Etiket: Kaygı

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    DSM-5 e göre bir kişiye yaygın kaygı teşhis konabilmesi için en az altı aylık bir sürenin çoğu gününde bir takım olaylar ya da etkinliklerle alakalı olarak aşırı kaygı ya da kaygılı bir beklenti vardır. Ve kişi bu kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Bu bahsettiğimiz kaygıya aşağıdakilerden üçü ya da daha fazlası eşilk eder

    1. Dinginleşememe(huzursuzluk)gergin yani sürekli diken üstünde hissetme

    2.Kolay yorulma

    3.Odaklanmada güçlük çekme ya da zihin boşalması

    4.Kolay kızma

    5.Kas gerginliği

    6.Uyku bozuklukları(uykuya dalmakta zorlanma, uykuyu sürdürmekte güçlük çekme, doyurucu olmayan bir uyku uyuma)

    Bu kaygı, kuruntu ve bedensel belirtiler klinik olarak belirgin bir probleme ya da toplumsal, işle alakalı alanlarda ya da insanlar için önemli diğer yaşam alanlarımızda (mesela aile, arkadaşlık ilişkilerimiz gibi) işlevsellikte düşmeye neden olur. Yani bu bahsettiğimiz alanlarda kişi problemler yaşamaya başlar.

    Kaygılanma Sürecinin Dört Öğesi

    Kaygılanma için tetikleyici bir olay olması gerekir. Yani yaşanılan olay kaygılanma sürecini başlatır. Bu olay karşısında aklımızdan biz farkında olsak da olmasak da bir fikir bir yorum geçer. Mesela bir sınava girdiğinizi düşünün ve sınavdan birkaç gün sonra aklınıza ya sınavdan kalırsam şeklinde bir düşünce geldiğini varsayalım. Bu düşünce sizde mutluluk yaratır mı? Sanırım hayır. Peki hangi duyguyu yaratacaktır? Muhtemelen o an gelecekte olma olasılığı olan bir durum için kaygı hissedeceğizdir ve bu çok doğaldır. Tüm insanlarda aynı duygu oluşacaktır eğer bu sınavı önemsiyorlarsa tabii. Tüm insanlarda kaygı oluşuyorsa kaygı hastalarını hasta yapan nedir? Kaygılanma seviyesi. Aradaki fark bu. Hepimiz kaygılanırız ama ne zamanki kaygılarımız bizim hayatımızı olumsuz yönde etkilemeye başladı o zaman patolojikjeşme başlıyor demektir. Sınavdan ya kalırsam düşüncesi sizin vücudunuzda kasılmalar yaratacak, hızlı nefes alıp vermenizden dolayı başınızı döndürecek kadar problem yaratıyorsa artık ortada çözülmesi gereken bir sorun var demektir. Kaygılanma bedensel duyumlarda da kendini gösterecektir. Kaygılanınca doğal olarak kalp atışlarınız hızlanır ve aynı zamanda nefes alıp verme yine artacaktır. Bunların sonunda bir davranış gerçekleştiririz yani bir tepki veririz. Kimimiz bu düşünceden kurtulmak için başka bir şey ile ilgilenir kimimiz üstündeki o gerginliği atmak için su içer kimimiz daha sonuçlar açıklanmadı şeklinde düşünebilir. Kaygı duygusunun başlaması için tetikleyici herhangi bir şey olmalıdır. Örneğin yolda arabayla giderken hafif bir kavisi görmeyip hızlıca geçtiğinizde o an için ne kadar dikkatsiz olduğunuzu düşüp kaygılanabilirsiniz. Hatta dikkatsizliğiniz yüzünden birine çarpacağınızı bile saniyeler içinde beyninizden bu imge gelip geçebilir. Ya da başınızın ağrıması bile tetikleyici olabilir ve siz birden baş ağrısının bir hastalığa işaret ettiğini düşünmeye başlayabilirsiniz. Kaygılandıran tetikleyici herhangi bir şey olduğunda zihnimize zarar göreceğimize ya da hoşumuza gitmeyecek herhangi bir şeyin olacağına dair düşünceler üşüşmeye başlar. Özetle bir kaygılanma sürecini başlatan tetikleyici olaydır. Olay yoksa düşünce ya da duygu veyahut davranış yani olaya verilen tepki gerçekleşmeyecektir. Olay karşında bir fikir gelişir sonrasında ise duygu ve ardından davranışsal tepkiler gelir. Buna bilişsel davranışçı terapide ABCD döngüsü denir. ABCD döngüsünde her bir öğe arasında çift taraflı bir etkileşim vardır.

    B(düşünce) ya sınavdan kalırsam- sınavdan kötü not alacağım

    ;

    A (olay) sınava girmek C(duygu) kaygı

    D(davranışlar) kalp atışlarının hızlanması, sakinleşmek için su içmek

    Tedavi

    Kaygı problemi yaşayan bireylerin yukarıdaki 4 süreçten geçtiğini anlattık. ABCD sürecinde neler olduğundan yola çıkarsanız sizce bu süreçte nereye müdahale edilirse kaygı problemi yaşayan bireyler için bir umut doğacaktır? A (olay)ya müdahale olabilir mi? Sınava girmezseniz bir sonuç beklemeyeceğinizden kaygı da yaşamazsınız ya da ya kalırsam düşüncesi aklınıza gelmez böylelikle. Ama o sınava girmemiz gerekiyorsa sanırım buraya müdahale şansımız yoktur. Diğer kısımlara baktığımızda, düşünce duygu ve davranış kısımlarına müdahale edilebilir mi? Evet, düşünceler duygular davranışlar değiştirilebilir esnetilebilir çünkü hepsi öğrenilmişlerdir ve bu da onları değiştirilmeye açık hale getirir. Düşünceler esnetilebilirse duygular da bundan etkilenecektir ve davranışlarımız da. Hintli pasifist siyasetçi Gandhi bir sözünde, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerektiğini çünkü bunun duygularımıza dönüşeceğine aynı şekilde duygularımıza da dikkat etmemiz gerektiğini bunun da davranışlara dönüşeceğine ve davranışları etkileyebileceğine değinir.

    Düşüncelere, duygulara, davranışlara nasıl müdahale edeceğiz? Öncesinde ne oldu da kaygılanmaya başladınız bunu bulmalısınız. Sizi ne tetikledi? Ve o anda aklınızdan ne geçti? Aklınızdan ne geçtiği çok önemlidir çünkü düşünceler üzerinde çalıştıktan sonra düşüncelerinizde esneme olacaktır ya da düşünceleriniz değişecektir. Düşünceler üzerinde neden duruyoruz? Çünkü düşünce duygu davranış birbiri ile bağlantılıdır birindeki değişim diğerlerini etkileyecektir. Bunu örümcek ağındaki bir yerin diğer tüm yerlerle bağlantılı olması dolayısıyla tek bir noktadaki hareketin her yerden algılanması gibi düşünebiliriz. Düşünceye yönelik bir takım sorular vardır. Aklınızdan geçen düşünce size ne veriyor ve sizden ne çalıyor? Korktuğunuz durumun oma olasılığı ne? Bu düşünceyi hangi kanıtlar destekleyebilir hangi kanıtlar desteklemez? Şeklindeki sorularla düşünceleriniz üzerine konuşulur yani düşünceleriniz hipotez gibi ele alınır yani yüzde yüz doğru gibi kabul edilmez. Bu sizin düşünceleriniz yanlış biz bunları düzelteceğiz demek mi? Tabi ki hayır. Varsayalım ki düşünceniz doğru. O zaman bununla nasıl başa çıkabileceğiniz ya da farklı neler yapılabileceği üzerinde sizinle bir çalışma yapıyoruz.

    Davranışlar kısmına nasıl bir müdahale yapılıyor? Davranışlar olay düşünce duygular silsilesinden sonra yaptığımız eylemlerdir. Örneğin kalbimizin hızlı bir şekilde atması fizyolojik bir duyumdur vücudunuzun gerilmesi hatta gerginlikten dolayı olan uyuşmalar ellerin ayakların içe dönmesi. Bunları davranışlarımız kategorisinde değerlendiririz. Bunlar için gevşeme egzersizlerinin nasıl yapılacağı üzerinde bilgilendirme yapılmalıdır.

    Savaşıyor musunuz yoksa kaçıyor musunuz?

    Kaygılanmamak için yaptığınız bir takım davranışlarınız var mı? Örneğin kaygılanmamak için dikkatinizi dağıtmak adına başka işlere koyulmak, yer değiştirmek. Kaygılandıktan sonra kaygı tepkilerinizin bitmesi için kendinizce yaptığınız davranışlarınız var mı? Örneğin dışarı çıkıp ortam değiştirmek, su içmek, bacaklarınız titriyorsa bunu bastırmak için yürümeye başlamak. Bunlar sorunlu davranışı devam ettiren ama kaygı problemi yaşayan bireylerin farkında olmadan yaptıkları hatalardandır. Peki bu davranışlar nasıl oluyor da kaygı sorunu yaşayan bireylerin sorunlarının sürüp gitmesine neden oluyor? İsterse çalışabilecek olan gençten bir dilenci düşünün her gün sabah yanından geçerken ona para veriyorsunuz diye düşünelim. Bu durumda dilenci çalışmayı tercih eder mi ? Edebilir ama yüksek ihtimalle etmeyecektir. Sizin kaygılanmayayım diye yaptıklarınız da kaygılandıktan sonra rahatlamak için yaptıklarınız da dilenciye verdiğiniz paraya benzer. Dilenciye para verirseniz dilenmeye devam edecektir. Yani kaygılanmaktan kaçarsanız ya da kaygılandıktan sonra rahatlamaya çalışır kaygılarınızla yüz yüze gelemezseniz kaygılarınız sizin için sadece duygu değil sorun olarak kalacaktır. Bunun davranış bilimlerindeki açıklaması ise şu şekildedir: İstenilmeyen uyarıcı(bacakların titremesi) ortamdan çıkarıldığında( bacakların titremesini bastırmak için yürümek) yapılan davranışın(kaygı yaratan bir düşüncenin akla gelmesi) ortaya çıkma ihtimali artar. Özetle kaygıyı gidermek için yaptıklarınız ters tepmektedir, tekrar tekrar kaygılanmanıza neden olmaktadır.

  • Sınav Kaygısı ve Faktörleri

    Sınav Kaygısı ve Faktörleri

    Hepinizin malumu sınav tarihleri yavaş yavaş yaklaşıyor. Birçok aile dönemin başından beri hatta belki de evvelki yıllardan beri bu sınav veya sınavlar için çeşitli hazırlıklara girişti. Bu hazırlıklar bazen sağlıklı bir formda olup sınava girecek kişinin performansı yükselttiği gibi bazen de sağlıksız bir formda olup çatışma, kavga, hatta küslüğe kadar giden bir sürecin kaynağı oldu. Aslında tek bir ortak nokta vardı, o da aileler ve öğrenciler olmak üzere herkesin sınavın başarılı geçmesi için sarf ettiği çabaydı. Bu noktada, bu yazımda çocukları sınava hazırlanırken onlarla beraber benzer duyguları yaşayan ebeveynlere kaygının ve sınav kaygısının psikolojik öğelerinden ve hangi kaygının nasıl değerlendirilmesi gerektiğinden bahsetmek istiyorum.

    Eğitim bilimlerinde ve ruh sağlığı bilimlerinde birçok kaynak sınav, sınanma, denenme gibi kavramları bir arada değerlendirir ve buna bağlı olarak oluşan kaygının doğallığı üstünde durur. Çünkü bu kaygı, hedef belirlemede ve bir güzergâh oluşturmada itici bir güç konumunda olup istediğimiz noktaya geldikçe de yerini doyum ve tatmine bırakarak bizi ödüllendiren bir deneyimdir. Nihayetinde sonuçları hayatımızı bir şekilde etkileyecek bir yapıda kaygı oluşturmamız aslında son derece olağandır. Tabi bu kaygının gerçekçi sınırlar içinde kalmasında fayda vardır. Örneğin, hâlihazırda başarılı birisinin kendisini başarısız olarak değerlendirmesi ile çalışılması gerekmektedir. Aksi takdirde mevcut çalışma düzeni bozulabilir ve değerlendirmede yaşanan uca kayma, olumsuz psikolojik sonuçlara yol açabilir.

    Bir diğer kaygılanma şekli ise daha çok çevresel kaynağa sahiptir. Bununla ilgili en sık karşılaşılan durumlardan bazıları “Eğer kötü geçerse anneme, babama ne diyeceğim?”, “A kişisi beni geçerse?”, “Okulumdakilere ne diyeceğim?” şeklinde kaygının dile dökülüşüdür. Burada bahsedilen kaygı kişiyi sınav başarısının nedenlerinden uzaklaştırdığı gibi sınav sonucunun nasıl açıklanacağı veya daha açık bir ifade ile sınav sonucunun nasıl “aklanacağı” ile ilgili arayışlara sokar. Peki bu tarz bir kaygı nasıl oluşur? Araştırmalar gösteriyor ki bu tarz kaygının oluşmasında belirli ortak faktörler şunlardır:

    • Yüksek başarı beklentisi

    • Kaygılı aile yapısı

    • Olumlu özelliklerden çok olumsuza vurgu yapan çevre

    • Sınavın sonucunun ödül – ceza şeklinde değerlendirilmesi

    • Amaçsız bir şekilde sınava girme

    • Sınavın araç değil amaç konumunu alması

    • Sınava katılacak kişinin sınırlarının yıpratıcı şekilde zorlanması

    • Sınavda başarı = hayatın her alanında başarı anlayışına sahip olunmasıdır.

    Bu bağlamda bu faktörlerin aile/çevre açısından ve sınava girecek kişi tarafından değerlendirilip revize edilmesi bu tip bir kaygının azalmasını sağlayabilir. Eğer ki bu kaygının devamlı ve başa çıkılamaz bir boyutta olduğunu düşünüyorsanız en yakın ruh sağlığı profesyonelinden destek almanızı öneririm.

    2018 yılında sınava girecek kişilerin sınavlarının diledikleri gibi geçmesini temenni ederim.

  • Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete bozukluğu, günlük yaşamda stres algısına karşı aşırı duyarlılık, stresi tolere etmede güçlük, tehlike şiddetini olduğundan fazla hissetme, ani ya da aşırı reaksiyon verme ve bunun sonucunda stresle baş edebilmek için sıklıkla işlevsel olmayan savunma mekanizmalarına başvurup geçici bir rahatlama arayışına girilmesi sürecinin kronikleşmiş halidir. Anksiyete bozukluğu yaşayan kişi, yaşamının pek çok alanında sorunlarla baş etmede zorluk yaşar. Kaçınma davranışları ve olumsuz tepkileri nedeniyle sosyal yaşam, akademik hayat, aile içi ilişkiler, iş hayatı gibi alanlarda kayıplara uğraması kaçınılmazdır.

    Panik bozukluk şikayeti olan biri panik atak geçirebileceğini düşündüğü yerlerden kendisini korumak için uzak durma eğilimi gösterirken, bu yerlere yalnız başına gitmeyip sürekli bir başkasının desteğini talep ederek kaygısını yatıştırmaya çalışabilir.

    Sosyal fobi rahatsızlığı olan biri başkaları tarafından inceleneceğini düşündüğü ortamlarda yoğun kaygı yaşarken, utanmak ve rezil olmamak adına diyalog kurmada, yakın ilişkilerde, sosyal ortamlarda, sunum yapmak gibi odak noktası olmasını gerektiren faaliyetlerde kaçınma davranışı göstererek geçici olarak rahatlasa da yaşamını büyük ölçüde kısıtlar, kendini çok yüksek standartlarla değerlendirdiği için kendinden memnun olmaz, mükemmeliyetçi davranır ve kendisini beğenmeyerek haksızlık eder.

    Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı almış biri ise belirsiz durumlarla baş etmede çok zorlanır, aklına gelen bir dürtü, bir olay, bir düşünce, gözünün önünde canlanan bir resim ile birlikte tetiklenerek saniyeler içerisinde felaket senaryoları üreterek bunun yoğun stresini yaşayabilir; dahası hayatının pek çok alanında ciddi sıkıntı yaşar.

    Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış olan biri ise bir şeyleri biriktirmesi gerektiği hakkında, temizlik ya da kirin bulaşmasına yönelik, simetri ve düzen ile ilgili, cinsel ya da dini konulara ilişkin bellli konulara aşırı hassasiyet gösterebilir, bu konularda belli durumlar karşısında yaptığı yorumlar, belli konulara yüklediği anlamlar sebebiye maruz kaldığı anda kendisini rahatlatmak için belirlediği davranışları yapmak zorunda hisseder. Eğer kendisini rahatlatamaz ve belirlediği sayı ya da sırada rahatlatıcı davranışları uygulayamaz ise buna katastrofik bir yorum yapar ve büyük tehlike olarak algıladığından stresle baş edebilmek için mutlaka rahatlama davranışlarına başvurup anksiyetesini geçici olarak rahatlatmak ister.

    Örnek verdiğimiz tüm durumlar aslında kişinin yaptığı yorumla birlikte kendine has bir anlam kazanmaktadır. Ortak nokta kişinin tehlike olarak algıladığı durum karşısında kendi gücünü çok küçük tehlikeyi ise çok büyük görmesidir. Bu sebeple anksiyetesini yükselten durum ile mücadele etmenin en kolay yolu olarak belirlediği kaçınma stratejileriyle ömrünü sürdürür. Önemli olan kişinin nasıl da her seferinde kendi geliştirdiği stratejilere başvurarak geçici bir rahatlama sağladığı, anksiyetesini kısa süreli azalttığını görmesi, fakat kaygıyı arttıran durumla tekrar karşılaşıldığında kaygısının bu her seferinde çok daha fazla yükselmesine neden olduğunu görebilmesidir. Kaçınma davranışı yaptıkça kaygının bir sonraki seferde daha da artması kişinin kısır döngüsüdür. Kişinin kendisiyle ilgili farkındalık kazanması, bu kısır döngünün içinde yaşamaya devam ettiği sürece sıkıntılarından kurtulmasının daha da zorlaştığı, önemli olanın bu kısır döngüden doğru yollarla çıkacak stratejiler geliştirmek olduğu, kişinin yaşamının iplerini tekrardan eline alabilmesi için gereklidir.

    Psikoterapi süreci ise acıyla ve kaygıyla hatalı yollardan baş ettiğimiz bu kısır döngüyü tanımamızı, bunun etkilerini anlamamızı, alternatif ve işlevsel yollar geliştirerek acıyla baş etmede yeni perspektifler kazanmamızı, uyguladıkça yeni bir sistem ve farkındalık geliştirebilmemizi sağlamaktadır.

    İçinden hiç çıkamayacağımızı düşündüğümüz, kimsenin bizi anlamadığını hissettiğimiz, hiç bir şeyin düzelmeyeceğine inandığımız durumlar ile ilgili her zaman bir umut vardır. Yeter ki alternatif stratejilere ulaşamadığınızda en azından işin profesyönelinden yardım almayı denemek için kendinize bir şans verin.

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Dsm tanı kriterlerinde “Sosyal Anksiyete Bozukluğu” olarak anılan, halk arasında yaygın olarak “Sosyal Fobi” olarak bilinen rahatsızlık, genel anlamıyla kişilerin başkaları tarafından değerlendirilme kaygıları yaşadıkları, rezil olmaktan korktukları ve hata yapmak ile ilgili tedirginlikleri içinde barındıran bir durumdur. Bir diğer kişinin işin içine girdiği her ortama sosyal durum denebilir. Sosyal kaygı, sosyal durumlara maruz kalındığında diğerlerinin gözündeki yerimizle ilgili yaşanılan endişedir. Bu tür bir kaygı belli bir doza kadar normal sayılabilir. Birçok kişi, yeni bir ortama girdiğinde, yeni insanlar ile tanışmak zorunda kaldığında, kendisi için önemli olan kişiler ile bir araya geldiğinde veya bir topluluk içinde konuşacağı gibi durumda belli bir düzeyde endişe yaşayabilir. Ancak bu endişe, her türlü sosyal ortamda yaşanacak kadar yayılmaya başlandığında, endişenin dozunun artması ile performansımız ve ilişkilerimiz olumsuz olarak etkilendiğinde, sosyal durumlardan keyif alamamaya ve hatta bu nedenle kaçınmaya ve uzak durmaya başladığımızda artık olağan olan sosyal fobi normal düzeyini aşmış ve sosyal kaygı bozukluğu safhasına geçmiş demektir. Bu kapsamda normal düzeyde bir sosyal kaygının bozukluk düzeyine evrimle kriterleri, yaygınlık, endişenin şiddeti, işlevselliğin ne kadar bozulduğu ve kaçınmaların olup olmadığı şeklindedir.

    Sosyal fobi sahibi olan insanın başlıca korkuları arasında, diğerlerinin gözünde küçük düşmek, rezil olmak hata yapmak, dışlanmak, yargılanmak veya utanacağı şeyler yapmak vardır. Bu kişiler sıklıkla utanç duygusu duyma eğiliminde olurlar ve aslında temelde kendilerini eksik, yetersiz, hatalı veya sevilmez görme eğilimi gösterirler. Başkalarının gözünden gördükleri kendileri, kusurlu ve sevilmesi zordur. Genel olarak sosyal kaygı bozukluğu ile eşlik eden bir diğer özellik mükemmeliyetçiliktir. Her şeyin tam ve kusursuz olması gerektiğin düşünen ve hata toleransı olmayan kişiler, her yaptıklarını eksik ve yetersiz olduklarına yönelik değerlendirerek kendilerini çok fazla eleştirirler. Bu durum, diğerlerinin gözünden de böyle görüleceklerini düşünmek ile sonuçlanabilir.

    Kendini aşırı eleştirme, hatalara odaklanma, olası olumsuz ihtimalleri abartma, başkalarının zihinleri hakkında tahminlerde bulunma ve bu tahminleri olumsuz yönde yapma sosyal fobi rahatsızlığı olan kaygılı kişilerin zihinsel yapılarının belirgin özellikleridir. Sosyal anksiyete bozukluğu olan kişiler, asık bir suratı üzerlerine alınabilir, kendileri ile ilgili olmayan bir gülmeyi dalga geçilmek olarak yaşantılayabilir, ufak bir hatayı abartılı bir rezil olmuşluk şeklinde deneyimleyebilirler. Zihinleri kendilerine aşırı derecede odaklıdır ve kaygıları dışarıdan belli oluyor, tuhaf gözüküyorlar ya da yaşadıkları zorluklar anlaşıyor gibi düşüncelere kapılabilirler.

    Sosyal fobi problemi olanlar, özellikle yüz kızarması, terleme gibi bazı vücut belirtilerine çok duyarlıdırlar. Yüzlerinin kızaracağı, bunun dışarıdan fark edileceği, dolayısıyla ne kadar kaygılı olduklarının görülerek rezil olacakları şeklinde inançları vardır. Bedensel belirtilere aşırı odaklanma ve olmaması için uğraş verme çabası çoğu zaman ters teperek kişilerin daha fazla kaygı hissetmesine ve korktukları belirtilerin gerçekleşmesine neden olabilir.

    “Herkes bana bakıyor”, “insanlar ne kadar utangaç olduğumu görecek”, “hakkımda kötü düşünecekler” gibi başkaları ile ilgili yapılan tahminler sosyal fobik kişinin davranışlarını ve iletişim stratejilerini uygun bir biçimde ilişkiler içerisinde kullanamamasıyla sonuç bulabilir. Bu durumda sosyal anksiyete problemi olanların inançları bir süre sonra iletişim becerilerini de baskılayarak ilişkilerini gerçek anlamda bozmaya başlar. Bu da kişilerin sosyal kaygı sorununu bir kez daha perçinleyerek, sosyal ortamlardan uzak durma isteğini arttırır.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, diğer psikolojik rahatsızlıklarda olduğu gibi kısır ve kendini besleyen bir döngü içine hapsolma durumu söz konusudur. Düşünceler, sosyal ortamlarda olumsuz bir şey olacağı yönünde olur ve bu bakış açısı kişinin duygularını e davranışlarını olumsuz yönde etkiler. Ki bu üçlü etkileşim ilişkilerde uygun iletişim becerilerini ketleyeceğinden kendini besleyen ve sürdüren bir döngü içerisinde sosyal fobi kalıcı hale gelir.

    Korkulan durumlar, telefonda biri ile konuşmaktan bir topluluk içinde konuşma yapmaya kadar geniş bir yelpaze içinde dağılabilir. Sosyal anksiyetenin şiddetine göre kimi sadece yeni insanlar ile bu tür kaygıları yaşarken kimisi görece daha tanıdık kişilerle, as üst ilişkisi fark etmeden, bir kasada işlem yaptırırken ya da bir tezgahtar ile konuşurken dahi iletişim kurmakta, bir şey istemek ya da kendini ifade etmekte endişe duyabilir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler, kişilik yapısı anlamında kendini daha çok eleştiren daha yargılayıcı, kendisine karşı beklentileri yüksek ya da mükemmeliyetçi kişiler olabilirler. Bu kişilerin çocukluk yaşantılarında genel olarak cezalandırıcı bir ebeveyn ya da mükemmeliyetçi büyükler görülebilir. Geçmişlerinde eleştirilmiş, yetersiz hissettirilmiş ya da cezalandırılmış olabilirler. Sosyal ortamlarda yaşanmış olan travma ve istismar gibi olaylar da kişinin sosyal alanlarda endişe duymasında önemli bir etken niteliği taşıyabilir.

  • Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete (Kaygı-Bunaltı) Nedir?

    Anksiyete herkes tarafından bilinen, yaşam boyu çeşitli durumlar karşısında hissedilen bir duygudur. Örneğin gece tek başına karanlık bir sokakta yürürken, çok önemli bir toplantıya geç kalındığında, yanı başında birinin suç işlemesi gibi tehlikeli durumlar karşısında kişi çoğunlukla anksiyete duygusuna kapılır. Bu duygunun yoğunluğu ve şiddeti kişide bir takım fiziksel belirtilerin sürece eşlik etmesine sebebiyet verebilir. Bunlar uyuşma, bulanık görme, nefes alamama, çarpıntı, kaslarda gerginlik gibi çeşitli duyumlar olabilir. Bedenindeki değişikliklerin nedenini anlamayan kişi bu tablo karşısında daha da dehşete kapılarak panik atak geçirebilir.

    Anksiyete kişinin tehdit-tehlike algısı karşısında otomatik olarak verdiği doğal tepkidir. Yaklaşık 200.000 yıllık insanlık tarihi boyunca insanlar, tabiat şartlarının olumsuz etkileri karşısında yaşam mücadelesi vermiştir. Korunaklı, yerleşik bir hayata geçilen son birkaç yüzyılın öncesine kadar yüzbinlerce yıl vahşi hayvanların, çetin doğa koşullarının tehlikeleri karşısında insanlar ya savaşmış ya da bedeninin sınırlarını aşan zorluklar karşısında kaçarak canını kurtarmaya çalışmıştır.

    İnsanın hayatta kalabilmesini sağlayan en önemli silah, erken bedensel uyarı sistemidir. Sakin, dingin ve huzurluyken, kasları gevşemiş rahatça nefes alabilen kişinin kendini rahat ve mutlu hissettiği bir anda vücutta homeostasis denilen bir denge hakimdir ve bu durumda parasempatik sinir sistemi aktive haldedir. Tehlike algısı hissedildiği anda vücuttaki homeostasis dengesi bozulur, parasempatik sistem devre dışı kalarak sempatik sistem devreye girer. Sempatik sistem devreye girmesiyle vücutta psikolojik ve bedensel olarak savaşma-kaçma reaksiyonu verilir. Bu durumda kişinin savaşacak gücü varsa tehlikeye karşı savaşır. Savaşmaya gücü yetmiyorsa kaçmayı seçer. Hem savaşacak kadar gücü yok hem de kaçacak kadar zamanı yok ise tehdit karşısında donup kalır.

    Günümüzde tabiatla savaşma ihtiyacı minimum düzeye inmiş olan insanın savaş-kaç sistemi daha çok kendi yaşamında tehdit olarak algıladığı olaylar karşısında devreye girmektedir. Tehdit algısı, kaygıyı arttırır. Kaygı arttığında savaş-kaç sistemi devreye giren kişide bir takım psikolojik ve bedensel reaksiyonlar olur. Kan beyinden çekilerek kaslara hücum eder, göz bebekleri büyür, nabız daha çok atar, daha hızlı nefes alıp verilir, kaslarda gerginlik artar. Bedensel ve psikolojik uyarılmanın kişide yarattığı şiddetli gerginlik, sıkıntı ve panik kişinin kaygı yaşadığı duruma daha çok duyarlılık kazanmasına neden olur. Benzer durumla tekrar karşılaştığında kişi önceki yaşantısını tekrar etme eğilimi göstererek daha büyük bir kaygı yaşar.

    Kaygı yaşanan durum kişinin buna yönelik inançlar geliştirmesine, yaşadığı sıkıntıyla ilişkili anlamlar yüklemesine ve benzer durumun tekrarlaması karşısında kişinin zihnindeki şemaların çok hızlı bir şekilde aktive olmasına yol açar. Böylece anksiyete çağırışımı yapan minimal işaretler önceden zihinde tanımlanan “tehlikedeyim”, “mutluluğumu bozan ve yaşamımı tehdit eden bir şeyler var” gibi çıkarımlara ulaşır. Tekrarlanan anksiyete ataklarına anksiyete bozukluğu adı verilmektedir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik atak çok sık karşılaştığımız bir kaygı bozukluğudur. Genellikle ilk kez panik atak yaşayan kişi, vücudunda rahatsız edici bir beden duyumu fark eder ve bu duyuma olağan dışı anlamlar yükler. Panik atak sırasında kişinin aklından geçen düşünceler, öleceğim, delireceğim, kalp krizi geçireceğim gibi kişinin günlük yaşamla bağını kopartacak kadar rahatsız edicidir. Bu düşünceler doğal olarak çok ciddi bir kaygı yaratır. Kaygı ve korku ise her zaman fiziksel belirtiler oluşturur. Örneğin karşınızda bir aslan gördüğünüzde beyniniz hemen korkuyu yöneten bölgeyi uyarır, bu durum size kaygı ve korku hissettirir ve acil durumlarda tepki vermenizi sağlayan adrenalin hormonunun salgılanışı artar ve otomatik olarak tepki verirsiniz. Çünkü tehlikedesinizdir ve bu bedensel tepkiler sizi hemen harekete geçirir, durup düşünecek zamanınız yoktur, karşınızda bir aslan vardır ve organizma hızlı hareket etmek zorundadır, zaman kaybı hayatınızın sonu olacağı için direk savaş, kaç ya da donma tepkisi oluşur. Panik atak sırasında da zihniniz sanki karşınızda gerçek bir aslan varmış gibi tepki verir. Zihniniz İlk kez deneyimlediği bu beden duyumlarını ölebileceği, delirebileceği, kalp krizi geçirebileceği bağlamında yorumlar. Bu düşüncelerin ise kaygı yaratmaması imkânsızdır. Kişi kaygılanır ve panikler. Bu durum, fiziksel belirtilerin artmasına sebep olur, fiziksel belirtiler arttıkça, olumsuz düşünceler artar, bu da kaygıyı daha da arttırır, kaygı arttıkça bedensel tepkileriniz artar ve bu şekilde bir döngü oluşur.

    Panik atakta bu döngünün kırılması gerekir. Panik atak yaşayan kişinin, gerçek bir tehlike altında olmadığını anlaması gerekmektedir. Zihnimiz sadece yanlış alarm vermiştir, yani gördüğü şeyi “aslan” zannetmiştir diyebiliriz. Panik atak yaşandıktan bir süre sonra zihnimiz tehlikeli bir durum olmadığını algılar ve bedensel tepkilerimiz normale döner. Ancak yaşadığımız korkutucu deneyim bizi rahat bırakmaz. Bu nedenle geçti bitti deyip, hayatımıza devam edemeyiz ve bittiğinden, tekrar olmayacağından emin olmaya çalışırız ki bu da panik ataktaki döngünün tekrarlamasına neden olur.

    Hiçbirimiz yaşadığımız kötü deneyimleri tekrardan yaşamak istemeyiz. Organizma her zaman rahatsız edici durumlardan kaçmak ister, çünkü korku ve kaygı zihnimiz için ölümcül bir tehlike olarak algılanır. Bu nedenle İlk panik ataktan sonra yaşanan panik ataklar genelde tekrar böyle hissetmekten korkma sebebiyle tetiklenir. Yani panik atağı devam ettiren şey tekrar panik atak yaşama korkusu olur.

    Panik atak yaşayan kişi, tekrar böyle hissetmemek için çeşitli davranışlar geliştirir. Özellikle panik atak yaşama ihtimalinin olduğu durumları düşünüp önlemler almaya çalışır ve bu önlemler gittikçe artar. Panik atak geçirme korkusuyla, panik yaşayabileceğini düşündüğü mekanlardan ve durumlardan uzak durmaya başlar. Panik atak yaşamış olan kişi en ufak rahatsız edici bir hisse izin vermediği için birçok ortamdan uzaklaşır ve dolayısıyla hareket alanı kısıtlanmaya başlar. Bu durum panik atak yaşayan kişinin kendine güvenini azalttır ve genelde kişi tek başına bir şeyler yapmaktan vazgeçer. Böylece söz konusu durumların panik atağa yol açtığına ilişkin düşünceleri daha da güçlenmiş olur.

    Son olarak, panik atağın hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeylerin habercisi olduğunu unutmamak gerekir. Bu nedenle panik atağın oluşma nedenlerini fark etmek ve tamamıyla çözmek için bir uzmandan yardım almanız önemlidir. Bu nedenlerin çalışılması daha sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürmenizde yardımcı olacaktır.

  • PANİK BOZUKLUK NEDİR?

    PANİK BOZUKLUK NEDİR?

    Panik bozukluk;kaygıya bağlı olarak ortaya çıkan,bir anlamda düşünce rahatsızlığıdır.Aslında;panik atağın üzerine kurulu bir bozukluktur.Temelinde yatan düşünceler,”panik heran gelebilir,biraz sonra bir felaket olabilir ve ben bu durumun altından kalkamam,başa çıkamam”gibi olumsuz içerikli düşüncelerdir.En önemli belirtisi sürekli,heran olabilecek olan bir panik atak beklentisidir.Kişi panik anından değil de,panik anında yaşanacak yoğun kaygılardan endişe eder.Bu duruma,dayanıksızlık düşüncesi de eşlik eder.Zihnin sürekli olumsuz içerikli mesajlar vermesi,kişinin hayattan keyif almasını engeller.Kişi atakları yaşamamak adına kendince tedbirler almaya başlar.Örneğin;evde yalnız kalmama,asansöre tek başına binmeme gibi.Gün içinde sık sık nedensizce endişeli,gergin,huzursuz,öfkeli ve bu duygudurumlara eşlik eden bedende abartılı yüksek algı,yoğun şekilde yaşanan göğüste basınç,terleme,titreme,karıncalanma,bulantı,güçsüzlük hissi,baş dönmesi,gerçek dışılık hissi sonucunda düşüncelere de yansıyan kişinin ölmek üzere olduğu düşüncesi,kontrolünü kaybettiği ve rezil olacağı düşünceleri dolayısıyla da tüm bunlara bağlı olarak kişinin;yer,zaman ve durumlardan kaçınma isteği görülür.Daha sonra kişi,örneğin tek başına denize giremez,metroya binemez,köprüden geçerken yoğun kaygı duyar.Yani;panik bozuklukla eş zamanlı agorofobide ortaya çıkar.

    PANİK ATAK İLE PANİK BOZUKLUĞUN ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

    Çoğu insan panik atak ile panik bozukluğu aynı kategori içersinde değerlendirse de aslında iki kavram birbirlerine benzer olmakla beraber klinik anlamda birbirlerinden ayrıştırılırlar.

    Panik atak;başka psikiyatrik rahatsızlıklara da eşlik eder.Örneğin;okb(obsesif kompulsif bozukluk),anksiyete(kaygı bozuklukları),t.s.s.b(travma sonrası stres bozukluğu)sonrasında da görülebilirken;panik bozukluk,panik atağın kronikleşmesi ile görülür.Panik atak,aniden başlar ve zamanı bilinmez.Belirtileri;nefes alamama,karın ağrısı,karıncalanma,uyuşma,terleme,titreme,gariplik hissi,kalp krizi geçiriyormuş hissi,kişinin kontrolünü kaybettiğine dair düşünceleri,baş ağrısı,ölüm korkusu,baş dönmesi,delirdiğine dair korku ve düşüncelerdir.Panik bozuklukta ise;bu belirtiler daha yoğun ve heran yaşanır.

    PANİK BOZUKLUĞUN SEBEPLERİ NELERDİR?

    Irsi,bedensel yatkınlıklardan dolayı olabilir.Çevresel olaylarda panik bozukluğun zeminini hazırlayabilir.Anne-babanın,çocuğun yanında sürekli karamsar düşünmesi de çocuğa zemin hazırlar.

    HANGİ KİŞİLİK YAPISINDA PANİK BOZUKLUK GÖRÜLÜR?

    Mükemmeliyetçi,ayrıntıya dikkat eden,titiz,herşeyi aklına takan ve günlerce aklına taktığı olaylarla veya olayla meşgul olan kişilerde ve kadınlarda daha sık görülür.

    PANİK BOZUKLUĞUN GÖRÜLME OLASILIĞI NEDİR?

    100 kişiden 3 veya 4’ünün panik bozukluk hastası olduğu düşünülmektedir.

    TEDAVİ

    İlaçla beraber psikoterapi %90 oranında panik bozukluk tedavisinde başarıya ulaştıracaktır.Sadece,psikoterapi(davranışçı,dinamik,bilişsel)yöntemi de son zamanlarda oldukça başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.Solunum egzersizleri(doğru ve kontrollü nefes almak)oldukça başarılı ve yardımcı bir yöntemdir.Son olarak maruz bırakma yöntemi ile kişinin gitmekten yoğun kaygı duyduğu,yapmaya korktuğu spesifik yerlerin listesi yapılır ve kişi sıra ile en az kaygı ve korku duyduğu durumdan başlayarak,olay ve durumlara maruz bırakılır.Böylece korkularıyla yavaş yavaş yüzleşmesi sağlanır ve bu yöntemde tedavi için, gayet başarılı bir yöntemdir ancak tamamen uzman kişilerin kontrolü ile uygulanmalıdır.

    Panik bozukluk belirtileri gösteren kişilerin;kulaktan dolma yöntemlerle muskacı hocalar,transandantal meditasyonlar,ehil olmayan yerlerde uygulanan hipnozlar vb. başvurmadan,psikolog ve psikiyatristlerden yardım istemeleri onları kısa zamanda çözüme ulaştıracaktır.

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Kaygı, bireyin dış ortama uyum çabasında yaşadığı korku, gerilim, sıkıntı gibi koruyucu tepkidir. Kişinin kontrolü dışına çıktığında problem oluşturur ve yaşamın işlevselliğini aksatır.

    Sınav kaygısı ise, sınava hazırlanan kişilerin yaşadığı, ders çalışmayı planlayamama, ders çalışamama, öğrendiklerini sınavda kullanamama,dikkatlerin dağılması, bilinen konuların hatırlanmaması, mide bulantısı,terleme, baş ağrısı, uyku bozukluğu,, gerginlik, sinirlilik, yapamayacağım düşünceleri gibi bir çok fizyolojik, davranışsal,duygusal ve zihinsel belirtileri olan kaygı durumudur.

    Kaygı ve korku kavramları farklıdırlar. Korku, kaygının daha yerleşik bir biçimidir. Korku yaşanan ortamda, gerçekçi bir fiziksel tehdit söz konusudur. Örneğin; yılandan kaygılanmayız, korkarız. Bunun aksine, kaygı yaşanan durumlarda yorumlara dayalı, benliğe yönelik sanal bir tehdit vardır. Bilgimizin sınandığı sınavlardan ya da yeni bir iş başvurusunun ardından insan kaynakları uzmanı ile yaptığımız görüşmeden korkmayız, kaygılanırız. Tüm bunlara ek olarak, korkunun kaynağını biliriz, ancak kaygının kaynağı belirsizdir, biz sadece bildiğimizi zannederiz. Korku, kaygıdan daha kısa sürelidir. Yani, korku duygusuna vesile olan durum ya da obje ortadan kalktığında kişi rahatlar. Fakat, kaygı daha genel bir durumdur, uzun süre devam eder.

    Bir öğrencinin eğitim-öğretim hayatı boyunca biriktirdiği bilgiyi, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarısının düşmesine yol açan yoğun kaygıdır. Buradaki önemli nokta, kaygının performans üzerinde olumsuz bir etki yaratmasıdır. Yoksa, sınava girecek bütün herkes kaygı yaşar ki belli bir seviyeye kadar olan kaygı yararlıdır, uyanıklık sağlar, koruyucudur, dikkati toplamaya yardımcı olur ve öğrencinin motivasyonunu arttırır. Kaygının hiçbir zaman “0” düzeyine inmesi faydalı değildir, çünkü uyanıklığı ve motivasyonu yok eder.

    Sınav Kaygısının Başlıca Nedenleri;

    Sınav kaygısının en çok karşılaşılan sebebi sınava yeteri kadar hazırlanmamış olmak; zamanı etkin kullanamamak, konuların yetişmemesidir.

    Anne baba tutumları; sınava farklı anlamlar yüklenmesi, tutarsız ve yüksek beklenti, reddedici ve küçümseyici tutumlar, kaygılı anne ve babanın fark etmeden bu özellikleri çocuğa aktarması.

    Kişinin duyguları, deneyimleri ve inançları ile ilişkili olan başarısızlık korkusu, çaresizlik hissi ve sınavı kendilik değerine karşı bir tehdit olarak görme sınav kaygısına sebep olur.

    Eğer birey başarısızlıkların abartıldığı, başarıların küçümsendiği, sürekli başka yaşıtları ile karşılaştırıldığı, belirli bir düzeyin altındaki başarısının başarısızlık olarak görüldüğü bir ortamda yaşıyor ise sınav kaygısı geliştirme riski oldukça fazladır.

    Fizyolojik ihtiyaçların karşılanmaması; düzenli beslenmeme, düzenli uykunun olmaması

    Sınav Kaygısıyla Baş Etmek İçin;

    Sınav kaygısını en az düzeye çekmek ve aşırı kaygıdan kurtulmak için öncelikle bireye özgü olan kaygının nedenlerini iyi saptamak gerekir.

    Yüksek gerilim ve stres düzeyinin azaltılması, olumsuz felaket düşüncelerinin değiştirilmesi, zamanın iyi planlanması, uygun olmayan çevre koşullarının iyileştirilmesi, daha önceki olumsuz sınav deneyiminin olumsuz etkisinin azaltılması, çalışma ve etkin öğrenme tekniklerinin kullanılması, dikkat eksikliklerinin giderilmesi, sınav sonucunun gerçek analizinin yapılması gerekir.

    Sınav kaygısıyla baş etmede, kaygıyı bastırmak yerine onu kabul etmek, tanımak ve kontrol altına almak daha iyi bir yöntemdir.

    Uyku ve yemek düzenine dikkat edilmelidir, fizyolojik ihtiyaçlar dengeli bir biçimde karşılanmalıdır.

    Anne babaların sınavların kişiliği değerlendirmediğini, kazanmanın ve kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu kabul etmeleri ve çocuklarına bu bilinci vermeleri gerekir.

    Ana babalar çocukları başkasıyla kıyaslamamalı, olumsuz yönlerden çok olumlu yönlere vurgu yapılmalıdır. Olumsuz algı kaygıyı arttıracağından, güven verici ortam oluşturulmalıdır.

    Gerçekçi hedefler konulmalı, uygulanabilir çalışma programı yapılmalıdır.

    Sınav kaygısının bazı durumlarda otoriteyle çatışma gibi ciddi dinamik nedenleri olabilmektedir.  Bireyin güven duygusunun arttırılması, kendinin önemli, başarılı ve değerli görmesi, rahatlıkla başarabileceğini düşünmesi gerekir. Bunu aile ve sosyal çevre desteği ile sağlayamıyorsa uzman desteği alınmalıdır. Biliçdışına ulaşılan hipnoz tekniği ile sınav kaygısı azaltılmakta ve rahatlatıcı, olumlu telkinler verilmektedir. Özgüven desteği sağlanan kişi kendine güvenmekte, sınava karşı kaygı dolu bakış açısı değişmektedir.

  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    ANKSİYETE ( KAYGI) BOZUKLUKLARI

    Anksiyete bozukluğuya dakaygı bozukluğukişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen çeşitli korku, kaygı veya anksiyete bozukluklarınaverilen genel kapsamlı bir isimdir. Panik Atak, Agorafobi, Panik Bozukluk, Özgül Fobi, Sosyal Fobi, Obsesif-Kompulsif Bozukluk, Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlıklar Kaygı Bozuklukları başlığı altına girmektedir. Anksiyeteaslında herkesin günlük hayatta zaman zaman hissettiği normal ve yaygın bir duygudur. Anksiyete ancak kişinin günlük hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemeye başladığı takdirde sorun olarak kabul edilir. Anksiyetenin tanısı için aşağıdaki ölçütler kullanılabilir.

    • Kişinin anksiyeteden dolayı meslekve aile yaşamında güçlüklerle karşılaşması
    • Arkadaş, komşu, tanıdık ve aile üyeleri ile olan ilişkilerde sorunlara yol açması
    • Günün büyük bir bölümünde kişinin aklını meşgul etmesi
    • Kişinin korku ve kaygılarını kontrol altında bulundurmakta güçlük çekmesi
    • Bu durumun en az 6 aydır devam etmekte olması

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    Yaygın kaygı bozukluğu, neredeyse her şey hakkında aşırı veya gerçekçi olmayan endişelere kapılmak veya kötü bir şeylerin olacağını hissetmekle karakterize edilir. Bu kaygılı hisler en az altı aylık bir süre boyunca, günün büyük bir kısmında meydana gelir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Bunun sebebi olarak kadınların hamile kalmak, doğum yapmak ve çocuk yetiştirmekle ilgili kaygıları ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. Yaygın kaygı bozukluğu hem psikolojik hem fiziksel semptomları içerir. Psikolojik semptomların arasında kolay sinirlenebilirlik, konsantre olma zorluğu ve gerçekleşmekte olan olayla orantısız olan kaygıyı kontrol edememe bulunuyor. Sürekli endişelenme yüksek oranda strese yol açar veya sosyal , meslekle ilgili veya diğer alanlarda işlev görmeyi engeller. Fiziksel semptomlar arasında huzursuzluk, kolay yorulma, terleme, yüz kızarması, çarpıntı, uykusuzluk, baş ağrısı, kas gerginliği ve ağrısı bulunmaktadır. Yaygın Anksiyete Bozukluğu DSM-4 tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A) En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (işte ya da okulda başarı gibi) aşırı kaygılanma ve kuruntulara kapılma.

    B) Kişi, kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamaz,

    C) Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki altı semptomdan üçüne (ya da daha fazlasına) eşlik eder (son altı ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur). Çocuklarda sadece bir maddenin bulunması yeterlidir.

    1) huzursuzluk, aşırı heyecan çekme ya da tasalanma

    2) kolay yorulma

    3) düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması

    4) irritabilite

    5) kas gerginliği

    6) uyku bozukluğu (uykuya dalma ya da sürdürmekte güçlük çekme ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku)

    D) Anksiyete ya da kaygı bir panik atak olacağı, genel bir yerde utanç duyulacağı, hastalık bulaşmış olma, evden ya da yakın akrabalarından uzak kalma, kilo alma, birçok fiziksel yakınmaların olması ya da ciddi bir hastalığının olması ile ilgili değildir ve anksiyete ve üzüntü sadece Travma Sonrası Stres Bozukluğu sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    E) Kaygı, kuruntu ya da fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

    F) Bu bozukluk bir maddenin ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve sadece bir Duygudurum Bozukluğu, Psikotik bir Bozukluk ya da Yaygın bir Gelişimsel Bozukluk sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    YAYGIN KAYGI BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Yaygın kaygı bozukluğu çoğunlukla psikoterapi ile ilaçlı veya ilaçsız olarak tedavi edilmektedir. En sık yazılan ilaçlar, benzodiazepin olarak bilinen gruba dahil olan alprazolam ve diazepam gibi ilaçlardır. Makul dozlarda alınan benzodiazepin genellikle alışkanlık yaratmaz.Ancak yüksek dozda alınması durumundabu ilaçlar alışkanlık yapar ve yeni öğrenilmiş bilgilerin hatırlanmasını engeller.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi nedir?

    Sosyal anksiyete adıyla da bilinen ,kişinin diğer insanlar tarafından yargılanabileceği kaygısı yaşadığı toplumsal ortamlarda rezil olacağı düşüncesi ve bu konuda sürekli ve belirgin korkusunun olduğu bir tür kaygı bozukluğudur. Kişi küçük düşmekten, utanç yaşayacağı bir davranışta bulunacağından korkar. Sosyal fobisi bulunan kişiler diğer insanlarla etkileşime geçerken ya da bir işi başkalarının yanında yerine getirmesi gerektiği durumlarda korkarlar ve mümkün olduğunca kaçınma davranışı sergilerler.

    Sosyal fobi , anksiyete bozuklukları arasında en sık görülen bozukluk türüdür, en az 6 ay süreyle kişinin başkaları tarafından değerlendirilebileceği durumlardan kaçması, bundan kaygı ve korku duyması olarak tarif edilebilir.

    Sosyal fobi belirtileri nelerdir?

    Yüz kızarması, titreme, çarpıntı, terleme, kaslarda gerginlik, mide rahatsızlığı, ses titremesi, kekeleme, boğaz kuruması sosyal fobinin en sık karşılaşılan belirtileridir.

    Belirtiler genellikle hangi durumlarda görülür?

    Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği’nde belirlenen sosyal durumlar şunlardır;

    Toplum içinde telefonla görüşme, küçük bir grup etkinliğinde yer alma, toplum içinde yemek yeme, toplum içinde bir şeyler içme, yetkili biri ile konuşma, dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma, partiye/ eğlenceye gitme, başkaları tarafından izlenirken çalışma, başkaları tarafından izlenirken yazma, çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme, çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma, yabancılarla karşılaşma, genel tuvaletleri kullanma, birilerinin oturduğu odaya girme, ilgi odağı olma, bir toplantıda hazırlıksız konuşma yapma, yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma, iyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme, çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma, önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma, romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma, alınan bir malı parasını geri almak üzere iade etme, parti / davet verme, ısrarlı bir satıcıya karşı koyma.

    Sosyal fobi tanı kriterleri nelerdir?

    DSM 5’e göre tanı kriterleri şunlardır;

    A. Kişinin, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyması. Örnekler arasında toplumsal etkileşmeler (Karşılıklı konuşma, tanımadık insanlarla karşılaşma), gözlenme (Yemek yerken ya da içerken) ve başkalarının önünde bir eylemi gerçekleştirme (bir sunum yapma) vardır.

    B. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar (küçük düşeceği ya da utanç duyacaği bir biçimde; başkalarınca dışlanacağı ya da başkalarının kırılmasına yol açacak bir biçimde).

    C. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.

    D. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.

    E. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.

    F. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.

    G. Korku, kaygı ya da kaçınma klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.

    H. Korku, kaygı ya da kaçınma bir maddenin ( Kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumununfizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.

    I. Korku, kaygı ya da kaçınma, panik bozukluğu, beden algısı bozukluğu ya da otizm açılımı kapsamında bozukluk gibi başka bir ruhsal bozukla daha iyi açıklanamaz.

    J. Sağlığı ilgilendiren başka bir durum varsa (Parkinson hastalığı, şişmanlık, yanık ya da yaralanmadan kaynaklanan biçimsel bozukluk), korku, kaygı ya da kaçınma bu durumla açıkça ilişkisizdir ya da aşırı bir düzeydedir.

    Sosyal fobi neden oluşur?

    Kalıtsallık: güçlü bir kalıtsal bağ olmasa da aile geçmişinde sosyal fobi olan kişilerin hastalığa yakalanma oranı daha yüksektir. Yine de sosyal fobinin ne kadarının kalıtsallığa, ne kadarının öğrenilmiş davranışa bağlı olarak geliştiği net değildir.

    Beyin yapısı: Amygdala adı verilen ve beynimizin ortasında bulunan küçücük bir çekirdeğin sosyal fobisi olan insanlarda daha aktif çalıştığı belirlenmiştir. Başka bir tahmin, kaygı duyan beyinde bir takım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğudur; mesela serotonin adı verilen bu maddenin sosyal fobisi olan insanların beyninde normalden az olduğu öne sürülmektedir.

    Çevre: Sosyal kaygı aynı zamanda öğrenilmiş bir davranış olabilir. Örneğin sosyal ortamda kaygı duyan bir erişkinin davranışını gözlemleyen ya da ilk sosyal deneyimlerinden birinde hata yapıp arkadaşlarının üstüne güldüğü bir çocuk aynı utanç duygusunu duyacağı korkusuyla bu davranıştan kaçınabilir.

    Sosyal fobi ne zaman başlar? Kimlerde daha sık görülür?

    Sosyal fobinin başlangıç yaşı 13-24 yaş arasındadır. Sosyal fobiklerin tedaviye başvurma süresi yapılan çalışmalar sonucunda 6 aydan 20 yıla kadar uzayabildiğini göstermektedir. Görülme sıklığı ise yüzde 25’e kadar ulaşabilmektedir. Alan çalışmalarına göre kadınlarda daha sık görülürken klinik çalışmalarda ise erkeklerde daha sık gözlenmiştir. Bunun nedeni erkeklerin tedaviye daha çok başvurması olabilir.

    Sosyal fobi tedavisi nasıldır?

    Sosyal Fobi tedavisi olan bir hastalıktır. Sosyal Fobi’de ilaç tedavisi ve psikoterapi uygulanır. En sık uygulanan yöntem Bilişsel Davranışçı terapi’dir. Kaygı duyguları ve kaygıya karşı oluşan bedensel tepkilerin tanınması, kaygıya sebep olan durumlardaki düşüncelerin neler olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar uygulanır.