Etiket: Kaygı

  • Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    1) Çocukluk Depresyonu:

    En az iki hafta süreyle;

    • Çocuklarda durgunluk ya da aşırı hareketlilik
    • İsteksizlik, enerji düşüklüğü ya da anlamsız bir enerji
    • Eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama
    • Oyun oynamama
    • Okul başarısında düşüş, okula gitmek istememe
    • Uyku bozuklukları
    • Aşırı yeme, ya da yememe gibi belirtiler ile ortaya çıkabileceği gibi;
    • Aşırı hareketlilik, huysuzluk
    • Hırçınlık, davranış bozuklukları ile de gözlemlenebilen çocukluk depresyonu yetişkinlerde
    • olduğu gibi psikosomatik belirtiler ile de haberci olabilir.

    Karın, sırt omuz ağrısı, bulantı, kusma, eklem ağrıları baş ağrısı gibi çeşitli bedensel yakınmalarının
    altında yatan neden depresyon olabilir.

    2) Kaygı bozuklukları

    Kaygı kişiyi gerektiğinde tehlikeden koruyan, uyuma ya da hayatta kalmaya
    yönelik bir sinyal olmasına karşın bir çok farklı ruhsal bozukluk da belirti olarak ortaya çıkan bir
    duygu durumudur.
    Kaygının duyumsanma biçimi, fonksiyonel ve afonksiyonel oluşuna göre kaygıyı
    normal ya da anormal olarak değerlendirebiliriz. Kaygının ortaya çıkış yeri zamanı şekli ve içeriği
    önemli olsa da, çocuğun kaygı karşısında kullandığı savunma düzenekleri ve benlik gücünün
    terapist tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşır.
    Savunmaların yetersiz kaldığı durumlarda ortaya kaygı bozuklukları çıkar. Kaygıya ilişkin linkler çocuk da var olmaya devam eder ve
    çocuk büyüdükçe tamamen gelişip ortadan kalkmazlar, bu linkler stresli bir durumla karşılaştığında
    tekrar tetiklenirler.

    Çocuklarda kaygı problemleri;

    • Anneden ayrılıp okula gidememe, okulda kalamama
    • Sınıfta anneyi isteme
    • Anneyi göremediği zaman yok olduğunu zannetme, sık sık sınıf penceresinden bakma
    • Okulda başına bir şey gelme endişesi, okul çıkışında anneyi kaybetme bulamama endişesi
    • Sokakta başına gelebilecek felaket senaryoları üretme
    • Nefes alma yemek yeme güçlükleri; boğaza takılma korkusu
    • Karanlıktan aşırı korkma
    • Evde yalnız kalamama(9 yaş sonrası)
    • Asansör veya belirli nesnelere karşı özel korku
    • Fobiler şeklinde gözlenebilir.
    • Sosyal fobi(aşırı çekingenlik)
    • Panik Bozukluk ve Panik Atak(Bedensel semptomların eşlik ettiği)
    • Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma
    • Seçici Konuşmazlık

    Tüm bu semptomların altında güvende hissetmeme ve ebeveynle ayrışamama problemleri mevcuttur.
    Bu çocuklar her daim bir güvenlikçiye ihtiyaç duyarlar. Anne ya da baba acil güvenlik sağlayıcıdır. Problemle baş etme becerileri gelişmemiştir.

    Çocuklarda kaygı bozuklukları çoğunlukla ebeveynlerin Dünya’yı tehditkar olarak algılamalarının bir sonucu olabildiği gibi fazla fedakar olan ebeveynlerin çocuklara yüklediği tam olamama, hata yapma korkusu, gözden düşme ve suçluluk duyguları ile de ilişkili olabilmektedir.
    Annenin kendi duygularını yatıştıramadığı, yoğun duygu dalgalanmaları yaşadığı durumlarda da ,çocuğun kendini güvende hissetmemesi mümkündür.
    Aile dinamikleri, çocuğun aile içindeki konumu, anne- babanın ruhsal durumu; mevcut aile ilişkileri içerisinde kaygı düzeyi değerlendirilmelidir.
    Kaygının çocuğun hangi ihtiyacını giderdiği saptanmalıdır.
    Çocuk ve aile dinamikleri analiz edildikten sonra çocuk ile yapılandırılmış oyun terapi seansları ve aile psikoeğitimleri ile ciddi gelişmeler sağlanabilmektedir.
    Aynı zamanda çocuğun okul ve öğretmenleri ile de iletişim kurulmalı, temel yaşam alanlarına ilişkin güvende hissetmesi sağlanılmalıdır.
    Bu dönemde çocuğun geliştireceği sağlıklı savunmalar ve olumlu benlik algısı, işlevsel olmayan kaygının üstesinden gelmeyi sağlar.

  • EMDR TERAPİSİ İLE İLGİLİ SORULAR /YANITLAR

    EMDR TERAPİSİ İLE İLGİLİ SORULAR /YANITLAR

    HAZIRLAYAN : DİLEK GÜREL (UZM. PSİKOLOG –EMDR TERAPİSTİ)

    EMDR TERAPİSİ NEDİR?

    EMDR (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma Yeniden İşleme) Terapisi 1897 yılında ABD’ li Klinik

    Psikolog Farencine Shapiro tarafından uzun yıllar yapılan araştırma ve uygulamalar sonucu

    geliştirilmiş bir psikoterapi çeşididir. EMDR yapılan pek çok araştırma sonucu test edilmiş ve etkinliği

    bilimsel olarak kanıtlanmış ve günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından Kaygı bozukluklarında

    birinci öncelikli tedavi seçeneği olarak onaylanmıştır. EMDR’ nin temel hipotezi kısaca şu şekilde

    açıklanabilir; yaşadığımız olumsuz travmatik olaylar, beynimizde diğer anılarımız gibi anı merkezine

    kayıt olmak yerine düzensiz yığınlar halinde bekletilir. Siz farkında olmadan en ufak ses, renk, koku,

    imge vb. bir uyaranla anılar tetiklenir ve nedenini hiç anlayamadığınız biçimde kendinizi huzursuz,

    kaygılı, mutsuz hisseder bulursunuz. Çocukluğunuzda yaşamış unutmuş olduğumuzu sandığınız bir anı

    tetiklendiğinde 70 yaşında bile olsanız aynı tazelikte hatırlanır. Travmatik yaşantıların illaki büyük

    olaylar olması gerekli değildir. Çocukluk döneminde maruz kaldığınız aşağılanma, azarlanma, küçük

    düşürülme, sürekli yoğun kötü muameleye maruz kalmak, fiziksel, duygusal şiddet, yoksulluk, utanç,

    suçluluk duyguları, küçük yaşta anne-baba rolü üstlenmek zorunda bırakılmak vb. yaşantılar da

    toplamında büyük travma etkileri oluşturur. Travmatik olayı ve ya durumları tam olarak hatırlamasak

    bile içimizde hissettiğimiz olumsuz duygular, yersiz ani öfke patlamaları, nedeni tıbben açıklanamayan

    ağrı veya garip bedensel duyumlar, kontrolsüz yeme içme davranışları, vb. izler bile bir ipucu

    niteliğindedir. EMDR deki çift yönlü uyarımlar, travmatik anı ağlarına ulaşılmasını ve işlemlenip

    nötürlenebilmesini sağlar. Tıpkı bedenimiz gibi beynimiz de kendini iyileştirme potansiyeline sahiptir.

    EMDR, bu iyileşmeyi başlatan ve tamamlamasını sağlayan tek yöntemdir. Travmatik anılar EMDR ile

    ortadan kaldırıldıkça beyinde var olan olumlu inançlar, duygular tekrar açığa çıkar ve bu yolla kişi her

    geçen gün kendini daha rahat, huzurlu, mutlu, özgüvenli ve potansiyellerini ortaya koymaya başlar

    hale gelir. EMDR ile işlenmiş anılar geri dönüşümsüzdür yani kurtulduğunuz bir anı tekrar sizi

    rahatsız edemez.

    EMDR TERAPİSİ HANGİ SORUNLARDA KULLANILIR?

    İlk çıkışı psikolojik travma geçirmiş bireyler iken günümüzde başta;

     Kaygı Bozuklukları (Güncel kaygılar, gelecek kaygısı, genel kaygı bozukluğu)

     Korkular (Uçak, Hayvan, Kapalı yer, Ölüm vb)

     Takıntı Bozuklukları (OKB)

     Kronik Ağrı (Migren, Fibromiyalji vb)

     Sınav /performans Kaygısı

     Depresyon

     Panik Atak

     Kayıp – Yas travmaları

     Patolojik (saplantılı) Aşk

     Bağımlılıklar(alkol, sigara, madde vb)

     Yeme Bozuklukları

     Kötü çocukluk yaşantıları ile baş etme

     Cinsel taciz- istismar- aldatılma vb. olaylarla baş etme

     Tüm doğal ve ya insan eli ile oluşturulmuş olumsuz yaşam olaylarının etkisinden kurtulma

    vb. sorunlarda kullanıldığı gibi;

    “Performans Arttırma” olarak adlandırılan kişinin bir hedefe ulaşmasında zihinsel

    kapasitesini arttırma amaçlı da kullanılmaktadır. Şizofreni, Kişilik Bozuklukları yeni yeni

    kullanılmaya başlayan diğer alanlardır.

    EMDR İLE HİPNOZ ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

    EMDR, Hipnozdan çok farklı bir tedavidir. Hipnozda bireyin bilinci kapalıdır ve ona bir takım telkinler

    verilir. EMDR de ise, bireyin bilinci tamamen açık terapistle birlikte tüm süreci adım adım takip eder.

    Hatta danışanın farkındalığının tamamen açık olması gereklidir. Beyinde uyarılan veya kullanılan

    alanlar hatta beyin dalgaları açısından bile hipnozla arasında büyük farklar vardır.

    EMDR NASIL UYGULANIR?

    EMDR ilk önceleri terapist tarafından uygulanan ritmik göz hareketlerini takip etme şeklinde

    başlamışsa da daha sonra işitsel ve ya dokunsal olarak değişik uyarımlarında aynı başarılı etkiyi yaptığı

    tesbit edilmesi sonucu bu çift yönlü uyarımlarda kullanılmaktadır. Standardize etmek için daha sonra

    EMDR cihazları üretilmiş bu cihazlara farklı kombinasyonlar eklenmiştir. Terapi sırasında danışan

    terapistin yönlendirmeleri ile bu süreci yürütür. Çift yönlü uyarımların bireydeki yansımaları dikkatle

    takip edilerek süreç yürütülür. Bu cihazların hiçbir yan etkisi veya tehlikesi yoktur. Seans anında

    terapist dikkatinizi aklınızdan geçen düşünceler ve ya beden duyumlarına dikkat etmenizi ister. Bu

    yorucu olabilir o yüzden aç, yorgun, acil yetişmeniz gereken işler varsa telaşlı olmamanız gereklidir.

    Çıktığınızda ise; dinlenmeye ihtiyaç hissedebilirsiniz. O yüzden seanslarınız için özel zaman ayırmanız

    sizin faydanıza olacaktır.

    EMDR TERAPİSİNE KİM KARAR VERİR SÜREÇ NASIL İŞLER?

    EMDR terapisi almak için başvuran bir danışan uzman tarafından her açıdan değerlendirilir. Gerekirse

    Piskolojik testler de uygulanır. Çünkü, her ne kadar çok etkili bir terapi olsa da danışanın uygun ve

    hazır halde olması gereklidir. EMDR için danışanlara hazırlık seansları yapılmadan uygulanması

    kaldıramayacağı bir stres yaşamasına sebep olabilir. Ön görüşme sırasında terapistin tecrübe bilgisi

    devreye girer ve bunu değerlendirir. Ayrıca EMDR’ uygun olmadığı ya da EMDR ye uyum yapamayan

    danışanlar başka psikoterapilerden yaralanabilir.

    KAÇ SEANS SÜRER?

    Bu her danışana, sorununa, sorunlarının ağırlığı, şiddeti, yoğunluğuna göre değişir. Tek seanslık bir

    terapi değildir. Tek travma/ olay tek seansta bitebilir ama bireyin durumu ve koşullara göre bu

    uzayabilir. 1-4 arası etkileri daha sağlıklı görülür, diğer terapilere göre çok kısa ve hızlı olsa bile süreç

    çok önemlidir. Seanslar artıkça kişiler de Özgüven, Özsaygı , kendilik algısı artan biçimde devam eder

    ve danışan kendini gittikçe daha güçlü ve güvenli hissetmeye, olaylar, durumlar ve kişilerle daha iyi

    başetme gücünü elde eder. Daha önce cesaret, güç gösteremedikleri durumlara kolayca girişip

    başarılı biçimde onları yapabildiklerini görürler.

    EMDR SIRASINDA İLAÇ KULLANILIR MI?

    EMDR terapisi için başvurduğunuzda Doktorunuz tarafından düzenlenmiş ilaçlar hakkında bilgi alınır

    ancak bunlara müdahale asla yapılmaz ancak terapi sürecinde iyileşme oldukça doktorunuz dozlarınızı

    azaltma ve ya kesme yoluna gider. Başlangıçta hiç ilaç almıyorsanız terapistiniz sizin sorunuzu ilaçsız

    yanlızca EMDR ile çözebileceğinizi değerlendirirse ilaçsız devam etmeye karar verir. Ancak ilaç desteği

    almanıza karar verirse, sizi doktora yönlendirir ve bazı durumlarda ilaç ve EMDR bir süre birlikte

    devam eder.

    EMDR ÇOCUKLARA ve ERGENLERE UYGULANIR MI?

    EMDR çocuklara hatta basit formlarda bebeklere bile uygulanabilir. Ancak çocuklara ve ergenlere

    EMDR uygulayacak terapistin Çocuklar için EMDR sertifikası olması şarttır. Büyükler için EMDR

    sertifikası olan biri, bu sertifika ile çocuklara uygulama yapamaz. Çünkü çocuklar için uygulanan

    EMDR prosedürleri farklıdır.

    Çocuklar ve Ergenlerde EMDR ;

     Okul korkuları , kaygıları

     Okulda yaşanan akran zorbalıkları, içe kapanıklık, özgüven sorunları

     Cinsel saldırılar

     Özgül öğrenme güçlüğü, disleksi, matematik vb. ders korkuları

     Kayıp yas yaşantıları, doğal felaketlere maruz kalma

     Sınav/performans kaygısı

     Performans arttırma vb.

     Yeme problemleri

     Dikkat eksikliği, dürtüsellik

     Bilgisayar/oyun vb. bağımlılıkları

     Davranış ve uyum sorunları

    Değişik problemlerde başarılı ve etkili biçimde kullanılmaktadır.

    EMDR BİREYSEL OLARAK UYGULANABİLİDĞİ GİBİ AYNI TRAVMATİK OLAYA MARUZ KALMIŞ

    GRUPLARA VE ÇİFTLER ARASINDAKİ SORUNLARDA ÇİFT TERAPİSİ FORMLARINDA DA

    UYGULANABİLİR. DEĞİŞİK TEKNİK VE YÖNTEMLERLE ZENGİNLEŞTİRİLEREK ETKİSİ VE HIZI

    ARTIRILABİLİR.

    EMDR TERAPİSİ ALMAK İSTERSEM DİKKAT EDECEKLERİM NELERDİR?

    Ruh Sağlığı Meslek yasasının olmaması her terapi gibi EMDR almak isteyen danışanlarında alanda

    istismar edilmesine yol açar. Bu yüzden bilinçli tüketici olmak adına ;

     Gideceğiniz EMDR terapistinin EMDR TÜRKİYE DERNEĞİ ÜYESİ olup olmadığını mümkünse

    psikolog olmasını kontrol ediniz. Web sitesinden veya bizzat derneği arayarak terapistin

    kayıtlı olup olmadığını ya da eğitim düzeyini öğrenmeniz mümkündür.

     II. Düzey EMDR diplomasına sahip olmasına mutlaka bakılmalıdır.

     EMDR seansı en az 60 dakika (yetişkinlerde) sürer bundan daha az 15-20 dk EMDR seansı

    olmaz.

     Terapist cihaz kullanıyorsa cihaz varken yanınızda birebir size eşlik edip seans birlikte

    yürütülür. Size cihaz takıp gidemez ya da sadece bekleyemez. Saniye saniye soru cevap

    halinde yapılandırılmış biçimde tedavi protokolünü takip eder.

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Okul hayatları boyunca edindikleri akademik bilgi ve becerilerin “sınav yöntemi” ile değerlendirilmesine öğrenciler farklı şekillerde ve düzeylerde tepki göstermektedirler. Öğrencilerin bir kısmı bu sınavları sıradan karşılarken bazıları ise kaygı ve stres ile dolu bir süreç olarak karşılamaktadır. Elbette bu iki karşılama şekli öğrencilerin performansları ve başarılarını da farklı etkilemektedir. Bunu sıradan bir durum olarak karşılamak öğrencinin başarısına, performansına bir etki etmezken; yoğun kaygı ile karşılamak sınava hazırlık yaparken performansı düşürdüğü gibi sınav sırasında edindiği bilgileri hatırlama ve kullanma becerisini de köreltmektedir. Tabi başarısızlık kaygısı ile girilen sınavın sonucunun başarısızlık olması, kısır bir döngüyü ortaya çıkarmakta ve sıradaki diğer sınavlarda da aynı döngü ortaya çıkabilmektedir. Elbette bu olumsuz yaşantılardan kurtulmak doğru yardımı alarak başarılabilir. Ancak bu aşamada görev yalnızca bu durumdan etkilenen asıl kişi olan öğrenciye değil, onunla birlikte anne ve babasına ayrıca öğretmenlerine de düşmektedir.

    Nedir bu kaygı dediğimiz şey? Aslında stres verici durumlarla karşılaştığımız zamanlarda hepimizin belli düzeylerde hissettiği bir duygudur. Sınavlar ise öğrenciler için kaygı ve stres yaratan durumların herhalde başında gelmektedir. Belirli bir düzeyde kaygı yaşamamız doğaldır, hatta yararlıdır diyebiliriz, çünkü belirli bir derecede yaşanan kaygı bizi motive eder ve daha iyi performans göstermemiz için bizi tetikler. Fakat yoğun olarak yaşanan kaygı hayatın diğer alanlarında olduğu gibi sınavlarda da başarının önünde büyük bir engel ve performansın büyük bir düşmanı olabilir.

    Bu yoğun sınav kaygısını yaşayan öğrenciler sınava hazırlanırken, sınav sırasında ve sınav sonrasında bazı farklı belirtiler gösterebilir. Bu belirtiler zihinsel, duygusal ya da bedensel belirtiler olabilir.

    Sınav kaygısının bu belirtileri şu şekilde sıralanabilir;

    • Unutkanlık veya öğrendiklerini kullanamama,

    • Dikkatini toplayamama,

    • Anlamakta güçlük çekme,

    • Kalp çarpıntısı,

    • Soluk alıp vermede güçlük,

    • Ellerde titreme ve ateş basması hissi,

    • Baş dönmesi,

    • Yorgunluk, uyuşma,

    • Terleme ya da üşüme,

    • Mide ve baş ağrıları,

    • Gerginlik ve sinirlilik,

    • Heyecan ve panik,

    • Karamsarlık,

    • Korku

    Peki anne, baba ve öğretmenler nasıl yardım edebilir?

    Öncelikle öğrencilerin, girecekleri sınava yeterince hazırlandıklarını düşünebilmeleri için çalışma sürelerini planlamaları ve organize etmeleri çok önemlidir. Ancak bu planlamayı yapmak her zaman kolay olmayabilir. Bu konuda yardımınıza ihtiyaç duyabileceklerini unutmayın.

    Kendisinin “yeterli ya da yetersiz”, “değerli ya da değersiz” olduğuna sınav sonucuna göre karar vermeyi bekleyen bir öğrenci için sınav, ciddi düzeyde kaygı yaratacaktır. Bu nedenle aldıkları sonuç ne olursa olsun; yeterli ve değerli ayrıca sevilmeye değer biri olduğunu çocuğunuza mutlaka hissettirmelisiniz. Sınavlar yalnızca kişilerin akademik bilgi düzeylerini ölçmektedir, hiç kimsenin bir insan olarak yeterliliği ya da değeri hakkında bilgi vermemektedir.

    Sınavdan aldıkları sonuçtan ziyade o sınavda başarılı olabilmek için harcadıkları enerji ve gösterdikleri çabanın takdir edilmesi, elinden geleni yapmış olmasına rağmen istediği sonucu alamamış bir öğrenci için şansını ikinci kez denemek ya da yaşamında daha sonra gireceği sınavlar için büyük bir motivasyon kaynağı olacak ve kaygısını sağlıklı düzeylere çekmesine yardımcı olacaktır.

    En büyük motivasyon kaynaklarımızdan bir diğeri ise daha önce gösterdiğimiz, elde ettiğimiz başarılarımızdır. Çocuklarınıza bu katkıyı yapmak için geçmişteki küçük ya da büyük başarılarını hatırlatmaktan çekinmeyin.

    Yoğun çalışmaların yanında tüm diğer insanlar gibi öğrencilerin de rahatlamaya, mola vermeye ihtiyaçları vardır. Sınava hazırlanmanın durmaksızın ders çalışmaktan ibaret olmadığını onlara hatırlatın ve sosyal becerilerin gelişmesini, çok yönlü bir birey olabilmeleri için sosyal aktivitelere katılmalarını destekleyin.

    Sonuç olarak anne-babasının, öğretmenlerinin ve kendisinin tüm çabalarına rağmen öğrenci sınav nedeniyle yaşadığı yoğun kaygıyla baş edemiyor olabilir. Bu durumda da sınav kaygısına yönelik psikoterapi yardımıyla kontrol altına alınabildiğini, üstesinden gelinebildiğini unutmayın ve mutlaka bir uzmandan yardım alın.

    Uzm. Klinik Psk. İhsan YEĞENOĞLU

  • Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Bu yatkınlıkta kalıtımsal faktörlerin yanı sıra çocukluk döneminin ciddi etkilerini görmek

    mümkündür. Çocuğun özellikle annesi veya bakım vereni ile kurduğu bağ çok bu noktada

    önemlidir ve psikoterapide araştırıp incelenmesi ve ele alınması gerekir. Çok genel anlamda

    söyleyecek olursak, kişi çocuklukta annesiyle yakın, tatminkar ve güvenli bir bağ

    kuramadıysa bu çocukta ayrılık, anneyi kaybetme ve sevilmeme kaygısına neden olur. Bu

    kaygı çocuk için oldukça şiddetli bir kaygıdır ve iyi bir destekle ele alınması gerekir. Bunun

    yanı sıra, katı bir şekilde toplum baskısı veya ailevi standartlarla büyütülmüş çocuklarda da

    doğru mu yaptım yanlış mı yaptım, içimden gelenler iyi mi kötü mü… gibi yoğun ve içinden

    çıkılmaz “şüphe” gelişmeye başlar. Bunun sonucu olarak da çocuk kendi isteklerini,

    tercihlerini…vs kısaca benliğini bastırmaya, susturmaya çalışarak bir şekilde kontrol etmek

    ister. Bu kendiyle mücadele, bu iç çatışma da sonuç olarak yoğun suçluluk ve vicdan azabı ile

    gözlemlediğimiz kaygıyı ortaya çıkarır. Tüm bu kaygının yönetilemediği durumlarda kaygılar

    bastırırlır, red edilir, veya kişiyi sürekli bir şekilde endişe ve paniğe yatkın hale getirir. Sonuç

    olarak kişi kaygısından bir anlamda korkmaya başlar ve ansiyete bozukluklarına yatkınlık

    böylece gelişmiş olur.

    Anksiyete Bozukluklarında nasıl bir yol izlenmeli?

    Aslında kaygı bozukluklarında kaygı sadece bir semptom yani sonuç olarak görülebilir. Kişi

    yaşadığı bu iç çatışmaları ilk başta inkar eder veya onları da bastırmaya veya görmemeye

    çalışır; fakat sonunda durumla baş edemeyen psikolojik yapı artık çığlıklar atarak yardım

    ister. İşte bu çığlıklar problematik diyebileceğimiz anksiyete dir. Dolayısıyla yapılması

    gereken bu anksiyeteyi yani bu çığlığı doğuran sebepleri, çatışmaları, endişeleri ve önceki

    yaşantıları anlamak ve kişinin bu durumla yüzleşme ve baş etme becerilerini geliştirecek bir

    yolda ilerlemektedir. Yani aslında bu durumu şöyle değerlendirmeliyiz, eğer bir kaygı sorunu

    yaşıyorsak anlamalıyız ki iç dünyamız bir şeylerle daha fazla mücadele edemiyor ve sorunun

    tespit edilip çözülmesi için bizden yardım istiyor. Bu noktada yapılması gereken uzman bir

    psikoterapistten kaliteli bir psikoterapi hizmeti almaktır.

  • Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygı Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygıyı normal bir duygudan bir psikolojik/psikiyatrik bozukluğa götüren nedenler nelerdir?

    Aslında bu soru kaygı ile yapılan psikoterapinin en temel çalışma alanıdır ve öyle de

    olmalıdır. Bu sorunun cevabı herkese göre farklılaşır çünkü herkes kendi yaşamsal

    geçmişinde geliştirmek durumunda kaldığı bir takım özellikleri sonucunda bu kaygı

    kısırdöngüsü içine girer. Ama genel anlamda kişiyi kaygılanmaktan çok panikleten faktörler

    tespit edilmelidir. Deneyimime göre bu noktada ortaya çıkan en belirgin konu kontroldür.

    Kontrol ve kaygı kısır döngüsü nasıl oluşur?

    Kişinin güçsüzlüklerine, karşısında zayıf, kontrolsüz kaldığı olaylara tahammülü düşmüştür

    veya zaten tahammülü pek yoktur. Elinden geleni yapıp, yani kontrol edebildiği kadarını

    kontrol edip olağan güçsüzlük, çaresizlik ve kontrolsüzlüğüne teslimiyet göstermek, kontrol

    edemeyeceği kısmı sürece bırakmak yerine, tam da bu noktada kontrol etme isteğini kontrol

    etmesi mümkün olmayan alanlara yönlendirir ve bir kısır döngü içine girer. Örneğin depremin

    ne zaman nerede olacağını bilemeyiz ve bunu kontrol edemeyiz. Ama ev içindeki mobilyaları

    mümkün olduğunca sabitleyip olası zarar ihtimallerini azaltmaya çalışabiliriz. Bizi aşan

    kısmını da kontrol edemeyeceğimizi bilir ve hayatın akışına güvenmeye çalışarak kaygımızı

    takılmamayı deneriz. Fakat kaygı bozukluklarında kişi kontrol edemeyeceği kısmı

    bırakamadığı gibi onu hayatının tam da merkezine alır. Yine deprem örneğinden gidecek

    olursak kişi elinden geldiğince tedbir alıp gerisini sürece bırakmak yerine, kişi depremin ne

    zaman nerede olacağını ısrarla bilmek ister ve bu durumu kontrol etmek üzere aşırı ve gerçek

    dışı bilişsel(düşüncel) çabalara girmekten kendini de alıkoyamaz hale gelir. Bu bahsettiğim

    kontrol gerçekte mümkün olmadığına göre, kişinin içinden çıkamadığı çaresizlik,

    kontrolsüzlük ve güçsüzlükle belirgin bir kısır döngü içine girmesi kaçınılmazdır. Bu da

    kişinin zayıflık ve savunmasızlık algısını daha da güçlendirir ve kişi hayatın belki olağan

    olabilecek tehditleri karşısında bile artık olağandan daha fazla endişe içine girer. Bu durumla

    baş etmek için de yüzleşmek ve bazı zorlukları tolere etmek yerine, bir an önce rahatlama

    getirecek yollar arar. İşte bu arayış sonucunda da kişi bazen anlamsız olduğunu düşündüğü

    halde bazı rutinlerle (ocağı kapattığını tekrar tekrar kontrol etme, veya kötü bir şey olmasın

    diye 3 kez bir objeye dokunma… gibi) kaygı düzeyini azaltıp kontrolün kendisinde olduğunu

    hissedip rahatlamaya çalışır. Bir süre sonra bu rutin vazgeçilemez bir alışkanlık halini alır ve

    kişi eğer bu rutinden vazgeçerse başına tam da korktuğu felaketler gelecekmiş gibi düşünür.

    Aslında kişi de masaya üç kez tıklatmakla örneğin sevdiklerimizin ölümünü engelleme

    arasında hiçbir akılcı bağlantı olmadığını bilmektedir. Ama yine de bunu bir sorumluluk

    olarak görmektedir ve vicdanen rahatlayabilmek için bu rutine ihtiyaç duymaktadır.

    Kişi neden kontrol etmek ister ya da neden güvenemez?

    Bu soruların cevabı aslında kişinin kendi iç dünyasında gizlidir. Kontrol ihtiyaçtan

    geliştirilmiştir ve herkesin kontrol ihtiyacının altında farklı sebepler yatabilir. Örneğin kimi

    kişiler desteksiz kalıp hayatta tek başlarına olduklarını düşünürler. Bundan dolayı da “kimse

    bana yardım etmez, sorumluluklarımı atlamamak için, başarılı olmak için, kazanmak için,

    yetersiz kalıp yenilmemek için her şeyi kontrol etmeliyim ve asla güçsüz kalmamalıyım yoksa

    toparlayamam, onun için kontrol tamamen bende olmalı” gibi düşünebilirler. Kimi kişiler ise

    yaşadıkları zorluklar karşısında “ancak ben hayatımın kontrolünü kendi elime alırsam

    hayatıma istediğim gibi bir yön verebilirim” algısını geliştirirler ve kontrole sımsıkı sarılırlar.

    Kimi kişiler ise hayatlarında hiç yenilen veya güçsüz kalmayı deneyimlemedikleri için

    bundan ölesiye korkarlar ve bununla yüzleşiyor olmak istemezler, kimileri ise kaygının

    motive edici tarafını bir güç unsuru olarak görür ve kaygı olmazsa harekete geçmeyeceğinden

    endişe duyarlar. Kişinin kontrole bu kadar tutunmak istemesinde bu saydıklarımdan çok farklı

    sebepleri de olabilir. Dolayısıyla kişinin neden kontrole bu kadar sarıldığını anlamak için

    kişinin hayatını mümkün olduğunca derinlemesine irdelemek ve anlamak gerekecektir.

  • Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete/Kaygı Nedir?

    En genel anlamda kişinin herhangi bir fiziki, duygusal veya sosyal bir tehdide karşılık olarak

    verdiği tepkidir. Ankisyete kaygı olarak da adlandırılabilir. Kaygı aslında doğal ve yaşanması

    gerekli bir reaksiyondur. Çünkü kaygı sayesinde başımıza gelebilecek tehlikeleri değerlendirir

    ve kendimizi daha güvenli, daha istenilen pozisyonda tutmak için harekete geçeriz. Örneğin

    bir öğrenci sınavla ilgili kaygı duymazsa ders çalışmayacaktır, hatta sınavı bile umursamayıp

    belki soruları ciddiyetle anlamaya çalışmayacaktır. Sonuç olarak da sınavlarda

    sergileyebileceği performansın çok altında performans sergileyecektir ve ulaşabileceği daha

    başarılı pozisyonlara ulaşamayacaktır. Aynı şekilde günlük hayatımız için de düşünecek

    olursak yine kaygı sayesinde bazı koruyucu önlemler alabiliyor ve kendimizi koruyabiliyoruz.

    Kendimizi koruduğumuz şey kaza, yaralanma, hastalık gibi fiziksel bir tehdit olabileceği gibi,

    değersiz hissetmenin kaçınılmaz olduğu sağlıksız ilişkilerin duygusal zorluklarından ve sosyal

    ortamlarda aşırı uyumsuz ve aşırı dışlanan pozisyonda saplanıp kalmaktan da kaygı sayesinde

    korunabiliriz. Dolayısıyla kaygının belli bir düzeye kadar işlevsel ve hatta gerekli bir şey

    olduğunu söylemek mümkün. Fakat bir yere kadar kaygı bizim hayat kalitemizi artırırken,

    belli bir noktada sonra artık artan kaygı tam tersine hayat kalitemizi düşürmeye başlar.

    Aslında bu hemen her duygu için geçerli bir durumdur, bir yere kadar var olması işlevselliği

    artırırken duygumuz belli bir seviyeyi aşarsa işlevselliğimizi bozmaya başlar. İşte bu noktada

    “anksiyete bozuklukları” diye isimlendirilen problemler ortaya çıkar.

    Peki anksiyete/kaygı bozukluğu nedir?

    Yukarıda anlattığım şekilde kaygının olması gerekenden çok daha şiddetli, uzun süreli, ve

    daha sık yaşanması; bununla beraber kişinin hayat kalitesini düşürmesi ve işlevselliğini

    bozması kaygı bozukluklarına işaret eder. Kaygı bozukluklarının iki temel belirti boyutu

    vardır; biri ruhsal belirtiler diğeri de duygusal belirtilerdir. Ruhsal belirtiler: kişinin

    kontrolsüzlük, çaresizlik, sıkışmışlık, güçsüzlük algısıyla paralel giden bir bunaltı, iç daraltısı,

    kötü bir şeyler olacak hissiyatı, karamsarlık ve yoğun endişe halleridir. Bununla eş zamanlı

    olarak da kişi bedensel olarak da nefes daralması, kalp çarpıntısı, kan basıncının yükselmesi,

    el ve ayaklarda soğuma, terleme, titreme, mide bulantısı, baş dönmesi gibi etkileri yoğun

    şekilde yaşar. Kişi hem bu duygusal hem de bedensel semptomları kontrol edip

    dindiremediğinden dolayı kontrolsüzlük algısı iyice artar, hatta çoğu durumlarda kişiler

    çıldıracaklarını düşünürler. Bu da kişinin yaşadığı paniği daha da arttırır ve durum tahammül

    edilemez bir kısır döngü halini alır. Bu durum ataklar şeklinde gelebildiği gibi kişinin

    hayatının rutin bir parçası halini de alabilir.

  • Sınav kaygısı

    Sınav kaygısı

    Sınav Kaygısı, kişinin öğrenilen bilgisini sınav esnasında etkili bir biçimde kullanmasını engelleyen ve bu sebeple başarısının düşmesine neden olan durumdur. 
    Bu kaygı, orta düzeyde kaldığı sürece faydalıdır. Öğrenciyi motive eder, hedefleri için çabalamasını sağlar. Ancak aşırı ve yüksek kaygı başarısızlığa neden olur. 
    Sınav esnasında aşırı dikkat dağınıklığı, bilinen konuları hatırlamakta güçlük, unutkanlık, kötü senaryolar içeren düşünceler gibi zihinsel belirtiler, güvensizlik, çaresizlik, heyecan, gerginlik, sinirlilik gibi duygusal belirtiler, ders çalışmayı ya da sınavı yarıda bırakma, sürekli ders çalışmayı erteleme sınava girmeme gibi davranışsal belirtiler, baş ağrısı, sabahları yorgun kalkma, iştahsızlık, uyku problemleri gibi fiziksel belirtiler sınav kaygısına işaret olabilir.
    Sınav kaygısının en genel sebebi öğrencinin ya da ailesinin sınava yüklediği farklı anlamlardır. Öğrenci sınava ailesine karşı bir borç, kendini ispat, iyi bir evlat olduğunu kanıtlama gibi anlamlar yüklediği zaman kaygı seviyesi olması gerekenin çok üzerine çıkmaktadır. 
    Sınav kaygısının en sık karşılaşılan sebebi ise sınava yeteri kadar hazırlanamamış olmaktır. Sınav vakti yaklaştıkça sınav kaygısına işaret eden belirtileri daha yoğun bir şekilde gözlemleyebiliriz.
    Sınava hazırlanmaya geç başlanılması, konuların yetiştirilememesi veya zamanında başlansa dahi etkin bir çalışma yapılamaması, mükemmeliyetçi bir düşünce yapısı, hatasız olma isteği sınavda motivasyonun düşmesine neden olacaktır ve beraberinde de başarısızlığı getirecektir. 
    Öte yandan ailenin sınava yüklediği anlam, gerçekleşmesi güç hedefler, öğrenci üzerinde yoğun bir baskı oluşturacak ve bu da sınav başarısını direkt olarak etkileyecektir. 
    Sınav kaygısını yenebilmek adına sınavdan önce ve sınav esnasında yapılacak ufak değişiklikler faydalı olacaktır.
    Sınavdan önce yapılacak hazırlıkların temelinde “doğru çalışma” yatar. Bilgi eksikliğini en aza indirmek sınavda daha huzurlu olmanızı sağlayacaktır. 
    Sınav vakti yaklaştığında çalışma temposunu arttırmak çoğu zaman faydadan çok zarar getirir. Bu süreçte aşırı yüklenme, bilginin depolanmasından ziyade kaygının yoğunlaşmasına neden olur.
    Sınavın anlamı doğru değerlendirilmelidir. Sınav sadece sizin o konu hakkındaki bilginizi ölçer, kim olduğunuzu değil. Sizi siz yapan değerler ise sadece o konular değildir. O sınavdaki yetersizliğinizi örtebilecek bir çok iyi özelliğiniz olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Sınav sonucu değerlendirilirken kendinizi sadece bir öğrenci olarak değil aynı zamanda ailenizin bir çocuğu, iyi bir sporcu ya da iyi bir sanatçı olduğunuzu da hatırlayın. 
    Düşünce yapınızı mümkün olduğunca olumlu tutmaya çalışın. “Ben bu sınavı geçemem” “Ben başarılı olamayacağım” ya da “başarısız olursam aileme ne derim” gibi düşüncelerin yerine daha pozitif düşünceleri aklınıza getirin. Kendi yetersizliklerinize odaklanmak yerine olumlu özelliklerinizi ön planda tutmaya çalışın ve başarabileceğinize inanın.
    Sınavdan önce uykunuzu yeterli bir şekilde almaya özen gösterin. Sınava olabildiğince dinç ve dinlenmiş olarak girin. Sabaha kadar o sınava çalışmak belki 1 ya da 2 konuyu daha bitirmenizi sağlayacaktır ancak sınav esnasında çok iyi bildiklerinizi kaygı ve yorgunluk sebebiyle yapamamanız olarak geri dönecektir. 
    Hayatta başarılı ve mutlu olmanın tek yolunun bu sınav olmadığına inanın. 
    Aileler de bu konularda çocuklarına destek olmalıdır. Başta da söylediğimiz gibi, orta seviyede kaygı başarı için gereklidir. Tamamen boşvermiş bir yapı sergilemek de faydalı olmayacaktır ancak sınavın önemi vurgulanırken öğrencilerin gözleri çok korkutulmamalıdır, alternatiflerin olduğunu da bilmeleri gerekmektedir.
    Aileler çocuklarından beklenti içine girerken gerçekçi beklentiler içinde olmalıdır. Her çocuğu avukat ya da doktor olacak diye yetiştirmek maalesef  oluşan yoğun kaygı sebebiyle ters tepmektedir. Çocuğun limitlerinin üzerinde bir sonuç elde etmesine karşın ters bir tepki görmesi özgüvenini, kendine olan inancını ve değerlerini direkt olarak kıracağı gibi bir sonraki sınavda da üzerinde çok yoğun bir baskı oluşmasına neden olacaktır. 
    Başka çocuklarla kıyaslamak da bu dönemde kaygıyı son derece arttıran davranışlardır. Her kişinin yetenekleri farklıdır. Komşunun kızının sınavdan 90 alıyor olması sizin çocuğunuzun da 90 alması gerektiği anlamına gelmemektedir. Ya da büyük oğlunuzun mühendis olmuş olması diğer çocuğunuzun da o yönde yatkınlık göstereceğine işaret değildir.
    Sınav esnasında öncelikle bilinen sorulardan başlamak motivasyonu arttıracaktır. Başarabildiğinizi, yapabildiğinizi görmek sınavın kalan kısmında sizin için itici bir güç olacaktır. 
    Aklınıza negatif düşünceler gelirse bu düşünceleri bir an önce uzaklaştırmaya çalışın. Gözlerinizi kısa bir süreliğine kapatın, bir kaç kez derin nefes alın ve aklınıza güzel anılarınızı getirin. Bu sınavdan alacağınız not ne olursa olsun ailenizin yine de sizi seveceğini aklınızdan çıkarmayın. 
    Hayatın bize ne getireceği bilinmez. Sadece ipuçları vardır önümüzde. Ama sizi mutlu edecek bir yaşantının hangi üniversiteden ya da hangi bölümden geleceğini asla kestiremeyiz. 
    Bu değişiklikler işe yaramıyorsa ya da uygulanamıyorsa, kaygı çok ileri seviyelere taşındıysa, depresyon, anksiyete gibi ruhsal bozukluklar ortaya çıkıyorsa ve genel işlevselliği etkiliyorsa, davranış bozuklukları gözlemleniyorsa psikiyatrik destek almak bu dönemde faydalı olacaktır. 

  • SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    Sınav kaygısı konusunda aileye söyleyebileceğimiz ilk şey kaygının doğal bir duygu olduğunun bilinmesidir. Milyonların girdiği ve sadece on binlerin kazanabildiği bir sınavda kaygı duymamak imkansızdır. Yine şu da bilinmelidir ki kaygı duymadan sınav kazanılmaz. Ancak, buraya kadar bahsettiğimiz kaygı normal ve sınava giren her öğrencinin yaşadığı bir kaygıdır.

    Üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanan gençlerin yaşadığı kaygının iki sebebi vardır. Birinci sebep, gerçekçi ve akılcıdır. Sonuçları hayatın akışını etkileyecek büyük bir yarışta yer almaktan kaygı duymak doğal ve yerindedir. Ancak ikinci sebep, birincisi kadar gerçek ve akılcı değildir. “Anneme babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım’’ gibi düşünceler sınava hazırlanan öğrencinin kaygısını artırır.

    Anne-babanın çok küçük yaşlardan itibaren çocuğundan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmek, olumsuz sıfatlarla nitelemek (haylaz, tembel, sorumsuz, yavaş, pısırık vb.) çocuğun kendine olan güvenini azaltır.

    Psikolojik bir problem niteliğinde sınav kaygısı yaşayan öğrencinin bu kaygıyı yaşamasının nedeni şu şekilde özetlenebilir:

    1. Genç kendisiyle ve sınavla ilgili olumsuz veya yanlış bir değerlendirme içine girmiştir. Kaygı yaşayan öğrencinin düşünce yapısı kendisiyle veya sınavla ilgili şu düşüncelerin içinde olduğu görülecektir:

    Kendisiyle ilgili:

    “Sınavı kazanabilecek kadar zeki ve çalışkan bir kişi değilim.”

    “Herkes benden daha fazla çalışıyor.”

    “Başarılı olamayacağım.”

    “Başkalarından daha başarılı olmalıyım, ancak bu şekilde değerli bir insan olurum.”

    Sınavla ilgili:

    “Bu sınav benim değerimi ve yeteneklerimi belirleyecek.”

    “Sınavda başarısız olursam çok kötü bir hayat yaşayacağım.”

    “Bu sınav hayatta başarılı olmanın tek yoludur.”

    2. Her türlü olayı, olumsuz veya hatalı düşünceler açısından değerlendirmekte ve en küçük olumsuzlukları bile bu olumsuz düşüncelerin doğruluğunu kanıtlayan önemli deliller olarak görmektedir.

    Örneğin:

    “Deneme sınavında yanımda oturan öğrenci sınavı benden önce bitirdi, ben ise çok yetersizim.”

    “Herkesin çözdüğü soru sayısı benimkinden fazla, ben bu sınavı kazanamayacağım.”

    “Deneme sınavında istediğim puanı alamadım, zaten sınavlarda hep başarısız oluyorum, sınavı kazanamayacağım.”

    Sınava hazırlanan bir gencin ailesine düşen görev; bu şekilde oluşan bir kaygıyla baş etmeye çalışmaktan daha çok kaygıya sebep olacak davranışlardan kaçınmaktır. Çünkü çoğu zaman kaygıya sebep olan düşünme biçimleri ailenin ve çevrenin etkisiyle oluşmaktadır.

    Bu noktada ailelere şu hususlara dikkat etmelerini öneriyoruz

    1. Kaygı bulaşıcı bir duygudur

    Kaygının oluşmasında öğrencinin yaşadığı toplumsal koşullar etkilidir. Örneğin; yolda yürürken çevrenizdeki diğer insanların birden sağa sola kaçıştığını ve paniklediğini görseniz nedenini bilmeseniz de sizde de panik ve kaygı başlar. Bunun gibi kimi durumlarda

    öğrenciden daha fazla kaygı yaşayan anne babalar farkında olmadan çocuklarının da kaygılanmalarına neden olabilirler.

    2. Olumsuz mesajlar vermeyin

    Çocuğunuzun çalışma isteğini artırmak için kaygıyı artırıcı yaklaşımlardan kaçının. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın.” “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın.”, “Amcanın oğlu … üniversitesini kazandı, bakalım sen ne yapacaksın.”aman bizi mahcup etme” gibi yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmediği gibi kaygı düzeyini yükseltir.

    3. Çocuğunuzun sınırlarını zorlamayın

    Kendi özlemlerinizle çocuğunuz sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuz kazandığı takdirde yüksek puanlı bir bölümü okuyabilir veya mezun olduğunda mesleğinde çok üst noktalara gelebilir. Ancak, çocuğunuzun kapasitesi yüz binlerce kişinin girdiği bir sınavda bu kadar yüksek bir başarı yakalamak için yeterli olmayabilir.

    Bununla beraber içinizden veya yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz veya yeteneksiz” olduğunu düşünmeyin, çünkü nasıl olsa bunu hisseder veya duyar. Üniversiteyi kazanması için öğrenciye baskı yapılıp beklentiler içinde olunmaması gerekir.

    4. Öğrenci sınavda başarılı olamazsa yaşayacağı durumu bir ceza gibi göstermeyin

    “Eğer kazanamazsan, falan okula gidersin.” veya “eğer …… fakültesine giremezsen şu fakülteye girer ancak filan olursun.” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine imkan bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar, çocuğun hayatı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendisine olan güveni de temelden sarsar.

    5. Birbirinize bağlılığın amaç, sınavın araç olduğunu unutmayın

    Çocuğunuzun ders çalışması ve sınavda başarılı olması uğruna onunla ilişkilerinizi tehlikeye atmayın. Eğer çocuğunuzla ilişkileriniz iyi ve yumuşak ise ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ile sorumluluklarını hatırlatabilirsiniz. Çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi değilse çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin.

    6. İyinin düşmanı mükemmeldir

    Sizin beklentileriniz; çocuğunuzun mükemmel olması olabilir. Ancak bu iyiye sevinip mutlu olmanıza engel olmamalıdır. Öğrenci bir dönem okulda takdirname almamış olabilir ama bu onu aldığı teşekkür belgesinden dolayı tebrik etmeniz için bir engel değildir. Zaman zaman anne-babanın gencin zayıf noktalarını dile getirmesi kendilerine olan güveni sarsmakla beraber aile içi çatışmalara da yol açabilir. Bu nedenle ebeveynin gencin olumlu yanlarını ön plana çıkartarak, olumsuz davranışlarında ise onu kırmadan ve olumluya yönlendirecek uyarılarda bulunması daha yararlı olacaktır.

    Sınavla ilgili olarak, gencin değerini sınavdaki başarısıyla eş tutmak, sonuçlarla ilgili olarak korkutmak, tehdit etmek, “sen hele bir kazanama, o zaman görüşürüz” ya da “kazanamazsan arkadaşlarının yüzüne nasıl bakarsın, aile dostlarımızın hepsine rezil oluruz” gibi ifadeler gencin motivasyonunu değil kaygısını arttırır. Genç, ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler. Bu da öğrencinin kaygısını arttırır. Kaygısı artan, sınava olduğundan farklı anlamlar veren öğrenciler için her sınav bir “Kriz”dir. Bu duygularla sınava hazırlanan genç, her bir sınavı, hatta her bir çalışma testini, kazanılması gereken bir savaş olarak görecek, yapamadığı her bir soruyu kaybedilmiş bir savaş olarak yorumlayacaktır.

  • Kaygı ile Baş Etme

    Kaygı ile Baş Etme

    Merhabalar..Bugün ki konumuz Kaygı ile baş etme.Öncelikle yazımıza korku ve kaygının farkları ile başlayalım.Kişi korku duyduğu konudaki tehdidi bilirken, bu durum kaygıda belirsizdir.Yani kişi korkuda tehlikenin kaynağını  bariz bilir iken kaygı da bu kaynak yoktur.Buna karşın son yıllarda araştırmacılar daha belirgin bir fark öne sürüyor.Bu araştırmacılara göre korku otonom sisteminin  ‘’savaş ve ya kaç’’ tepkisini etkinleştiren bir duygu iken kaygı daha dağınık ve nahoş olan duygu ve bilişlerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesi olarak yorumlanıyor.Kaygının  temel ve en belirgin özelligi insanı yetersizleştiren düzeydeki gerçek ve rasyonel olmayan  inanışlardır. Kişi üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.Kişi bir çok olay ve konuda aşırı üzüntü ve endişe duyar.
    *Kaygı ile baş etmek için bir çok yöntem ve terapi vardır. Öncelikle kişi kaygısının  çarpıtılmış ve abartılmış nedenini gerçege yaklaştırmalıdır.Kişiyi kaygıya sokan problemler ve durumlar belirlenmeli, bunları ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalıdır.Yani kişi öncelikle degiştirmek istedigi davranışı hedeflemelidir.
    *Kaygılar ve korkular en azdan en çoğa dogru derecelendirilmelidir.
    *Kaygı duyulan konu hakkında kişi kafasındaki kaygıyı netleştirmek için ‘çünkü’ kelimesine başvurabilir. Örnegin; ben şu an çok kaygılıyım çünkü birazdan benim için önemli olan bir mülakata girecegim. Diger yandan, kişi kendini ödüllendirmeyi bilmelidir. Örnegin, insanların önünde konuşmakta kaygı duyan bir kişi yaptıgı bir seminer sonrası kendisine ‘Kaygıma rağmen ben insanların önüne çıkabildim ve konuşabildim.Kendimle gurur duyuyorum’ diyebilmelidir.
    *Kişi kafasındaki olumsuz düşünceleri belirlemelidir. Kişi olumsuz düşüncelerini belirleyince bu düşüncenin hangi duygu ile (yetersizlik,değersizlik,çaresizlik) bir bağlantısı olduğunu anlar.Daha sonra bu duygu kendisine mi ait yoksa bir başkası tarafından mı ona empoze edilmiş buna bakar. Duygunuzu ne kadar çok spesifikleştirir ve  sesli söylerseniz (başkasına ya da kendinize) duygunuz o kadar çabuk boşalır.
    *Kişi kaygı yaratan negatif düşünce ve duygunun tüm avantaj ve dezavantajlarını gerçekçi bir şekilde listelemelidir.Kişi negatif düşüncelerini destekleyici deliller bulmalıdır.
    *Kendinize sorun; negatif düşüncem/olaylar gerçekleşirse ne olur,ardından daha iyi ve daha kötü ne olabilir,bunlar gerçekleşirse neler yapılabilir?
    *Bu standartı başkaları için de uygular mısınız bir de buna bakın. Yani sizin kaygı duydugunuz şeyi başkası size getirse onu ne kadar mantıklı bulurdunuz? 
    Öte yandan;fiziksel olarak gösterdiginiz tepkiler sizi psikolojik olarak da etkiler. Örnegin 1 dakika içinde hızlı nefesler alıp verin, kalbinizin de hızlı çarpmaya başladıgını ve endişeli hissetmeye başladıgınızı farkedersiniz. Bu nedenle kendimizi kaygılı hissettigimiz an fiziksel olarak da kendimizi gevşetecegiz. Bunu derin nefesler, açık hava yürüyüşleri sakin müzikler dinleyerek yapabiliriz..Faydalı gelmesi ümidiyle..

    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile denetlenemeyen aşırı endişe hali hissediyorsanız, yakınlarınızca “aşırı evhamlı” olarak tanınıyorsanız, nedensiz yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü yaşıyorsanız, baş ağrısı ve kas ağrılarınız varsa, tahammülsüzlük, sersemlik hissi, sıcak basma, titreme, terleme gibi fiziksel yakınmalarınız varsa, uykuya dalamıyor veya gece sık sık uyanıyorsanız kaygı (anksiyete) sorunu yaşıyor olabilirsiniz. Anksiyete yaşayan kişi bu durumu genellikle “kötü bir şey olacakmış hissi”, “hoş olmayan bir endişe hali” ya da “nedensiz bir korku” şeklinde ifade eder.

    Kaygı veya endişe, deneyimlediğimiz gerilim, bunaltı ve sıkıntı halidir. Hafif kaygı yaşamın normal bir parçasıdır. Birçoğumuz günlük yaşamda değişik konularla ilgili kaygı duyuyoruz. İş stresi, trafik, sınavlar, sağlık sorunları, para, çocuklar ve aileyle ilgili sorunlar birçok insanı kaygılandırıyor. Okulun ilk gününde, sevgili ile buluşulacak ilk randevuda ya da yeni bir durum ile ilk karşılaştığımızda anksiyete duyulması normaldir. Aslında kaygı, bir ölçüde bizim günlük sorunlarla baş edebilmemiz için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike durumunda da hızlı karar vermemize yardımcı olur, dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Normalde bu tür kaygı hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir. Ancak kaygı hali çok hafif bir tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine kadar varan değişik yoğunluklarda yaşanabilir. Kontrol dışına çıkıp kişinin hayatını aksatmaya başlatıyorsa zamanla azalmak yerine şiddetleniyorsa iyice ilerlemiş demektir. Sürekli ve durumla uygun olmayan aşırı bir endişe durumu söz konusudur. Bu kişiler her durumda olası en kötü sonucu düşünürler, her şey kendi denetimlerinin dışındadır. Bu durumda bir uzmandan yardım almak gerekir. Eğer kaygı ve endişeleriniz hafif düzeydeyse aşağıdaki önerilerimle kaygınızı azaltabilirsiniz. Yazının sonundaki hipnomeditasyon telkinlerini kaydedip 21 gün dinlerseniz endişelerinizin uçup gittiğini, onları kontrol edebildiğinizi göreceksiniz.

    Kaygı bozukluğu her 100 kişinin 30’unda yaşamlarının bir döneminde görülebilir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görülür. Vakaların yarısından çoğu çocukluk ve erişkinliğe geçiş döneminde başlamaktadır. Stresler, kaygı gelişiminde önemli rol oynar. Endişe, evham, kaygı, korku hisleri sinir uçlarımızdan Adrenalin ve Kortizol adlı stres hormonları salgılanmasına yol açıyor. Bu maddeler kalbimizi daha hızlı çarptırır, tansiyonumuzu yükseltir, çarpıntı, titreme, terleme, bunaltı hissi, nefes alamama, boğuluyormuş gibi hissetme gibi belirtilere neden olur. Aynı maddeler damarlarımızın iç duvarını da etkileyip bozabilir. Kaygı, endişe hali uzun sürerse kalp krizi, diabet, felç riski artar. Johns Hopkins tıp fakültesinden Prof.Dr.Una McCann, anksiyete ile oluşan çarpıntı, kalpte oluşan ritm bozukluğu ve yüksek tansiyon nedeniyle kalp hastalıkları riskinin arttığını söylüyor.

    Anksiyete ve kalp krizi bağlantısı hakkında yapılan ve Amerikan Kardiyoloji Derneğinin saygın bilimsel dergisi JACC ‘da yayınlanan araştırmada, 50 bin kişinin sağlık durumları 37 yıl boyunca izlenmiş. Bu süre içerisinde anksiyete bozukluğu olanların olmayanlara göre 2,5 kat daha fazla kalp krizi geçirdiği ortaya çıkmış.

    Anksiyetesi olanlarda uyku problemi de sıkça görülmektedir. Son birkaç yıl içinde yapılan araştırmalar uyku düzensizliklerinin kalp hastalığı riskini artırdığını göstermiştir.

    Özellikle çocukluk dönemi ve ergenlik döneminde başlayan kaygı bozuklukları yavaş ve sinsi bir gelişim gösterebilir. Kaygı Bozuklukları, genellikle geçmişte yaşanan bir olaydan kaynaklanır ve bir olaya duyulan tepki şeklinde kendini gösterir. Bilinçaltındaki çelişkilerden kaynaklandığı için kişi duyduğu huzursuzluk ya da korkunun nedenlerini bilemez. Annenin gerilim ve kaygısının önemli olduğu anne ile sağlıklı bir bağlanmanın olmadığı düşünülmektedir. Birçoğunda yüksek bir oranda anne baba ayrılığı olduğu gözlenmiştir. Zorlu bir çocukluk dönemi geçirmiş olabilirler. Yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı belirlenmiştir.

    Kaygı ve endişelerden kurtulmak için:

    1- Kaygı ve endişelerinizin hangi olaydan kaynaklandığı ile ilgili düşünün,

    2- Kaygıya yol açan etkenlerle yüzleşin

    3- Düşünce biçiminizi değiştirin,

    4- Aynı anda bir çok işi yapmamaya çalışın.

    5- Derin nefes alıp verin. Bu, Endorfin (vücudun yaptığı doğal Morfin) salgısını arttırarak sizi rahatlatır.

    6- Kaygıyı artırabilen kafeinli maddeleri (çay, kahve, kola) azaltın.

    7- Beyni sakinleştiren GABA adlı kimyasalı arttıran 1 bardak Kefir veya 1 kase yoğurt tüketin.

    8- Endişe savar hormonumuz olan Serotonin ( Mutluluk hormonu) i arttırmak için 1 avuç Kabak çekirdeği yiyebilirsiniz.

    9- Sinirleri ve kasları gevşeten Magnezyum içeren gıdalar tüketin( Ispanak, pazı, badem gibi)

    10- Sinirleri güçlendiren, Serotonin yapımını arttıran B6 vitamini tüketin ( muz, balık, yumurta, tavuk, bezelye veya havuç tüketin)

    11– Gevşemeyi öğrenin. Hipnomeditasyon,Yoga,Nefes teknikleri gevşemenize yardımcı olabilir. Ayrıca Hipnoterapi,Psikoterapi yöntemleri de endişelerinizin gerçek nedenlerini bulup çözmenize yardımcı olabilir.