Etiket: Kaygı

  • Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygı, doğuştan sahip olduğumuz temel duygulardan biridir. Bu duygu, gelecekte karşımıza çıkabilecek tehditlere karşı hazırlıklı olmamızı ve kendimizi korumamızı sağlayan bazı mekanizmaları harekete geçirir. Bu bakımdan yaşamsal olarak kritik ve sağlıklı bir duygudur. Ancak bazen kaygı, insan yaşamında problemli bir döngüye neden olabilir. Şiddetli bir kaygı da tekrar eden ve yaşamı kısıtlayan ataklara kadar varabilir. Bu noktada sağlıklı kaygı ile sağlıksız kaygıyı ayırt etmek ve kaygının yükselmesine neden olan kişilik özelliklerimizi gözden geçirmek ataklarla başa çıkmada bizlere yardımcı olacaktır. Çünkü sağlıklı kaygı bize yardımcı olurken sağlıksız kaygı işlevimizi bozar.

    Sağlıklı kaygı ve sağlıksız kaygıyı nasıl ayırt ederiz?

    Sağlıklı kaygı, yaşamımızda olası görülen konularla ilişkilidir. İçeriğindeki olasılıklar iki elin parmağındaki sayıyı geçmeyecek kadar azdır. Bu olasılıklar konusunda kontrolümüz dahilinde olan çözümler bulabiliriz. Sağlıksız kaygıda ise yaşamımızda olma olasılığı olan ve olmayan bir çok ihtimal zihnimizden geçer. Senaryolar sonsuz sayıdadır. Çözüm bulma konusunda yapabileceğimiz bir şey yoktur. Yani tamamen bizim kontrolümüz dışındaki durumları düşünürüz. Bu sebeple düşünmenin bir faydası da yoktur.

    Bir örnekle yola çıkalım. Diyelim ki şehirlerarası bir yolculuğa kendi aracınızla çıkacaksınız.

    Sağlıklı kaygı örnekleri

    1-Arabanın bakımını yaptırmak, emniyet kemerini takmak

    2- Yanınıza yeterli düzeyde para almak

    3- Kimlik, telefon ve diğer gerekli kişisel eşyalarınızı yanınıza aldığınızdan emin olmak

    4- Otel rezervasyonunuzu yapmak

    Bu 4 alanda bir eksiklik olup olmadığı ile ilgili kaygılanmak tatilinizin yolunda gitmesine neden olur, bu sebeple sağlıklı kaygıdır. Kaygılandığınız konular muhtemel risklerle ilgili mantıklı içeriğe sahiptir. Ve bunlardan birinin eksik olduğunu fark ederseniz kontrolünüzde olduğu için bu konuda çözüm bulabilirsiniz.

    Sağlıksız kaygı örnekleri:

    1. Yolda aracıma bir tır çarparsa

    2. Aniden yolda kesici bir şey ile lastiğim patlarsa

    3. Yolda kalır, kimseye ulaşamazsam

    4. Saldırıya uğrarsam

    5. Yolda kalp krizi geçirirsem

    6. Ben yola çıktığımda ardımda bıraktığım kişilerden birinin başına kötü bir olay gelirse (hastalık-ölüm vb.)

    7. Paramı kaybedersem

    8. Yolculukta panik atak geçirirsem

    9. Otelden hastalık kaparsam

    .

    .

    .

    Sağlıksız kaygı örneklerini daha da arttırabiliriz. Gördüğünüz gibi olasılıkların sayısı sağlıklı kaygıdaki kadar az değildir. Ayrıca olma olasılığı düşük bir sürü felaket senaryosu içerir. Mantıktan uzaktır. Son olarak tamamen kontrolümüzün dışında gelişebilecek olaylardır, yani bu ihtimaller konusunda önlem almamız imkânsızdır. İçeriği abartılı felaket senaryoları ile dolu olduğu için yüksek kaygı, gerilim, huzursuzluk verir. Bu sebeple tamamen işlevsiz, hatta işlev bozan bir örüntüdür.

    Eğer kaygılandığınızı fark ederseniz, aklınızdan geçen, sizi kaygılandıran düşüncelere odaklanın. Eğer sağlıklı kaygıysa, bu kaygıyı kabul edin ve bu konuda neler yapabileceğinizi düşünün. Fakat eğer düşüncelerinizin içeriği sağlıksız kaygıya benziyorsa, bunun sağlıksız kaygı olduğunu, kontrolünüzü aşan bir şey olduğunu, bunu düşünmenin bir faydası olmadığını kendinize hatırlatın ve o düşüncelerden uzaklaşmaya çalışın. Aklınızdan bir çok kötü olasılık geçiyorsa her bir düşünceyi inceleyip gerçekçiliğini sınayamazsınız. Bu sebeple sadece sağlıksız kaygı olarak etiketleyip dikkatinizi başka bir yöne vermeye çalışın. Eğer sadece bir kötü olasılıkla çok meşgul olduğunuzu düşünüyorsanız (örneğin panik atak geçirir ve ölürsem) o zaman o düşünceye karşı mantıklı, gerçekçi düşünceler ile meydan okuyun. Örneğin: ‘’Panik atak geçirebilirim, panik atak gelirse eğer bir süre sonra geçer, panik atakların düşündüğüm gibi (ölüm, kalp krizi vb) bir zararı olmaz’’ şeklindeki bilimsel gerçekçi düşünceleri kendinize hatırlatabilirsiniz.

    Kaygı döngüsünden çıkamıyorum

    Eğer kaygı ile ilgili sürekli biçimde sorun yaşıyorsanız ve bununla kendi kendinize başa çıkmakta zorlanıyorsanız, bu durumu kabul edip bir psikiyatrist ve klinik psikologdan destek isteyiniz. Yapılan çalışmalara göre tedaviyi geciktirmek, kaygı problemlerinin kronikleşmesine neden olabilmektedir. Erken zamanda tedaviye başvurmak, çok daha kısa sürede kaygı duygusunu tanımanıza ve sağlıklı biçimde yönetebilmenize yardımcı olacaktır.

  • Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Çarpıntı, kalbin hızlı atması atması,terleme, titreme ya da sarsılma, soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu, uyuşmalar(duyumsuzluk ya da karıncalanma duyumları), gerçek dışılık(derealizasyon: çevreyi olduğundan farklı algılama) ya da depersonalizasyon(kendini vücudunu olduğundan farklı algılama),denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu,ölüm korkusu panik atağın konularıdır.

    Panik atak nasıl başlar nasıl devam eder sorusunu cevaplamadan önce klasik koşullanma ve edimsel koşullanma nedir bunu anlatmam gerek çünkü panik atak klasik koşullanma ile başlıyor ve edimsel koşullanma ile devam ediyor.

    Klasik koşullanma Rus fizyolog Ivan Pavlov’un yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Pavlov’un ortaya attığı “bağ kurma” yöntemiyle olaylar ve nesneler arasında bağlar kurulur. Pavlov, köpekler üzerinde deneyler yapmıştır. Yaptığı deneyde, bir eliyle köpeğe et verirken öbür eliyle de bir zil çalar. Köpek başta bunu anlayamaz, çünkü eti yemekten dışında bir şeyle ilgilenmiyordur. Fakat birkaç denemeden sonra köpek, zil çaldığında peşinden et de geldiğinden artık yalnızca zil sesi duysa bile salyası salgılar. Çünkü zil sesi ile et arasında bağ kurmuştur atık. Başta köpek için bir anlam ifade etmeyen zil, daha sonra köpek için anlam ifade eden bir şeye dönüşmüş olur. Kedinize birkaç seferden fazla kedi maması verdiğinizde kediniz artık sizin gelişinizle mama arasında bağ kurar
    ve sizi görür görmez size doğru koşar. Farklı bir örnek vermek gerekirse çocuğunuz yoğurt yemek istemiyorsa sevdiği meyvelerle yaptığınız yoğurt salatası yoğurda karşı olumlu bir tutum geliştirmesini sağlayabilir. Ya da köpekten korkuyorsanız, ve bir arkadaşınızı her defasında köpeğiyle beraber görüyorsanız artık köpek ile arkadaşınız arasında bağ kurduğunuz için köpeğe verdiğiniz tepkiyi arkadaşınıza da verebilirsiniz. Arkadaşınızı gördüğünüzde normalde irkilip korkmazken artık köpekle bitirtirdiğiniz için arkadaşınızı gördüğünüzde sanki köpeğini görmüş gibi irkilirsiniz.Panik atak da klasik koşullanma ile başlar. Kalp atışlarınızın hızlanması normalde korkutucu bir uyaran değilken kalp atışlarınız hızlandığında (mesela koştunuz diyelim kalp atışlarınız hızlandı) bu durumda korkmazken, klasik koşullanmadan sonra korkmaya başlayabilirsiniz. Kalp atışlarının hızlanması ile kaygı zihnimizdebitişir. Bu durumda artık kalp atışlarımız arttığında kaygı duymaya başlayabiliriz. Panik atak klasik koşullanma ile başlar fakat edimsel koşullanma ile devam eder.

    Edimsel koşullanma ne demek? Bizim davranışlarımızı yöneten davranışlarımızın sonuçlardır. Eğer bir davranışımız bize ödül getiriyorsa o davranışı devam ettirme eğilimimiz artar ya da davranışımız sonucunda istemediğimiz bir şeyden kurtuluyorsak da o davranışımı devam ettirme isteği duyarız. Panik atak edimsel koşullanma ile nasıl devam ediyor peki? Kalp atışlarınız hızlandı ya da karıncalanma duyumsadınız ya da terlemeye başladınız ve aklınıza ölüyorum düşüncesi geldi ve doğal olarak paniklediniz yani kaygı duydunuz, kaygıyı azaltmak için kendinizi hastaneye attınız diyelim burada hastaneye gitmenizle kaygı azalıyor yani istemediğiniz bir şeyden kurtulmuş oluyorsunuz işte bu kısım edimsel koşullanma oluyor. Yani yaptığınız davranış(hastaneye gitme davranışı) kaygınızı azaltıyor, istemediğiniz sizi rahatsız eden duygudan kurtulmuş oluyorsunuz dolayısıyla artık her kaygı duyduğunuzda kaygı duymamak ve ölmek üzere olmadığınızdan emin olmak için hastaneye koşuyorsunuz. Her hastaneye gidişinizle kısa süreliğine rahatlıyor(kaygı azalıyor) fakat ertesi gün tekrar aynı kaygı geri dönüp ensenize yapışıyor. Bu kısıma edimsel koşullanma diyoruz.

    Panik bozukluk beden duyumlarının felaketleştirilmesi ile başlar. Felaketleştirme sonucu ortaya çıkan panik atakta kalp krizi, beyin kanaması, kontrolü kaybetme şeklinde düşünceler vardır. Ölüm düşünceleriyle alakalı sorun yaşayan bireylerle çalışırken bu bireylerin öncesinde doktor muayenesinden geçip geçmediklerini sorarız. Zaten danışanlar birçok kez doktora gittikten sonra psikoloğa gitmeye karar verirler. Danışanlar doktor doktor gezerler ve fiziksel, biyolojik herhangi bir sorun olmadığı şeklinde geribildirim aldıktan sonra bizlerle görüşmeye gelirler.

    Danışanların panik belirtilerini başlatan, sürdüren, alevlendiren davranışlarına ve düşüncelerine ve de felaketleştirici inançlarına odaklanılır. Bedensel duyumların tehlikeli olarak yorumlanması ile kişi kaygı duymaya başlar. Yani burada yorumlamada yapılan bir davranış kişinin duygularını etkilemektedir. Kişi panik atak sırasında hangi bedensel duyumları duyumsuyor, aklından hangi düşünceler geçiyor, hangi duyguları hissediyor ve hangi davranışları yapıyor yani panik atakla nasıl başa çıkmaya çalışıyor bunlar danışanla beraber tespit edilmeye çalışılır. Yani panik atak gelmesin diye aldığı önlemler neler, panik atak geldiğinde neler yapıyor? Panik atak gelmeden önce neler yapıyordu? Ve bunun yanında kişiler arası ilişkilerinin nasıl olduğu da öğrenilmelidir.

    Sorunun ne zaman ortaya çıktığına bakılmalıdır, nasıl bir seyir izlemiş bunlar öğrenilmelidir. Panik atağı tetikleyen bir yaşam olayı yaşamış olabiliriz. Bunu keşfetmek gerekir. Pabik atakların başladığı zamanda hayatımızda değişiklik olarak neler var bunlara bakmalıyız. Şehir değişikliği ya da bir ölüm ya da yeni bir işe başlama ya da okul mezuniyeti gibi yaşam olaylarının olup olmadığı kontrol edilmelidir, çoğu zaman yaşanılan bir hayat olayının üzerine panik ataklar görülmektedir.

    Panik atak kişinin hayatını ne yönde etkiledi nelerin önüne geçiyor görüşmelerde bunun üzerinde durulmalı çünkü danışanı görüşmeye getiren panik atak değil onun getirdiği kısıtlamalardır.

    Danışanın yaşadığı sorun hakkında ne düşündüğü çok önemlidir ona göre bu yaşadıkları neyden kaynaklanmakta ve çözümü nasıl olacak bunları öğrenmek gerekir.

    Görüşmelerin öncelikli hedefi: 1. Danışanın kendi düşüncelerini tanımlamayı başarması, 2. Danışanın kendi düşüncelerini alternatif düşüncelerle değiştirebilmesi. Danışan alternatif düşünce geliştirebilirse duygu ve davranışları da değişebilir. Düşünceler duyumların felaketi işaret ettiği yönündedir felaket dışında neleri işaret edebilir üzerinde çalışılmalıdır. Beden duyumu-düşünce-duygu-davranış arasındaki ilişkiye odaklanılmalıdır.

    Panik atak geçiren danışanlar bedenlerinde bir ağrı ya da kalp atışlarında bir hızlanma olup olmadığını kontrol ederler, kontrol ederler çünkü olabilecek kötü bir şeyin önüne geçme şansları olsun diye. Böyle davranınca daha da fazla bedenlerine odaklanıp ne duyumsadıklarına dair kontrollerini artırırlar. Danışanlar panik atak geldiğinde kaçınma davranışları yaparlar(hastaneye gitme, vb.) ve bu davranışlar kişilerin olumsuz düşünceleriyle yüz yüze gelmesinin önüne geçer, kişi hastaneye gittiği için hoş olmayan bir durum yaşamadığı düşüncesine inanmaya başlar hastaneye gitmediğinde ne olacağını görme fırsatını elinden kaçırır ve olumsuz düşüncesine inanmaya devam eder. Hatta olumsuz düşüncesi kendi kendini doğrulayan kehanet haline gelmiş olur.

    Danışandan geçirdiği panik atağı taklit etmesi ya da zihninde canlandırması istenebilir böylelikle duygu ve düşünceleri fark etmek kolay olabilir.

    Danışanın panik atak anında zihninden geçen düşünceler(örn. kalp krizi geçiriyor olabilirim, felç olacağım, kör olacağım, boğulacağım, nefes alamayacağım) danışanla beraber değerlendirilmeye alınır. Kanıt ve karşı kanıt yöntemiyle düşünceler incelenebilir. Yani düşünceler destekleyen ne gibi veriler var desteklemeyen ne gibi veriler şeklinde mercek altına alınır. Bu kısım bilişsel teknikler kısmında yapılan çalışmalardır.

    Davranışsal kısımda ise duyumları artırmayla oluşan belirtiler ile düşünceler arasındaki ilişki üzerinde çalışılır. Duyumları artırmayla oluşan belirtiler ne demek? Mesela kalp atışlarının artışını kalp krizi geçirmesiyle bağlantılandıran bir kişiyi düşünelim. Bu kişiden kalp atışlarını artırması istenir. Kalp atışları hızlanması ile istenen duyum artırılmış olur. Bu duyumu kişi ölebilirim şeklinde değerlendirebilir kalp krizi geçirebilirim şeklinde yorumlayabilir. Bu duyumu yaşadığında ölebilirim şeklinde yorumladıktan sonra kişi doğal olarak kendi yorumuna uygun olarak ölmemek için önlem alacak yani kaçma kaçınma davranışları sergileyecektir. Örneğin, hastaneye gidecek ya da içinden sessizce dua okuyacaktır. Özetle birey rahatlamaya çalışacaktır. Rahatlamak için yaptığı davranışlara kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışları deriz.

    Eğer kişi bu kaçma kaçınma davranışlarını yapmazsa mesela hastaneye gitmezse ne olur? Düşünün ki öleceğinizi düşünüyor olduğunuz halde hastaneye gitmiyorsunuz. Kulağa çok garip ve ürkütücü geliyor değil mi? Ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz ve hastaneye gitmeme davranışını tercih ediyorsunuz. Kaygınız daha da yükselecektir. Yani kaçınma davranışınızı gerçekleştirmeyince rahatlamayacaksınız ve kaygınız yükselecektir. Hastaneye gitmeyince ya da diğer kaçınma davranışlarınızı yapmayınca kaygınız yükselecektir fakat kaygı da diğer duygularda olduğu gibi sonsuza kadar sürmeyecektir bir süre yükselişe geçecek pik noktasına ulaşacak ve daha sonra yavaş yavaş düşüşe geçecektir. Yani kaygının bir ömrü vardır. Şiddeti hep aynı kalmaz. Kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışlarını yapmayınca birey kaygı ile yüz yüze geldikçe kaygıya karşı duyarsızlaşacak ve kaygısını yönetmeye başlayabilecektir. Danışanlara seansta bu deneyimletilmeye çalışılır. Yani kaygı ile yüz yüze gelme çalışmaları yapılır. Danışan izin verirse danışanla beraber yapay bir panik atak seans sırasında yaratılmaya çalışılabilir. Belirtileri artırma yöntemi kullanılabilir. Mesela hızlı hızlı nefes alması istenerek kalp atışlarını kendisi artırması sonra nefesini yavaşlatarak kalp atışlarını düşürmesi istenebilir. Ya da ellerinde karıncalanma duyumsadıktan sonra felç olacağı şeklinde bir düşüncesi beliren bir bireyi hayal edelim bireyden kendi kendine ellerini sıkarak ellerinde karıncalanma duyumunu kendi yaratması istenir. Danışanlara panik atağı yönetebilmesi için gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri öğretilir.

    Yapay panik atak yaratıldıktan sonra danışan bu panik atağı nasıl yönetebileceğine dair bir fırsat yakalamış olur. Danışandan panik atak yaratıldıktan sonra gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri kullanarak panik atağı bitirmesi istenir böylece danışan kaygıyı nasıl kontrol altına alacağını kavrar. Bu durumda danışan panik atağı başlatıp bitirebileceğini görmüş olur. Yani kalp atışlarını danışan kendi artırabildiğini ve sonra yine kendi azaltabildiğini deneyimlemiş olur. Yapay panik atakla gerçek panik atak arasındaki farklar sorulabilir danışana.

    Bu uygulamalar sırasında ölebilirim, bayılabilirim, felç olabilirim şeklindeki düşünceler ortaya çıkar ve uygulama sonrasında bu düşüncelere ne olduğu ile ilgili de çalışma yapılır yani danışan tarafından vücudunda duyumsadıkları yeniden yorumlanır. Böylece panik atak kısır döngüsü kırılmaya başlayacaktır.

    Tersine niyetlendirme yöntemi kullanılabilir. Bu yaklaşımda kişinin korktuğu kaçındığı terleme, titreme, çarpıntı, uyuşma, ağrı kendi iradesiyle oluşturması istenir. Burada kişinin korktuğu sonuçları abartması istenir. Danışana şu denilebilir: ‘ Seni korkutan ne ise onun gerçekleşmesini kendine söyle.’ Ölmekten korkan bir danışana şöyle denilebilir: ‘Ölmene izin vermeye çalış.’ Bu teknik duyumsama azalana kadar sürdürülmelidir,yani terleme azalana kadar, titreme çarpıntı azalana kadar ya da uyuşma azalana kadar devam edilmesi gerekir.

    Görüşmelerin gündemi danışanla birlikte belirlenen hedef listesinden seçilmelidir. Ya da yakın bir vakitte yaşanan bir yaşam deneyimi de görüşmenin gündemi olarak seçilebilir. Görüşmeye bir önceki görüşmede verilen ev çalışması ile başlanır.

    Danışana görüşmelerde nasıl bir yol izleneceği açıklanmalıdır yani danışan panik atakla alakalı nasıl bir yöntem kullanılacağını özetle panik atağı yönetme rasyonelini, matematiğini anlamalıdır. Danışana anksiyete ile ilgili bilgi verilmelidir. Danışandan etkinlik çizelgesi doldurması istenebilir böylelikle danışan saat saat ne yaptığını yazar bedensel duyumları denetleyebilme, çevreyi denetleyebilme becerisi kazanma şansı olur. Sonrasında danışanlarla düşüncelerle çalışmak gerekir. Düşüncelerle çalıştıktan sonra davranışsal deneyler yapılabilir. Kaçınma davranışlarını azaltılması yönünde çalışılmalıdır. Daha sonrasında düşünceler üzerine çalışmak gerekir. Bir düşünce seçilip böyle düşünmenin artı ve eksisi ne olabilir şeklinde bir çalışma yapılabilir.

    Panik atak kendiliğinden geri gelir mi?

    Evet, gelebilir eğer danışan seanslarda öğrendiği becerileri tekrar etmezse panik atak geri gelebilir. Hafif bir iyiye gitmeyle seanslarda verilen ev çalışmalarının yapılmaması panik atağı tekrar çağırabilir.

    Panik ataklar bittikten, panik atağın tekrar gelmemesi önlem alınmalıdır. Panik atak stresli bir dönemde ortaya çıkar, dolayısıyla olası bir stres kaynağı ne olabilir bunları keşfetmek gerekir. Stresli bir olay yaşadığında stresle nasıl başa çıkabileceği konusunda danışana beceri kazandırmak gerekir. Böylelikle stresli bir yaşam olayı karşısında kişi yaşadığı stresi yönetebilecek ve panik atak geçirme ihtimali düşecektir. Panik atak tekrar gelse dahi kişi artık onunla nasıl başa çıkacağı konusunda birçok yöntem öğrenmiş bir şekilde seanslardan ayrılır.

    Panik atak ve panik bozukluk farklı şeylerdir panik bozuklukta sadece panik ataklar görülürken, sosyal fobi yaşayan birey sosyal ortamda panik atak geçirebilir ya da depresyondaki bir birey depresyona ek olarak panik atak geçirebilir ya da yaygın kaygı yaşayan bir birey kaygılandığı durumlara ek olarak panik atak geçirebilir.

    Kaygılarınızı yönetebilmeniz dileğiyle.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Tam da şu an gözlerinizi kapatın. Günlerdir haftalardır hazılandığınız sunumu sunmak için sahnedesiniz, evet birtek siz varsınız ve size odaklı bir sahne ışığı. Her şeyi bildiğinizden eminsiniz, çok çalıştınız ve konuya hakimsiniz. Ama o da ne? Bir saniye terliyor musunuz? Söz hakkı size geçtiği anda kalbiniz sizi bayıltacakmışçasına hızlı çarpıyor, insanlar yüzünüzün kızardığını görüp sizin ne kadar da utangaç ve eksik olduğunuzu mu düşünecekler? Terlediğinizi görüp alay mı edecekler?..

    Sosyal Fobi bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Hayatının pek çok alanında olumsuz sonuçlar yaratabilen, yaşam boyu görülme sıklığı bakımından en yaygın anksiyete bozukluğudur.

    Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmaları gereken konularda, yada başkalarının kendilerini gözlemleyebileceği bir eylemi yerine getirecekleri zamanlarda bu durumları yaşamamak adına çeşitli kaçınma davranışları sergilerler. Bunlar; bahanelerle o iş toplantısına katılmamak, katıldığında boğazım- dişim vs ağrıyor diyerek konuşmalara dahil olmamak, sunum günü okula gitmemek vs gibi gerçekleşebilir. Bu kişiler “başkalarının kendileri hakkında ne düşündükleri” ile yakından ilgilidirler. Örneğin tüm bu kaçınma davranışlarını başkalarının gözünde ‘kaygılı- aptal- zayıf- eksik’ görünmemek adına gerçekleştirirler. Sosyal fobisi olanlar için kaygı yaratabilecek bazı durumlar;

    • Toplum içinde telefonla görüşme 

    • Küçük bir grup etkinliğinde yer alma         

    • Toplum içinde yemek yeme          

    • Toplum içinde bir şeyler içme         

    • Yetkili biri ile konuşma                         

    • Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma                                                            

    • Partiye/ eğlenceye gitme                                                  

    • Başkaları tarafından izlenirken çalışma         

    • Başkaları tarafından izlenirken yazma           

    • Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme

    • Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma 

    • Yabancılarla karşılaşma                                  

    • Genel tuvaletleri kullanma                              

    • Birilerinin oturduğu odaya girme                    

    • İlgi odağı olma                                                 

    • Bir toplantıda hazırsızlık konuşma yapma      

    • Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma   

    • İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme            

    • Çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma                                               

    • Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma

    • Romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma                                          

    • Alınan bir malı parasını geri almak üzere  iade etme                                                         

    Sosyal fobinin 2 alt tipi vardır;  korkular ve kaygılar daha çok toplumsal durumları kapsıyorsa yaygın tip, fakat daha kısıtlı alanlara özgü bir kaygıysa ( başkalarının önünde yemek yemek, sunum yapmak vs gibi) yaygın olmayan özgül tip. 

    Peki ne oluyor da sosyal fobi gelişiyor? Sosyal fobi de kalıtımsal geçişin yoğun bir miktarda olmasada bir miktar etkili olduğundan bahsetmek doğru olabilir, örneğin aile öyküsünde yakın akrabalarda sosyal fobisi olan bireylere sahip olan kişinin  sosyal fobiye yakalanması ihtimali, bu duruma sahip olmayanlara göre bir miktar daha yüksektir. Yinede sosyal fobi için genellikle sosyal fobi sosyal ilişkiler sırasında travmatik yaşantıların bizzat yaşanması ya da başkasının yaşadıkları aracılığıyla öğrenme ile ortaya çıkar. Örneğin  sınıfta öğrenci bir sunum yaparken ufak bir hata yapmış, bu hatası kendisine gülünmesine ve alay edilmesine sebep olmuş , kendisi bu durumdan ötürü utanç duyup bedensel belirtiler göstermiş olabilir. Bu kişi için bir sonraki sunumunda, önceki deneyimi olumsuz beklentilere sebep olacak ve bulunduğu ortam aynı kaygı belirtilerini yaşamasına zemin hazırlayacaktır. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir. Genelde aşırı koruyucu, ya da red edici, duygusal sıcaklıktan yoksun, katı anne babalar olabilir. Bazen çocuktan yüksek beklentileri olduğunda bunlara ulaşılamayınca çocuk cezalandırılabilir, böylece başarısızlık korkusu gelişebilir. Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara ve nesnelere aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal ketlenmenin, sosyal fobi gelişiminde öncül belirti olduğu belirtilmektedir. 

    Sosyal fobi tedavi edilebilen bir bozukluktur, tedavi sürecine ivme kazandırabilecek en önemli etken ise beklentilerin ‘standart’ sınırlar içerisinde olması, abartılı olmamasıdır.

    Sosyal fobi de ne kadar erken terapiye başlanırsa tüm diğer rahatsızlıklar gibi o kadar etkili olacaktır. Bu süreçte terapi ve psikyatrist ile ilaçlı tedavi kişinin yaşadığı sosyal fobinin şiddetine göre şekillenecektir. Çoğu zaman terapinin yeterli olduğu bir çalışma alanıdır.

    Her şeyden önce sosyal fobinin bir hastalık olduğu kabul edilmelidir, çünkü yaşadığımız toplumda çekingen olmak, örtük olmak, sakin sessiz olmak ‘hanımefendilik- beyefendilik’ ile sıfatlandırılır. Oysa ki bu çok yanlış bir tutumdur, toplumun bu tutumu kişileri  çoğu zaman tedavi olmaktan alıkoymaktadır. Sosyal fobi için en sık uygulanan terapi şekli Bilişsel ve Davranışçı Terapidir.  Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. 

    Sosyal fobi hayatınızdan çalar, ilişkilerinizden , duygularınızdan, en güzel günlerinizden çalar.. Bu bir hastalık ve geçebilir, sonsuza dek böyle olmak zorunda değil, kendinize güvenin, en önemlisi hastalığı kabul edin ve tedavi olmayı isteyin, geri kalan biraz gayret ve biraz yol ile aşılması mümkün bir durumdur.

  • Sosyal Kaygı Nedir?

    Sosyal Kaygı Nedir?

    Sosyal kaygı, toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu olarak tanımlanır. Diğer insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme korkusudur. Böyle durumlara girmek zorunda kalınca anksiyetenin (kaygı) belirtileriyle kişi rahatsız olur. Kişi, bu belirtilerin ve yaşadığı kaygının topluluk içinde herkes tarafından fark edileceğinden de korkarak topluluğa girmekten çeşitli bahaneler bularak kaçınır. Kaçınamadığı durumlarda, örneğin bir konuşma yapacaksa günler hatta haftalar öncesinden kaygı yaşamaya başlar. En sık görülen sosyal kaygı belirtileri arasında, topluluk içinde konuşma yapma, sohbete katılma, yeme içme, umumi tuvaletleri kullanma sayılabilir.

    Ülkemizde sosyal kaygının yaygınlığına bakıldığında; kadınlarda %2.3, erkeklerde %1.1 olarak bulunmuştur. Sosyal kaygısı olan kişilerin bu durumuna, sosyal ortamlardan kaçınmaları, keyif aldıkları aktivitelerden uzaklaşmaları gibi nedenlerle depresyonun da eşlik ettiği görülmüştür.  

    Sosyal kaygıyı diğer kaygı bozukluklarından ayıran temel özellik, kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceği ile fazla ilgilenmesidir. Temel korku, başkalarının önünde küçük düşmek, rezil olmaktır. Kişi, “Benimle dalga geçecekler” diye düşünür ve kaygılanır. Kaygısıyla birlikte, kalp atışları hızlanır, boğazı kurur, yüzü kızarır, sesi titrer, elleri titrer, bacakları kasılır ve bunların fark edilmesi kaygısı da eklenir. Fark edilmemesi için sosyal ortamlardan, sohbetten, misafirliğe gitmekten, misafir ağırlamaktan, sınıfta soru sormaktan, fikrini söylemekten, yabancı ortamlara katılmaktan, kendisinden üstün gördüğü kişilerle konuşmaktan, bir performans sergilemekten kaçınır. Bunları yapmak zorunda kaldıysa, göz teması kurmayabilir, az ve kısa konuşabilir, kendisinin fark edilmeyeceği yerlerde oturabilir, elinde sürekli bir şeyle oynayabilir… Dolayısıyla bu kaçma, kaçınma ve güvenlik arayışı davranışları devam ettikçe sosyal kaygı büyüyerek devam eder. 

    Sosyal Anksiyetenin Alt tipleri:

    • Performans 

      • Topluma karşı konuşma, spor yapma, müzik aleti çalma, dans etme gibi.

    • Sosyal Etkileşim

      • Buluşma, konuşmaya katılma, biriyle çıkma, fikrini söyleme, haklarını savunma gibi.

    • Gözlenme

      •  Sokakta yürüme, otobüse binme, odaya sonradan girme, açık tuvaletleri kullanma, biriyle beraber yemek yeme gibi. 

    En Sık Görülen Belirtiler:

    • Kızarma ve kaslarda titreme panik bozukluğu olan kişilere göre 2 kat daha fazla

    • Çarpıntı (%79), titreme (%75), terleme (%74), kaslarda gerginlik (%64), midede rahatsızlık (%63), boğazda kuruma(%61), sıcaklık/soğukluk duyguları(%57), kafada basınç (%46)

    Sosyal Kaygısı Olan Kişi Kendini İzler:

    • Sosyal kaygısı olan kişi, sosyal ortamlarda nasıl göründüğünü anlamak için kendini izlemeye başlar ve korkuları kendisi tarafından üretilir

    • Dışarıya ve olan bitene dikkat azalır

    • Diğer insanlardan gelebilecek olumlu tepkiler fark edilmez

    • Kendini kaygılı hissetmek kaygılı görünmekle aynı şeydir: Kişi, kendini nasıl hissediyorsa, aynı şekilde göründüğünü varsayar. 

    • Gözleyen bakış açısından kendini hayal etme: Ortamda bulunan herkes, onun yaşadığı kaygıyı, zorlanmayı fark etmiştir kişiye göre. Dışarıdan kötü, zayıf, aciz göründüğüne dair görüntüler gelir zihnine ve bunlara inanır. 

    • Hissedilen kendi: Diğer kişilerle diyalogdan kopar. Kişinin dikkati sürekli kendisindedir. Elini, ayağını, her hareketini ve söylediklerini takip eder ve ortamdan uzaklaşmış olur.

    Sosyal Performansla İlgili Kişinin Kendine Koyduğu Kurallar:

    • Çok zeki, parlak ve akıcı konuşmalıyım

    • Konuşmada suskunluk olmamalı

    • Herkesin takdirini kazanmalıyım

    • Hiçbir zayıflık belirtisi göstermemeliyim

    • Kaygılı olduğumu kimse farketmemeli

    • Sadece diğer insanlar susunca konuşmalıyım

    • Karşımdaki kişiyi sıkmamalıyım

    • Daima önemli ve ilgi çekici şeyler söylemeliyim.

    Kişi bu kuralları farkında bile olmadan kendine koyar ve bu kurallara göre yaşamaya çalışır. Belki fark etmişsinizdir, bu kurallar kimse için gerçekçi değildir. Bu gerçekçi olmayan kurallara göre yaşamak mümkün değildir. İllaki kaygı ve stres yaratır. Yarattığı kaygı ve stres olmasın diye çaba sarf etmek ya da kurtulmak değil, kişinin kendine koyduğu bu kuralların sarsılması gerekir. 

    Sosyal Kaygı Yaşayan Kişinin İnançları:

    Sosyal kaygı yaşayan kişi, kaçınmaları neticesinde bazı inançlara sahip olmaya başlar. Bir çoğu da bu inançlara sahip olduğu için sosyal kaygı yaşar. Bu inançların psikoterapide ele alınarak çalışılması ve sarsılması gerekir. 

    • Kendisiyle ilgili: yetersiz, zayıf, güçsüz, aciz, istenilmeyen, farklı, (olumsuz anlamda), tuhaf, garip, aptal, çirkin, sevilmeyen…

    • Diğerleriyle ilgili: güçlü, eleştirel, alaycı, üstün, hoşgörüsüz…

    Sonuç olarak, sosyal kaygı yaşayan kişi yaşamdan zevk almaya, ortamdan keyif almaya değil sürekli kendi performansına, nasıl göründüğüne, nasıl konuştuğuna, ne yaptığına odaklı yaşar. Bu yoğun zorlanmayı da yaşamamak için çoğu zaman ortamlardan uzak durur. Bu da kendisini yalnızlaştırmasına, yapabileceklerini yapmamasına, belki de hayallerini gerçekleştirememesine neden olur. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), tüm dünyada sosyal kaygı terapisinde etkililiği kanıtlanmış bir terapi yöntemidir. Eğer sosyal kaygı yaşadığınızı düşünüyorsanız, bulunduğunuz yerde profesyonel bir BDT uygulayıcısı ile görüşebilir ve bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Çok küçük yaşlardan bu yana bir çok değerlendirme ve ölçümlemeye maruz kalarak yetişiyoruz. Lunaparkta bir alete binmek için belirli bir boy uzunluğuna aşmak zorunda kalarak başladığımız hayat yolculuğu istediğimiz mesleği yapabilmek için belirli doğru soru puanına ulaşmak olarak devam ediyor. Terfi alabilmek için belirli bir satış hedefini tutturmak, istediğiniz evi alabilmek için belirli bir maaşa ulaşmak diye ömür boyu sürüp giden bir döngü içindeyiz.

    İlk başaran olmak, birinci olmak, en olmak; ve bunları yapmak için uğraşırken yapamamaktan kaygılanmak hemen herkesin ortak sıkıntılarındandır. Bu sıkıntıların tavan yaptığı dönemlerse lise ve üniversite gibi önemli okulların kazanılacağı sınav dönemlerdir, kuşkusuz. Gençliğin başta duman olduğu, dışarıda kişiyi hedefine odaklanmaktan alıkoyan teknoloji, iletişim kanalları, gençlik istekleri gibi gerçeklerin olduğu bu dönem kişinin önündeki sınavın tüm hayatı etkileyeceği düşüncesiyle çelişerek yüksek bir kaygı yaratır. Bu kaygı kişi hedefinden uzaklaştıkça da hedefine odaklandıkça da artabilir.

    OPTİMUM KAYGI İYİDİR… DOST KAYGI!

    Artan kaygı kontrol edilmesi gereken bir psikolojik yapı olmakla beraber optimum düzey korunduğunda işlevsel bir tarafı da vardır. Kişiye hedefine bağlar, çalışması için gerekli ortamı ve yöntemleri gösterir, dış uyarıcılardan uzak tutar. Nitekim, sınav kaygısını hiç hissetmeyen biri o sınavın olumsuz sonucundan hiç çekinmezse iyi bir sonuç için de çaba harcamayabilir. Bu kaygıya dost kaygı da diyebiliriz. Çünkü bu seviyede tutulan kaygı bir dost gibi kişinin başarısına hizmet eder.

    KAYGININ KONTROLDEN ÇIKTIĞINI NASIL ANLARIZ? DÜŞMAN KAYGI!

    Eğer kaygı optimum düzeyin üzerine çıkmaya başlarsa kişinin performansını olumsuz etkiler. Düşman kaygı olarak nitelendirebilecek bu kaygı çeşidi kişiye zarar verir. Kişi bildiklerini hatırlamakta, aktarmakta, zamanı doğru kullanmakta yani kendini gerçekleştirmekte zorlanır. Kaygının kontrolden çıktığını anlamak için kişinin kendisini dinlemesi gerekir. Aşırı kaygılı kişide fiziksel bir takım değişiklikler oluşur. Kaygı başladığında kişi ajite olabilir. Sınavın gerçekleşeceği sınıfın kapısının önünde sürekli adımlayan, yerinde duramayan kişi bu duruma örnektir. Sınav esnasında kişinin kalp atımı hızlanabilir, elleri terleyebilir, midesi bulanabilir, gözlerini odaklamakta güçlük çekebilir, ağzı kuruyabilir, aklına olumsuz sonuçlar gelebilir, gürültü ve ışık gibi dış uyarıcılardan çok fazla etkilenebilir. Bu belirtilerin hepsi ciddi kaygı göstergesidir. Bunları yaşayan kişi odaklanma güçlüğü yaşar. Bu da kişiyi korktuğu sonuca yaklaştırır. Kişi hak ettiğinden daha az başarılı olur.

    KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET!!!

    Kişi bazen olumsuz senaryolara odaklanır. Sınava giderken yolda kaza olacağı, sınav yerine geç kalacağı, kodlamaya yönelik hata yapacağı, iyi bildiği konuları hatırlamakta zorlanacağı yönünde endişe dolu senaryolar üretir. Bu senaryolar kişinin kaygısını arttıracağı için korktuğu senaryoyu gerçek kılmaya yönelik kişiyi istemsiz bir çabaya sokar. Ve kişi kaygısı ve telaşıyla korktuğu şeyleri gerçekleştirmek için bilinç dışı bir çaba harcar. Buna kendini doğrulayan kehanet diyoruz. Bu yüzden kişilerin mümkün olduğunca pozitif senaryolar kurgulaması, olumsuzluklar aklına geldiğinde bununla mücadele etmesi önemlidir.

    KAYGIYI AZALTMAK İÇİN DESTEK!

    Çoğu durumda kaygı kişileri bir döngüye sokar. Kişi elindeki becerilerle bununla mücadele edemeyebilir. Bu çok normaldir. Çünkü kişi kendine özgü mücadele yöntemlerini ancak bir uzmanla keşfedebilir. Kaygının geleceğini fark etmek, yönetmek ve kontrol altına almak, kaygı yaratan duruma verilen anlamlar, kişinin kendinden beklentileri, rahatlama becerilerini geliştirmesi, hedefine dair doğru bir planlama içinde olması gibi bir çok alan çalışılarak kaygı terapide başarıyla ele alınabilir. Ve kişinin yönettiği sınav kaygısı kişiyi başarıya ulaştıran bir kavram haline gelebilir.

  • Sınav Başarısızlığı

    Sınav Başarısızlığı

    Ailelerin tutum ve davranışları çocukların eğitim hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilir. Ülkemizde iyi bir eğitim için zorlu sınav süreçleri yaşanmaktadır. Bu sınav süreçlerinde, özellikle ailelerin, çocuklarına destek olmaları gerekmektedir.  Çocukların davranış ve duygularında sağlıklı bir gelişim süreci sağlamak için ailelere büyük görev düşmektedir. Özellikle sınav dönemleri sadece çocuklar için değil aileler için de zorlu bir süreçtir. Sınav kaygısının yarattığı sınav başarısızlığı ile aile tutumları arasında ilişkilendirme yapılabilinir. Aileler, çocuklarına sevgi ve saygılı tutumlar gösterdiklerinde çocuklarının gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilirler. Bu durum sonucunda ise çocuklar sorumluluk almakta zorluk çekmedikleri gibi amaç ve hedeflerini kendileri yönetebilirler. Ailelerin bu tutumu çocukların özgüven kazanımı ve ifade becerisini geliştirmekte, yaşanabilecek çatışmaları azaltmaktadır.   Aileler çocuklarına kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri özgür ortamlar sağlamalılardır. Özellikle ders çalışmasını olumlu yönde etkileyecek faktörlerden biri olan çalışma odası, çocuğun dikkatini dağıtmayacak şekilde olmalıdır. Ayrıca aileler, çocuklarının okul ortamlarında yaşadığı sorunlara çözüm odaklı yöntemler bulmalılardır. Bu durumun daha etkili ve yeterli olması için aileler Danışma Merkezlerinden veya Rehberlik Merkezlerinden yardım alabilirler. 

    Aileler çocuklarının çalışma isteklerini arttırıp onları cesaretlendirererek kaygılarını giderebilirler. Ailelere düşen en büyük görevlerden biri, çocuklarından beklenti içine girerken onlara olan güven duygularını kaybetmemeleridir. Bununla birlikte çocuklarının kapasitelerini farkında olup beklentilerini bu kapasiteye göre oluşturmalılardır. Çünkü birçok aile kendi amaç ve isteklerini çocuklarına yükleyerek onlardan beklenti içine girebilir ve bu durum çocukların kaygılarını arttırabilir. Aileler,  bir uzman yardımıyla çocuklarının kapasitelerini anlayabilirler. Bir başka deyişle bu durum beklentileri kontrol altına alarak çocuklarını zorlamamakla ilişkilendirilebilir. Aile tutumları olumsuz olduğunda, sınav kaygılarında artış görülebilmektedir. Aynı zamanda, çocukların sınavlardan başarısız olma korkuları, bireysel ve ruhsal sorunlar sonucunda da ortaya çıkabilir. Bu psikolojik gelişim döneminin olumlu geçebilmesi için ailelerin çocuklarına psikolojik destek sağlamaları oldukça önemlidir. Özellikle ailelerin çocuklarını olumlu yönlendirmeleri ve onlara inanıp teşvik etmeleri, çocukların kaygı ve stres düzeylerini azaltabilir. Her çocukta belli bir düzeye kadar olması gereken kaygı durumu bulunmaktadır. Olması gerekenden yüksek kaygı durumunun nedeni aslında çocukların kendilerine olan özgüvensizlikleriyle ilişkilendirilebilir. Bu özgüvensiz durum ailelerin tutumları sonucu oluşabilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, yüksek kaygı durumu başarıyı olumsuz yönde etkilediği gibi sınav başarısızlığına da sebep olabilir. Çocuklar ailelerinin beklentilerini karşılayamamaktan ve eleştirilmekten korkabilirler. Bu gibi durumlar çocuklarda özgüvensizliğin artışına sebep olabilir. 

    Bununla birlikte, ailelerin çocuklarını başka çocuklarla karşılaştırmamaları gerekir. Karşılaştırma sadece çocuğun kendisiyle yapılmalıdır. Çocukların suçlanarak eleştirilmesi de sınav başarısızlığına sebep olabilir. Özellikle, aşırı koruyucu, mükemmeliyetçi, baskıcı tutarsız ve ilgisiz aileler çocukların sınavda başarısız olmasına sebep olabilir. Bu yüzden,  Demokratik aile tipi çocukların psikolojik gelişimi için en önerilen aile tipidir. Bu aileler, çocuklarından beklentilerini yüksek tutmalarına rağmen çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı davranış sergilerler. Hem çocuklarına kurallar koyar hem de çocuklarının fikirlerine değer vererek onlarla fikir alışverişi yapabilirler. Demokratik aileler, çocuklarına destekleyici tutum gösterirler ve yakın ilişkiler kurarlar. Bu sayede çocukların öz yeterliliği ve özgüveninde artış gözlemlenebilir. Çocukların sınav sürecinde başarısızlık kaygısını azaltmak için temel gereklilik mutluluklarıdır.  Bu yüzden aileler çocuklarıyla ilgilenerek onları sorgulamaktan kaçınmalıdır. Çocukların zamanı etkin kullanmaları, konsantrasyon sağlamaları, doğru planlamalar yapmaları, rekabet kontrolü sağlamaları ve dikkat eksikliğini engellemeleri sınav başarısızlıklarını azaltabilir. Kaygının dengeli hale getirilmesi durumunda da başarıda artış gözlemlenebilir. Çocukların motivasyonunu arttıracak bir diğer etken ise sınavda başarısız olmaları durumunda da ailelerinden herhangi bir sevgi eksikliği görmeyeceklerini biliyor olmalarıdır. Çocuklara, aileleri tarafından gösterilen empati ve inanç, sınav kaygı durumunu engelleyebilen başka bir sebep olarak gösterilebilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, çocukları dinleyerek onlara anlayış göstermek sınav kaygısını azaltabilir.  Son olarak ailelerin çocuklarına olan yapıcı konuşma tarzları ve sınavların bir ‘’son’’ olmadığını belirtmeleri de sınavda başarıyı yükseltebilecek bir faktör olarak gösterilebilir. Özetle, ailelerin çocuklarına bu zorlu sınav süreçlerinde uyguladıkları her türlü psikolojik destek, güven, sevgi, saygı ve anlayış tutumları çocukların sınavda daha büyük başarı göstermesini sağladığı gibi sınav kaygı durumlarını da azaltabilir.

  • Bir Acayip Rahatsızlık ya da Yanlış Alarm; Panik Atak

    Bir Acayip Rahatsızlık ya da Yanlış Alarm; Panik Atak

    Panik Atak Nedir?

    Beklenmedik durumlarda ortaya çıkan, panik ataklarla seyreden bir kaygı bozukluğudur. Ataklar sırasında yoğun bir şekilde korku, kaygı ve sıkıntı yaşanır. Panik atak çok ani bir şekilde ortaya çıkar yaklaşık 10 dakika içerisinde en üst seviyeye ulaşır ve yaklaşık 20-30 dakika devam eder.

    Panik Atak Nasıl Oluşur?

    Kişinin dış dünyası veya iç dünyasını etkileyen önemli bir olay yaşanır. Bu olay ölüm, felaket, kayıp, gibi ağır bir yaşamsal olay da olabilir iş yerinde ağır bir sorumluluk da olabilir, okul yaşamında kaygısını arttıran bir sınav da olabilir. Yoğun kaygı oluşturan olay kişinin bedenine odaklanmasına sebep olur. Dikkatin bedene odaklanması bedenin verdiği normal tepkilerin, felaketlişrirlerek yorumlanmasına neden olur. Mesela göğsün normal ağrısı, kalp krizi, kollarda uyuşma felç geçirme, baş dönmesi bayılma olarak yorumlanır. Felaketleştirici yorumlar kaygının artmasına, kaygının artması, bedensel belirtilerin daha yoğun yaşanmasını sağlar. Bu şekilde ilk panik atak yaşanmış olur. İlk panik atak krizi genelde hastanenin acil bölümüyle sonuçlanır.

    Panik Atak Belirtileri

    Panik atağın 13 tane belirtisi vardır, panik atak tanısı için aşağıda yazılı olan belirtilerden 4 tanesini yaşıyor olmanız gerekiyor.

    Çarpıntı                                          Göğüste Sıkışma

    Terleme                                        Yabancılaşma                                                

    Titreme                                         Deride yanma, Karıncalanma                   

    Boğulma Hissi                              Çıldırma Korkusu                                         

    Uyuşma                                      Ateş Basması

    Ölüm korkusu                             Baş Dönmesi

    Mide Bulantısı                                      

    Panik Bozukluk Mu Panik Atak Mı?

    Bir defa panik atak geçirdiyseniz yani boğulma hissi, nefessiz kalma, terleme, baş dönmesi, ölüm korkusu bayılma korkusunu nöbet şeklinde bir defa yaşadıysanız bunun adı panik atak. Panik atak nöbetinden sonra sürekli atak beklentisi içindeyseniz, zihninizde sürekli atak geleceği kaygısıyla yaşıyorsanız, sürekli vücudunuza odaklanıyor ve kaçınma davranışları gösteriyorsanız artık siz panik bozukluk yaşıyorsunuz demektir.

    Panik Atak Nasıl Oluşur?

    Boğulma hissi, kalp çarpıntısı,  uyuşma hissi,  baş dönmesi, gibi bulgular panik atak öncesinde de vücutta olurdu. Fakat odak noktası olmadığı için kişiyi etkilemez.  Panik atak kriziyle beraber vücudun bu tepkileri artık felaketleştirici  şekide yorumlamaya başlar.

    Bedensel TepkilerFelaketleştirici Yorumlar

    Hızlı nefes alma                                   Boğuluyorum düşüncesi

    Kalp Çarpıntısı                                      Kalp krizi geçiriyorum

    Kollarda uyuşma                                  Felç geçiriyorum

    Baş dönmesi                                         Bayılma

    Kendine ve etrafa yabancılaşma         Çıldırıyorum, kontrolümü kaybediyorum

    Panik atak krizinin yaşandığı ilk anda vücudun tepkilerine karşılık zihinden yukarıdakilere benzer düşünceler geçer. Bu düşünceler artık gün için sürekli odak noktanızın bedeniniz olmasına neden olacak. Danışanların ifadesiyle sanki kafanızda bir ses sürekli şunları söyleyecek

     ‘asansöre/metroya binme, AVM’ye gitme, yalnız kalma, ilaçlarını yanına al, tek başına dışarı çıkma

    Panik Atağın Tedavisi Var mıdır?

    Evet panik atak tedavi edilen bir rahatsızlıktır.

    İlaçsız tedavi edilmesi mümkün müdür? Panik atak ilaçsız da

    tedavi edilen bir rahatsızlıktır. 

    Panik Atak Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaçınma ve güvenlik sağlayıcı davranışlar, panik atak sırasında kısa süreli bir rahatlama sağlar fakat panik bozukluğun kişinin hayatını daraltmasına, hastalığın daha uzun süreli yaşanmasına neden olur.

    Hastalığın yıllar geçtikçe etkisini arttırmaya, hastalığın çözümü yokmuş gibi yaşanmasına neden olur.

    Kaçınma ve güvenlik sağlama davranışını yapmamak örneğin asansöre binmesini sağlamak, tek başına sokağa çıkabilmek, atak anında hastaneye koşmamak panik bozukluğu yenmek için önemli bir adım olur.

    Panik atak anında 2 tane önemli yöntemi öğrenmek önemli. Birincisi danışanlar panik atak anında genelde hızlı ve ağızdan nefes alırlar ki bu yanlış bir nefes alma yöntemidir. Doğru nefes alma egzersizi ile panik atağın kontrol altına alınması daha kolay olur.

    Doğru nefes egzersizi nasıl yapılır?

    1 Burundan yavaş yavaş ve derin nefes al.

    2 Nefesi içinde bir süre tut.

    3 Sonra yavaş yavaş ağızdan nefesi geri ver.

    Bu nefes alma egzersizi, panik atak anında “nefesim yetmiyor, nefes alamıyorum” hissiyle baş etmenizi, hızlı nefes alma nedeniyle yaşadığınız baş dönmesini yaşamamanızı ve çarpıntınızın normal olduğunu görmenizi sağlar.

    İkinci önemli yöntem; panik atak anında ‘’çıldırıyorum, ölüyorum, felç geçiriyorum” düşünceleri sıklıkla zihinde olur. Ve bu düşüncelere atak anında çok inanır ve bundan dolayı ortamdan kaçmak ilaç almak ya da doktora gitmek çözümlere başvurursunuz. Panik atak anında bu düşüncelerin gerçek olmayabileceğini fark etmek, ortamdan kaçmadan da panik atağın geçeceğini görmek önemlidir. Bulunduğunuz ortamı terk etmeden kaygının azaldığını görmenizi sağlamak terapideki önemli aşamalardan biridir. Bu egzersiz terapist yardımı ve planıyla aşama aşama yapılmalıdır. Terapistin planı ve yardımı olmadan yapılırsa kaygının daha çok artmasına neden olabilir.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkında ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazense birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.

    Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehditine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.

    Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilemek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.

    Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.

    Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.

  • Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav kaygısı, sınav ile doğrudan ilişkili kaygı türlerinden biridir. Sınava yüklenilen anlam, sınavla ilgili yoğun düşünceler , sınav sonrası tepkilere ve beklentilere verilen önem, yanlış beslenme, uykusuzluk, zamanı iyi kullanamama , olumsuz düşünceler, aşırı kahve ve çay tüketimi, konuların bitmemesi, yapılan tekrarların yetersiz olması , kendini hazır hissedememe kaygı oluşumunda çok etkilidir. Kaygı, öncelikle sınava yeteri kadar hazırlanmaya ve sonrasında da sınavda başarı olmaya engel olabilir.

    Sınav kaygısı belirtileri; dikkati toplamada ve sürdürmede zorluk çekme, okuma- anlamada zorluk, başaramayacağım- yapamayacağım gibi olumsuz düşünceler, kendini yetersiz hissetme, unutkanlık, kalp çarpıntısı, terleme, karın ağrısı, nefes alıp vermede hızlanma, ateş basması, aşırı gerginlik, karamsarlık, sinirlilik, mutsuzluk , bıkkınlık, çaresizlik, panik, hata yapma korkusu, çalışmayı bırakma, bahaneler üretmeye başlama gibi durumlarla ortaya çıkabilir.

    Sınav Kaygısı İle Nasıl Baş Edilir?

    • Sınava planlı ve programlı şekilde hazırlanılmalı, günlük testler , tekrarlar yapılmalı, çalışmalar son güne bırakılmamalıdır.

    • Sınava iyi bir şekilde hazır olunmalıdır. Eğer kendinizi hazır hissederseniz kaygınız oldukça azalır.

    • Sınav yaklaştıkça konu tekrarları arttırılmalıdır. Bu sayede kaygının sebep olmuş olduğu unutkanlığınızı azaltmış olursunuz. Tekrar yapmak bilgileri aklınızda tutmanızı kolaylaştırır.

    • Sınav öncesi tekrarları arttırın fakat çok yoğun bir şekilde kendinize yüklenmeyin. Tüm çalışmayı son günlere yığmayın.

    • Baskı ve kaygıyı arttıracak kişiler ile konuşmamaya özen gösterin. Arkadaşlarla sürekli sınav ile ilgili konuşmalar, kıyaslamalar yapmak gerginliğinizi arttırabilir.

    • Sınav öncesinde, sınav yerine gidip bakılmalıdır. Sınav detayları, süresi, başlama- bitiş saati gibi bilgiler ayrıntılı olarak öğrenilmelidir. Sınav günü ise sınav yerine erken gidilmelidir.

    • Sınavlara hazırlanırken dinlenmeye vakit ayırmak ihmal edilmemelidir. Aşırı yorgunlukta kaygıyı arttıran sebeplerden biridir.

    • Tek bir sınav sizin göstermiş olduğunuz başarının sadece bir kısmıdır. Bu yüzden çok fazla gözünüzde büyütmeyin. Bu durum da kaygınızı arttırabilir.

    • Aldığınız notlarla kendi değerinizi belirlemeyin .Unutmayın siz sadece öğrenci değil bir bireysiniz. Sahip olduğunuz diğer özelliklerinizi düşünün.

    • Aşırısı olmadığı sürece gerginlik normal karşılanır. Bu durumda gevşeme tekniklerinden yararlanabilirsiniz. Derin derin nefes alıp , yavaş yavaş vermek işinizi kolaylaştırabilir.

    • Sınav esnasında vaktinizi iyi değerlendirmeye çalışın. Sizin için önemli olan dersler veya sorulardan başlayın, bir soru için gereğinden fazla zaman harcamamaya çalışın. Bu durum sonraki sorular için telaş yapmanıza ve hata yapmanıza sebep olabilir.

    • Sınav esnasında dikkatinizi iyi kontol etmelisiniz. Sınav gözetmenlerini, öğrencileri, sınav salonundaki araç gereçleri gözlemlemeyin, dikkatinizi dağıtmalarına izin vermeyin.

    • Dikkatinizin dağıldığını ya da kaygınızın arttığını hissettiğiniz zamanlarda tekrar gevşemek için derin derin nefes alıp, yavaşça verebilirsiniz.

    • Sınav, eksik ve başarısız olduğunuz konuları görmenizi sağlar. Sınav sonrasında bu konulara yoğunlaşıp çalışmak bir sonraki sınavı daha rahat, başarılı geçirmenizi sağlayabilir. Bu durumda kaygı da ilk sınava göre oldukça azalır.

    • Sınav sonucu ne olursa olsun çaba ve emeklerinizi ödüllendirin.

    • Olumsuz düşünceler yerine olumlu düşünceler geliştirmeye çalışın . Örneğin, “Yapamayacağım, kazanamayacağım” gibi düşünmek yerine “Yapabilirim , başarabilirim, elimden gelenin en iyisini yapacağım” şeklinde  düşünmeye çalışın. Bu şekilde kendinizi de rahatlatmış, inancınızı yükseltmiş olursunuz.

    Sınava Girecek Öğrencilerin Ailelerine Öneriler

    • Bu dönemlerin ergenlik dönemi olduğunu unutmayın . Duygu durum değişikliklerinin sık yaşandığı bir dönemdir. Anne – baba olarak hangi durumda olursanız olun sorumluluklarınızı yerine getirmeye dikkat edebilirsiniz. Fakat çocuklar her zaman böyle olmayabilir. Ders çalışmaları gerektiği halde bazen ders çalışmak istemiyor olabilirler. Bu durumda ısrarla ve zorla ders çalışmalarını sağlamayın.

    • Çocuğunuz için endişelenebilirsiniz. Fakat onun gireceği sınav ve onun geleceği hakkında aşırı endişeli ve kaygılı olmanız ona da yansır. Onunda kaygısını arttırmış olursunuz. Bu durum çocuğunuzun başarısızlığına sebep olabilir. Ona güvenin ve kapasitesinin üzerinde beklentilere girmeyim.

    • Her zaman sonuçlar ne olursa olsun onu çok sevdiğinizi, onun sizin için çok değerli olduğunu hissetirmeyi ihmal etmeyin. Sevgi, kaygısını azaltır, kendini güvende hissettirir ve başarılı olmasını sağlar.

    • Tüm bunları yaparken aşırı rahat tutum sergilememeye de özen gösterin. Sürekli olarak sınav bizim için önemli değil zaten gibi söylemler çocuğunda sınavı fazla önemsememesine sebep olabilir.

    • Bazı aileler çocukların başarıları ve motivasyonlarını arttırabileceği düşüncesi ile sürekli “yapamazsın, bu gidişle olmaz, kazanmayacaksın” gibi sözler söyler. Bu tutum daha çok çocukları olumsuz etkiler ve çalışma isteğini azaltır. Bununla birlikte sürekli arkadaş ya da kardeşlerliyle kıyaslama yapmak, zekasını küçümseyici konuşmak, suçlayıcı ya da tehditkar davranmakta başarısını oldukça olumsuz etkileyecek sebepler arasındadır.

    • Çocuklar sınava hazırlanırken, misafir kabul etmemek, işten ayrılmak, televizyon ve bilgisayar açtırmamak gibi gereğinden fazla fedakarlıklar yapmaya çalışmak çocukların kaygısını arttırabilir. Bu durumda çocuk ailemin çaba ve fekadarlığının karşılığını veremem endişesiyle korku yaşayabilir.

    • Sürekli yapması gerekenleri hatırlatmayın. Sorumluluklarını bilen, sınava hazırlanan öğrencilerin sürekli olarak uyarılmaya ihtiyaçları yoktur. Bu tutum onları daha çok kaygılandırır.

    • Her çocuğun eksikleri olabilir. Kapasiteleri farklı olabilir. Siz ebeveyn olarak iyi olduğu konularda ona destek çıkarak, kendini geliştirmesine ve başarılı hissetmesine yardımcı olun. Başarılı bir sonuç aldığında mutlaka takdir edin. Bu durumda çocuğun kendine güven duygusu ve yapabileceğine inancı artar.

    • Mutlaka birlikte eğlenceli vakit geçirebileceğiniz ortamlar yaratmaya çalışın. Bu sayede çocuğun dinlenmesini ve keyifli vakit geçirmesini sağlamış olursunuz. Tatil ya da gezme planlarını deneme sınavlarından aldığı sonuçlara göre belirlemeyin. Başarısız olsa da tekrar daya iyisini yapabilmek için dinlenmeye ve ders dışında başka aktivitelere ihtiyacı olduğunu unutmayın.

  • Psikopatoloji

    Psikopatoloji

    Psikopatoloji, akıl hastalığı, ve anormal/uyumsuz davranışları ve bunların nedenlerini ve sonuçlarını araştıran bilim dalıdır. Bu terim klasik psikiyatride patolojinin hastalık süreci olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, psikopatoloji kişinin günlük hayatını, rutinini olumsuz etkileyen evde, işte, arkadaş çevresinde, sosyal yaşamda işlev bozukluğuna neden olan bilim dalıdır.

    Psikopatolojinin kapsadığı bazı konular somatizasyon, anksiyete, obsesyon, depresyon, psikotik, paronoid, ve fobiktir. Bu bölümde yukarıdaki konular hakkındaki önleme programlarından bahsedilecektir.

    Şizofreni, hastalıkların küresel yüküne önemli katkısı olan ve yeti yitimi ile geçmiş yıllar da kadın ve erkeklerde görülme olasılığının, kadınların erkeklere oranla fazla olduğu saptanmış, ilk 10 hastalık arasında yer almaktadır. Şizofreninin kronik doğası ve etkili bir tedavisinin uygulanamaması, erken tanı konulanlarda yeti yitimine katkısının daha çok ve toplam hastalık süresinin de daha uzun olması anlamına gelir.

    Çeşitli önleme programları arasında yeti yitimi için yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları öne çıkmıştır. Yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları şizofreninin bazı erken bulgu ve kişinin kontrolsüz ortaya koyduğu belirtilerine odaklanmıştır. Genel önleme yaklaşımı toplumun genelinde büyük bir hedef kitlesini göz önüne almaktadır. Şizofreninin toplumdaki oranı çok düşük olduğundan genel bir önleme yaklaşımı uygun görülmemektedir.

    Şizofreniyi önleme hastalık sürecinin farklı dönemlerinde meydana gelebilir; hastalık belirtilerinin başlangıcından önce, mümkün belirtilerin ortaya çıkışından sonra, olan en kısa zamanda tanı ve müdahale amacı ile Ruhsal Bozuklukları Önleme ile İlgili Tıp Kurulu Enstitüsü’nün sınıflandırmasına göre önleyici müdahale hastanın tanı almasından önce gerçekleşmektedir.

    Şizofreninin psikoz öncesi döneminin belirlenmesi, önleme kavramının temelidir.

    Kronik psikotik bozukluklarda hastalığa bağlı olarak bedensel deformite gelişimi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluklarda uygulanan tedavilerin yan etkilerinden bağımsız olarak hareket bozuklukları gelişebilmektedir. Doğrudan hastalığın belirtisi olarak ortaya çıkan hareket bozuklukları içinde daha çok hipokinetik hareketler bulunmaktadır. Hipokinetik hareket olarak sürekli aynı beden postüründe kalmak bedensel duruş bozukluklarına yol açmaktadır. Depresyon günümüzde çok sık rastlanan beyin bozukluğudur. Depresif Bozukluk duygu ve düşüncelerini, sosyal uyumunu ve kişinin sağlıklı düşünmesini etkiler. Umutsuzluk, çökkünlük gibi belirtilerin depresyonda ve psikopatolojinin gelişiminde önemli bir yeri vardır. Umutsuzluğun yer aldığı ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Bu belirtilerin dışında kişide çökkünlük, suçluluk duyguları, değersizlik, gelecek ile umutsuzluk görülebilir. Depresyonun özgüven eksikliği olan kişilerde daha fazla olduğu belirlenmiştir. Depresif kişide kendini suçlama durumu arttıkça kendine olan güveni azalır, hedeflere karşı başarılı olmayacağını düşünür ve başarısızlık durumu artar. Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiş ve bu kurama göre depresyonun oluşumu çocuklukta oluşan sorunların ve bu sorunlarla baş edememe, çaresizlik olarak açıklanmıştır. Depresyon psikopatolojisini Bibring (1953), ego kavramına göre açıklamış bu kavrama göre kişi özgüvenli ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı umutları vardır. Bu beklentiler karşılanamadığında ortaya çıkan çatışmalar sonucunda kişi umutsuzluğa girer, özgüven düşer kendi içine kapanır ve çökkünlük durumu yaşanır. Depresyon ile yapılan araştırmaların çoğu umutsuzluk duygusunun ve intihar riskinin yüksek olduğu sonucuna varmışlardır. Depresyonla ilgili bir başa düşüncede yanlış öğrenme olarak ele alınmış ve psikopatolojiyle adlandırılmıştır. Depresyonu önlemede yapılan çalışmalar; destekleyici bir yaklaşım ve empati geliştirilerek kişide güven ve umut hissettirir. Kendine olan güven artar ve iletişimi gelişir. İngiltere’de yapılan araştırmada bilişsel davranış problem çözme terapi ile depresyon üzerinde azaltıcı bir etkiye neden olmuştur. Yine aynı şekilde Sakinofski ve arkadaşlarının yaptığı sosyal problem çözmeye odaklı çalışmada etkili olmuştur. Beck (1979) bilişsel bozukluk kuramını geliştirerek karamsarlık ve umutsuzluk üzerine çalışmalar yapmıştır. Yapılan araştırmaların sonucunda depresyonun, umutsuzluğun tedavisinde bilişsel tedavi uygulanarak intihar riskinin önlenmesinde bir yöntem olarak belirlenmiştir.

    Obsesyon istemsiz olarak ortaya çıkan ve bilinç alanına zorla giren ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde akla gelen, kişi tarafından saçma ve mantık dışı olarak görülen, anksiyeteyi meydana getiren, yineleyici düşünce, dürtü ya da düşlemler olarak tanımlanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluğun başlangıç evresi genellikle 20’li yaşlarda görülmektedir. OKB erkeklerde kadınlara göre hem daha erken kendini göstermektedir hem de 2 katı fazla görülmektedir. Başlama yaşı genellikle erkeklerde 19, kadınlarda ise 22 olarak belirlenmiştir. Obsesif kompulsif bozuklukta en sık görülen obsesyonlar kirlenme obsesyonlarıdır. Diğer obsesyonlar ise patolojik kuşkular, somatik, simetri, agresif, cinsel, dinsel şeklinde sıralanır.

    OKB’ye yönelik yapılan çalışmalara bakıldığında ;

    Akpınar (2007), ergenlik dönemi OKB sıklığını saptamak amacıyla yaptığı çalışmada başlangıç yaşı ortalama 12.9 olarak saptanmıştır. Okullar arasında OKB karşılaşma sıklığı açısından farklılık saptanmamıştır. Kız ve erkeklerde benzer miktarda OKB bulunmuştur.

    Abay, Pulular, Memiş, Süt (2010), Edirne ili merkezindeki lise öğrencileri arasında obsesif-kompulsif bozukluk yaygınlığını araştırmak amacıyla yaptıkları çalışmada; OKB’nin nokta yaygınlığını %1.4 olarak bulmuşlardır. En sık, bulaşma obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu tespit edilmiştir.

    Erek, OKB tanısı almış 44 kişi üzerinde yaptığı çalışmada OKB’nin kalıtsal nitelik gösterebileceğini belirtmiş, Bayraktar ise OKB’nin en çok 20’li yaşlarda rastlandığına dikkat çekmiştir.

    Bilişsel davranışçı terapinin ve ilaçların tek veya bir arada kullanıldığında OKB üzerinde etkili olduğu gözlenmiştir. Obsesif kompulsifteki BDT üç tedavi şeklini kapsamaktadır bunlar; gevşeme eğitimi, bilişsel terapi, yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. İçlerinde belirgin en etkili olan yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. Bu yöntem daha çok çocuklar üzerine uyarlanır. Bilişsel terapi OKB hastalarında farkındalık düzeyini arttırarak, yaşam kalitesi üzerinde etki sahibidir. Bunların yanı sıra OKB’de bir diğer tedavi şekli davranışçı terapidir burada amaç sorunu bastırmak değil başa çıkabilmeyi bireye öğretmektir.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur. Bu durumu çoğunlukla her insan yaşar örneğin ; Bir kazanın ardından, sınav öncesinde veya topluluk önünde bir konuşma yaparken olduğu gibi. Kaygı, yaşamınızı sürekli ve belirgin bir şekilde etkiliyorsa, aksatıyorsa, rahatsızlık haline gelmiş demektir.

    Kaygıyı önleme programlarına bakıldığında en çok karşımıza çıkan Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonudur. (SÇKP) daha çok çocuklar için geliştirilen bilişsel-davranışçı terapi (BDT) kuramına dayalı bir kaygı programıdır. Programı geliştiren kişi Ron Rapee’dir. Programda canlandırma, geçmiş ve gelecekteki bir olayın gelişmesini ve sonucunu aynı biçimde yansıtarak sunma yöntemidir. Aşamalı maruz bırakma teknikleri ise, otomatik ve pekiştirilmiş tepkileri kırmaya yarar. Terapi ortamında oldukça fazla pratik yapılmalıdır. Atılganlık becerileri çocuğun iletişimlerinde sorun giderme tekniklerini öğrenmek açısından yardımcı olabilir. Davranışçı ve bilişsel tekniklerden de yararlanılmaktadır. Bilişsel terapi’nin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Bilişsel Davranışçı Terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel birtakım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir. Bu teknikler kullanılarak sınav kaygısı indirilebilir. Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonu tekniği haftada bir toplam 10 oturumdan oluşacak şekilde program 70-90 dakika arası yürütülmektedir. İlk sekiz oturumda doğrudan kaygıya yönelik tekniklerden yararlanılırken, son iki oturum ise pekiştirme ve gözden geçirme üzerine odaklı oturumlardır. Ana-baba ile genelde iki görüşme yapılır bunlardan birincisi 3.oturumdan önce gerçekleştirilirken ikincisi 5.oturumdan önce gerçekleştirilir.

    Bazı eğitim programları kaygı ile başa çıkmada yardımcı, yol gösterici ve destekleyici eğitimlerdir. Bunlar;

    Girişkenlik eğitimi, sosyal ortamlarda ve duygu ifadesinde zorlanılan durumlarda kullanılan bir yöntemdir. Çocuğun/ergenin, duygularını doğrudan, dürüstçe ve uygun şekilde ifade etmesi amaçlanır.

    Gevşeme eğitiminde, duygudurum ve anksiyete semptomları yaşayan çocukların/ergenlerin, sıklıkla hayatlarının büyük bölümünde gerginlik, stres, bedensel semptomlar yaşadıkları varsayılır. En sık başvurulan teknikler nefes egzersizi ve gevşeme egzersizidir.

    Genellikle, gözler kapatılarak dikkat solunum ve nefes alışverişine odaklanılır. Çocuktan/ergenden, burnundan doğal bir biçimde nefes alması istenir.

    Çocuğa/ergenlerde başa çıkma, mücadele etme ve problem çözme becerilerinin nasıl hayatta uygulanacağı kazandırılır.Çocuklarda ve ergenlerde sosyal anksiyetenin tedavisi ile ilgili kaynaklar incelendiğinde, çalışmaların çoğunun davranışçı ya da bilişsel-davranışçı terapileri içerdiği görülmektedir.

    Kliniklerde ya da okul ortamında yürütülen bilişsel-davranışçı programların büyük kısmı, sosyal anksiyete tanısı alacak kadar ağır belirtilere sahip olmayan ancak utangaçlık, sosyal izolasyon ve yalnızlık gibi belirtiler gösteren çocuk ve ergenlere uygulanan baş etme ve önleme niteliğindeki çalışmalardır. Bu çalışmaların genellikle okul ortamında ve grup tedavisi biçiminde planlandığı bilinmektedir.

    Sosyal fobi bireyin hayatında birçok sosyal ortamdan alıkoyan, yaşam standartlarını azaltan, kişilerarası ilişkiler kurmaktan uzaklaştıran önemli bir davranış bozukluğudur. Sosyal fobiye sahip birey kendisi için fazla kaygı sağlayan toplumsal yerlerden uzaklaşır ya da uzaklaşamadığı durumlarda da yoğun bir kaygı ve sıkıntı ile maruz kalır. Sosyal fobi, hayat boyu rastlanma sıklığı oldukça fazla olan bir ruhsal rahatsızlık olmasına ve buna devam eden davranış bozukluklarının sayısının da fazla olmasına rağmen, bu bozukluğun kaynağını saptamaya yönelik etiyolojik çalışmaların sayısı oldukça azdır. Sosyal fobinin etiyolojisine ilişkin yapılmış olan çalışmalara değinilecek ve bu araştırmalar şu ana alt başlıklar altında incelenecektir: (1) Kalıtımsal faktörler (2) Davranışsal ketlenme ile ilgili araştırmalar (3) Ailesel faktörler (4) Bağlanma kuramına dayalı açıklamalar (5) Duyguların anlaşılması ve bilişsel açıklamalardır. Fobi önlemenin etkili yollarından bazıları; olumsuz düşüncelerden kaçınmaktır. Bireyin  kendisiyle ilgili birçok olumsuz düşüncesi bulunabilir. Bunlar yapamayacağım, “ellerim titreyecek, kekeleyeceğim, kızaracağım gibi düşüncelerdir. Bu düşüncelerden kurtulmak için iki yöntem vardır. Birincisi, korkulan olayın tam zıttını yaşamayı amaçlamak. Çünkü birey kendisiyle dalga geçmeyi öğrendiğinde bu durumu yenebiliyor. İkinci öneri de kişinin heyecan duygusundan zevk almaktır. Diğer kaçınma yolları da insanlarla ilgilenmek, korkularının pişmanlığa dönüşmesini engellemek gevşeyerek kaygılardan kaçınmak, bireyin kendine karşı mütevazi olmasıdır.