Etiket: Kaybı

  • Saç dökülmesinin nedeni önemli sağlık sorunları olabilir

    Mevsimsel değişiklikler, stres, demir eksikliği ve hormon bozuklukları saç dökülmesinin nedenlerinden yalnızca birkaçıdır. Ancak saç dökülmelerinin kaynağında ciddi hastalıklar da yatabilmektedir.

    2 ayı aşan saç dökülmesini önemseyin

    Saçlı deride ortalama 100 bin adet saç bulunmakta ve erişkinlerde yıkanma ve taramaya bağlı olarak günde ortalama 100-150 adet saç teli dökülebilmektedir. Saç dökülmesi; hormonal ve besinsel faktörler, kimyasal maddelere maruziyet, genetik yatkınlık, sistemik hastalıklar, kıl gelişimi bozuklukları, ilaçlar, psikolojik stres ve saçlı deri hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Sağlıklı bir insanda saç dökülmeleri 2 aya kadar sürebilmektedir. Yılda 3 kez tekrarlanan saç dökülme süresinin 2 ayı aşması ise bazı ciddi hastalıkların habercisi olabileceği gibi uzman yardımı alınmasını gerektirebilir. Saç dökülmesi genellikle tetikleyici faktörden 3-4 ay sonra başlamakta ve bu faktörler tedavi edildikten 6-12 ay sonra normale dönebilmektedir.

    Uzun süreli hipotiroidi kalıcı kök kaybına neden olabilir

    Tiroid bezinin az çalışması yani hipotiroidi durumunda yaygın saç kaybı ya da vücut kıllarında kayıp görülebilmektedir. Tiroid hormonu tedavisi sonrası ortalama 8 haftada saçlar normal haline dönmeye başlamaktadır.Uzun süreli hipotiroidide kalıcı kök kaybı bile gelişebilir. Bunun yanında tiroid bezinin çok çalışması yani hipertiroidizm de saç dökülmesi sebebi olabilmektedir.

    Demir eksikliği olan kadınların % 70`inde saç dökülmeleri görülür

    Doğum sonrası özellikle 1-4. aydan itibaren hormonal değişimlere bağlı olarak saç dökülmesi başlar ve genellikle 6 aydan kısa sürer. Kadın hastalarda özellikle saçların ön bölgelerinde seyrelme, akne, adet düzensizliği, tüylenmede artış gibi problemler olduğunda cinsiyet hormonlarının düzeyini kontrol etmek gerekmektedir. Diffüz yani tüm saçlı deriyi kapsayan saç kaybından yakınan kadınların % 70`inde demir eksikliği saptanmaktadır. Kansızlık olmadan sadece demir depolarının azalması bile saç dökülmesine neden olabilmektedir.

    Çinko, B12 ve D vitamini eksikliğine dikkat!

    Çinko, biotin, B12 vitamini, folik asit eksikliği ve D vitamini eksikliği de saç dökülmesine neden olmaktadır. Sıkı diyetlere başladıktan yaklaşık 1-6 ay sonrasında saç dökülmesi oluşabilmektedir. Vücuttaki protein depolarının azalması, kıl hücrelerinde yetersiz protein üretimine ve kıl kaybına yol açmaktadır. Yüksek ateşli hastalıklar veya geçirilen cerrahi müdahalelerden 2-5 ay sonra saç dökülmesi görülebilmektedir.

    Stresin derecesi ile saç kaybı miktarı doğru orantılıdır

    Bazı tansiyon ilaçları, kolesterol düşürücü ilaçlar, tiroid hormonunu düşürücü ilaçlar, doğum kontrol hapları, psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar, A vitamini ve türevi bazı ilaçlar saç dökülmesine neden olabilmektedir. Saç kaybının kendisi de stres düzeyini artırabilmekte ve bir kısır döngüye neden olabilmektedir. Uzun süren saç dökülmesi durumunda altta yatan farklı hastalıkların olabileceği göz önünde bulundurulmalı ve mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.

    Detaylı bilgi için www.handeulusal.com’u ziyaret edebilirsiniz.

  • Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yas sevilen birinin kaybından sonra hissedilen ve oluşan doğal ve evrensel bir tepkidir. Yas her dilde, her kültürde aynı yoğunlukta ve aynı derinlikte hissedilir. Yas süreci çoğunlukla sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşur fakat sevilen her türlü nesne ya da kişinin hayatımızdan ölüm olmayan sebeplerle bile çıkması yas sürecini doğurabilir.
    Sevdiğimiz insanın kaybı, özellikle ebeveyn ya da evlat kaybı ciddi boyutlarda yas yaşamımıza sebep olur. Patolojik yas dediğimiz süreç de bu tür kayıpların akabinde yaşanır. Normal yas ve patolojik yas arasındaki farkı bilmek, sağlıklı bir yas süreci atlatıp, yasın başka psikolojik problemlere gebe olmasının önüne geçmemize yardımcı olur.

    Normal Yas İle Patolojik Yas Nasıl Ayrılır?
    Patolojik yası anlamak için normal yası da anlamak gerekir. Genel olarak normal yas tepkisi şu şekilde gözlenir;
    1) Şok ve inkar: Kaybın hemen arkasından yaşanan şok ve hissizlik dönemidir. Bu dönemde inkar ve inanmama gözlenir.
    2) Kızgınlık ve isyan: Bu dönemde kaybeden kişiye özlem kızgınlıkla kendini gösterir, kişi her yerde kaybettiğini arar.
    3) Pazarlık: Bu dönemde kişi inançları doğrultusunda pazarlık etme girişimlerinde bulunur. Bu aşamada temel düşünce “başıma gelenleri kabul edeceğim fakat bazı şartlarım var” şeklindedir. Artık kayıp kabul edilmeye, kayıp sonrası hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlanmıştır.
    4) Depresyon: Kişi kendini büyük bir boşlukta gibi hissedebilir. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu, sosyal çevreden uzaklaşma görülebilir. Bununla birlikte ağlama, iştah bozuklukları, kayıptan önceki gibi iş yapamama görülebilir.
    5) Kabullenme: Kişi yaşanılan kaybı kabullenir ve eski yaşamına geri döner.

    Yas Tutma Süreci Tamamlanması Gereken Normal Bir Süreçtir

    Normal yas sürecini yaşayamayan kişilerde ikincil ruhsal ve bedensel sorunlar gelişebilir. Kaybın sosyal olarak inkarı, ölen kişinin son hastalığına ait bedensel şikayetlerin ortaya çıkması ve bu nedenlerle psikiyatri dışı hekimlere başvuru, sosyal çevre ilişkilerinde bozukluk, duygusal olarak donuk tepkiler verme, iş yaşamı ve sosyal hayatıyla ilgili kararsızlık veya yanlış kararlar, ölenin eşyalarının saklanması, sık sık mezara gitme, ölenle ilgili konular konuşulurken ağlama ve 6 ay süre ile bu sıkıntıların devam etmesi “patolojik (normal olmayan /hastalıklı) yas”ı düşündürür.
    Genel olarak bakıldığında, normal yastan patolojik yası ayıran durum, kişinin beklenenden uzun süre yas yaşaması ve bu yas tepkilerinin, içinde yaşanılan kültürde normal karşılanmayacak derecede olmasıdır. Patolojik yas; aşırı suçluluk hissi ve kendini suçlama, değersizlik hissi, yaşamın gereklerini uzun süre sürdürememe, ve hatta intihar düşüncelerinin de varlığıdır. Bunlar normal bir yas sürecinin bulguları değildir ve genellikle tedavi gerektirirler.

    Yas Sürecini Nasıl Sağlıklı Atlatabiliriz?

    –    Yalnızlık, kızgınlık ve üzüntü gibi duyguları açıkça ve dürüstçe arkadaşlarınızla, ailenizle ve yakınlarınızla tartışın.
    –    Umudunuzu koruyun.
    –    Eğer dinsel inançlarınız sizin için önemliyse, bir din insanıyla inançlarınız ve duygularınızla ilgili konuşun.
    –     Kaybınızla ilgili yaşantılarınızı paylaşabileceğiniz bir destek grubuna katılın.
    –     Kendinize iyi bakın, bedeninize özen gösterin, dengeli beslenin ve iyi dinlenin.
    –    Kendinize sabırlı davranın, iyileşmek zaman alır, bazı günler kötü, bazıları ise iyi olacaktır.

  • Kanserde beslenme nasıl olmalı?

    Kanserde beslenme nasıl olmalı?

    Kanserli hastalarda beslenme problemleri sık görülür. Kanserde kaşeksi %5 üzerinde kilo kaybı veya vücut kitle indeksi <20 kg/m2 veya iskelet kas kaybı olan hastalarda %2 üzeri kilo kaybı olarak tarif edilir. Kanserde bazal enerji harcamasındaki artış ve iskelet kası kaybı önemlidir. Kanserin kendisinin yanısıra kanser tedavisine bağlı gelişen bulantı, tat ve koku duyusunda azalma iştah kaybına yol açabilmektedir.

    Kilo kaybı olan hastalarda kemoterapiye cevap ihtimali de düşüktür. Gerçek vücut kitlesinin ölçümü aşırı kilolu hastalarda beslenme durumunun değerlendirmesinde yanlış tahmin yaptırabilir. Kilo kaybı olmasına rağmen farkedilmeyebilir. O nedenle kilo kaybının kas kaybı ile birlikte olduğunun gösterilmesi önemlidir. İleri evrelerde kilo kaybı kötü gidişin bir göstergesi olabilir, ancak kalorik desteğin artırılması, iştah artırıcıların verilmesi hastalık gidişatını etkilememektedir.,

    Gastrointestinal sistemin sağlam ve fonksiyonel olduğu hastalarda beslenme ağız yoluyla yapılmalıdır. Oral beslenme desteği amacıyla omega-3 içeren beslenme destek ürünleri faydalıdır. Steroidler ve megestrol asetat gibi progestinler anoreksi tedavisinde kullanılabilir.

    Kilo Kaybı Neden Olur?

    Kanser kaşeksisi bozulmuş oral alım ve ilerleyici kas kaybı ile birliktedir. İleri evre kanserde iştahsızlık sıktır; ancak bu hastalardaki kilo kaybı tamamen yetersiz kalori alımına bağlanamaz. Kanser tedavisi ileri evre hastalarda kas kaybına neden olmaktadır. Buna en iyi örnek ileri evre prostat kanseri olan hastalarda androjen deprivasyon tedavisidir. Ayrıca anoreksi ve kötü beslenme kanser kaşeksisindeki enerji eksikliğine katkı sağlar. Kemoterapi sonucu gelişen bulantı, tat ve koku duyusunda azalma iştah kaybına yol açabilmektedir. Kilo kaybı olan kanser hastalarının benzer besinleri tercih etmelerine rağmen daha az miktarda tükettikleri gözlenmektedir. Erken doygunluk hissi ve gıdaların emilim bozukluğu bu hastalarda sıklıkla görülmektedir.

    Değerlendirme

    Bütün kanser hastaları tanıdan itibaren beslenme durumu ve kilo kaybı açısından taranmalıdır. Kanser kaşeksisi progresif bir gelişim gösterir ve 3 evresi vardır: Prekaşeksi, kaşeksi ve refrakter kaşeksi. Beslenme bozukluğu olan hastalarda geri dönülemez kaşeksi evresi beklenmeksizin erken dönemde tedavi planlanmalıdır. Yetersiz oral alım, artmış bazal enerji sarfiyatı ve iskelet kaslarında aşırı kayıpla sonuçlanan kompleks metabolik olayların eklenmesiyle beraber seyreder. Uygun beslenmeyle tersine dönebilen kalorik bir eksiklik olan açlık durumunun tersine kaşeksideki kilo kaybı aşırı beslenme ile geri çevrilemez.

    Klinik değerlendirme sırasında beslenme durumu sorgulanmalıdır. Fizik muayenede ciltaltı yağ dokusu kaybı, kas azalması ve ödem olup olmadığına bakılmalıdır. Sıklıkla kullanılan ölçüt, beslenme durumunun değerlendirilmesi, kilonun sık sık ölçülmesi ve oral alımın kontrolüdür.

    Beslenme Tedavisi

    Kanserli hastalarda beslenme durumunun değerlendirilmesi her ziyarette yapılmalıdır. Beslenme bozukluğu tespit edildikten sonra beslenme desteğine başlanmalıdır. Bunun için hastanın geri dönülemez son evreye girmesi beklenmemeli ve tedavi erken dönemde planlanmalıdır.

    Değerlendirme sonrası hastanın beslenmesini bozan durumlar düzeltilmelidir. Beslenme desteği için ağız yolu tercih edilmelidir. Mide-barsak sisteminin çalışır durumda olduğu3 hastalarda beslenme ağız yoluyla yapılmalıdır. Damardan beslenme çok mecbur olmadıkça tercih edilmez. Oral beslenme destek ürünleri kullanılabilir. Özellikle aminoasit ve omega-3 yağ asitleri içeren formülasyonlar tercih edilmektedir.

    Sonuç

    Malnutrisyonun zamanında tespiti ile destek tedavilerinin gecikmeden başlanması kansere bağlı rahatsızlıkları ve ölümü önleyebilir. Kanserli hastalar ve kanserle uğraşan sağlık personelinin beslenme bozukluğu ile ilgili farkındalıklarının artırılması gereklidir.

  • Çocuklarda Yas

    Çocuklarda Yas

    Yas, kişinin bir yakınının ya da sevdiği bir nesnenin kaybına karşı verdiği tepkilerin bütününü içeren düşünce, duygu ve davranış sürecidir. Yaşamın en büyük acılarından olan yas yaşantısında, bireysel farklılıklar olmakla beraber benzer duygular yaşanmakta, benzer tepkiler verilmektedir.

    Yas kavramı ise kayıp yaşayan kişilerde bu kayba karşı verilen uyum tepkilerini ifade eder ve yas tutmak, sonuna kadar tamamlanması gereken ve ancak sonuna gelindiğinde vefat edenden ayrılabilmeyi mümkün kılan bir süreçtir (Bildik 2013).

    Çocuklarda ebeveyn kaybı

    Önemli bir yaşam olayı olan anne baba kaybı, bireylerin yaşamında her zaman karşılaşabilecekleri bir durum olmakla birlikte, çocuklar için daha kritik bir hal almaktadır. Anne baba kaybı yaşamış ve yas sürecindeki çocukların doğru bir şekilde ele alınması gerekmektedir. (Attepe, 2010).

    Bir çocuk, evcil bir hayvanın ölümüne üzülüp ağlayabilir, çünkü buna dayanabilir. Ama ana baba ölümü karşısında üzüntü belirtisi göstermeyebilir, çünkü bu üzüntüye dayanacak yaşta değildir (Oral, 2012).

    Ebeveynin kaybı çocuk için oldukça travmatik bir durumdur. Gelişme süreci devam eden çocukların ebeveyn kaybı sonrası destek sistemlerinin azalması ve biyopsikososyal ihtiyaçlarının karşılanamaması durumunda gelişimleri sekteye uğrayacaktır.

    İlk 6–9 ay arasında bebek annesini tanır ve annenin kaybından sonra yerine geçerek kendisine bakan kişiyi kabullenebilir. Ancak 9 aydan sonra bebek eğer ölen anneyle çok iyi bağlar oluşturmuşsa yerine geçecek kişiyi çok çabuk protesto edebilir veya kabullenmeyebilir. Görülmektedir ki, bebeklerin yaşadıkları kayıp yaşamlarının ilk 9 ayından sonra, tüm yaşamlarını etkileyecek boyutlara ulaşabilmektedir (Attepe, 2010).

    2-5 yaş arasındaki çocuklar ölümün bir son olduğunu anlamazlar. “Babamın mezardan gelmesine yardım edemez miyiz?” ya da “Benim kız kardeşim ne zaman geri gelecek?” tarzında sorular sorarlar. Vücudun ve vücut parçalarının nasıl çalıştığını anlamazlar, ölüm onlar için geri dönülebilir bir süreçtir, bir kişinin sonsuza dek gittiğini

    kavrayamazlar (Dyregrov, 2000).

    Gene bu yaşlarda çocuklar gömülmeyle ilgili yanıtlanması oldukça güç sorular sorarlar: Ölülerin toprak altında nasıl kımıldayabildikleri, ne yiyip ne içtikleri, nasıl hava aldıklarına ilişkin sorulardır bunlar. Bu sorular çocukların, ölümün bir son, geri dönülmeyen bir bitiş olduğu düşüncesini benimsemekte güçlük çektiklerini kanıtlar (Yörükoğlu, 2003).

    Çocuk- yetişkin yas farklılıkları

    Çocuklarda görülen yas genellikle döngüseldir. Her yeni gelişim dönemiyle beraber çocuk ölüme ilişkin duygu ve davranışlarını tekrar edebilir. Erken çocukluk döneminde ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk, ergenlik döneminde üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar yas tepkileri gösterebilir (Willis 2002).

    Çocuklarda zaman algısı ve zamana yapılan atıf erişkinlerden farklıdır. Erişkinler zamanla bir şeylerin değişeceğine ve işlerin düzeleceğine dair yaşam deneyimlerine sahipken, çocukların bu konudaki deneyimleri oldukça sınırlı kalmaktadır.

    Ayrıca ölüm kavramının geri dönülmezlik ve son bulma öğeleri ile beraber anlamlandırmakta güçlük çekildiği çocukluk dönemindeki yas süreci, erişkinlerde görülen süreçten daha farklı olarak gerçekleşmekte ve daha zorlu bir deneyim olarak kabul edilmektedir (Kaufman & Kaufman 2005).

    Çocuğun kaçınılmaz bir gerçek olan ölümü, kavram olarak algılayışı yaşına, bulunduğu gelişim düzeyine ve kişilik özelliklerine göre farklılaşmaktadır. Bunun için çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun açıklamalar yapılması gerekli olmaktadır. Bu süreçte çocuğun kendini ifade etmesinin sağlanması, duygularının açığa çıkarılması, yaşına uygun açıklamalar yapılması şarttır. Çocuğun çevresindeki yetişkinlerin yas belirtilerine duyarlı olması ve gerekli görüldüğü takdirde profesyonel meslek elemanlarından yardım alınması yararlı olacaktır (Attepe, 2010).

    Çocuklarla ölüm üzerine konuşulurken bilinmesi gereken en önemli şeylerden ilki, çocukların bu konuda neyi bildikleri diğeri ise neyi bilmedikleridir. Eğer korkulan, rahatsızlıkları ve yanlış bilgileri varsa, gerekli bilgiler verilerek korku, endişe ve şaşkınlıkları giderebilmek mümkündür. (Yıldız, 2004).

    Ne söylediklerine dikkat edilerek bu konudaki ilgilerine saygı gösterilmeli ve iletişime girmeleri cesaretlendirilmelidir. Açık, dürüst ve rahatlatıcı bilgiler birçok şeyi kolaylaştırmaktadır.

    Ölümle ilgili yapılacak açıklamaların, çocuğun bu bilgiye ihtiyaç duyduğu zamanda, açık, anlaşılır ve basit bir şekilde yapılması önemlidir. Ölümü, uyku, hastalık, uzağa gitmek, yaşlılık gibi kavramlarla eşleştirerek açıklamaktan kaçınılmalıdır.

    Kayıp yaşayan çocuğun dikkat edilmesi gereken bazı tepkileri şunlardır:

    Okul başarısında değişiklik, çok çabalamasına karşın düşük başarı, okula gitmeyi, uyumayı, akranlarıyla oynamayı şiddetle reddetme, ölen kişi hakkında konuşmayı reddetme, ölen kişiye ait şeylerden fiziksel olarak kaçınma, sıklıkla öfke nöbetleri, öfkeli tepkiler, aşırı hareketlilik, düzenli oyunlarda sürekli hareket etme, huzursuzluk, anksiyete ve fobiler, kazara hareketler, kendini suçlama veya dikkat çekmeye çalışma, uyku bozuklukları, gece kabusları, çalma, saldırganlık, tahripçilik vb davranışlar, 6 aydan uzun süren saldırganlık, başkalarının haklarına saldırı, şiddet, asilik, otorite figürlerine karşı gelme, sıklıkla nedeni açıklanamayan huysuzluk nöbetleri, sosyal içe çekilme, alkol veya madde bağımlılığı, günlük aktivitelerle veya sorunlarla başa çıkmada yetersizlik, ısrarlı fiziksel şikayetler, ölüm düşüncesi, iştah kaybı, uyku bozuklukları nedeniyle depresif eğilimler, uzun süreli duygu yokluğu, sık panik ataklar (Yıldız, 2004).

    Kayıp yaşayan çocuklara yardım konusunda yetişkinlere birkaç

    öneride bulunmak gerekirse;

    1. Kayıp durumlarında çocuğunuzla açık ve dürüst iletişim çok önemlidir; kayıp hakkında çocuğunuza yaşına ve gelişim düzeyine uygun açıklamalar yapın. Onlara yaşamın ve doğumun ne demek olduğunu anlatmak için canlıların doğduğunu, büyüdüğünü, yaşlandıklarını ve öldüklerini söyleyin ve bunun için gerekirse çevredeki hayvanlardan örnekler verin (mesela kediler, köpekler, kuşlar, vs.).

    2. Çocuğunuzdaki kafa karışıklığını engellemek amacıyla soyut açıklamalardan uzak durun. Örneğin ölümü bir tür seyahat veya yolculuk olarak açıklamayın.

    3. Bir yakınının ölümünü çocuğunuza aniden söylemekten kaçının; bu durum onun şoka girmesine sebep olabilir. Bu gibi durumlarda olay çocuğa aşamalı olarak anlatılmalıdır (kaza geçirme, hastaneye kalkma, vs.) ve tüm uğraşlara rağmen kurtarılamadığı belirtilmelidir. Bu sırada çocuğunuzun vereceği tepkileri paylaşıp ona destek olabilirsiniz.

    4. Açıklama yaparken çocuğunuzun soru sormasına ve konuşmasına izin verin. Bu dönemde çocuğunuz aynı soruları tekrar tekrar sorabilir. Ona sabırla yaklaşın ve verdiğiniz cevaplarda tutarlı olmaya çalışın. Başka bir deyişle, olayı hiç değiştirmeden anlatın ve hayatta kalanların güvende olduklarını ona söyleyin.

    5. Çocuğunuzla beraber fotoğraf albümlerine bakın.

    6. Kaybı çocuk için gerçek kılabilmek önemlidir. Bu nedenle çocuğunuzun cenaze törenine katılmasına izin verin. Onunla mezarlık ziyaretleri yapın.

    7. Kendi duygularınızı çocuğunuzdan saklamayın ve en önemlisi ölen kişiyi hatırlatacak şeyleri ortadan kaldırmayın.

    8. Çocuğunuzun duygusal anlamda ölümle ve kayıpla başa çıkabilmesine yardımcı olabilmek için gereksiz ayrılıkları engelleyin (Bu süreçte çocuğun yaşanılanlara tanık olmaması için bir süreliğine yakınlara bırakmamak gibi.).

    9. Çocuğunuzla anne-babasına ya da kendine bir şey olacağına dair korkuları ve doğabilecek suçluluk duyguları hakkında konuşun.

    10. Çocuğunuz üzülmesin diye çaba sarf etmeyin. Bunun yerine onun üzüntüsüne ortak olun.

    Kübler-Ross (1997), “bırakın ölenin yakını konuşsun, ağlasın veya gerekiyorsa bağırsın. Duygularını dökmesine ve paylaşmasına iziz verin, ama hep yanında olun. Ölenin sorunları çözülmüş olmasına karşın, yakınının önünde yas tutacağı uzun bir zaman vardır” şeklinde duyguların yaşanmasının önemini vurgulamıştır.

    11. Kaybı takip eden dönemde çocuğunuzun çevresinde, ilişkilerinde ve günlük aktivitelerinde herhangi bir değişiklik yapmayın. Çocuğunuzun günlük ihtiyaçlarını yerine getirmeye devam eden tutarlı bir tavır sergileyin.

    12. Bazı durumlarda ise çocuğunuzun profesyonel psikolojik yardım alması gerekebilir.

  • Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Büyüme ve gelişmenin tamamlanması, yaşamın sürdürülebilmesi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması için yeterli ve dengeli beslenme önemlidir.

    Günümüz toplumunda çocuklar ve gençler, tüketime dayalı birçok sektörün hedef kitlesidir. Hem gıda hem de güzellik endüstrisi bütün pazarlama olanaklarını bu gruplar için kullanmaktadır. Bir yandan bol kalorili popüler fast food zincirleri beslenme alışkanlıklarında dengesizliğe yol açarken diğer yandan ise kitle iletişim araçlarının güzelliği santimlik ölçülere indirgeyen anlayışı, sürekli olarak gençleri baskı altında bırakmaktadır.

    Bunların üzerine ergenin kendi bedeni ile uğraşma merakıeklendiğinde, neredeyse aç kalma sayılabilecek diyetlerin ergen kültürünün bir parçası haline gelmesi daha kolay anlaşılabilmektedir.

    Yeme bozukluklarının en sık rastlandığı dönem, ergenlik dönemidir. Ergenin beden imgesini yanlış değerlendirdiği, buna bağlı olarak kendisini şişman algıladığı, yemek yemeyi reddettiği ve bu nedenle aşırı kilo kaybına uğradığı dönemler olabilmektedir. Aç kalma noktasına varan diyet programları,kendini kusturma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ve müshiller kullanılması gibi yöntemler sıkça gözlenebilmektedir.

    Yeme Bozuklukları

    Her geçen gün pek çok insan yeme bozukluklarından etkilenmektedir. Ciddi fiziksel ve psikolojik sonuçlar doğuran yeme bozuklukları geçen yüzyılın sonlarına doğru artış göstermiş ve özelikle anoreksiya nevroza da ölüm riski yükselmiştir.

    Anoreksiya nevroza da; kilo kaybı için istemli davranışlar mevcuttur. Kilo kaybı, yemek ve kilo ile aşırı uğraş halinde olan birey, kilo almaktan yoğun bir şekilde korku duymaktadır. Adet görmeme bu sıkıntılara eşlikederken beden imajının bozulduğu gözlenmektedir.

    Hastalığın ciddi tıbbi sonuçları inkar edilirken, kilo vermek büyük başarı olarak değerlendirilir ve benlik değeri tümüyle buna bağlı hale gelebilmektedir.

    Yiyecek tüketimini kısıtlamak, bazı yiyecek gruplarından hiç yememek, ağır egzersiz, sürekli hareket, kusma, bağırsak hareketlerini hızlandırıcı ve idrar söktürücü ilaç kullanımı, yemek ile aşırı uğraş, yemek tarifleri toplama, aile fertleri için yemekler hazırlama, yemek biriktirmek görülebilmektedir.

    Beden şekli ve kilonun anlamı bozulmuştur. Zayıf olduklarının farkındadırlar ancak yine de bazı beden bölgelerini kilolu bulabilmektedirler.

    Daha çok kadınlarda görülen anoreksiya nevroza, çekici ve güzel olmanın zayıf olmakla bağlantılı bulunduğu endüstrileşmiş toplumlarda,stres verici yaşam olaylarından sonra ve birinci dereceden akrabalarında anoreksiya olan bireylerde daha sık görülmektedir.

    Ya hep, ya hiç düşünce biçimi, düzelmek için düşük motivasyon, anoreksiya olan bireylerde mevcuttur.

    Bulimiya Nervoza’da ise; tıkınırcasına yeme atakları,yemek ve kilo ile aşırı uğraş, kilo almaktan duyulan yoğun korku, tıkınırcasına yeme atakları sırasında alınabilecek yüksek kaloriyi dengelemek için yapılan uygunsuz davranışlar gözlenmektedir. Kilo fazla ya da normal olabilmektedir.

    Bulimiya nervoza başarılı ya da başarısız diyetten sonra başlar.

    Kilo kaybı anoreksiya nervozadaki düzeye ulaşmaz, kısıtlı yeme, tıka basa yeme atakları,karında şişlik ve ağrı, kusma, kendini kusturma, suçluluk hissi, depresyon, kilo kontrolu için laksatif, diüretik kullanımı mevcuttur.

    Yemeyi durduramayacağından korkma, tekrarlayan katı diyet dönemi, katı diyeti takiben kontrol kaybı ve yeme atakları, kiloda aşırı oynama,beden imajı, şekli ve kilo ile aşırı uğraş ancak anoreksiya nervozadaki kadar kilo verememe, psikolojik ve davranış sorunları, dürtü kontrolünde güçlük bulunur.

    Her iki bozuklukta da ortak temel nokta sonuçları ne olursa olsun, karşı konulamaz, zayıf olma isteği ve benlik değerinin tümüyle beden algısına bağlı olmasıdır.

    Mükemmeliyetçilik, düşük benlik değeri, olumsuz duygularla baş edememe yeme bozukluğu olan bireylerin psikolojik yapılarında gözlenmektedir.

    Üniversite öğrencileri arasında yeme tutumlarında bozukluk daha yaygın görülmektedir.

    Erken müdahale ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları beden ve ruh sağlığı için oldukça önemlidir. Sorunun dışarıdan anlaşılmaması için gayret içinde olan bireyi profesyonel destek almaya ikna etmek çoğu zaman kolay olmamaktadır. Profesyonel destek sürecinde tekrarları önleyecek programların seçilmesi ve süreci destekleyecek aile ve arkadaşların varlığı oldukça önemlidir.

    ;

  • DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    Günümüzde yaygın hastalıklardan biri olan Kronik Yorgunluk Sendromuna fiziksel belirtilerin yanı sıra ruhsal sorunlar da yol açıyor. Daha çok kadınlar ve üst düzey yöneticilerde görülen kronik yorgunluk sendromu çocuklarda da görülebiliyor.Altı ay ve üzeri süren kronik yorgunluk sendromu kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybına da yol açıyor.

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kronik yorgunluk sendromu ve bununla baş edebilme yolları hakkında bilgi verdi.

    En çok İş Gücü Kaybının Görüldüğü Hastalıklar Arasında

    Kronik yorgunluk sendromunu aralıksız en az altı ay süren yorgunluk halinin dışında; bellek ve konsantrasyonda bozulma, boğaz ağrısı, kas ağrısı, çoğul eklem ağrısı, daha önce kişi tarafından bilinmeyen baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku ve egzersiz sonrası bitkinlik halinin tabloya eşlik etmesiyle oluşan bir sendromdur. Bu tabloyu açıklayacak başka ağır bir fizik hastalığının olmaması gerekir.Tablonun en çok psikiyatrik hastalıklarla birlikte görüldüğü bir gerçektir. Özellikle depresyon ve anksiyete bozukluğu olan hastalar kronik yorgunluk sendromu açısından da risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarında; beceri isteyen işlerde yavaşlama, planlama, organizasyon ve problem çözme gibi yeteneklerde gerileme vardır. Bunların yanında dikkat kusuru, konsantrasyon düşüklüğü, karar vermede zorluk gibi bulgular görülür. Tüm bu özellikleriyle kronik yorgunluk sendromu, birçok ülkede iş gücü kaybı yapabilen hastalıklar arasında yer almaktadır.

    Kısa Süreli Hafıza Kaybına Yol Açıyor

    Hastalığın en önemli belirtisi yeni veya bilinen bir zamanda başlayan, devam eden bir fiziksel aktivite sonucu olmayan, istirahatle hafiflemeyen, iş, eğitim, sosyal ve özel yaşam aktivitelerinde belirgin azalmaya yol açan bir yorgunluğun olmasıdır. Bu belirtilere kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybı, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde hassasiyet, kas ağrısı, yeni oluşan şekil değiştiren veya ciddileşen baş ağrısı, uyku bozukluğu, yapılan bir iş sonrası 24 saatten fazla sürede geçen kırıklık eşlik etmektedir.

    Kadınlar ve Üst Düzey Yöneticiler Risk Altında

    Kronik Yorgunluk Sendromu daha çok genç erişkin kadınlarda görülmekle birlikte, stres düzeyi yüksek olan işlerde görev yapan üst düzey yöneticilerde ve mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip insanlarda daha yaygındır.

    Stresle Baş Etmeyi Öğrenmek ve Egzersiz Yapmak Önemli

    Hastalığın tedavisinde immunolojik tedavi, uyku tedavisi ve antidepresan ilaç tedavilerinin dışında farmakolojik bir tedavi yöntemi olmayan bilişsel davranışçı terapi (BDT) önem kazanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Psikoterapinin prensipleri çoğunlukla rehabilitasyon temel prensipleriyle yakından ilişkilidir. Hastaların kendi hastalığıyla ilgili inanç̧ ve düşüncelerinin yanı sıra bununla nasıl başa çıkacaklarının ayrıntılı analizine dayanmaktadır. Burada hedef, hastanın hangi düşünce ve davranışlarının semptomları artırdığının saptanmasıdır. Ayrıca stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi, mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine yönelik farkındalık artırarak bu özelliklerle esneklik kazandırılması, gevşeme ve relaksasyon eğitimi gibi çok çeşitli müdahaleler de Bilişsel Davranışçı Tedavinin prensipleri çerçevesinde tedavide yer almaktadır. Tedavi sürecine ek katkı olarak bu kişilerin aileleri ve varsa çocuklarıyla da konuşulup değerlendirilmeli, bu konuda onlara da destek verilmelidir.

    Önemli bir konuda Kronik Yorgunluk Sendromunda teorik olarak hastalar için aktivite yapmamak yararlıymış gibi görünmesine rağmen, hafif aerobik egzersizler hastanın ağrılarını azaltarak günlük yaşam aktivitelerini artırmaktadır. Egzersiz tedavisi en fazla 30 dakika ve hastanın yorgunluk ve diğer semptomlarına göre günlük 1-2 dakika artırılacak şekilde yapılmalıdır.

    Çocuklarda Altı Ay ve Üzeri Süren Kronik Yorgunluk Önemsenmeli

    Özellikle ergenlik döneminde ve çocuklarda,altı ay ve üzeri süren bir yorgunluk mevcutsa bu kişilerin aile ve öğretmenleri ile görüşülmelidir. Görüşme sonucundaki bilgiler doğrultusunda çocuğa psikolojik ve sosyal destek vermenin tedavide önemli bir yeri vardır. Bu genç̧ vakaların tedaviye iyi yanıt verip 2-4 yıl içinde iyileştikleri ve erişkinlerden daha iyi tedavi süreci gösterdikleri belirtilmiştir.

  • Serebrovasküler hastalıklar

    Serebrovasküler hastalıklar; Amerika Birleşik Devletlerinde en yaygın ölüm nedenleri arasında 3. sırada olup, sakat kalma sebeblerinin de başında gelir. Ölüm ve sakatlıklar; ya fokal ya da yaygın enfarkta neden olan iskeminin veya bası yapan kitle lezyonuna yol açan kanamaların sonucudur

    İskemİk VaskÜler HastalIk (FelÇ-İnme)

    İskemi ve sonucundaki beyin enfarktı herhangi bir serebral damarın dağılım alanında görülebilir; böylece serebrum, beyinsapı ya da serebellumun herhangi bir kısmı etkilenebilir. Beyne en fazla kanı karotid dolaşımı sağladığından bunun dağılımının içindeki iskemi ve enfarkt en yaygınıdır. İskemi, ana arterlerin tıkanmasından, stenoz sonucu azalmış akım sonucu veya intravasküler emboli nedeniyle daha küçük çaplı arteriyollerin geçici veya kalıcı şekilde tıkanmasından kaynaklanabilir.
    Büyük damarlardaki stenoz veya tıkanmanın en yaygın nedeni atherosklerozisdir. Bu hastalık genelde internal karotid arterin, extrakranial boyun segmentinde, fakat karotid sifon segmentinde (kavernous sinüs içindeki kısmı), distal internal karotis, hatta proksimal orta serebral arterde de oluşabilir.
    Arterial emboli genellikle ya karotis bifukasyonundaki ülsere atherosclerotik plaktan ya da kalp içindeki odaktan kaynaklanır. Myokard enfarktüsü sonrasında gelişen mural thrombus veya atrial fibrilasyon kalpteki emboli kaynaklarıdır. Serebral iskemi için diğer risk faktörleri, yüksek tansiyon, diabet, yüksek kolesterol, şişmanlık, sigara ve aile öyküsüdür.
    İnme için hiçbir etkili ilaç veya cerrahi müdahale olmadığından, nöroşirürjide güdülen amaç felç geçirmesi olası hastaları belirlemek ve serebral iskemi riskini azaltmaktır. Bu yüksek risk taşıyan hastalar, en iyi şekilde ya geçici serebral iskemi ya da amaurosis fugax şeklinde görülen; geçici iskemik atak (GİA) öyküsüyle belirlenirler. Karotid dolaşımı içindeki geçici serebral iskemi genellikle geçici hemianestezi, hemiparezi ya da afazi’den oluşur. Amorozis fugax, bir gözün geçici görme kaybıdır. Vertebrobasilar sistemdeki iskemi, geçici diplopi, boşdönmesi, dizarthiri, disfaji, kuvvet kaybı, uyuşukluk, görmeü kaybı ve hatta hafıza kaybına neden olabilir.
    İskemik vakaların çoğunun süresi saniyeler ve dakikalarla ölçülür ve nadiren 30 dak. dan uzun sürer. Nörolojik bozukluk 24 saat içinde gerilediği taktirde , vaka bir GIA olarak tanımlanır. Reverzibl bir iskemik nörolojik bozukluk (RIND) 24 saat ila 3 hafta süreli olanıdır. Daha uzun süreli olan iskemik bozukluklar tamamlanmış/oturmuş felç kabul edilir. Tamamlanmış felç görülen bireylerle yapılan dikkatli sorgulamalarda; %60’ının önceden bir TIA geçmişinin bulunduğunu, %20’sinde felcin adım adım ilerleyen biçimde geliştiğini ve sadece %20’sinde aniden ortaya çıktığı saptanmıştır.
    TEDAVİ
    GİA geçiren veya yavaş ortaya çıkan inmeli olgular koruyucu cerrahi müdahale için potansiyel adaylardır. İnmeyi önleyici cerrahi müdahaleler emboli odağının ortadan kaldırılmasını veya beyine giden kan akımının arttırılmasını amaçlar. Bu durumlar için uygulanacak operasyonlar, karotid endarterektomi ve mikrovasküler bypass’ı kapsar. Potansiyel adaylar genellikle; beyindeki enfarktın derecesini değerlendirmek ve tümör, subdural hematom veya subaraknoid hemoraji gibi diğer olasılıkları ortadan kaldırmak için BT ve MRG taramasından geçerler. Daha sonra aort kavsi, karotid, vertebral ve serebral damarları kapsayan anjiografiden geçerler. Karotid daolaşımının non-invazif yöntemlerle incelenmesi daha az ve doğru bilgi vermesine rağmen düşük risk taşıdığından tarama amacıyla kullanılabilirler.
    İpsilateral serebral iskemi veya amorozis fugax (görme kaybı) gibi semptomlar mevcutsa ve anjiografide ileri stenozis (genellikle %75’ten fazla) ya da ülserasyon görülürse, karotid endarterektomi endikasyonu vardır . Prosedür, karotid arterin tutulan bölümünün açılmasını ve atherosclerotik plağın çıkarılmasını içerir. Deneyimli ellerde karotid endarterektomiden kaynaklanan mortalite oranı %1, ve nörolojik morbidite oranı %5’tir.
    Bir grup hastada tam tıkalı internal karotid arter veya da cerrahi olarak ulaşılamayan internal karotid veya orta serebral arter segemntlerindeki stenozla ipsilateral serebral iskemi görülebilir. Bu gibi yetersiz kollateral sirkülasyonu olan hastalar için mikrovasküler bypass teknikleri önerilmektedir. Bunlardan en yaygın kullanılanı süperfisial temporal arter ile, orta serebral arterin anastomozudur (STA-MCA).