Etiket: Kaygı

  • Kaygı Bozuklukları

    Kaygı Bozuklukları

    Çocuklarda yaşanan kaygı bozuklukları uzun sürebilir ve yaşamı tamamen etkisi altına alabilir. Kaygı bozukluğu yaşan çocuklar yoğun korku, endişe hali veya tedirginlik içinde bulunurlar. Erken tedavi edilmeyen sorunlar okul devamsızlığında artış, okulu bitirememe, alkol ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasına neden olabilmektedir. Günlük yaşama ilişkin tamamen gerçek dışı endişelerin kendini göstermesi ile ortaya çıkan kaygı bozukluğu, kişilerin akademik yaşamlarının veya spor hayatlarının süreklilik gösteren bir endişe hali içinde geçmesine neden olabilir. Kendileriyle aşırı ilgili olan çocuklar aynı zamanda da gergindir ve sürekli olarak güven telkin edici sözler duymak isterler. Herhangi bir fiziksel sebebi olmadan yaşanan karın ağrısı bu hastalığın tipik belirtileri arasında sayılabilir.

    Anne ve Babanın Yaşam Kaygısı Çocuğa Yansıyabilir

    Kaygı bozukluğu bir akıl hastalığı değildir. Özellikle halk arasında farklı bir gözle görülen psikolojik sorunlar günümüzde pek çok birey ve çocukta sık görülebilen ve tedavisi olan sıkıntılardır. Anne ve babanın kaygısının çocuklara yansıdığı unutulmamalı ve bu tür durumlarda mümkün olduğunca sakin davranmaya özen gösterilmelidir.

    * Okul korkusu,

    * Mikrop kapma ve

    * Ergenlerde karşı cins tarafından beğenilmeme korkusu en sık görülen kaygı bozuklukları sebepleri olarak sayılabilir.

    Bir dönem normal sayılan korkular zaman içinde yerini kaygı bozukluklarına bırakabilir. Çocuğun kendisini ve ailesini sarsacak olan ölüm veya sağlık sorunları sonrasında yaşanan problemler toplumda sıklıkla görülmektedir. Eğitim sistemimiz içinde yer alan sınavalar okul çağındaki çocuklarda endişelerin yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Bu Tür Durumlarda Uygulanması Gereken Tedavi Yöntemi Nedir?

    Gerçek potansiyelin ortaya çıkmasına engel olan bu durum psikolojik tedavi eşliğinde kolay bir şekilde çözüme kavuşabilir. Kaygının süresine, hayata etkilerine ve sosyal yaşam üzerindeki gelişimine bakarak hekim kontrolünde ilaç tedavisi uygulanabilir. Bu tür ilaçların her bireyde farklı etki gösterebilmesi nedeniyle sürecin doktor ile birlikte sürdürülmesine özen gösterilmelidir. Ergenler içinse tedavi ilaca ek olarak psikoterapi ile de desteklenmelidir. Oyun, grup veya aile terapileri sorunun istenen şekilde düzene girmesine yardımcı olacaktır. Kaygı bozuklukları görülen çocuk ve ergenler için davranışçı tedavi uygulamaları da devreye alınabilir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Kaygı

    Kaygı

    Kaygı, kişinin başa çıkmakta güçlük çektiği durum ve olaylar karşısında yaşadığı endişe, korku ve gerginlik gibi duygulara işaret eder. Tehlikeli bir durumda, örneğin, bir köpek saldırısı karşısında bedenimizin verdiği tepki kaygıdır. Bir sunum veya sınav öncesinde, toplantı sırasında, topluluk içerisinde ya da bir kaza atlattığımızda kaygı duyabiliriz. 

    Kaygılı hissettiğimiz durumlarda bedenimizin verdiği tepkileri; kasların gerginleşmesi, terleme, kızarma, titreme, baş dönmesi, hızlı nefes alıp verme, çarpıntı, kan basıncı değişiklikleri, soluk renk ya da yüzde kızarma, boğazda düğümlenme, bunaltı, kusma, bayılma hissi, karın ağrısı, sık idrara çıkma, cinsel isteksizlik vb. olarak sıralayabiliriz. Bu tepkilerin hepsi ortak ve doğal tepkilerdir. 

    Her birimiz günlük hayatımızda bizleri kaygılandıran pek çok durum ve olayla karşılaşıyoruz. Kaygı yaratan durum ya da olay sanki hiç geçmeyecekmiş gibi düşünüyoruz. Beynimiz sırasıyla pek çok olumsuz senaryo yazmaya başlıyor ve zamanla günlük hayatımızı pek çok yönden olumsuz etkileyen bir boyuta ulaşıyor. Performansımız ve yaratıcılığımız düşüyor, uyku düzenimiz bozuluyor, huzursuzluk hissi artıyor. Tehlikeli olmadığı halde bile kalabalık ortamlardan ve insanlarla bir araya gelmekten kaçınır duruma geliyoruz. Kısa vadede bu kaçınma davranışı rahatlamamızı sağlasa da uzun vadede kaçındığımız durum ve olaylarla yüzleşmemizi zorlaştırıyor ve giderek daha çok şeyden kaçınır bir hal alıyoruz. Günlük hayatımızda yapabildiğiniz şeyleri yapamamaya başladığımızda hayat bizim için çok daha fazla zorlaşıyor ve özgüvenimizi kaybetmeye başlıyoruz.

    Aslında ortalama bir kaygı düzeyi, günlük hayatımız için itici bir kuvvet oluşturuyor. Harekete geçmemizi sağlıyor. Ortalamanın üzerinde bir kaygı ise hayatımızı sürekli ve olumsuz bir şekilde etkiliyor ve aksatıyor. İşte o zaman kaygı, itici güç halinden çıkıp zarar veren haline gelmiş oluyor. Yani; kaygılı olma durumu günlük hayatımızı olumsuz etkileyecek bir boyutta değilse tedavi gerektirmiyor fakat sürekli ve tekrarlayan bir şekilde devam ediyorsa ve günlük hayattaki işlevselliğimizi etkiliyorsa yardım almamız gerekiyor.

    Kaygı ile mücadele yöntemleri:

    Kaygılarımızı kabul etmek, onlardan kurtulmaya karar verip harekete geçmek önemli ve zorlu bir süreç çünkü bu duygu sıkışmış gibi hissetmemize neden oluyor. Bu histen kurtulmak ve kendimizi nasıl daha iyi hissedeceğimizi bilmek güçleşiyor. Oldukça yıpratıcı olan kaygıyla beraber yaşamaya çalışma durumuyla birlikte zamanla yaşadığımız kaygıdan dolayı kendimizi suçlar duruma geliyoruz fakat araştırmalara göre kaygıyı azaltmak için uygulayacağımız bir kaç yöntemle beraber basit alışkanlıklar geliştirebilir ve kendimizi daha iyi hissedebiliriz.

    Psikoterapi ile kaygı tedavisinde bireyin olumsuz düşünce ve davranışlarını değiştirme ve kaygı karşısında aktif rol alması hedefleniyor. Stresle başa çıkma yöntemleri, gevşeme egzersizleri ve alternatif davranış biçimleri öğreniliyor. Verilen ödev ve egzersizlerle kişinin kaygı yaratabilecek durum ya da olaya karşı duyarsızlaşması sağlanmaya çalışılıyor.

    Psikoterapi ile tedavi dışında günlük hayatta kaygı ile başa çıkmada pek çok yöntem kullanabiliriz. 

    Kaygılarımızdan kurtulmamız için harekete geçmemiz gerekiyor. Bazılarımız kaygılarından kurtulmak için uygun zamanı bekliyor ve sürekli olarak bir erteleme durumu içerisinde yaşıyor fakat kurtulmak için bir an önce harekete geçmezsek bütün bir ömrü kaygıyla beraber yaşamak durumunda kalabiliriz.

    Hayatımızın daha iyi olması için uygun zamanı ya da başka şeylerin olmasını beklersek var olan enerjimizi ve zamanımızı boşa kullanmış oluruz. Dolayısıyla, her şeyden önce kaygı ile ilgili problem yaşadığımızı kabul etmemiz ve harekete geçmemiz gerekiyor. 

    Kaygı ve beraberinde getirdiği hisleri kabul ettiğimizde iyi hissetmek için iyi bir başlangıç yapmış oluruz. Yaşadığımız problemi kabul edip ona bir isim verirsek hem problemle yüzleşmiş olur hem de çözüm yoluna daha kolay yönelmiş oluruz. 

    Güvendiğimiz, bizleri anlayabileceğini düşündüğümüz kişilere nasıl hissettiğimizi anlatarak onlardan destek ve yardım alabiliriz.

    Kaygılarımızı not edebiliriz. Sürekli ve yineleyen bir biçimde kafamızın içinde dolaşan düşünceleri ve hissettiklerimizi yazarak onları somut hale getirmek farkındalık kazanma konusunda bize yardımcı olur. Böylelikle ne sıklıkla kaygılandığımızı görme şansımız olur. 

    Kaygılarımızı puanlayabiliriz. Bizi kaygılandıran durumlarda yaşadığımız hisse 1-10 arasında bir puan vererek yaşadığımız kaygı yoğunluğunu ölçmüş ve bizi hangi durumların daha çok kaygılandırdığını keşfetmiş oluruz. 

    Kaygılarımızı yazmak ve puanlamak duygu ve düşüncelerimizi düzenleme konusunda bize yardımcı olur. Onları yazıya döktüğünüzde artık zihnimizde boşa yer kaplamaz olurlar. Bunun için, saçma gelse de, günümüzün kısa bir bölümünü kaygılanmak için ayırabiliriz. Örneğin; 10:00-10:15 saatleri arasını kaygılanmak için ayırıp, kaygılandığımız durumları düşünüp, hayal edip, hislerimizi yazabilir ve puanlayabiliriz.

    Bu yöntemin bize kazandıracağı şey; gün içerisinde kaygılanmak için belirli bir zamanımızın olduğunu bilmektir. Düzenli bir şekilde bu yöntemi tekrarlayarak, kendimize kaygımızın artmaya başladığı durumlarda aklımızdan geçen düşünceleri ve yaşadığımız hisleri, kaygılanmak için ayırdığımız zaman diliminde yaşayabileceğimizi hatırlatabiliriz. Böylelikle kaygılandığımız an, kendimize odak noktasının yapmakta olduğumuz işte olması gerektiğini söylemiş oluruz. Bu şekilde, kaygılanmak için ayırdığımız zamanın dışındaki zamanımızı yapmamız gereken ya da yapmak istediğimiz şeylere ayırma konusunda iyi bir strateji geliştirmiş oluruz. 

    Özetle, belli bir düzeyde kaygı motive ediciyken fazlası zarar veriyor. Yukarıda da belirttiğim gibi kaygıdan kurtulmak için pek çok yöntem mevcut. Bunları denemek bizim elimizde. Sürekli, tekrarlayan ve yıpratıcı olan bu hisle beraber yaşamaktansa harekete geçip kurtulmayı seçebiliriz.

  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI DURUM ) BOZUKLUĞU

    Kaygı normal şartlarda hayatın bir parçasıdır.Gündelik yaşam da gün içinde sayısız defa kaygılanırız.İşlerimizi yetiştirirken ve gündelik sorunları çözerken en başından bunlarla kolayca baş edebileceğimizi biliriz.Bazen olağan dışı yüksek kaygı uyandıran olaylarla karşılaştığımız da ise olay anında şiddetli sıkıntı duyabilirsek de ( ani ortaya çıkan bir kaza ,hayati bir karar alma anı yada sevdiğimiz bir dostumuzun ölüm haberiyle sarsılma gibi )
    Bunun dışın da günlük yaşamın getirdiği sıradan konularla ilgili hafif kaygılar duyulabilir ki bu doğaldır. Geçilmesi gereken bir sınav, basit sağlık sorunları , maddi ihtiyaçlar , iş sorunları , çocukların okul ve bakım problemleri bu gündelik kaygıların kaynağı olabilir .Görüldüğü gibi ortada kaygı uyandıracak müspet bir neden vardır ve kişi buna sağlıklı bir tepki göstermektedir.Duyulan kaygının şiddeti de yine kişiden kişiye değişir ve bazen alttaki kişilik patolojileriyle artış gösterir…

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nedir?
    Anksiyete Bozukluğu hali söz konusu ise durum farklı olup süreklilik arz eden aşırı ve sebebi belirsiz, ortada gerçek bir neden yokken ya da basit bir nedeni olsa bile kişinin yaşadığı durumla uyumlu olmayan bir kaygılılık ,endişelilik halinden bahsedilmektedir. Bu denli yoğun endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler. 
    Hatta anksiyete öyle devamlılık arz edebilir ki kişinin gündelik yaşamını sürdürmesini bile engeller hale gelebilir. 
    Kişinin anlamlandıramadığı ve gerçekten sebebini bilmediği ve başa çıkamadığı yoğun bir içsel sıkıntı olarak tariflenebilecek bir durum mevcuttur.Bireyin iç dünyasında sebebini bilmediği bir çatışma yaşanmaktadır..
    Kişinin işler yolunda olsa bile her şeyin kötü gideceğine ve başına olumsuz şeyler geleceğine dair kaygısı vardır. Bu sürekli yorucu bir beklenti haline dönüştüğünde kişi bunalır. Sürekli olabilecek en kötü sonucu düşünür ve dayanılmaz derecede kendini ve dünyayı berbat algılamasını sağlar..
    Mevcut olaylar ve kötü olasılıklar ile ilgili korku ve yoğun kontrol kaybı duygusu vardır. olumsuz beklentilerin geri dönüşsüz olacağına inanır .Yakınları çoğu defa evhamlı ,vesveseli olarak tanımlarlar onları.sürekli kaygılı olmak,giderek kişiyi iyi uyuyamaz , gece sık sık uyanan biri olur bundan dolayı da yorgun düşer ve dikkati azalır, sabah erken işe gitmesi gereken ve araç kullanan kişiler için hiç de iyi olmayan bir duruma girerler..
    Bu engellenemez hale geleni yoğun endişelilik durumunun en az altı ay boyunca yaklaşık her gün ve neredeyse tüm gün boyunca sürmesi durumu anksiyete bozukluğunun yaygınlığının göstergesidir. toplumda yaklaşık %5 kadar bir oranda hayatının herhangi bir döneminde görülebilirse de yaşlılıkta hemen en sık oranda yaşanır denebilir ve yardım ve tedavi desteği gerektirir.
    Kişide yoğun şekilde hatalı düşünce çıkarımları ve tahammül edilmez bir kaygı söz konusudur.
    Yüksek dozda ki kaygı normalde hayati sağlık sorunları ,çocukların güvenliği ve sağlığını tehdit eden durumlar,ailemizin ve sevdiklerimizin hastalık ,ölüm gibi ciddi kayıplarında kendimizle ilgili ayrılık boşanma,iflas ,ciddi maddi kayıplar ,kaza yada iş kaybı gibi durumlar da aşırı stres ve kaygı duymamız kaçınılmaz olur .
    Gerçekte bu tip bir neden yokken yoğun kaygı yaşayan biri sıradan kaygı verici durumları çok önemli ve tehdit edici olarak algılıyor olabilir.bunu yaptığının hiç farkına varmadan aklileştirmeye gidebilir ve anksiyetesini açıklayacak sebepler bulabilir..diğer yandan kişi genelde endişelerinin aşırı ve sebepsiz olduğunun farkında olsa bile kaygılı ruh halini kontrol edemez .
    Bu gibi durumlarda kişinin bir hekime başvurarak nedenine yönelik olarak anksiyolitik veya anti depresan yada çok daha ciddi ve ilaç ile tedavi gerektiren bir anksiyeteye zemin sağlayan sebep klinik durum söz konusu ise bunun tespiti ve tedavisi sağlanmalıdır.Bu tür bir yaklaşıma gerek olmadığı veya ilaç tedavisi ile birlik de psikoterapi yapılması gereği belirlendikten sonra da, PSİKOTERAPİK yaklaşımlar ve destekleyici yöntemlerden faydalandırılır hastalar… 

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • Sınav Kaygısı ve Aile

    Sınav Kaygısı ve Aile

    Aileler sınav kaygısı yaşayan çocuklarına nasıl yardım edebilirler?

    Bir önceki köşe yazım da sınav kaygısının nasıl geliştiğini ve anahtar sürecin ne olduğunu aktarmaya çalışmıştım. Bugünde bu kaygıyı yaşayan gençlerin aileleri için birkaç temel beceriden bahsedeyim istiyorum. Aileler içinde sınava hazırlık süreci hiç kolay geçmez. Çocuklarının okul ya da kurslarda aldığı bilgiler yeterli olacak mı, yeterince çalışıyor mu, sınav günü ya başaramazsa gibi onlarca soru ailelerin zihnini meşgul eder. Eğer bizler kaygımız ile nasıl baş edeceğimizi bilemiyorsak bu kaygıyı çocuğumuza bulaştırabiliriz. Bu nedenle verdiğimiz mesajlara dikkat etmeliyiz.

    En sık verilen tepkilerden biri kaygı karşısında ailelerin hemen bu duyguyu azaltmaya yönelik hızlı önerilerde bulunmalarıdır. Kafanı takma, yapacaksın eminim, sen zekisin, biz senin iyi yerlere geleceğini biliyoruz gibi rahatlatmaya yönelik hızlı mesajlar verirler. Aslında bu temel iletişim hatalarından biridir. Önce dinlemek, onun gözünden bu duyguyu oluşturan yorumlarını, düşüncelerini anlamaya çalışmak ilk adım olmalıdır. Duygu çocuğumuza aittir ve bizim onun duygusunu hemen azaltabilecek gücümüz yoktur. İyice dinledikten sonra algılayabildiğimiz kadarı ile kendi tanımlamalarımızı yapmak onun anlaşıldığı hissini oluşturacaktır.Bazen bu empatik dinleme bile tek başına yeterli olur. Dahada çok yardım etmek istiyorsak sınavla ilgili yorumlarını gerçekçi bir şekilde değerlendirmek, fark etmeden yaptığı düşünce hatalarını bulmak işe yarayabilir. Örneğin sınav hazırlığının hep iyi gitmeyeceğini, dalgalanmaların normal olduğunu, kaygılarının onun motivasyonunu sağlayacağını, yapılan yanlışların bir öğrenme aracı olduğunu, sınavın sadece bir fırsat olduğunu ve bu fırsatların yaşamda birçok kez karşısına çıkacağını tanımlamak işe yarayabilir. Başka bir ifade ile kaygının çocuğumuzu ve bizleri büyüttüğünü unutmamak gerekir. Kalın sağlıcakla..

  • Stres – Kaygı – Öğrenci

    Stres – Kaygı – Öğrenci

    O şimdi çok stresli dokunmayın sınavı var!

    Stressiz olmuyor ama fazla stres de dengeleri bozuyor

    Neden hep yumurta kapıya gelince harekete geçme alışkanlığımız var ki sanki.. Son anlar olmasaydı hiçbir işimi bitiremezdim diyordu bir arkadaşım. Bir an önce liseyi bitirip üniversiteli olma hayaline çok az bir zaman kaldı. Ancak küçük bir sorun çıkabilir! Ya sınavda kendimi gösteremez istediğim başarıyı elde edemezsem. Bunu düşünürken bir yandan harcadığınız emeğin karşılığını görememe… bir yandan yakınlarınızın yüz ifadesi.. bir yandan bir sürü arkadaşınız bir üniversiteye devam ederken sizin bir yıl daha belirsizliği yaşamanız.. üff bunlar çok ürkütücü ve siz bu durumu düşünmek bile istemiyorsunuz.

    Her ne kadar sonuçlarından kaçamasanız bile kaçındığınız sonun başına gelmesini önleyebilirsiniz.

    Diyojen takdiği

    Ünlü yunanlı filozof diyojen bir fıçıda yaşar ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Sokaktaki vatandaşla en asil soylu hükümdarın onun gözünde fark yaratacak bir etkisi yoktur.. Bir gün hükümdarın biri yanından geçerken durur ve onunla konuşmak ister.. seni onurlandıracağım bir ihsan ister misin diye sorar? Diyoje kendinden emin “Gölge etme başka ihsan istemem”. Bu günlerde aileler fırıl fırıl çocukların peşinde dolanıyor.. ve onlara “senin için daha ne yapabilirim” diye aslında bir tür farkında olmadan baskı yapıyor.. Eğer bu süre içinde onları kendinizden uzak tutar ve onların elektriğine kendinizi kaptırmazsanız. Odağınızı yapmak istediklerinize daha kolay kilitlersiniz.. Bazen bu durumlarda yarı bunalım takılmak..kendini odaya hapsetmek..göze daha az görünmek ve görünmek durumunda kaldığı ortamlardan hızla sıvışmak iyi bir takdik olsa gerek..

    Kaygının kaynağını kesmek

    Kaygı bir tür duygu ve o duyguyu besleyen hormanlar var.. Bunları harekete geçiren ise sınavın yaklaşması ya da gireceğiniz sınavın sonuçları değil..! Bu sonuçları düşünerek en olumsuzuna odaklanmanız.. bunu o kadar sık ve düzenli yaptıktan sonra böyle olacağını varsayan düşüncelerinizden kendinizi alıkoyamamanız.. ve düşündükçe kendinizi kötü hissetmeniz..ve mevcut potansiyelinizi kullanamayacak problemler yaşamaya başlamanızdandır… Kaygının kaynağı düşünceler.. Düşüncelerle beslenir. Günde ortalama 60 bin düşünce geçermiş aklımızdan ve bunların büyük bir kısmı negatif düşünceler olduğu söylenir.. Çok defa kişi bunun farkında değildir..hatta kendisine sorsanız hiç de olumsuz düşünmüyordur.. ama içten içe yaşadığı “acaba”lar.. onu yiyip bitirir.. bazen iştahı, uykusu bazen çalışma düzeni bazen bildiklerini unutması ve nihayetinde emeklerinin karşılığı olmayan istenmeyen sonuçları doğurur.. Düşüncelerin iyisi kötüsü olmaz ama düşüncelerin kalitelisi kalitesizi olabilir.. kaygı üreten kalitesiz düşünceler bir süre sonra öğrenme performansınızı olumsuz etkileyecek düzeye gelir.. Bu durumdan sonra ne kadar çalıştığınızın bir önemi yoktur. Bu çalışmalarınızın gerçekci değerini ne kadar yansıtacaksınız bu önemlidir.

    Yeterince hazır değilseniz

    Kaygılanmakta haklısınız çünkü kaygılanmanızı gerektirecek haklı nedenleriniz var. Yine de alacağınız yok. Yani kaygılanarak puanınızı yükseltebilecek durumda değilsiniz. Zamanlamasından dolayı treni bu sefer kaçırmış olabilirsiniz.

    Bilgi düzeyiniz iyi ancak becerilerinizden şüphe ediyorsanız;

    Performans öyle bir şey ki bilmek yetmiyor bilgilerinizi gösterebilecek duygusal ve zihinsel hazırlığınızı da tamamlamış olmanız gerekiyor.. Bir sporcunun teknik becerilere hakim maçta bu becerileri kullanacak duygusal bir zafiyet gösterirse beceri düzeyinde hak etmediği sonuçlara katlanmak durumunda kalacaktır.. Halbuki öğrenciler kendilerini o kadar çok yapacakları ya da yapmayacakları şeylere odaklıyorlar ki kendilerini almış oldukları duygusal ve zihinsel yaradan sızan hayat güçleri günden güne tüketip daha stresli hale getiriyor… Sonra nerede hata yaptım diye kendilerine haksızlık yapacak yanlış yerlerde çözüm arıyorlar..

    Bunlara Zamanım yok!

    Günde kaç km tempolu yürüyüş yapıyorsunuz? Şu anda hangi kitabı okuyorsunuz ve bitince hangisine başlayacaksınız. Bulmaca çözüyor musunuz? Kendinizle her gün yarım saat bir odada sessiz ve zihniniz rolantiye alacak mod ta çalıştırıyor musunuz (Bir tür meditasyon) müzik dinleyip dans ediyor musunuz. Sabahları yarım saat erken kalkıp günü planlıyor ve gün sonunda yaptıklarınızı değerlendirecek 15 dakika kendinizle “değerlendirme toplantısı yapıyor musunuz? Sınavda istediğiniz puanı aldığınızda kazandığınız okulda okuyup bitirdiğinizde neleri başaracağınızı her gün hayal gücünüzü de zenginleştirerek kurguluyor bunu canlandırıyor musunuz? Kendisini zevkle dinlediğiniz bir büyüğünüzle fırsat buldukça kendinizi sıkıştırmadan rahat rahat dinliyor musunuz? Hikaye veya roman okuyor ve kendinizi motive edecek araçlardan yararlanıyor musunuz? Bir günlük tutup mevcut rotanısı bir seyir defteri mantığı içinde kayda geçiriyor ve kendinizi denetliyor musunuz? Yatmadan önce yorgunluktan sızıyor musunuz yoksa belirli bir dinlenme moduna sokup rahat bir uyku mu çekiyor sunuz?

    Birçoğu bu ve buna benzeri sorularımda vaktinin olmadığını söylüyor! Evet yata yata ders çalışın demiyorum ama elinizden geleni ardınıza koymamanız işin gerekini gerektiği gibi yapmanızı engelleyecek ve yukarıdaki şeylerden bazılarına ihtiyaç duyuyor ama bunu kendinizden mahrum ediyorsanız. Bu kaygınızı azaltacak ilacı almaya vaktim yok gibi bir mazeretle sonuçlarına katlanmak durumunda kalabilirsiniz!

    Nasihatler İşe Yaramaz!

    Bu günlerde sık sık duyacağınız “heyecanlanma”, “Kendine güven”, “Sınav kişiliğini ölçmüyor bilginizi ölçüyor”, “Bu sınav her şey değil kazanamazsan da biz seni seviyoruz” ifadelerini büyükler sıkça yineliyor olabilirler.. Peki sizi rahatlatıyor mu?

    Duymak hoşunuza gidebilir ama sizi rahlatmayacaktır. Peki sizin gerçekten rahatlamaya mı ihtiyacınız var? Bazılarının tam tersine kaygısını heyecanlandırıp kendisini sıkıştırmaya ihtiyacı var ama bazılarının gerçekten kendini rahatlatmaya ihtiyacı var. Merak ettiğim şu kendinizi nasıl gerdiğinizi biliyoruz. Peki rahatlatmak için ne yapıyorsunuz? Bu durumda tek bir çözüm olmadığı gibi önerilen çözümlerde öğrencinin nezdinde “biz bunları biliyoruz” şeklinde tepki veriliyor. O zaman soruyorum “ne olsaydı kendinizi daha rahat hissederdiniz ve bu sınavda sınanmaktan dolayı yaşayacağınız kaygıyı yaşamazdınız” Diye. Verilen cevaplarda kişinin yapmadığı ve yapması gereken durumlar ortaya çıkıyor. İşte bunları ertelemeden ve normal rutin hayatınızın içine alarak yapın. Bunları yapmayarak kaygıya daha fazla zemin hazırlamış ve virüs gibi gittikçe baş edilemeyecek konuma gelişmesine neden olabilirsiniz diyorum.

    Eğlenceli olmayan işleri daha eğlenceli hale getirmenin bir yolu olmalı?

    Neden hep büyüklerden bekliyorsunuz. Büyükler hayatı çok ciddiye alıyor ve sizi de kendilerine benzetiyorlar. Sanki hiç öğrenci olmamışlarda.. ya da sizin öğrenim hayatınız mükemmel olsun diye acımasız bir gardiyan gibi çalılıyorlar..!

    Yapmanız gereken şey hem yapmak zorunda olduğunuz bir şeyse genellikle eğlenceli görülmez.. peki daha eğlenceli olması için bu zorunlulukları nasıl yapardınız diye bir soru sorsam alacağım yanıtı merak ediyorum? Komik ya da saçma bulmadan bunları söyleyin.. biliyorum önceleri tuhaf geliyor ama önce belirleyin..ve bunları yazın..

    Şimdi eğlenceli tarafına geldik..! Niye yapmıyoruz?

    Acı çekmeyeceğim diye eziyet çekmeniz gerekmez!

    Güzel şeyler bazen zor oluyor. Bazen sıkıntı çekmeniz ve rahatınızdan fedakarlık yapmanız gerekiyor. Açlık olmasaydı yenilen yemeklerin çoğu zevkli olmayabilirdi.. Mesela doğum bir anne için çok acı verecek bir deneyim ve bu acıya katlanırken onu motive eden bebek hayatının en güzel şeyi olduğunu düşünebiliyor.. O kadar çok acı çektiği halde bebeği kucağına aldıktan sonra doğum sancısından bahseden bir anne hiç tanımadım..? Doğumunuza az kaldı .. Gülümseyin..

    Aynanın karşısında … “az kaldı” deyip aynı anda gülümseyebilirseniz.. stresinizle dost olabilirsiniz… Yoksa düşmanınız olmasını mı istersiniz..?

    O zaman ne duruyorsunuz.. GÜLÜMSEYİN..

    ADİL MAVİŞ

  • ÇOCUKLARDA OKUL KORKUSU

    ÇOCUKLARDA OKUL KORKUSU

    Çeşitli sebeplerden dolayı çocuklar zaman zaman okula gitmek istemeyebilirler. Okul korkusu veya okul reddi çocuğun yoğun bir endişe ile okula gitmek istememesi veya tüm gün okulda kalmakta zorlanmasıdır. Okul günlerinde ortaya çıkan fiziksel yakınmalar, ağlama ve öfke patlamaları vb. davranışlar okul korkusunun belirtileri olarak sıralanabilir. Çocuklar sıklıkla okula gitmemek için karın ağrısı, mide bulantısı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi durumlardan şikâyet edebilirler. Çocuğun evde kalmasına izin verildiğinde bu belirtiler ortadan kalkabilmektedir. Okul korkusu yaşayan çocuklar okulda kaygı yaratabilecek durumları zihinlerinde büyüttükleri ve bu durumlarla baş edebilmekle ilgili kendi becerilerini küçümsedikleri için okula gitmeyi reddederler.
    Okul korkusunun nedenleri:
    1.Anne-babadan ayrılmakta zorlanma, ayrılık kaygısı. Çoğunlukla evde, ailesiyle vakit geçiren, ebeveynlerinden ayrılmayı daha önce deneyimlememiş olan çocuklar dışarıdaki dünyayı tehlikeli algılayabilir ve bu sebeple okula gitmekten korkabilirler.
    2.Anne-baba tarafından terk edilme korkusu,
    3.Aşırı koruyucu ebeveynler tarafından yetiştirilme. Bu çocuklar ebeveynleri tarafından korunmaya alışmış oldukları için kendilerini bu konuda yetersiz hissedebilirler. Ebeveynleri yanlarında yokken kendilerini savunmasız hissettikleri için okuldan korkabilirler. 
    4.Ebeveynlerin çocuktan ayrılmakla ilgili kaygıları, 
    5.Sosyal beceri eksikliği, çocuğun sosyal ortamlarda nasıl davranacağını bilememesi ve bununla ilgili kaygı duyması,
    6.Başarısız olma korkusu. Özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Özel Öğrenme Güçlüğü,  konuşma bozukluğu ve zihinsel geriliği olan çocuklarda, çocuk belli bir alanda yetersizlik yaşadığı ve yaşıtlarına kıyasla zor öğrendiği için okula gitmek istemeyebilir.
    7.Evdeki sınırların belirsiz, muğlak olması, 
    8.Okul kurallarına uyum sağlamakta zorlanma, 
    9.Öğretmenin sert tutumu, okulda öğretmen tarafından fiziksel ya da sözlü şiddete maruz kalma, çocuğa kapasitesini aşan görevler, ödevler verilmesi,
    10.Arkadaşlık ilişkilerindeki sorunlar, arkadaşları tarafından alay edilme, akran zorbalığına maruz kalma,
    11.Çocuğun yaşamında önemli değişimler olması; okul ya da sınıf değişikliği, taşınma, kardeşinin dünyaya gelmesi, sevdiği birinin kaybı, kazalar, hastalıklar vb.
    12.Evde kalan kardeşini kıskanma, 
    13.Aile içi çatışmalar, iletişim sorunları, boşanma, aile üyelerinden birinin hastalığı ya da kaybı.
    Okul korkusu olan çocuk bu durumları tehdit olarak algılar ve kontrol edemediği bir kaygı yaşar. Okul korkusu çeşitli sebeplerle ortaya çıkabildiği için öncelikle çocuğun okula gitmek istememesinin sebebi belirlenmeli ve ona göre bir çözüm yolu izlenmelidir. 
    Okul korkusu yaşayan çocuğa yardımcı olmak için:
    1.Öncelikle anne babalar çocuklarının fiziksel yakınmalarının organik bir sebebi olup olmadığından emin olmalıdır.
    2.Çocuğu okulda gerçekten rahatsız edebilecek bir durumun olup olmadığı araştırılmalıdır. Akran zorbalığına maruz kalan çocuklar daha önce okulla ilgili kaygı yaşamamış olsalar da okula gitmek istemeyebilirler. Çocukla kabul edici bir tutumla konuşularak ve okulla işbirliği kurularak böyle bir durumun varlığı sorgulanmalıdır.
    3.Çocuğun okul dışında da ebeveynlerinden ayrılmayı deneyimlemesi sağlanmalıdır. Çocuğun ebeveynlerinden bağımsız olarak, kendi başına yapabildiği davranışları övülmeli, çocuk bu davranışlara teşvik edilmeli.
    4.Kararlı ve sakin bir şekilde çocuğun okula her gün kısa bir süre de olsa gitmesi sağlanmalı ve çocuğun okulda geçirdiği süre yavaş yavaş arttırılarak okulda kendisini güvende hissetmesine yardımcı olunmalıdır. Çocuğun okuldaki rehber öğretmeni ve sınıf öğretmeni ile işbirliği içinde olunmalıdır.
    5.Çocuğun okul korkusunu kendi kontrolü dışında yaşadığı unutulmamalıdır. Bu sebeple ebeveynler çocuğu eleştirmemeli, okulla ilgili aşırı baskı yapmamalı, çocuğu cezalandırmamalı ve tehdit etmemelidir. Okula neden gitmesi gerektiği çocuğa sakin bir şekilde anlatılmalıdır.
    6.Çocukla okul korkusu hakkında onu yargılamadan konuşulmalı. Ebeveynler çocuğa “Bundan korkulur mu?” diyerek çocuğun korkusunu küçümsememeli. “Okula gitmekten gerçekten korktuğunu anlıyorum” vb. sözlerle çocuğun duygularını anladığını ve kabul ettiğini çocuğa göstermelidir.
    7.Eğer anne baba da çocuğun okula gitmesi ile ilgili kaygılıysa, çocuk da böyle hissedecektir. Bu sebeple ebeveynler kendi kaygıları ile ilgili özeleştiride bulunmalı ve bunların çözümü için gerektiğinde bir uzmandan destek almalıdır.

  • Çocuğum Kaygılandığında Nasıl Tepki Vermeliyim ?

    Çocuğum Kaygılandığında Nasıl Tepki Vermeliyim ?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir. Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar. Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar. Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştiriler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim. Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur. Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur.

    Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir. Kalın sağlıcakla..

  • Neden panik atak geçiririz?

    “Pan”, Yunan mitolojisinde insanoğlu gibi ölümlü olan tek mitolojik Tanrı olarak anılır. Mitolojiye göre, Pan, ormanlarda ve dağlarda, tenha yerlerde dolaşan gezginleri, yolcuları, sevgilileri aniden önlerine çıkarak korkutuyor, kendi halinde otlayan sürüleri ve diğer hayvanları korkunç çığlıklar atarak panikletiyormuş. İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar da neye uğradıklarını şaşırıp korku içinde kaçışıyorlarmış. İşte panik kelimesinin kökeni de buradan geliyor; yani Yunanca “panikos” kelimesinden… Panik atak sorunuyla ilk kez tanışan günümüz modern insanı, artık yaşamındaki hiçbir durumun garanti altında olmadığını anlayıp, tıpkı mitolojik Tanrı Pan gibi bağırıp çağırıyor, panikleyip kaçıyor, acı çekiyor ve ne yaşadığını tam olarak anlayamadığı için de doğal olarak korkuyor.

    Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa aralarında önemli farklılıkları var; kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabilir. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması. Çünkü kaygı, her canlı varlığın en temel duygularından birisi ve doğumla başlıyor. Korku, bilinen ve anlık olarak yaşanabilecek bir tehlike veya duruma karşı ortaya çıkarken, kaygı daha çok bilinmeyen ve gelecekteki durumlarla ilgili oluyor. İnsanlarda kaygı duygusu korkuya oranla daha yaygın, daha yavaş ortaya çıkıyor ama sürekliliği daha uzun oluyor. Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor.

    Yoğun iş temposuyla özel yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışan ve beton yığınları arasına sıkışmış olan günümüz insanı, bir de iç dünyasında sınırları belli olmayan, görünmez duvarlar arasına sıkışıp kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde, içinde yoğun biçimde sıkıntı, korku ve kaygı tohumları barındıran panik atak nöbetlerini getirebiliyor. Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum galiba!”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim!” diyerek ifade ediyor. Bu kişiler, duygu ve korkularını normalde kullandıkları dil ve üsluba oranla çok daha korku dolu, yoğun ve abartılı biçimde tanımlıyor. Tüm belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların bir arada yaşanmasına ve “Kalp krizi geçiriyorum” korkusuna neden oluyor. Göğüste sıkışma, ağrı, nefes darlığı hissi gibi şikayetler panik atak hastalığının tipik belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilere, kalp hastalıklarında da rastlanıyor. Bu durum panik atak hastalarının, kalp rahatsızlığı şüphesiyle doktora gitmelerine yol açıyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün…

    Panik atakta, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olur. Kişilerin çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetler, yani panik atak, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkar. Göğüs ağrısı, kalbin hızlı çarpması, baş dönmesi, sersemlik ve bayılma duygusu, soluk kesilmesi veya hava açlığı, el ve ayaklarda üşüme, yanma, karıncalanma veya hissizlik, hatta titremeler ya da sarsılmalarla krize eşlik eder. Ağrının yoğunluğu, bunaltı hali arttıkça artar. Kişi kalp krizi geçirdiğini zanneder ve şiddetli bir ölüm korkusu yaşar. Bu belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabilir. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta asla gerçekleşmiyor.

    NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?

    Özellikle yüksek eğitimli ve kentli yaşam tarzını benimsemiş olan kişilerde (daha çok kadınlarda) ortaya çıkan panik atak, farkında olunan ya da olunmayan bir anda, yaşamdaki herhangi bir dönüm noktasında ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktası genellikle yaşanılan bir kayıp olabiliyor; iş kaybı, eş kaybı, çevre kaybı, itibar kaybı, para kaybı, güven kaybı gibi… Mesela bir iş adamının iflas durumu (maddi kayıp), başka bir şehre taşınmak (çevre kaybı), anne olmak, askere gitmek (özgürlük kaybı), sevilen bir kişiden ayrılmak (duygusal kayıp), deprem veya doğal afet sonrası ailenin kaybı (kendine güven kaybı) örnek teşkil edebiliyor. Kayıpla beraber ani gelen bir endişe hissi, kalp çarpıntısı, nefes almakta zorluk, uyuşma karıncalanma, ortama yabancılaşma, baş dönmesi gibi belirtiler yaşanabiliyor. Belirtileri yaşayan kişi çok korkuyor, öleceğini bile düşünebiliyor. Çoğu zaman hastanelerin acil bölümleri ziyaret ediliyor. Kişiye yapılan tetkiklerden sonra fiziksel hiçbir şeyi olmadığı ve sağlıklı olduğu söyleniyor. Bu durum kişide daha fazla korku ve panik duygusu yaratıyor. Yaşadığı şey her neyse modern tıp biliminin dâhi anlayamadığını, üstesinden gelemediğini düşünüyor. Aynı korku ve belirsizlik duygusunu bir kez daha yaşamaktan korkmaya başlıyor. Korktuğu başına geliyor. Başka doktorlara gidiliyor, check-up’lar, kontroller yaptırılıyor, filmler çektiriliyor ve tabi hiçbir organik bozukluk görülmüyor. Kişinin kafası daha çok karışıyor.

    Sonuç olarak KORKU+KAYGI+ÜZÜNTÜ +PANİK = PANİK ATAK

    Unutulmamalıdır ki bu şikayetler, terapinin mutlaka eşik etmesi gerektiği bir tedavide, genellikle uygun ilaçların da eklenmesiyle başarıyla ortadan kaldırılabilmektedir.

  • Sınav kaygısı ve akupunkturla tedavisi

    Sınava çalışmaya ve sınav sırasında kişinin bildiklerini kullanabilmesine engel olan yoğun kaygı duygusudur.

    Evdeki sıkı disiplin, güven kırıcı ebeveyn ve öğretmen eleştirileri, cezalar, zorlu sınav koşulları, okul başarısızlıkları, başarının küçümsenmesi, diğer kişilerle yapılan karşılaştırmalar sınav kaygısının gelişmesine zemin hazırlayan faktörlerdir.

    Sınava giren kişide endişe yaratıcı olumsuz düşünce kalıpları vardır. Başarılı olamayacağı, diğer kişilerin kendinden daha akıllı olduğu, sınav sırasında bildiklerini unutabileceği, başaramazsa insanların onun hakkında ne düşüneceği, durumunun diğerleri kadar iyi olmadığı, çok eksiği olduğu düşünceleri kaygı uyandırır.

    Sınava çalışan kişide uykusuzluk, ani öfke patlamaları, sosyal ilişkilerde bozukluk, derse odaklanamama ve beslenme alışkanlığında bozukluk gelişmesi sınav stresi için önlem alınması gereken durumlardır.

    Sınavda düşüncelerini toplayamama, okuduğuna dikkatini verememe oluşur. Huzursuzluk, çarpıntı, terleme, baş dönmesi, mide bulantısı, baş ağrısı, korku hissi, sinirlilik, aşırı terleme, barsak hareketlerinde değişiklik, ciltte kızarma gelişebilir.

    Sınav kaygısı sonucu sınav başarısı %40’a varan bir oranda düşebilmektedir.

    Çocuğa antidepresan ilaçlar vererek onu sakinleştirdiğimizde sınava çalışmak için geren kaygıyı da ortadan kaldırabiliriz. Çocukta uyku hali ve uyuşukluk gibi yan etkiler de oluşabilir. Bu ilaçları bırakmaya çalışmak ve ilacın bağımlılığından kurtulmak da sonrasında sorun olabilir. Bir denge tedavisi olan Akupunktur sınav kaygısını azaltmada en etkili yöntemlerden biridir.

    Akupunktur iğneli veya iğneden rahatsız olan çocukta lazer ışığı ile kulak ve vücuttaki dengeyi sağlayan noktalara uygulanır. Çocuklarda genelde ışıkla yapılan lazer akupunktur tercih edilir.

    Akupunktur kaygıya yönelik semptomları ortadan kaldırır.

    Akupunktur ilaçsız, yan etkisiz ve kalıcı bir tedavi şeklidir.

    En ideal tedaviye başlama zamanı, sınavdan 1-1,5 ay öncesidir. Haftada 2 seans olacak şekilde ortalama 10 seanslık bir tedavi, genelde yeterli olmaktadır.

    Beyin kan akımı akupunktur tedavisi ile arttığı için, beynin konsantrasyon, hafıza ve bellek kapasitelerinde artışlar meydana gelir. Böylelikle derse daha iyi yoğunlaşma olur.

    Stres sırasında oluşturulan uyarılar, limbik sistemimiz (kalp, mide, akciğerler gibi organları istem dışı çalışmasını ayarlayan sistem) tarafından algılanıp yorumlandıktan sonra bedenin vereceği cevap düzenlenir. Akupunkturun buradaki etkilerinin başında limbik sistemi düzenleyerek kalbimizin, sindirim sistemimizin çalışma düzenini, hormonlarımızın salgı düzenlerini dengelemesi gelir.

    Böylelikle strese verilen cevaplar daha dengeli hale gelir, konsantrasyon ve dikkat artar. Stres eşiğini yükseltir. Böylelikle daha önce kızdığımız, sinirlendiğimiz, korkup heyecanlandığımız olaylara daha rahat yaklaşırız. Akupunktur ile salgılatılan endorfin ve enkafalinler iç huzur ve sakinlik hissi verir.

  • Akupunkturla tüp bebek destek tedavisi

    Yapılan çalışmalar sonucunda akupunkturun tüp bebek tedavisinin başarısını arttırdığı tespit edilmiştir.

    Anne adayının kaygılarını, korkularını ve stresini azaltarak daha huzurlu, rahat ve sakin bir tüp bebek süreci geçirmesine katkı sağlamaktadır. Aynı zamanda hormonal sistemi dengeleyerek ve üreme organlarının kanlanmasını arttırarak hamilelik oluşma şansını arttırmaktadır.

    Stres gebe kalma ve sürdürme olasılığını azaltırken diğer yandan çocuk sahibi olamamak da stresi artırmaktadır. Tüp bebek tedavi sürecinde yaşananlar (stres kronik ağrılar, uyku problemleri, kronik yorgunluk, öfke, sinirlilik, özgüven kaybı, kendini yetersiz görmek, kendini beğenmemek, cinsel isteksizlik ve cinsellikten zevk almamak) depresyon ve anksiyeteye neden olmaktadır.

    Başarısız tüp bebek tedavileri sonucuda bu sıkıntılar daha da artmakta kişi umutsuz ve karamsar olmaya başlamaktadır. Akupunktur bu tedavi süresince olumsuz olarak yaşananların azalmasında ve ortadan kalkmasında etkilidir.

    İnfertilite Tedavisinde Akupunktur’un Etkileri:

    • GNRH, FSH, LH (üreme) hormonlarını düzenler. Bu hormonlar yumurtalığı uyararak yumurtalık (over) fonksiyonlarını arttırıp yumurta toplama işleminde mümkün olduğu kadar fazla sayıda, sağlıklı ve olgun yumurta hücresi sağlar.

    • Tedavi sürecinde stresi, kaygı ve endişeyi azaltır. Vücuttaki morfin türevi- opioid madde yapımını arttırarak stresi azaltır.

    • Rahimde sempatik aktiviteyi azaltarak rahim damarlarında direnci düşürüp, rahim kan akımını arttırmakta ve rahimde gevşeme sağlamaktadır. Rahmi döşeyen zar olan endometriyumun yeterli kalınlığa ulaşmasını ve rahmin gevşemesini sağlayarak embriyonun tutunmasını(implantasyonunu) sağlar.

    • Bağışıklık sistemini dengeleyerek anne adayının hastalıklara direncini arttırır.

    • İnfertilite tedavisinde uygulanan hormonal tedavinin yan etkilerini azaltır.

    Akupunkturla Tüp Bebek Destek Tedavisinin Uygulama Zamanı;

    Akupunkturla tüp bebek destek tedavisinin uygulama zamanını, sıklığını, seans sayısını hastaya göre belirlemekteyiz. Kişide çok ciddi stres ve kaygı varsa tüp bebek tedavisi başlamadan bile akupunktur tedavisi hemen başlanarak stres ve kaygı azaltılır. Onun dışında tedaviye tüp bebek tedavisi ile başlanır.

    Seanslar;

    Tüp bebek tedavisinden önce hastanın durumuna göre planlanır.

    Tüp bebek tedavisinin başlamasından transfere kadar geçen sürede haftada bir seans,

    Embriyo transferi günü; transferden yarım saat önce ve yarım saat sonra olmak üzere iki seans,

    Gebelik testi sonucu beklenen 2 haftalık sürede 1-2 seans uygulanır.

    Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. İğneler saç teli inceliğindedir ve çok keskindir. Bu yüzden sinek ısırığı gibi bir his dışında genelde ağrı hissedilmez.

    Bu tedavi şekli özellikle aşırı endişeli ve kaygılı olan kişilerle, panik bozukluğu olan tüp bebek tedavisi görecek kişiler için oldukça yararlıdır.

    Tüp bebek tedavi sürecinde baba adayının da akupunktur tedavisine alınması başarı şansını arttıracaktır. Baba adayına uygulanan akupunktur bu süreçte kişiyi rahatlatıp, kaygısını azaltıp, sperm sayısını da arttırabilmektedir.

    Seans sırasında muayene odasında ‘TAMAMEN SAĞLIKLIYIM’ adlı ses kaydımla hastalarımı yarım saat akupunktur iğneleri ile bekletirim. Nefes egzersizleri, gevşeme, bilinç ve bilinçaltı olumlamaların olduğu bu ses kaydı hastaların gevşemesine ve bilinç/bilinçaltı düzenlemelerin yapılmasına katkıda bulunmaktadır. Hastalarıma bu ses kaydını tüp bebek tedavi süresince her gün evde dinlemelerini öneririm. Bu ses kaydı zihni rahatlatarak ve kişiyi gevşeterek kişinin iyi bir uyku almasını sağlayacak ve tedaviye destek olacaktır.