Etiket: Kaygı

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Son yıllarda daha fazla duyduğumuz ve bir çok öğrencinin (özellikle üniversiteye giriş sınavına hazırlanan öğrencilerin) yaşadığı kaygı türü; Sınav Kaygısı. Hemen hemen her öğrencinin yaşadığı bu kaygı nedir, oluşmasına ne sebep olur, faydası nedir, nelere engel olur, faydası var mıdır, belirtileri nelerdir ve çözüm yolları nelerdir birlikte inceleyelim.

    Sınav Kaygısı nedir?

    Kişinin bilgi ve becerilerinin belli ölçütlerle incelenip değerlendirildiği durumlarda yaşanan ve başarının düşmesine yol açacak kadar yoğun olan kaygı türüdür.

    Sınav Kaygısı nasıl oluşur?

    “Başarılı olamayacağım”, “Konuları anlamıyorum,aptal olmalıyım”, “Hazırlanacak zamanım yok”, “Sınavahazır değilim”, “Çok fazla konu var yetişmeyecek”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” sıklıkla gözlenen olumsuz otomatik düşüncelerdir. Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygı oluşmasında en önemli süreçlerdir. Mükemmeliyetçi ve rekabetçi kişilik yapısı olan kişilerde daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir. Yanlış ders çalışma alışkanlıkları ve zamanı etkin kullanamama da sınav kaygısı oluşumunda öneme sahiptir.

    Sınav Kaygısının belirtileri nelerdir?

    Zihinsel,dugusal ve davranışsal belirtiler olarak üçe ayrılır.

    • Unutkanlık, olumsuz yorum içerikli düşünceler, dikkat toplamada güçlük gibi belirtiler zihinsel belirtileri oluşturur.

    • Heyecan, sinirlilik, korku hali, panik ve karamsarlık gibi durumlar ise duygusal belirtileri oluşturur.

    • Sınavı tamamlamama, ders başından kalkma, kaçma, ders çalışmayı erteleme, sınava girmeme gibi durumlar ise davranışsal belirtileri oluşturur.

    Olumlu yanı nedir?

    Sınav kaygısı aşırı ve yüksek düzeyde değil ise faydalıdır. Öğrenmeye ve hedef belirlemeye motive eder. Yüksek kaygının başarısızlığa sebep olduğu gibi çok düşük olanı da istenilen kaygı düzeyi değildir. Faydası olacak olan kaygı orta düzey kaygıdır.

    Olumsuz yanı nedir?

    Öğrenilmiş olan bilginin yararlı kullanılmasını engeller, karar verme süresini dengesizleştirir, bilgiye olan güveni düşürür, söz konusu olan sınava hazırlanmayı engeller ve rahatsız hissettirir.

    Sınav kaygısı ile başetme yolları nelerdir?

    • Söz konusu sınava planlı ve programlı çalışmak zamanı verimli kullanma açısından ve konuların sıkıştırılmaması açısından öneme sahiptir.

    • Sınavdan bir gün önce çalışmayı bırakmak daha verimli olacaktır. Son gün ders çalışıldığı zaman öğrenilenler karışabilir.

    • Olumsuz düşünceler (ya başarısız olursam? Ailem beni sevmez, dünyanın sonu olur, başarısız olma şansım yok vb.) yerine olumlu düşünceler (ailemin sevgisi ile sonucun bir bağlantısı yok, sınav için kendimi yeterli ve hazır hissediyorum, başarılı olacağım vb.) oluşturmaya çalışmanın faydası olacaktır.

    • Sınav gecesi yeterince uyumak ve dinlenmek sınavına olumlu yansıyacaktır. Rahatsız edecek yiyeceklerden de uzak durmak önemlidir.

    • Sınav öncesinde gergin hissedildiğinde arkaya yaslanılarak derin nefes alınmalıdır.Alınan nefes 3-5 saniye içerde tutulmalı ve sonrasında tümünün dışarıya verilmelidir. Derin nefes alış-verişinin 3-4 kez tekrarlanması gerginliğin azalmasına katkı sağlayacaktır.

    • Söz konusu sınavda yapılamayan soruda çok zaman harcanmaması ve sona bırakılması sınav içinde kaygı seviyesinin artmamasına ve zamanı iyi kullanmaya yarayacaktır.

    Sınav sonrası için;

    Keyif veren aktivitelerde bulunmak, kendini ödüllendirmek ve eksikler üzerine düşülerek geleceğe yönelik yeni planların yapılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.

    Ailelere öneriler;

    Aileler sınırlarını bilmelidirler. Çocuklarına güvenle beraber sorumluluk vermeli, önemsediklerini hissettirmeli ve olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınavla ilgili konuşmalarda gerçekçi olunmalı, özen gösterilmeli ve en önemlisi akranlarıyla karşılaştırmaktan uzak durulmalıdır. Duyguların ve düşüncelerin paylaşımı önemlidir. Sınavı ölüm kalım meselesi yapmama ve cesaretlendirici davranma önerilmektedir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalıdır. Uygun aile ortamının sağlaması çocukların başarısına katkı sağlayacaktır. Son olarak ise çocukların koşulsuz sevilmesi gerektiği bilinmelidir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı İçin Yapılması Gerekenler

    İlkokuldan üniversiteye dek hepimiz birçok sınava giriyoruz. Her sınavda hissettiğimiz sorumluluk duygusu bizi farklı duygu durumlarına sürüklüyor. Bazılarımız bu duygu durumlarından kolayca sıyrılırken bazılarımızda etkileri farklı oluyor. Sınavdan günlerce önce başlayan huzursuzluk, uykusuz kalma, sinirlilik, konsantrasyon bozukluğu gibi belirtilerle ortaya çıkan sınav kaygısı sınavlarda istediğimiz başarıyı yakalamamızı engelliyor. Üstelik yarattığı baskı ile bize zarar veriyor.

    Peki sınav kaygısı ile başa çıkmak için neler yapılabilir? İşte tavsiyelerimiz;

    1. Sınav hakkındaki düşüncelerinizi ve inançlarınızı sorgulayın. Bu sınava neden bu kadar anlam yüklüyorsunuz? Sınavı kazanamazsanız hayatınızın artık mutlu bir hayat olmayacağına dair bir inancınız mı var? Sınavda başarılı olmamanız durumunda etrafınızdaki kişilerden utanacağınızı mı düşünüyorsunuz? Bu gerçekçi olmayan inançlara sahipseniz bu düşüncelerden kurtulmak için adım atabilirsiniz. Kendi başınıza başa çıkamıyorsanız bir profesyonelden yardım alabilirsiniz.

    2. Kaygı düzeyini düşürmede oldukça etkili olan nefes egzersizleri ve gevşeme teknikleri hakkında bilgi alabilirsiniz. Kaygınızın yükseldiğini hissettiğinizde bu teknikler ve egzersizler size yardımcı olacaktır.

    3. Kaygıyı bastırmak yerine onu tanımaya çalışmak daha etkili bir yöntem olacaktır. Kaygınızı tanımak, onunla yüzleşerek nedenlerine ulaşmak sizi sınav kaygısından uzaklaştıracak önemli bir adımdır.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    SINAV KAYGISI İLE BAŞA ÇIKMAK

    Kaygı nedir ?

    Kişinin herhangi bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı fiziksel, zihinsel ve davranışsal değişimlerin duygu durumudur.Kaygının öğrenme ve başarı üzerinde olumsuz etkisi vardır. Yüksek Kaygının dikkat ve öğrenmeyi parçalayıcı etkisi vardır.

    Öğrenme nedir?

    Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi, doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Duygusal ve bilimsel alanda öğrenilenlerin tümü kişinin biirikimini ( potansiyelini ) oluşturur. Öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin zihin , duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir.İnsan performansının belli bir alanda en iyi olduğu durum, onun o alanda varolan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak, çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. En büyük iç etmenlerden biri yüksek kaygıdır.

    Hiç kaygı yaşamamak mı gerekir ?

    Herhangi bir alanda başarılı olabilmek için kaygı yaşamamak mı gerekir? Hayır…! Her duygu gibi kaygı da kişinin yaşamını sürdürebilmesi için ve yaşamdan doyum alabilmesi için gereklidir. Öyleyse amaç, kaygıyı tümüyle ortadan kaldırmak değil, kaygıya yenik düşmemek ve yaşanan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak onu kendi yararımız için kullanmaktır. Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Hiç kaygı yaşamadığımız durumlarda ise, yapılacak olan işi elden geldiğince iyi yapmak için içimizde bir istek oluşmadığından sonuç genellikle olumsuz olur. Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanması, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesi engellenir.Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performansa erişemez.

    Kaygı sırasında kişi de fizyolojik düzeyde, düşünce düzeyinde ve davranış düzeyinde değişimler oluşur.Kişide fizyolojik düzeyde şu değişimler oluşur: Kalp atışlarında hızlanma, terleme ya da üşüme, yorgunluk, solunumda güçlük, titreme, mide veya baş ağrısı, göz kararması, sık nefes alma görülür.

    Kişide düşünce düzeyinde şu değişimler oluşur: Sınav durumları hakkında olumsuz düşünceler, hayaller, atıflar, imgeler, yorumlar, inaçlar vardır.

    Kişide davranış düzeyinde ise kaygı yaratan durumdan kaçma yada savaşma tepkisi görülür.Kaçma davranışı rahatlamayı sağlar, rahatlama kaçma davranışını pekiştirir ve sınav korkusu oluşur.

    Sınav kaygısı nedir?

    Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir.

    Sınav kaygısı endişe ve yoğun duygulanım olarak iki boyutta ele alınabilir.

    Endişe, performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur.

    Yoğun duygulanım, kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyişi dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.

    Sınav kaygısı yaşayanların endişe içeren cümleleri; – Bu sınavda başarılı olamam. —-Eyvah, üç gün sonra sınav var. – Bu ders beni çok zorluyor. – Konuyu bildiğim halde işlem hataları yapmak istemiyorum. – Sınav sırasında bildiğim herşeyi, unutabilirim.

    – Evdekilerin yüzüne nasıl bakarım? v.b

    Sınav kaygısı yaşayanların yoğun duygulanım içeren cümleleri; – Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor. – O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda. – Çok perişan durumdayım. – Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor. – Kendimi bir sis bulutu içinde hissediyorum, hiçbirşey bilmiyorum ve hatırlamıyorum. – Gözlerim kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.

    Sınav kaygısı sınavın ilk yirmi dakikası içinde yoğun yaşanıyor, sınavın sonuna doğru belirtiler azalıyor. Kaygı yaşayan çocukların başarıları % 40 – 60 civarında kalıyor.

    Araştırmalar, öğretmenlerin sınav kaygılı çocukların zeka durumlarından şüphe ettiklerini

    gösteriyor.

    Kaygının kaynağı nedir?

    Kaygı olumsuz bir duygudur. Duyguları kontrol etmek zordur. Duyguları ancak anlayabiliriz. Olaylar nötürdürler ve duyguları belirleyemezler. Ancak, olaya ilişkin kişilerin yaptığı düşünceler, atıflar duyguları yaratır. Kaygı ile başa çıkabilmek için kişinin kendi zihinsel süreçleri üzerinde düşünüp, yaralayıcı olanlar üzerinde kontrol yapması sağlanabilir. Kaygı ile başaçıkmak istenildiğinde değişiklik yapılacak bölümler buralarıdır.

    Olay › Duygu › Te p k i

    v Düşünceler v v v

    Sınav Atıflar Kaygı Kaçmak Savaşmak

    İnançlar

    “ N a s ı l d ü ş ü r s e k, ö y l e d u y g u l a n ı r v e d a v r a n ı r ı z .”

    Sınav kaygısı yaşayan ve yaşamayan kişiler arasında ne gibi farklar vardır?

    Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar. Sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir dialog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler.Sınav öncesi ve sonrası fizyolojik durum dereceleri aynı olduğu halde, normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, bu uyarımı sınavda daha fazla çaba göstermeye yönelik bir ipucu olarak algılarken, kaygısı yüksek olanlar yaşadıkları endişe yüzünden, bunu olumsuz bir durum olarak görmektedirler. Buradan da anlaşılacağı gibi, endişe faktörünün ( sınav durumuna ve sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentiler) sınav başarısına olan etkisi, uyarılma faktörünün ( fizyolojik uyarım sinyalleri) yarattığı etkiden daha fazla ketleyicidir.Yapılan araştırmalar, sınav kaygısı yüksek kişiler için en büyük sorunun, daha önce öğrenilenleri sınav sırasında hatırlayamamak olduğunu çıkarmaktadır.Ayrıca kaygısı yüksek olan kişilerin, kaygısı düşük olanlara kıyasla ders çalışmaya daha çok zaman ayırdıkları görülmektedir. Bu bulgular da sonuçtaki düşük performansın, bu kişilerin ders çalışma sürelerindeki yetersizliğe değil, olumsuz düşüncelerinin kendilerinde yarattığı, başa çıkılamaz derecedeki kaygıya bağlanabileceğini göstermektedir.

     

    SINAV KAYGISIYLA BAŞA ÇIKMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1- Gevşeme egzersizlerini öğrenme

    2-Olumlu düşünme becerisini geliştirmek.

    Gevşeme egzersizi: Davranış düzeyinde uygulanacak tekniklerin başında gevşemenin öğrenilmesi gelir. Gevşemenin öğrenilmesi bedenin kendi kendine çalışan sistemlerini kontrol etme imkanı verir. Bedeni kontrol etmek yolunda birinci adım solunumu kontrol etmek ve nefes egzersizleridir. İyi nefes burundan ağır, derin ve sessiz alınır. İyi nefes alındığının iki katı sürede verilir. Doğru ve derin nefes alma ile oksijen tüm vücuda dağılır. Böylece stres sırasında ortaya çıkan maddeler azalır ve kaybolur. Kişi sakinleşir ve duygusal açıdan dengeli duruma gelir. Her zaman düzenli olarak yapılan nefes alıp- verme çalışmaları kaygı düzeyini düşürür.

    Gevşeme egzersizlerinin amacı size vücudunuzdaki kasların gerginlik ve gevşeklik arasındaki farkını göstermek ve günlük yaşamda da nasıl gevşeyebileceğinizi öğretmektedir.Gevşeme egzersizleri ile vücudumuzdaki tüm kaslarımız ( el, omuz, kollar, boyun, alın, kaşlar, gözler, dil ve boğaz, dudak, göğüs, mide, kalça ve bacak) üzerindeki gerginliğin, kendi kontrolümüzle gevşemesi sağlanmaktadır.

    Olumlu düşünme becerisini geliştirmek: Bir olayda kaygıyı yükselten olayın kendisinin verici özelliği değil, olayı değerlendiriş biçimimizdir. Çoğunlukla stresi ve sınav kaygısını yaratan doğru ve akılcı olmayan düşünce biçimidir. Olumsuz duygu ve davranışa yol açan düşünce biçimini “ Zihinsel Düzenleme Tekniği” adı verilen bir yöntemle değiştirmek mümkündür. Bu tekniğin öğrenilmesi gerginliği azaltmak ve nispeten olumlu veya bunun mümkün olmadığı durumlarda tarafsız bir duygu geliştirmek üzere düşüncelerin kontrol altında tutulmasını sağlar.

    Sınavla ilgili durumlarda kendimizle olumlu bir dialog kurmamız çok önemlidir. Sınav öncesinde, sırasında ve sonrasında kendimizle ne tür cümleler ile konuştuğunuzu belirleyin. Olumsuz cümleler yerine kendinizi rahatlatacak olumlu cümleler bulmaya çalışın. “ Bu sınavda bildiklerimi unutup, yine birbirine karıştıracağım.” İfadesi yerine

    “ Sakin olmak, tüm gücümü sınavda iyi kullanmama yarayacak.” şeklinde bir ifade duruma daha gerçekçi bakmamızı sağlacaktır. Kendimizle olan dialoğumuzda, olumsuz ve kötümser düşünme biçimini yansıtan “ Eğer, üniversiteyi kazanamazsam, tanıdıklarım ne düşünür.” gibi eğer ile başlayan bir cümle kulanıyorsanız bunu şöyle bir cümleyle değiştirebilirsiniz. “ Başkalarının düşüncelerinin üzerimde baskı yaratmasına izin vermemeliyim.”

    Eğer, kendi zihninizin ürettiği bu olumsuz düşüncelerin tutsağı olmaktan kurtulursanız, endişelerinizin azaldığını ve artık bedeninizden gelen sinyallerin de eskisi kadar olumsuz yorumlamadığınızı göreceksiniz

  • Gebelik Psikolojisi

    Gebelik Psikolojisi

    Bir yandan dünyaya bir çocuk getirmenin heyecanı, diğer yandan doğacak çocuğun normal olup olmadığının kaygısı… İşte pek çok hamile kadının yaşadığı psikolojik değişiklikler,aynı zamanda yoğun bir stresin oluşumuna da etken.Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikoloji,bazen ciddi tedavi gerektirecek boyutlarada varabilir.

    Aslında keyifli bir süreç olan hamilelik,aynı zamanda stresli bir dönem olarak da geçebilir.Kararsızlıkla beraber artan strese karşı verilen tepkiler,kişiden kişiye farklılıklar gösterir.Bazı kadınlar için;neşe,olgunluk,kendini gerçekleştirme olarak algılanabilen hamilelik,bazı kadınlar için;endişe, kaygılı bekleyiş,yüklenme olarakta yaşanabilir.Örneğin çoğu kadın için bu stres,bebeğin “normal”olup olmadığı için yaşanır ve kadın çevresine de bu stresi yansıtır.Yapılan çalışmalar bu kadınların bebeklerinin diğerlerine göre daha fazla strese maruz kaldığını ve riskli gebelik yaşama oranlarının arttığını göstermektedir.Gebelikle birlikte başlayan planlar,özellikle doğuma yaklaştıkça;doğacak çocuğun bakımına,yaşam değişikliklerine ve doğum sonrası olabilecek değişikliklere doğru kayar.Çoğu kadın doğumu,ağrılı bir olay gibi algılar.Bu nedenle,hamilelikte yaşanan sorunlar,doğumunda zor olacağının bir habercisi gibi kabul edilir ve yaşanan stres daha da artar.

    GEBELİK VE DEPRESYON

    Yapılan çalışmalar,kötü bir hamilelik dönemi geçiren kadınların,diğerlerine göre 2 kat daha fazla doğum sonrası depresyon geçirmeye yatkın olduklarını göstermektedir.Bu noktada doğuma hazırlanan anne adayının hamilelik öncesindeki kişilik yapısı önemli rol oynamaktadır.Eğer anne adayının daha önce geçirdiği depresyon gibi psikiyatrik hastalığı var ise,hamilelik dönemi boyunca dikkatle izlenmesi gerekir.Özellikle önceden geçirilmiş manik-depresif gibi ciddi psikiyatrik bozukluk dönemleri önemlidir.Bu kadınlar,hamilelik döneminde oluşacak değişimlere karşı daha duyarlı oldukları için diğer kadınlara göre çok daha fazla zorlanır.Aslında hamilelik doğal bir stres olarak değerlendirilmelidir.Daha önceki hamileliğe karşı olumlu yada olumsuz algılar,bu dönemin yaşanmasında karşımıza çıkmaktadır.

    HAMİLELİKTE PSİKOLOJİK KAYGI VE BEKLENTİLER

    Hamilelikteki her ay,kendine özgü psikolojik kaygılar ve beklentiler doğurur.Hamile kadın özellikle ilk ayda;bir dizi psikolojik ve fizyolojik değişiklik yaşar.Bu dönemde yorgunluk ,bulantı ve kusma gibi fizyolojik belirti ve depresif bir ruh hali ortaya çıkar.Kadının yeni duruma adaptasyonu ve hamile olmasıyla ilgili kaygı ve beklentileri süreci belirler.İstenen bir gebelikte, mutluluk ve doyum duygusu yaşanır.Ayrıca kadının ailesi ile ilişkisi, iş durumu,hamileliğin yaratacağı beklenti ve stresler, sürecin nasıl yaşanacağını etkiler.Yani hemen her anne adayında,kendi durumuyla ilgili olarak hamileliğin ilk ayında duygu ve mizaç değişiklikleri gözlenir.Fizyolojik belirti ve depresif ruh halinin ikinci ve üçüncü aylarda kesildiği görülmektedir.Burada kadının karnındaki bebeekle ilişkisi, geçmişte annesiyle yaşadığı duyguları ortaya çıkarmaktadır.Kişinin,bir yandan annelik rolüne uyum sağlerken,diğer yandan annesiyle özdeşleştiği görülmektedir. Örneğin ikinci ve üçüncü ayda kusması halen devam eden anne adayının psikolojik yapısı mutlaka etkilenir.Bu kadınların çocuksu oldukları,eşiyle arasında belirgin kültür farklılıklarının olduğu bilinmektedir.Eğer kusma,kişinin normal yaşantısını devam ettirmesini engelleyecek düzeyde ise,kadına psikolojik destek,hatta ilaç desteği gerekir.Ayrıca bu dönemde yapılacak, gevşeme çalışmaları da faydalıdır.Hamileliğin üçüncü ayında,doğacak bebek,annenin bütün sistemlerini etkiler.Bu dönemde doğuma ait beklentiler ön plana çıkar.Doğum korkusu yaşayan kadınların kendini kontrol edememe,beden ve duygusal denetimle ilgili kaygılarının olduğu izlenmektedir.Bu dönemde,hamile kadının bilgilendirilmesi,açıklamalarla yönlendirilmesi yararlıdır.Ayrıca eşin desteği de önemlidir.Bu kaygıların yoğun yaşandığı durumlarda ise psikolojik destek mutlaka gereklidir.Eşin de katılımı ile yapılan gevşeme çalışmaları,doğum ve sonrası konusunda bilgilendirme,kişinin kendi denetiminisağlayabileceği duygusunu arttırırken,korku ve kaygıyı azaltır.Bununla birlikte daha önceden bulunan veya hamilelikte oluşan psikolojik bozukluklar,doğum komplikasyonlarını arttırmaktadır.Bu nedenle eğer böyle bir durum var ise,anne adayının psikolojik açıdan yakın takibi ve desteklenmesi zorunludur.Hamileliğin son dönemlerinde doğum ve bebeğin sağlığına ait kaygılarla oluşacak yaşam değişikliklere ve bunlara uyum ön plana çıkmaktadır.Hamileliğin kadın rolu dışında anne rolüne ait tüm duygusal,ruhsal yaşantıları etkilediği ve bu durumla ilgili çatışmaları ya da beklentileri tetiklediği görülmektedir.Anne adayının yaşadığı psikolojik kaygı ve beklentileri hamilelik dönemini etkilemektedir.Bazı kadında kaygıyı arttırangebelik süreci,bazı kadınlarda da önceki yaşamına ilişkin beklenti ve kaygılarında azalma da gösterebilir.Bazen de gebelik kadınlarda,kendine güven,kendini gerçekleştirme,seçkinlik duygusu da verebilir.Burada tabiki kişilik yapısı son derece önemlidir.Kişilikyapısı problemli ve yetersiz, ya da çocuksu yapıdaki kadınların bu dönemi daha zor geçirdikleri görülmektedir.

    EŞİN TUTUMU VE ÇEVRENİN DESTEĞİ

    Hamilelikte önemli bir konu da,kadının bütün değişiklikleri yaşarken eşin tutumu ve yaşanılan çevredir.Eş,gebede oluşan değişimlerden birinci derecede etkilenmekte ve kendisi de annesiyle ailesiyle yaşadığı ilk çocukluk anıları ve problemlerini tekrar yaşayabilmektedir.Kadının kendi içine kapandığı durumlarda,eş ihmal edildiğini düşünmektedir.Burada eşin verdiği destek ve güven,kadının bu durumdan rahatça çıkmasına ve güven bulmasına yardımcı olmaktadırEşin psikolojik yapısı bu destekleri vermeye yeterli değilse,kadının yaşayacağı yük daha ağırlaşmaktadır.Bu durumda her ne olursa olsun,baba adayının da hamileliğin ilk dönemlerinde beraber değerlendirilmesi ve oluşacak değişimler konusunda bilinçlendirilmesi ve yardımcı olması sağlanmalıdır.Hamile kadın ve eşi dışında doktorun gebeye yaklaşımı da önemli olmaktadır.

  • Korku ve Kaygı Bozuklukları

    Korku ve Kaygı Bozuklukları

    Günlük yaşantınızda korku, kaygı, üzüntü ve panik terimlerini çoğu zaman birbirinin yerine kullanılırız. Ancak kaygı bozukluğu, anksiyete bozukluğu, panik atak bozukluğu, korkularımız (fobiler ) gibiduygu durum bozuklukları nedenlerini anlayabilmemiz ve bu psikolojik rahatsızlıkların tedavisiningerçekleştirebilmesi için bu terimleri birbirinden ayırabilmemiz gerekir.

    Korku, herkesin yaşayabileceği başlıca başlıca bir duygudur. Korku, aniden ortaya çıkı veren bir tehlikeye karşı gösterilen bir reaksiyondur. Bu tehlike gerçek ya da kişinin algıladığı bir tehlikedir. söz konusu bu tehlike kişide savaş ya da kaç tepkisini ortaya çıkartır. çünkü kişiler bir korku duyduklarında bütün içsel kaynaklarını kullanarak bu tehlikeye karşı kendilerini savunmaya çalışıyorlar ya da söz konusu bu tehlikeden kaçıp kurtulmaya, oradan uzaklaşmaya çabalarlar.

    Kaygı duygusu” ile “korku duygusu” çok yakından ilişkili duygulardır. Kaygı ile korku bu kadar yakın duygular olmalarına rağmen; kaygı ve korku arasında arasında önemli farklar da bulunmaktadır. Korku daha çok bu anda ortaya çıkan tehlikelere karşı gösterilen bir tepki iken kaygı gelecekle ilgili endişeleri içermektedir. Yani kaygı daha çok geleceğe yöneliktir.

    Anksiyete, genellikle somatik, duygusal, kavramsal, ve davranışsal bileşenlere sahip olmak şeklinde tanımlanır.. Kaygı da yaşanılan biyolojik değişiklikler vücutta anksiyete durumun da gözlenmektedir. Kan basıncı, nabız ve kalp atışının artması, titreme, terleme, ana kas gruplarına birden kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi fonksiyonlarının yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme -üşüme hissedilir.

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Her sene değişen sınav sistemi zaten zor olan sınava hazırlanma sürecini daha da zor hale getiriyor. Sürekli bir yarış içinde olan ve sınavlarda iyi puan almak için uğraşan gençlerin bu süreçte kaygı yaşamaları çok doğal bir durum. Daha geleceklerinde ne yapmak istediklerine karar vermeden, üniversiteye girebilmek için sürekli bir çalışma halindeler. İlkokula başlanılan günden itibaren sınava hazırlanma süreci de başlıyor. Bu dönemde kendi zevklerini keşfedip, doğru bir tercih yapabilmek gerçekten çok zor ve karmaşık bir durum. Bütün bu durumlar da strese, kaygıya ve neticesinde konsantrasyon sorunlarına, panik ataklara ve daha farklı psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir.

    Burada anlamamız gereken bir diğer nokta da şudur. Kaygı duymak, stresli olmak zararlı veya hemen çözülmesi gereken durumlar değildir. Nasıl kendimizi iyi ve mutlu hissediyorsak, arada kaygılı da hissedebiliriz. Bu da mutluluk gibi bir duygudur ve şiddetli seviyede olmayan kaygı ve stres duyguları, performansın daha da artmasına neden olabilir. Korku ve kaygı duyguları evrimsel süreçte hayati görev taşımışlardır. Sınava hazırlanan gençlerde kaygı olması da gayet doğaldır. Önemli olan bu kaygının şiddetidir. Kaygı sonucu konsantrasyonda bozukluklar oluyorsa, unutkanlık oluyorsa, fiziksel olarak belirtileri şiddetliyse (kalp atışlarının hızlanması, mide bulantısı, kasılma, baş ağrısı gibi) o zaman kişinin hayatı olumsuz yönde etkilenir.

    Sınav kaygısının azaltılması için öncelikle kaygının nedenleri araştırılmalıdır. Birçok farklı neden olabilir, bunlar ayrıntılı bir şekilde konuşulup, neler yapılacağına ondan sonra karar verilebilir. Bir psikolog ile görüşmek bu süreçte çok yardımcı olacaktır.

    Anne baba olarak çocuğunuzun yanında olup, onunla iletişim kurmanız ve onu anlamaya çalışmanız çok önemli. Böyle zamanlarda gençlerin desteğe, ilgiye ve anlayışa ihtiyaçları var, onları verdiğimizde gençler de kaygıyı yenebilirler.

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal fobi (sosyal kaygı), toplumsal ortamlarda, özellikle başkaları tarafından izlenilen, performans sergilenen durumlarda çevredeki kişiler tarafından eleştirilme, alay edilme ya da küçük düşme korkusuyla, rezil olacağı düşüncesiyle ortaya çıkan kaygı bozukluğudur.

    Sosyal kaygı yaşayan kişiler, başkalarıyla birlikte bulunulan sosyal ortamların çoğunluğunda olumsuz bir şekilde incelendiklerini, eleştirildiklerini ve yargılandıklarını hissederler. “Sahne korkusu” olarak da bilinen sosyal fobi nedeniyle kişi, topluma karşı konuşma, insanlarla birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri kullanma, başkalarıyla konuşma, karşı cinsle iletişim kurma, başkalarının gözlerinin içine bakma, yabancılarla konuşma, yeni insanlarla tanışma, toplantılara katılma, partiye gitme, bir işle meşgulken başkaları tarafından seyredilme gibi durumlarda duyduğu kaygı nedeniyle bu tür ortamlara girmekten kaçınabilir. Sosyal ortamlardan kaçınma davranışları, tedavi edilmediği takdirde zamanla evden çıkamama noktasına gelebilir.

    Kaygı yaratan durumlara maruz kalındığında; titreme, terleme, çarpıntı, yüz kızarması, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı, sıcak ya da soğuk basması, karın ağrısı, kaslarda gerginlik, göğüste sıkıntı hissi, bulantı, tuvalete gitme ihtiyacı ve bazen panik atak gibi fiziksel belirtiler görülür.

    Amerikan Psikiyatri Derneği’nce hazırlanan “DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) Psikiyatrik Bozukluklar Tanı Kriterleri El Kitabı’na göre sosyal fobi belirtileri aşağıdaki gibidir:

    1. Kişi, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyar.

    2. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar.

    3. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.

    4. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.

    5. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.

    6. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.

    7. Korku, kaygı ya da kaçınma belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.

    Toplumda sıklıkla karşılaşılan sosyal fobi, genellikle çocukluk ve ergenlikte ortaya çıkar. Tedavi edilmediği durumda kronikleşerek kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlığa dönüşebilir. Rahatsızlık belirtilerine göre, ilaç tedavisi ya da psikoterapi, bazen her ikisi beraber uygulanarak tedavisi mümkündür.

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), sosyal fobi yaşayan kişilere sık uygulanan bir terapi yöntemidir. BDT modeline göre kişiler duygu, düşünce, durum ve olayları olduğundan daha olumsuz yorumlayarak, bilişsel hatalar yaparlar. Örneğin, bir başkasının meraktan sorduğu bir soruyu düşmanca yorumlayabilirler. Düşmanca davranışlara maruz kalmamak için de başkalarıyla birlikte bulunacağı ortamlardan kaçınarak geçici rahatlık sağlarlar. Ancak, bu kaçınma davranışı zamanla pekişir ve kişinin yaşamını olumsuz etkiler. BDT’de kişinin sosyal kaygısının temelindeki inanç ve düşünceler sorgulanır ve yeniden yapılandırılır. Kaygıyı, kaygı yaratan durumları, kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygıya sebep olan durumlardaki düşünceleri anlama ve başa çıkma stratejileri geliştirme çalışmaları yapılır. Bu çalışmalara, yeni kazanılan bilişsel becerileri uygulamaya yönelik davranışsal boyut eşlik eder ve kişinin aşamalı olarak korkularının üzerine gitmesini sağlar.

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Kaygı, korku, öfke, heyecan insanın içinde var olan zaman zaman ortaya çıkan duygulardır. Günlük yaşantımızda karşılaştığımız olaylarda içten dışa doğru organizmamızın bir tepkisi olur. Bu makul seviyede olursa; son derece normaldir. Kontrol edilemez seviyede olup vücudun kimyasını değiştirip normal aktivasyonu etkiliyorsa ciddi bir problemdir.

                Sınav Kaygısı da sınava hazırlanan kişilerin veya öğrencilerin karşılaştığı bir duygu durumudur. Bir sınavın kaygısını ve telaşını ya da heyecanını hissetmek başarılı olmak için motive edici unsurdur. Lakin aşırı kaygı duymak, tedaviyi gerektiren bir durumdur. Aşırı kaygı karın ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma akabinde bayılmaya neden olabilir ki kişinin gireceği sınavda başarılı olmasını engeller. Kendisini bu tip şikayetler içerisinde hissedenlerin mutlaka bir uzman desteği alması gerekir.

                Sınav Kaygısı;profesyonel bir yardım alınırsa; aşılamayacak bir sorun değildir. Bir kaygı ve korkuyu yenmenin yolu öncelikle onunla yüzleşmekten geçer. Kaçarak veya yok sayarak kaygı ve korku sorununu çözemeyiz, kaygı zamanla kendini size kötü bir şekilde hatırlatacaktır. Sınav Kaygısı aynı zamanda eğitim danışmanlığı konusudur. Aşırı derecede sınav kaygısı duyan bir kişi ya da öğrenciye öncelikle sınav kaygısı ölçeği uygulanır. Kaygının seviyesi belirlenir. Mevcut yaşam alışkanlığı göz önünde bulundurularak, yeni bir yaşam planı yapılıp; nefes egzersizleri, yürüyüş ve spor ve bunun yanı sıra küçük sınavlar tertip edilip Sınav Kaygısı istenilen seviyelere çekilir. Şunu kesinlikle unutmayalım.! İnsan hayatının sona ermesi ve giden zamanın geri gelmesi mümkün değildir. Sınav Kaygısı da çözülmeyecek bir sorun değildir. Yeter ki isteyin ve  profesyonel bir uzman desteği alın.!

                Sevgiyle Kalın.!

  • KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    Neden “kaygılı anne” konusunu işlemek istediniz? Kaygısız anne var mıdır? Ya da şöyle ifade edersek, “Kaygı tüm annelerin yaşadığı bir duygu değil midir?”

    Çok yerinde bir soru. Haklısınız, her anne çocuğunu yetiştirirken hatta anne olmaya karar verdiği andan itibaren daha önce hiç düşünmediği şeyleri düşünmeye ve endişelenmeye başlar. Bir anne için çocuğunun her yaş döneminde endişelenilecek bir şeyler vardır mutlaka. Hamileyken bebeğim sağlıklı olacak mı? Bebekken sütüm yetiyor mu? Yeterince uyuyor mu? Neden ağlıyor? Biraz büyüdüğünde büyüme ve gelişme gündeme oturur, emekleme, yürüme, konuşma, tuvalet eğitimi, erken mi oldu, geç mi kaldık? Okulla birlikte başarı kaygısı ön plana çıkar. Tüm bunlara sağlıkla ilgili endişeler eşlik eder. Yeterli besleniyor mu, üşütür mü, hasta olur mu? düşer, yaralanır, kaza geçirir mi? Tabi en temel annelik kaygısını da unutmamak gerekir: “Yeterince iyi bir anne miyim?”

    Peki tüm bunları düşünmemek ya da kaygılanmamak mümkün mü? Kaygının bir işlevi yok mu?

    Kaygı en temel duygularımızdan birisidir ve çok önemli bir işlevi vardır: Korunmak. Kaygı, insan neslinin çağlar boyunca devam edebilmesini sağlamıştır. Bir annenin de çocuğu için endişelenmesi son derece doğal ve gereklidir. Kaygı, annenin çocuğuna bakım verirken daha dikkatli, daha özenli olmasına yardım eder. İnsan yavrusu büyürken bakım ve özen gerektiren en narin canlıdır.

    O zaman belirli düzeyde kaygı normal, hatta gereklidir diyorsunuz. Peki kaygı düzeyinin normal mi fazla mı olduğunu nereden bileceğiz? Örneğin ben fazla kaygılı bir anne miyim sizce?

    Bu soruyu en fazla kaygılı annelerden duyuyorum ☺ Kaygının ne kadarının yeterli, ne kadarının fazla olduğunu kolayca söyleyebilmek pek de mümkün değil. Sonuçta domates değil ki bu kiloyla ölçüp biçelim. Kaygının fazlalığını ancak anneye ve dolayısıyla da çocuğa verdiği olumsuz etkilerle gözlemleyebiliriz.

    Dilerseniz fazla kaygılı bir annenin neler yaşayabileceğine bir bakalım:

    Kaygılı bir anne uyku sorunu yaşayan bir annedir. Hemen her gece yatakta çocuğuyla ilgili düşüncelerle boğuşur. Sağlığı yerinde mi? Boyu uzuyor mu? Neden sık hastalanıyor? Doğru besleniyor mu? Yarın ne yedirsem? Yeterli bir anne miyim? Ardı arkasına gelen bu düşünceleri bir türlü durduramadığı için, sakinleşip, uykuya damayı başaramaz. Sabah perişan ve kötü bir halde uyanır. Gün içinde çocuğun attığı her adımı bilmek, kontrol etmek ister. Zihninden sürekli onun başına gelebilecek kötü şeylerle ilgili senaryolar geçer. Örneğin çocuğunda ciddi bir rahatsızlık olacağından endişelenip sürekli hastalıklarla ilgili belirtileri araştırıp, sık sık doktorlara gidip ve testler yaptırır. Hatta bir doktora güvenemeyip başka doktorlardan da teyit almadan içi rahat etmez. Ya da başka bir kaygılı anne çocuğuyla ilgili kaza geçirme, kaçırılma senaryoları yazar ve onu gözünün önünden ayıramaz. Kimseye emanet edemez, çocuğuna sürekli koşma, terleme, dikkatli ol uyarıları yapar.

    Kaygılıyken vücudunuzda sizi alarma geçiren stres hormonları salgılanır. Bu hormonların kanda sürekli yüksek düzeyde kalması fiziksel sağlığı bozar. Aşırı kaygılı anneler bu nedenle çeşitli sağlık sorunları yaşarlar. Sürekli gergin olan kaslar, fibromyalji dediğimiz boyun, eklem sertliklerine neden olur. Yeme düzenleri bozulabilir, aşırı yeme ya da iştah ve kilo kaybı, mide şikayetleri, tansiyon sorunları yaşayabilirler. Gergin, sabırsız ve sinirlidirler. Dalgınlık, unutkanlık, odaklanamama gibi nedenlerle iş performansları da düşer.

    Özetle, bir anne çocukları hakkında zihninden sürekli felaket senaryoları yazıyorsa, yukarıda söz ettiğimiz fiziksel şikayetleri varsa, yorgunluk, bıkkınlık, tükenmişlik yaşıyorsa ve günlük yaşamında işlev kayıpları oluyorsa aşırı kaygılı bir anne olma olasılığı çok yüksektir. Böyle bir annenin ilk yapması gereken şey kendi kaygı sorununu çözmek için bir uzmandan yardım almaya başvurmak olmalıdır. Bu öneriyi getirdiğimde annelerden en sık duyduğum yanıt önce çocuğum düzelsin, ben bekleyebilirim oluyor. Ancak annenin kaygısı çözümlenmeden çocuğa yardımcı olabilmesi mümkün değildir.

    Peki fazla kaygılı bir anneye sahip olmak çocuğu nasıl etkiler?

    Aşırı kaygılı bir annenin çocuğu sürekli uyarılar, tembihlerle büyür. “Aman dikkat et, düşersin, canın yanar, hasta olursun.” Kendi başına adım atmasına izin verilmez, yaşıtları sokakta oyun oynarken O ya evdedir ya da annesi de sokakta onun yanıbaşındadır. Bu şekilde büyüyen çocuğun annesinden aldığı mesaj şudur : “Hayat tehlikelerle dolu, her an başına bir şey gelebilir, sadece benim yanımda güvendesin.” Bu tutum çocuğun da kaygılı bir çocuk olması için en verimli zemindir.

    Kaygılı annelerde sıkça gördüğümüz diğer bir sorun da çocuklarının ağlama, korkma gibi olağan duygusal tepkilerini sakince karşılayamamalarıdır. Bir çocuğun mutsuz olmasına, ağlamasına dayanmak herkes için zordur. Ancak kaygılı anneler için ağlayan çocuk sesi panik düğmesi gibidir. Yürürken takılıp düşen ya da bir şeyden korkup, ağlayan çocuğun yanına panik halinde koşup, durumu kontrol altına almak ve bir an önce çocuğu susturmak isterler. Annenin yüzündeki endişeyi gören çocuk “ başıma çok kötü bir şey geldi herhalde” diye düşünür ve daha beter korkar. Yine benzer nedenlerle kaygılı anneler çocuklarına net olarak kural sınır koyamazlar. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğu bir an önce susturmak için “Üzülme yenisini alırız” der ya da dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışır. Çocuk başarılı bir şekilde sakinleştirilmiş olur. Çocuğa o andaki duygusunu unutturmak, anneyi ve çocuğu geçici olarak rahatlatır ama çocuğa uzun vadede bir şey kazandırmaz. Aksine engellerle karşılaştığında buna dayanabilme, zorluklarla mücadele edebilme becerisinin gelişmesi engellenmiş olur. Çocukken hiç hayal kırıklığı, stres yaşamamış, hiç ağlatılmamış, pamuklar içinde büyütülmüş bir çocuk, en ufak sorunda pes eder ya da başkalarından çözüm bekler. Çocukların duygularını yönetebilmeyi öğrenebilmeleri için korku, kaygı, üzüntü hatta öfke gibi tüm duyguları yaşamalarına izin verilmesi gerekir.

    Kaygı çocuklar için de doğal ve yaşanması gereken bir duygu ise, aşırı kaygılı çocukları nasıl ayırt edebiliriz? Biraz da aşırı kaygılı çocukların özelliklerinden söz eder misiniz?

    Kaygı düzeyi yüksek olan çocuklar ev dışındaki ortamlarda genellikle saygılı, efendi, sorumluluklarını bilen, yerine getiren, kurallara uyan, titiz bazen de mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olurlar. Bazıları anne babadan uzak oldukları zamanlarda onların başına kötü bir şey gelebileceğinden endişelenirler. Bu nedenle sık sık anne babayı telefonla arayıp, seslerini duyup rahatlama gereksinimi duyarlar. Başarısızlık, eleştirilme, beğenilmeme, ceza alma korkuları da bu yapıdaki çocuklarda görülen diğer bir kaygı konusudur. Örneğin basket oynamayı seven bir danışanım maçlarda basket atamam korkusuyla adeta toptan kaçıyor, eline gelen toplarla basket atmayı denemek yerine başkasına pas vermeyi tercih ediyordu. Bu yıl artık istemediğini, çok yorulduğunu söyleyerek basket antremanlarını bırakmıştı. Başarısız olma korkusu sınıfta da kendini ortaya koymasına engel oluyor, bildiği konularda bile ya yanlışsa diye düşünerek parmak kaldırmıyordu. Yazılı ya da sözlü sınavlarda gergin oluyor, bildiklerini hatırlayamıyor, elleri terliyor ve sınavları kötü geçiyordu. Aşırı kaygının yaşama diğer bir yansıması da sosyal kaygılardır. Çekingenlik, yeni ortamlara, değişik sosyal çevrelere girmek istememe, akran gruplarına dahil olamama bu çocukların sosyal yaşamlarını etkiler. Karanlık korkusu, hayvanlardan korkma, asansöre binememe gibi özgül fobiler de kaygı bozuklarındandır.

    Burada tekrar vurgulamak gerekirse, kaygı, sağlıklı bireylerde var olan ve koruyucu ve uyumsal bir işlevi olan normal bir duygudur. Kaygı bozuklukları ise belirgin sıkıntı ve işlev kaybına neden olan korku ya da endişeyle kendini gösterir. Çocukluktan erişkinliğe geçiş döneminde normal kaygılarla ile patolojik kaygıları ayırmak güçtür. Bu noktada bakılması gereken en önemli nokta kaygının kaçınmaya ve işlev bozukluğuna neden olup olmadığı ve sürekliliğidir.

    Kaygılı çocuklar ev ortamında nasıldırlar?

    Ev dışında kurallara uyan, sakin, efendi olarak tanımlanan bu çocuklar ev ortamında daha farklı bir tablo çizerler. Anne babayla ilişkilerinde ısrarcı, talepkar hatta öfkelidirler. Kendi başlarına yapabilecekleri işler için bile yardım, destek beklerler. Kaygılı oldukları konularda sık sık bir şey olur mu? ya da bir şey olmaz değil mi? şeklinde sorularla rahatlatılmayı beklerler. Yoğun soru cevap trafiği anne babayı bunaltır, tüketir. Kaygılı olan çocukların, kaygılı anneleriyle çok iç içe geçmiş, yapışık ama çatışmalı bir ilişkileri vardır. Annelerinin endişeli, her an kontrol eden, uyaran tutumuna karşı zaman içinde isyan ve öfke duymaya başlarlar. Bazen de işler tersine döner, çocuklar kaygılı olan annelerini rahatlatma, sakinleştirme çabalarına girerler. Ama bu da çocuğu tüketen bir çabadır ve yine içten içe öfke doğurur. Her ne nedenle olursa olsun annesine öfke duyan çocuk aynı zamanda bundan suçluluk da duyar ve öfkesini bastırmaya çalışır.

    Peki kaygı genetik midir? Anne baba kaygılı insanlarsa çocuğun da kaygılı olmasının sebebi genler midir?

    Kaygı bozuklukları sıklıkla kalıtımsal bir geçiş gösterir. Anne ya da babada kaygı sorunları varsa çocukta da kaygı ile ilgili sorunlar olma olasılığı yüksektir. Ailesel geçişin yanısıra aile üyelerinin birbirlerine karşı aşırı korumacı tutumu da çocuklara dünyanın tehlikleli ve güvenilmez olduğu mesajını vererek var olan korkuların pekişmesine neden olur. Anne babalar istemeden de olsa kendi düşünme tarzlarını, değerlerini, olaylara yaklaşım biçimlerini, korkularını, endişelerini çocuklarına yansıtırlar. Çocuklar zamanla anne babalarına benzerler. Bu nedenlerle tedavide ailenin de ele alınması çok önemlidir.

    Çocuklarda Kaygı bozuklukları nasıl tedavi ediliyor?

    Çocuklukta kaygı bozuklukları bireysel olarak uygulanan bilişsel davranışçı terapi ve aile eğitimi ile etkin biçimde tedavi edilebilmektedir. Anne ya da babada da kaygı sorunları varsa onların da kendileri için bireysel yardım almaları gereklidir. Çok yoğun ve belirgin işlev bozukluğuna neden olan ve uygun terapötik yaklaşımlarla çözümlenemeyen kaygı bozukluklarında ilaç tedavisinden de yardım alınabilmektedir.

    Sonuç olarak kaygı bozuklukları oldukça sık görülen ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklardandır. Günümüzde her on çocuktan biri bir ya da birden fazla kaygı bozukluğu ile mücadele ediyor. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli konu da kaygı bozukluklarının oluşmasının önlemesidir. Önlemek, ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye çalışmaktan çok daha kolaydır. Ailesinde kaygı bozukluğu olan ve mizaç olarak kaygılı olan çocuklar yaşamlarının bir döneminde kaygı bozukluğu geliştirmeye adaydırlar. Bu çocuklar uygun biçimde ele alınırlarsa kaygı bozukluğu oluşma riskinin azaltılması mümkündür. Bu konuda aileler bilinçlendirilirlerse ruhsal bozukluklar oluşmadan da bizlere başvurup neler yapabilecekleri konusunda bilgi alabilirler.

    Kaygı bozukluklarının önlenmesi için aileler neler yapabilirler?

    Hepimizin sahip olduğu, işlevsel düzeyde olan kaygının, kişinin yaşamını kısıtlayan ve günlük işlevlerini bozan bir kaygı bozukluğuna dönüşmesini önlemek için yapılabilecekler iki ana başlık altında toplanabilir. İlki günlük yaşamda yapılacak düzenlemeler ve ikincisi de dayanıklılık kavramıdır.

    Günlük yaşamda yapılabilecek düzenlemeler:

    • Gevşeme, meditasyon, farkındalık egzersizleri yapmak.

    • Düzenli egzersiz yapmak.

    • Düzenli ve yeterli uyku.

    • Dengeli beslenme.

    • Doğayla daha yakın temas içinde olmak.

    Günümüzde insanlar yoğun, telaşlı ve stresli bir yaşamda rahatlayabilmek için günün sonunda televizyon karşısında uzanmayı, sosyal medya paylaşımlarını ya da alkol, sigara gibi maddeleri kullanıyor. Oysa bunlar stresin olumsuz etkilerini o an için azaltmış gibi görünsede uzun vadede çok az işe yarar. Stresle etkili biçimde baş edebilmek için vücudun doğal gevşeme yanıtını etkinleştirmek gerekir. Bu da, gevşeme, nefes, farkındalık egzersizleriyle ya da düzenli yürüyüş benzeri egzersizlerle gerçekleştirilebillir. Düzenli olarak günde 20-30 dakikalık bu egzersizleri yaşamın içine yerleştirmek stresle mücadele ederken daha dayanıklı, daha enerjik ve daha olumlu kalmaya yardımcı olur.

    Yaşamlarımızda stres yaratan durumlarla farklı bir ilişki kurmanın bir yolu olan farkındalık (Mindfulness) egzersizleri bu amaçla giderek daha yaygın biçimde kullanılmaya başladı. Farkındalık konusunda daha fazla bilgi edinmek, hatta egzersizleri öğrenebilmek için faydalanabileceğiniz pek çok kaynak var.

    Farkındalık egzersizleri sadece anne babalar için değil, çocukların da yararlanabileceği egzersizler. Artık çocuklara da farkındalık egzersizlerini öğretilebiliyor ve onların da stres ve kaygıyla baş edebilme becerilerini geliştirebiliyoruz.

    Kaygı bozukluklarının önlenebilmesi için gerekli olan diğer bir ana başlık dayanıklık kavramıydı. Dayanıklılık nedir? Dayanıklılık olası kaygı bozukluklarını önler mi?

    Dayanıklılık (İngilizce’de resilience, Türkçe’de rezilyans olarak kullanılıyor) zorluklar karşısında yıkılmadan ayakta kalabilme, mücadele edebilme, olumsuz koşullar ortadan kalktığında da tekrar eski haline dönebilme becerisidir. Bir anlamda ruhun bağışıklık sistemidir. Artık kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa o da travmalarla dolu bir çağda yaşıyor olduğumuzdur. Savaşlar, terör olayları, kazalar her an yanıbaşımızdalar. Travmaları önleyemiyorsak, bir çocuğa kazandırabileceğimiz en önemli beceri dayanıklılıktır. Dayanıklılığı olan kişiler zorlu yaşam olaylarını kendilerini geliştiren, yeni beceriler kazandıran bir fırsat, bir basamak olarak görebilirler. Genetik olarak kaygıya yatkın olan ve dayanıklılığı olmayan bireylerde çeşitli zorlu yaşam olayları sonucunda kaygı düzeyi artar ve kaygı bozuklukları oluşur. Bu nedenle dayanıklılık kaygı bozukluklarının önlenmesinde, özellikle de genetik olarak risk taşıyan bireylerde çok önemli bir kavramdır.

    O zaman, son soru: Nasıl daha dayanıklı çocuklar yetiştirebiliriz?

    İşte konunun en önemli noktası da bu. Aslında bu konu burada kısaca özetlenemeyecek kadar kapsamlı ve her anne babanın üzerinde düşünmesi ve çalışması gereken bir konu. Genel olarak çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle doğrudan ilgili. Önce eleştirel biçimde gözlemlerini söyleyeyim. Günümüzde çocuklara eskisinden çok daha fazla olanak sunuyor ama onlarla gerçek bir iletişim kurmaya çok daha az zaman ayırıyoruz. Çocuklarımızın özgüvenlerini övgüyle arttırmaya çalışırken disiplin konusunda aşırı hoşgörülüyüz. Çok az sorumluluk veriyoruz. Onlar için olumsuzluklardan uzak, mutlu, masalsı bir dünya kurmaya çalışırken, stresin ve zorlukların insan yaşamının bir parçası olduğunu öğretemiyoruz. Önlerindeki her engeli kaldırarak, hayal kırıklıklarıyla baş edebilme, zorluklarla mücadele edebilme becerilerini öğrenme şansından yoksun bırakıyoruz. Bu yaklaşımla yetişen çocuklar maalesef dayanıklı birer birey olamıyorlar.

    • Hayatın hem keyifli hem de zorlu yanlarıyla geçinebilmeyi öğretmek. Örneğin çocuk canı sıkıldığında buna dayanabilmeyi ya da kendi başına bununla baş edebilmeyi öğrenmelidir. Hemen onu eğlendirecek, oyalayacak bir şeyler sunulmamalı. Hatta çocuğa canının sıkılacağı zamanlar bırakılmalı. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğa “Bunun için ağlamaya değmez, boşver, yenisini alırız, onarırız” gibi teselli cümleleri yerine, “Üzülmekte haklısın, insan bir eşyası zarar gördüğünde üzülür.” Deyip herhangi bir çözüm önermeden, bir süre ağlamasına izin verlmelidir. Daha sonra çocuk sorarsa birlikte çözüm üretilebilir.

    • Çocukların karşı karşıya kaldıkları sorunlara hemen çözümler üretmemek. Anne babanın bir sorun karşısında geri çekilip çocuğa sorunu tanımlayıp çözmesi için zaman vermesi çocuğun empati, problem çözme, yaratıcılık, azim, sebat ve sabır gibi önemli becerileri öğrenmelerine fırsat sağlar. Bu sorunu çözmek için ne yapabilirsin?” şeklinde sorularla çözüm üretebilmesi için yönlendirebilir, ardından, “Şu ana kadar neler denedin? Hangisi işe yaradı, hangisi yaramadı?” soruları gelebilir. Bu yaklaşım çocukların çözüme ulaşmaları için bir ortam hazırlar

    • Çocuk zor bir durumdan söz ettiğinde ilgiyle ama sakin ve sessiz biçimde dinleyebilmek. Kendisini gerçekten anlamaya çalışarak dinleyebilen bir anne ve babanın varlığı dayanıklılık kazanmadaki önemli etmenlerden birisidir.

    • Durumlar karşısında gerçekçi ve olumlu düşünme konusunda model olmak.

    • Duyguları iyi kötü diye sınıflandırmamak. Korku, üzüntü, öfke, neşe gibi tüm duyguları yaşamak ve uygun biçimde ifade etmek konusunda model olmak.

    • Sorumluluk almayı ve sorumlulukları yerine getirmeyi öğretmek. Sadece günlük yaşamdaki rutin işler konusunda değil, davranışlarının, hatalarının sorumluluğunu da almayı öğrenmeleri önemlidir.

  • SOSYAL ANKSİYETE

    SOSYAL ANKSİYETE

    Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla“Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.

    “Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”

    “Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”

    “Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”

    “Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”

    “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”

    Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.

    Nedir Sosyal Kaygı?

    “Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.

    Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.

    Bir örnekle anlatayım:

    A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor. A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.

    Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.

    Örneğimize geri dönelim;

    A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.

    A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor. Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.

    A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…

    Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.

    Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?

    Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.

    Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…

    Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç gördünüz mü?

    Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…

    Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?

    Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?

    Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.

    Aşağıdaki sosyal durumları bireralıştırmaolarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:

    • Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.

    • Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.

    • Birine iltifat edin.

    • Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.

    • Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.

    • Bir yabancıya adres sorun.

    • Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.

    • Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.

    • Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

    Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?

    Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;

    • Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,

    • İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.

    Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?

    Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.

    Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir. Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.

    Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.

    Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.