Etiket: Kas

  • Ağrısız doğum nedir ?

    Ağrısız doğum; doğum sancıların karında basınç, kasıklarda baskı şeklinde algılandığı, tamamen normal bir doğumdur. Tek farkı doğum sancılarınızı karnınızda sadece kasılma (ve bebek çıkarken kasıklarınızda basınç) olarak hissetmenizdir. Ağrı acı yoktur. Bölgesel analjezi uygulamasından sonra doğuma kadar geçen sürede yürüyebilir, odanızda dolaşabilirsiniz.Sizi doğumhaneye alıp, pozisyon verdiklerinde karnınızda kasılma, kasıklarınızda baskı hissedince siz de eşzamanlı olarak ıkınır, bebeğinizi aşağıya itersiniz. Her kasılmada bebek, doğum kanalında biraz daha ilerler ve en sonunda önce başı sonra vücudu doğar.

    İsterseniz öncelikle normal doğum ve evrelerini inceleyelim, sancılar nasıl oluşur, bir görelim:

    Doğum ve Evreleri
    Doğum anne rahmi içindeki bebeğin, zamanı gelince çeşitli kasılmalarla doğum kanalında ilerleyip dışarıya çıkması, dünyaya gözünü açmasıdır. Her kadının doğumu özeldir ve onun için unutulmaz bir tecrübedir.
    Normal doğum üç evrede (aşamada) gerçekleşir:
    1-Açılma (Dilatasyon)
    2-Bebeğin çıkışı (gerekirse öncesinde Epizyotomi açılır.)
    3-Halas (Plesantanın-bebeğin eşinin çıkımı) ile doğum eylemi tamamlanır.

    Doğum süresi:
    Doğum süresi; ilk veya 2.-3. doğum olması, bebeğin ve annenin boyu, kilosu, çocuğun pozisyonu, kanalın anatomik yapısı, annenin ruhi durumu ve benzeri pek çok faktörlerle değişebilmekle beraber; ilk doğumda ortalama 6-9 saat; daha sonraki doğumlarda 3-5 saattir.

    Doğum Ağrısı
    Doğum ağrısı, kendine has özellikleri olan çok yönlü bir ağrıdır ve genellikle çok şiddetlidir. Pek çok kadın için yaşadıkları en şiddetli ağrıdır. Doğumun birinci evresindeki ağrılar rahim kasılmaları ve rahim boynunun genişlemesi, doğum kanalı açılmasından kaynaklanır. Bu ritmik kasılmalar çeşitli biçimlerde hissedilir ve şiddetli menstruasyon (Aybaşı) sancısı gibidir.2. devrede ise bebeğin başının doğum kanalından aşağıya inip dışarı çıkarken kasık ve kalça tabanındaki yumuşak dokuların kasılıp germesinden kaynaklanır.

    Doğumun ilk safhasında hipnoz, akupunktur, Aromaterapi,Etonoks gazı,TENS uygulanması ve Petidin enjeksiyonu gibi bazı yöntemler denenmektedir.Fakat bütün daha sonra yeterli olmayabilir. Doğumun sonraki evrelerinde ancak Bölgesel Analjezi yöntemleri etkilidir.

    Analjezi “ağrısızlık, acı, ağrı hissedilmemesi” demektir. Bölgesel analjezi kişiyi uyutmadan, (şuuru açıkken) sadece ağrının oluştuğu veya iletildiği bölgenin geçici olarak uyuşturulması, o bölgedeki ağrı ve/veya hissin bir süreliğine yok edilmesidir.

    Normal doğumda bölgesel analjezi 3 farklı teknikle uygulanabilir. En yaygın yöntem epidural analjezidir. 2. yöntem spinal analjezidir (Genellikle doğumun ilerlemiş safhalarındaki ağrı tedavisinde, çıkım öncesi şiddetli sancılarda, ıkınmayı engellemeyecek ilaçlarla uygulanır.) 3. yöntemde kombine spinal epidural analjezidir. Buradaki amaç her iki yöntemin avantajlarından istifade edebilmektir.

    Normal doğumda altın standart: Epidural Analjezidir.

    Normal doğum için en çok tercih edilen, en etkili, en güvenli ve en sık kullanılan yöntemdir. Bel bölgesindeki duramater zarı etrafına (Epidural alana) ağrı kesici ilaçların enjeksiyonu ile gerçekleştirilir. Anne adayı baskıyı, dokunmayı hisseder, hatta kalkıp yürüyebilir ama ağrıyı hissetmez. Normal doğum için gerekli olan doğum sancısı, kasılmalar vardır ama rahatsız etmez.

    Ne zaman uygulanır ?
    Rahim kasılmaları düzenli hale geldikten (Doğum ağrıları oturduktan) sonra rahim ağzı yaklaşık % 60-70 incelip, açıklığı 4 cm’e ulaşınca yani sancılar anneyi ciddi olarak rahatsız etmeğe başlayınca uygulanır. Daha önce uygulanması, kasılmaları etkileyip doğumu geciktirir. Geç kalındığında ise hem anne gereksiz ağrı çekmiş olur hem de ağrılar daha sık geleceğinden anne adayı işlem süresince hareketsiz kalamaz ve epidural uygulanması zorlaşabilir.

    DOĞUMDA EPİDURAL ANALJEZİ

    * Günümüzde ayaklarda uyuşukluk veya ağırlık hissi olmaksızın doğum sancısını yok etmek diğer bir ifadeyle “Mobil ağrısız doğum” mümkündür. Uygulamadan sonra yürüyebilirsiniz.
    * Epidural analjezi sizi sersemletmez, hasta hissettirmez, ayrıca bağırsak hareketlerini durdurmaz, gaz çıkarımını engellemez.
    * Hem psikolojik rahatlama, hem de kas spazmının çözülmesiyle normal doğum şansınızı artırır.
    * Doğum stresinizin çoğunu giderir, kaslarda gevşeme ve rahatlama sağlar.
    * Sancıları ağrı olarak değil, basınç ve kasılma olarak hissedersiniz. Çıkım esnasında kasılmalara eşzamanlı ıkınarak doğuma katılabilir, doğumunuzu çabuklaştırabilirsiniz.
    * Doğum sonrası yorgun, bitkin olmadığınız için bebeğinizi çok daha çabuk kucağınıza alır, hemen besleyebilirsiniz.
    * Tecrübeli uzmanların yaptığı epidural sonrası baş ağrısı çok nadirdir(% 1 civarı). Oluşsa bile tedavisi mümkündür. Tedavi edilmese bile 7-15 gün içinde kendiliğinden, iz bırakmadan geçer.
    * Normal doğumun ağrı gideriminde altın standart “epidural”dir.

  • Genel myoloji – genel kas bilimi

    Kaslar Hakkında Genel Bilgiler

    Kaslar hareket sisteminin aktif unsurlarıdır. Hareketi meydana getirebilmek için lazım olan kinetik kuvvet kaslarda meydana gelir. Kuvvetin kaynağı, besin olarak aldığımız ve alimenter organlarında birçok değişikliklere uğradıktan sonra kana karışarak dolaşım organları aracılığı ile kas hücrelerine gelen maddelerdir. Bu maddelerde saklı olan potansiyel enerji, kas hücrelerinde meydana gelen olaylar sırasında kinetik enerji şekline çevrilir. Bir motor gibi kinetik enerji meydana getiren kasların harekete geçebilmesi için bütün motorlarda olduğu gibi (kontakt), bir uyarmaya ihtiyaç vardır. Bu uyarma mekanik, kimikal veya elektrik akımı şeklinde de olabilir. Kasın üzerine yapılan bir darbe, bazı kimikal maddelerin etkisi veyahut elektrik akımı ile kasları harekete geçirebiliriz. Fakat bu gibi dışarıdan gelen uyarmaların meydana getirdiği hareketler normal ve fizyolojik değildir. Bütün canlılarda kasların normal hareketlerini meydana getiren uyarmalar, beyinde veya medulla spinalis’te bulunan sinir hücrelerinden gelirler.

    Kasların çalışması, yapışma noktalarından biri veya her ikisi de hareketli ise, şeklinin değişmesi kısalma, kalınlaşma ve sertleşmesi ile kendini gösterir. Başka kuvvetlerin etkisi ile kasın her iki ucu da sabit kalırsa, kas kısalmaz, fakat sertleşir. Bu gibi hallerde kas herhangi bir hareket meydana getiremez. Fakat böyle olmakla beraber kas yine çalışır belirli bir kuvvet meydana getirir ve bu kuvveti başka bir kuvvete karşı koymak için kullanılır. Örneğin elimizde bir ağırlığı belirli bir yükseklikte tutabilmemiz için o anda hiç bir hareket yapmadığımız halde, kol ve ön kol kaslarımızın çalışması ve ağırlığa karşı koyabilecek derecede bir kuvvet meydana getirmeleri lazımdır. İkinci bir ömek olarak da, vücudumuzun bir, parçasının belirli bir durumda kaslar tarafından tespit edilmesini gösterebiliriz. Bu sırada da bu işe katılan kaslar çalışırlar, fakat kısalmaz, şekillerini değiştirmez ve tespit ettikleri organı harekete getirmezler.
    Kasların kısalması, kalınlaşması ve sertleşmesi ve yapıştıkları organı harekete geçirmeleri, kas hücrelerinin kendilerine has olan ve kontraktilite (kısalma yetenekliği) adı verilen spesifik nitelikleri sayesinde mümkün olmaktadır.

    Kas dokusu; kas hücrelerinin yapısı, hücrenin fonksiyonuna göre ayarlanmıştır ve kasılma sırasında hücrenin çeşitli unsurları şekil ve durumlarını değiştirebilecek durumdadır. Şimdi insan vücudunda görülen çeşitli kas dokularını kısaca gözden geçirelim.

    Mikroskobik yapı bakımından insan vücudunda görülen kasları düz kaslar, çizgili iskelet kasları ve yürek kasları olmak üzere üç gruba ayıra biliriz. Mikroskobik yapı bakımından olduğu gibi, bu üç çeşit kaslar fonksiyon bakımından da birbirinden farklıdır. Bunlardan düz kaslar ve çizgili yürek kaslarının çalışmaları isteğimize tabi olmayıp autonom sinir sistemi tarafından idare edilirler. Çizgili iskelet kaslarının çalışmaları isteğimize tabidir ve cerebro spinal sinir sistemi tarafından idare edilir.

    Cerebro spinal sistem tarafından idare edilen çizgili kasların çalışması çok zaman haberimiz olmadan refleks yolu ile meydana gelebilirler. Diğer taraftan autonom sinir sistemi tarafından idare edilen bazı düz kasların çalışması üzerinde cortikal merkezlerin çok büyük etkisi vardır. Biz burada düz kas liflerinin yapısını ve özelliklerini kısaca gözden geçirdikten sonra başlıca çizgili iskelet kaslarını inceleyeceğiz. Çizgili yürek kasları ise, cardiovasculer sistemi anlatırken bahsedilecektir.

    Düz kas lifleri, çoğunlukla iç organlarımızın ve damarlarımızın duvarlarında bulunurlar. Fakat bundan başka çeşitli organlarımızı birbirine bağlayan bağlar içerisinde ve çeşitli organların çeşitli parçalarında görevli olan düz kas lifleri de vardır. Düz kas lifleri yavaş, kasılırlar ve kasılma olayının herhangi bir devresinde duraklayarak o anda aldıkları şekil ve durumu fazla enerji sarf etmeden ve fazla yorulmadan uzun müddet muhafaza edebilirler. Bundan dolayı düz kas lifleri, genellikle hareketlerin yavaş oluşmasına, fakat bu hareketler sonucunda meydana gelen durumun uzun müddet muhafaza edilmesi gereken organlarda bulunurlar.

    Düz kas lifleri iğ biçiminde, en çok 0,5 mm. kadar uzunlukta, 3 – 4 mikron kalınlıkta, soluk renkte ve tek çekirdekli hücrelerdir. Çekirdek oval biçiminde olup hücrenin ortasında bulunur. Sarkoplazma içinde birbirine ve hücrenin uzunluğuna paralel durumda çok ince fibriler (miofibril) bulunur. Kas hücrelerinin kasılma yetenekliği başlıca bu miofibrillere bağlıdır. Burada miofibriller, çizgili kaslardan farklı olarak, düz ve homojendir ve ışık kırma yetenekliği bütün kısımlarında aynıdır. Bazı düz kas hücreleri çok küçük olurlar (22 – 25 mikron). Bu gibi küçük hücreler yan uzantılar ile birbiriyle birleşir ve bir sinsitium meydana getirirler. Bu şekilde düz kas hücrelerinden meydana gelen sinsitiumlar bilhassa düz kas liflerinin ince bir tabaka halinde büyük yüzeyleri örttükleri ve yahut başka dokular arasına katılarak uzardıkları yerlerde görülürler. Organ boşluklarını sınırlayan duvarlarda bulunan düz kas lifleri, birbirine paralel olarak sıralanır, huzmeler ve tabakalar meydana getirirler. Komşu kas lifleri çok ince membranlar ile birbirine bağlanmıştır. Bu membranlar, kasılma ve esneme sırasında liflerin normal durumlarının değişmemesini sağlarlar. Daha kalın olan huzmeler bir bağ dokusu ile çevrilmiş olup bu doku aracılığı ile birbirine ve komşu organlara tutunurlar. Bazı düz kas huzmeleri bu gibi elastiki kirişler aracılığı ile, bazıları doğrudan doğruya elastiki membranlara tutunarak muskulo elastik sistemler yaparlar. Bu gibi sistemlerde kasların uzaması veya kısalması liflerin elastikiyet kuvvetinin derecesini değiştirir ve bu şekilde sinirler tarafından idare edilen kaslar, aktif olarak çeşitli durumlara göre elastikiyet kuvvetinin etkisini ayarlayabilirler.

    Düz kas lifleri de, başka kaslarda olduğu gibi, fazla çalışma sonucunda hem uzunluk, hem kalınlık bakımından büyüyebilirler (hypertrophie). Fakat bütün, hücrelerde olduğu gibi, yalnız belirli bir dereceye kadar büyür. Düz kas lifleri için bu sınır eski hacminin sekiz mislidir. Gebelik sırasında uterus duvarındaki düz kas liflerinin büyümesi, fazla çalışma sonucu olmayıp hormonların etkisi ile olur ve doğum için bir hazırlıktır. Düz kas lifleri mitoz’la bölünerek sayılarını da arttırabilirler. Az çalıştıkları takdirde, iskelet kaslarında olduğu gibi, düz kas lifleri de küçülür ve sayıları da azalır (atrophie). Bütün düz kaslar sinirlerini autonom sinir sisteminden alırlar.

    Çizgili iskelet kasları, hareket sisteminin aktif unsurları olup hareket için lüzumlu kuvveti meydana getirirler. Kas (musculus) ismi verilen bu hareket organların hacim itibariyle büyük bir kısmını, kuvveti meydana getiren ve kontraktilite denilen kasılma yetenekliği olan kas lifleri yaparlar. Bundan başka kasların kiriş (tendo, tendines) denilen ve çeşitli kaslarda çok değişik şekiller gösteren parçaları vardır. Kirişleri meydana getiren dokular kas dokusundan hem yapı, hem fonksiyon bakımından çok farklıdır. Kirişlerin kasılma yetenekliği yoktur ve hareket sisteminde oynadıkları rol pasif olup, görevleri kas liflerinin meydana getirdiği kuvveti iskelet parçalarına iletmektir.

    Kas Kirişleri: Kirişler, kasların meydana getirdiği kuvveti iskelet parçalarına ulaştıran yardımcı oluşumlardır. Kirişlerin büyüklük ve şekilleri ait oldukları kasların şekil ve fonksiyonlarına göre çok değişiktir.

    Kiriş dokusunun en önemli kısmını kalın kollagen lifler meydana getirirler. Bir kaç kollagen lif birbirine paralel durumda bir araya toplanarak ince huzmeler yaparlar. Bu ince huzmeler arasında kiriş hücreleri (fibroblast) bulunurlar. İnce kiriş huzmeleri bağ dokusu aracılığı ile birbiriyle birleşerek daha kalın huzmeler meydana getirirler. Kollagen lif huzmeleri, kısa kirişlerde birbirine paralel olarak, uzun kirişlerde ise hafif kıvrıntılar yaparak dalgalar şeklinde uzarırlar. Kas kasıldığı zaman evvela bu dalgalar kaybolur, huzmeler doğrulur. Bundan sonra kirişin ilettiği kas kuvveti tam olarak kemik üzerinde etkisini gösterir ve kemiği harekete getirir. Kasın kuvveti ile kirişin çekme kuvvetine karşı olan direnme yetenekliği arasındaki nispet bütün kaslarda kirişin lehine olarak ayarlanmıştır. Hiç bir kas yalnız kendi kuvveti ile kirişini koparamaz. Kiriş kopma vakalarında muhakkak başka kuvvetlerin de etkisi olması lazımdır.

    Kas ile Kirişler arasında ilişki: Kirişler her zaman yalnız kasların uçlarında yer almazlar. Bazen kirişler yassı tabaka halinde kasın bir kısmını örterler, bazen de çeşitli uzunluk ve kalınlıkta huzmeler şeklinde kasın içine sokulurlar. Yalnız kasın uçlarında görülen yuvarlak kirişlerin de kasın içine sokulan uzantıları vardır. Bu şekilde kas hücrelerinin kirişle birleşme alanı çok büyümüş olur.

    Kasların çeşitli parçaları: Kasların kalın kısımlarına venter denir. Uçlardan birinin yapışma yerine origo, diğerinkine insertio denir. Yapışma noktalarından, hareket etmeyen veya az hareket eden noktayı kasın başlangıcı (origo) olarak kabul edilir.

    Daha fazla hareket eden ve insersio denilen nokta, kasın sonlanma kısmı olarak kabul edilir. İskelet kaslarında çoğunlukla hareket sırasında kas uçlarından birinin yapıştığı nokta sabit kalır (punctum fixum). Diğer ucun yapıştığı nokta ise sabit noktaya doğru hareket eder (punctum mobile). Çoğunlukla sabit kalan veya az hareket eden iskelet parçaları gövdenin ortasına daha yakın (proksimal) kısımlarda, çok hareket eden parçaları ise daha uzakta (distal) bulunurlar. Fakat bu durum gereğine göre değişebilir. Bazı hareketler sırasında sabit kalan nokta, aynı kasın meydana getirdiği başka hareketler sırasında punctum mobile rolüne geçer. Origo her zaman punctum fixum’a, insersio da punctum mobile’ye isabet etmez. Fakat kas uçları isimlerinin her zaman için aynı kalması, oryantasyon bakımından lüzumlu ve faydalıdır.

    Kasın başlangıç ucuna yakın olan kısmına baş (caput) denir. Bazı kasların çeşitli kemiklere veya aynı kemiğin çeşitli yüzlerine yapışan bir kaç parçası bulunur. Bu parçalar kasın ortasına veya sonuna doğru birleşerek genel bir kiriş meydana getirir ve bu kiriş aracılığı ile kemiğe yapışarak sonlanırlar. Bu şekilde 2, 3 ve 4 başlı kaslar meydana gelirler. Bazı kasların çeşitli parçaları kirişle birbirine bağlanmış olurlar. Bazı kaslarda bu gibi kirişler yuvarlak huzme şeklinde (m. digastricus), bazılarında yassı plak şeklinde olup intersectio tendinea adını alırlar (m. rectus abdominis). Kasın çeşitli parçaları ve kirişlerin durumu, kasın bulunduğu yere, topografik icaplara ve ilgili eklemlerin durum ve fonksiyonlarına göre ayarlanmıştır.

    Eklemlerin hareketine engel olmamaları için kasların kalın kısımları çoğunlukla eklemlerden uzakta bulunurlar. Örneğin parmakları harekete getiren kasların kalın parçaları, parmak eklemlerinden uzaklarda, ön kolun yukarı kısımlarında bulunurlar ve kasların kuvveti ince uzun kirişler aracılığı ile falanks’ lara iletilir. Kalın kaslar parmakların üzerinde veya yakınlarında yer almış olsalardı, parmakların geniş ve çevik hareketler yapmaları olanaksız olurdu. Yalnız, eklem yüzleri çeşitli yönde ve geniş hareketlere elverişli olan, fakat bazı hareketlerin frenlenmesi icap eden eklemlerin yakınlarında kalın kaslar bulunurlar. Örneğin omuz ve kalça ekleminde olduğu gibi. Bu eklemlerin yüzleri çok geniş hareketler için elverişlidir. Fakat bazı yönlerde geniş hareketlerin yapılması gereksiz, bazıları hatta gövdenin durumu için zararlı ve tehlikeli de olabilirdi. Bu gibi eklemlerde kalın kaslar eklemleri sarmak suretiyle bazı hareketleri frenler ve aynı zamanda çıkıklara da engel olurlar.

    Kasların yapı ve durumları ile fonksiyonu arasındaki ilişki :

    Kasların fonksiyonu üzerinde etki yapan en önemli faktörler, kası meydana getiren liflerin sayısı, uzunluğu ve kas kirişlerinin kemiklere yapışma tarzıdır.

    Bir hareketin meydana gelebilmesi için evvela kas kuvvetinin ağırlık kuvvetini yenmesi lazımdır. Aksi takdirde çalıştığı halde ve belirli bir kuvvet meydana getirmesine rağmen, kas kısalamaz ve yapışma noktası hareketsiz kalır. Örneğin elimize fazla ağır bir cisim alır ve ön kolumuzu bükmek istersek, bu hareketi yaptıran kasların meydana getirdiği kuvvet, ağırlık kuvvetini yenmek için yeterli değilse, ön kolumuz hareketsiz kalır. Bu sırada kasların meydana getirdiği bütün kuvvet, yalnız ağırlığı kaldırmak için kullanılmıştır. O halde hareketin meydana gelmesi için, hareketi yaptıran kasların daha fazla kinetik enerji meydana getirmeleri lazımdır.

    Kası meydana getiren kas liflerinin her biri ayrı ayrı motor gibi çalışır ve kanla gelen besin maddelerini yakarak kinetik enerji meydana getirir. Şu halde bütün kasın kuvveti, motorların büyüklük ve sayısına, yani kas liflerinin kalınlık ve sayısına bağlı olması gerekir. Bundan dolayı bir kasın kuvveti, kası meydana getiren bütün liflerin transvers kesitlerinin toplamı ile ölçülür ve bu toplama kasın fizyolojik kesiti denir.

    Devamlı çalışma sonucunda kas lifleri kalınlaşır ve çoğalırlar (hipertorfi ve hiperplazi). Bu gibi kaslar daha fazla kuvvet meydana getirir ve daha ağır işler yapabilirler.
    Bir kasın en kalın yerinden yapılan transvers kesite kasın anatomik kesiti denir. Kası meydana getiren liflerin hepsi de aynı uzunlukta ve birbirine paralel durumda iseler, anatomik ve fizyolojik kesitlerin büyüklüğü aynı olur ve bu gibi kaslarda kasın kuvvetini kalınlığına göre tespit edebiliriz. Fakat bu durum çok az kaslarda görülür. Kasların çoğunda liflerin uzunluğu aynı olmadığı gibi, durumları da birbirine paralel değildir. Bu gibi kaslarda bütün liflere isabet eden tek bir kesit yapmak olanaksızdır ve kuvveti meydana getiren bir çok kas lifleri, kesitin dışında kalırlar. Bundan dolayı kasın kalınlığına göre kasın kuvveti hakkında bir hüküm vermek doğru değildir. İnce, yassı ve geniş kaslarda anatomik ve fizyolojik kesitlerin ayrımı çok büyüktür ve bu gibi kaslarda kasın kalınlığı, kasın kuvveti hakkında hiç bir fikir veremez.

    İnsersiyon açısı: Kasın meydana getirdiği kuvvetin tamamı çoğunlukla hareket için kullanılmaz. Kuvvetin hareket için kullanılan kısmının miktarı, yapışma noktasında kirişle kemik arasında meydana gelen açının genişliğine bağlıdır. İnsersiyon açısı adı verilen bu açı, ne kadar geniş olursa, kas kuvvetinin yapışma noktası üzerinde hareketi sağlayan etkisi de o kadar fazla olur. İnsersiyon açısı 900 yi bulduğu zaman bu kas kuvvetinin tamamı hareket için sarf edilir. Bu gibi durumlarda fizyolojik kesitleri pek fazla olmayan kaslar da ağır gövde parçalarını harekete getirebilirler (uyluğun dış rotator kasları gibi) .

    İnsan vücudunda kasların çoğu dar açı yaparak kemiğe yapışırlar. Bu gibi kasların kasılma sırasında yapışma noktasına etki yapan kas kuvveti, kuvvet bileşkesi kanununa göre ikiye bölünür. Kuvvetin bir kısmı kiriş yönünde kemik üzerine çekme etkisi yapar ve kemiği harekete getirir. Diğer kısmı, kemik ekseni yönünde etki yaparak kemiği ekleme doğru çeker ve ağırlığı karşılar. Alt ekstremiteler gibi ağır parçalarda yukarıdan gelen uzun kasların hepsinin insersiyon açıları dardır.

    Hareketin yönü: Her bir eksen etrafında birbirine zıt iki yönde hareket yapılabileceğini eklem konusunda görmüştük (transvers eksen etrafında fleksiyon ve ekstensiyon, vertikal eksen etrafında dış ve iç rotasiyon, sagittal eksen etrafında abduksiyon ve adduksiyon hareketleri gibi) .

    Hareketlerin yönünü tespit ederken, hareket sırasında hareketli noktanın hareketsiz noktaya yaklaşacağı ve bu anda en yakın yolu izleyeceğini hatırdan çıkarmamalıdır.

    Aynı yönde hareket yaptıran kaslara sinergist, aksi yönde hareket yaptıranlara antagonist kaslar denir. Bir kas kasıldığı zaman bu kasın antagonisti çekilir ve uzar. Bu çekilme bir uyarı mahiyetinde etki yaparak, antagonist kasta da bir derece gerginlik yaratır. Bu gerginliğin derecesi gereğe göre değişebilir. Bazen antagonist kas gerginliğini arttırmak suretiyle hareketi frenler, bazen de gereğinde tamamiyle durdurabilir. Bu olaylar sentral sinir sistemi tarafından yönetilir ve durumun ihtiyacı ve gövdenin yararı bakımından en uygun bir şekilde ayarlanır. Birbirine antagonist olan kaslar aynı zamanda ve aynı kuvvetle çalışırlarsa, hareket meydana gelmez ve kemik belirli bir durumda tespit edilir.

    Tonus: Canlılarda kaslar istirahat sırasında da belirli derecede gerginliklerini her zaman muhafaza ederler. Bütün cisimler gibi insan vücudu ve çeşitli parçaları da daimi olarak yer çekimi etkisi altında bulunurlar. Daimi bir uyartı mahiyetinde olan bu kuvvet, refleks yolu ile kaslara etki yapar ve kasları az, fakat daimi bir gerginlik durumuna getirir. Kasların istirahat sırasında da muhafaza ettikleri bu daimi gerginliğe tonus denir. Kas tonusu ağırlık kuvvetine karşı koyan kuvveti meydana getirir ve gövdemizin ve çeşitli parçalarının belirli durumlarda kalmalarını sağlar. Yer çekimi gövdemizi devamlı olarak öne ve aşağıya çekmektedir ve bu kuvvete karşı koyan kas tonusu olmasaydı, vücudumuz dik durumunu muhafaza edemezdi. vücudumuzun çeşitli parçalarının istirahat sırasındaki durumlarını da bu parçalara ait olan kasların tonusu tespit eder. Bütün kasların tonusu aynı derecede değildir. Kollarımız istirahat sırasında ve aşağıya doğru sarkık durumda iken, ön kollarımız hafif fleksiyon durumunda kalırlar. Bu durum fleksorların tonusunun ekstensorlara nispeten daha fazla olduğunu göstermektedir. Genellikle daha çok kullanılan kasların tonusu daha yüksek olur. Tonusun derecesi şahsa göre de çok değişiktir ve insanlarda vücut duruşunda görülen farklılıklar, tonus ayrımlarından ileri gelmektedir. Aynı şahısta bile çeşitli sebeplerden dolayı kas tonusu değişmektedir. Yorgunluk gibi bedeni olaylardan başka, neşe, heyecan, sıkıntı ve korku gibi çeşitli ruhi durumların da kasların tonusu üzerinde önemli etkileri vardır.

    Omurganın şekil ve hareketleri: Baş ve gövdenin ağırlığını taşımak ve destek görevini yapmakla yükümlü olan columna vertebralis, düz bir sütun şeklinde olmayıp çeşitli kısımlarında ve değişik yönde eğrilikler gösterir. Bu eğriliklerden, görev bakımından en önemlileri sagittal eğriliklerdir. İnsanlarda ikisi öne, ikisi arkaya doğru konveks olmak üzere, omurganın dört sagittal eğri1iği vardır. Bunlardan cervikal ve lumbal parçalarda bulunanları öne doğru, thorakal ve sakral parçaya ait olanları arkaya doğru konvekstir. Bu bakımdan insan omurgası ile dört ayaklı hayvan omurgası arasında önemli ayrımlar vardır.

    Dört ayaklı hayvanlarda gövde ve iç organların ağırlığını taşıma bakımdan, omurganın thorakal, lumbal ve sakral parçalarını meydana getiren ve arkaya doğru konveks olan kısmı en önemlisidir. Omurganın bu parçası, bir köprü kemeri gibi, ağırlığı aynı zamanda hem ön, hem arka bacaklara iletir ve her iki tarafta sağlam desteklere dayanır. Bundan dolayı dört ayaklı hayvanlarda denge stabildir (kararlı denge). Yalnız başın ağırlığını taşıyan omurganın cervikal parçası, hayvanın cinsine ve boynun uzunluğuna göre başka şekilde gelişir ve değişik sayıda eğrilikler gösteren elastiki bir sütun halini alır.

    İnsanlarda dengenin ayarlanması ve bu olayla ilgili olarak, omurga şeklinin hayvanlardan ayrı olmasının sebebi, insanların iki ayak üzerinde hareket etmesidir. İki ayak üzerine kalmakla insanlarda baş ve gövde ağırlığının omurga üzerine yüklenmesi, denge durumunu tamimiyle değiştirmiştir. Bu faktörlerin etkisi ile insanlarda görülen tipik eğrilikler oluşur ve omurganın son şekli yavaş yavaş meydana gelir. Yeni doğmuş çocuklarda omurganın tipik eğrilikleri yok denilecek derecede azdır.

    Omurganın, başın ve gövdenin dengesini sağlayabilecek nitelikleri olmadığı için çocuk dünyaya geldikten sonra ilk aylarda başını ve gövdesini dik durumda tutamaz. Bir müddet sonra ense ve sırt kaslarının ve omurga bağlarının gelişmesi ve kuvvetlenmesiyle omurganın boyun parçası başın ağırlığını taşıyabilecek ve dengeyi sağlayabi1ecek elastiki bir sütun haline gelir. Bu sırada omurganın boyun parçasında konveksliği öne bakan boyun eğriliği (cervikal lordoz) meydana gelir. Bir taraftan başın ağırlığı, diğer taraftan omurganın dik durumunu sağlayan kuvvetlerin (kas kuvveti ve bağların elastikiyet kuvveti) etkisi ile meydana gelen bu eğrilik omurganın bu parçasını bir yay haline sokar ve başın ağırlığının taşınması ve dengenin sağlanmasını kolaylaştırır bir müddet sonra çocuk gövdesini dik tutmaya ve bu şekilde oturmaya alışır. Çocuğun ayağa kalkmasıyla presakral vertebralar ile sakrum ve pelvis arasındaki durum değişir ve ayın zamanda baş ve gövdenin ağırlığı, pelvis aracılığı ile, o ana kadar ağırlık taşıma görevinden uzakta kalan alt taraflara yüklenir. Ayağa kalkma sırasında pelvis kemiklerine yapışmış olan sakrum da bütün pelvis ile beraber bir miktar durumunu değiştirir, fakat vertikal durum alan presakral vertebra’ları tamimiyle izleyemez. Bundan dolayı intrauterin hayatta sakrum ile omurganın lumbal parçası arasında görülen ve sakrum’un konkavlığı yüzünden meydana gelen hafif büklüm artar ve promontorium denilen çıkıntı meydana gelir. Bir müddet sonra gövdenin ağırlığı, diğer taraftan gittikçe fazla gelişen ve kuvvetlenen sakrospinal kasların etkisi ile omurganın lumbal parçasında konveksliği öne bakan ikinci eğrilik (lumbal lordoz) meydana gelir. Boyun parçasında olduğu gibi burada da lumbal lordozun şekil ve derecesinin tespitinde ağırlığa karşı koyan kas kuvveti ve bağların elastikiyet kuvvetinin önemli etkileri vardır. Bu eğriliğin en çıkıntılı noktası dördüncü bel vertebra’sı yüksekliğindedir. Lumbal lordoz, omurganın bel parçasını gövdenin ağırlığını taşıyan ve dengenin sağlanmasına yardım eden elastiki bir yay haline getirir.

    İki ayak üzerine kalkma sonucunda meydana gelen lumbal lordoz, göğüs parçasında da devam etmiş olsaydı, karın ve göğüs boşluklarının barındırdıkları ağır organlarımız fazla öne gelmiş olurlardı ve bu durum, dengenin sağlanmasını zorlaştırırdı. Bu elverişsiz durumun meydana gelmemesi, boyun ve bel eğrilikleri arasında aksi yönde başka eğriliğin meydana gelmesi ile önlenmiştir. Altıncı, yedinci boyun vertebralarından başlayarak on birinci, on ikinci göğüs vertebra’ larına kadar uzanan ve konveksliği arkaya bakan bu eğriliğe thorakalkifoz denir. Thorakal kifozun meydana gelmesi ile göğüs boşluğu sagittal durumda genişlemiş ve aynı zamanda bu boşlukta bulunan organların ve gövdenin yukarı kısmında asılı olan üst tarafların ağırlığı kısmen arka tarafa çekilmiş olur.

    Omurganın bu eğrilikleri küçük çocuklarda evvela yalnız fonksiyon anında, yani ayakta durdukları zaman meydana gelirler ve çocuğun boyunun uzamasıyla tekrar kaybolurlar. Sonra yavaş yavaş vertebra corpusları ve bilhassa intervertebral diskusların şekilleri eğriliklere uygun olarak gelişmeye başlar ve buluğ çağına doğru eğriliklerin belli şekilleri meydana çıkar ve daimi olarak kalırlar. Bu sırada eğri1iklerin meydana gelmesi ve muhafazası bakımından önemli rol oynayan bağların gelişmesi, uzunluk ve gerginlik derecesi, omurganın genel durum ve şekline uygun olarak ayarlanır.

    Hastalık yüzünden hiç bir zaman ayağa kalkmamış ve bütün hayatlarını yatakta geçiren kimselerde omurganın tipik eğrilikleri meydana gelmezler. İhtiyarlıkta vertebra corpuslarının ve intervertebral diskusların incelmesi yüzünden omurga genellikle kısalır. Ağırlık etkisinin değişmesiyle, vertebra corpuslarının şekilleri de değişir. Bilhassa thorakal parçada corpuslarının ön kısımları incelir ve bundan dolayı bu parçanın arkaya doğru konveks olan eğriliği artar ve kamburluk meydana gelir. İncelmiş diskuslar ihtiyarlıkta kısmen kemikleşebilirler. Vertebra’ larda meydana gelen bütün bu değişikliklerin etkisi ile pelvis ve kalça eklemleri üzerine düşen ağırlığın etkisi de değişir. Sonuçta bütün gövdenin duruşu ve insanın yürüyüşü ihtiyarlara mahsus bir şekil alır. Omurga elastikiyetinin azalması yüzünden fazla kas kuvveti sarf etmek gerekir, insan çabuk yorulur ve bir çok hareketlerin yapılması zorlaşır.

    Sagittal eğriliklerden başka omurga insanlarda frontal yönde de sağa ve sola doğru hafif eğrilikler göstermektedir. Skalioz adı verilen bu eğrilikler küçük çocuklarda görülmez ve ancak 7 ile 10 yaş arasında meydana çıkarlar.

    Omurganın dümdüz bir sütun veya yalnız bir yönde eğik kavis şeklinde olmayıp, çeşitli yönde ve şekilde eğrilikler yapması, ağırlığın taşınması ve dengenin sağlanması bakımından çok önemlidir. Omurga tek bir kavis şeklinde olsaydı, ağırlığın artmasıyla fazla eğildiği zaman, bütün ağırlığın etkisi kavsin konveks tarafının en çıkıntılı noktada toplanır ve buradaki vertebra ve bağlar çok fazla ağırlık etkisi altında kalmış olurlardı. Bir çok eğrilikler yapan omurgada ise aynı ağırlık bir çok kavisle dağılır ve bu şekilde ayrı ayrı parçalar üzerine düşen görev azalmış olur. Omurga dümdüz bir sütun halinde olsaydı yürüyüş sırasında da ağrılığa karşı topraktan gelen tepkinin büyük bir kısmı doğrudan doğruya kafatası tabanına iletilir ve her adım atışımızda kafa ve beynimiz büyük sarsıntıya uğrardı. Bilhassa sıçrama sırasında artan tepkiyi azaltan elastiki yay olmasıydı kafa tası tabanı üzerine etki yapan kuvvet çok fazla olur ve hatta omurganın üst ucu kemikleri parçalayarak kafatası içerisine sokulabilirdi. Nitekim çok yüksekten ayak üzerine düşen insanlarda omurganın eğrilikleri ve elastikiyeti fazla gelen tepkiyi dağıtmak ve hafifletmek için yetmez ve omurga tabanını parçalayarak kafatası içerisine sokulur.

    Omurganın bütün parçaları her yönde ve aynı derecede hareket yapamazlar bunun başlıca sebebi çeşitli parçalarda bulunan inter vertebral eklemlerin yüzlerinin şekil ve durumları ve yönlerinin başka başka olmasıdır.

    Eklem yüzlerinin şekil ve durumu ve frenleyici etkilerinin kuvvetli olması yüzünden birbirine yakın vertebralar arasında yapılabilen hareketler çok az olmakla beraber bir çok eklemlerde aynı zamanda yapılan hareketleri bir araya getirmek suretiyle omurga çok çeşitli yönde ve geniş hareketler yapabilmektedir. Omurga hareketlerinin bir çok eklemlere dağıtılmış ve komşu vertebra’lar arasında hareketlerin az olması medulla spinalis’in korunması bakımından çok elverişlidir. Hareket sırasında omurganın şekli değişir ve vertabral kanal içinde bulunana medulla spinaliste bu duruma uymak zorunluluğundadır. İki veya birkaç komşu vertabra fazla hareket yapar ve durumlarını fazla değiştirirse o parçalar ve canalis vertebralis’in (vertebral kanalın) de şekli birden değişirdi ve kanala uymak zorunluluğunda olan medulla spinalis bükülür kopmak veya zedelenmek tehlikesine uğrardı.

    Boyun vertebralarında eklem yüzleri düz veya hafif konkav olup önden arkaya doğru eğik durumdadırlar. Eklem yüzlerinin eğikliği ortalama 45o kadaradır. Yüzlerin bu durumları değişik derecede olmakla beraber boyun vertebralarına hemen hemen her yönde hareket imkanı vermektedir. Göğüs vertabralarınkine benzerler fakat durumları başkadır. Burada eklem yüzleri frontal’e yakın ve bir miktar birbirine dönmüş durumdadır. Eklem yüzlerinin frontal durumları öne ve arkaya eğilme hareketleri için elverişli değildir ve omurganın göğüs parçasında bilhassa orta kısımda bu hareketler çok azdır. Yana doğru eğilme hareketleri boyun parçasına nispeten daha az olmakla beraber yapılabilir ve yukarıya gittikçe genişler. Omurganın lumbal parsçında eklem yüzleri sagittale yakın durumdadır ve bundan dolayı bu parçada dönme hareketleri hemen hemen olanaksızdır. Bu parçada en çok yapılabilen hareket öne ve arkaya doğru eğilmedir.

    Vertikal bir eksen etrafında omurganın sağa ve sola çevrilmesi en çok boyun parçasında yapılabilir ve aşağı doğru gittikçe azalır. Bel omurgalarının eklem çıkıntılarının sagittal durumları çevirme hareketleri için elverişli değildir. Bundan dolayı insanlar sağa veya sola dönme hareketleri yaparken pelvis sabit kalırsa gövdenin yalnız göbekten yukarı olan kısmı hareketlere katılır. Fakat genellikle omurganın bütün parçalarının katılması ile genişler hareketler yapıldığı zaman pelvis de harekete katılır ve hareketlerin önemli miktarda genişlemesini sağlar. Bilhassa öne doğru eğildiğimiz zaman pelvis’in de kalça eklemleri aracılığı ile yaptığı bütün hareketler omurganın durumuna etki yapar. Ayakta durduğumuz zaman bütün hareketler sırasında pelvis hareket merkezi görevini yapar ve gövdenin temel desteğini yapan omurganın durum ve hareket lerinin ayarlanmasında çok önemli rol oynar. Bundan dolayı pelvis ile gövde alt taraf kemikleri arasında çok sayıda ve kuvvetli kaslar bulunur.

    Üç esas eksen etrafında yapılan bu hareketlerin birleşmesi ve pelvisin de katılması ile gövdenin sirkumduksiyon denilen dönme hareketi meydana gelir.
    Omurga aynı zamanda çeşitli parçaları ile çeşitli yönlerde hareketler de yapabilir. Örneğin bel parçasını öne ve aynı zaman da göğüs parçasının üst kısmıyla boyun parçasını arkaya doğru eğebiliriz.

    İskelet Kaslarının Adlandırılması Ve Sınıflandırılması

    Vücudumuzda bulunan yaklaşık 600 kas şekil,boyut, yerleşim özelliği, yapışma yerleri, fonksiyonları ve çalışma düzeni özellikleri dikkate alınarak adlandırılıp sınıflandırılmıştır.
    Bazı kasların adlandırılması gövde şekline göre yapılmıştır. Kare şeklindeki kaslar quadrat kas (Örneğin, m. quadratus lumborum).çember şeklindeki kaslar orbicüler kaslar (Örneğin, m. orbicularis oris) silindirik kaslar teretik kaslar (Örneğin, m. teres majör) olarak adlandırılmıştır.

    Kaslar sahip oldukları kas liflerinin düzenlenişine göre de dik seyirli (Örneğin, m.rectus femoris) oblik seyirli (Örneğin, m. obliguus externus) ve horizontal seyirli (Örneğin, m. transversus abdominis) kaslar olarak adlandırılmıştır. Kas lifleri çekme hattına oblik olarak yerleşmişse pennat kaslar denir. Pennat; kasların, unipennat, bipennat (Örneğin, m. rectus femoris) ve multipennat (Örneğin, m. deltoideus) tipleri vardır.

    Kaslar yerleşim yerlerine göre yüzeyel ve derin, içyan, dışyan, ön ve arka grup infa ve suprahyoid vb. şekilde gruplanmışlardır. Benzer şekilde m.supraspinatus ve m.infraspinatus spina scapulae’ye göre adladırılmıştır.

    Bazı kaslar, yapışma yerlerine göre adlandırılmıştır. Örneğin, m. sternothyroideus, m. omohyoideus ve m. coracobrachialis’in adlandırılması bu şekilde yapılmıştır.

    Fonksiyonlarına göre kaslar, fleksor, ekstensor, adduktor, abduktor ve rotator kaslar olarak 5 gruba ayrılmıştır. Örneğin, radiokarpal eklemde fleksiyon hareketi yaptıran bazı önkol ön grup kasları m. flekor carpi ulnaris vb.adlandırılmıştır.

    Çalışma düzeni yönünden de kaslar esas hareket ettirici (prime mover). Antagonist, fiksator ve sinerjisi kaslar olarak gruplanırlar. Belli bir hareketin yapılmasında esas rolü üstlenen kasa/kaslara prime mover kas/kaslar denir. Örneğin, diz eklemi ekstensiyonunda m.quadriceps femoris prime mover olarak rol oynar. Prime mover kas/kasların hareketine zıt olarak çalışan kaslara antagonist kaslar denir. Esas hareket ettirici (prime mover) kas kasların etkili ve verimli bir şekilde çalışabilmesi için prime mover kasın başlangıcını sabitliyen kaslara fiksatör kaslar denir. Fiksatör kasların özel bir grubunu oluşturan sinerjist kaslar, prime mover kasın hareketi esnasında orta pozisyonda kalan eklemlerde istenmeyen hareketleri engelleyen kaslardır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Özel myologıa – iskelet kasları

    Baş Kasları

    Baş kaslarının çoğu yüz bölgesinde bulunur. Kafanın tavanı derialtında galea aponeurotica denilen bir tendonla kaplıdır; bu tendo, deriye sıkı, periosta gevşek bağlıdır. Başlangıç yeri m. frontalis ve bitiş yeri m. ‘occipitalis’tir. Bu kaslar kasıldıklarında galea aponeurotica deriyle birlikte öne ve arkaya doğru hareket eder. Yüz kasları iki gruba ayrılır: 1. Mimik kasları, 2. Çiğneme kasları.

    1. Mimik kasları : Başlangıç yerleri kemik, bitiş yerleri deri olan kaslardır. Bu kaslar yüzde bulunurlar ve kasıldıklarında, yüzde değişimler gözlenir. Bu değişimlere yüz ifadeleri denir.

    En büyük mimik kaslar şunlardır: 1. M. frontalis, 2. M. orbicularis oculi, 3. M. orbicularis oris, 4. M. buccinatorus, 5. M. quadratus (levator) labii inferioris, 6. M. zygomoticus minor ve major, 7. M. risorius (güldürücü kas).

    M. frontalis, alın derisi altında yerleşiktir ve alın derisini kırıştırır. M. orbicularsi oculi, göz kapakları içindedir, ve m. orbicularis oris dudaklar içinde bulunur, kasıldığında ağız kapanır. M. buccinator, yanak duvarındadır, kasıldığında yanaklar dişlere yapışır. M. quadratus labii inferior ve superior kasları dudakları aşağıya ve yukarıya çekerler.

    2. Çiğneme kasları: Bu kaslar kafa kemikleri, ile altçene kemiği arasında uzarırlar. Kasılmaları çiğneme ve konuşma hareketlerini yaptırır.

    Dört çift çiğneme kası vardır: 1.M. masseter, 2. M. temporalis, 3. M. pterygoideus lateralis, 4. M. pterygoideus medialis.

    M. masseter, zigomatik yay (arcus zygomaticus) ile mandibula köşesinin dış yüzü arasında uzarır. Kasıldığında altçeneyi yukarıya çeker ve ağzı kapatır. M. temporalis, temporal kemik ile zigomatik yaydan başlar, altçene kemiğinin proc. coronoidea’sında sonlanır. Alt çeneyi kaldırır. Kası sıkı bir fascia sarar. M. pterygoideus lateralis, sfenoid kemiğin pterigoid uzantısı (prroc. pterygoideus) ile mandibulanın proc. articularis’i arasında uzarır. Bir taraflı kasılırsa mandibula’yı karşı yöne kaydırır. İki tarafın kası, birlikte çalışırlarsa mandibula’yı karşı yöne kaydırır. İki tarafın kası birlikte çalışırsa mandibula’yı öne götürürler. M. pterygoideus medialis, pterygoid çıkıntı ile altçene kemiği köşesinin iç yüzü arasında uzarır. Altçeneyi kaldırır Bu şekilde çiğneme kasları altçeneyi kaldırırlar ve öne doğru hareket ettirirler.

    Boyun Kasları

    Boyun kasları dört gruba ayrılır: 1.M. Platysma (boynun yassı kası), 2.M.Sternocleidomastoideus, 3. Hiyoidaltı ve hiyoidüstü kasları, 4. Derin (Profundus) kaslar.

    1. M. platysma, boynun dışyan yüzünde deri altında enli ve, ince bir kastır. Kasıldığında boyun derisi gerilir ve ağzın köşeleri aşağıya çekilir. İnsanlarda fazla gelişmemiştir.

    2. M. sternocleidomastoideus, boyunda en büyük kastır. Clavicula, sternum ve mastoid uzantı (temporal kemik) arasında uzarır. Deri altında kolay beliren uzun bir kastır. Bir taraflı kasıldığında başı kendi tarafına, yüzü yukarıya ve karşı tarafa çevirir. İki taraflı kasılmalarda başı dik tutarlar. Bu kasta tek taraflı inme (felç) çok görülür. Bu durumda karşı kas kasılacağından, hastada inme olan kas tarafında baş yukarıya ve yana bakar. Bu olguya Tortikolis (göğe bakan) denir.

    3. A. Hiyoidüstü kaslar: Hiyoid kemiğin üst tarafında bulunurlar. Dört tanedir: M. digastricus, M. mylohloideus, M. geniohyoideus, M. stylohyoideus. Bu kasların kasılmaları hiyoid kemiği yukarıya kaldırır ve yutmaya yardımcı olurlar. İlk üç kas ile dil kaslarından m. geniohyoideus aynı zamanda ağız tabanını yaparlar. Bu kasılar hiyoid sabit iken altçeneyi aşağıya çekerler.

    B. Hiyoidaltı kaslar: Hiyoid kemiğinin alt tarafında bulunurlar, yassı kaslardır. Dört tanedir: M. sternohyoideus, M. sternothyroideus, M. thyrohyoideus, M omohyoideus. Bu kaslar hiyoid kemiğini aşağıya çekerler ve tiroid bezini,gırtlağı ve soluk borusunun ön parçasını örterler.

    4. Derin kaslar: Boyun bölgesinin derininde yer alan kaslardır. Bunlar scalen kaslar (M. scalenius anterior, medius ve posterior) ile M. longus colli ve M. longus capitis adlarını alırlar. Skalen kaslar boyun omurları ile 1. ve 2. costalar arasında üst üste basamak şeklinde sıralanan kaslardır. Bunlar boyun sabit olursa göğsü yukarıya kaldırırlar ve böylece solunuma yardımcı olurlar. Göğüs sabit olursa boyun kasılan tarafa eğilir.

    5. Dil kasları: Dilin içinde, dilin şeklini veren ve enine, boyuna ve eğik uzanan çizgili kaslar bulunur. Ayrıca, dil kökünden, altçene ucuna, dil kemiğine ve şakak kemiğine uzanan birer kas vardır. Bunlar dilin devinimlerini yaptırırlar: M. genioglossus, m. hyoglossus ve m. styloglossus kaslarıdır.

    Göğüs Kasları

    Göğüs kasları iki gruba ayrılır: 1. Üst yan kemiklerinde sonlanan kaslar, 2.Özel göğüs kasları.

    1.Grup kaslar: Bu gruptaki kaslar üst yan (üst ekstremite) kemiklerinde sonlanırlar. M. pectoralis major, M. pectoralis minor, M. subclavius ve M. serratus anterior ‘dur.

    M. pectoralis major, göğüs ön duvarında yüzeyel yerleşik ve kabarıklık yapan bir kastır. Clavicula ve sternumdan başlar ve humerusun üst ucunda sonlanır. Kola adduksiyon yaptırır. Kol sabit olursa costaları kaldırır. Kol yukarıda olursa kolu aşağıya çeker ya da costaları yukarıya kaldırır.

    M. pectoralis minor, pectoralis major’un altında bulunur. 2 – 5 costalardan başlar ve corakoid çıkıntıda (Scapula) sonlanır. Scapulayı aşağıya ve öne doğru çeker. Scapula sabit olursa costaları yukarıya kaldırır.

    M. sublavius, birinci costa ile clavikula arasında uzarır. Kasıldığı zaman claviculayı aşağıya ve iç yana çeker.

    M. serratus anterior, göğüs duvarının dışyan yüzü üzerinde yerleşiktir. 1 – 8 costalardan başlar ve Scapulanın içyan kenarı ile alt köşesinde sonlanır. Kasıldığında Scapulayı öne ve dışa doğru çeker ve döndürür.

    2. Grup kaslar: Göğüste iki özel kas vardır. M. intercostalis externa, M. intercostalis interna. Bu kaslar kostalar arası aralıkta bulunurlar. Dış kas (external) costaları kaldırır ve böylece soluk almayı sağlar. İç interkostal kas ise kostaları aşağıya çeker ve bu şekilde soluk vermeyi sağlar.

    Diyafragma

    Bu kas genelde göğüs kaslarıyla birlikte anlatılır. Göğüs ve karın boşluklarını
    birbirinden ayıran, yassı ve çift olmayan bir kastır. Orta kısmı kubbe yapar.
    Bu kısım kas – tendo yapısındadır ve tendogen kısım centrum tendineum adını alır. Diyafragma sternum, costalar ve lumbal omurlardan başlar. Buna göre üç parçaya ayrılır. Diyafragmanın Lumbal, costal ve stenal parçaları adını alırlar.

    Diyafragma da üç büyük delik vardır. Bunlar anteriordan posteriora dorğu (Hiatus aorticus, Hiatus oesophageus ve Foramen venae cavae’dır).

    Diyafragmamanın lumbal parçasından Hiatus aorticus, Hiatus oesophageus delikleri yer alır. Ortadaki tendogen kısımdan ise V. cava inferior’un geçtiği delik bulunur.

    Diyafragma solunuma yardımcı olur ve solunumun temel kası olarak kabul edilir. Kasılırsa aşağıya iner ve göğüs boşluğu genişler, soluk alınır ve akciğerler büyür. Gevşediği zaman önceki durumuna döner, thoraks daralır ve soluk verilir.

    Diyafragma aracılığı ile göğüs ve karın organlarının bazıları komşuluk yapar.

    Diaphragma Klinik Bilgi

    Diafragmayı üç boyutlu olarak düşünmek klinik açıdan önemlidir. Kubbe şeklindeki organın kruslarının tutunduğu yerler aşağıdadır ve AP röntgen filmlerinde büyük kısmı görülemez. Normal olarak sağ yarısı daha yüksektir. Ancak Diafragma her iki yarısı düzeylerinin kaburga ve vertabra düzeylerine göre pozisyonu şu üç etkenle değişebilir.

    1. Solunumun içinde bulunduğu faz.
    2. Vücudun durumu
    3. Karıniçi organların büyüklük ve gerginlikleri.

    1. Sakin solunumda diafragma üst sınırı 1, 5-2, 5 cm oynama gösterir. Güçlü solunumda bu oynama 10 cm’ye kadar çıkabilir.
    2. Birey sırtüstü yatar durumda iken diafragma en yüksek düzeydedir. Çünkü karın içi organlar diafragmayı thoraxa doğru iterler. Bu olgu bize dispneli hastanın niçin uzanma yerine dik durmayı yeğlediğini gösterir.

    3. Sağda karaciğer gibi bir kitleli oluşumun diafragmanın altında bulunması nedeniyle, ayakta dik duruşta, kubbenin sağ yarısı biraz daha yüksektir.

    Diafragma, önemli bir solunum kasıdır.

    Solunum, inspirasyon (soluk verme) adı verilen iki evreden ibarettir. İnspirasyonda thoraks boşluğu genişleyerek vakumu artırır. Vakum tarafından emilen elastik akciğer balon gibi şişerek içlerine hava doldururlar. Expirasyon (öksürme, hapşırma, nefesli saz çalma gibi özel durumlar dışında ) tamamen pasif bir olaydır. Thorax duvarı ve akciğerlerin elastikliği ile tekrar sönmesi olayıdır.

    Sakin solunumda 500 cc. Hava alınıp verilir. Sakin solunumda aşağıdaki kaslar kasılır:

    a. Dafragma.
    b. Üst intercostal aralıklardaki mm. intercostales interni.
    c. (Bazı bireylerde) skalen kasları.
    Buna göre inspirasyonun en önemli kası diafragmadır.

    İnsprasyon için şu olgunun akılda tutulması yararlıdır. Thoraks duvarını yukarıya çeken güç ister bir tek kaburga veya kıkırdağına, ister sternuma uygulansın, bütün thoraks duvarında ortak bir etki yaratarak, boşluğun genişlemesine neden olur.

    Derin (güçlü) solunumda omurganın thorakal kurvaturu, M. erector spinae’nın kasılmasıyla gerilerek düzleşir. Böylece tulumba kolu hereketinde Thoraksın ön-arka çapı daha fazla genişler. Ayrıca bu durumda alt kaburgalar bölgesinde yana doğru genişleme de aşırıdır.

    Diafragmanın tepesi, güçlü nefes almada 10 cm. kadar aşağıya inebilir. Bu da thoraksın yüksekliğini artırır.

    Güçlü solunumda aşırı kasılan Diafragma’ nın sentral tendonu karın içi basıncını belli bir oranda arttırdıktan sonra, daha aşağı inemeyerek origo gibi rol oynar. Bu durumda kasılmış Diafragma lifleri 7. – 12. kaburgaları yukarıya kaldırırlar. Güçlü solunumda bütün solunum ve yardımcı solunum kasları aktiftir.

    Skalen kasları ve M. Sternomastoideus en önemli yardımcı solunum kaslarıdır. 1. – 2. kaburgalar ile sternumu yukarı çekerek tüm göğüs kafesini yükseltir. Öksürme gibi güçlü ekspirasyon durumunda bu kaslar iyice kasılırlar. Böylece üst kaburgaların aşağıya doğru çekilerek akciğer tepelerini zedeleme olanağı önlenmiş olur. Dispne olayında bu kaslar genellikle aktiftir.
    Güçlü ekspirasyonda intercostal kaslarda kasılırlar. Bu durumda kasların intercostal aralıkların gerilimlerini ayarladıkları ve artan göğüs içi basıncı karşısında aralıkların dışarı doğru balonlaşmasını engelledikleri sanılmaktadır.

    Bir şarkıcının uzun bir notayı çıkarması veya bir nefesli saz çalınması durumunda inspirasyonun kontrolu gereklidir. Diafragmanın yavaş yavaş gevşemesi ve origosu olan 12. kaburganın tespit edilmesi önemlidir. M. quadratus lumborum kasılarak 12. kaburgayı tespit eder.

    N. phrenicus felci : Diafragmanın iki yarısı ayrı ayrı innerve edilirler. O bakımdan bir taraf firenik sinir kesisinde diğer taraf çalışır. Ancak normalde iki taraf senkronize kasılır.

    Firenik sinir felci çoğunlukla thorax içi tümörlerinde görülür. Tek taraflı felcin en iyi tanısı radyolojik olarak konulur. Felçli yarı, inspirasyonda, karın içi basıncın artması nedeniyle, ineceği yerde yükselir. Ekspirasyonda ters hareketi yapar. Felçli yarının hareketi sağlam tarafa tam terstir.
    İki taraflı felçte dispne (solunum yetmezliği) ortaya çıkar.

    Diafragma tek başına solunumun % 60’ından sorumludur.

    Omuz Kasları

    Omuzda altı kas bulunur. Bunlar M. deltoideus, M. supraspinatus, M. infraspinatus, M. subscapularis, M. teres major ve M. teres minor kaslarıdır.

    M. deltoideus, Scapula’nın spina scapulası ve clavikula’dan başlar, Humerrus’un Tuberositas deltoidea’sında sonlanır. Büyük bir kastır, omuz kabartısını yapar.Kola abduksiyon yaptırarak yatay duruma getirir.

    M. supraspinatus, Scapulanın fossa supraspinata’sı ile humerusun üst ucundaki tuberculum majus’u arasında uzarır. Deltoid kasla birlikte kola abduksiyon yaptırır.

    M. infraspinatus, Scapulanın fossa infraspinata’sı ile humerus’un tuberculum majos’u arasında uzarır. Kolu içe döndürür.

    M. subscapularis, Scapulanın önyüzündeki Fossa subscapularis ile Humerus’un Tuberculum minus’u arasında uzarır. Kolu içe döndürür.

    M. teres major, Scapula’nın dışyan kenarı (margo lateralis) ile Humerusun sulcus intertubercularis’i arasında uzanan yuvarlak bir kastır. Kolu içe döndürür.

    M. teres minor, Scapulanın dışyan kenarı ile Humerus’un Tuberculum majus’u arasında uzanan küçük yuvarlak kastır. Kolu dışa döndürür.

    Kol Kasları

    Kol kasları ön ve arka kaslar olarak ikiye ayrılır. Ön kaslar üç; tanedir:

    1.M. biceps brachii, kolda yüzeysel olarak yerleşiktir. Scapula’dan başlayan iki başı (uzun ve kısa) vardır. Bu kas Radius’un tuberositas radii’sinde sonlanır. Deri altında kolayca görülen bu kasa pazu kası da denir. Dirsek eklemine etki ederek önkolu büker (fleksiyon).

    2. M. brachialis, Pazu kasının altında bulunur. Humerus ile Ulna’nın Proc. coronoideus’u arasında uzarır.Ön kolu büker.

    3. M. Coracobrachialis, Scapulanın korakoid çıkıntısı (Proc. coracoideus) ile Humerus arasında uzarır. Kolu büker ve adduksiyon yaptırır.

    Arka kas olarak M. triceps brachii bulunur. Üç başı vardır. Uzun başı Scapuladan ve diğer iki başı Humerus’tan başlar. Bu üç baş Ulna’ya ait Olecranon’da sonlanır. Ön kolu gerer (ekstansiyon)

    Önkol Kasları

    Önkol kasları ön ve arka kaslar olarak ikiye ayrılır. Ön kasların çoğu Humerus’a ait içyan epikondilden (condylus medialis), arka kaslar dışyan epikondilden (condylus lateralis) başlar.

    Ön kaslar:

    1. M. Flexor carpi radialis ve ulnaris: Epicondylus medialis ve Olecranondan çıkarlar El bilek kemiklerinden Os psiforme, Os hamatum ve 5. Metakarpal kemikte sonlanır. Eli büker (fleksiyon) ve adduction hareketleri yaptırırlar.

    2. M. Flexor digitorum superficialis: Ortak bir tendo ile epicondylus medialis, Processus coronoideus ve Corpus radii den çıkar, 2. ve 5. parmakların her iki yanına yapışır. 2. ve 5. parmakların Phalanx mediasına ve Digiti manus’a flexiyon hareketi yaptırır.

    3. M. Flexor digitorum profundus: Ulnanın ön ve medial yüzü ve Mebrana interossea’ dan çıkar, 2. – 5. parmakların Phalanx tertialarında sonlanır. 2. ve 5. parmakların Phalanx media’ sına ve Digiti manus’ a fleksiyon hareketi yaptırır.

    4. M. Flexor pollicis longus: Radius’ un ön yüzü ve Memrana interossea’ dan çıkar başparmağın birinci falanksında sonlanır. Başparmağın bükücü kasıdır.

    5. M. Pronator teres: Caput humerale ve Epicondylus medialis’ ten ve Caput ulnare ile Proc. coronoideus ulnae’ den çıkar, Radius’ un orta kısmının dış yüzünde sonlanır. Ön kola ve ele pronasyon hareketi ayrıca ön kola fleksiyon hareketi yaptırır.

    6. M. Pronator quadratus: Ulnanın alt bölümünün ön yüzünden çıkar, Radius’ un alt bölümünün ön yüzünde sonlanırlar. Radius ve eli içe döndürürler (supinasyon).

    Ön Kol Arka Bölge kasları:

    1. Üç ekstensor kas : M. Extensor carpi radialis brevis, M. Extensor carpi radialis longus ve M. extensor carpi ulnaris’ tir. Epicondylus lateralis’ ten çıkarlar. Ulna, Radius ve Metakarpal kemiklerde sonlanırlar.

    2. M. Extensor digitorum communis: Epicondylus lateralis’ ten çıkar 2. – 5. parmakların Falankslarına giden dört tendona ayrılır. Bu parmakları germe hareketi yaptırır.

    3. M. Extensor pollicis longus ve brevis: Başparmağı geren iki kastır. Bu parmağın Falankslarında sonlanırlar.

    4. M. Abductor pollicis longus: 1. metakarpal kemikte sonlanır. Başparmağa abduksiyon yaptırır.

    5. M. Supinatorius : Epicondylus lateralis ve dirsek ekleminin kollateral bağlarındandan çıkar. Radius’ un dış yüzünde sonlanır. Ele supinasyon yaptırır. Yani avuç içini su içer duruma getirme hareketi yaptırır.

    6. M. Brachioradialis, Crista supracondylaris’ den çıkar ve önkolun dış yan yüzü üzerinde uzarır. Humerus’un 1/ 3 alt dış yanından başlar ve Radius’ ta sonlanır. Ön kola fleksiyon yaptırır ve Radius’u döndürür.

    El kasları: Palmar yüzdeki (avuç içi) kaslar üç gruba ayrılırlar: 1. Tenar kasları, 2. Orta kasları, 3. Hipotenar kasları. Tenar kasları başparmak, hipotenar kasları küçük parmak kabartısını yaparlar, bu parmakların hareketlerini yaptırırlar. Metakarpal kemikler arasında çok sayıda küçük kas vardır.

    Koltukaltı ve Dirsek Çukuru

    Vücudun üst yan parçasında Fossa cubiti (Dirsek çukuru) ile Axilla (koltuk altı) denilen iki önemli yer bulunur:

    Axilla : Koltuk altı da denen bu bölgeyi önden M. pecrora1is major, arkadan M. subscapularis, dışyandan Humerus’un üst ucu ve kola bitişik kasları, iç yandan M. serratus anterior sınırlar. Aksilla’ da gevşek bağdoku, kan damarları (A., V. axi1laris), çok sayıda lenf düğümü ve sinirler (N. radialis, madianus,ulnaris) bulunur. Lenf düğümlerine kol, önkol, el ve meme (özellikle meme kanserinde önemlidir) lenfi gelir. Buradan vücut sıcaklığı ölçümü yapılır.

    Fossa cubiti: Dirsek ekleminin önünde M. pronator teres ile M. brachioradialis arasında kalan çukur yerdir. Derinde A. brachialis, derialtında yüzeysel venalar bulunur. Damar içi enjeksiyon buradaki yüzeysel venalara uygulanır.

    Yüzeysel Sırt Kasları

    Sırt kasları iki gruba ayrılır. 1. Üst yan kemiklerinde sonlanan kaslar (M. Trapezius, M. Latissimus dorsi, M. Rhomboideus ve M. Levator scapulae). 2. Sırt özel kasları (M.Serratus posterior ve M. Serratus inferior, M. Splenius, M. Sacrospinalis).

    1. M. Trapezius, sırtın üst kısmında deri altında bulunan enli yassı kastır. Os Occipitale ile Lig. nuchae ve göğüs omurlarının Proc. spinalis’ lerinden başlar ve Clavicula ve Spina scapulae’ de sonlanır. Kasın üst, orta ve alt olmak üzere üç parçası vardır. Kasıldığında Scapula omurgaya doğru çekilir.

    2. M. Latissimus dorsi, Thoraksın dışyan parçası ile sırtın alt parçasında deri altında yassı bir kastır. Distal altı göğüs omuru, lumbosacral fascia ve crista iliaca (ilium) dan başlar ve Humerus’un Sulcus intertubercularis’i nde ve crista tuberculi minoris’ te sonlanır. Kasılırsa kol abduksiyon yapar ve aşağıya çekilir.

    3. M. Rhomboideus, M.Trapezius’ un üst parçası altında bulunur. 6.-7. boyun ile ilk dört göğüs omurundan başlar ve Scapula’ nın içyan kenarında (Margo medialis) sonlanır. Scapulayı omurgaya çeker.
    4. M. Levator scapulae, İlk 4 cervical vertebraların Proc. Transversus’ larından çıkar, Scapulanın iç kenarı ve üst açısı (Angulus superior scapulae) sonlanır. Scapulayı yukarı çeker.
    5. M. Splenius, baş boyun bölgesi kasıdır. M.Trapezius’ un altında, boyun arka yüzü üzerinde yerleşmiştir. İki tarafın kası birlikte kasılırsa başı arkaya çekerler, yalnız bir tarafın kası kasıldığında baş o tarafa döner.

    Karın Kasları

    Beş tane karın kası vardır. M. Obliquus abdominis externus, M. Obliquus abdominis internus, M. Transversus abdominis, M. Rectus abdominis ve M. Quadratus lumborum. Bunlar göğüs ve pelvis kemikleri arasında yerleşiktir durumdadır ve karın duvarlarını yaparlar. M. obliqus abdominis externus, internus ve transversus abdominis enli, yassı kaslardır. Tendonları veya aponevrozları vardır.

    1. M. obliquus abdominis exterus (karnın dış eğri kası), kas telleri 6.-8. kostadan başlar aşağıya ve öne doğru orta çizgiye uzarır. İlium kemiğine ait crista iliaca’da sonlanır. Kasa ait aponeuroz’ un alt kenarı bir bağ yapar ve bu bağa Lig. inguinale denir (Poupart bağı). Kasık bağı da denilen bu bağ Ilium kemiğinin spina iliaca anterior superior’u ile Pubis’in tuberculum pubicum’ u arasında uzarır.

    2. M. obliquus abdominis internus, (karnın iç eğri kası); önceki kasın, altında bulunur. Crista iliaca ile Lig. inguinale’ den başlar. Kas demetleri öne ve yukarıya doğru uzarır ve alt kostalarda sonlanır.

    3. M. transversus abdominis, (karnın enine kası), önceki kasın altında yerleşmiştir. Son altı kostanın kıkırdakları, crista iliaca ve Lig. inguinale başlangıç yerleridir. Kas telleri ve demetleri yatay uzarır ve orta çizgide aponeurozla sonlanırlar.

    4. M. rectus abdominis, (karnın düz kası), orta çizginin dış yanında bulunur ve 5. -7. costaların kıkırdak parçaları ile Pubis kemiği arasında uzarır. Kas telleri yere dikey uzarır. Kas, 3-4 aponeuroz tarafından sarılmıştır. Bu aponeurozlar M. obliqus abdominis externus ve M. obliquus internus ve M. transversus abdominis kaslarına aittirler.

    5. M. quadratus lumborum, 12. costa ile crista iliaca arasında bulunur. Omurganın lumbal bölgesiyle birlikte karın boşluğunun arka duvarını yapar.
    Karın ön duvarı kasları ile Diyafragma kasılmalarında karın iç basıncı artar ve bununla, dışkılama, işeme ve doğum olaylarına yardımcı olurlar. Bu kaslar aynı zamanda, kostalarla ilişkili oldukları için, solunuma da yardımcıdırlar. M. rectus abdominis ve karnın oblik kasları kasıldıklarında gövdeyi öne götürerek bükerler (fleksiyon). Karnın oblik kasları aynı zamanda gövdeye sağa – sola dönme hareketi yaptırırlar.

    Karın fasciaları: M. obliquus externus ince bir fascia ile sarılmıştır. Karın boşluğu duvarı peritonla örtülmüş ve iç karın fasciasıyla çevrilmiştir. Karın duvarında bazı yerlerde iç organlar bu fasciaları delerler ve deriye yaklaşırlar. Bu şekilde fıtıklar (Hernia) şekillenir. Bunlar daha çok inguinal kanal, linea alba ve göbekte gözlenir.

    Canalis inguinalis: İntrautrin hayatta her iki cins fetus’un karın ön duvarının aşağı kısmında duvarın bütün tabakalarını delerek geçen bir kanal meydana gelir. Canalis inguinalis adını alan bu kanal karın ön duvarını içten örten periton’un verdiği bir uzantının aşağıya doğru çekilmesi ve karın duvarının bütün tabakalarını delerek deri altına çıkmasıyla meydana gelir. Bu periton uzantısına Proc. vaginalis denir. Proc. vaginalis, karın ön duvarını geçtikten sonra Torus genitalis denilen bir kabartının içine sokulur. Torus genitalis’ ten erkeklerde testis torbası (scrotum), kadınlarda vagina’ nın büyük dudakları (labium majus) meydana gelir. Bu şekilde meydana gelen kanal erkeklerde açık kalır ve genişler. Embryonal hayatın yedinci ve dokuzuncu ayları arasında bu yolu izleyerek başta karın boşluğunda bulunan testis’ ler aşağıya torbalarına inerler. Testis’ ler indikten sonra normal durumda Proc. vaginalis’ in yaprakları birbirine yapışır ve yukarıda bu periton uzantısının başlangıcında karın ön duvarının iç yüzünde bir periton nedbesi meydana gelir (Sicatricula inguinalis).

    Dişi fötuslarda embryonal hayatın üçüncü ayında Proc.vaginalis normal olarak tamamıyla kapanır ve inguinal kanalın taslağı erkeklerde olduğu gibi genişlemez.

    Dış ve iç genital organlar oluştuktan ve normal yerlerini aldıktan sonra, inguinal kanalardan erkeklerde torbalara inerek testis ile birleşen sperma kordonu (funiculus spermaticus) kadınlarda Lig. teres denilen bir bağ geçer. Kanal çoğunlukla kadınlarda erkeklere oranla daha dardır.
    İnguinal kanalın uzunluğu 4-5 cm kadardır. Dıştan içe ve yukarıdan aşağıya olmak üzere eğik durumda karın ön duvarını yapan kas ve zarlar arasından geçer. Kanalın karın boşluğuna açılan deliğine Anulus inguinlais profundus denir. Bu yüksekte karın ön duvarının iç yüzünü örten periton bir çöküntü yapar ve bu şekilde meydana gelen çukura Fossa inguinalis lateralis denir. Funiculus spermaticus’ u yapan bütün oluşumlar bu delikten (Anulus ingunalis profundus) geçerek inguinal kanala sokulur. Kanalın dış deliği, Tuberculum pubicum’ un 1,5-2 cm kadar dışında deri altında bulunur. Bu deliğe Anulus inguinalis superficialis denir. İnguinal kanalın dış deliği, M. obliquus externus obdominis’ e ait aponeurozun kiriş hüzmelerinin burada birinden ayrılmasından meydana gelmiştir.

    İnguinal kanalın dış deliğini canlılarda deri altında hissedebiliriz. Skrotum’ un yukarı kısmında yumuşak deriyi iterek parmağımızı dışa, yukarıya ve biraz arkaya doğru sokarsak, Anulus ingunalis superficialis’ in keskin kenarını duyabiliriz. Normal durumda parmağımızın yalnız ucunu deliğe sokabiliriz.
    İnguinal kanalın üst, alt, ön ve arka olmak üzere dört duvarı vardır. Ön duvarı M. obliquus externus abdominis’ in aponeurozu, alt duvarı Lig. inguinale, üst duvarı M. obliquus internus’un ve M. transversus’ un alt kenarları ve arka duvarı da Fascia transversalis ve Peritoneum yaparlar. Bu duvarın en zayıfı arka duvardır.

    Karın ön duvarının iç yüzünde, yukarıda anlattığımız ve ingunial kanalın iç deliğine tekabül eden Fovea inguinalis lateralis bulunur. Daha içte hafif ikinci bir çukur görülür. Fossa inguinalis medialis adı verilen bu çukur, inguinal kanalın dış eliğinden geçerek deri altına çıkaralar ve bu şekilde meydana gelen fıtıklar, Funiculus spermaticus’ u izleyerek Skrotum’ a inebilirler.

    Linea alba, M. obliquus externus ve M. obliquus internus, M. transversus abdominis kasların aponeyrozlarının orta çizgi üzerinde birleşerek yaptıkları, yukarıdan aşağıya uzanan beyaz çizgi şeklinde bir yapıdır. Linea alba Sternum’un Proc. xiphoideus’ u ile Symhysis pubis arasında uzanır.

    Göbek (umbilicus), Linea alba’ nın ortasında yerleşiktir. Doğum sonrasında göbek halkasının bir izi olarak kalır. Bu halkadan fötal hayatta göbek kordonu geçer.

    Pelvis Kasları

    Pelvis kasları iç kaslar (M. iliopsoas, M.piriformis ve M.obturatorius internus) ve dış kaslar (M. gluteus maximus ve M.gluteus minimus, M. obturatorius externus, M. quadratus femoris, M. tensor fasciae latae) olarak ikiye ayrılır.

    İç kaslar
    1. M. iliopsoas, bel omurları ile fossa iliaca’ dan (ilium) başlar. İki parçası vardır. Lig inguinale’nin altından Femur’ a uzarır. Femur’ a ait Trochanter minor’ da sonlanır. Bu kas kalça eklemine etki eder ve uyluğa fleksiyon yaptırır, çok az dışa döndürü..

    M. İliopsoas Klinik Bilgi

    1. İliopsoas kasının komşulukları klinik öneme sahiptir. Eğer Böbrekler, Üreterler, Caecum, Appendix, Sigmoid kolon, Pankreas, Lumbal lenf düğümleri veya Lumbal sinirler hastalıklıysa, İliopsoas’ ın hareketleri ağrılı olabilir. Kas omurga ve sakroiliak ekleme dayalı olduğu için disk veya sakroiliak eklem hastalıkları iliopsoas spazmı yapabilirler.
    2. Tüberküloz kan yoluyla vertabralara yayıldığı zaman, lumbal vertabralardan iliopsoas kasının içine geçerek psoas abselerine neden olabilirler. M. Psoas’ ın fasiyası bir çorabı andırdığından bu tip abseler uyluğa geçerek, femoral üçgende yüzeyelleşebilirler.
    3. Fascia iliaca’nın alt kısmı gergindir. Üst yarısı ise iyice gevşektir. Hatta bazen Fossa iliacosubfascialis adı verilen bir cep oluşturur. Bu cebin içine kalın bağırsağın bir bölümü girebilir.

    2. M. priformis, Sacrumun ön yüzünden başlar ve Femurun trochanter majorunda sonlanır. Uyluğu dışa döndürür (dışa rotasyon).

    3. M. obturator internus, Foramen obturatum’ dan çıkar, Fossa trochanterica’ ya yapışır. Uyluğu dışa döndürür.

    Dış Kaslar

    1. M. gluteus maximus, İlium ve Sacrum’ un dışyan yüzünden başlar, ve Femur’ un Tuberositas glutea’ sında sonlanır. Buna büyük kaba kası da denir. Kalça eklemine etki eder ve uyluğa ekstensiyon yaptırır. Uyluk sabit olursa gövdeyi arkaya çeker.

    2. M. gluteus medius ve minimus, Iliumun dışyan yüzlerinden başlar ve Femurun trochanter, major’unda sonlanırlar. Her iki kas da uyluğu abduksiyon yaptırır.

    3. M. obturator externus ve quadratus, femoris, ilk kas kalça kemiğindeki For. obturatum’ un dışyan yüzünden ve Memrana obturatoria’ dan, İkinci kas tuber ischiadicum’ dan başlar. Her iki kas femurun trochanter, major’ u, fossa trochanterca ve crista intertrochanterica’ da sonlanırlar. Bu kaslar femuru dışa döndürme ve adductor hareketleri yaptırırlar.

    4. M. tensor fasciae latae, İlium’un spina iliaca anterior superior’ undan başlar ve femurun enli fasiyası üzerinde dağılarak sonlanır. Bu kas fasiyayı gerer.

    Kas içi Enjeksiyon: Kas içine verilcek sıvı ilaçlar iskelet kaslarına enjekte edilirler. Enjeksiyon eylemine kasiçi enjeksiyon (İntra musculer; kısaca, I.M.) denir.

    Kasiçi enjeksiyon uygulamada en çok gluteal kaslara yapılır. Bu kaslar M. gluteus maximus, M.gluteus medius ve M.gluteus minimus’ tur. Uygulama için hasta yüzü aşağıda yatar duruma getirilir. Gluteal bölge kabarıklığı göz kararıyla dikey kesişen iki çizgiyle dört bölüme ayrılır. Üst – dış bölümün ortasından iğne dikey biçimde batırılır ve sokulur. Bu bölüm, önemli sayılacak damar ve sinir olmadığı için yeğlenir.
    Kas içi enjeksiyonda iğne kişinin kaba arıklık durumuna göre ortalama 2 – 4 cm batırılır. İğne yavaş yavaş itilir. Kas içi enjeksiyon hasta yatarken yapılmalıdır. Otururken ya da ayakta yapılması sakıncalar doğurabilir.

    Uyluk Kasları

    Uyluk kasları ön, arka ve iç yan kasları olarak üç gruba ayrılırlar.

    Ön grup kaslar: M. quadriceps femoris, M. sartorius’ dur.

    1. M. quadriceps femoris (uyluğun dört başlı kası), kuvvetli bir kastır. Dört parçası vardır. M. rectus femoris, M. vastus lateralis, M. vastus medialis ve M. vastus intermedius bölümlerinden oluşur. Rectus femoris parçası ilium’ un spina iliaca anterior superior’ unda vastus parçaları femur’ dan başlar. Aşağıda bu dört parça ortak bir krişte (tendo) yaparlar ve bu kiriş Patella kemiğinin üzerinden geçer, Tibia’ nın tuberositas tibae’ sında sonlanır. Kiriş Lig. patella adını alır. Bu bağa vurulduğunda özel bir refleks olur ve buna Patellar refleks denir. Bu kas diz eklemini etkiler ve bacağa ekstensiyon hareketi yaptırarak öne getirir.
    2. M. sartorius, insan vücudunun en uzun kasıdır. Spina iliaca anterior superior’ dan başlar, eğik olarak aşağıya ve içe doğru uzarır, Tibia’ nın tuberositas tibiae’ sına yakın sonlanır. Diz eklemiyle bacağa fleksiyon yaptırır, büker ve arkaya götürür.

    Arka grup kaslar: Üç kas vardır. M. semitendinosus, M. membranosus ve M. biceps femoris. Her üç kas Tuber ischiadicum’ dan başlar. M. semitendinosus ile M. semimembranosus tibia’ da, M. biceps femoris fibula’ da sonlanır. Arka grup kaslar diz eklemini etkilerler ve bacağa fleksiyon yaptırırlar. Diz eklemi fleksiyonda iken M.biceps femoris bacağı dışa diğer iki kas içe döndürür.

    İçyan grup kaslar: Beş kas vardır. M. pectineus, M. gracilis ve üç adduktor kas (M. adductor longus, M. adductor brevis, M.adductor magnus). Bu kasların başlangıç yerleri pubis ve ischium kemikleridir. M. gracilis dışında hepsi Femur üzerinde sonlanır, M.gracilis ise Tibia’ da sonlanır. Hepsi kalça eklemine etki ederler ve uyluğa adduksiyon hareketi yaptırırlar. O nedenle bu kaslara Adduktor kaslar da denir.

    Bacak Kasları

    Bacak kasları ön, arka ve dış yan kasları olarak üç gruba ayrılırlar. Bütün kaslar ayağa uzarır.

    Bacağın Ön Bölgesi Kasları, üç tanedir: M. tibialis anterior, M. extensor digitorum longus (ayağın) ve M. extensor hallucis longus. Bu kasların birincisi Tibia’ nın condylus lateralisinin ön yüzünden, diğer ikisi Tibia ve Fibula’ nın ön ve orta kısımlarından çıkarlar M. tiaialis anterior Os cuneiformia ve 1. metatarsal kemiğin plantar yüzüne, M. extensor digitorum longus dört tendoya ayrılarak 2.- 5. metatarsuslara, M. extensor hallucis longus ise baş parmağın distal phalanx’ına yapışır. Tibialis anterior ayağa fleksiyon, diğer iki kas parmaklara ekstensiyon yaptırır.

    Arka grup kaslar, dört tanedir: M. triceps surae, M. tibialis posterior, M. flexor digitorum longus ve M. fIexor hallucis longus. M. triceps surae (Baldırın üçbaşlı kası) çok kuvvetli bir kastır. Bu kas iki kastan oluşur: M. gastrocnemius ve M. soleus. Gastrocnemius kasının iki parçası vardır (caput laterale ve caput mediale). Femurun condylus laterale ve medialisinden, M. soleus ise Tibia’ nın Linea muculi solei’ sinden çıkar. Bu iki kas ortak bir tendo yaparlar bu tendoya (Tendo calcaneus communis, yada tendo achillus) denir. Tendo topuk kemiğinin (Calcaneus) arka yüzünde sonlanır. Triceps surae kası ayak bileği eklemine etki ederek (Topuk) kaldırır ve kişinin parmakları üzerinde durmasını sağlar. Bu hareket ayağın ekstensiyonudur.

    M. triceps surae’nin altında M. tibialis posterior, M.fIexor digitorum longus ve flexor hallucis longus kasları bulunur.
    Bu kaslar iç, malleolus’ un arasından ayağa uzarırlar. M. tibialis posterior ayak tabanını arkaya büker ve ayağı içe döndürür, diğer iki kas parmakları alta büker.

    M. Triceps Surae Klinik Bilgi :

    1.Atletizmde koşuya çok hızlı başlarken Tendo calcaneus yırtılabilir. Tam kopmalarda M. triceps surae’ nin boyunun kısalmasına bağlı olarak baldır kabartısı belirli şekilde artar. Yürüme olanağı ortadan kalkar. Bacağın arka bölgesine yayılan kesin bir ağrı gelişir. Genellikle yırtık, insertio noktasının 3 cm. üstünde olur.
    Yırtılma sonucunda ayak normalden çok fazla dorsifleksiyon yapabilir. Ancak bir dirence karşı ayağın Plantar fleksiyona getiremez.

    2. Tendo calcaneus’ a bir refleks çekiciyle vurulması sonucunda M. triceps surae’ da bir seyirme görülür. Buna ayak bileği refleksi denir. Refleks merkezleri S1. ve S2. segmentlerdedir.

    3. Devamlı yüksek topuklu ayakkabı giyen bayanlarda M.triceps surae kısalır. Eğer bu bayanlar düz topuklu ayakkabı giyerlerse, bacakta geçici bir ağrı olur.

    4. Diz tam eksentensiyonda iken ayağın güçle dorsi flaksiyona getirildiği pozisyonlarda M. gastrrocnemius’un içbaşı yırtılabilir. Kas zayıf ve dejeneratif değişiklikler gösterir. Bu durum daha çok tenis’ te görüldüğü için buna Tenis bacağı denir.

    5. M. gastrocnemius yalnızca bir tek kaynaktan (Aa. surales) kanını alan birkaç kastan biridir. Bunlar terminal arterlerdir ve anastomozlar yoktur. Eğer biri tıkanırsa, onun beslediği alan nekroza uğrar.

    6. Tendo calcaneus’un altındaki bursa, uzun mesafe koşucularında balerinlerde iltihaplanarak şişebilir.

    7. Ayakta dururken bacak ve ayağın venöz kanı özellikle M. triceps surae’ nın kasılmaları ile sağılma tarzında yukarıya pompalanır. Bu kas kasılınca kan derin venler içinde yukarıya doğru ilerler. Normalde derin venler ile yüzeyel venleri bağlayan venlerdeki kapakçıklar, yüzeyel venlere doğru kan akımı engellerler. Ancak bu kapakçıkların yetmezliği durumunda hidrostatik basınç ve M. triceps surae’ nın kasılma etkisi ile kan yüzeysel venlere geçer ve onları genişletir (Varikoz venler – varis denir).

    8. M. plantaris’in uzun tendonu el kaslarının tendonları yerine implantasyon için kullanılabilir. Tendonun çıkarılması ile bir hareket bozukluğu olmaz.

    9. Basketbolcular, 100 m koşucuları ve balerinlerde, ayağın çok aniden dorsiflaksiyon yaptığı pozisyonlarda M. plantaris’in tendonu kopabilir.

    10. Bir masaya oturmuş bireyin bacağı serbest fleksiyonda iken Lig. patellae’ ya bir refleks çekici ile vurulursa, diz sıçrayarak ekstensiyon yapar. Buna patella refleksi denir. N. femoralis kesilerinde patella refleksi kaybolur.

    Refleks merkezleri L2 – L3 – L4 M. spinalis segmenlerinde refleks kaybolur. Patella refleksi klinikte en çok muayene edilen bir reflekstir.

    Dışyan grup kaslar, iki tanedir M. peroneus longus ve M. peroneus brevis. Caput fibulae ve fibula’ nın dış yüzünden çıkarlar. M. peroneus longus 1. metatarsal kemik ile os cuneiforme II’ ‘ye yapışır. M. peroneus brevis ise V. metatarsus’ a yapışır. Bunlar ayağı geriye bükerler ve dışa döndürürler. Çocuk felcinde bu grup kaslar etkilenirler.

    Ayak Kasları

    Ayak kasları ayak sırtı (dorsal) ve ayak tabanı (plantar) kasları olarak iki gruba ayrılırlar. Ayağın sırtında bir kas vardır, M. extensor digitorum brevis, kasın beş parmağa giden beş tendosu vardır. Ayak tabanındaki kaslar, içyan dışyan ve orta (ara) kaslar olarak üç gruba ayrılırlar. İç yan Kaslar : Üç tanedir. M. flexor hallucis brevis, M. abductor hallucis ve M. adductor hallucis. Dış yan kaslar: Üç tanedir. M. flexor digiti quinti brevis, M.abductor digiti quinti ve M.opponens digiti quintidir. Orta kaslar: M. flexor digitorum brevis, parmakları büker. Mm.lumbricales, dört tanedir; üst (proximal) falanksları büker. Mm. interodorsales, dört tanedir; parmaklara abduksiyon yaptırırlar. Mm. interossei plantares, üç tanedir, parmaklara adduksiyon yaptınrlar.
    Ayak kasları aynı zamanda ayağın şeklini verirler.

    Önemli Yerler ve Oluşumlar:

    Trigonum femorale (Scarpa üçgeni ) : Üstten Lig. inguinale, dışından M. sartorius ve içyandan M. adductor longus’ un sınırlandığı üçgen alandır. Burada, uyluğun büyük kan damarları bulunur: A. ve V. femoralis, A. ve V. profunda femorisi, V. saphena magna’ nın uç parçası.

    Canalis femoralis: Trigonum femorale bölgesi içinde bulunur. Lig. inguinale’nin içyan tarafındadır. Normalde bu kanal yoktur, ancak femoral fıtık olgularında şekillenir. İç organların kanal içinden uyluk derisi altına çıkmalarına femoral fıtık denir. Kanal 2 cm kadar uzunluktadır. Bunun duvarlarını fascia lata’nın iki tabakası ve V. femoralis yapar. Fascia lata, insan vücudunun en kuvvetli fasiyasıdır. Uyluktaki üç grup kas arasına bölmeler verir. Uyluğun ön yüzü üzerinde ve Lig. inguinale’nin altında fascia lata incedir. Fascianın bu kısmına Lamina cribrosa denir. Normalde fıtık yoktur. Burası bağdoku ve lenf damarıyla doldurulmuştur. Kanalın içyan ve dışyan olmak üzere iki deliği vardır. İçyan delik periton ve fascia tarafından kapatılmıştır. Dışyan delik fascia lataya açılır.

    Fossa poplitea (Dizardı çukuru) : Fossa poplitea diz ekleminin arka yüzü üzerinde bulunur. Kenarlarını, M. semitendinosus’ un tendosu içten, M. biceps femoris’ in tendosu, dıştan ve alttan M. gastrocnemius’ un iki başı yapar. Bu çukurdaki büyük kan damarları (A. ve V. poplitea) ve sinirler (N. tibialis. N. peroneus communis), bağdoku içine gömülü olarak bulunurlar.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Sindirim sistemi – systema digestorium

    İnsan organizmasının da canlılığını devam ettirmesi, gelişmesi, büyümesi ve canlılığını yitiren hücrelerinin yenilenmesi için enerji maddelerine ihtiyacı vardır. Dışardan aldığımız bu maddelere besin maddeleri denir. Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, eser elementler çeşitli mineraller vitaminler ve sudan ibaret olan besin maddeleri Sindirim Sistemi (Systema Digestorium) yolu ile alınıp sindirilerek kana geçirilir.

    Besin maddelerinin ağız yolu ile alınmasına Alimentatio (Ingestio – yemek yeme) denir. Ingestio (yemek yeme) ile sindirim kanalına alınan besin maddeleri, mekanik ve kimyasal uygulamalara tabi tutularak emilebilecek bir hale getirilirler. Büyük moleküllü besin maddelerinin daha küçük moleküllere parçalandığı bu işleme Digestio (Sindirim) denir. Sindirim işlemi sonucu küçük moleküllere parçalanan (örneğin proteinler – aminoasitlere, karbonhidratlar – monosakkaritlere vb.) besin maddeleri, ince barsakların duvarındaki intestinal hücreler tarafından emilerek kan ve lenfa içine aktarılır. Su mineraller ve bazı vitaminler kalın barsaklar yolu ile kana geçer. Besin maddelerinin kan ve lenfa içine aktarılmasına Absorbtio (veya Resorptio) – Emilim denir. Sindirim kanalına girdiği halde sindirilmeyen veya emilemeyen maddelerin dışarı atılması gerekli bu maddelerin anüs yolu ile dışarıya atılması işlemine Defecatio (Dışkılama) denir.

    Sindirim sistemi 2 temel bölüme ayrılarak incelenir.

    1.SİNDİRİM KANALI – CANALIS ALIMENTARIUS : Ağız’ dan Anüs’ e kadar uzanan 8-10 m’ lik bir borudur. Ortak bir duvar yapısına sahip olan bu kanalın, ağız, yutak, yemek borusu, mide, ince barsaklar, kalın barsaklar ve anüs olarak adlandırılan alt bölümleri vardır.

    2.EKLENTİ ORGANLARI : Özel boşaltım kanalları ile sindirim kanalına bağla¬nan organlardır (Tükürük bezleri, Karaciğer ve Pankreas).

    SİNDİRİM KANALI ORGANLARI

    Sindirim kanalı kapsamında ele alınan organlar, içi boşluklu organlar (Organa cavitosa, Organa lumenalia) olup ortak bir duvar yapısına sahiptirler. Sindirim kanalı duvarı sıra ile (içten dışa doğru) şu katmanlardan ibarettir.

    1. Tunica mucosa (Mukoz membran)
    2. Tunica submucosa (Submukoz katmanı)
    3. Tunica muscularis (Kas katmanı)
    4.. Tunica serosa, Tunica adventitia (Seröz veya bağ doku katmanı)

    Mukoz membran : Organın iç boşluğu’ na (lümen) bakan bu katman; koruma, salgılama ve emilim fonksiyonlarını gerçekleştiren bir epitel katmanıdır. Mukoz membran, sindirim kanalının değişik bölümlerinde özel yapılar kazanır.

    Submukoz katmanı : Elastik lifler de içeren gevşek bağ dokusu katmanıdır. Burada kan damarları, sinirler, lenf damarları ile lenfoid doku elemanları yer alır. Submukoz katmandaki otonom sinirler, Plexus submucosus (Meissner Pleksusu) şeklinde organize olmuştur.

    Muskuler katmanı : Ağız, yutak, üst özofagus ve anüs’ te çizgili diğer içi boşluklu organların duvarında iki katlı düz kastan yapılı bir katmandır. Muskuler katmanın dış lifleri longitudinal, iç lifleri sirküler şekilde organize olmuştur. Longitudinal ve sirküler kas lifi katmanları arasında Plexus myentericus (Auerbach Pleksusu) bulunur. Plexus myentericus, komşu kas lifleri ile kan damarlarının innervasyonunu sağlar.

    Muskuler katmandaki kas liflerinin kasılmaları sonucu peristaltik bir hareket doğar. Peristaltik hareket, kanal içeriğinin karışması yanında, cranialden caudale doğru hareketin ilerlemesini de sağlar.

    Seroza katmanı : İçi boşluklu organların en dış katmanıdır. Sindirim kanalı organlarının karın ve pelvis boşluğunda kalan bölümlerinde visseral peritondan yapılı olan seroz katman, baş, boyun, göğüs ve perineal bölümlerde yer alan sindirim kanalı organlarında seroz özellikte olmadığından tunica adventitia olarak adlandırılır. Tunica adventitia gevşek fibroz bağ dokusu katmanından ibarettir.

    Sindirim kanalı organları, ağız boşluğu (Cavum oris), yutak (Pharynx), yemek borusu (Osephagus), mide (Gaster), ince barsaklar (Intestinum tenue) ve kalın barsaklar’ dan (Intestinum crassum) ibarettir.

    Bunları sıra ile inceleyecek olursak;

    1.AĞIZ BOŞLUĞU – CAVUM ORIS

    Ağız boşluğu (Cavum oris), sindirim kanalının başlangıç bölümü olup iki alt bölüme (Vestibulum oris ve cavum oris propria) ayrılarak incelenir.

    1.Vestibulum oris (cavum buccalis – yanak boşluğu) : Dıştan dudaklar (Labium superius et inferius) ile yanaklar (Buccae), içten diş ve dişetleri tarafından sınırlanmış açıklığı arkaya bakan at nalı şeklinde dar bir aralıktır. Bu aralık, alt ve üst dudaklar arasındaki horizontal bir yarık olan Rima oris ile dış ortama açılır. Dudaklar, ağız yarığını (Rima oris) çevreleyen kas ve zardan yapılmış yumuşak oluşumlardır. Kanlanması, lenfatik damarları ve duyusal sinirleri oldukça yoğundur. Dudakların serbest kenarları kişiden kişiye değişen kalınlık ve büyüklükte olup kırmızı – pembe renktedir. Bu renk, ince, ışık geçirebilen epidermis’ in altındaki kapiller ağlardan ortaya çıkar. Burada ter ve yağ bezleri ile kıl follikülleri bulunmaz.

    Vestibulum oris’ in (yanaklar), dış duvarlarının yan bölümlerini oluştururlar. Dışta deri ile kaplı olan yanakların derisi altında, M. Masseter’ in ön kenarı, M. buccinatorius ve Bichat’ ın yağ kitlesi (Corpus adiposum buccae) bulunur. Bu yağ kitlesi, çocuklarda ve şişmanlarda büyük, zayıf şahıslarda ve yaşlılarda küçüktür. Yanakların iç yüzü çok katlı yassı, keratinize olmayan bir epitelle örtülmüştür. Glandulae buccales’ leri içerir. Büyük bir tükürük bezi olan Glandula parotis’ in boşaltma kanalı M. buccinatorius’ u delerek yanak mukozasına açılır.

    2.Cavum oris propria (Asıl ağız boşluğu) : Asıl ağız boşluğu (veya sadece ağız boşluğu) Vestibulum oris’ in gerisinde yer alan sindirim kanalı bölümü olup önde ve yanlarda diş kemerleri, dişler ve bunlara ait dişetleri (Gingiva) aşağıda ağız tabanı, yukarıda damaklar arkada yutak geçidi (Isthmus faucium) ile sınırlanmıştır. Ağız boşluğunda dil ile diş ve dişetleri bulunur.

    1. DİL – LINGUA – GLOSSA

    Dil (lingua) : Ağız tabanında yer alan istirahat halinde esas ağız boşluğunu tümüyle dolduran, mukoza ile kaplı çizgili kaslardan yapılmış, çok hareketli – mobil bir organdır. Dil, yutma, konuşma, çiğneme, ağız temizleme ve tat alma fonksiyonlarında görevlidir.

    Anatomik olarak Dil’ in cismi (Corpus linguae), kökü (Radix linguae) ve ucu (Apex linguae) olmak üzere üç bölümü vardır.

    Dilin Apex ve Corpus’ u serbest hareketli olduğu halde dil kökü Os hyoideum ve Mandibula’ ya tutunmuştur.

    Dilin damağa ve yutağa bakan üst yüzüne dil sırtı (Dorsum linguae) denir.

    Dil sırtı, sulcus terminalis olarak adlandırılan A şeklindeki bir olukla ön (Oral) ve arka (Laringeal) iki bölüme ayrılır.

    Ön bölüm mukozasında 3-4 tip Papilla bulunur. Bunlardan Papillae fungiformes, Papillae foliatae ve Papillae vallatae’ de tat tomurcukları yer alır. Papillae filiformes ( papillae conicae) de tat tomurcuğu bulunmaz.

    Arka (Faringeal) bölüm dil köküne ait olup Tonsilla lingualis olarak adlandırılan lenf nodülleri topluluğu içerir.

    Dil mukozasının altında, bağ dokusu içine gömülmüş şekilde İntrinsik dil kasları (asıl dil kasları) bulunur.
    Longitudinal, Transversal ve Vertikal yönde seyreden bu kaslar dilin şeklini değiştirirler.

    Bunlar dışında, dili komşu yapılara bağlayan ekstrinsik dil kasları vardır. M. genioglossus, M. hyoglossus, M. styloglossus ve M. palatoglossus olarak adlandırılan ekstrinsik dil kasları dilin konumunu değiştirirler.

    Sadece insanlarda iyi gelişmiş olan M. genioglossus. Dili öne ve aşağıya çeken dilin geriye kaçmasını önlediği için dilin güvenlik kası olarak ta adlandırılır. M. palatoglossus hariç tüm dil kasları N. hypoglossus cranial XII. çift kafa siniri tarafından innerve edilir.

    2. DİŞLER – DENTES

    Ağıza alınan besin maddelerinin mekanik olarak parçalanmasını sağlayan dişler (Dentes, Odontos) Maxilla ve Mandibula’ nın Proc. Alveolaris’ lerindeki diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) yerleşmiş, sert, keskin oluşumlardır. Bir dişin Corona, Collum ve Radix olmak üzere üç anatomik bölümü vardır. Corona (taç), diş çukuru dışında kalan ve mine tabakası ile kaplı diş bölümüdür. Radix (kök), dişin, diş çukuru içine giren Cementum kaplı kısmıdır. Radix ve Corona arasındaki dar diş bölümü Collum (boyun) olarak adlandırılır. Dişin içindeki boşluğa Cavum dentis (Pulparis) denir. Burada içinde damar, sinir ve gevşek bağ dokusu yer alan Pulpa dentis bulunur. Alt ve üst çenede diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) dizilmiş olan dişler, üst ve alt diş kemerlerini (Arcus dentalis superior et inferior) oluştururlar. Bu kemerlerde orta hattan başlayarak dış yana sıralanan 4 tip (Çocuk dişleri 3 tip) diş yer alır.

    1.Kesici dişler (Dentes incisivi)
    2.Köpek dişi (Dentes canini)
    3.Küçük azı dişleri (Dentes premolares)
    4.Büyük azı dişleri (Dentes molares)

    Yaşamın değişik dönemlerinde bulunmalarına göre iki tip diş grubu tanımlanmıştır : Süt dişleri ve kalıcı dişler.

    Süt dişleri (Dentes decidui) : Süt dişleri, ilki 6-8 aylarda sonuncusu 2 yaşına doğru çıkan 6.-12. yaşına kadar dökülerek kalıcı dişlerle yer değiştiren dişlerdir. Her bir diş kemerinde 10′ ar adet olmak üzere toplam 20 adet süt dişi vardır.

    Kalıcı dişler (Dentes permanentes) : 6 yaşından itibaren süt dişlerinin yerini almaya başlayan kalıcı dişler, tüm yaşam boyunca fonksiyon görürler. Prensip olarak 18 yaşındaki bir kişinin bir diş kemerinde 16 adet kalıcı diş yer alır. Fakat 5.molar diş’ in (Dens serotinus – akıl dişi) çıkışı 30 yaşına kadar uzayabildiğinden bu sayı değişebilir.

    Kalıcı dişlerin çıkış zamanları:

    Dens molares I 6 yaş
    Dens incisivus mediales 7 yaş
    Dens incivisus laterales 8 yaş
    Dens premolares I 9 yaş
    Dens premolaries II 10 yaş
    Dens caninus 11 yaş
    Dens molares II 12 yaş
    Dens molares III 17-30 yaş

    DİŞETLERİ – GINGIVAE

    Alt ve üst çenenin alveoler çıkıntıları, diş eti (Gingiva) olarak adlandırılan özel bir mukoza ile sarılmıştır. Gingiva, ağız mukoz membranının bir parçası olup, vaskuler bir doku ile onu örten hafif keratinize olmayan çok katlı yassı epitelden yapılmıştır. Gingiva, dişlerin Corona’ larının alt bölümü ile Collum bölümlerine de tutunur. Dişetleri, ağız mukozasından daha kalın olup bez içermezler.

    3.DAMAK – PALATINUM

    Ağız tavanını oluşturan damağın (Palatum) sert ve yumuşak damak olmak üzere iki bölümü vardır.

    1.SERT DAMAK – PALATUM DURUM

    Sert damak, ağız tavanının 2/3 ön kısmını yapan bölüm olup, Maxilla’ nın Proc.palatinus’ u ile Os palatinium’ un Lamina horisontalis’ i, tarafından oluşturulur. Sert damağın ağız boşluğuna bakan yüzeyi periost ve ağız mukozası ile kaplıdır. Sert damak mukozasında Glandulae palatinae’ ler bulunur.

    2.YUMUŞAK DAMAK – PALATUM MOLLE – VELUM PALATINUM

    Yumuşak damak, sert damağın arka kenarından arkaya ve aşağıya doğru uzanan yumuşak ve hareketli bir perde şeklindedir. Bu nedenle yumuşak damak için Velum palatinum terimi de kullanılır.

    Yumuşak damağın serbest arka alt kenarının ortasından aşağıya doğru uzanan dil şeklindeki çıkıntıya Uvula (küçük dil) denir. Uvula, yutma sırasında içeriğin burun boşluğuna kaçmasını engeller. Uvula’ nın iki yanından sağ – sol ikişer adet mukoza kıvrımı kemeri (Arcus) uzanır. Bunlardan ön kemere Arcus palatoglossus, arka kemere Arcus palatopharyngeus denir. Bu plikalar içinde aynı isimdeki kaslar yer alır. Her iki taraftaki ön ve arka kemerler arasında Tonsilla palatina’ nın yer aldığı Trianguler şekilli birer çıkmaz bulunur. Dil kökü ve sağ – sol kemerler arasındaki geçit Isthmus faucium (yutak geçidi) olarak adlandırılır. Ağız boşluğundaki besinler Isthmus faucium (Oropharynx) aracılığı ile yutağa geçer.

    2.YUTAK – PHARYNX

    Bir taraftan ağız boşluğu ve yemek borusu, diğer taraftan burun boşluğu ve gırtlak ile bağlantı kuran yutak, sindirim ve solunum sistemlerinin ortak bir bölümüdür. Kafa tabanından 6. boyun omuru düzeyine kadar uzanır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde aşağıya doğru daralarak C – 6′ nın alt kenarı hizasında yemek borusu (Osephagus) ile devam eder. Fibromuskuler bir duvar yapısına sahip olan yutağın iç boşluğuna Cavum pharyngis denir. Pharynx’ in ön duvarında bulunan delikler boşluğun burun, ağız ve gırtlak boşlukları ile olan bağlantısını sağlarlar. Burun boşlukları ile bağlantı sağlayan delikler Choanae, (Nasopharynx), ağız boşluğu ile bağlantı sağlayan delik Isthmus faucium (Oropharynx) gırtlak boşluğu ile bağlantı sağlayan alt delik ise Aditus laryngis olarak adlandırılır.

    Yutak, ön komşuluk ve bağlantıları dikkate alınarak Pars nasalis (Nasopharynx), Pars oralis (Oropharynx) ve Pars laryngea (Laryngopharynx) olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    Nasopharynx, yutağın burun boşluğu arkasında kalan bölümü olup kafa tabanından yumuşak damak hizasına kadar uzanır. Nasopharynx sadece respirasyon fonksiyonu sağlar. Nasopharynx arka duvarındaki mukozada Tonsilla pharyngea (Adenoidea) bulunur. Orta kulak boşlukları ile Nasopharynx arasındaki bağlantıyı sağlayan Tuba auditiva’ ların Faringeal delikleri de Nasopharynx’ in dış yan duvarlarının üst bölümünde yer alır. Bu deliklerin arkasındaki şişkinliğin mukozasında Lenfoid doku kitlesi olan Tosilla tubaria (Gerlach bademciği) vardır.

    Oropharynx, yutağın orta bölümü olup hem solunum hem de sindirim fonksiyonu vardır. Ağız boşluğunun arkasında, yumuşak damak ile C – 3 Corpus’ unun üst kenarı düzeyinde yer alır. Oropharynx, Isthmus faucium aracılığı ile ağız boşluğuna bağlanır. Yutkunma sırasında Nasopharynx ve Oropharynx, Palatum molle ve Uvula aracılığı ile birbirlerinden ayrılır.

    Laryngopharynx, gırtlağın arka-üst bölümünde C – 3 – C – 6 düzeyinde yer alır. Aşağıda Osephagus ile devam eden Laryngopharyx ön duvarındaki Aditus laryngis aracılığı ile gırtlak boşluğuna bağlanır. Aditus’un iki yanındaki çıkmazlara Recessus piriformis denir.

    Yutak mukozası (Tunica mucosa) yukarıda yalancı çok katlı cilia’ lı, aşağıda mukoz tip çok katlı yassı epitel özelliğindedir. Mukoza dışında (Tunica fibrosa – orta katman) yutak duvarı fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Yutak duvarının dış katmanı (Tunica muscularis) tümü çizgili kas özelliğindeki 3 konstriktör kastan oluşur. Bunlardan başka yutağa komşu oluşumlara bağlayan kaslar (M. stylopharyngeus, M. salpingopharyngeus ve M. palatopharyngeus) da mevcuttur. M. stylopharyngeus hariç yutak kasları N. vagus tarafından innerve edilirler.

    3. YEMEK BORUSU – OSEPHAGUS

    Yemek borusu, yutak ile mide arasındaki bağlantıyı sağlayan 25 – 30 cm uzunluğunda 2 cm çapında dar bir muskuler bir borudur. C – 6 düzeyinde yutaktan başlayan yemek borusu boyundan göğüs boşluğuna girer. Göğüs boşluğunda, orta hatta omurganın önünde soluk borusu ve kalbin arkasında seyreder. Diafragma’ daki Hiatus Osephagus’ tan (T – 10 düzeyi) karın boşluğuna giren yemek borusu burada mideye (Gaster) bağlanır.

    Yemek borusu geçtiği topografik bölgelere göre üç bölüme ayrılarak incelenir.

    1.Pars cervicalis (boyun bölümü)
    2.Pars thoracica (göğüs bölümü)
    3.Pars abdominalis (karın bölümü).

    Osephagus’ un duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına benzer.

    Osephagus üç anatomik darlığa sahiptir 1.Consturictio pharyngooesophagealis
    2.Consturictio broncoaortici
    3.Consturictio diaphragmacica.
    Bunlardan en dar olanı başlangıçtaki Consturicyio pharyngooesophagealis darlığıdır.

    OSEPHAGUS KLİNİK BİLGİ

    1. Osephagus ve Trachea yakın komşuluklarında olduğu kadar embriyolojik gelişmelerinde de birbirleriyle ilişkilidir. Gelişim sırasında Trachea – Osephagal fistüller, Atretik Osephagus gibi anomaliler oluşabilir. Bunların cerrahi olarak düzeltilmesi gereklidir.

    2. Arcus aorta’ nın gelişimi sırasında sağ A. Subclavia, Osephagus’ un arkasından geçebilir (Retroosephageal sağ subclavial arter). Bu durum Disfaji nedeni olabileceği gibi hiçbir semptomda vermeyebilir.

    3. Osephagus’ un dar noktaları, Osephagus lümeninden bir Osephagoscopi veya Gastroscopi geçirdiğimiz zaman önem kazanırlar. Bu araçlar darlıklardan geçerken zorlanır ve Osephagus duvarını zedeleyebilirler.

    4. Kazara veya intihar amacıyla asitli yakıcı maddeler içildiğinde, Osephagus duvarında en büyük zedelenme bu dar noktalarda oluşur.

    5.Osephagus’ a yabancı cisim kaçmalarında cisim çoğunlukla dar noktalarda takılıp kalır.

    6. Bu nedenle darlıkların topografisi çok önemlidir.

    7. Osephagus’ un alt kısmındaki Porta -caval anastomoz oluşturan venalar Portal hipertansiyon durumunda, mukoza altında varislerin yırtılması hiç fark edilmeksizin tehlikeli kanamalara neden olabilir.

    8. Osephagus kanserlerinin insidansı bölgelere göre büyük değişikliler gösterir. Bunda beslenme alışkanlıklarının bu kanserlerin oluşmasında ne kadar etkili olduğu sonucu çıkar.

    45 yaşını geçmiş, özellikle erkek bireylerde yutma zorluğu (Disfaji) yakınması oluşması daima Osephagus kanseri şüphesini akla getirmelidir. Kanserlerde Barium yemeği organın bir yerinde kalıcı dolma defekti gösterir. Osephagoscopie ile tümör görülebilir ve biopsi alınabilir.

    Osephagus’ un Abdominal parçasının kanserleri sol gastirik lenf düğümlerine ve hepatik lenf düğümlerine metastaz yaparlar.

    9.Mide yanması (Pyrosis) çok genel bir Osephageal ağrı tipidir. Bu ağrı Sternum’ un alt yarısının arkasında bir sıcaklık veya yanma duyusu şeklindedir. Hastaların çoğunluğu bunu Yüreğim yanıyor şeklinde ifade ederler.

    Bu ağrı çoğunlukla yutma güçlüğünü (Disfaji) de yanında getirir. Eğer yiyecek dar Osephagus segmentini geçemiyorsa şikayetler çok daha fazladır.

    4. MİDE – GASTER – VENTRICULUS

    Mide, Diafragma’ nın altında karın boşluğunun üst bölümünde yer almış, sindirim kanalının en geniş bölümüdür. Üç temel fonksiyonu vardır. Yemek borusu yolu ile gelen besin maddelerini sindirilmek üzere geçici bir süre depolar. Yeni doğanda 30 ml (limon büyüklüğünde) hacime sahip olduğu halde yetişkin bir insanda normal şartlardaki hacmi 1-1,5 litredir. Gerektiğinde 2-3 litre besin depolayabilir. Alınan besinleri mide salgısı ile karıştırarak yarı sıvı, yarı lapa şeklindeki Kimus haline getirir.

    Yeterli sindirim ve emilim sağlanabilmesi için Kimus’ un ince barsaklara geçişini kontrol eder.

    Midede sindirim ve Kimus oluşumu, mide salgısı (mide özsuyu, Saccus gastricus) ile sağlanır. 24 saatte 2-3 litre mide özsuyu salgılanır. Bu salgı içinde Pepsin, HCl, Intrinsik faktör, Mukus ve Su bulunur.

    MİDENİN ŞEKLİ VE BÖLÜMLERİ

    Mide, kabaca J harfi şeklinde olup iki eğriliği, iki duvarı, iki deliği, dört bölümü vardır.
    Midenin Ön duvarı Paries anterior, arka duvarı Paries posterior olarak adlandırılır. Bu iki duvar uzun eksen boyunca sağda ve solda birer eğrilikte (Curvatura) birleşmişlerdir. Sağ taraftaki konkav eğriliğe Midenin küçük eğriliği (Curvatura ventriculi minor) sol taraftaki konveks eğriliğe Midenin büyük eğriliği (Curvatura ventriculi major) denir.

    Midenin yukarıda yemek borusu ile birleşen deliğine Ostium cardiale, oniki parmak barsağına açılan alt deliğine de Ostium pyloricum denir. Her iki delik etrafında içerik akışını kontrol eden Sifinkterler vardır. Pilorik delik etrafındaki sifinkter Kardiak delik etrafındaki sifinkterden daha güçlü olup ancak belirli bir pH’ daki sıvı veya Kimus’ un geçişine izin verir.

    Mide, anatomik ve fonksiyonel olarak bir bütün olmasına karşın tanımsal amaçlar için 4 bölüme ayrılarak incelenir.
    1.Cardia bölümü (Pars cardialis) : Midenin kardiak deliğe yakın olan 2-3 cm genişliğinde, ters çevrilmiş huni şeklindeki bölümüdür.

    2.Fundus bölümü (Fundus gastricus) : Midenin, kardiak delik düzeyinin üzerinde kalan kubbe şeklindeki bölümüdür.

    3.Mide gövdesi (Corpus gastricus) : Midenin orta bölümü olup aşağıda Antrum pyloricum ile uzanır,
    4. Pilorik bölüm (Pars pylorica) : Midenin distal bölümü olup Antrum pyloricum ve Canalis pyloricus olarak adlandırılan iki alt bolümü vardır.

    Pilor (pylorus) : Midenin Duodenum’ a yakın bölümüdür. Buradaki Ostium pyloricum etrafında önemli bir sifinkter (Sphincter pylorici) bulunur. Bu sifinkter mide içeriğinin oniki parmak barsağına geçişini kontrol eder. Normalde kapalı (kontrakte) olan bu delik, sifinkterin gevşemesi ile zaman zaman açılır ve midedeki besin maddelerinin Duodenum’ a geçişine izin verir.

    Cerrahi açıdan mide son yıllarda iki gastrik sistem veya ünite ayrılarak ele alınmaktadır. Birincisi Proksimal gastrik ünite olup, Distal Osephagus proksimal mide bölümü ve Hiatus Osephageus’ tan, İkincisi Distal gastrik, Pars pylorica – Pyloris ve Duodenum’ un birinci bölümünden oluşur.

    MİDENİN DUVAR YAPISI

    Midenin duvar yapısı, sindirim kanalı organlarının genel duvar yapısında olmakla beraber bazı farklı özelliklere de sahiptir.

    1.Mide mukozası : Mukoza, sığ oluklarla birbirlerinden ayrılmış kabartılar (Areae gastricae) içerir. Bu kabartılarda küçük çukurcuklar (Foveola gastrica) görülür. Boş mide mukozasında kalın kıvrımlar (Plicae gastricae, Plicae rugae) bulunur. Midenin basit columnar epitel özelliğindeki mukozasında (özellikle fundus ve corpus’ ta olmak üzere) kıvrımlı tubuler tip bezler (Glandulae gastricae) vardır. Bu bezlerin boşaltma kanalları Foveolae gastricae’ lere açılır. Gastrik bezler içinde HCl ve digestif enzimlerin bulunduğu mide salgısının büyük bir bölümünü oluştururlar. Gastrik bezler ayrıca mukozayı koruyan mukus ile B 12 vitamininin emilimi için gerekli olan intrinsik faktör de salgılarlar.

    Mide bezlerinde dört tip hücre bulunur. Bunlardan temel hücreler Pepsinojen, Parietal hücreler; HCl ve İntrinsik faktör, boyun hücreleri; mukus, endokrin hücreler, serotonin, entero – glukagon ve histamin salgılarlar.

    2.Submukoza katmanı, Kan damarları, sinir ağı (Meissner pleksusu) lenf damarları ve lenfoid doku elemanları içeren gevşek bağ dokusundan ibarettir.

    3.Seröz katman, En dış katman olup, Peritonun visseral yaprağından oluşmuştur. Midenin ön ve arka duvarını örten Periton. Midenin küçük eğriliğinden (Curvatura ventriculi minör) Omentum majus olarak uzanır.

    MİDE – GASTER KLİNİK BİLGİ

    1.Pilor spazmı (Pylorospazm) 2-12 haftalık bebeklerde olabilir. Olgu pilorik kanalı çevreleyen sifinkterin gevşemesinde yetersizlik göstermesi ile karaterizedir. Sonuçta mide içeriği Duedonum’ a geçemez ve mide aşırı dolgun kalır. Hasta tipik bir şekilde kusar. Çoğunlukla düz kas gevşetici ilaçlar verilir.

    2.Kojenital hipertrofik pilorik stenoz dışında midenin malformasyonları ender bir şekilde kalınlaşmasıdır. Doğan her 150 erkek çocuğundan birinde ve 750 kız çocuğundan birinde görülür. Hipertrofik pilor serttir ve pilorik kanalda daralma vardır.

    Konjenital hipertrofik pilor stenozu’ nun nedeni bilinmemektedir. Ancak tek yumurta ikizlerinin her ikisinde de ve yüksek insidenste görülmesi genetik faktörlerin rolü olduğunu düşündürmektedir.

    Büyümüş olan pilor zeytin büyüklüğünde, sert bir kitle halinde palpe edilebilir. Kitle inspiriyonla aşağıya iner.

    3.Mide kanserleri : Bazı belirli ülkelerde yüksek insidans gösterir. Japonya ve İskandinav ülkelerinde Mide kanseri vakaları çok görülür.

    Hastalık erkeklerde kadınlara oranla daha fazla oranda görülmektedir.

    Bükülebilir (Flexible) Fiber Endoskop’ ların gelişmesi ile Gastroskopi mide lezyonlarını gözle görerek tanı olanağı vermiştir.

    4.Konjenital olarak geniş oluşmuş bir Hiatus Osephagei’ den midenin üst kısmı Thorax’ a fıtıklaşabilir. Bazen de mide Diapragma’ daki Postero – lateral bir defektten (Trigonum lumbocostale) tümüyle Thoraks’ a fıtıklaşabilir. Bu tip konjenital Diafragmatik herni her 2000 doğumda bir görülür.

    5.Kazanılmış Hiatal herni’ ler daha sık görülür. Orta yaşlardan sonra Hiatus’ u saran Diafragma liflerinin zayıflaması ile Hiatus genişleyebilir, bu olgu fıtıklaşmayı kolaylaştırır.

    6.Midenin bütün arterleri anastomoz yaptığı için çok zengin bir kollateral dolaşıma sahiptir. Ameliyat sırasında mideyi besleyen bir veya birkaç arter rahatlıkla bağlanabilir.

    Parsiyel Gastrektomi (Antrum pyloricum’ un ameliyatla çıkarılması) sırasında Omentum major Sağ Gastroepiploik arterin altından kesilir. Bu arterin bütün Omental dalları bağlandığı halde Omentum yine de nekroza uğramaz. Çünkü Sol Gastroepiploik arterin Omental dalları sağlamdır.

    7.Mide rezeksiyonu yapılırken rezeksiyon bölgesindeki bütün lenf düğümleri de çıkartılır. Bunlardan Pilorik lenf düğümleri özellikle öneme sahiptir. Çünkü Pilor bölgesinde mide kanserleri en fazla sıklıkta görülür. Bu bölgeye yakın olan Sağ Gastroepiploik lenf düğümleri de sık sık metastaza uğrarlar. Çok ilerlemiş kanser olgularında Lenfojenik yayılma ile Coeliac lenf düğümleri de metastaza uğrayabilirler.

    8.Parietal hücrelerin asit salgıları N. vagus tarafından kontrol edilir. O nedenle Peptik ülserlerde bazen vagal trunkus’ ları kesmek gerekebilir (Vagotomi).

    9.Mide mukozasının mukus salgısı, salgılanan asit ile mide hücreleri arasında bir engel oluşturur. Bazen bu engel hücreleri korumakta yetersiz kalır ve mide suyu hücreleri yakarak erozyonlar yapılabilir (mide ülseri).

    10.Ülserli mide alanının ameliyatla çıkarılması ile birlikte çoğunlukla Vagotomi de yapılır.

    Selektif Vagotomi, Nervus vagus’ un yalnızca Gastrik dallarının kesilmesidir.

    11. Mideden ağrı duyusu sempatiklerle taşınır. Vagotomiden sonra tekrarlayan Peptik ülserlerde yine mide ağrısı vardır. Ağrı ancak bilateral sempatektomi ile kesilebilir.

    Mide ağrısı bütün Epigastrik bölgeye akseder. Açlık, susuzluk ve tokluk duyuları Nervus vagus ile taşınır.

    MİDENİN FONKSİYONLARI

    Midenin başlıca üç fonksiyonu vardır.

    1. Depo fonksiyonu: Yutulan besinleri depo etmek
    2. Besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışmasını sağlamak
    3. Besin maddelerini sindirilmeleri ve absorbe edilebilmeleri için uygun olan bir hızda bağırsağa iletmek.

    MİDENİN DEPO FONKSİYONU

    İnsan midesinin ilk ve en önemli görevi, yutulan besinleri depo etmektir. İnsan midesinin temel fonksiyonu besin depolamaktır. Bir insan midesinin normal kapasitesi 1 – 1.5 litredir. Mide duvarını oluşturan düz kasların plastisite özelliğinden dolayı midenin yavaş yavaş dolmasına karşın, mide içi basınç belirli bir sınıra kadar değişmez tutulur.

    Baryum sulfat ağız yoluyla verildikten sonra insan midesi röntgenle gözlenebilir. Mide besinle doldukça düz kasların boyları uzar. Peristaltik kasılmalar dışında mide içi basıncı değişmez tutulur ve boş midenin basıncı kadardır. Mide dolmakta iken mide içi basıncın düşük tutulmasında Nervus vagus yoluyla kaslarının gevşetilmesi mümkündür. Midenin gevşemesi gibi kasılmaları da Nervus vagus ve Splanchnic sinirleri içindeki afterent sinirlerin uyarılması ile meydana getirilebilir. Parasematik bir sinir olan Nervus vagus, genel olarak Gastro – intestinal kanalın kaslarını aktiviteye sevkeder. Splanchnic sinirin mideye giden kolları sempatik sinirlerdir ve genel olarak Gastro – intestinal kasları inhibe ederler. Sempatik sinirler bu etkilerini Norepinefrin salgılayarak yaparlar ve sempatik etkiyi bloke eden maddeler, Splanchnic sinirin mideyi gevşetme etkisini ortadan kaldırırlar. Nervus vagus ucundan Asetilkolin salınırsa, mide kaslarını kasılmaya sevk eder. Nervus vagus’ un mideyi gevşetme etkisi de vardır ve bu etkisinde ne gibi bir transmitter madde salgıladığı henüz bilinmemektedir.

    MİDENİN BESİNLERİ KARIŞTIRMA VE BARSAKLARA İLETME FONKSİYONU

    Besin maddeleri midede depo edildikleri süre içinde sindirime uğramaya devam ederler. Midede sindirimin meydana gelebilmesi için, mide içindeki besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışması gerekir. Mide duvarı boyunca birçok bez hücresi yer almıştır. Bu hücreler sindirimde rol oynayan bazı enzimler ve Hidroklorik asit (HCl) salgılarlar. Bu enzimler ve HCl besin maddeleri ile karışarak midede sindirimini devam ettirirler.

    Mide sıvısı ile besin maddelerinin karışmasını sağlayan, mide duvarının peristaltik hareketleridir. Daha önce de söylediğimiz gibi, mide duvarı dört katman halinde dizilmiş olan düz kaslardan oluşmuştur.

    Düz kasların kendiliklerinden kasılıp gevşeyebilme özellikleri, midenin peristaltik kasılmalarını yaratır. Bu kasılmalar midenin Cardia bölgesinde başlar ve Corpus boyunca yayılarak Antrum’ a ve Pyloris’ e ulaşır. Birçok araştırıcılar midenin peristaltik kasılmalarının yaklaşık 20 saniyede bir olduğu konusunda birleşmektedirler.

    Mide sıvısı ile karışmış ve sindirime uğramış besin maddesi kütlesine Kimus (Chymus) adı verilir. Kimus’ un mideden sonra gideceği yer, ince barsağın ilk kısmı olan Duodenum’ dur (12 parmak bağırsağı). Besin maddelerinin ince barsakta en verimli biçimde sindirilip absorbe edilebilmeleri için, bunların mideden bağırsağa uygun bir hızda iletilmeleri gerekir. İşte midenin fonksiyonlarından birisi de besin maddelerini (Kimusu) ince barsağa bu uygun hızda iletmektedir. Midenin gösterdiği peristaltik kasılmalar Antrum bölgesinde daha kuvvetlidir. Bu kuvvetli kasılmalar Kimusun piloris’ ten Duodenum’ a geçmesini sağlar. Bu geçiş sırasında Pilorik sfinkter inhibe edilerek Kimus’ un barsağa geçişini kolaylaştırır. Her kasılmada bir miktar Kimus, açılmış olan Pilorik sfinkterden geçerek Duodenum’ a ulaşır. Dolayısıyla, Kimus’ un mideden barsağa geçiş hızını ayarlayan, Antrumda meydana gelen peristaltik dalgalar olmaktadır.

    Mide kendiliğinden peristalik bir ritme sahiptir. Bu ritm Nervus vagus uyarılarak değiştirilebilir. İnsanlarda iyileşmeyen ülserlerin tedavisi için midenin her iki vagus sinirinin kesilmesi (Vagotomie) gerekebilir. Vagotomiden sonra mide hareketleri yavaşlar.

    Yağların ve Proteinlerin sindirim ürünleri de mide boşalma hızını etkiler Duodenum’ da emülsiyon halinde yağların, amino asitlerinin ve polipeptidlerin bulunması mide boşalmasına ve mide aktivitesini yavaşlatır. Ayrıca Duodenum’ un gerilmesi, Pilorik antrum’ un hereketlerini yavaşlatır. Duodenum’ un mide aktivitilerinin değiştirmesinin, hem sinirsel hem de humoral yoldan olabileceğine ilişkin kanıtlar vardır. Bazı durumlarda Vagus refleksleri saptanmıştır. Mide içeriğinin Duodenum’ a girmesi ile Duodenum’ dan impulsların merkezlere ulaşması yoluyla ve Vagus yoluyla Antrum hareketlerinin durdurulması şeklinde refleks yoluyla olduğu bildirilmiştir. Bu reflekse Entrogastrik refleks denir. Korku ve heyecan mide boşalma hızını yavaşlatır.

    Midenin bu asıl fonksiyonları yanında diğer bazı fonksiyonları da vardır. Örneğin, mideye giren sıvıları sulandırarak veya yoğunlaştırarak, bunların barsağa geçmeden önce vücut sıvıları ile aynı yoğunluğa gelmelerini sağlar. Ayrıca, kan yapımında önemli bir rol oynayan B 12 vitaminin absorbsiyonu için gerekli olan İntrinisik faktör mide mukozasında sentezlenir.

    MİDE SALGISI – GASTRIC SECRETION

    Mide mukozası basit tubuler bezlerden yapılmıştır. Tubuler bezler insanda Pilorus bölgesinde yalnız mucus salgılayan hücrelerden (Goblet hücreleri) yapılmıştır. Midenin geri kalan bölgelerinde tubuler bezlerde mucus salgılayan Goblet hücreleri, HCl salgılayan parietal hücreler ve enzimleri salgılayan peptik hücreler bulunur. Tubuler mide bezleri¬nin alt kısmına taban bölgesi, ortalarına doğru daha incelmiş kısmına boyun, bölgesi, boyun ile mukozal yüzeye açılan kısım arasındaki en ince bölgeye de isthmus denir. Parietal hücreler en çok boyun bölgesinde, Peptik hücreler en çok taban bölgesinde, Goblet hücreleri ise en çok mukozal yüzeye yakın olan bezin ağız bölgesinde bulunurlar. Mide mukozası hücreleri daima yenilenmektedirler. Bezin boyun bölgesinde bulunan Goblet hücreleri çoğalarak yüzeye doğru itilirler ve 2 – 3 gün içinde boyun bölgesinden yüzeye ulaşırlar. Yüzeydeki yaşlanmış mukoza hücreleri mide lumenine dökülürler. Boyun bölgesin-de çoğalarak bezin taban bölgesine doğru giden hücreler, parietal ve peptik hücreleri meydana getirirler.

    Mide bezlerinden salgılanan sıvıya, Mide sıvısı denir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus (mucin), tüm mide yüzeyini kaplayan bir katman oluşturur. Bu katman koruyucu bir katmandır ve mide yüzeyini HCl asidinin zedeleyici etkisinden korur. Mide bir günde 3 litre kadar salgı yapar.

    MİDE SALGILARI VE FONKSİYONLARI

    MUKUS SALINMASI

    Mide yüzeyinin koruyucusu olan mukus yüksek moleküler ağırlıkta bir mukoproteindir ve düşük moleküler ağırlıkta alt ünitelerin polimerize olması ile meydana gelir. Proteolitik enzimler ve redükte edici kimyasal maddeler, mukoproteini alt ünitelerine ayırabilirler. Mide mukozasının tahrişi ve fazla asit salınması, mukus salgılanmasını artırır. Sinirsel etkilerle de bu salgıların arttığı, ya da azaldığı söylenir.

    İNTRİNSİK FAKTÖR SALINMASI

    İntrinsik faktör bir glikoproteindir, parietal hücreler tarafından yapılır ve B 12 vitamini mukoza kesitleri ile inkübasyon yapıldığında, işaretli vitamin parietal hücrelerde gözlenir. Eğer inkübasyon ortamına intrinsik faktöre karşı hazırlanmış antibody eklenirse, B 12, vitamininin hücreler tarafından alınmadığı görülür. Bunun pratik önemi vardır, zira B12 vitamini eksikliğinden ileri gelen Aanemia perniciosa’ da (öldürücü anemi) kanda intrinsik faktöre karşı antibody bulunmuştur.

    Bazı kan grubu antijenlerinin alyuvar yüzeyinden başka bazı dokularda da, örneğin epitelial hücrelerde, bulunduğu saptanmıştır. Ayrıca, A, B ve H kan grubu maddeleri erimiş halde tükürük ve mide mukus salgısı içinde bulunabilmektedirler.

    İnsanların 3/4 ünde mukus içinde erimiş halde A, B, ve H antijenleri bulunur.

    HİDROKLORİK ASİT (HCI) SALGILANMASI

    Mide mukozası parietal hücrelerinde bol miktarda flavaprotein enzimleri ve sitokrom oksidaz bulunmuştur. Konsantre bir halde asit meydana getirilmesi için bol enerjiye ihtiyaç vardır ve enerji üretimi için bu enzimler gerekir.

    Gerek hücre içi metabolizma sonucu açığa çıkan, gerekse kandan difüzyon yolu ile hücre içine giren CO2, Karbonik anhidraz enzimi aracılığı ile su ile birleşerek Karbonik asit (H2C03) meydana getirir. Hücre içi suyun dissosiye olması ile sınırsız Hidrojen iyonu (H+) ve OH- meydana gelir (H2O—- OH- + H+). H+ iyonu aktif transport ile (mekanizması henüz bilinmi¬yor) hücre içinde yer alan ince bir kanala (canaliculi) geçer. OH- ile H2C03 birleşerek H2O ve HCO-3 meydana gelir (H2C03 + OH- → H2O + HCO-3). HCO-3 iyonu kana girerken bu iyonun yerine kandan CI- hücre içine alınarak aktif transportla (bunun da mekanizması henüz bilinmemektedir) canaliculi’ ye verilir. Bu şekilde sentezlenen HCI’ nin midede bir çok fonksiyonu vardır. Bunların en önemlisi İnaktif Pepsinojenin aktif Pepsin’ e çevrilmesidir. Ayrıca, Pepsin enziminin optimum pH’ ını sağlayan HCl’ dir. HCl’ nin bunlardan başka bazı mineralleri (örneğin Kalsiyum, Demir) redükte ederek barsaklardan emilimlerini kolaylaştırmak, sütün Kazeinoje¬n’ ini Kazein halinde çökertmek, besinlerle giren bakterilerin yaşamalarını ve üremelerini engellemek gibi fonksiyonları da vardır.

    Histamin mide asit sekresyonunu ileri derecede artırır. En kuvvetli asit saldıran Gastrin II’ dir; bundan sonra Histamin gelir.

    ENZİM SALGILANMASI

    Sindirimde önemli olan mide enzimi Pepsin’ dir. Mide sıvısında bulunan diğer enzimler Gastrik lipaz, Amilaz ve Rennin’ dir. Gastrik lipaz ve Amilaz’ ın mide sindiriminde pek önemi yoktur. Rennin enzimi daha çok bebeklerin midesinde bulunur ve sütün Kazein’ ini Parakazein haline çevirerek sütü pıhtılaşmış hale getirir. Bu şekilde Kazein’ in sindirilmesi kolaylaştırılır. Erişkin insanda süt, Pepsin tarafından pıhtılaştırılır.

    Pepsin, çeşitli enzimlerden oluşmuş bir kompleks enzimdir. Elektroforetik olarak en az 7 enzim ayrılmıştır ve her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Pepsin peptik hücreler tarafından Pepsinojen halinde salınır ve daha önce şekillenmiş Pepsin ve HCl tarafından aktif enzim Pepsin haline çevrilir. Pepsin için optimum pH 1.5 – 3.5 arasındadır. Pepsin, proteinleri kısa polipeptid zincirlerine parçalar. Proteinlerin herhangi bir amino asitleri bağını parçalar ise de, özellikle Tirozin ve Fenilalanin bağlarını koparır.

    MİDE SEKRESYONUNUN KONTROLU

    Mide sekresyonu açlıkta da devam eder. Fakat salgı oldukça azdır ve içinde az miktarda Pepsinojen ve HCI bulunur (Bazal sekresyon). Önemli mide sekresyonu sindirim sırasında olur ve bu sekresyonu Sinirsel ve Humoral (hormonal) olmak üzere iki yolla kontrol edilir.

    MİDE SEKRESYONUNUN SİNİRSEL KONTROLU

    Mide sekresyonunun sinirsel kontrolü refleks yoluyla olur. Deney hayvanlarında Nervus vagus kesilir ve Perifer ucu uyarılırsa, HCI, Pepsin ve Mukus salgılanır. Nervus Vagus bu etkisini Asetilkolin salgılayarak yapar ve Antikolinerjik maddeler Vagus etkisini azaltır.
    Sinirsel kontrol ile sekresyon meydana gelişi hızlı olur fakat kısa süre devam eder.

    Mide mukozasının HCI asit etkisinden korunmasından Surfektan (yüzey aktif) maddelerinin rolü olduğuna dair deneysel kanıtlar vardır. Akciğerlerin alveol yüzey gerilimini azaltan maddeleri (Surfektan maddeler) Fosfolipdler’ dir.
    Surfektan maddeler alveol yüzeyinde Hidrofobik bir yüzey oluşturduğuna göre, bu maddelerin mide yüzeyinde de Hidrofobik – su ile ıslanmayan bir yüzey oluşturarak HCl asit etkisinden koruduğu düşünülmektedir.

    MİDE SEKRESYONUNUN HUMORAL KONTROLU

    Humoral kontrolün bir mide evresi (Gastrik evre) bir de Barsak evresi (Intestinal evre) vardır. Mide evresinde özellikle proteinlerin parçalanma ürünleri Pilorik antrum mukozasını uyararak, buradan Gastrin ve Gastrozimin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Bu hormonlar önce mideyi terk eden kan dolaşımına daha sonra da genel dolaşıma katılarak Arteriyel kan ile tekrar mideye gelirler. Gastrin midede asitçe zengin, Gastrozimin ise enzimlerce zengin sekresyon yaptırırlar.

    Gastritin sentetik analogu olan ve 5 amino asidinden yapılmış Pentagastrin kliniklerde kullanılır. Barsak evresinde protein parçalanma ürünleri, Duodeneum mukozasından Intestinalgastrin salınmasını başlatır. Bu hormon yine kan dolaşımına katılarak mideye gelir ve sekresyonu başlatır. Duodenum’ a giren Kimus içindeki maddelerden özellikle Yağlar ve Duodenum’ a asit içeriğin girmesi burada Sekretin ve Kolesistokinin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Kan dolaşımına katılıp mideye gelen bu hormonlar midenin salgı yapmasını inhibe eder – engeller.

    MİDENİN KORUYUCU GÖREVİ

    İnsanlar midesiz de yaşayabilirler. Midelerinin bir kısmı veya tamamı alınmış insanların çoğu oldukça sağlıklı yaşamaktadırlar. Fakat bu insanların bazılarında sindirim ve beslenme bozuklukları ortaya çıkar. Midenin kuvvetli asidi ve Pepsin mikroorganizmaların çoğalmasını engeller. Gastrektomi’ den sonra barsaklarda anormal bakteri florası gelişebilir. İntrinsik faktörün bulunmaması nedeniyle, B 12 vitamini yeteri kadar emilemez ve Anemi görülebilir.

    KUSMA – VOMICATION – VOMITUS

    Kusma, zararlı maddelerin vücuda girmesini önleyen bir refleks olayıdır. Kusma çeşitli yollardan meydana gelebilir. Mide, barsak ve safra kesesinin gerilmesi, mide mukozasının tahrişi, deniz ve otomobil tutması gibi labirentleri aynı yönde tekrar tekrar uyaran nedenler, tiksinti yaratan şeylerin görülmesi gibi olaylar kusma meydana getirirler.

    Birçok kimyasal maddeler (Örneğin, Bakır sülfat, Civa klorür, Tartar emetik ve Apomorfin) kusma meydana getirirler. Bu maddelere Emetik maddeler denir. Beyinde Retikuler formasyonun lateralinde kusma merkezi (emetik merkez) vardır. Bu bölgenin elektrikle uyarılması kusma yaratır. Atropin Emetik merkezi inhibe eder. Kusmada önce bulantı görülür. Kusma, öğürme ile başlar, bu sırada Diafragma’ nın ve kasların şiddetli kasılmaları ile mide periodik olarak sıkıştırılmaktadır. Tükürük salgısı artar, rengin solması, terleme görülebilir. Kusma işi, solunum ve karın kaslarının bir dizi kompleks hareketleri ile yapılır. Pilorik antrum bölgesi kasılarak içeriğini, gevşemiş olan Corpus ve Fundus bölgesine iter. Derin nefes alınırken Epiglottis nefes borusunu kapatır, Palatum molle yukarı kalkarak Yutak (Pharynx) burun boşluğuna giden yolunu tıkar. Bu sırada karın kasları kuvvetli ve ani kasılmaları ile mide içeriğini gevşemiş olan Cardia’ dan Osephagus’ a sokar ve ağız yolu ile dışarı çıkarır.

    KUSMAYA NEDEN OLAN ETKENLER

    1. Ruhsal Etkenler (Korku, üzüntü, sıkıntı vb.)

    2. Hoşa Gitmeyen, Tiksindirici Etkenler
    A. Göz yoluyla alınan duyular,
    B. İçkulaktaki Utriculus’ un sallanma hareketleri ile uyarılması (Deniz ve Araba tutması gibi).

    3. Lokal İrritasyonlar
    Zehirlerle, bazı ilaçlarla uyarılma, yutak, yemek borusu, mide, barsak, safra kesesi, utrerus hastalıklarında otonom sinir uçlarının uyarılması, herhangi bir organ da acı, ağrı reseptörlerinin uyarılması.

    4. Kanda Mevcut Etkenler
    Kusturucu (emetik) ilaçlar (Örneğin, Apomorfin) kusma merkezini uyarılmaya karşı duyarlı kılarlar.

    5. Metabolik Etkenler
    Gebelik ve aşırı yorgunluk halleri

    KUSMA REFLEKSİ

    1. Bulantı (nausea) başlar, tükürük salgısı artar

    2. Vagus siniri etkisiyle, Yemek borusu, Cardiac Sifinkter, Mide gevşerler. Pilorik antrum şiddetle kasılır

    3. Epiglottis kapalı olarak İnspirasyon hareketleri yapılır.
    4. Diyafragma aşağı iner, karın kasları spazmo¬dik olarak kasılırlar. Böylece mide üzerine basınç yapılması ve Epiglottis kapalı, olarak yapılan İnspirasyonla Osephagus içi basıncı düşmesi sonucu, mide içeriği ağıza doğru ha¬reket eder.

    5. İNCE BARSAKLAR – INTESTINUM TENUE

    İnce barsaklar : Sindirim kanalının en uzun bölümü olup, mideden Ileoceacal kapakçığa kadar uzanır. 5-7 m. uzunluktaki ince barsaklar, Abdominopelvik boşlukta kalın barsaklarla sarılmış olarak bulunurlar. Besin maddelerinin kimyasal sindirimi ince barsaklarda tamamlandığı gibi büyük bir bölümün de de emilim burada gerçekleştirilir.

    İnce barsaklar, Duodenum, Jejunum ve Ileum olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    1.ONİKİ PARMAK BARSAĞI – DUODENUM

    Duodenum, mideden hemen sonraki ince barsakların ilk bölümü olup at nalı şeklinde (veya C şeklinde veya ay çöreği şeklinde) pankreas başının etrafında yer alır. Duodenum, ince barsakların en kısa (25 cm uzunlukta) en fikse ve en geniş bölümüdür. Duodenum’ un birinci bölümü Intraperitoneal olup mide ile birlikte hareket edebilir. Diğer bölümleri ise Retroperitoneal olduğundan hareketsizdir.
    Duodenum’ un 4 bölümü ayırt edilir.

    Pars superior: İlk 5 cm’lik bölümü olup. 2.5-3 cm’lik başlangıç bölümü Ampulla (veya Bulbus) olarak adlandırılır. Pars superior duodeni, asit ve Pepsinden zengin mide içeriği-kimus ile ilk karşılaşan Duodenum bölümü olması nedeniyle Peptik ülser riski taşır.

    Pars descendens : Duodenum’un 2. bölümüdür. Pankreas kanalları ile Ductus choledochus buradaki Papilla wateri major ile Duodenum’ a açılır.

    Pars horisontalis (inferior) : Horizontal konumda ve 6-8 cm’lik bir bölümdür.

    Pars ascendens: Duodenum’un en kısa bölümü olup Flexura duodenojejunalis’ ten sonra Jejunum ile uzarır. Bu Fleksura Treitz bağı ile karın arka duvarına bağlanır.

    DUODENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Peptik ülserin bir tipi olan duoadenal ülser’de, duodenum duvarında kratere benzer erozyonlar vardır. Bunlar çeşitli derinliktedirler ve organın duvarını delebilirler.
    Duodenal ülserler daha çok Bulbus duodeni’de oluşurlar. Ülser duvarı delebilir. Bu durumda Duodenum içeriği Periton boşluğuna geçeceğinden Peritonit’ e yol açar. Delinmiş Duodenum’dan maddeler çoğunlukla sağ Parakolik oluktan Fossa iliaca’ ya gider.

    2. Duodenum’un 1. parçası Karaciğer ve Safra kesesi ile yakın komşuluktadır. Duodenal ülser olgusunda organ bu oluşumlara yapışabilir veya onlarında ülserleşmesine yol açabilir.

    Duodenum’un safra kesesine yapışık olduğu bireylerde Kolesistit (safra kesesi iltihabı) sık görülür. Ayrıca aynı komşuluk nedeniyle oluşan Adhesion’dan (yapışma) safra taşları Safra kesesinden Duodenum’a geçebilirler.

    3. Duodenum, Caput pancreatis ile de çok yakın komşudur. Duodenum ülseri pankreatit’ e yol açabilir.

    4. Duodenum’ un 1. parçasının arka yüzünden A. gastroduodenalis geçer. Bu arterde erozyona neden olan bir Duodenum ülseri, arterden periton boşluğuna fazla miktarda kanamaya yol açabilir.

    5. Fötal yaşamın erken dönemlerinde Duodenum’ unda mezenterium’ u vardır. Ancak önündeki Colon transversum’un baskısıyla Duodenum karın duvarına dokunur ve arka yüzündeki Periton kaybolur. Bu durumuyla Retroperitoneal organlar olan Duodenum ve Pancreas ameliyat sırasında karın arka duvarından Diseksiyonla kolayca ayrılabilir. Ancak arkalarında bulunan Böbrek damarları ile Ureter’in dikkarle korunması gereklidir.

    6. Duodenal recessus’ların Intraperitoneal herni’ lerin oluşabiliceği nedeniyle cerrahi önemleri vardır. Bu Recesus’ların içine giren barsak parçası Peristaltik hareketlerle boğulabilir.

    Paraduodenal herni bu tip fıtıkların en fazla görülenidir. Paraduodenal recessus’ u örten periton pilikası kesilerek bu tip fıtıklar serbestleştirilir. Bu pilikanın içinde V. mesenterica inferior ve A. colica sinistra’ nın bulunduğuna çok dikkat edilmelidir.

    2. BOŞ BARSAK VE KIVRIMLI BARSAK – JEJENUM ET ILEUM

    Jejeunum ve ileum, ince barsakların en uzun (canlıda – 5-6 m), en kıvrımlı ve en hareketli bölümüdür. Flexura duodenojejunalis’ten caecum’a kadar uzanan Jejunum ve Ileum, mesenterium olarak adlandırılan bir periton oluşumu ile karın arka duvarına asılmıştır. Birbirinden güçlükle ayrılabilen bu ince barsak bölümleri beraberce Jejunoileum (veya Intestinum mesenteriale) olarak adlandırılır. Jeunoileum’un 2/5 üst bölümü Jejunum (boş barsak), 3/5 alt bölümü de Ileum’a aittir. Kanlanması daha iyi olan Jejunum, canlıda daha pembe-kırmızı görülür. Jejunoileum A. mesenterica superior’dan çıkan dallarla kanlandırılır.

    Ileum’un caecum’a bağlanan son bölümüne terminal Ileum (Ileum terminale-Pars terminalis) denir. Jejunum mukozasında dağınık olan lenfatik doku (Folliculi lymphatici solitarii) Ileum’da antimesenterik kenar boyunca oval veya sirküler plaklar (Peyer plakları – Folliculi lymphatici agregati) şeklinde organize olmuştur.

    JEJENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Fötal yaşamda orta bağırsağın anormal rotasyonları nedeniyle Konjentinal malformasyonlar oluşması ender değildir.

    2. Fötal hayatta bazen barsak kangalları göbek kordonundan karın içine girmekte yetersizlik gösterebilir. Bir veya birkaç barsak kangalının karın duvarının dışında kaldığı duruma Omphalocele denir. Omphalocele’de fıtık kesesinin çevresi Amnion ile sarılır.

    3. Bazen de barsaklar karın içine normal olarak döndüğü halde, Umbiliculus bölgesinde karın duvarı zayıf kalır. Bu durumda barsaklar, çilekten daha büyük bir fıtık yaparak Konjenital umbilikal herni oluştururlar. Bu tip fıtık kesesi deri ile kaplıdır ve bebek ağladığı zaman çok belirli olur.

    4. Yine 10. fötal haftada ince barsakların anormal rotasyonu ve tespit yetersizliği nedeniyle bütün ince barsaklar çok dar, tek bir sapla karın arka duvarına bağlanır. Olgu A. mesenterica superior ile birlikte bütün ince barsakların tersine bükülmesiyle sonuçlanır. Bu olguya Volvulus (yuvarlama) adı verilir. Volvulus’ta barsaklar iskemiktirler, hatta nekroza bile uğrayabilirler.

    5. Bir seri Vasae rectae’ nin tıkanması ilgili barsak kısmının iskemisi ile sunuçlanır.

    Büyük bir barsak arterinde emboli veya venada trombus, barsağın ilgili bölümünü Paralitik ileus’a uğratır. Eğer olgu yeteri kadar erken teşhis edilirse (Superior mesenterik arteriogram ile), tıkanmış kısım cerrahi yolla temizlenip hasta kurtarılabilir.

    BARSAKLARIN FİZYOLOJİK ANATOMİSİ

    Barsağın herhangi bir yerinden enine bir kesit yapıldığında, başlıca dört katman görülür. Bunlar dıştan içe doğru, Seroza, Kas tabakası, Submukoza ve Mukozadır. Seroza, kan ve lenf damarları ile fibroz doku ve barsakları mesenterium’a bağlayan mesothelium’dan meydana gelmiştir. Kas tabakası dışta uzunlamasına, içte dairesel olarak yerleşmiş düz kaslardan oluşmuştur. Bunların arasında kan ve lenf damarları ile Auerbach veya Myenteric sinir Pleksusu (ağı) yer alır. En iç katman olan mukozada ise, içinde salgı bezlerinin de yer aldığı yüzey epiteli, kapiller kan damarları ve lenfatiklerin bulunduğu gevşek bir fibröz doku, ince düz kas katmanları ve lenfatik doku bulunur. Mukozaların fonksiyonu sekresyon ve absorbsiyondur. Mukoza yüzeyinde besinlerin emilmesini sağlayan Villi intestinalis denilen çıkın¬tılar bulunur. Submukoza mukozaya destek oluşturur. Kas katmanı ise barsak hareketlerinden sorumludur.

    İNCE BARSAKLAR

    Besin maddelerinin ağızda başlayıp midede devam eden sindirimleri, ince bağırsakta son aşamayı geçirir. Gerek ince barsak mukozasından salınan, gerekse pankreastan salınıp duodenuma dökülen sindirim enzimleri ve karaciğer-den salınıp yine duodenuma dökülen safra tuzları, besin maddelerinin en ileri derecede parçalanmalarını sağlarlar. Böylece, monomerlerine indirgenmiş olan besin maddelerinin büyük bir bölümü ince bağırsak hücreleri tarafından emilirler.

    İnce barsaklarda iki tip sekresyon yapılır. Bu sekresyonu mukoza katmanı içinde bulunan salgı bezleri yaparlar. Duodenumun mideye yakın olan kısmında bulunan Brunner bezleri bol miktarda mukus salgılarlar. Bu salgı duode¬num duvarını asidik mide sıvısının zararlı etkisinden korur. Mukus aynı zamanda tüm barsak mukozası boyunca yerleşmiş bulunan Goblet hücrelerinden de salınır. İkinci tip salgı ise içinde sindirim enzimlerinin bulunduğu ve bütün ince barsak yüzeyi boyunca yerleşmiş bulunan Lieberkühn bezleri tarafından yapı¬lan salgıdır. İnce barsak salgısı içinde bulunan sindirim enzimleri ise, Enterokinaz, tripsinojeni tripsine çevirir.

    Peptidazlar, polipeptidleri amino asitlerine parçalar. Sükraz, Maltaz, İzomaltaz ve Laktaz, disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar. İntestinal lipaz, nötral yağları gliserol ve yağ asitlerine yıkar. İntestinal amilaz, nişastayı maltoza çevirir. Nükleazlar, nükleik asitleri parçalarlar. Bu enzimlerden en önemlisi enterokinazdır. Diğerleri az miktardadırlar ve önemsizdirler. Enterokinaz yokluğu, doğuştan olan ve ender rastlanan metabolik bir hastalıktır. Bu hastalıkta protein sindirimi iyice bozulmuş¬tur.

    BARSAKLARIN BEZLERİ VE SALGILARI

    1. Brunner Bezleri: Duodenumda Bulunurlar. Mukus salarlar.
    2. Lıberkohn Bezlerı: Bütün ince barsakların yüzeyinde bulunurlar, enzimleri salgılarlar.

    1. Enterokınaz: Tripsinojeni, Tripsine çevirir.
    2. Peptidazlar: Polipeptidleri, Amin asitlerine parçalarlar.
    3. Sükraz, Maltaz, Izomaltaz, Laktaz da Disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar.
    4. Intestınal Lıpaz, Nötral yağları gliserol ve yağ asit¬lerine yıkar.
    5. Intestınal Amılaz, Nişastayı maltoza çevirir.
    6. Nukleazlar, Nükleik asitleri yıkarlar,

    İnce Barsakların Salgı Salgılamaları,
    1. Lokal olarak içeriğin barsak yüzeyine basınç yapması ile
    Auerbach pleksusu uya¬rılır ve salgıyı başlatır.
    2. Parasematik uyarı. Etkisi azdır.

    İNCE BARSAK SEKRESYONUNUN KONTROLU

    SİNİRSEL KONTROLU

    İnce barsak sekresyonunun kontrolünde en önemli faktör, besin maddele¬rinin barsak yüzeyine yaptıkları basınç sonucu oluşan lokal uyarımdır. Kimus barsak yüzeyine basınç yapınca, burada yer alan intrinsik sinir ağı (Auerbach pleksusu) uyarılır ve sekresyon başlar. Sekresyonun başlatılmasını sağlayan bir diğer etki barsağa gelen parasematik uyarılardır. Fakat bu uyarım sonucunda meydana gelen sekresyon intrinsik uyarımın yol açtığından azdır.

    HORMONAL KONTROLU

    Bazı Bilim insanlarına göre, Kimus içindeki asit duodenum mukozasını uyararak buradan Enterokrinin adı verilen bir hormon salınmasına yol açar. Kana geçerek tekrar ince barsağa gelen bu hormon ince barsak mukozasından enzimce zengin sekresyonu başlatır. Ancak bu kontrol mekanizma¬sının ne derece önemli olduğu halen tartışma konusudur.

    6. KALIN BARSAKLAR – INTESTINUM CRASSUM

    Kalın barsaklar; sindirim kanalının ileum’dan sonra caecum’ dan (kör barsak) anus’ e kadar uzanan yaklaşık 1,5 – 2 m uzunluktaki bölümüdür. Kalın barsaklar, Abdominopelvik boşlukta yerleşir.

    Kalın barsakların asıl işlevleri, emilemeyen besin maddeleri ve feçesi belli bir süre bekletmek, iletmek, sodyum ve suyun geri emilimini sağlamaktır. Prensip olarak kalın barsakların ilk bölümleri emilim, son bölümleri de ileti ve depolama görevlerini üstlenmiştir.

    Kalın barsak lumeninde çok sayıda Gram (-) anaerop bakteriler bulunur. Bu bakteriler insan vücudunda üretilemeyen K Vitamini, B 1 Vitamini, B 2 Vitamini ve B 12 Vitaminini oluştururlar. Kalın barsaklar yaşam için mutlak gerekli organlar değillerdir.

    Kalın barsaklar, caecum, kolon (colon) ve rektum olmak üzere 3 bölüme ayrılarak incelenir. Kalın barsaklar, ince barsaklardan daha büyük çaplıdır.

    Kalın barsakların longitudinal kas lifleri üç adet şerit şeklinde (taenia coli) uzarır. Kalın barsakların dış yüzünde Appendices epiploicae denen yağ yığıntıları bulunur. Kalın barsaklardaki keseleşmelere Haustra coli adı verilir.

    A.KÖR BARSAK – CAECUM

    Kalın barsakların ilk ve en geniş bölümü olan caecum, kör bir kese şeklinde olup sağ fossa iliaca’da yer alır. Ostium ileale ile terminal ileum’a bağlanan caecum, yukarıda Ascedens (yükselen) kolon ile uzarır. Ostium ileale’de Valva ileocaecalis (Bauhin kapağı) olarak adlandırılan iki mukoza plikası bulunur. Valva ileocaecalis tek yönlü (ileum’ dan caecum ) geçişe olanak verir.

    Ostium ileale’nin yaklaşık 2 cm aşağısında olarak caecum’un posteromedial yüzünden Appendix vermiformis (veya sadece Appendiks) çıkar. Uzunluk ve pozisyon yönünden büyük varyasyonlar gösteren Appendiks solucan şeklinde bir Lenfoid doku oluşumudur. Uzunluğu 5-15 cm arasında değişir.

    CAECUM KLİNİK BİLGİ

    1. Bazen caecum’un Periton’ u karın arka duvarına yapışmakta yetersizlik gösterir. Bu durumda caecum’un tamamı intraperitoneal’dır ve caecum serbestçe hareket eder (Mobil caecum).

    2. Konjenital olarak Valvae iliocaecalis bölgesinde ileum, caecum’un içine aşırı şekilde invagine olabilir. İçeri giren ileum bölümü kendisi ile birlikte caecum duvarını da içeri sürükler. İleum’un içeri giren bölümüne intussusceptum, caecum’un içeri sürüklenen duvarına intussuscipiens adı verilir. İnvagine barsak parçası baskı altında kalır. Venöz ve arteriyel beslenmesi zayıflayacağından ödem konjestiyon ve nekroz gelişebilir. Bu hastalık belirtilerini insan hayatının 1. yılında gösterir.

    B. KALIN BARSAKLAR – KOLONLAR

    Kalın barsakların caecum’dan rektum’a kadar olan bölümü kolon olarak adlandırılır. Durumlarına göre yükselen (ascendens), enine (transvers), inen (descendens) ve sigmoid kolon olarak 4 alt bölümü vardır.

    Yükselen kolon – Colon ascendens : Caecum’un devamı şeklinde, sağ paravertebral olukta karaciğere kadar uzanan (15 cm uzunluğunda) kolon bölümüdür. Çıkan kolon, sağ colik fleksura (veya hepatik fleksura) ile enine kolon’a bağlanır. Retroperitoneal konumdadır.

    Enine kolon – Colon transversum : Karın boşluğunu sağdan sola doğru çaprazlayan, yaklaşık 50 cm lik. intraperitoneal kolon bölümüdür. Enine kolon, mesocolon transversum ile karın arka duvarına tutunmuştur. Enine kolon solda sol kolik fleksura (veya splenik fleksura) ile inen kolona bağlanır.

    İnen kolon – Colon descendens : Sol paravertebral olukta yer alan inen kolon, sol colik fleksura’dan pelvis giridine kadar uzarır. Yaklaşık 25 cm uzunlukta olup retroperitoneal konumdadır.

    Sigmoid kolon – Colon sigmoideum – Pelvik kolon: İnen kolonun devamı şeklinde, S harfine benzeyen sigmoid kolon, pelvis minor’da rectum ile uzanır. Sigmoid kolon, intraperitoneal konumda olup, mesocolon sigmoideum ile pelvis duvarına asılmıştır.

    C. DÜZ BARSAK – REKTUM

    Rektum, kalın barsakların son 12-13 cm ‘lik bölümüdür. Pelvis Diyafragmasını delerek canalis analis ile uzarır. Rektum’un alt bölümü oldukça geniş olup Ampulla recti olarak adlandırılır. Ampulla recti 500-700 ml hacme sahiptir.

    Rektum’un üst bölümünde dışkı bulunduğu halde alt bölümü boştur. Rektum’un 2/3 üst bölümü Peritonla sarılmasına karşın 1/3 alt bölümü ekstraperitonealdir. Diğer kalın barsak bölümlerinin aksine rektum’da Mezenterium, Haustra ve Taenia yoktur.

    Rektum mukozasında transversal sabit plikalar (plicae transversales recti) bulunur. Bu plikaların iki tanesi sol tarafta (Houston plakları), bir tanesi de iki sol plikanın ortası düzeyinde sağdadır.(Kohrausch plakası). Rektoskopik incelemelerde ve lavman uygulamasında bu plikaların önemle dikkate alınması gereklidir.

    Canalis analis, 2.5 – 4 cm uzunlukta bir kanal olup anus’le sonlanır. Mukozasında 5-10 adet longitudinal plika (columnae anales – Morgagni) bulunur. Canalis analis ve anus, sadece defekasyon esnasında açılır. Burada iç ve dış olmak üzere iki anal sifinkter bulunur. İç anal sifinkter involunter (istem dışı), dış anal sifinkter ise istemli (volunter) olarak çalışır.

    Rektum ve canalis analis’in arterleri üç ayrı kaynaktan (A. mesenterica inferior’dan, A. rectalis superior, A. iliaca interna’dan, A. rectalis media, A. pudentalis interna’dan, A. rectalis inferior) gelir. Vena kanının direnajı da benzer şekildedir.

    İnce barsağın son bölümü olan ileum ile kalın barsağın birleştiği yerde ileocecal kapak denilen bir yapı vardır. Bu kapağın fonksiyonu kalın barsak içindeki maddelerin ileuma geri dönüşünü engellemektir.

    Kalın barsağın bir yukarı doğru çıkan (ascendens), bir enine (transvers) ve bir de aşağı doğru inen (descendens) kısmı vardır. Kimus, kalın barsağa girdiği zaman içindeki maddelerden vücuda yararlı olanları absorbe edilmiş bulunur. Geriye artık maddelerle su ve bir miktar elektrolit kalmıştır. Kalın barsağın fonksiyonu, kimusdaki su ve elektrolitlerin geri emilimi ve artık maddelerin atılıncaya kadar depo edilmesidir. Ayrıca, kalın barsakta bulunan bazı simbiyotik bakteriler B vitamini ve K vitamini gibi bazı vitaminleri sentezler. İnsanda K vitamininin başlıca kaynağının barsak bakterileri olduğu söylenmektedir.

    7. BARSAK HAREKETLERİ

    İNCE BARSAK HAREKETLERİ

    İnce barsağın başlıca iki tip hareketi vardır. Bunlardan birincisi olan, Ritmik segmentasyon ve Pendüler hareketlerin fonksiyonu, Kimus ile ince barsak sekresyonunun karıştırılması ve kimusun barsak yüzeyi ile temasını sağlayarak absorpsiyonu kolaylaştırmaktır. Sinirsel bir kontrol altında olmayan bu tip hareket, sadece düz kasların aktiviteleri sonucu meydana gelir (miyojenik). İkinci tip hareket peristalsis’dir ve kimusun ince barsak boyunca ilerlemesini sağlar. Nörojenik olan bu tip hareket, intrinsic sinir ağında meydana gelen lokal refleks ile başlatılır.
    İleocecal kapakçık sindirim işlemleri süresince kendiliğinden açılıp kapanarak, ileum içindeki maddelerin kalın barsağa geçmelerine izin verir.

    KALIN BARSAK HAREKETLERİ

    Kalın barsakta da karıştırıcı ve peristaltik hareketler görülür. Karıştırıcı hareketler ince barsaktakilerine oranla çok yavaştır. Bu tip hareketler artık maddelerin kalın barsak yüzeyi ile temasa gelmelerini ve böylece su ve elektrolit absorpsiyonunun yapılabilmesini sağlar. Kalın barsakta görülen peristaltik hare¬ketler ince barsağınkilere benzemez. Kütle peristalsisi adı verilen bu tip hareketler sonucu dışkı maddeleri anuse doğru hareket ettirilir. Kütle peristalsis hareketi günde bir kaç kere meydana gelir. Bu hareketi başlatan faktör, Duadenuma besin maddelerinin girmesi sonucu Duodenumda meydana gelip kalın barsağa kadar yayılan bir reflekstir. Bu reflekse Duodenocolic Refleks adı verilir.

    İNCE BARSAKLARDA EMİLİM

    Ağız ve Osephagus’ ta besin maddeleri absorbe olmazlar. Bazı ilaçlar (Tirinitrin, Morfin ve Steroid hormonları) ağız mukozasından absorbe edilirler. Mide yoluyla absorpsiyon çok az ve önemsizdir. Sindirilmiş besin maddelerinden çabuk absorbe olanlar jejenumda hemen tamamen emilirler. Yavaş absorbe olan maddeler ise ileum’da emilirler.

    Safra tuzları ve B 12 vitamini ileumun son kısmında absorbe edilirler. Nişasta ince barsaklarda Pankrea’sın alfa amilazı tarafından sindirilirse de nişasta türevlerinin daha ileri sindirimini sağlayan Oligosakkaridaz ileum mukoza hücrelerinin mikrovilisi’ nde bulunur.

    Normal bir insanda karışık bir besin alınmasından sonra karbonhidratların hepsi, yağların % 95 ve proteinlerin % 90 kadarı, ince barsakları geçerken emilirler.

    Kolonlarda su, inorganik tuzlar, belki kısa zincirli yağ asitleri ve eğer kolonlara kadar gelmiş ise, glukoz emilimi olur.
    Barsakların 1 /3’ü çıkarılabilir ve şahıs sağlıklı yaşayabilir. Yüzde 50’den fazlası çıkarılırsa, Absorpsiyon bozulur. İleum’un kaybı, jejunum kaybından daha ciddi durum yaratır, zira safra tuzları yalnız ileum’dan emilirler. İnce barsakların önemli bölümünün çıkartılmasında yağ emilimi, yağda eriyen vitaminlerin ve kalsiyum em

  • Genel sinir sistemi – systema nervosum generale

    Sinir sistemi, insanın gerek bizzat kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen olaylarla ilişkisini sağlayan bir sistemdir. Diğer bir tanımlama ile duyusal ve duyumsal uyarıları alan, insan organizmasının iç ve dış ortam değişikliklerine uymasını sağlayacak tepkimelere cevap veren bir sistemdir.

    Tüm canlılar, yaşamları boyunca, kendi vücutlarında ve çevrelerinde ortaya çıkan olaylara karşı belirli bir reaksiyonla karşılık verirler. Yani bu olaylar canlı organizmada belirli bir değişikliğe neden olurlar, onu uyarırlar. Canlılar da bu uyartıları kendi çıkarları doğrultusunda yanıtlarlar. Canlıların bu tembih edilebilme, uyarılma yeteneğine İrritabilite adı verilir. İrritabilite, tüm canlıların çoğalma, metabolizma, hareket edebilme gibi asıl fonksiyonlarından birini oluşturur. Tek hücreli canlılarda bile İrritabilite Protoplasma’nın asıl duyularından birisidir. Örneğin tek hücreli bir canlı olan Amip, Pseudopodium’ları ile diğer küçük bir hücreye dokununca, hemen bunu sararak Protoplasma’sı içine almaya çalışır. Bu olay Protoplazma’nın uyarılma yeteneğini göstermektedir. İnsanlarda ve diğer memelilerde İrritabilite olayı en belirgin olarak sinir hücrelerinde olmakta ve bu sinir hücrelerinden çıkan sinir lifleri ile ilgili yere iletilmektedir.

    Sinir hücreleri ve kolları irkilme etkilerini saniyede 30 metre gibi bir hızla Protoplazma’dan çok daha hızlı iletmektedirler. Örneği insanın kol sinirinde 700 cm. dir.

    Hücreler ancak uzantıları ile birbirlerine dokunurlar. Uyarılar uzantılar yardımı ile hücreden hücreye iletilmekte ve böylelikle vücudun her tarafı bu uyarılardan haberdar edilmektedir. Bunlarda merkezileşmiş bir sinir sistemi yoktur. Bu tür sinir sistemine Diffuz Sinir Sistemi denir. Sinir hücreleri merkez görevini üstlenir. Sinir hücrelerinin uzantılarının bir kısmı, uyartıları merkez görevi yapan hücreye (Afferent yolar), diğer bir kısmı ise hücreden aldıkları emirleri ilgili organlara (Efferent yollar) iletirler. Bu tür canlılar çevredeki uyarıların çok azını alırlar. Verdiği cevap ise ancak beslenmesi ve korunması ile ilgili basit hareketleri içerir.

    Memelilerin sınıfı yükseldikçe gereksinimleri de artar. Artan gereksinimleri karşılayabilmek için de sinir sistemleri daha fazla gelişmiştir. Önce sinir hücreleri yer yer bir araya toplanarak sinir düğümlerini (Gangliyonları) oluştururlar. Daha ileri sınıf memelilerde belirli bir yerde toplanarak Medulla spinalis’i meydana getirirler. Medulla spinalis’te değişik görevler üstlenen sinir hücreleri arasında görev bölümü yapılır ve belirli görevleri yapan hücreler belirli bir bölgede yer alırlar. Bunlardan bir kısmı sensibl hücrelerdir ve uzantıları ile çevreden aldıkları uyarıları merkeze iletirler. Bu yola getiren anlamında Afferent yol adını veriyoruz. Merkezde sensibl hücreler aldıkları uyarıyı, ilgili organlara gerekli emir vermesi için, kısa uzantıları ile motor hücrelere aktarırlar. Bu şekilde uyartıların bir hücreden diğerine aktarılmasına Sinaps denir ve bu komplike bir seri olaylarla olur. Sinaps en basit tanımlama ile, iki sinir hücresinin uzantıları arasındaki bitişme, bölgesi olarak tanımlanabilir. Motor hücreler aldıkları uyarıyı değerlendirir, gerekirse değiştirir ve gerekli hareketin yapılması için uzun uzantıları ile ilgili organlara emirleri iletirler. Merkezden organlara giden bu yollara da Efferent yollar denir.

    En basit şekliyle açıklamaya çalıştığımız Afferent ve Efferent yol ile bunları birbirine bağlayan sinir hücrelerine Reflex kemeri denilen bir kemer oluştururlar. Reflex kemeri, uyarıları alan organlarla uyarılara cevap veren organları birbirine bağlar. Bu arada Medulla spinalis’te bulunan sinir hücreleri Reflex merkezi görevini üstlenirler. Duyu ve hareket uyarılarını Merkezi sinir sisteminden organlara ve organlardan merkezi sinir sistemine ileten beyazımsı kordonlar olarak tanımlanan sinirler, hem Afferent hem de Efferent yolları kapsarlar. Ancak daha ileri sınıf memelilerde Afferent yolların sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin dışında Spinal Ganlion adı verilen sinir düğümlerini oluştururlar.

    NEURON VE NEUROGLIA

    Sinir sisteminin asıl bölümünü sinir hücreleri ve bu hücrelerin uzantıları oluşturur. Uzantıları ile birlikte bir sinir hücresine Neuron (Neurocyt) adı verilir. Sinir hücresi, yani Neuron’un iki tür uzantısı vardır. Bunlardan bir bölümü çok sayıdadır, kısadırlar ve Dendrit adını alırlar. Bunlar sinir hücrelerini birbirine bağlarlar (Sinaps). Sinir hücresinin diğer tür uzantısı tektir, uzundur ve Neurit yada Axon olarak tanımlanır. Bunların birçoğu bir araya gelerek kadavralarda gördüğümüz ve sinir olarak tanımladığımız oluşumları meydana getirirler ve organlarla merkezi sinir sistemi arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Gerek şekil ve büyüklük, gerekse uzantılarının sayısı bakımından çok çeşitli sinir hücresi vardır. Yalnız şu kadarını burada belirtelim ki gerek insan ve gerekse diğer memelilerde en çok görülen sinir hücresi türü Multipolar (çok uzantılı) sinir hücreleridir.Tüm sinir hücreleri uzantıları ile birbirleriyle birleşirler ve vücutta hiçbir yerde kesintiye uğramayan, hücre ve uzantılarından ibaret bir ağ oluştururlar.
    Sinir hücreleri, Merkezi sinir sisteminde ve Periferik sinirler üzerindeki sinir düğümlerinde (Ganglion) bulunurlar. Bunlar Beyin ve Omurilikte değişik bölgeleri kapsarlar. Beyin ya da Omuriliğe bir kesit yaptığımızda değişik renkli iki katman görürüz. Bunlardan Gri renkli olarak görülen katmana Substantia grisea adı verilir. Substantia grisea’yı Pigment granüllerini kapsayan Neurocyt’ler oluşturur. Substantia grisea Beyinde Beynin Kabuk (Cortex) kısmı ile beyin içindeki Nucleus adını verdiğimiz çekirdek bölgelerinde görülür. Yani Beyindeki sinir hücreleri bu söylediğimiz bölgelerde kümelenir. Medulla spinalis’te Substantia grisea organın merkezinde yer alır.

    İkinci katman beyaz renklidir ve Substantia alba adını alır. Bu, Cerebrum’da içte, Medulla spinalis’te ise dışta bulunur ve Miyelinli sinir uzantıları tarafından oluşturulur.

    Sinir hücrelerinin uzun uzantıları, yani Axon’ları (Neurit) Periferik sinirleri oluştururlar.

    Axon’ların etrafı miyelin denilen bir madde ile sarılmıştır. Tüm sinirlerde az yada çok miyelin katmanı vardır ve bu sinirlerin beyaz renkli görünmesine neden olur.

    Miyelin katmanının başlıca görevi, Axon’ları izole etmek ve ilettiği uyarıların komşu Axon’lara geçmesini engellemektir.

    Otonom sinir lifleri az miyelinlidir ve bunun için bu sistemde uyarılar daha geniş bir bölgeye yayılırlar.

    Embriyonal hayatta tüm sinirler miyelinsizdir ve belirli bir süreç içinde, değişik sinirler değişik zamanlarda miyelin katmanına sahip olurlar.

    Miyelinsiz liflerin de az çok fonksiyonlarını yapabilmelerine karşın, asıl anlamlı fonksiyonlar miyelin katmanı tam olarak şekillendikten sonra olabilmektedir. Örnek olarak Buzağı ve Tay gibi hayvan yavrularını gösterebiliriz. Bunlar doğduktan sonra hemen hareket edebilirler, çünkü bunlarda miyelin katmanı İntrauterin hayatta şekillenir. İnsanda ise miyelin katmanı doğumdan sonra şekillenmeye başlar ve bu insan yavrusu da çok daha sonra hareket yeteneğini kazanır.

    Periferik sinir lifleri organlarda değişik biçimlerde sonlanırlar. Genel prensip, tüm sinir sonuçlarında miyelin katmanının kaybolması ve temas yüzeyinin artmasıdır.

    Tüm zarlarından kurtulan Axon, Neuofibrilleri ile hücrelere sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlar.

    Afferent sinir lifleri zarlarını kaybettikten sonra ilgili organlarda bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikçikler epitel dokusunda hücreler arasına sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlarlar.

    Değişik biçimlerde oluşan bu ağlardan çıkan sinir uçları Ağrı, Sıcaklık gibi duyuları alırlar (Receptor).

    Motor lifleri ise kas lifleri arasına sokulur ve bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikler de kas liflerine sokulurlar. Bunların Periferik uçlarında da Effector denilen oluşumlar vardır.

    Otonom sisteme ait sinir lifleri ise hücreler üzerinde Terminal Retikulum denilen ince bir ağ oluştururlar. Neurofibrilleri de hücrelerin sitoplazması ile birleşirler.

    Her sinir, birbirine paralel olarak seyreden çok sayıda Axon’dan oluşmuştur. Her bir sinir ipliğini Endoneurium adı verilen bağ dokusal bir kılıf sarar.

    Bunların birçoğu da bir demet oluşturur ve Perineurium adı verilen zarla, nihayet bu demetlerin de birleşmesi ile oluşan sinir Epineurium denilen bir kılıfla sarılır.

    Bağ dokusal bu üç kılıf birbiri ile ilişkilidir ve sinirin beslenmesi ile ilgili damarları da sinirin en iç bölümüne kadar ulaştırırlar.

    NEUROGLIA

    Merkezi sinir sisteminin önemli bölümünü Neuroglia denilen bir hücre türü oluşturur. Neuroglia, diğer dokularda bağ dokunun yaptığı görevi yapar.

    Sinir hücrelerinin ve uzantılarını sararak onları izole eder ve ara doku görevini yüklenir. Bu da sinir dokusu gibi Ektoderm’den orijin alır.

    Sinir hücrelerinin beslenmesinde ve metabolizmasında çok önemli rol oynar. Aynı zamanda, bağ dokusunun diğer organlarda yaptığı şekilde, yıpranmış sinir hücrelerinin yerini Neuroglia hücreleri çoğalarak kapatır ve Neuroglia cicatrix’lerini oluşturur.

    Sinir ganglion’larında, Merkezi sinir sisteminden farklı olarak, ara doku Neuroglia yerine bağ dokudandır. Neuroglia, sinir hücreleri gibi Ektodermal orijinli olmasına karşın, sinir hücreleri gibi uyarı ve uyarılmalarla bir ilişkisi yoktur.

    SİNİR SİSTEMİ HÜCRELERİNDE DEGENERATION VE REGENERATION

    İnsan ve memeli hayvanların gelişkin nöronları tekrar bölünmezler ve yeni bir nöron meydana getirmezler. Eğer akson kesilirse nöron çeşitli Dejeneratif değişmelere uğrar. Örneğin, Medulla spinalis’teki bir Nöronun Aksonu kesilirse Nöron Kromatolizis’e uğrar ve Kromidal materyali kaybolur. Akson’un periferik kısmı dejenere olur. Miyelin kılıfı şişer ve parçalanır. Profilere Nörolemma hücreleri bu parçaları fagosite ederler. Nörolemma hücreleri bir kordon halinde kalırlar. Eğer aksonun nöyral ucu bir nöyrolemma kılıfına bağlanırsa kılıf içinde akson ilerlemeye başlar. İnsanda bir günde 1-2 mm. İlerleyebilir. Böylece Akson’un daha önce uyardığı organa ulaşabilir. Miyelin kılıfı oluşur. Fonksiyonun düzelmesi genellikle kısmidir, fakat tam değildir. Rejenerasyon ile birlikte bir miktar bağ dokusu da oluşur ve Akson özel sinir sonlanmalarına ulaşamaz.

    Bazen de tam bir fonksiyon geri dönüşü görülebilir. Bu durumla ilgili faktörler açıklanmamıştır.

    Bu anlattığımız Rejenerasyon yalnızca akson’ları Periferik sinirlere katılan nöronlar için geçerlidir. Akson’u M.S.S. içinde kalan nöronun aksonu zaten kesilmeye kolay kolay uğramaz. Kesilse bile Rejenerasyon olmaz.

    Bir sinir lifi, herhangi bir nedenle hücresinden ayrıldığı zaman, lifin Periferik parçası tüm fonksiyonel yeteneklerini kaybeder ve bir müddet sonra yok olur. Hücreden ayrılan sinir lifi bölümünde Axon ve Miyelin katmanı küçük küçük parçalara ayrılır ve kalıntılar Neuroglia hücreleri tarafından uzaklaştırılır.

    Akson’un hücreden ayrılması, ayrılma noktasının hücresine yakınlığı oranında hücrede de Degeneration’lara neden olur. Yani Akson hücrenin yakınından koparsa, hücrenin yok olmasına kadar varan değişiklikler olur.

    Yıpranan ya da yok olan hücrenin yenilenmesi işine Regeneration diyoruz. İnsanda doğumdan sonra sinir hücreleri çoğalma yeteneğini kaybederler. Yıpranan ve yok olan sinir hücrelerinin yerine yenisi konulamaz. Bunların yerini Neuroglia hücrelerinin yaptığı Cicatrix’ler doldurulurlar. İnsanın sinir hücrelerinde durumun böyle olmasına karşın aşağı sınıf hayvanlarda sinir dokusunda her zaman için Regeneration yeteneği vardır, hücreler çoğalabilir ve yıpranan kısımların yenilerini yapabilirler.

    İnsanda yalnız Akson’larda bir yenileme görülebilir. Bu Regeneration, Akson’ların bağlı kalan parçasının büyümesi ile olur. Bu olay kısaca şöyle olur. Akson ve Miyelin kılıfının kaybolması ile Akson’un en dışını saran Schwann kılıfı kalınlaşır, hücreleri büyür ve uzantıları ile birbirleriyle birleşerek sinir liflerinin yerini dolduran şeritler oluştururlar. Büngner şeritleri denilen bu oluşumlar hücre tarafındaki Akson’a kılavuzluk ederler ve Regeneration’da en önemli etkendirler. Şayet kesilen Akson’un Periferik parçası vücuttan tamamen ayrılmış ise bu tür bir Regeneration olamaz. Bu durumda Akson’un hücreye bağlı kalan kısmı birazcık büyür ve uçları Tümör benzeri kalınlaşır.

    SİNİR SİSTEMİNİN BÖLÜMLERİ

    Sinir sistemi, Anatomik ve Fonksiyonel olarak tümü ile bir bütündür ve ögelerinden herhangi birisinin görevini yapamaması tüm sistem üzerinde etkisini gösterir. Tümü ile koordineli çalışmak zorundadır. Ancak sinir sistemini bölümlere ayırarak incelemek, karmaşıklığı belirli ölçüde azaltmak ve öğrenim kolaylığı sağlamak bakımından yararlıdır.

    Sinir sistemi öncelikle Merkezi ve Periferik sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Systema nervosum centrale denilen Merkezi sinir sistemi, organizmanın gerek kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen değişikliklere karşı koordine bir şekilde cevap vermesini sağlar ve bu bakımdan faaliyetleri ayarlar.

    Merkezi sinir sistemi, Afferent sinirler yolu ile Periferden impulslar alır ve Efferent sinirlerle Perifere impulslar gönderir. Bu şekilde birbirinden uzak olan bölgelerin, belirli şartlar altında, fonksiyonel ilişkilerini ve kısımlar arasında sıkı bir işbirliği sağlar. Bu sistem Beyin (Encephalon) ve Medulla spinalis’i (Omurilik) kapsar. Bunlar Cavum cranii ve Canalis vertebralis içinde bulunurlar.

    Systema nervosum periphericum denilen çevresel (Periferik) sinir sistemi ile, Merkezi sinir sistemi dışında bulunan tüm sinirler ile sinir düğümlerini (Ganglion’ları) ve sinir ağlarını (Plexus’ları) içerir.

    Periferik sinirler, Merkezi sinir sistemi ile organlar arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Bu ilişki Afferent ve Efferent en az iki Neuron tarafından oluşturulur.

    Afferent neuron ile organlardan merkeze getirilen uyarılar merkezdeki hücrelere nakledilir. Bu hücrelerde uyarılar değerlendirilir ve organizma için en uygun olacak bir hareketin yapılabilmesi için harekete geçmesi gereken organlara Efferent yol ile iletilir.

    Sinir sistemi yukarıda belirttiğimiz morfolojik bölümlenme dışında fonksiyonel olarak da iki bölüme ayrılır. Bunlar Serebrospinal ve Otonom sistem olarak tanımlanırlar.

    Serebrospinal ya da Animal sinir sistemi, canlının yaşadığı ortamdan (çevreden) algıladığı uyarıları Kortikal merkezlere ileten, bu uyarımları değerlendirerek canlının isteğine uygun bir şekilde ilgili organlara gerekli impulsu veren bir sistemdir. Bu sistem, isteğe bağlı olan fonksiyonları yönettiği için, İstemli sinir sistemi adını da alır. Canlının çevre ile olan ilişkilerini düzenlediği içinde Oikotrop Sinir Sistemi olarak terimlenir (Oiko: ev, vatan, çevre).

    Serebrospinal sistem tarafından yönetilen birçok hareketler bazen kortikal merkezlere ulaşmadan daha aşağı merkezler tarafından idare edilirler. Bu daha ziyade çok yapılan hareketlerde görülür ve yüksek merkezlerin işinin hafifletilmesi içindir. Fakat gerektiğinde bu gibi hareketlere kortikal merkezler her zaman için müdahale edebilir ve kontrolü altına alabilirler. Bu gibi hareketlere otomatikleşmiş hareketler denir.

    Otonom sinir sistemi, canlının isteğine bağlı kalmaksızın bağımsız olarak çalışan bir sistemdir. Canlının kendi vücudunda olan ve doğrudan dışa aksetmeyen fonksiyonları yönetir. Bu fonksiyonlar, canlının maddi varlığı ve üreme ile ilgili olaylardır ve bunun için Yaşatkan sinir sistemi adını da alır. Vücudun kendisinde olup biten olaylarla ilgili olduğu için bu sisteme İdiotrop Sinir Sistemi de denilmiştir. (İdio :kendine özgü, özel). Bu sistemle yönetilen organların faaliyetlerine canlının karşı koyması olanaksızdır. Örneğin, kalbin çalışması, mide ve barsakların çalışması, metabolizma, iç ve dış salgı bezleri ile genital organların çalışması, sıcaklığın regülasyonu gibi bir çok önemli olaylar canlının isteği dışında bağımsız olarak çalışırlar.

    Özet olarak canlının büyümesi, beslenmesi ve çoğalması ile ilgili bu hareketlerle bitkisel yaşam arasında bir paralel görülmüş ve bu sisteme aynı zamanda Vegetativ (Bitkisel) Sinir Sistemi de denilmiştir.

    Otonom sinir sistemi genellikle vücutta olup biten olaylarla ilgilidir. Ancak dış etkilere karşı da tamamen ilgisiz değildir ve bazı olaylarda Serebrospinal sinir sistemi ile birlikte çalışmak zorundadır.

    Örneğin isteğe bağlı olarak çalışan iskelet kaslarının normalin üstünde çalışması durumunda bu kasların daha fazla besine ve oksijene gereksinimi vardır. Bunlar karşılanmadığı takdirde Serebrospinal sinir sistemi tarafından gelen tüm impulslara rağmen kaslar fazla enerji üretemediğinden çabuk yorulurlar. Böyle durumlarda Otonom sinir sistemi derhal devreye girer.

    Kasların fazla çalışabilmesi için kalbe fazla kan gelmesi, bunun içinde damarların genişlemesi, Glukozun kanda çoğalması için karaciğerde karbonhidrat metabolizmasının artması gereklidir.

    Bu söylenen son olaylar ancak otonom sinir sisteminin etkisi ile gerçekleşir. Bu basit örnekte de görüldüğü gibi otonom ve serebrospinal sistemler arasında sıkı bir işbirliği vardır ve bu iki sistem arasındaki ilişki normal sınırlar içinde seyrettiği sürece canlı kendisini iç ve dış uyarılara karşı en iyi şekilde ayarlayabilir. İki sistem arasındaki bu fonksiyonel ilişki embriyolojik ve anatomik bakımından da gözlenir. Her ikisi de aynı taslaktan orijin alırlar, ikisinin de çıkış merkezleri merkezi sinir sisteminde bulunur.

    Otonom sinir sistemi de Sempatik ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ayrıntılı bilgi Otonom sinir sistemi bölümünde verilecektir.

    GANGLIYONLAR

    Sinir sisteminin bölümlerini açıklarken, Periferik sinir sisteminin Ganglion’ları da kapsadığını belirtmiştik. Ganglion’lar Periferik sinirler üzerinde görülen ve sinir hücreleri kümesinden oluşan sinir düğümleridir.

    Mikroskobik olabildiği gibi 2 – 4 cm büyüklüğüne kadar ulaşabilen sinir düğümleri de vardır. Bağ dokudan bir kapsül ile sarılmışlardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi merkezi sinir sisteminde ara dokuyu Neuroglia hücreleri oluşturur.

    Ganglionlar sinir sisteminde bir ara merkez görevini yüklenirler. Bir kısmından bazı sinirler orijin alırlar Örneğin, sensibl ve sensorik sinirler, bir kısmında ise sinirler Neuron değiştirirler, Sinaps yaparlar. Örneğin, otonom sinirler gibi.

    Ganglion’lar üzerinde bulundukları sinirin karakterine göre Spinal, Sempatik ve Parasempatik ganglion’lar gibi gruplara ayrılırlar. Spinal ganglion’lar tüm spinal sinirlerin dorsal kökleri üzerinde bulunurlar ve sensibl sinir liflerinin hücrelerini kapsarlar. Ayrıca bazı Beyin sinirleri, Örneğin, V., VII., IX., ve X. çift beyin sinirleri üzerinde bulunan ganglion’lar da spinal ganglion karşılığı olarak kabul edilirler.

    Sempathik ganglion’lar, Truncus sympathicus üzerinde segmentel olarak sıralanan Ganglion’lar (Vertebral ganglion’lar) ile Sempatik sinirin inverve ettiği organlar yakınında bulunan ganglion’lar (Prevertebral ganglion’lar) içerir.

    Parasempatik ganglion’lar bazı beyin sinirleri üzerinde bulunurlar. Bunlar N. oculomotorius uzamında bulunan Ggl. ciliare, N. facialis uzamında bulunan Ggl. pterigopalatinum ile Ggl. submandibulare ve N. glossopharyngeus uzamında bulunan Ggl. oticum’ dur. Bu Ganglion’lar Parasempatik Efferent yolların Neuron değiştirdikleri Ganglion’lardır ve yalnız Parasempatik liflerle ilgilidirler.

    Ganglion’lar ayrıca komşu oldukları organların ismine örneğin, Ggl. coeliacum, Ggl. cervicale craniale, Ggl. mesenterium craniale gibi ve şekline örnek, Ggl. stellatum göre de isimler alırlar.

    Bir de Paraganglion dediğimiz oluşumlar vardır. Bunlar sempatik ve parasempatik paraganglion’lar olarak iki grup oluştururlar.

    SİNİR SİSTEMİNİN GELİŞMESİ

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde embriyonun sırt tarafında Ektoderma yaprağının kalınlaşmasından şerit şeklinde bir plak meydana gelir. Lamina neuralis adı verilen bu plak önde genişleyerek Lamina cerebralis’i oluşturur. Lamina cerebralis’ten beyin ve daha dar olan arka kısmından ise Medulla spinalis gelişir. Bir müddet sonra Lamina neuralis’in kenarları kalınlaşır ve Torus neuralis’i yapar. Torus neuralis’in ortasında meydana gelen oluğa Sulcus neuralis denir. Sulcus neuralis’in kenarları, yani Torus neuralis yükselmesine devam eder, gittikçe birbirine yaklaşır ve nihayet birbiri ile kaynaşarak Canalis neuralis denilen bir kanal meydana getirir.

    Canalis neuralis iki ucu delik bir boru şeklindedir. Bu deliklerden öndeki Neuroporus cranialis, arkadaki ise Neuroporus caudalis adını alır. Önce Neuropolus cranialis daha sonra Neuroporus caudalis kapanır ve böylece Canalis neuralis her tarafı kapalı bir boru şeklini alır. Ön uçta meydana gelen beyin kabarcığından daha sonra Encephalon meydana gelecektir.

    Boru şeklindeki taslağın kranial ucundaki beyin kabarcığının duvarlarından cerebrum, boşluğundan ise Beyin ventriculus’ları, geride düz boru şeklindeki taslağın duvarlarından Medulla spinalis, boşluğundan ise Canalis centralis gelişir. Beyin taslağı diğer tüm taslaklara oranla daha hızlı büyür. Bu nedenle embriyonun baş kısmı da daha çabuk büyür.

    Archencephalon adını da alan beyin kabarcığı, Transversal iki boğumlanma ile üç bölüme ayrılır.

    1.Prosencephalon – arkadadır. (Ön beyin)
    2.Rhombencephalon – öndedir (Yamuk beyin)
    3.Mesencephalon – ikisi arasında kalmış durumdadır. (Orta beyin ) denir.

    Bu 3 bölümden Prosencephalon ve Rhombencephalon, Transversal birer olukla tekrar boğumlanırlar. Böylece birbiri arasında bulunan ve birbirine bağlanan 5 bölüm meydana gelir. Prosencephalon’un boğumlanması ile Telencephalon (Uç beyin) ve Diencephalon (Ara beyin), Rhombencephalon’un boğumlanması ile de Metencephalon ve Myelencephalon gelişir.

    Rhombencephalon ile Mesencephalon arasındaki geçit bölgesine Isthmus rhombencephali denir.

    Telencephalon, memeli hayvanlar ve kuşlarda diğer kısımlara oranla oldukça fazla büyür ve Diencephalon ile Mesencephalon’u dorsal ve yan taraflardan tamamen kapatır. Aynı şekilde Metencephalon da hızlı bir gelişme göstererek Myelencephalon’u dorsalden kapatır.

    Beyin taslağının söylenen 5 bölümünden oluşan beyin kısımları ve kapsadıkları beyin oluşumları kısaca şöyle şematize edilebilir.

    A.Prosencephalon (Ön beyin)

    1.Telencephalon (Uç beyin, son beyin): Hemispherium’lar, Corpus callosum’un lateral kısmı, Corpus striatum, Columna fornicis, Basal ganglion’lar Rhinencephalon, Venriculi laterales.

    2. Diencephalon (Ara beyin): Thalamus, Corpus pineale, Tegmen ventriculi tertii, Hypophysis, Corpus mamillare, Tuber cinereum, Infudibulum, Chisma opticum, Tractus opticus.

    B.Mesencephalon (Orta beyin)

    1. Mesencephalon: Crus cerebri, Tectum mesencephali, Tegmentum mesencephali, Substantia nigra, III. ve IV. Beyin sinirlerinin çekirdekleri, Aquaeductus mesencephali.

    C. Rhombencephalon (yamuk beyin)
    Isthmus rhombencephali : Velum medullare rostale, Crura cerebelli rostralia.

    1. Metencephalon (ard beyin): Pons, Cerebellum, V. Beyin siniri.

    2. Myelencephalon (ilik beyin): Medulla oblongata, Brachia cerebelli caudalia, Tegmen fossa rhomboidea, Ventriculus quartus, VI., VII., VIII., IX., X., XI. ve XII. Beyin sinirleri.

    Pratikte büyük beyin olarak ifade edilen oluşumu Prosencephalon ile Mesencephalon, küçük beyini ise Cerebellum temsil eder.

    MERKEZİ – SANTRAL SİNİR SİSTEMİNİN ZARLARI – MENINGES

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde Encephalon ve Medulla spinalis’in taslakları Meninx primitiva denilen mezenşimal tek bir zar ile sarılmışlardır. Meninx primitiva bir müddet sonra iç ve dış olmak üzere iki katmana ayrılır. Ectomeninx adını alan dış katman daha kalın ve daha sağlam olup tekrar iki katmana ayrılır. Bunlardan dıştaki katman Cavum cranii ve Canalis vertebralis’i sınırlandıran kemiklerin Periost’unu oluşturur. Ectomenix’in iç katmanından ise Dura mater (Pachimeninx) gelişir. Periost’u oluşturan katman ile Dura mater arasında kalan aralığa Cavum extradurale (Spatium epidurale), bu aralıkta bulunan vena’lara da Venae extradurales denir. Beyin taslağını saran Dura mater (iç katman) ile Periost’u oluşturan dış katman daha sonra birleşirler ve Dura mater encephali denilen tek bir zarı oluştururlar. Bu iki yaprağın yapışması sonucunda arada bulunan Cavum extradurale de kaybolur. Cavum extradurale’de bulun ana Venae extradurales ise belirli bölgelerde toplanarak Sinus durae matris’i meydana getirirler. Canalis vertebralis içerisinde Medulla spinalis taslağını saran Dura mater Periost ile birleşmez ve bu bölgede iki zar arasındaki Cavum extradurale devamlı açık kalır. Aralıkta bulunan venalar ise Plexus vertebralis internus’u oluştururlar.

    Meninx primitiva’nın iç yaprağı olan Endomeninx, daha incedir. Bu katmandan Merkezi sinir organlarının ince zarı, Leptomeninx meydana gelir. Leptomeninx de dışta Dura mater’e komşu olan Arachnoidea ile içte sentral sinir organlarına yapışık olan Pia mater’e ayrılır.

    Dura mater ile Arachnoiea arasında bulunan dar aralığa Cavum subdurale denir. Son yapılan araştırmalara göre bu aralık Postmortal olarak şekillenir. Ölümden önce bu iki zar birbiri ile birleşmiştir.

    Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Pia mater ile Arachnoidea’yı birbirine bağlayan ve damarlar da kapsayan ince bağdoku uzantıları Cavum subarachnoideale’yi çok sayıda küçük bölmelere ayırırlar. Birbirleri ile ilişkili olan küçük bölmeler içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen sıvı bulunur.

    Çeşitli etkilere karşı son derece duyarlı olan Merkezi sinir organlarının bu şekilde her tarafın bir sıvı katmanı ile sarılmış olması, dıştan gelebilecek mekanik etkilere karşı korunmasında ve etkilerin azaltılmasında çok önemlidir. Aynı zamanda sıcaklığın korunması ve merkezi sinir organlarında iç basınç arttığı takdirde, basıncın doku üzerindeki etkisini azaltma bakımından Liquor cerebrospinalis çok önemli rol oynar. Cavum subarachnoidale ile Cavum subdurale arasında herhangi bir iletişim – communication yoktur. Ancak Cavum subarachnoidale, dolayısıyle Liqour cerebrospinalis, Apertura lateralis ventriculi quarti (Foramina Luscka) ile Apertura mediana ventriculi quarti (Foramen Magendii) denilen delikler aralığı ile 4. Beyin ventriculus’u ile ilişkide bulunur. Böylece Beyin ve Medulla spinalis her taraftan bir sıvı katmanı ile sarılmış durumdadır.

    Canalis vertebralis bölgesinde Dura mater, kanalın iç yüzünü örten Periost’tan Spatium epidurale denilen bir boşlukla ayrılmıştır.

    Şimdi bu zarları ayrı gözden geçirelim.

    1.PIA MATER

    Son derece ince, damardan zengin, beyin ve Medulla spinalis’in tüm yüzeyini örten bağdokudan bir zardır. Arachnoidea ile birlikte merkezi sinir organlarının yumuşak örtüsünü, Leptomeninx’i şekillendirir. Pia mater’i altındaki sinir dokusundan ayıran ve Glia hücrelerinin uzantılarından oluşmuş olan ince bir katman vardır. Bu katmana Membrana limitans gliae superficialis denir.

    Pia mater’de bulunan damarlar merkezi sinir organlarının içine sokulurken hem Pia mater’i, hem de Membrana limitans gliae superficialis’i birlikte sürüklerler. Böylece damarların çevresinde Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) ile ilişkide olan ve Wirchow-Robin aralığı denilen çok dar aralıklar oluşur. Bu şekilde damarların etrafını saran Pia mater ve Membraba limitans bazı maddelerin kandan Liquor cerebrospinalis’e, dolayısıyla sinir dokusuna geçmesine engel olur ve bir süzgeç görevini yaparlar.
    Pia mater taşıdığı çok sayıda kan damarları sayesinde merkez organlarının beslenmesinde önemli rol oynar. Beyin ve Medulla spinalis’in tüm Sulci ve Fissura’ları içine girer.

    Pia mater, örttüğü merkezi sinir organın bölümüne göre iki kısımı vardır.

    1.Pia mater encephali
    2.Pia mater spinalis

    II. ARACHNOIDEA

    Damardan fakir, ince, bağdokusal bir zardır. Pia mater ile birlikte Leptomeninx’i şekillendirmiştir. Beyin ve Omurilik üzerinde bulunan girinti ve yarıkların içerisine girmeksizin bunların üzerinden atlayarak geçer. Dura mater ile arasında kalan boşluğa Cavum subdurale, Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa da Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Bu zarda Omurilik ile beyni sardığına göre Arachnoidea spinalis ve Aracnoidea encephali olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.ARACHNOIDEA SPINALIS

    Pia mater ile birlikte Medulla spinalis’i saran ince duvarlı, boru şeklinde bir oluşumdur. Median hat üzerinde, özellikle dorsal tarafta Pia mater ile Arachnoidea arasında seyreden iplik şeklinde oluşumlar (Trabeculae) görülür. Bunlar yer yer sıklaşarak sünger benzeri boşluklar oluştururlar. Cavum subarachnoidale içerisinde Liquor cerebrospinalis bulunur. Cavum subarachnoidale, Medulla oblangata’nın Medulla spinalis’e geçit bölgesi, yani Spatium atlantooccipitalis bölgesiyle Conus medullaris ve Filum terminale internum, yani Spatium lumbosacralis bölgesinde geniştir. Bu bölgelerde Occipital ve Lumbal punction yapılır ve klinik tanı için Liquor cerebrospinalis alınır.

    2. ARACHNOIDEA ENCEPHALI

    Bu zar beyindeki Gyri’ler üzerinde Pia mater ile kontakt halindedir. Buna karşın bazı yerlerde, özellikle Cerebellum ve Medulla oblongata, Cerebrum ve Cerebellum arasında oldukça geniş aralıklar bırakır.

    Cisterna subarachnoidalis denilen bu aralıklar bulundukları yerlere göre Cisterna vermis cerebelli, Cisterna corporis callosi , Cisterna medulla oblongata, Cisterna pontis, Cisterna intercruralis, Cisterna basilaris ve Cisterna chiasmatis adlarını alırlar. Bunlardan en büyüğü Cisterna cerebellomedullaris’tir ve Atlantooccipital punction ile Liquor cerebrosponalis’in alındığı yerdir.

    Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen bir sıvı tam saydam ve içinde hemen hemen şekilli element bulunmayan bir sıvıdır.

    Liquor cerebrospinalis’in büyük bir bölümü Ventriculus lateralis’lerdeki Plexus choroideus’lar tarafından salgılanır. Buradan Foramen interventriculare yolu ile Ventriculus tertius’a, buradan da Aquaductus mesencephali yolu ile Ventriculus quartus’a ulaşır.

    Ventriculus quartus’tan da Medulla spinalis’in Canalis centralis’ine ve Plexus choroideus ventriculi quarti üzerindeki Apertura lateralis ventriculi quarti ve Apertura mediana ventriculi quarti adındaki delikler aracılığı ile Cavum subarachnoidale’ye geçer.

    Açıklanan şekilde salgılanan ve Cavum subarachnoidale’de dolaşan sıvı, Arachnoidea’dan Vena sinus’larına giren Villi arachnoidales ile kana geri alınır.

    Normal durumda salgılanan ve resorbe olan miktar eşit olduğundan sıvının miktarı ve basıncı sabittir.

    Liquor cerebrospinalis her şeyden önce merkezi sinir sistemi için mekanik bir koruyucudur. Aynı zamanda beyinde arteriyel ve venöz damar sistemleri arasındaki hidrostatik basıncı dengeler ve metabolizmada görev alır. Pratik uygulamada Lumbal punction ile alınan serebrospinal sıvının fiziksel özellikleri ve bileşimi saptanarak klinik teşhis bakımından önemli tanılar konulabilir. Yine aynı yolla az bir miktar Liquor serebrospinalis çekildikten sonra yerine narkotik bir eriyik enjekte edilerek Lumbal anestezi sağlanır. Beyin basıncı arttığı hallerde basıncı azaltmak amacı ile yine buraya punction yapılır.

    III. DURA MATER – PACHYMENINX

    Dura mater (Pachymeninx), diğer iki zarla birlikte merkezi sinir sistemini en dıştan sarar. oldukça sağlam, sert, kalın ve damardan fakir fibroz bir zardır.

    Arachnoidea ile arasında Cavum subdurale adı verilen bir boşluk bulunur. Bu zar da diğer iki zar gibi beyin ve omuriliği sardığına göre, Dura mater encephali ve Dura mater spinalis olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.DURA MATER ENCEPHALI

    Beyin taslağını saran ve iki katmandan ibaret olan Ectomeninx daha sonra kaynaşır ve tek bir zar halinde Dura mater encephali’yi oluşturur. Dura mater encephali, hem kafatası kemiklerinin beslenmesini sağlayan Periost, hem de beyni koruyan ve sarsılmadan yerinde durmasını sağlayan destek görevini yüklenir.

    Aracnoidea’dan Cavum subdurale denilen mikroskobik bir boşlukla ayrılır ve ona yalnız kan damarlarıyla bağlanır.

    Dura mater encephali, kafatası kemiklerinin iç yüzüne bağ dokusal elastik lifler ve damarlarla bağlanmıştır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi böylelikle kafatası kemiklerinin aynı zamanda Periost’unu oluşturur. Bu bağlantı, Tentorium cerebelli osseum, Crista petrosa, Crista galli, Crista sagittalis interna gibi çıkıntılı kısımlarda çok sıkıdır.

    Dorsal ve yanlarda kafatası kemiklerine daha gevşek bir şekilde bağlanır ve yerinden kolaylıkla ayrılabilir. Beyinden çıkan sinirler kısa bir mesafede Dura kılıfı ile sarılmış olarak giderler ve bu şekilde de Beyin, kafatası çevresine tespit edilmiş olur. Beynin asıl tespit işini yüklenen ve Dura mater encephali’nin yapmış olduğu üç önemli oluşum vardır. Bunlar,

    1.Falx cerebri,
    2.Tentorium cerebelli mebranaceum,
    3.Diaphragma sellae turcicae’dır.

    FALX CEREBRI

    Orak şeklinde bir Dura dublikatörüdür ve iki beyin hemisferi arasındaki Fissura longitudinalis cerebri içine girer. Konveks olan dorsal kenarı Crista galli ve Crista sagittalis interna’ya yapışarak Tentorium osseum’la kadar gider ve burada Tentroium cerebelli membranaceum’a birleşir. Serbest olan ventral kenarı konkavdır ve Corpus callosum’a yakınlığı türler arsında ayrımlar gösterir.

    Falx cerebri’nin iki yaprağı arasında sinus sagittalis yer alır. Falx cerebri, hemisferleri yerinde tespit eden bir oluşumdur.

    TENTORIUM CEREBELLI MEMBRANACEUM

    Dura mater encephali’nin büyük beyin ile küçük beyin arasındaki Fissura transversa cerebri’nin içine gönderdiği bir Dura dublikatörüdür.

    Falx cerebri’ye, transversal olarak bulunan at nalı şeklinde bir oluşumdur.

    Tentorium osseum, Protuberantia occipitalis interna’ya bağlanır ve Crista petrosa boyunca kafatası tabanına kadar uzanır. Kuvvetli konkav olan ventral kenarı Tectum mesencephali yakınlarına kadar gelir. Bu oluşumun iki yaprağı arasında Sinus transversus bulunur.

    DIAPHRAGMA SELLAE TURCICAE

    Dura mater encephali’nin Dorsum sella ya da Fossa hypophysialis’in kenarlarından Hipofiz bezinin üzerine atlamasıyla şekillenen ve bu bezi beyinden ayıran bir oluşumdur. Bu bölgede Dura mater encephali, iki yapraklı durumunu korumaktadır. Öyle ki Hipofiz bezi Dura’nın iki yaprağı tarafından oluşturulan bir kese içinde yer alır. Bölmenin ortasında Foramen diaphragmaticus denilen bir delik vardır. Bu delikten Hipofizin sapı geçer ve Hipofizi beyine bağlar.

    1.DURA MATER SPINALIS

    Dura mater encephali’nin aksine iki yapraklıdır.

    1. Dura mater periostalis (Lamina externa)
    2. Dura mater meningalis (Lamina interna)

    Dura mater periostalis (Lamina externa), Canalis vertebralis’in iç yüzüne yapışmıştır ve omurların Periost’unu oluşturur. Bu iki yaprağı birbirinden ayıran boşluğa Cavum interdurale (Spatium interdurale, Cavum epidurale) denir. Bu boşluğu yağ ve gevşek bağ dokusundan ibaret bir kitle doldurmuştur. Bu kitle, Columna vertebralis’in hareketleri sırasında, Medulla spinalis’i koruyucu bir yastık görevi yapar.

    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ – SYSTEMA NERVOSUM CENTRALE – M.S.S.

    M.S.S. Beyin ve Medulla spinalis’ten oluşmuştur. Beyin 14 milyar Nöron içerir ve erişkin insanda yaklaşık 1300 gramdır. Beyin,

    1.Cerebrum,
    2.Diencephalon,
    3.Caudex,
    4.Cerebellum’dan oluşmuştur.

    CEREBRUM

    Kafatasının büyük bir bölümünü işgal eder. Corpus callosum denen bir beyaz cevher köprüsü ile birbirine bağlı iki Hemisfer’den oluşur. Cerebrum’un yüzeyini 2-4 mm kalınlığında ve çoğu yerde 6 katmandan oluşmuş Gri cevher katmanı yapar. Buna Cortex cerebri adı verilir. Cortex cerebri ceviz içi gibi bir takım kıvrımlar ve yarıklar içerir. Kıvrımların her birine Gyrus adı verilir. Yarıklara Sulcus veya Fissura denir. Hemisfer’leri birbirinden ayıran Sagittal konumdaki yarığa Fissura longitudinalis denir.

    Her Hemisfer, Fissura ve Sulcus’lar tarafından 4 loba ayrılır. Sulcus centralis, Frontal lobu Parietal lobdan ayırır. Sulcus centralis’in önünde Gyrus precentralis bulunur. Burası primer motor alandır. Sulcus centralis’in arkasındaki Gyrus postcentralis, primer duyu alanıdır. Koku duyusu ile ilgili alanlar, konuşmanın motor alanı (Brocca), emosyonel, sosyal davranış ve entellektüel zeka merkezleri Frontal lobda yer alır. Temporal lobda işitme merkezi (Heschl) ve konuşmanın duyu alanı (Wernicke), Oksipital lobda görme alanı bulunur. Kortekste bazı alanlar bilgilerin yorumlandığı ve entegre edildiği Assosiasyon alanlarıdır.

    Beyin korteksinin her kısmına impulslar gelmekte ve buralardan impulslar çıkarak başka yerlere gitmektedir. Buna göre, korteksin her bölgesi, Afferent yolların sonu ve Effrent yolların başlangıcıdır. İmpulslar hem gri cevherde hem de beyaz cevherde seyreden Assosiasyon lifleri boyunca yayılarak korteksin çeşitli bölgeleri ve merkezleri arasında bağlantıları sağlarlar. Serebral korteks, duygu, irade, hafıza, zeka, muhakeme yaratıcılık gibi fonksiyonlardan sorumludur. Ayrıca iskelet kaslarının motor aktivitelerini düzenler.

    BAZAL GANGLIYONLAR

    Bazal gangliyonlara, Nucleus caudatus, Putamen ve Globus pallidus dahildirler. İlk ikisi beraberce (Nucleus caudatus ve Putamen), Corpus striatum’u meydana getirirler. Bazı otoriteler Corpus subthalamicum, Nucleus ruber ve Substantia nigra’yı da bazal gangliyonlara dahil ederler.

    Cortex cerebri’si iyi gelişmemiş hayvanlarda, Örneğin Reptiliae (Sürüngenler) ve Kuşlarda, bazal gangliyonlar beyinin öteki bölgelerine oranla büyüktürler.

    Nucleus caudatus, Cortex cerebri’nin 2 S, 4 S ve 8 S alanlarında sinirler alır. Bu bölgeler inhibe edici bölgelerdir. İnhibe edici impulslar, Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e gelirler ve burasını inhibe ederler. Putamen ise Cortex cerebri’nin 4 ve 6 numaralı alanlarından sinirler alır. Bu alanlar eksite edici (uyarıcı) alanlardır. Putamen, yine Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e sinirler göndererek burasını eksite eder.

    Globus pallidus, Nucleus caudatus ve Putamen’den aldığı impulsları Formatio reticularis’ten başka Thalamus, Hypothalamus, Nucieus ruber ve Beyin köküne gönderir.

    Nucleus caudatus ve Putamen en çok Cortex cerebri’den Afferent sinirler alırlar ve Globus pallidus ve Substantia nigra’ya Efferent sinirler gönderirler. Nucleus ruber ise bütün bazal gangliyonlardan Afferent sinirler alır, fakat bunlara Efferent sinirler göndermez. Nucleus ruber’den Efferent sinirler Thalamus, Formatio reticularis, Inferior olive ve Omuriliğe giderler.

    Buna göre Nucleus caudatus ve Putamen bazal gangliyonların alıcı istasyonları, Globus pallidus ve Nucleus ruber ise verici istasyonları gibi iş görmektedirler.

    DIENCEPHALON

    Cerebrum’un hemen altında yerleşmiş ve 3 kısımdan oluşmuştur. Bunlar,

    1.Epithalamus,
    2.Thalamus,
    3.Hypothalamus tur.

    Epithalamus, III ventrikülün tavanında yer alır. Koku ile ilgili serebral korteks alanlarıyla bağlantı kurar.

    Thalamus, Diencephalon’un en büyük parçasıdır. İki oval gri cevher kitlesi içerir. Bu kitleler birbirine Massa intermedia ile bağlanmışlardır ve III. ventrikülün lateral duvarını oluştururlar. Koku duyusu dışında bütün duyular kortikal merkezlere gitmeden önce Ana istasyon durumundaki Thalamus’a uğrarlar.

    Thalamus bu duyuları inceler, bir seçim yapar ve korteks arasında Radiatio thalamocorticalis denilen karşılıklı bağlantılar aracılığıyla korteks’e iletir. Thalamus duyular için bir süzgeç görevi gördüğü için dikkatin toplanmasını sağlar. Thalamus düzeyinde duyular ilkel bir şekilde algılanabilirler. Örneğin birey elindeki bir nesnenin farkında olabilir. Ancak nesnenin şekli, ağırlığı ve sıcaklığı hakkında bir yorum yapamaz.

    Hypothalamus, Thalamus’un altında III. ventrikülün döşemesini oluşturur. İç organlardan, koku mukozasından, serebral korteks’ten ve Limbik sistemden çok sayıda lifler alır. Hipofiz bezi ile bağlantıları vardır. Hypothalamus Otonom sinir sisteminin üst merkezi gibi görev yaptığı için, kalp atım hızı, sindirim refleksleri ve sidik kesesinin kontraksiyonu gibi birçok visseral işlevleri düzenler. Sinir sistemi ile Endokrin sistemi arasında bağlantı kurar. Hypothalamus’taki bazı hücre gruplarının yaptıkları hormonlar kan yoluyla Hipofiz bezinin ön bölümüne (Adenohipofiz) ulaşır ve oradaki hormonların yapım ve salgılanmasını uyarırlar.

    CAUDEX – BEYİN SAPI – BEYİN KÖKÜ

    Cerebrum’u Medulla spinalis’e bağlar.

    1.Mesencephalon,
    2.Pons,
    3.Medulla oblangata’dan oluşmuştur.

    Mesencephalon, Diencephalon ve Pons arasında uzanır. Ön kısımda yer alan Pedunculus cerebi’ler serebral korteks ve Medulla spinalis arasında uzanan lifler içerirler. Arka kısmında bulunan 4 kabartıdan (Tectum mesencephali) üsteki ikisi görme, alttaki ikisi işitme refleksleri ile ilgilidirler.

    Pons, Medulla spinalis ve diğer beyin kısımları arasında bir köprü gibidir. Bu bağlantıları enine ve uzunlamasına lifler aracılığıyla sağlar. Enine lifleri Cerebellum’u devreye sokar. Uzunlamasına seyredenler, Medulla spinalis ve Medulla oblongata ile daha üst merkezleri birbirine bağlayan motor ve duyu lifleridir.

    MEDULLA OBLONGATA

    Medulla spinalis’in yukarı doğru devamıdır. Foramen magnum ile Pons arasında uzanır. Medulla oblongata’nın beyaz cevherini Medulla spinalis’ten yükselen (Ascendens) veya Medulla spinalis’e inen (Descendens) Traktuslar oluşturur. Serebral korteks’ten başlayıp aşağıya inen Piramidal yollar burada çaprazlaşırlar. Medulla oblongata’da özellikle Vejetatif (Vegetative) fonksiyonların merkezlerinin bulunduğu yerdir. Vejetatif fonksiyon deyince hem bitkilerde hem de hayvanlarda mevcut olan yaşamsal fonksiyonlar kastedilir.

    Vejetatif fonksiyonlara
    1.Solunum,
    2.Sindirim,
    3.Dolaşım,
    4.Sekresyon,
    5. Üreme (Reprodüksiyon),
    6.Absorpisyon dahildirler.

    Solunumla ilgili olarak solunum merkezleri, sindirimle ilgili olarak çiğneme, yutma, tükürük bezlerinin salgı yapmaları ve kusma refleks merkezleri, dolaşımla ilgili olarak vazomotor ve kalp çalışmasını, kan basıncını ayarlayan merkezler hep beyin kökünde yer almışlardır. Ayakta durma ve vücudun vaziyet alması ile ilgili reflekslerin merkezleri de beyin kökündedir.

    10 çifti beyin kökünden çıkan ve 2 çifti Cerebrum’un uzantısı olarak kabul edilen 12 çift kafa siniri vardır. Bunlar, Roma rakamlarıyla 1’den 12’ye kadar numaralanırlar. Numaraları yukarıdan aşağıya çıkış düzeylerini gösterir.

    Buna göre kafa çifti sinirleri şöyle sıralanır.

    I. N. Olphactorius : Koku siniridir.
    II. N. Opticus : Görme ile ilgilidir.
    III. N.Oculomotorius : Göz kasları ve refleks ile ilgilidir.
    IV. N.Trochlearis : Göz kasları ile ilgilidir.
    V. N. Trigeminus : Yüz derisi ve çiğneme kaslarına dağılır.
    VI. N. Abducens : Göz kasları ile ilgilidir.
    VII. N. Facialis : Yüzün mimik kaslarını innerve eder.
    VIII.N. Vestibulocochlearis : İşitme ve denge ile ilgilidir.
    IX.N.Glossopharyngeus : Tat duyusunu alır.
    X.N.Vagus : Karın ve Thoraks içi organlarına dağılan motor ve duyu dalları vardır.
    XI.N.Accessorius : Trapezius ve Sternomastoideus kaslarını innerve eder.
    XII.N.Hypoglossus : Dil kaslarına dağılır.

    CEREBELLUM

    Cerebellum, kafatası boşluğunun arka kısmı içine oturmuş ve Cerebrum’dan Tentorium cerebelli ile ayrılmıştır. Ortada Vermis denilen, kıvrılmış bir kurda benzeyen kısım ile birleştirilmiş iki Hemisfer’den oluşmuştur. Dış yüzeyi enine seyreden birçok paralel çizgilerle küçük enine katlantılara ayrılmıştır. Folia cerebelli adı verilen bu katlantılar, Cerebellum yüzeyi boyunca kesilmeden devam ederler. Cortex cerebelli de bu yarıklardan içeri sokulduğu için, Median hatta yapılan bir sagittal kesitte beyaz cevher bir ağacın dallanması şeklinde görünür. Bu görünüşe Arbor vitae cerebelli (Beyiciğin Yaşam Ağacı) denir.

    Cerebellum’un fonksiyonu kasların çalışmadaki koordinasyonu sağlamaktadır. Cerebellum’un gelişme açısına göre kısımları, Archicerebellum, iç kulaktan gelen bilgilere göre kas tonusunda değişiklikler yaparak vücudun dengesini ve göz hareketlerini ayarlar. Nispeten yeni kısımları (Paleocerebellum) bütün vücuttaki kas ve tendonlardan Proprioseptif dokunma ve basınç duyularını alır. Cevaplarıyla kas tonusunu değiştirerek harekette sinerjik etkiyi düzenler. Hareketlerin istenilen düzen içinde yapılabilmesi için bu etki çok önemlidir. Yeni kısımlar Neocerebellum hareketlerin yumuşak istenilen düzen içinde, koordineli olarak çalışmasını sağlar. Cerebellum olmadan, kasların kasılmasında bir düzensizlik ortaya çıkar. Kısacası Cerebellum, doğrudan doğruya kasa emir vermemesine karşın, motor merkezlerin emirlerini değiştirerek veya yeniden düzenleyerek hareketlerin uyum içinde yapılmasını sağlar.

    MEDULLA SPINALIS

    Vertebral kanal içerisinde, Foramen magmun ile L-2. vertebra arasında Medulla oblangata’nın devamı olarak uzanır. Yaklaşık 45 cm uzunluğundadır.

    Conus medullalaris denilen koni şeklinde bir uç ile sonlanır. Bu koninin ucundan Filum terminale denilen bir fibröz iplik 1.Coxygeal segmentin arkasına yapışır.

    Medulla spinalis 31 segment içerir. Her segment bir çift spinal sinirin çıktığı bölgedir.

    Medulla spinalis düz bir silindir şeklinde değildir. C-3. – T-2. segmentler arasında Intumescentia cervicalis T-9. Conus medullaris arasında Intumescentia lumbosacralis denilen iki belirgin kalınlaşma gösterir.

    Medulla spinalis’te gri cevher içte, beyaz cevher dışta yerleşmiştir. Kesitlerde gri cevher H harfi şeklinde görülür. H’nin ön kollarına Cornu anterior – Ön boynuz, arka kollarına Cornu posterior – Arka boynuz denir.

    Gri cevher bütün Medulla spinalis boyunca, sütun şekilli bir kitle oluşturur. Bu nedenle Columna terimi de kullanılabilir.
    Ön boynuzda kasları innerve eden motor hücreler, arka boynuzda ise duyu hücreleri bulunur. Motor ve duyu hücrelerinden başlayan lifler bir Radix anterior-Ön kök ve Radix porterior-Arka kök yaparlar. Ön ve arka köklerin Foramen intervertebralis dışında birleşmesiyle spinal sinir oluşur. Bu nedenle bir spinal sinirde hem motor hem de duyu lifleri bir arada yer alır.

    Arka kök üzerinde her bir spinal sinir için bir spinal gangliyonda yaparlar (Bell-Magendie Kanunu). Cornu anterior ve Posterior enine bir gri cevher kitlesi ile birleştirilmişlerdir. Bu gri cevher kitlesinin önünde beyindeki ventrikülleri temsil eden Canalis centralis bulunur.

    Beyaz cevher, uzunlamasına seyreden sinir lifleri tarafından oluşturulmuştur.

    1.Funiculus anterior,
    2.Funiculus posterior,
    3.Funiculus leteralis olmak üzere üç kordon halinde düzenlenmiştir.

    Aşağıdan yukarıya doğru gittikçe yeni liflerin eklenmesiyle beyaz cevherin miktarı artar. Bu nedenle Medulla spnalis’in servikal segmentlerinde sakral segmentlere göre daha fazla beyaz cevher vardır.

    M.S.S. içinde aynı yerden başlayan, aynı seyri gösteren ve aynı merkezlerde sonlanan lif demetlerine Tractus veya Fasciculus denir. Medulla spinalis’in temel işlevlerinden biri Ascendens – Yükselen ve Descendens -inen Traktuslar aracılığıyla motor ve duygusal bilgileri beyine veya kaslara iletmektedir. İkinci önemli işlevi Reflekslerin düzenlenmesidir. Medulla spinalis’ten yükselen lifler duyu yollarıdır. Bu yollar Piramidal Medulla spinalis’e istemli hareketleri başlatan impulsları taşırlar. Ekstremite’lerin distal kısımlarındaki ince ve becerili hareketleri kontrol ederler.

    Bu yolların zedelenmesinde (Üst motor nöron felci) bu hareketler kaybolur. Alt motor nöron zedelenmesi kas ve sinir bağlantısı kesildiği için Refleks ve istemli bütün hareketler kaybolur. Kas tonusu kaybolur ve kas kısa zamanda Atrofi’ye uğrar.

    Medulla spinalis’e üst merkezlerden, Piramidal yollar dışında inen lifler Ekstrapiramidal yolları yaparlar. Bu yollar içerisinde Bazal gangliyonların da yer aldığı Ekstrapiramidal sistem ile ilgilidir. Ekstrapiramidal sistem, önce serebral korteksin yardımıyla öğrenilmiş daha sonra otomatik hale gelmiş (Stereotip) hareketlerin kontrolünü yapar. Korteks bu hareketlere ancak gerekli olduğu zaman karışıp yönlerini değiştirir. Örneğin bir atlet yapacağı hareketi birçok kez tekrarlayarak, bu hareketin otomatik hale gelmesini sağlayabilir. Ancak koşu sırasında ayak anlaşılmadık bir yüzeye bastığında korteks işe derhal müdahale ederek ayağın pozisyonunun düzeltilmesini sağlar.

    Medulla spinalis gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olarak da iş görür. Bu refleks merkezleri ile beyin merkezleri arasında bağlantı sağlayan yollar Medulla spinalis’ten geçer.

    MEDULLA SPINALIS KLİNİK BİLGİ

    1. Vertebral kolon kırık ve çıkıklarında veya disk fıtıklarında en büyük tehlike M. spinalis’in zedelenmesidir. Zedelenmenin durumuna göre, zedelenme düzeyinin altında kalan vücut kısımlarında kalıcı veya geçici felçler, duyu kayıpları veya ağrı duyusu semptomları görülebilir.

    2. M.S.S. ve sinir kökleri Beyin-omurilik sıvısı (B.O.S.-Liquor Cerebrospinalis) adı verilen bir sıvının içinde yüzer durumdadır. Bazı hastalıklarda analiz veya başka amaçlarla bu sıvı iğne ile alınır. Sıvının alınma işlemine Lumbal ponksiyon denir. M. spinalis’in alt ucu L-1. Vertabra’nın altında sonlandığı için Lumbal ponksiyon bu vertabra düzeyinin daha altından yapılır. Genellikle L-3. – L-4. veya L-4.- L-5. Vertabra’ların spinal çıkıntıları arasından, Ligamentum flavum delinerek girilir. Bu durumda iğne Cauda equina’yı oluşturan sinir kökleri arasına gireceği için M. spinalis’i zedeleme olanağı yoktur.

    Hastanın aniden şoka girerek düşme olasılığı da göz önüne alınarak bu işlem, hastayı düz bir zeminde yan yatırıp beli Fleksiyon durumunda iken yapılmalıdır.

    Omurga kırıklarında yaralının sedyeye alınması önemlidir. Servikal vertebra kırıklarında baş ve boyun kımıldamayacak biçimde tespit edilmelidir. Başa asla Fleksiyon yaptırılmamalıdır. Hasta sert ve düz zeminli bir sedyeye sırt üstü yatırılmalı ve servikal kurvaturun altında hafif bir destek (Kumaş, Gömlek, Ceket. vb. ) konulmalıdır.

    Torakal ve Lumbal bölge kırıklarında gövdeye ve bele asla fleksiyon yaptırılmamalı, hasta sert zeminli düz bir sedyeye, sırtüstü nötr pozisyonda yatırılmalıdır. Bel kurvaturu altına hafif bir destek materyal konulmalıdır.

    SPİNAL SİNİRLER – PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

    Medulla spinalis’ten çıkış düzeylerine göre adlandırılan 31 çift spinal sinir vardır. 1. çift Oksipiltal kemik ile Atlas arasından, diğerleri Foramen intervertebralis’ten çıkarlar. Buna göre 8 çift Servikal, 12 çift Torakal, 5 çift Lumbal, 5 çift Sakral ve 1 çift Koksigeal spinal sinir vardır. Daha önce de değinildiği gibi bir spinal sinir hem duyu hem de motor lifler içerir.

    Torakolumbal ve Sakral bölgeden çıkan sinirlerde otonom lifler de bulunur.

    Lumbal, Sakral ve Koksigeal sinirler Medulla spinalis’in alt ucundan her biri kendi çıkış deliklerine ulaşmak üzere aşağıya doğru inerler. Bu, sinirlerin At kuyruğu şeklinde görünmesine neden olur. Bu görünüşe Cauda equina denir. Bir spinal sinir bağ dokusundan yapılmış bir kılıf ile sarılmıştır. Buna Epineurium denir. Siniri oluşturan Fasiküller Perineurium, bir tek sinir lifi Endoneurium ile sarılmıştır. Spinal sinirler hedef organa varmadan önce bazı bölgelerde ağlar oluştururlar. Bu ağlara Pleksus adı verilir. Boyunda Plexus cervicalis’i yapan sinirler boynun deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus brachialis’i yapan spinal sinirler üst ekstremiteye dağılırlar. Pleksus brachialis, Axilla (koltuk altı) bölgesinde uzanır. Bu Pleksus’tan çıkan N. radialis (Radial sinir) el bileği ve parmağa Ekstensiyon yaptıran kaslara dağılır. N. medianus (Median sinir) ile N. ulnaris (Ulnar sinir) el bileği ve parmaklara Fleksiyon yaptıran kaslara dağılır. N. axillaris (Aksillar sinir) omuzu hareket ettiren kaslara dağılır. N. musculocutaneous (Muskulokuteneus siniri) omuz eklemine Fleksiyon yaptıran M. coracobrachialis ile dirsek eklemine Fleksiyon yaptıran M. biceps brachii’ye dağılır. Bu sinirler aynı zamanda üst ekstremitenin derisinden duyu taşırlar.

    Torakal sinirler bir Pleksus oluşturmazlar. Her bir torakal spinal sinir kendi seviyesindeki interkostal aralıkta interkostal kaslar arasında seyreder. Bu sinirler toraks ve karın duvarı deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus lumbalis’ten (Lumbal pleksus) çıkan N. femoralis (Femoral sinir) diz eklemine kadar uzayan M. quadriceps femoris’e dağılır. N. obturatorius (Obturator sinir) ise uyluğun Adduktor kaslarına dağılır.

    Plexus sacralis’in (Sakral pleksus) N. ischiadicus (Siyatik siniri) adı verilen kalın bir dalı ve daha küçük Gluteal sinir dalları vardır. Gluteal sinirler, Gluteal kaslara dağılırlar. Siyatik siniri, N. peroneus communis ve N. tibialis’in birleşmesinden oluşmuştur. N. peroneus communis, Fibula boynunun arka kısmında yüzeyselleşir. Burada kolayca palpe edilebilir. Bu sinir ayağın Dorsifleksiyon ve Eversiyonunu yöneten kas gruplarını innerve eder. Alt ekstremite ve Pelvis’in deri alanlarının duyusu Lumbal ve Sakral Pleksus sinirleri tarafından taşınır. N. tibialis uylukta Hamstring grubu kaslar ile bacakta M. popliteus, M. plantaris, M. gastrocnemius, M. soleus, M. tibialis posterior, M. fleksor digitorum longus, M. fleksor hallucis longus ve ayak tabanındaki bütün kısa kasları innerve eder. Bu nedenle N. Tibialis, ayağın ve parmakların Plantarfleksiyon ve inversiyon hareketlerini yönetir. Uyluktaki dağılımı ile yürüyüş sırasındaki kalça Ekstensiyonu ve dizin Fleksiyonunu yönetir.

    NERVUS ISCHIADICUS (PLEXUS ISCHIADICUS) KLİNİK BİLGİ

    1. Siyatik sinirin büyüklüğü nedeniyle zedelenmesi çok kolaydır. Disk fıtıkları, Kalçanın kırık ve çıkıkları, Doğum sırsında bebek bacaklarının Traksiyonu, Pelvis tümörleri, Delici yaralanmalar, Gluteal bölgeye hatalı ilaç enjeksiyonları ve çeşitli sinir iltihapları Siyatik siniri’ni tutabilir.

    Sinirin tam kesisinde N. tibialis ve N.peroneus’lardan innerve olan Hamstring kasları (But kasları) bütün bacak ve ayak kasları felce uğrarlar. Aşil refleksi ve Babinski refleksi kaybolur. Ama Siyatik siniri çoğunlukla kısmi felçlere uğrar.

    2. Siyatik deyimi, Siyatik sinir dağılım alanındaki yaygın ağrıyı tanımlamak için kullanılır. Ağrı Gluteal bölge özellikle iç kesiminde, uyluğun arka bölgesi, bacağın ve ayağın iç kesimini kapsar.

    Siyatik çoğunlukla, sinirin dorsal veya ventral köklerinden bir veya bir kaçının baskı altında kalması sonucu gelişir. Eğer tek bir kök baskı altında ise ağrı yalnızca o segmentin innervasyon alanına akseder. Örneğin, L-5 – S-1 arasındaki bir Disk fıtığı S-1. kökleri baskıya alır. Bu durumda ağrı uyluğun arka, bacağın arka-dış kesimlerine yayılır.

    3. M. biceps femoris’in uzun başı N. tibalis, kısa başı N. peroneus communis’ten innerve olduğu için başları ayrı ayrı zedelenebilir.

    4.Patrick F-ab-er-e işareti: Ağrılı ekstremitenin topuğu, ekstensiyondaki karşı dizin üstüne konur. Hasta diz bu pozisyonda yatağa doğru bastırılamaz. Kısaca bu dizin Fleksiyon + Abduksiyon + Dış Rotasyon + Ekstensiyon girişimlerinde şiddetli ağrı olur. Bu işaret bize kalça ekleminde bir hastalık olduğunu gösterir. Siyatik de F-ab-er-e hareketi ağrısız olarak yapılabilir.

    5.Laseque işareti: Sırt üstü yatan bir hasta, dizi Ekstensiyonda iken kalçasına Fleksiyon yaptırarak Ekstremiteyi yukarı kaldırırsa, bütün Siyatik sinir dağılımı bölgelerinde yaygın ağrıdan şikayet eder Bu ağrı Siyatik sinir hastalığının işaretidir.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ

    Otonom sinir sistemi vücudun istem dışı çalışan kaslarını innerve eden sinir sistemi bölümüdür. Bezlerin salgı yapmasını ve iç organların hareketlerini de kontrol eder.

    Otonom sinir sisteminde Sempatik sinir sistemi ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüm vardır.

    Otonom sinir hücreleri Beyin kökü ve Medulla spinalis’te yerleşmiştirler. Akson’lar Medulla spinalis ve Beyin kökünü Periferik sinirler olarak terk ederler.

    Parasempatik ve Sempatik tüm Otonomik uyarım, Sinaps yapan iki nöronla gerçekleşir.

    Bunlar, Pregangliyonik nöron ve Gangliyonik nöron’dur. Pregangliyonik nöron M.S.S. içindedir. Akson’una Preganglionik lif denir. Gangliyon nöronu M.S.S. dışında bulunan bir Otonom gangliyon’un içindedir. Akson’una Postgangliyonik lif denir.

    Merkezi sinir sistemi ile Viseral organlar arasında yer alan Efferent periferik yol üzerindeki sinir hücresi kümelerine Otonom gangliyonlar denir. Buradaki hücreler Beyin ve Medulla spinalis’ten gelen Otonom liflerle sinaps yaparlar. Kendi aksonlarını ise visseral organlara gönderirler.

    Otonom ganglionlar vücutta 3 şekilde dağılmışlardır.

    1.Paravertebral ganglionlar, Columna vertebralis’in ön-yan kısımlarında, segmental olarak sıralanmışlardır. Bu gangliyonlar birbirlerine Longitudinal liflerle bağlanırlar ve Columna vertebralis’in iki yanında Truncus symphaticus’ları oluştururlar.

    2.Prevertebral ganglionlar, Aorta abdominalis ve büyük dalları etrafında yer almış gangliyonlardır.

    3.Terminal ganglionlar, Yalnızca Parasempatik gangliyonlardır. Bunlar innerve edilen organın içinde veya hemen bitişiğinde yer alırlar.

    Otonom sinir sistemi 3 ana bölümden çıkar

    1.Kraniyal bölüm buradan Okulomotor, Fasiyal, Glossofaringeus ve Vagus sinirleri içindeki Pregangliyonik visseral motor lifler çıkarlar. Bu lifler Terminal gangliyonlarda Sinaps yaptıktan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    2.Thoraco-lumbal bölüm T-1–L-2 arasındaki segmentlerden çıkarlar ve Trunkus sempatikatus’a girerler, ya Prevertebral veya Paravertebral gangliyonlarda Sinaps yaparlar. Sinaps’tan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Sempatiktir.

    3.Sakral bölüm S-2, S-3, S-4 düzeylerinden Medulla spinalis’ten çıkarlar. Pelvis organları ile ilgili Pre-vertebral gangliyonlarda Sinaps yapıp hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    Organların çoğu ikili otonomik innervesyona sahiptir. Bu ikili innervasyonun etkileri terstir. Ancak düzenli çalışırlar. Bu otonomik innervasyon organ ve bezleri normal etkinlikte tutan zayıf impulslar gönderirler.

    Stresli durumlarda sempatik impulslar daha güçlü olur ve organlarla bezler stres ortamına reaksiyon gösterirler. Stres ortamı düzeldiği ve organ fonksiyonları normale döndüğü zaman Parasempatik sistem etkin duruma geçer.

    Fazla efor harcandığında ya da endişe ve dehşete düşüldüğünde kalp atım hızı artar. Koroner damarlar iskelet kas damarlı ve bronchiol’ler genişler. Karaciğer Glukojen’den daha fazla glukoz üretir.

    Derideki küçük Arterioller, vasokonstriktör ve kan basıncı artar. Yüz sararır, fakat kaslar ve beyin daha fazla oksijen harcayarak bireyi hem fiziksel hem de zihinsel harekete hazırlar. Aynı zamanda göz pupillaları genişler, kıllar dikleşir ve ter bezleri daha fazla ter üretir. Bu arada barsak ve mide hareketleri ile sindirim özsuyu sekresyonu inhibe olur, ağız kurur. Bu sempatik sinir sisteminin etkisidir. Bir saldırı, savunma, dövüşme ve koşma gibi durumlarda açığa çıkar.

    Stres durumu bittikten sonra, Parasempatik sinir sistemi olayları normale döndürür. Sindirim organları daha fazla kan alır, bezler salgılarını artırır ve boşaltım organları tekrar fonksiyonlarını başlatır. Kalp atımı hızı ve kan basıncı düşer. Tekrar sakinlik durumuna dönülür.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ KLİNİK BİLGİ

    1. Sempatik zincirlerin Ekstraperitoneal yağ dokusu içinde yerleşmeleri nedeniyle bunlara cerrahi girişim Lateral ekstraperitoneal yaklaşımla olur. Psoas kasının iç kenarına ulaşmak için Periton öne-içe doğru kaldırılır. Sol zincir Aorta (bazen de Persistent sol vena cava) ile örtülüdür. Sağ zincir V. cava inferior ile örtülüdür. Bu oluşumlar içe doğru Retrakte edilir. Gangliyonlar yağ dokusu ve lenf düğümleri ile gizlenmişlerdir.

    2. Ganliyonlar çok varyasyonlar gösterdiği için ayırt edilmeleri en iyisi Ramus communicantes’lerinden yapılır. Pregangliyonik lifler içeren en alt Ramus bir gangliyonun ayırt edilmesi için anahtar olarak kullanılır. L-2. sinir Pregangliyonik lif içeren en alt sinirdir. Eğer sempatik zincir onu L-2 lere bağlayan Ramus’un altından kesilirse alt ekstremite sempatikleri felce uğrayacaktır.

    3. Torakoabdominal sinirlerin uçları rektus kılıfına girerken Linea semilunaris’i dik olarak çaprazlar. O bakımdan Linea semilunaris boyunca ensizyon yapılırsa bu sinirlerin uçları kesilir ve M. rektus’un o bölümleri felce uğrar.

    4. Torakoabdominal sinirlerin Proksimal kısımları 7.- 11. İnterkostal kaslar ve Pariyetal pleura’yı da innerve ederler. O yönden Pleura’yı uyaran bir patolojik olay karın duvarı kaslarının Reflaktorik kasılmasına (Defans) neden olabilir. Aynı olay Peritonit gibi bir karın içi patoloji nedeniyle de olabildiğine göre, ikisi birbirine karıştırılabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Trişinoz : trichinose

    TRİŞİNOZ : TRİCHİNOSE

    Hayvanlarda ve insanlarda barsaklarda ve kaslarda Enflamasyon (iltihap,yangı ) yapan bulaşıcı, zoonoz bir hastalıktır. Hastalık en çok Domuz, Sıçan, Köpek, Kedi, Tilki, Ayı, Porsuk ve Kunduzlarda görülür.İnsanlara da geçer. Hastalık domuz eti yenen ülkelerde görülür. Yurdumuzda da kontrolsüz (kaçak) satılan Domuz etinin özellikle çiğ yenilmesi nedeniyle arasıra rastlanılmaktadır.

    ETKEN : Hastalığın etkeni Trichinella spiralis adı verilen parazit olup ergin tenya (şerit) şekli gözle zor görülen, erkeği 1,5 mm, dişisi 4 mm boyunda gayet küçük ince bir iplik şeklinde olup barsaklarda bulunurlar. Bunun larvası olan Trişin kaslarda bulunup 0,5-1 mm boyunda sivri başlı, helezon (spiral) biçimindedir. Bu Trişinlerin 2 ila 7 tanesi limon biçiminde bir kapsül içerisinde bulunur.

    Kasların içerisindeki Trişinler hayvan vücudunda 30 yıl kadar canlı kalır. Kesilmiş hayvan etlerinde 55 C da ölürler, tuzlanmış, dumanlanmış ve kokuşmuş etlerde 2-3 ay, – 4 C da 1 yıl , -15 C da 1 ay, -25 C da 15 gün canlı kalabilir. Hastalık deneysel amaçla hastalıklı etlerin laboratuvar hayvanlarına yedirilmesi ile oluşturulabilir.

    BULAŞMA : Hastalık Trişinli etleri, mutfak, mezbaha ve kasap dükkanlarının Trişinli artıklarını,Trişinli sıçan ,fare,tilki ve porsuk kadavralarını leşlerini,hayvan (ölülerini),Trişinli dışkılarla bulaşık yem ve suları Domuzların yemesi ve içmesi yoluyla sindirim sisteminden bulaşır.

    Ergin Trişinler barsaklarda döllenmeden sonra binlerce embriyo meydana getirir, bunlar barsak kenarından kan ve lenf yollarına girerek kasların içinde yerleşirler. Trişinli etlerle yenen larvalar da mideye gelip kapsülü eridikten sonra barsak kenarına giderek erginleşir ve döllenme yapıp binlerce embriyon verir ve bunlarda kan ve lenf yolu ile kaslara girip yerleşirler; 3 haftada 1 mm büyürler,2 ayda da limon gibi kapsülle çevrilirler, bu kapsüllerin bazıları kireçlenir. Kaslara giren larvalar gömlek değiştirerek 15 gün sonra hastalık yapacak duruma gelirler.

    BELİRTİLER : Barsaklardaki ergin Trişinler fazla sayıda olursa 1-2 hafta sonra sancı, diyare ile enterit baş gösterir ve birkaç hafta içinde ölümle sona erer. Kaslardaki Trişin larvaları fazla sayıda olursa ; Kaşıntı,yüzün şişmesi, sertlik, hareket zorluğu, ses kısıklığı, çiğneme ve yutkunma zorlukları, çenede sertlik ve trismus, vücutta ödemler görülür, hayvanlar 1-2 ayda tekrar iyileşirler.

    İNSANLARDA BELİRTİLER : Barsak Trişinozunda ; susama , terleme , diyare , enterit , pnömoni , menenjit ve anemi gibi ağır belirtilerle ölümler görülür. Kaslardaki şeklinde Romatizmal ağrılar, sertlikler, yüzde şişme, konuşma zorluğu, öksürük, ateş ile tedavi edilmezse 1-2 haftada ölümle son bulur.

    OTOPSİ : Kesilen ve ölen hayvanlarda barsak Trişinozunda enterit ve peritonit görülür.Barsaktan alınan materyalden mikroskopta x 40 büyütme ile ergin Trişinler görülür.Kas Trişinozunda , diafragma , kaburga arası , dil , boğaz , boyun , omuz , yanak , karın kaslarında, tendonlara yakın kısımlarda,lifler arasında sarımtrak beyazımsı renkte küçük kistler görülür;etler soluk , çevreleri iltihaplı olur.Kistler limon biçiminde olup içlerinde 2-7 adet larva bulunur.Kistler 6-9 ayda kireçlenirler.

    TEŞHİS : Canlı hayvanlarda dil altından ve kenarından veya dilden küçük bir parça kesilir iki cam arasında iyice ezilir. Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır.Serolojikve Allerjik testlerde kesin sonuca götürür.

    Mezbahalarda en çok Domuzlarda, diafragma ve dil altından veya dilden ufak parçalar kesilerek Trişinoskop’ta veya Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır ve tipik helezon (spiral) biçimindeki larvalar görülür.

    KORUNMA : Hastalıkla savaş için en köklü çareler Domuz etlerinde sistematik Trişin aranması,parazitli etlerin yok edilmesi, Mezbaha ve Domuz barınaklarında :sıçan ve farelerin sık sık öldürülmesi, Domuzlara pişirilmiş artıklar verilmesi , Mezbahalara köpek, kedi sokulmaması gibi yöntemler uygulanır.

    Trişinli etlerin yakılarak yok edilmesi, Trişin miktarı az olursa yarım saat pişirilerek yedirilmesi güvenilir çarelerdir.

    Günümüzde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaçların Evcil Domuzlara belirli aralıklarla verilmesi Trişinlerin Tenya ve Larva şekillerini yok etmektedir.Fakat her ne suret ile olursa olsun Yaban Domuzlarının etlerinin özellikle de çiğ olarak tüketilmesi önlenmelidir. Bu yolla İnsanlarda Trişinoz Hastalığı ortaya çıkmaktadır. En iyisi İnsanların Domuz eti tüketmemesi ,tüketecek ise mutlaka Veteriner Hekimi kontrolünden geçmiş Trişinsiz Domuz etlerini tüketmeleri İnsan sağlığı bakımından çok önemlidir.

    SAĞITIM : Barsak şeklinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli tenya ilaçları, Kas Trişinleri içinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaç lar etkili olmaktadır. İnsanlarda Hastalık öldürücü olduğundan Sağıtım Hastanede yatarak ve uzun süre ilaç kullanarak olmaktadır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Sırt ve bel ağrılarının tedavisinde farklı bir bakış açısı

    Omurganın boyundan başlayıp kalçalara kadar uzanan kısmındaki ağrıları ifade eder ve Batıda endüstriyel toplumlarda yaşam boyu görülme sıklığı %70-75 arasındadır. Ülkemizde de 15 ilde yapılan bir çalışmaya göre bel ağrısı ağrı nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır

    Her bel ağrısı Bel Fıtığı değildir. Sadece belde ağrı varsa çoğunlukla kaslarla ve bağlarla ilgili problemlerden, duruş ve oturuş bozukluğundan, soğuk algınlığından veya aşırı yorgunluktan şüphelenilmelidir. Ayrıca kadın hastalıkları, böbrek ve barsaklardaki sorunlar da bel ağrısı yapabilir. Eğer ağrı bacağa da vuruyorsa, omurilikten çıkan sinirlere bası var demektir. Bu basının en önemli nedeni bel fıtığıdır.

    Bel tutulması nedir?

    Eğer şikayetler çok ani bir şekilde başladıysa tüm belden aşağıda ani bir tutulma hissediliyorsa, bacakları kıpırdattıkça ağrı oluşuyorsa tıp dilinde Faset Kitlenmesi yani omurganın arkasındaki eklemlerin birbiri üzerinde kayması oluşmuş demektir.

    BEL AĞRISI NE KADAR SÜRER?

    Bel ağrısı atağı ağrı kaynağı neresi olursa olsun, belli bir süre sonra, dokunun kendisini onarmasına bağlı olarak kendiliğinden geçer. Akut sırt ve bel ağrılarının %80’ i iyi seyirlidir, %10’ u tekrarlar, kalan %10’u ise kronikleşir. Dört haftadan uzun süren ağrılı hastaların iyi bir gidiş göstermesi şansı azalmıştır.

    Sırt ve bel ağrıları sıklıkla psikolojik yüklenmelerin ortaya çıkış şekillerinden biridir. İş hayatındaki, özel hayattaki sorunlar veya kişinin kendi iç çatışmalarının bir sonucudur. Özellikle kronik ağrılarda bu göz önünde bulundurulmalıdır.

    HANGİ DURUMDA TETİKTE OLMAK GEREKİR?

    6 hafta geçmesine rağmen geçmeyen bel ve/veya bacak ağrısı

    Bacakta güç kaybı hissedilmesi

    İdrar yapmakta veya tutmakta güçlük

    Makat bölgesini içeren uyuşukluk hissi

    Kısa mesafe yürüyüşlerde bile her iki veya tek bacakta gelişen uyuşukluk, yorgunluk hissi- dinlenmek zorunda kalmak.

    Yukarıda belirlenen tablolar oluşursa acil cerrahi girişim gerekliliği vardır. Ancak bu durum bel ağrılarının % 3-5 gibi çok az bir kısmını oluşturur.

    Şikayetlerin başlangıcı, ağrının şiddeti, karakteri, yayılımı, hareketle değişip değişmediği önem arzeder, ayrıca kişinin yaşadığı çeşitli olaylar, geçirdiği hastalıklar ve cerrahi müdahaleler arasında zamansal bağlantı kurmak gerekir. Bu nedenle kişinin geniş kapsamlı bir hikayesi alınır ve not edilir. Fizik muayene Röntgen ve MR kadar önemlidir. Çünkü bazen hastanın şikayetleri çoktur ancak MR da pek önemli bir bulgu yoktur veya bunun tam tersi olur. Yani muayene etmeden MR görüntülemeye ve raporuna göre hasta tedavi edilmez.

    TEDAVİ:

    Akut ağrı atağında kısa süreli yatak istirahatı, belin üzerine binen yükü azaltacağı için yararlıdır. Ancak yatak istirahatı 3-4 günü geçerse, kaslar zayıflayacağından, yarardan çok zarar verebilir.

    Eğer cerrahi tedavi gerekli değilse ilaç tedavisi veya fizik tedavi ya da daha geniş kapsamlı bir tedavi imkanı sunan Tamamlayıcı Tıp yöntemleri uygulanmalıdır. Bu karar iyi bir muayene sonucu Hekim tarafından hastaya anlatılarak verilir.

    Sırt ve Bel ağrıları Biyo-Psiko-Sosyal neden ve sonuç ilişkisine bağlı oluşan kompleks bir yapıdır. Tamamlayıcı Tıp Yöntemleri hastanın tedavisine Biyo-Psiko-Sosyal açıdan yaklaşım imkanı tanıyan araçlara sahiptir.

    Nöralterapi sorunlu bölgelerde kan akımının düzelmesi, lenfatik akımın düzelmesi ile yıkım ürünlerinin uzaklaştırılması ve doku hasarının iyileşmesini sağlar. Ayrıca Bozucu alanların ortadan kaldırılması hastalığın psikolojik komponentini de regüle ederek hiçbir tedaviye cevap vermeyen olguların dahi iyileşmesine neden olacaktır. Faset eklem kilitlenmelerinde de çok hızlı ve etkili tedavi sağlar.

    Akupunktur vücudun kendi ecza deposunu çalıştırır, ağrı kesici, kas gevşetici etkisi olan maddelerin salınımını arttırır ve psikolojik rahatlatıcı etkisi olan Serotonin miktarını arttırarak hastanın psikolojisinin düzelmesini sağlar.

    Manuel Terapi ise gergin, spastik kasların gevşetilmesi, eklemlerin mobilize edilmesini sağlar, verilen egzersizler yardımıyla duruş bozukluklarıda düzeltilir. Sadece bel değil bütün omurga boyunca meydana gelmiş bütün disfonksiyonlara müdahale olanağı sağlar.

    Yukarıda anlatılan bu yöntemler sebebe yönelik, kesin tedavi imkanı sunarken yan etkisi olmayan son derece güvenilir seçeneklerdir. Sadece ağrıyan yer değil etkilenen yakın eklem ve kaslarda tedaviye alınır, ayrıca kişinin o an içinde bulunduğu psikolojik durumuda tedaviden fayda görür. Bu bir bütüncül Tamamlayıcı Tıp yaklaşımıdır.

  • Dismenore (sancılı adet görme) ve akupunkturla tedavisi

    Adet döneminde ya da hemen öncesinde kasıklarda ve karın bölgesinde ortaya çıkan ağrılara dismenore, menstrüel kramp veya sancılı adet görme adı verilir. Ağrıya gerginlik, alınganlık, baş ağrısı, baş dönmesi, terleme, yorgunluk, iştahsızlık, bulantı ve bazen kusma eşlik edebilir. Ağrılar birkaç gün sürebilir.

    Üreme çağındaki kadınları periyodik olarak etkiler, çoğunlukla ciddi sorunlara yol açmaz. Bazen iş gücü kaybına neden olur ve yaşam kalitesini azaltır.

    Primer (Birincil) Dismenore ve Sekonder (İkincil) Dismenore olmak üzere iki şekilde incelenir.

    Primer Dismenore; Genellikle ilk adet kanamasından sonra 1-2 yıl içinde görülmeye başlar. Primer dismenorede ağrı, adet kanamasından hemen önce (1-2 gün önce) başlar ve adetin 1. günü şiddetlenir, genellikle 48 saat içinde kaybolur. Şiddeti kişiden kişiye değişir. En sık görülen dismenore tipi budur. Pek çok durumda hafif ağrı kesicilerle durum geçiştirilebilir. Ancak %10’luk bir grupta ise adet sancıları daha şiddetli yaşanmaktadır. Kişiyi acil servise götürebilir. Bazen yanlış tanılarla ameliyata neden olabilir.

    Rahim(Uterus) bir kas dokusudur ve adet kanaması süresince kanamayı azaltmak için kasılır ve bu ağrı olarak hissedilir. Rahim Prostaglandin adı verilen kendisi tarafından üretilen kimyasal maddelerin etkisi ile kasılır. Kasılmaların amacı rahim iç tabakasının atılarak yenilenmesi sırasında oluşan kanama miktarını kontrol altında tutmaktır.

    Adet döngüsü başında prostaglandin düzeyleri yüksektir. Mensturasyon (adet kanaması) sırasında düzeyleri azalır.

    Sekonder Dismenore denen durum ise, herhangi bir jinekolojik probleme bağlı olarak ortaya çıkan sancılı adet görme halidir. Bunlarda problemler adet yıllarının başından itibaren değil, daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu duruma Endometriozis denilen çikolata kistleri, myomlar, geçirilen pelvik enfeksiyon hastalıkları gibi durumlar neden olabilir. Ağrılar adetin ilk günlerinden ziyade son günlerine doğru ortaya çıkar.

    Bu tip sancılı adetleri geçirmenin yolu ise bu duruma neden olan problemi tedavi etmekten geçer ki genellikle cerrahidir

    Primer Dismenorenin Tedavisi:

    Tedavide kullanılan ilaçlar doğum kontrol ilaçları ve ağrı kesicilerdir. Doğum kontrol ilaçları hormon içerdiğinden yan etkileri vardır. Ağrı kesicilerde adet kanamasında düzensizlik yaptığı gibi karaciğer, böbrek, mide gibi iç organlara zarar verebilir.

    Az ve ölçülü analjeziğe bir şey denemez ama her ay ciddi olarak ağrı kesici kullanılıyorsa Akupunktur tedavisini düşünmek gerekir.

    Dismenore’de Akupunktur Tedavisi:

    Akupunktur tedavisi, bir cerrahi girişim yapılmadan ve dışarıdan vücuda kimyasal madde (ilaç) verilmeden uygulanan bir yöntem olması nedeni ile hiçbir yan etkisi olmayan, son derece güvenli bir yöntemdir.

    Akupunktur ile;

    • Stres giderilir. Kişi psikolojik olarak rahatlar. Psikolojik olarak rahatladıkça ağrılar daha az hissedilir. Hormonal sistem sengeye girer.

    • Ağrı kesilir. Akupunkturun ağrı kesici etkisi endorfin denilen vücudun kendi morfinini arttırarak olmaktadır. Endorfinin artması ağrının kesilmesini ve rahatlamayı sağlar.

    • Prostaglandin miktarı kulaktaki bir noktadan test edilip düzenlenebilir. Prostaglandinlerin azalması ağrıyı azaltır. Rahim kasılmasını azaltılır.

    • Östrojen, progesteron salınımını düzenler. Hormonal denge sağlanır.

    Akupunktur tedavisi, başlangıçta 8-10 seanslık bir kür şeklinde uygulanır. Sonrasında birkaç ay adetten 1-2 gün önce akupunktur seansı tekrarlanarak tedavinin kalıcılığı sağlanır.

  • Nöroproloterapi

    Nöroproloterapi kas-iskelet sistemindeki hasarlanmalarla oluşan nöropatik ağrı ve diğer ağrılı durumları tedavi etmek için kullanılan regeneratif tıbbın en yeni adımıdır. Neurofasial proloterapi, subcutanoz proloterapi veya lyfgot teknik olarak da isimlendirilmektedir.

    Neural proloterapi hasarlı-inflame sinirlerin düzelmesi ve doku fonksiyon restorasyonu için cilt altına medikal şeker veya mannitol enjeksiyonudur.

    Neural proloterapinin temeli Hilton kanununa dayanmaktadır. Hilton kanununda eklemi inerve eden sinirler, üzerindeki deriyi ve eklemi hareket ettiren kaslarıda inerve eder.

    Eklem üzerindeki cildin duyusu alan sinirlerin irritasyonu eklem çevresindeki doku ve kaslarda ağrı ve disfonksiyona sebep olur.

    Bilinmektedir ki klasik proloterapide hipertonik dextroz ligament ve tendonlardaki bağ dokusunda düzelmeyi sağlamaktadır. Neuroproloterapide de dokudaki şişliği azalttığı ,ağrıyı giderdiği ve fonksiyonda düzelme sağladığı görülmüştür.

    Doku yaralanmalarında proinflamatuar maddeler ( bradikinin,prostaglandin) salınır ve bunlar sinir üzerindeki geçici reseptör potansiyel V1(TRPV1) katyon kanalını (capsaicin) aktive eder.Bu kanallar açılınca inflamasyon ( substans P ve CGRP) kan damarlarında sızıntıya yol açar ( şişlik- ödem), aşırı duyarlılık ve ağrılı duyuya yol açar. Dextroz veya mannitol capsaicin reseptorlerini bloke eder, kaskadı önler ve normal sinir fonksyonunu restore eder.

    Neural proloterapi eklem, kas , tendon ve ligament zedelenmeleriyle ilgili ağrıların ( Akut ve kronik olsun) tedavisinde etkilidir. Tedavi boyun ,bel,diz, omuz, kalça, dirsek, el bileği, el,ayak bileği eklemini içerir. Total diz replasmanı sonrası ve failed back surgery sonrası ağrılar da da etkilidir.

    Tedavi Haftada 2-3 olarak düzenlenir. Seans 10 – 15 dk. arası gerekebilir.

  • Boyun ve sırt ağrılarında akupunktur

    Sırtımızda; ensemizden başlayarak, kürek kemiklerimize, oradan sırtımızın alt bölgesine kadar inen en yüzeysel kasımız m. trapezius’dur.

    Bu kas stresin paratoneri denilebilecek bir kasımızdır. Gündelik yaşamın stresi, ilk etkiyi m. trapezius’un özellikle omuz ve boyun kökü arasındaki parçasının gerilmesi ile gösterir.

    Bu stresli kişi için bir uyarıdır. Strese neden olan uyaran ortadan kalkmaz ya da o uyaranın üstesinden gelinemezse gerilme kasılmaya dönüşür.

    Bütün kaslarımız arasında bir kas zinciri ilişkisi vardır. Bu ilişki sebebiyle oluşan kasılma ensemize ve kafa arkasına doğru yayılır. Bu durum boyunda gerginlik, boyun hareketlerinde kısıtlanma, gerilim tipi baş ağrılarının oluşmasına neden olabilir.

    Ayrıca; kasılma ilk oluştuğu yerde kalmaz ve yine kas zinciri nedeniyle bir alt tabakada yer alan ve omurlarımız ile kürek kemiklerimizin iç kenarı arasında uzanan m.rhomboideus major ve minor adlı ince kaslarımızın kasılmasına neden olur.

    Bu kasların kasılma bölgeleri halk arasında kulunç diye anılan kürek kemiklerinin iç kenarının iç kısmında elle muayene ile belirlenebilen fibromyalji odaklarıdır. Sırt ağrılarının; hasta tarafından “bıçak sokulur gibi” diyerek tariflendiği ve en yaygın hissedildiği bölgelerdir. (resim koy)

    Boyun ve sırt ağrıları; ağır kaldırma , ters ve zorlayıcı hareketler sonucu veya özellikle terliyken hava akımına maruz kalma sonucu oluşabilirse de en yaygın neden kronik strestir.

    Omurlar arasında oluşan fıtıklar da kollara yayılabilen, boyun ve sırt ağrısı şikayetlerine neden olur.

    Ameliyat endikasyonu olmayan boyun fıtıklarıyla veya diğer nedenlerle oluşan boyun ve sırt ağrıları akupunktur ile tedavi edilebilir.

    Akupunktur; kas gevşetici etkisinin yanı sıra endorphin denilen morfin benzeri ağrı kesicilerle ağrıyı giderir. Ayrıca limbik sistemi düzenleyerek kişinin strese karşı daha dayanıklı olmasını sağlar.