi görmesi onun duygusal ihtiyaçlarını oluşturmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanmaması veya karşılanmasındaki aksaklıklar, dengesizlikler, duygusal örselenmelere neden olmaktadır. Bu da kaygı durumunun oluşmasına zemin hazırlar. Bu yüzden aileye birtakım görevler düşmektedir. Öncelikle stres yaratan unsurlardan çocuğu uzaklaştırmalı. Bir olay karşısında yanınızda olduğunuzu kelimelerle ifade edin ve o hissi oluşturun ve ya çocuğunuza nelerden kaygılandığını yazmasını yani liste yapmasını isteyin. Bu onun kaygılarını birazda olsa hafifletecektir.

    Sorumluluğa gelecek olursak; bazen ister istemez rol çatışmaları aile içinde olmaktadır. Bu da çocuk üzerinde önemli bir sorumluluk açışından etkili bir nedendir. Çocuklara en öncelikle hayır demesini öğretmelisiniz ve her istediklerini gerçekleştirmemeli ve zamanla çok istedikleri bir şeyi sabrederek ulaşmasını sağlamalısınız. Sürekli şefkatinizi de göstermemelisiniz. Anne-baba çocuğa ilk başta örnek olarak; mesela verdikleri sözlerin arkasında olun ve tutun. Çocuğa neyi nerde ne zaman nasıl yapması gerektiğini öğretin. Çocuğa da yeri geldiği zaman söz hakkı verilmeli onun adına kararlar alınmaktan kaçınılmalı.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Hayatımızı baştan sona etkileyen sınavlar ve bununla baş etmeye çalışan bireyler maalesef ki günümüz koşullarında çok fazladır. Bu yönde endişelere özellikle lise sonu sınav sürecinde ya da üniversite sonu iş araştırmalarında daha çok karşılaşmaktayız. Bu nedenle bu konuda önlem daha önceden alınmalı ve yetişecek bireyler hep kontrol altında olmalıdır. Bu sorun bireylerin geleceği için bir tehdit oluşturduğu söylenebilir. Bu nedenle eğitimciler ve psikolojik danışmanlar bu konuda hep tetikte olmalı ve öğrencilerin her daim yanında, onlara yardımcı ve yönlendirici olmalıdır.

    Rekabet dolu bir dünyada oluşumuz kaygılarımızı da beraberinde getirmektedir. Çoğu insana baktığımızda artık mükemmeliyetçi bir topluma doğru gittiğimizi görmekteyiz. Ve bu özelliğimizden dolayı çoğu zaman kaygı duymaktayız. Hep kendimizi daha iyi yerlerde görme isteği bizi geleceğe bağlar fakat ailenin bireye karşı kullandığı “Sen birinci olacaksın.” ya da “Sen nasıl yapamazsın?”, ”Herkes başarılı, sen neden değilsin?” cümlelerinin bireyde yaşatacağı sınav stresi ve beraberinde sınav kaygısını da getirir. Bunun sonucunda birey, geleceğe yönelik hayallerini yaşamaktan çok ailesinin gösterdiği hayatı yaşamaya mahkûm bırakılır. Bu nedenle öncelikle etrafın ne dediği değil kendimizin ne istediğini görmemiz gerekir. Bu şekilde bir toplumda kaygı olmadan isteklerimize göre hareket etmemizin yolu açılır.

    Genelde sınav döneminde bireyler “Bilgileri neden depolamamız gerektiğini” sorgular. Çünkü yapabileceğinden emin değildir, eğitmen bu konuda iyi bir yönlendirme yapmamıştır belki de aktarılan bilginin neler katabileceğini bilmek istemez. Sınavının kötü geçebileceğine yönelik endişelerin artmasıyla birlikte bu tereddütler çoğalır ve içinden çıkılmaz bir hale sürüklemeye başlar. Bu nedenle genç kuşaklar hep bu konuda bilgilendirilmeli ve velilerle devamlı olarak etkili bir etkileşim kurulmalıdır. Öğrencilere nefes egzersizleri yaptırılmalı bazen de kaygıyı kabul etmeye, tanımaya yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Sınav süresince iyi beslenilmeli, önceki çalışma alışkanlıkları gözden geçirilmeli, sınava yönelik çalışmalar son güne bırakılmamalıdır. Ancak bu şekilde sınav kaygısı ufak bir miktarda önlenebilir. Bu demek değildir ki sınav kaygısı sınav öncesinde yapacaklarımızla bitecek. Sınav esnasında yapılanlar da bireyin kaygısını yenmesine yönelik olabilir. Bu yüzden sınav esnasında dikkat artırıcı yöntemler uygulamalıdır (Düzenli nefes alışı, ya da soru aralarında kendine gelmek için 1 dakikalık bir mola gibi uygulamalar). Ve en önemlisi daha önce de bahsettiğim gibi aile. Aileler, bireylere yüklenmekten çok yardımcı rol oynamalıdır. Ya da sınav sonralarında bir ödül uygulamasıyla öğrenciyi motive etmelidir. Bireyler bu süreçte duygularını kontrol etmeye çalışmalı; kötü düşüncelerden uzak durmalıdır. Eğer yapılan bilgilendirmeler dahilinde bireyde sınav kaygısı devam etmekteyse uzmandan yardım alınmalıdır. Çünkü kaygı kontrol altına alınması yönünden uzun bir süreç ve sınav, iş hayatı gibi belki de hayatımızın tümünü etkileyecek bir zaman dilimidir.

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Çoğu kişi yaşamdaki önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, endişeli hissedebilir. Bu doğal bir duygu durumudur. Beklenen önemli olay sona erdiğinde korku, panik ve anksiyete duyguları da sona erer. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak, gündelik hayatındaki işlevselliğini etkileyecek düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir.

    Anksiyete belirtileri nelerdir?

    Kişide bir anksiyete bozukluğu olabileceğini gösteren genel belirtiler;
    • Sinirli, gergin, huzursuz hissetme
    • Sebepsiz yere kötü bir şey olacakmış gibi hissetme, panik duygusu
    • Kalp atışlarında hızlanma
    • Nefes alışın hızlanması
    • Rahatsız edecek düzeyde terleme
    • Ellerde titreme
    • Kendini zayıf, güçsüz hissetme
    • Dikkati kaygı yaratan düşünceden uzaklaştırmakta zorlanma, bu düşünceden kurtulamadığı için diğer işlere odaklanmada güçlük
    • Uykuya dalmakta güçlük
    • Mide problemleri, hazımsızlık
    • Kaygıyı kontrol etmede güçlük
    • Anksiyeteye neden olduğu düşünülen durumlardan kaçınma isteği veya bu durumdan kaçınma davranışı

    Anksiyete (kaygı) bozukluğu yaşayan kişilerde kaygı seviyesinin yükseldiği durumlarda yoğun bir panik duygusunun yanında ellerde aşırı terleme, kalp atışlarında hızlanma, nefes almakta zorluk çekme, şiddetli baş ağrıları, mide bulantıları ve krampları, sık idrara çıkma gibi fiziksel belirtiler de görülebilir.
    Araştırmalar, genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan anksiyete (kaygı) bozukluklarında hem genetik hem de çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar özellikle erken yaşta yaşanan travmatik olayların bireylerin korku işleme mekanizmalarında hassasiyete yol açarak, ileri yaşamında stresörlere (stres nedenlerine, tetikleyicilerine) karşı fazla duyarlı hale gelmelerine yol açtığını da belirtiyor.
    Anksiyete, normal ve patolojik olmak üzere ikiye ayrılır. Normal anksiyete, tehdide tepki gösterme kapasitesinin bir anlatımıdır. Bu durumun nörofizyolojik bir temeli vardır, ancak burada hangi yaşantının tehdit edici olduğunun bilinmesi bireyin öğrenmesine, yaşamında karşılaştığı olaylara ve onların birey için olan etkisine ve önemine bağlıdır.
    Patolojik anksiyete, kaygı ile aynı anlamda kullanılır. Kişi, bunu içinde sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni bilinmeyen, içten gelen bir sıkıntı, bir endişe duygusu olarak algılar ve tanımlar. Çok hafif tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine varan farklı yoğunlukta olabilir. Ağır derecelerinde, kişi en güçlü fiziksel ağrının dahi bu denli rahatsız edici olmadığını belirtir.
    Anksiyete, tehdide karşı gelişen bir tepki olup geleceğe yöneliktir. Korku; acı veren ve tehlikeli bir uyarana karşı gelişen bir tepkidir. Bir kendini savunma içgüdüsüdür. Kaygı, nesnesi belirlenememiş veya tanınmayan, tehlike olasılığı içeren durumlarda ortaya çıkan, korkuya benzer bir tepkidir. Korkudan farkı, kaygının nesnesinin belirsiz oluşudur ve asıl tehdit ve rahatsız edici olan bu belirsizliklerdir.
    Anksiyete rahatsız eden, yersiz korku duygusudur ve sıklıkla fizyolojik belirtilerle birliktedir. Anksiyete bozukluğu ise anksiyeteye bağlı belirgin sıkıntı ve işlev bozukluğu anlamındadır.
    Anksiyeteli hasta değerlendirilirken, anksiyetenin normal ve patolojik tipleri ayırt edilmelidir. Anksiyete büyümeye, yeni ve denenmemiş şeyleri denemeye ve bireyin kendi kimliğini ve yaşamın anlamını bulmaya doğal olarak eşlik eder ve bu son derece normal ve gereklidir. Patolojik anksiyete ise tersine, verilen uyarıya şiddet veya süre olarak uygunsuz bir yanıttır. Tehlike geçtikten sonra da devam eder veya ortada tehlike yokken dahi varmış gibi sebebi bilinmeyen yoğun bir kaygı hissedilir.
    Anksiyeteye üç farklı öge eşlik eder:
    Bedensel (somatik) öge anksiyetenin yarattığı kalp çarpıntısı, terleme, artmış uyarılmışlık (irritabilite) gibi fiziksel belirtileri; bilişsel öge zihni istemsiz meşgul eden, anksiyeteyi uyarıcı-artırıcı-sürdürücü olan tehlike odaklı belirtileri; davranışsal öge tehdit algısına yanıt olarak korunma amaçlı aktif kaçınma eylemini kapsar. Bu belirtiler değerlendirildiğinde, anksiyetenin sadece anksiyete bozukluklarına özel bir durum değil, diğer psikiyatrik bozukluklarda da görülebilecek bir belirti olabileceğini unutmamak gerekir.

    Anksiyete bozuklukları türleri nelerdir?

    Sık rastlanan anksiyete türleri:
    • Obsesif – kompulsif bozukluklar,
    • Panik atak,
    • Travmatik stres bozukluğu (TSSB)
    • Genel anksiyete bozukluları
    • Sosyal fobi
    • Özgül fobi

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu: Kişinin günlük aktivitelerini sürdürmesine engel olacak, işlevselliğini bozacak şiddette yoğun ve süreğen bir kaygı durumu yaşamasıyla kendisini gösterir. Bu şiddetli ve yoğun kaygı duygusuna, huzursuzluk, daimi yorgunluk hissi, konsantre olmakta güçlük, kaslarda istemsiz kasılma ve uykuya dalmakta ve uykuyu sürdürmekte güçlük gibi semptomlar da eşlik edebilir. Yoğun kaygı oluşturan durumlar çoğunlukla günlük ev işleri, rutin toplantılar, işle ilgili olağan durumlar gibi günlük hayatta da kendisini gösterir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tanı Ölçütler (DSM 5 )

    • En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (iş başarısı, okul başarısı vs.) aşırı kaygılanma ve kuruntulara (evham) kapılma
    • Kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamama
    • Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki 6 belirtiden en az üçüne eşlik eder:
    (not: çocuklarda sadece bir tanesinin olması yeterlidir).
    1. Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe (sürekli diken üstünde olma)
    2. Kolay yorulma
    3. Düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması,
    4. İrritabilite
    5. Kas gerginliği
    6. Uyku bozukluğu
    • Kaygı, kuruntu ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
    • Bu bozukluk, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. hipertiroidi) fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.
    • Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Panik Atak:

    Panik atak yaşayan kişiler ortada hiçbir neden ya da uyaran yokken birden ortaya çıkan yoğun bir korku ve panik hissine kapılırlar. Panik atak yaşayan kişilerde ayrıca ellerde terleme, göğüs ağrısı, fazla hızlı ya da düzensiz kalp atışları, nefes alamadığını hissetme gibi fiziksel belirtiler de görülebilir. Panik atak yaşayan kişiler çoğunlukla bu durumu “kalp krizi geçiriyorlarmış” ya da “boğuluyorlarmış” gibi ifade edebilirler.
    Sosyal Kaygı Bozukluğu: Sosyal fobi olarak da adlandırılan sosyal kaygı bozukluğunda bireyler sosyal hayata karşı aşağılanacakları, reddedilecekleri ya da kendilerine üstünlük taşlanacakları, beğenilmeyecekleri gibi endişelerle yoğun bir kaygı duygusuna kapılırlar. Bu nedenle sosyal kaygı bozukluğu yaşayan kişiler diğer insanlarla bir araya gelmekten kaçınabilirler. Sosyal kaygı bozukluğunun en belirgin örnekleri toplum önünde konuşmaktan aşırı korkma, yeni insanlarla tanışmaktan çekinme/kaçınma ya da toplum içinde yemek içmekten çekinme/kaçınma şeklinde kendisini gösterir.
    Fobiler: Fobiler, kişide belirli bir obje ye da durumlara karşı gösterilen aşırı korku olarak ifade edilir. En sık rastlanan fobiler uçak fobisi, yükseklik fobisi, kedi – köpek fobisi, kapalı yerde kalma fobisi (klostrofobi), açık alanlara çıkma fobisi (agorafobi) olarak sıralanabilir. Fobiye neden olan objeye karşı duyulan korku bazen o kadar şiddetli olabilir ki kişiler günlük aktivitelerinde zorlanmaya ve işlevselliğini yitirmeye başlayabilir.
    Agorafobi: Agorafobi, kişinin panik atağa neden olacağını düşündüğü yerlerden ve durumlardan uzak durmasına neden olan bir anksiyete bozukluğudur. Agorafobisi olan kişiler kendilerini savunmasız hissettikleri için açık alanlarda olmaktan kaçınırlar.
    Bir sağlık sorununa bağlı anksiyete bozukluğu: Fiziksel bir sağlık sorunun neden olduğu, şiddetli panik ve anksiyete semptomlarını içeren anksiyete bozukluğudur.

    Seçici Konuşmazlık Bozukluğu:

    Çocuklarda görülen bir anksiyete bozukluğudur. Seçici konuşma bozukluğu olan çocuklar konuşma yetilerinde fiziksel bir problem olmamasına rağmen bazı ve seçili durumlarda konuşmazlar. Belirli kişilere, ortamlara özel olabilir. Seçici konuşmazlık bozukluğu olan bir çocuk okulda hiç konuşmazken, evde ailesiyle rahatlıkla iletişim kurabilir. Bu durum çocuğun okuldaki başarısını ve sosyal uyumunu etkileyebilir.
    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu: Ayrılma kaygısı bozukluğu çocukluk çağında görülen, çocuğun ebeveynlerinden ayrılmaya karşı gösterdiği şiddetli kaygıyı ifade eden bir kaygı bozukluğu türüdür.
    DSM-IV-TR’ye göre travma ile ilişkili bozukluklar ve obsesif kompulsif bozukluk ayrı kategorilerinde yer alırken; panik bozukluğu, fobik bozukluklar, sosyal anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğu anksiyete bozuklukları kategorisini oluşturmaktadır. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bu kategoriye yeni eklenmiştir.
    DSM beşinci baskısıyla kullanıma sunulmuş olup anksiyete (kaygı) bozuklukları, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, seçici konuşmama (mutizm), toplumsal anksiyete bozukluğu (sosyal fobi), panik bozukluğu, agorofobi, yaygın anksiyete bozukluğu, maddenin (ilacın) yol açtığı anksiyete bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı anksiyete bozukluğu, tanımlanmış diğer bir anksiyete bozukluğu ve tanımlanmamış anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılmıştır.

    Tıbbi Nedenlere Bağlı: Bazı kişilerde anksiyete, altta yatan tıbbi bir sağlık sorunundan kaynaklanıyor olabilir. Bazı durumlarda ise anksiyete belirtileri tıbbi bir rahatsızlığın ön işaretçileri olabilir. Anksiyete belirtilerine neden olabilecek bazı tıbbi durumlar şu şekilde sıralanabilir;

    • Kalp hastalıkları
    • Diyabet
    • Tiroid problemleri, hipertiroid
    • Solunum yolu problemleri, astım
    • Madde bağımlılığı ya da yoksunluk
    • Kronik ağrılar ve huzursuz bağırsak sendromu
    • Savaş/Kaç mekanizmasını etkileyebilecek nadir tümörler

  • Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Kaygı bozukluğu; Herkeste var olan kaygının daha yoğun ve işlevsiz olmuş haline verilen isimdir bu duruma kaygı bozukluğu denilmektedir.

    Kaygı bozukluğu, gece geç saatte ıssız bir sokakta yürürken kaygı duygumuz bizi korur ve hızlı bir şekilde evimize yönlendirir. Burada yaşanılan kaygı bizi koruyan, işlevi olan bir kaygıdır. Ancak gündüz, herkesin olduğu bir ortamda tıpkı gecedeki gibi kaygı duymak ve hemen eve gitmek işlevini yitirmiş bir kaygı olabilir.

    Kaygı bozukluğu durumuna bir başka örnek vermek gerekirse yangın alarmı örneği kaygı bozukluklarını çok güzel açıklamaktadır. Yangın alarmları yangın çıktığı zaman kişileri uyaran, koruyan bir mekanizmadır ve sadece yangın durumlarında sinyal vermesi beklenir. Ancak yangın alarm sistemi bozulmuş ise her türlü etmene karşı sinyal vermeye başlar ve kişileri yanıltır. Kaygı bozuklukları da bu duruma benzetilebilir. Yerinde duyulan kaygı bizi korurken, ortada tehdit yokken duyulan yoğun kaygı bizi sürekli yanıltır ve yanlış baş etmemize yol açar. Yetişkinlerde sıklıkla görülen kaygı bozukluğu çocukluk döneminde de karşımıza çıkmaktadır. Tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi çocukların da bazen yoğun bir şekilde belirli bir duruma karşı kaygı/korku yaşadığını ve bununla baş etmek için uygun olmayan yöntemleri seçtiklerini görürüz.

    Kaygı Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?

    Çocukluk döneminde yaygın olarak;

    • Ayrılık kaygısı,
    • Sosyal kaygı,
    • Yaygın kaygı,
    • Özgül fobiler görülmektedir.

    Kaygı bozukluğunun her birinin belirtileri kendisine özeldir. Temelde ortak yönleri ise çocuğun yaşıtlarına oranla belirli durumlara karşı yoğun kaygı yaşaması ve bu kaygıyı yönetmekte kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleridir.

    Ayrılık kaygısında çocuk kendisine bakım veren kişiden ayrılma konusunda yoğun kaygı yaşar. Genellikle bakım verenini bir daha göremeyeceğine, onların veya kendisinin başına bir şey geleceğine yönelik düşünceler taşır. Bunlara bağlı olarak da bakım vereninden ayrılmak istemez. Zorunlu ayrılık olduğu durumlar da ise yoğun kaygı duyar, ağlar veya içe kapanır.

    Sosyal kaygıda çocuk yaşıtları ile iletişim halinde kalmaktan, özellikle yaşıtları arasında herhangi bir performans sergilemekten aşırı kaygı duyar. Genellikle bu tip durumlardan kaçınır. Bu çocuklar sınıf öğretmenleri tarafından genelde sessiz sakin ve katılımı az çocuklar olarak tanımlanırlar. Sınıf içinde parmak kaldırmaktan, sunum yapmaktan, oyunlarda yer almaktan, kendi fikrini belirtmekten sıklıkla kaçınırlar.

    Yaygın kaygıda çocuk belirli bir konu hakkında değil, birçok konu hakkında sürekli olarak kaygı duyar. Haberlerde duyduğu, arkadaşlarından duyduğu birçok konuda hemen kaygıya kapılabilirler. Olumsuz her duruma karşı hassastırlar. Bu kaygı bozukluğuna sahip çocuklarda sıklıkla kendi sağlıkları, annesinin ve babasının sağlığı hakkında kaygılı olma durumu da görülür.

    Özgül fobiler de ise çocuk sadece spesifik bir objeye, bir duruma karşı yoğun kaygı duyar ve o durum veya o obje ile karşılaşmaktan sürekli olarak kaçınır.

    Kaygı Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaygı bozukluğu tedavisinde etkililiği kanıtlanmış en iyi terapi ekolü bilişsel davranışçı terapilerdir.  Kaygı bozukluğu tedavisinde terapist ve çocuk arasında yeterli işbirliği ve güven ilişkisi oluştuktan sonra kaygı duyulan obje, durum ile çocuk karşılaştırılır ve önceden kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleri kullandırtılmaz. Kaygı bozukluğu, halk arasında “maruz kalmak” olarak adlandırılan bu yöntem aslında bir tür kaygı duyulanlarla karşı karşıya getirmek olarak adlandırılabilir. Maruz kalmak daha pasif ve travmatik bir tanımlamadır. Karşı karşıya getirmek ise çocuğun isteği dahilinde, kademeli olarak yapılan ve bir uzman eşliğinde yapılan bir yöntemdir. Bu oldukça hassas bir yöntemdir, uzman olmayan kişiler tarafından yapılması çocukta kalıcı etkilere yol açabilir.

    Kaygı bozukluğu tedavisinde aileler, çocukları kendilerine kaygılarından söz ettiklerinde son derece kapsayıcı ve anlayışlı davranmalılardır. Kaygı bozukluğu olan çocuklarını yaşadıkları kaygılar hakkında eleştirmemeli ve duygularını ifade etmelerini teşvik edici şekilde davranmalılardır. Özellikle bilişsel davranışçı terapiler ekolünde anneler ve babalar terapistlerin yardımcıları olurlar ve gerektiğinde psikoterapi seansı içerisinde yapılanların evde de yapılması için çocuğa yardımcı olurlar.