Etiket: Kaygı

  • OKULA UYUM

    OKULA UYUM

    Okulların açılmasının üzerinden belli bir süre geçmesine rağmen bazı çocukların hâlâ okula gitmede isteksizlik gösterdiğini, ebeveynlerinden (özellikle de anneden) ayrılmada zorluk yaşadığını, hatta bu duruma bir takım fiziksel belirtilerin de (mide bulantısı, kusma, karın ağrısı gibi) eşlik ettiğini görebiliyoruz. Okul açıldıktan sonra ilk 1 ay, birçok çocukta bu belirtileri gözlemleyebiliriz ve bunu olağan olarak karşılayabiliriz. Fakat bazı çocuklarda bu durum bu süreyi bile aşabilmekte ve çok ciddi sıkıntılar doğurabilmektedir. İşte biz buna “uyum sorunu” diyoruz.

    Bazı çocuklar anne ve babadan, özellikle de anneden ayrılmakta çok büyük zorluk yaşarlar, bu çocukların kaygı düzeyleri çoğunlukla ortalamanın üzerindedir. Daha önce hiç bulunmadıkları bir ortamda bulunmak (okul) ve daha önce hiç görmediği insanlarla beraber olmak (öğretmen ve diğer öğrenciler gibi), bu çocuklar için sıkıntı ve huzursuzluk veren bir durumdur. Onlara güven veren birinin (örneğin annenin) hep yanlarında kalmasını isterler, bu isteklerini yerine getirebilmek için de çok çeşitli yollara başvurabilirler (ağlamak, sabah kalkmak istememek, vb.). Fakat unutulmamalıdır ki çocuk o anda, o kaygıyı gerçekten yaşamaktadır ve bu kaygıyla baş etmekte güçlük çekmektedir. Biz bu kaygıyı da “ayrılma kaygısı” olarak adlandırıyoruz. Bu kaygı çoğunlukla, kendine kötü bir şey olacağı endişesi ve genelde bağlı olduğu annesine kötü bir şey olacağı endişesini kapsamakta ve çocuğun düşünceleri bu iki endişe arasında gidip gelmektedir.

    Peki, bazı çocuklar bu problemi yaşamazken ya da çok hafif düzeyde yaşayıp sonra uyum sağlayabilirken, bazı çocuklar neden bu problemi yoğun düzeyde yaşamaktadır? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur aslında. Çocuğun mizaç özellikleri, anne ve babanın çocuğa karşı tutumu, evde kalan ve kendisinden küçük bir kardeşinin olması, kuralsız ve sınırsız bir evde yetişmiş olma ve bir takım olumsuz çevresel faktörler çocuğun bu yoğun kaygı problemini yaşamasında etkilidir. Örneğin çocuğa karşı aşırı koruyucu bir tutum içerisinde olmak; çocuğun bir sorunla karşılaştığında nasıl baş edebileceğine dair bir beceri geliştirmesine engel olduğu gibi, anne ve babaya karşı aşırı bağımlı olmasına da neden olur ve anne-baba olmadan yeni bir ortama girmek bu çocuklar için yoğun kaygı sebebidir. Çocuğun yetiştiği evde hiçbir sınırın ve kuralın olmaması da okula uyum sağlamayı zorlaştıran diğer bir etkendir. Çünkü okul ortamı belli sınır ve kuralların olduğu, çocuğun bir takım sorumlulukları almasını gerektiren bir ortamdır ve çocuğun böyle bir düzene alışkın olmaması da kaygı ve uyum sorunu yaşamasına, okulu reddetmesine neden olacaktır. Bunların dışında bazı çocuklar daha kaygılı, endişeli bir mizaca da sahip olabilirler ve onlar için yeni bir ortama uyum sağlamak daha uzun ve zor olabilir.

    Neler yapılmalı?

    • Uyum sorunu yaşayan ve okula gitmeyi reddeden çocukların kaygı ve korkusunu anlamak, onlara zorlayıcı bir tutum içerisinde olmamak yapılması gerekenlerin başında gelmelidir. Çocuk anlaşıldığını, yargılanmadığını hissederse çözüm üretme yoluna gidebilir ve uyum sağlama sürecini hızlandırabilir. Ayrıca çocuğunuzun kaygı ve korkusunun altında yatan sebebi anlamak, ebeveynler olarak sizin de uygun olan çözümü üretmenizi sağlayacaktır.

    • Çocuğu okula aşamalı olarak, yavaş yavaş alıştırmak da yapılması gereken bir diğer şeydir. Kaygıları ve korkuları olan bir çocuğu bir anda okulda tek başına bırakmak, anneden birden bire ayırmak ve çocuğu buna zorlamak doğru bir yöntem değildir. Örneğin annenin belli bir süre çocuğun yanında, sınıfta kalmasına izin vermek, sonrasında anneyi aşamalı olarak uzaklaştırmak çocuğun yaşadığı kaygıyı azaltacaktır. Çocuğa “yaşadığın korkuyu ve kaygıyı anlıyorum ve sen hazır olana kadar senin yanında olacağım” mesajını vermek önemlidir. Eğer çocuğa bahçede onu bekleyeceğinizi söylediyseniz, gerçekten beklemeli, teneffüslerde onu ziyaret edeceğinizi söylediyseniz gerçekten ziyaret etmelisiniz ki çocuk güven duygusunu oluşturabilsin ve korkularıyla baş edebilsin. Kısacası çocuğunuza verdiğiniz sözleri tutmanız çok önemlidir.

    • Çocuğunuz okuldan geldikten sonra sizinle paylaştığı şeyleri ilgiyle ve dikkatle dinleyin. Bu süreçte çocuğunuzun kaygı ve korkusu hakkında daha çok bilgi sahibi olabilir ve ona yardımcı olabilirsiniz. Fakat çocuğunuzu konuşmak için zorlamayın, konuşmak istemezse ısrarla okulla ilgili sorular sormayın. “Korkacak bir şey yok, neden korkuyorsun ki?” gibi söylemlerden kaçının, başkasıyla kıyaslamayın, bu söylemler çocuğunuzun aynı zamanda suçluluk ve yetersizlik duygusu hissetmesine de neden olabilir. Onu anlamaya çalışmanız yeterli olacaktır.

    • Bazen çocukla beraber anne ve babaların da kaygı yaşadıklarını ve bu kaygılarını çocuklarına yansıttıklarını da gözlemleyebiliyoruz. Bu süreçte ebeveynlerin sakin ve sabırlı olmaları, çocuğun kaygısını anlamaları fakat o kaygıyı yüklenmemeleri önemlidir. Çocuk anne ve babasının da kaygılandığını görür ve hissederse kendi kaygısıyla baş etmekte daha da zorlanacaktır.

    Bütün bunları uygulamanıza rağmen ve 1 ayı geçkin süredir çocuğunuzdaki kaygı düzeyinde azalma olmadığını görüyorsanız ve belirtilerin git gide artış gösterdiğini düşünüyorsanız bir uzmandan yardım almakta lütfen gecikmeyiniz.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    sınav kaygısı: Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sonucunda öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmaması ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı durumudur. Bu durum kişinin sınava hazırlanmaya başladığı dönemde de başlayacağı gibi, sınava yakın dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir… ,

    Bu durum çoğu zaman sadece öğrenciyi etkilemekle kalmamakta aynı zamanda aileyi de etkilemektedir.

    Öğrenci ve aileyle yapılan görüşmlerle sınava bbakış açıları yeniden ele alınarak daha vverimli bir sınava hazırlık ve sınav süreci yaşanması hedeflenir.

    stresle baş etme: stres dönemleri hayatın her evresinde olan daha çok yaşadığımız olaylara değilde olayları yorumlama şeklimize bağlı olarak hayatımızı etkileyen süreçlerdir. Çoğu zaman ilerlemek ve hayat dair birşeyler yapmak ve sorunları aşmak için motive edici özelliği olmakla birlikte aşırı olduğu zaman kişinin baş etme becerilerini engelleyen bir durum da olmaktadır. Bu gibi aşırı durmlarda alınacak profosyonel yardımlarla kişinin stresli dönemleri daha rahat atlatması ve oluşacak olumsuzlukların önüne geçilmesi sağlanır.

    evlilik ve boşanma: evlilik kişilerin hayatlarında yaşadıkları önemli süreçlerden birisidir. Çünkü roller , hayata dair beklentirlerin ben olmaktan çıkıp biz olduğu bir sürece girilmektedir. Kişiler bu sürece uyum sağlayamadıklarında da sorunlarla karşılaşabilmekte ve hatta bu sorunları giderebilmek adına evliliklerine son verebilmektedirler. Her iki süreçte bazen kişler için yıpratıcı olmaktadır. Bu dönemlerde alınacak karaların sağlıklı verilmesi için alınacak danışmaklık kişilerin bu süreci daha sağlıklık bir şekilde atlatmasına yardımcı olmaktadır.

    ergen sorunları: hem çocuklarımızı hem de ailelerini yakından ilgilendiren bir dönem. Ergenlik kişinin çocukluktan , anne babaya bağımlı olduğu dönemlerden yetişkin olmaya , ayrı bir birey olmaya geçiş süreci olup kişinin ikinci doğumu olarak ta görülebilir. Yetişkinlikte yaşanacak süreçlerin temelinin oluştuğu dönemdir. Kimi zaman sancılı geçen bu süreçte hem ergene hem de aileye verilecek danışmanlık onların bu süreçleri daha bilinçli, farkında olarak ve sağlıklı geçirmelerine yardımcı olmaktadır.

    Terapiler: Terapilerle kişilerin günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlar , bu sorunlara karşı geliştirdikleri çözüm yöntemleri ve sonuçları ele alınarak, kişinin ruhsal durmuna etki eden olumsuzlkar düzenlenmeye çalışıkır. Gerekl aile , gerek ilişki gerekse yaşama karşı bireysel olarak hissedilen zorluklar anlamlandırılır ve bbu durumlar karşısında kişinin farkındalığı arttırlır. Olayları algılamma yorumlama ve tepkilerinin nneden ve sonuçalrının farkına varması sağlanır.

    bireysel psikoterapi : kişinin kendisini daha iyi tanımasına , sorunlara karşı dahah etkili çözümmler geliştirmesine , önemli karakalar alaıbilme becerisi artırılarak zorlukların üsteisnden gelmesi sağlanır

    cinsel terapi: çiftlerle yapılan görüşme ile sağlıklı bir cinsel yaşantı ve cinselliğe bakış yeniden yapılandırılırken, davranışçı ödevlerle sorun olan alanlar düzeltilmeye çalışılır.

    evlilik ve çift terapileri: ilişkler tek taraflı olmayıp her zaman sorun yaşanma ihtimalleri yüksel olan yaşam denneyimlerimizdir . bura da önemliolan sorunların olup olmammamsı değil sorunlar kaşısında kişilerin göstredikleri tepkiler ve rollerinin ilişkiyi yaşayanlar tarafındann fark edilmesidir.

    aile terapisi: aileyi oluşturan bireylerinetkileşimlerinde yaşadıkları sorunların çözümlendiği terapi süreçleridir. Aynı zamanda psikolojik bir rahatsızlık tespit edilen bireye aile içi dengelerin düzenlenmesi yolu ile de yardımcı olunduğu bir süreçtir.

    Hastalıklar:

    Cinsel işlev bozuklukları:

    Vajinismus: Halk arasında ilk gece korkusu olarak ta bilinen vajinismus, bayanların cinsel birleşme sırasında aşırı korku yaşaması sonucu vajinanın grişindeki kaslarda kasılma olması ve bu kasılmaya bağlı ilişkiye girememe yada çok ağrılı ilişki olması durumudur. Korkunun altında yatan vajinanın penis için küçük olduğu ve ilişkiye gireceği zaman canının çok yanacağı, vajinada yırtılma olacağı gibi baş edemeyeceği bir durumla karşı karşıya kalma düşüncesidir. Bu kaygı okadar şiddetli olur ki çoğu zaman partneri itme veya aşırı kasılma olur. Kasılma vajina girişinde olabileceği gibi tüm vücudu kapsayacak şekilde de olabilir. İlişkiye girememe bir süre sonra eşte sertleşme sorunları ve isteksizliğe neden olabilir. Bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmeyen çiftler karşılkılı yetersizlik duygusu ile sık sık çatışmalar yaşayabilirler. Ailelerin çocuk beklentisi, çiftlerin iyi eş olma beklentileri çiftler üzerinde baskı oluşturdukça kaygı seviyesi daha da artabilmektedir. Doğru uzman ve duğru davranışçı terapi ile %100 tedavi şansı olan bir durum olmakla birlikte yanlış yaklaşımlar evliliğin sonlanması ile sonuçlabilmektedir.

    Ereksiyon problemi: ilişkiye girmeye yetecek düzeyde sertleşmenin sağlanamaması erektil disfonksiyon olarak tanımlanmaktadır. Ereksiyon erkeğin yeterli uyarılması sonucu oluşan fizyolojik bir süreçtir. Bu süreci bozan birçok faktör sertleşmeyi engeller. Yorgunluk, isteksizlik, aşırı heyecan , gibi durumlarda normal olarak etkilenen sertleşme, kişinin başarısız olacağım düşüncesi eklendiğinde kaygıya sebeb olur ve kişi uyarılamadığı için sertleşemez. Bu durumda ilaç kullanmadan sadece terapi ile çözümlenen bir durumdur. Kişinin dikkatinin kygıdan uzaklaştırılıp onu uyaranlara yönlendirilmesi hedeflenir.

    Erken boşalma: erkeğin ilişki hemen başında isteği dışında boşalmasına engel olamamsı, cinsel birleşme olmadan önce veya olduktan çok kısa bir sürede boşalması durumunu tanımlamaktadır. Boşalma süresi öğrenilen bir süreçtir. Kişi kendisini boşalma eşiğine getirecek uyaranlara sık ve hızlı bir şekilde kendisini maruz bırakarak öğrendiği boşalma süreci ilşkiyede yansıdığında bu sorunla karşı karşıya kalınmaktadır. Tedavide günümüzde antidepresanların yan etkilerinden faydalanılmaya çalışılsa da bu çoğu zaman yetersiz olmakta, yeterli olsada ilaç alınmadığında etki göstermemektedir. Boşalma eşiğine getiren uyaranların tespiti bunlara maruz kalma yoğunluğunu azaltmaya yardımcı davranışçı ödevlerle boşalma kontrolünün sağlanması tedavinin hedefidir. Bunun için uzman bir cinsel terapisten yardım alınmalıdır.

    Duygudurum bozuklukları:

    Depresyon: ne yazık ki günümüzde sıkça ogünkü ruh halimzin kötülüğünü anlatmak için kullandığımız bir kelime olan depresyon (depresif ruh Hali) hastalık boyutun da insanın kendisini mutsuz, üzgün hissettiği, geleceğe dair ümitsizlik düşüncelerinin arttığı, kendiyle ilgili değersizlik düşüncelerinin oluştuğu bir süreçtir. Tabiki her üzüntü ve mutsuzluk depresyon olarak tanımlanmamaktadır. Geçici üzüntü halleri de dönem dönem yaşanabilmekte olup depresyon dediğimiz rahatsızlıktan bahsedebilmemeiz için bu duyguların kişide uzun süreli yaşanıyor olması ve kişinin günlük hayatını etkileyecek , diğer insanlarla olan ilişkisini, çalışma hayatını, öz bakımını etkileyebilecek düzeyde olması durummuna depresyon hastalığı diyoruz. Depresif bozuk doğru tanı ve doğru ilaç ve terapilerle tedavisi ola bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği taktirdi, ciddi kayıplara hatta intiharla sonuçlanan ölümlere neden olabilmektedir. Ve şu anda dünyada en sık rastlanılan hastalıklarda birsidir,

    bipolar bozukluk: içinde depresyon , mani ve normal dönem olmak üzere üç dönemi de içerebilen, ve bu dönemleri döngüler halinde yaşayan bir hastalıktır. Bazen aşırı çökkün durgun isteksiz olunan depresyon dönemleri yaşarken bazen de bunun tam tersi aşırı hareketlilik ve enrji halini içeren manik dönemler yaşanabilmekte bazen de her ikisinin olmadığı normal olarak tanımlanan süreçler yaşabilinmektedir. Genektik yatkınlığın çok olduğu bir hastalık olup, manik dönemler ve depresif dönemler hastane de yatmayı gerektirecek kadar ciddi olabilmektedir. Mutlaka ilaç tedavisi gerekmekte olup aile desteği de çok önemlidir. Hasta hastalığı hakkunda bilinçlilik kazanırsa hastalık dönemleri önceden tespit edilip daha hafif atlatması sağlanabilir.

    Anksiyete bozuklukları:

    panik bozukluk: Kişinin kendisine kötü bir şey olacağı ve bu durumla baş edemeyeceği endişesi yaşadığı tekrarlayan ataklarla seyreden bir rahatsızlık. Günümüzde çok sık karşılaştığımız ve sıklığı giderek artan bir rahatsızlık. Atakların sıklığı ve süreleri kişiden kişiye değişmekte olup, genellikle kalp krizi geçirme, düşüp bayılma, delirme çıldırma, beyin kanaması geçirme gibi düşünsel endişelerle birlikte çarpıntı, nefes darlığı ateş basma , mide bulantısı, uyuşma karıncalanma, baş dönmesi gibi beden belirtileri yaşanmaktadır. Bu ataklar çok korkutucu düzeyde olup genelde kişiler hastane acillerine başvurmakta, yalnız başlarına kalamamakta ya da belirtileri kontrol edemeyecekleri aşırı kalabalı ortamlara girememektedirler. Yaşam kalitesi bozan bu belirtiler tedavi edilmediğinde kişide ümitsizlik ve karamsarlık gibi depresyon belirtilerine de neden olabilmektedirler. Panik bozukluk hiçbir zaman kişinin delirmesine, kalp krizine ya da beyin kanamasına sebep olmamaktadır. Ve doğru tanı ve tedavi ve terapi süreçleri ile çözümü olan bir hastalıktır.

    sosyal fobi: kişinin diğer insanlarla etkileşiminde, iletişimdeaşırı kaygı duyması ve bu kaygı ile kendisini geri çekerek iletişimini azaltması ile kendisini gösteren bir rahatsızlıktır. Kendisine güven azlığı ve diğer insanların kendisi ile ilgili olumsuz yorumlarda bulunacağı düşüncesi kişin iletişimde veya performans göstermesi gereken durumlarda aşırı kaygı duyarak geri çekilmesine neden olmaktadır. Bu durumlarla karşı karşıya kaldığında çarpıntı, ateş basması, terleme, ağız kuruması titreme gibi kaygı belirtileri yaşanması, bir daha bu durumla karşı karşıya kalındığında kaçma davranışının temelini oluşturmaktadır. Kişi kaygı yaşayacağı durumlardan kaçındıkça sorun yaşamaz ama sosyelleşme ve kendisini ifade etmeme yakın çevresine aşırı bağımlılığı ve onlara karşı öfke patlamalrı yaşamasına neden olabilir. Tedavisinde amaç ilaçlarla kaygıları kısmen azaltılarak kaçındığı davranışları yapaması sağlamakla birlikte asıl önemli olan terapi süreci ile düşünce yapıları üzerinde çalışılması ve kaçındığı davranışların üzerine giderek yeni olumlu düşünce kalpıları oluşması sağlanmasıdır.

    yaygın anksiyete bozukluğu: kaygı belirtilerinin gün içinde hemen hemen birçok olaya karşı yaşandığı, kişinin günlük işler ve aktivitelerle ilgili sürekli olumsuz sonuçlar düşünmesi ve bundan dolayıda kaygı yaşaması halidir. Bir yola çıkılması, alışveriş, misafir ağırlanması, yoldan gelecek bir yakının beklenmesi, doktora gidilmesi ve benzeri birçok olayın sonucunda kötü bir sonuçla karşılaşılacağı düşüncesini takşip eden aşırı heyecan sürekli kontrol etme isteği ve ya o işi yapmak istememe gibi durumlar görülebilir. Kaygının bu kadara aşır ve yayagın oluşu kişinin bir süre sonra yaşamdan keyif almamasına da sebeb olur. Bu durmun tedavisinde de diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi ilaç teddavisinin yanı sıra terapi yaklaşımı şarttır, aksi taktirde hastalığı tekraralama ihtimali vardır.

    travma sonrası stres bozukluğu: travma tanımı burada kişinin ruhsal yapısında ciddi tehdit algısı oluşturacak bir olay olarak tanımlanmaktadır. Doğal afetler, yaşamı tehdir edebilecek kazalar, kavga veya saldırı durumları, savaşlar, cinsel yada fiziksel saldırı, işkence cinsel taciz ve istismarlar travma olarak tanımlanmaktadır. Olayın travma olarak tanımlanması için kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma,kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması ve bu olay karşısında aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir. Kişi travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsar, olayla ilgili kabus veya sıkıntı verici rüyalar görür, bazen olayı yeniden yaşıyor gibi hisseder, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştıgında yoğun psikolojik sıkıntı duyar ve fiziksel tepkiler yaşar. Ayrıca olayla ilgili düşünce,duygu ve konuşmalardan kaçınmak için özel çaba sarfetmesi, olayı hatırlatan etkinlik,durum ve kişilerden kaçınması, olayın bazı bölümlerini hatırlayamaması, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma ya da yabancılaşma hissetmesi, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma olması ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşaması da gözlemlenir. Uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme hali ve öfke patlamaları yaşaması, kendini sürekli tetikte hissetmesi, aşırı irkilme tepkileri vermesi, yoğunlaşma ve dikkat güçlükleri yaşaması da aşırı uyarılmışlık sınucu görülür. Bütün bu belirtilere, suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, utanç,umutsuzluk,değersizlik duyguları, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir. Tedavisinde terapiler , EMDR ve ilaç tedavileri , uygulanmakla birlikte en etkili yöntem terapi ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılmasıdır.

    obssesif kompulsif bozukluk: halk dilinde takıntı, ves vese olarakta tanımlanana obssesyon kişinin saçma olduğunu bildiği halde aklından atakamadığı düşüncelri tanımlar. Kompülsyon yani zorlantı ise bu düşüncelerden kurtulmak için yaptığı tekrarlayıcı davranışları tanımlar. Obsesyonlar yani ves veseler değişik konularda olabilmeklle birlikte en sık olarak temizlik, düzen, kontrol etme şeklinde görülür. Takınıtlar ve zorlayıcı davranışlar kişini gün içerinde çok fazla vaktini almaktadır ve günlük haytaını götürmekte ve kişler arası ilişklerinde sorunlar oluşmasına neden olmaktadır. Kendisi dışında çevresindkilerinde bu takıntılara uyması için çevresiyle sık sık çatışan vakalar da görülmektedir. Sırf takıntıları yüzünden başkalarına misafirliğe gidemeyen, misafir ağırlayamayan veya ev işlerini yetiştiremediği için sosyal hayatını devam ettiremeyen durumlar gözlemlenebilmektedir. Ruhsal yapıda ciddi zorlanmaya nneden olan bu hastalığı tedavisinde ilaçlarla azaltılan kaygı ile birlikte önemli olan davranışsal terapi yöntemleri ile tekrarlayıcı davranışlar azaltılarak kaygını ortadan kaldırılmasıdır.

    Psikotik bozukluklar:

    Şizofreni: Kişinin gerçeği değerlendirmesinin bozulduğu, olmayan durumları algıladığı ve bunlara inanarak o çerçevede yaşamını şekillendirdiği bir hastalıktır. Kuşku ve şüpheler içinde beyin olaylarla ilgi olduğundan farklı senaryolar kurar ve bu senaryolara göre davranır. Takip edilme , kötülük görme , kendisine komplo kurulduğu gibi düşünceler oluşabilmektedir. Ayrıca sesler duyma, görüntüler görme, koku alma, bedensel diğer duyular gibi olmayan duyu algıları da oluşur. Süreğen bir rahatsızlık olup kişinin günlük hayatını sürdürmesine engel olacak düzeyde ciddi belirtilerle seyreder. Kronik bir hastalık olup tedavisinde ilaçların çok önemli yeri vardır. İlaç tedavisi ile günlük yaşantısını sürdürebilir hale gelebilen hastalar olmaktadır. Akut dönemde EKT tedavisi de ciddi belirtilerin hızla toparlamasına yardımcı olabilir. Hastanın ve ailenin hekimle iyi iletişim içerinde olması, hekime duyulan güven, hastalıkla ilgili bilgilendirme ve tutum önerileri ile hastanın tedavisi sürdürmesi de önemli bir yaklaşımdır.

    kısa psikotik atak: şizofreni hastalığında görülen belirtilere benzer belirtilerle seyreden ama belirtilerin 1 aydan daha kısa sürdüğü ataklardır. Çoğunlukla olumsuz bazen de olumlu aşırı baskı yaratan süreçlerin arkasından gözlemlenir. Belirtiler 1 aydan uzun sürmediğinde bu tanı konulabildiği için tanı daha çok takiple karar verilir. İlaç tedavisi ile başlanan tedaviye durumu düzelmesi ile birlikte kişinin sters durumlarıyla baş etmesini güçlendirecek görüşmelerle devam edilir.

    şizoaffektif bozukluk: şizofreni ve bipolar bozukluk belirtilerinin birlikte gözlemlendiği bir hastalıktır. Düşünce ve algı bozukluklarının sürekli olup arada depresif ve manik atakların yaşanmaktadır. Günlük hayatı ciddi düzeyde etkileyen bir rahatsızlık olup ilaç tedavisi gerektiren bir durumdur.

  • Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığın da nasıl tepki vermeliyim?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir.Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar.

    Kaygı bozukluğu nedenleri arasında genetik neden de vardır.

    Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Çocuk çevresindeki olayların olumsuz sonuçlarına aşırı odaklıdır.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar.

    Kaçınma davranışları kaygıları besler..

    Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştirirler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim.

    Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur.

    İlk adım onun duygusunu kaygısını ANLAMAKTIR..

    Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur. Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir.

    Kalın sağlıcakla.

  • Sınav kaygısı nasıl oluşur?

    Sınav kaygısı nasıl oluşur?

    TEOG ve LYS sınavı yaklaştıkça sınav kaygıları üzerine gençlerle yaptığım görüşmeler artmaya başladı. Gençlerin içinde bulundukları durumun daha iyi anlaşılabilmesi için bu konuyu ele almak istedim.

    Sınav kaygısının temeli düşüncelerimizdir.

    Sınav kaygıları temelde anlam verme ve düşünme sorunlarından köken alır. Bir şeye nasıl bakarsak öyle görürüz. Nasıl baktığımızı sorgulamazsak isek hatayı nerede yaptığımızı fark edemeden kaygıların içinde boğuşur dururuz.

    Sınava doğru anlam vermek gerekir…

    Sınav hazırlığı özünde bir bilgi edinme ve bu bilgiyi verilen sürede geri sunma sürecidir. Bu nedenle bilgi edinme ve zaman yönetimi konusunda beceriler kazanmayı gerektirir. Hazırlıklarımızla bilgi ve beceriler kazanırız girdiğimiz testler ile de bunları sınarız.

    Bilgi ve becerilerimiz geliştirilebilir…

    Büyük sınava kadar geliştirebileceğimiz kadar bilgi ve becerilerimizi geliştirir, sınav günü ise bu edindiklerimizi kağıda yansıtmaya çalışırız. Sınav bir fırsattır ve bu fırsatı iyi kullanmaz isek başka fırsatlar için dersler çıkartırız. Hayat ise fırsatlar ile doludur.

    Sınava ve hazırlık sürecine farklı anlamlar yüklenir ise..

    Bazı gençler çeşitli nedenlerle sınava, kendilerine ve çevrelerine karşı farklı anlamlar yüklemeye başlarlar. Denemelerde yapılan yanlışlar çalışma şekli hakkında bir mesajdan çok kişiliğe yansıtılır. Bu sonuca göre diğerleri kadar zeki değildirler. Çalışsa da yapamayacaklardır. Sınavdaki bilgiler sanki çalışsa bile unutulan bilgilerdir. Sınav gününde bir tehlike görülmeye başlanır. Büyük sınav gelecek testi gibidir. Sınav da başarısız olmak gelecekte felaketlere dönüşecektir.

    Düşünce duyguyu, duygu davranışı ve fizyolojik tepkileri tetikler…

    Tabi bu tehlike atıfları ile süreç bitmez. Beynimiz bu gerçekçi bir yorum mu yoksa bir düşünme hatası mı diye değerlendirmez. Basar stres tepkilerinin tetiğine. Kaygı ve korku duyguları başlar. Gerginlikler, uykusuzluklar, iştah değişiklikleri tabloya eklenir. Motivasyon azalır. Ders çalışmaya uğraşıldığın da olumsuz düşüncelerden verilen bilgiye odaklanılamaz. Öğrenme yavaşlar. Hafıza bozulur ve gerçekten performans düşer. Denemelerde yanlışlar artar. Giderek olumsuz düşünceler haklı çıkmaya başlamıştır.

    Olumsuz düşünceler bir kısır döngüye dönüşmüştür artık…

    Biz bu duruma kendini doğrulayan kehanet adını veririz. Bazı gençlerde tablo daha da ağırlaşır. Depresyon, umutsuzluk ve intihara varan davranışlar gözlenir. İlk domino taşının yıkılması gibi küçük bir hamle ile başlayan süreç giderek genci hatta aileyi yıkacak kadar güçlenir. Özetle düşünceler duygulara, duygular davranışlara, davranışlara kaderimize dönüşmüştür (Gandi). Lütfen sınav kaygısı yaşayan gençlerimize ve içlerine olup bitene kulak verelim. Onların olup biteni doğru yorumlamaları için onlara rehberlik edelim. Kalın sağlıcakla…

  • “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    Hepimizin hayır diyemediği anlar mutlaka olmuştur.Zaman zaman hepimiz onaylanma ve beğenilme ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için kendi isteklerimizi bir kenara atarak diğer insanların istek ve beklentilerine “evet” demiş; kendi istek ve beklentilerimizi ise ertelemişizdir. Bu hepimizin karşılaştığı bir durumdur ancak diğer insanlara söylediğimiz hayır ve evetlerin dengesini kuramadığımızda bu durum problem haline gelmeye başlar.

    Aslında evet demek bizi başkalarıyla işbirliği ve dayanışma yapmaya yöneltir. Diğer insanların beklentilerine evet dersek onlarla daha yakın, daha samimi ilişkiler kurabileceğimizi, onlar tarafından onaylanıp beğenileceğimizi yani kabul edileceğimizi düşünürüz. Fakat, diğer insanlara söylediğimiz “evet” lerin dengesini kuramamaya başladığımızda bu beklentimizin boş olduğunu ve imajımızın beklediğimiz gibi olmadığını görmeye başlarız. Buna rağmen yine de hayır diyemeyiz. Hayır diyemememizin arkasında sevdiğimiz insanları mutsuz etme, kaybetme ya da öfkelerine maruz kalma korkusu vardır. Hatta hayır demeyi saldırgan bir davranış olarak kabul ederiz ve karşımızdaki kişinin bize vereceği tepkiyi de haklı görürüz. Hayır dememizin yaratacağı anlaşmazlıkların tüm ilişkimizi bozacağını varsayarız. Bunu destekler nitelikte etrafımız en küçük hayırla göz yaşına boğulan arkadaşlar, anne, baba ve çocuklarla doludur. İnsanın karşısındaki kişiyi bilerek üzmesi kolayca gerçekleşebilecek bir şey değildir. Karşısındakinin üzüldüğünü gören kişi, hayırla başlayan sözünü genelde evetle bitirir. Başkasını üzmenin sorumluluğunu almak ağır gelir, sonrasında kendimizi suçluluk duyguları ile boğuşurken bulabiliriz ya da karşımızdakinin öfkeleneceğinden korkabiliriz. “Hayır dersem kesin bana kızacak, bağıracak, ilişkimiz zarar görecek ” gibi düşünceler bizi “evet” demeye itebilir.

    Her insanın hayatında çok rahat hayır dediği bir dönem vardır; çocukluğu. Özellikle ilk ergenlik olarak adlandırılan 2-3 yaş arası dönemde çocuk her şeye itiraz etmeye başlar ve söylenen her şeyin tersini yapar. Çocuk ebeveynlerine karşı çıkarak kendi kişiliğini göstermeye çalışır. Ancak bu dönemde de her ailede olduğu gibi çocuk tarafından sürekli ortaya çıkan “hayır”ı ebeveynler anlamlandırmakta zorlanır ve farklı tepkiler verir, hatta bazen cezalandırırlar. Çocuğa temel kuralları öğretmeye başladığımız bu dönemde çocuğun bu itirazlarına verilen tepkiler ya da anne babanın çocuğuna koyduğu sınırlar sağlıklı değilse (çok serbest bırakmak ya da sürekli cezalandırmak, ketlemek) kişinin yetişkinlik döneminde de neye evet neye hayır diyeceği konusunda karışıklık yaratabilir. Çocuk bu dönemde kendini kanıtlamak anlamına gelen “hayır”ı sevgi kaybı ve suçlulukla karıştırır. Bunları birbirinden ayırmakta güçlük çeker. Bir yetişkin olduğunda da, bu terk edilme ve sevilmeme duygusunu hayır dediğinde bilinçsizce tekrar yaşar. Böylece, karşı çıkma ve özerklik, çoğunlukla suçluluk ve kaygıya bağlanır ve bu durum kişiyi tüm hayatı boyunca etkiler. Bu nedenle ilerleyen dönemde hayır demekten kaçarak, suçluluk duygusu ve kaybetme korkusunun oluşturacağı kaygıdan kaçmaya çalışırız.

    Ancak hayır diyememek bir süre sonra beklediğimizin tersine ilişkilerimizi bozmaya başlar. İnsanlara hayır diyemediğimiz noktada acı çekeriz, çünkü kendimizi istemediğimiz bir ortamda, istemediğimiz bir şeyi yaparken buluruz. Bu durum kendimize güvenimizi kırmakla birlikte hayır diyemediğimiz kişilerden de uzaklaşmamıza neden olur. Çünkü çoğunlukla sıkıntı duyduğumuz durumlardan kaçma eğilimindeyizdir.

    Çoğu zaman hayır dememek adına kendimizce yanlış çözümler üretiriz. Çözüm gibi kullanılan bu davranışlar kısa vadede çözüm gibi görünse de yaşadığınız sorunu kalıcı olarak ortadan kaldırmaz. Hayır diyemediğimiz zamanlarda en sık yaptığımız davranışlardan biri kaçmaktır. Kaygı yaratan her türlü durumda kaçma arzusu gösteririz, böylece sıkıntından kurtulacağımızı düşünürüz. Ancak kaçtığımız durumun bizi daha çok strese soktuğunu görmezden geliriz. Örneğin hayır demekte zorlandığımız kişi ile karşılaşmamak için bazen yolumuzu değiştirebilir, o kişiden farklı bir saatte evimizden çıkabilir, hatta telefonlarına cevap vermeyebiliriz. “Hayır” diyemediğimiz durumlarda karşı tarafı kırmamak ve hayır deme stresinden kaçmak için sıklıkla kullandığımız yanlış çözümlerden bir başkası da yalan söylemektir. Örneğin gitmek istemediğimiz bir doğum gününe hayır diyemediğimiz için hasta numarası yapabiliriz. Ancak yalan söylediğimiz noktada yalanımızın ortaya çıkmaması için önlemler almamız da gerekeceğinden daha fazla efor sarf etmemiz gerekecek ve sonunda duyacağımız sıkıntı hayır derken çekeceğimiz sıkıntıdan çok daha fazla olacaktır. Bazen de bir başkasının isteğini reddetmekte zorlandığımızda, başkasını kullanarak hayır demeye ya da bahane üretmeye çalışırız. Yani sorumluluğu başkasına yükleriz. Örneğin arkadaşımıza hayır diyemediğimiz için telefonumuzu bir yakınımızın açmasını isteyip, uyuduğumuzu söylemesini isteyebiliriz.

    Hayır dememek adına bu davranışları tercih etsek de içimizden bir ses “hayır demeliydim” diye fısıldar, pişmanlık ve suçluluk duymamıza neden olur. O anda karşımızdakini yalan söyleyerek ya da kaçarak aldatsak da kendimizi kandıramayız.

    Sonuçta, hayır demeyi gerektiren durumlarda hepimizin ortak yaşadığı duygu kaygıdır. Kaygı rahatsız edici ve tahammül edilmesi zor bir duygu olduğundan dolayı da kaygı yaratan durumlardan uzak durmak için çabalarız. Bu nedenle hayır demekten kaçmaya çalışırız. Ancak hayır deme cesareti gösteremediğimiz ölçüde kaygımız daha da artar. Bu nedenle ilk yapmamız gereken hayır diyemediğimiz zamanlarda neler olup bittiğini fark etmektir. Hayır diyemememizin sebepleri üzerine düşünmeye ve bu düşünceleri keşfetmeye başladığımızda bu problemin yüzde ellisini halletmiş oluruz. Rahatsız edici bu düşünceler otomatik olarak aklımıza geldiğinden zihnimiz tarafından çoğu zaman sorgulanmadan doğru kabul edilir. Ancak bu düşünceleri fark ettiğimizde bu düşüncelerin gerçek dışı ya da abartılı olduğunu görebiliriz. Örneğin hafta sonu dışarı çıkmak için ısrar eden arkadaşınıza canım dışarı çıkmak istemiyor demek yerine bahane bulma ihtiyacı hissediyorsanız kendinize aklınızdan ne geçtiğini sorarak sizi kaygılandıran düşünceleri fark edebilirsiniz. “Hayır dersem bir daha benle görüşmez”, “onu sevmediğimi düşünür” gibi.. Bu düşünceler hayır deme aşamasına gelme şansınızı azaltır. Ancak hayır diyebilme cesaretini gösterdiğinizde felaketle sonuçlanacağını düşündüğünüz bu durumların gerçek olmadığını görme şansını yakalarsınız. Bunları fark ettikten sonra ufak adımlarla hayır demeye başlamak daha kolay olacaktır. Duygusal açıdan sizi çok zorlamayacak bir hayırdan başlayarak aşama aşama ilerleyebilirsiniz. Örneğin samimiyetine inandığınız bir arkadaşına çok önemli olmayan bir konu üzerinden hayır demeyi deneyebilirsiniz, sonra yavaş yavaş hayır demekte zorlandığınız kişi ve konular hakkında denemelere başlayabilirsiniz. Ancak ilk denemeler her zaman zor olacağı için tek bir girişimden sonra kendinize hüküm vermemeniz, tam tersi daha çok deneme yapmanız gerekir. Hayır demeyi öğrenmek hem kendimize daha olumlu bakabilmemizi sağlayacak hem de insanlarla daha samimi ilişkiler kurmamıza yardımcı olacaktır. Hayır demeyi öğrendikten sonra zevkle ve gerçekten isteyerek evet diyebiliriz.

    Uzm.Psk.Bige Rüya Yıldız

  • EĞİTİM SİSTEMİMİZ KARŞISINDA SINAV KAYGISI

    EĞİTİM SİSTEMİMİZ KARŞISINDA SINAV KAYGISI

    Eğitim sistemi her geçen gün daha karmaşık ve öğrenciyi daha da zorlayacak bir hal alıyor. Hayatının en güzel yıllarını okulda ve dersanelerde geçiren öğrenci her yıl daha da zorlaşan aşamalarla karşı karşıya kalıyor. Bunun yanı sıra sıkça değişen kurallar ve yaptırımlar nedeni ile her sene öğrenciler yeni sisteme adapte olmakta oldukça güçlük çekiyorlar. Kliniğimize “sınav kaygısı” şüphesiyle başvuran ailelerin sayısı giderek artış gösteriyor. Kaygının belirsizlikler nedeniyle bireyde daha çok panik duygusunu körükleyeceğini düşünürsek vakaların artışı sebepsiz yere değil. Sürekli değişen ve belirsizleşen sistem nedeniyle bir çok öğrenci giderek paniğe kapılıyor. Sistemin yanı sıra çocuğundan yüksek bir beklentisi olan aileler ve öğretmenler de işin içine girdiğinde kaygı kaçınılmaz oluyor. Öğrenci bu durumda kaygıdan uzakta durabilmek amacıyla ya tamamen umursamaz bir tutum sergiliyor ya da negatif kaygıyı oldukça yoğun yaşıyor. Sağlıklı bir noktada kalabilen öğrencilerin sayısı ise oldukça az.

    Peki sınav kaygısı nedir?

    Sınav kaygısı, öğrencinin öğrendiklerini sınav sırasında verimli bir şekilde kullanmasını engelleyen ve akademik başarıyı olumsuz etkileyen yoğun bir kaygı türü. Hem fiziksel hem bilişsel hem de duygusal boyutta bir çok belirtisi bulunmakta. Fiziksel belirtiler olarak; kalp atışlarında hızlanma, baş dönmesi, nefes alışverişinde düzensizlik, terleme veya üşüme vb. sayılabilir. Duysusal boyutta; gerginlik, sinirlilik,karamsarlık,korku(bildiklerini yapamama), endişe,panik, kontrolü yitirme hissi, güvensizlik hissi, çaresizlik ve heyecan görülebilir. Bilişsel belirtilerde ise; sınavda başarısız olma korkusu, sınav sonucunun hayatını yönlendirecek olan yegane güç gibi algılanması da sayılabilir.

    Sınav kaygısını azaltmak için neler yapılabilir?

    Kaygıyı tümüyle yok etmek kişinin motivasyonunu azaltacağı için, öğrencinin sınav öncesi kaygılanması işe yaracaktır. Bu kaygı onu düzenli ders çalışmaya ve programlı olmasına yardımcı olur. Fakat gereğinden fazla kaygılanması onun aşırı ve düzensiz ders çalışmasına ve bildiklerini sınav sırasında kullanmasına engel olur. Orta düzeyde kaygılanmak daha yerinde bir durumdur.

    Ebeveynin yüksek beklentisi sınav kaygısı yaratabilir!

    Öte yandan ebeveynlerin ve öğretmenlerin çocuktan yüksek bir beklentiye sahip olmaları öğrenciyi fazla kaygılandırabilir. Ailenin ve öğretmenlerin çocuğun gerçek performansı üzerinden bir beklenti geliştirmeleri daha yerinde bir tutum olacaktır.

    Elde edilen başarılar karşısında daha az olumsuz eleştiri yapın!

    Bir diğer kritik nokta çocuğun başarısı üzerine olumsuz eleştirilerden kaçınılmasıdır. Çevrenizdeki başarılı öğrencilerle kıyaslama yapmak ya da başarısızlık karşısında tutumunuzun sert oluşu çocuğunuzda kaygı yaratır. Sonuç ne olursa olsun tüm sevginizle onun yanında olduğunuzu belirten davranışlar çocuğunuzun kaygısını azaltır.

    Dünyanın sonu değil!

    Kimi öğrenciler sınavlardan elde edeceği başarıların mutluluğa giden tek yol olduğuna inanırlar ve bu durum da kaygıyı arttır. Bunun gerçekçi bir düşünce olmadığına dair çocuğunuzla konuşun.

    Öğrencilerin yapabilecekleri neler?

    Düzenli ve programlı bir ders çalışma sistemi öğrencilere yardımcı olacaktır. Ayrıca sınav öncesi ve sırasında yapılan düzenli nefes egzersizlerinin de kaygıyı azaltmaktaki payı oldukça büyüktür.

    Sonuç olarak; böylesine zorlu bir eğitim sisteminde öğrencilerle kurulan empatik bir yaklaşım sonrasında sınav kaygısını giderek azaltabilmemiz mümkün. Sistem kurbanı olmak yerine, ona en iyi şekilde adapte olmak daha işe yarar bir yöntem olarak görünüyor.

  • PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
    bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
    olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
    atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;

    • Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
    • Terleme
    • Titreme
    • Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
    • Bulantı ya da karın ağrısı,
    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    • Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
    • Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
    • Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
    • Sık idrara çıkma,
    • Kan basıncının yükselmesi,

    Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
    deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
    semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
    yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
    yarım saati aşar.
    Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
    ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
    var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
    kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
    benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
    sorgulanmalıdır.
    Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
    ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
    nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği belli

    değildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
    atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
    tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
    anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
    yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
    Bunlar;
     Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
     Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
     Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
     Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
    etkinliklerden uzak durma
     Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
     Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
     Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
    durma
     Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
     Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
    Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
    atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
    kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
    evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
    Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
    işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
    karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
    değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
    nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
    savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
    karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
    yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
    yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
    İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
    ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,

    çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
    yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
    Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
    Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
    genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
    “öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
    hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
    hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
    var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
    çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
    olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
    Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
    olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
    ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
    Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
    davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
    terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
    ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
    otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
    Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
    olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
    tedavi edilmelidir.

  • PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak, günümüz şartlarındaki stres seviyesinin artmasından dolayı hemen hemen herkesin
    hayatında bir kez geçirdiği bir atak haline geldi.

    Panik atak, 10 dakika gibi kısa bir zaman diliminde şiddetinin en üst düzeye çıktığı ve kişinin
    “öleceğini” zannettiği psikolojik bir ataktır. Kişi, kendi sağlığını tehdit edebilecek iç veya dış bir tehdit
    algılar. Bu iç tehditler herhangi basit bir sebepten dolayı kişinin aniden başının ağrıması, midesinin
    bulanması, kalp ritminin bozulması gibi bedensel duyumlar olabilir. Dış tehditler ise kişinin içinde
    bulunduğu ortamdaki herhangi ani ve olumsuz bir değişimdir; deprem, aniden ortaya çıkan gürültülü
    bir ses, hatta kalabalık bunlardan biri olabilir. Bu tehditler karşısında kişinin ilk aklına gelen düşünce
    “Eyvah başıma kötü bir şey gelecek! Bayılacağım/kalp krizi geçireceğim/öleceğim”dir. Yani
    anlaşılacağı gibi, kişi iç veya dış tehditleri zihninde felaketleştirir ve bu tehditleri kendi varlığını ve
    yaşamını tehlikeye atacak/bitirebilecek bir sonuca bağlar. Böylece zararsız bir uyaran kişinin panik
    atak geçirmesine sebep olur.

    Atak esnasında kişinin ellerinde-ayaklarında karıncalanma/uyuşma, mide bulantısı, abdominal stres denilen mide huzursuzluğu/spazmları, baş dönmesi, nefes darlığı, kendinden geçme ve kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), terleme ve “Bana kötü bir şey oluyor” düşüncesi ortaya çıkar. 10 dakika içinde en üst düzeye ulaşan atak, hiçbir müdahale olmadan dahi kendiliğinden geçebilir, ancak atak sonrasında vücudun aniden terlemesi, kasılma ve gevşemesinden dolayı kişi kendisini çok yorgun  hisseder.

    Bir kere atak geçiren bir kişi, ilerleyen zamanlarda yeni ataklar geçirmeye hiç atak geçirmemiş bir
    kişiye göre daha yatkındır. Bu yatkınlığın sebebi ise tamamen psikolojiktir. Bir kez atak deneyimlemiş bir kişi, yeniden atak geçireceğinden kaygılandığı için en ufak bir bedensel değişimi panik atak olarak yorumlayabilir ve bu çıkarım kişinin yeni bir atak geçirmesine sebebiyet verebilir.

    Buna psikolojide beklenti anksiyetesi (kaygısı) diyoruz; yani kişi yeni bir panik atak geçireceği beklentisi içinde olduğu için kaygılanmaktadır.

    Anlaşılacağı gibi, panik atak ile ilgili kaygı bir kısır döngüdür. Kişi atak geçireceği için kaygılanır, bu
    kaygı ona atak geçirtir ve yenileyen atak kişinin iyice kaygılanmasına sebep olur. Pekişen yoğun
    kaygılar ise kişinin tekrar bir atak geçirmesi için zemin sağlar. Birden fazla yineleyen atak geçiren
    kişiler psikoloji dilinde panik bozukluğu adı verilen psikolojik bir rahatsızlığa sahip olurlar.

    Peki, panik bozukluğu ile kişi nasıl başa çıkabilir?

    Günümüzde çoğu kişi, panik bozukluğu için ilaç tedavisi almaktadır. Uzman hekim gözetiminde,
    tavsiye edilen miktarda ilaç kullanımı kişiyi rahatlatabilir ancak kalıcı değişim için ilaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi desteği şarttır. Psikoterapiler sayesinde kişi, ilacı bıraktığında dahi panik atak
    geçirmeyebilir ve en önemlisi yoğun kaygı durumu ile nasıl baş etmesi gerektiğini öğrenerek uzun
    vadede kendi psikologu olur.

    Psikoterapiler arasında panik bozukluğu için etkinliği bilimsel yayınlar ile kanıtlanmış olan terapi
    yöntemi bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi yöneliminde, kişinin zararsız uyaranlara verdiği
    felaketleştirilmiş anlamlar üzerinde çalışılarak bilişsel (düşünsel) yeniden yapılandırma sağlanır.
    Bununla birlikte yineleyen atakların önüne geçebilmek için atak geçirmeye atfedilen korkunç ve
    yoğun çıkarımlar üzerinde de durulur. Kişinin bir daha atak geçirmesi halinde en kötü senaryoyu düşünmesi ve aslında en kötü senaryoda dahi kendi sağlığını tehlikeye atacak herhangi olumsuz bir durum olmadığı ile yüzleştirilir.

    Eğer kişi belirli bir ortamda (örn: kalabalık ortamlar, hastane, toplu taşıma araçları vs.) atak
    geçiriyorsa, bu ortamlardan kaçınır. Ancak şu bilimsel bir gerçektir: sizi atağa iten ortamlardan
    kaçmak kısa vadede sizi rahatlatabilir, ancak uzun vadede atak geçirmeye yönelik kaygınızı pekiştirir.

    Bu doğrultuda terapilerde, kalıcı davranış değişikliği gerçekleştirebilmek için kişi kendisini hazır
    hissettiğinde onu atağa sokabilecek ortamlara girmesi teşvik edilir. Bu ortamlarda iken terapi
    seanslarında üzerinden geçilen olumlu alternatif düşünceleri tekrarlaması istenir. Bu tip davranışsal
    ödevler tekrarlanarak, kişinin yeniden atak geçirmekten kaygılanmaması sağlanmış olur.

    Hem düşünsel hem de davranışsal açıdan yeniden yapılandırılmış kişiler, panik bozukluğunu yenebilir .ve ömürleri boyunca bir daha hiç atak geçirmeyebilirler.
    Unutmayın;
    Panik atak size kalp krizi geçirtmez. Sizi bayıltmaz, sizi felç etmez. Sizi öldürmez de. Ancak siz bir
    psikoterapi desteği almadan en ufak nötr bir uyaranı dahi felaketleştirerek kendinizi kalp krizi
    geçireceğinize, bayılacağınıza, felç geçireceğinize ve öleceğinize inandırabilirsiniz!

    Sahiden kendinize bunu yapıp negatif sonuçlarına katlanacak kadar zamanınız, enerjiniz var mı?..

  • Sosyal Fobik Çocuk

    Sosyal Fobik Çocuk

    Bazen tanımadığı birini görünce annesinin bacağının arkasına saklanan, lokantada sipariş vermeye ya da kalabalık ortamlara girmeye çekinen, arkadaş edinemeyen çocuklar görürüz. Öğretmenin sorduğu sorunun cevabını bilse bile parmak kaldırmaktan kaçınır bu çocuklar. Her ne kadar oldukça uslu görünseler de bu kaygı, onların yaşam kalitesini bozduğu gibi depresyonu da çağırabilmektedir.

    Bu aşırı çekingenlik halleri doğuştan gelebildiği gibi çevresel faktörlerden de etkilenmektedir. Ebeveynin kaygılı ve panik yapısı dolayısıyla, etraftan her an bir tehlike ile karşılaşacağını düşünebilir çocuk. Ya da yaşanan bir hastalık, konuşma bozukluğu, vücuttaki şeklen bozukluk,rencide edilme, taciz edilme de yine çocuğun izole olmasında, toplum önünde ciddi kaygı yaşamasında etkili olabilmektedir.

    Bununla beraber olumsuz ve gerçekçi olmayan şekilde, herkesin ona bakacağını, rezil olacağını, azarlanacağını, konuşamayacağını, dayanamayacağını ya da ne yapacaksa hatasız yapması gerektiğini de düşünerek durumun daha da zor hale gelmesine, farkında olmadan fırsat verebilmektedir.

    • Eğer çocuğunuzda bu özellikler varsa neler yapabilirsiniz?

    Öncelikle çocuğun çekingenliğinin nedenlerini fark etmek gerekir ve bunların yerine daha işlevsel düşünce ve davranışların geliştirilmesi sağlanabilir. Bu tür sorunlarda en iyi çözüm hem aile hem de çocukla çalışmaktan geçer.

    • Onu hiç bir şey için zorlamayın ya da çocuğunuza pısırık,çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
    • Çekingenliği sürerse kızmayın ya da çok fazla üzerinde durmayın. Ortama alışması için zaman verin.
    • Yeni ya da bilmediği bir ortama girmeden önce çocuğunuzu hazırlayın. Sakin bir ses tonu ile nereye gidileceğini ve orada kimlerin olacağını önceden açıklayın. Hatta beraber zihninizde canlandırın.
    • Anne babanın ya da çocukla yakından ilgilenen kişilerin kaygılı, çekingen davranışları, çocuğun huzursuzluğunu arttıracaktır. Sizlerin yabancılarla rahat iletişime geçmeniz, çocuğunuzun adına performans kaygısı yaşamamanız onun için iyi bir model olacak ve onu rahatlatacaktır.
    • Çocuğunuzun güvenli ortamlarda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın ve aşama aşama daha kalabalık ortamlara girin. Örneğin eve çocuk misafirler çağırın. Ya da çocukların aileleri ile beraber katılabileceği sanat atölyelerine gidin. Ne kadar sosyal ortama maruz kalırsa zihnindeki felaket senaryoları o kadar azalacaktır.
    • Çocuğunuzu cesaretlendirin. Ancak bunu yaparken “Sen yaparsın, sana güveniyorum!” gibi söyleyerek kendisine olması gerektiğinden fazla sorumluluk yüklemeyin. Bu durum onu daha da kaygılandırabilir. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
    • Çocuğunuzu aşırı korursanız, sorumluluk almasını engellersiniz. Korkularından kaçmasına böylece sosyal kaygısının daha da büyümesine yardımcı olursunuz.
    • Unutmayın ki beş parmağınızın beşi bile bir değil. Dolayısıyla her çocuk da aynı değildir. Çocuğunuzdaki olumlu özellikleri fark edin ve bunları onunla paylaşın.

    Peki, böyle bir çocukluk geçirdiyseniz ve halen kaygı yaşamaya devam ediyorsanız ne yapabilirsiniz? O da başka bir yazıya…

  • DEPRESYON HASTALIK HASTALARINDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    DEPRESYON HASTALIK HASTALARINDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    En ufak bir hastalık ve ya ağrınızı felaket senaryosuna dönüştürüp doktor doktor geziyor, sürekli bedeninizi kontrol edip kaygıya kapılıyor ve teşhis edilmemiş bir hastalığın kendinizde var olduğuna inanıp internetten bununla ilgili araştırmalar yapıyorsanız Hipokondriyasiz yani; “Hastalık Hastası” olabilirsiniz. Hastalık hastası olan kişiler sürekli bedenleri ile ilgili endişe yaşadıkları için depresyona girme olasılıkları da artıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, hastalık hastası kişiler hakkında bilgi verdi.

    Sağlık Durumları Hakkında Sürekli Endişe Yaşarlar

    Hipokondriyasiz (hastalık hastalığı); kişinin fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde en ufak hastalık belirtisi ve ya ağrılarını büyük, ölümcül ya da tedavi edilemez ciddiyette hastalıkların belirtisi olduğuna inandığı, yüksek düzeyde kaygı ile seyreden bir rahatsızlıktır. Bu hastalığa sahip olan kişiler, sağlık durumları hakkında sürekli endişe ederler. Bedenindeki her türlü minimal değişikliğe aşırı derecede tepki verirler. Bütün dikkat henüz tanısı konmamış ve tespit edilememiş ciddi rahatsızlık belirtilerindedir. Bu nedenle de diğer insanlara oranla beden duyumlarına aşırı duyarlıdırlar. Sürekli bedenlerini kontrol etme ya da minimal düzeyde de olsa her hangi bir hastalık belirtisi olabilecek durumları takip etmekle meşguldürler.

    En Basit Ağrılarını Felaketmiş Gibi Yorumlarlar

    Düşünce içerikleri hastalık kuşkuları ve kaygıları ile dolu olduğu için; kalp atımlarını takip etme, nabzını ölçme, vücudunda her hangi bir ağrı olup olmadığını anlayabilmek için dokunma ve nefes alıp verişinin düzenini kontrol etme gibi birçok kontrol davranışları sergilerler. En basit bir ağrıda bile bu belirtiyi felaketmiş gibi yorumlayıp, peşine düşerler. İnternetten belirti tarayıp, en kötü senaryolara inanarak doktor doktor gezerler. Doktorların teşhislerine de güvenemediklerinden genellikle aynı belirti için en azından 2-3 doktora görünüp emin olmaya çalışırlar. Fiziksel bir sebep bulunamadıkça da “tespit edilememiş ciddi bir rahatsızlığı olduğuna dair inançları daha da pekişir. Doktorların kendisini anlayamadıklarını ve hastalığı tespit edemediklerini düşünürler. Alternatif tıp yöntemlerine en çok başvuran kişiler yine bu hastalığa sahip kişilerdir.

    Kaygılarını Artırırlar

    Hastalık kuşkuları nedeniyle sıkıntıyı sadece kendileri çekmez. Yakın çevresindeki kişiler de bu durumdan sıklıkla etkilenirler. Çünkü kişi sürekli en yakınındakileri, kendi evhamı ve kaygısını kontrol edemediği için bunaltır. Aynı zamanda bu kişiler çok çabuk semptom kaparlar. Herhangi bir sohbette ya da izlenilen bir programda yer alan hastalık haberlerinden çabucak etkilenip, bu belirtilerin kendisinde olup olmadığını düşünmeye başlarlar. Beden duyumlarına hassasiyet olmayan belirtilerin var gibi algılanmasına sebebiyet vererek kaygılarını tetikler. İnternetten en çok hastalık taraması yapan kişiler, bu gruptandır. Hastalıklar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırken kaygılarını artırdıklarının farkında olmazlar.

    Bu Kişilerde Depresyon Görülme Oranı Çok Yüksek

    Hastalık hastalığına sahip olan kişilerde depresyon görülme oranı çok yüksektir. Derdine çare bulamayan kişinin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşerek hayattan zevk alması azalır. Ayrıca henüz saptanamayan bir hastalığı olduğu inancıyla; hareketlerini kısıtlama ve gündelik aktiviteleri yapmama gibi genel bir motivasyon kaybı yaşarlar. Daha fazla yatakta kalarak hasta oldukları inançları artarken hem de depresyon döngüsüne girmeye başlar. Bütün dikkat bedeninde olduğu için içe çekilme, sosyal aktiviteleri kısıtlama dolayısıyla da toplumsal, sosyal ve mesleki çoğu önemli işlevsellik alanında bozulmalar başlar.

    Bu Belirtiler Sizde Varsa Hastalık Hastası Olabilirsiniz;

    • Elinizde olmadan sürekli teşhis edilememiş ya da sizde var olma potansiyeli olduğunu sandığınız hastalıklar hakkında konuşuyorsanız,
    • Eşiniz, aileniz ve yakın çevreniz artık bu konuda sizden rahatsız olmaya başladıysa,
    • En ufak belirtiyi felaketleştirip internet araştırmaları yapıyor, ciddi bir rahatsızlık endişesiyle sık sık doktora gidiyor ve buna rağmen herhangi bir şey tespit edilemiyorsa,
    • Birden fazla doktora görünmeden içiniz rahat etmiyorsa,
    • Hayattan aldığınız zevk düşmeye başlamış ve tüm düşünce içerikleriniz hastalıklar hakkındaysa,
    • Kendinizi bu konuda çok çaresiz hissediyorsanız,

    Psikiyatrik değerlendirme için mutlaka ruh sağlığı profesyonellerine başvurunuz. Günümüzde etkili psikoterapi uygulamaları ve bazı durumlarda yanında ilaç tedavisiyle bu hastalığı yenebilirsiniz.