Etiket: Karşı

  • Alkol Toleransı

    Alkol Toleransı

    Tolerans kulağa hoş gelse de bağımlılık söz konusu olduğunda toleransın anlamı farklı. Alkol kullanıldığı zaman hem bedensel hem psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Alkol kullanımıyla ortaya çıkan istenen ya da istenmeyen birtakım etkilere karşı yanıtın azalması durumuna alkol toleransı denir. Bir diğer değişle alkol kullanımında gün geçtikçe miktar artması alkol tolerans gelişimi olarak adlandırılabilir.

    Alkol toleransı bireyden bireye, cinsiyet ve ırka göre değişiklik gösterebilir. Eğer alkol bağımlılığı gelişirse, alkol toleransı 8-10 katına çıkabilir. Çok kısa sürede de gerçekleşeceği gibi çok uzun yıllarda da meydana gelebilir. Tolerans bu bakımdan çok kritiktir. İki bardak içilen içkinin verdiği hoşluğu kimi zaman sonra 6-7 içki içerek sağlayabilirler. Yani alınan alkolün iki katına çıkması durumu bizler için yeterlidir. Bu sayı 8-10 katı da bulabilir. Alkol tüketmenin sonucunda bireyde gözlemlenenler birçok değişkene bağlıdır. Bireyler çok değişik ölçülerde etkilenebilir. Bir bardakla sarhoş olmak ya da şişe şişe içip hiç etkilenmemek vs. gibi. Alkol toleransını etkileyenlerin başında, doğuştan gelen genetik yatkınlığın söz konusu olduğundan bahsedilmektedir. Aynı zamanda ırklarda hatırı sayılır yer tutmaktadır. Kuzey Amerika, kuzey Avrupa insanlarında alkol toleransının oldukça yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bunun tam tersi olarak da uzak doğu insanlarında, sarı ırkta alkol toleransının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buna bağlı olarak alkole olan yatkınlık ve bağımlılık yoğun bir şekilde gözlemlenmiştir.

    Vücudun kitlesi yine alkol toleransını etkiler. Bu etkideki en önemli biyolojik etkense; alkol alındığında karaciğerde sindirime uğrar. Alkol dehidrogenaz (hücre içerisine yerleşmiş enzim) denilen bir enzim ile. Bu enzim insandan insana değişik düzeylerde olabilir ve bazı insanlar doğuştan olarak alkolü çok daha hızlı sindirmek gibi bir yeteneğe sahip olabilir. Bu gibi kişiler yüksek alkol tüketiminden olumsuz olarak etkilenmez ve alkole yatkın hale gelirler. Alkol tüketen bireylerde vücuttaki enzim kapasitesi yükseldikçe vücut daha fazla alkole ihtiyaç duymaktadır.

    Davranışta, duyguların ifade edilişinde, kişilik özelliklerine de bağlı olarak insanlar alkole karşı, etkisine karşı bir takım tutumlar sergilerler. Alkolle ilk karşılaşan gençler, yüksek sesle konuşmak, kontrolsüz davranışlar içerisine girebilir. Fakat alkol içtikçe, içilince neyle karşılaşacağını bilebilen insan bir süre sonra alkolün bu psikolojik davranışsal etkilerine de tolerans geliştirir. Yani aynı etkileri yakalayabilmek için daha fazla alkole yönelim gösterebilir.

    Alkol yüksek miktarlar da içildikçe riskler artmaktadır. Alkolün her şeye toleransı yoktur. Özellikle beyindeki nöronların etkilenmesi, bunama, nöropati (sinirlerdeki hastalıkları ifade eder) gibi alkol problemlerine tolerans gelişmez. Alkol toleransının yüksek olması alkol bağımlılığına yatkınlık göstergesidir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Kişi kendini tehlikede hissettiği bir durumla karşı karşıya kaldığında, kontrol edemediği tepkiler verir.Kalp atışlarında hızlanma olur, terler, titremeye başlar, nefes almada zorlanır, kendini bu tehlikeden uzaklaştırmak ister. Ancak çoğu zaman kişiyi tehlikeye sokacak bir sebep yoktur. Beklenmedik bir anda ortaya çıkabilen ve kişiyi çaresiz bırakan bu korku durumu “panik atağı” olarak adlandırılır.

    Aniden ortaya çıkan;

    • Çarpıntı, kalp atımının hızlanması

    • Terleme

    • Titreme ya da sarsılma

    • Nefes alamama, boğuluyormuş hissi

    • Soluğun kesilmesi

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    • Benliğinden ayrılmış hissi

    • Denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu

    • Ölüm korkusu

    • Uyuşma ya da karıncalanma duyumları

    • Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

    Panik atağı belirtileridir.

    Bu belirtileri yaşayan kişi, bir bakıma kendisini ölüm tehdidi ile karşı karşıya kalmış hisseder. Çarpıntı sırasında kalp krizi geçirdiğini, baş dönmesi sırasında beyin kanaması geçirdiğini düşünerek acil servise başvurabilir. Yapılan tetkiklerde herhangi bir bulgu saptanmaz ve kişi psikiyatri uzmanına yönlendirilir.

    Panik atağına kapalı alan, karanlık, kalabalık gibi belirli durumlar eşlik edebilir. Panik atağı olan kişiler, kendilerini tehdit altında hissettiği bu durumlardan kaçınırlar. Örneğin; kalabalık alışveriş merkezlerine girmezler, asansöre binmezler. Hastalanma korkusu ile yalnız kalmamaya özen gösterirler. Odakları tamamen bedenlerinin tehdide verdiği tepki ve bundan kaçınmadadır.

    Nedenleri;

    Boşanma, şiddete maruz kalma, cinsel istismar, kaza, ayrılık, çocukluk çağında anne babanın ayrılığı gibi yaşanan travmatik olaylar panik atağın sebebi olabilir. Panik Atağı toplumda % 3 oranında ve çoğunlukla kadınlarda görülür.

    Tedavi;

    Panik atağı psikoterapi ve ilaç desteği ile tedavi edilebilen bir hastalıktır. İlaç tedavisi belirtilerin şiddetini ve etkililiğini azaltacak, hastanın psikoterapiye uyumunu kolaylaştıracaktır. Birçok hastanın endişelendiğinin aksine psikiyatri uzmanı kontrolünde alınan ilaçlar alışkanlık yapmayacaktır. Terapide sabırlı ve yardımcı olmak önemlidir. Kişi hastalığın üstesinden gelmek için çaba göstermelidir. Ortalama 10 dk süren ataklar sırasında, tehdit gördüğü durumdan kaçmamalı, kalp atışını yavaşlatacak şekilde nefes almalı, ortamı terk etmemeli, acil servise koşmamalıdır. Tedavi sırasında kademeli olarak kaçtığı ortamlarla karşı karşıya kalacağı durumlara direnç göstermemelidir. Tedavide kişinin yaşadığı belirtiler kontrol altına alınmaya ve aşamalı olarak korkularının üstesinden gelmesini sağlamak amaçlanır.

  • Kısa Kısa Bilgiler

    Kısa Kısa Bilgiler

    Başlık: Duygularımı aynalar mısın anne?

    İnsan denilen varlık doğum anından itibaren yaşadıklarını duygularıyla besleyip onlardan tad almaya ve anlamaya çalışmaktadır. Buda bir çocuğun yetişkin olduğunda yaşadığı duygu durum içeren konulara karşı nasıl davranması gerektiğini öğretmektedir. Anne babaların kendi duygularını çocuklarına yansıtıyor olmaları malesef çocukların ne hissettiklerini keşfetmelerine izin vermemektedir. Ve çocuklar, kendi duygularını atlayıp, onların duygularını aynalamaya başlamaktadırlar. Bu durumun yetişkin olduklarında hayatlarını sekteye uğratmamak adına yapılabilecek davranış şekli: Köpek havlamasından korkan çocuğa. Korkucak bir şey yok yerine. Bu bir köpek havlamasıydı korkmuş olabilirsin ama ben yanındayım diye belirterek güven vericek şekilde duygusunu aynalama çalışmaktır.

    Başlık: Çocuğumu terk mi ediyorum?

    Çocukların anaokuluna başlamaları ve uyum süreci, gerek çocuk gerekse aileler için oldukça önemli bir sorundur. Anne çocuğundan ilk kez ayrılır ve “Çocuğumu terk mi ediyorum?” diye suçluluk duygusuna kapılır. Oysaki bu düşünce çocuğun okula uyum sürecini daha da zorlaştırır. Çocuklarını anaokuluna başlatacak ailelerin tavırlarıyla kendilerini bu duruma hazırlamaları gerekmektedir. Çocuk okula başladığında tutarlı olunması ve kurallardan taviz vermeyen bir ebeveyn görüntüsü çizilmesi gerekmektedir. Unutulmamalı ki çocuğun bu ilk eğitim başlangıcı ilerleyen dönemlerde de hep zihninde yer edecektir.

    Başlık: Çocuğum yabancı yaşıtlarına karşı neden tepkisiz?

    Anne-Babalar çocuklarının genellikle gördükleri kişiler dışında ki insanlarla ya da yaşıtlarıyla karşılaştıklarında çoğunlukla geri çekilme davranışı gösterdiklerini belirtmektedirler. Halbuki bu durum yeni nesil ailelerin korumacılığından kaynaklı geldiğinin farkında olmaları gerekmektedir. Yetişkin kontrolünün baskın olduğu ortamlarda büyüyen çocuklar ilk defa gördükleri yaşıtlarına karşı ani bir iletişim içine girememektedirler. Bu durumda yapılması gereken kısa aralıklarla ebeveyn kontrolünde yaşıtlarıyla kaynaşabileceği sağlıklı oyun ortamlarında sık sık götürülmesidir.

    Başlık: ÇOCUK ÖĞRETMENİNE AŞIK OLDUĞUNDA NELER YAPILMALI?

    Çocukların 3-6 yaş döneminde ebeveynlerinden aldığı iletişimin de etkisiyle anne ve babasına duyulan beğeni duygularını aynı yaklaşımla karşılaştıkları bir öğretmen hayatlarına girdiğinde aynı yönelim öğretmene karşı da gelişebilmektedir.

    Ya da ebeveynlerinde göremediği ilgiyi öğretmeninde deneyimlediğinde öğretmenine karşı daha duygusal hisler besleyebilmektedir. Burada önemli olan çocuk için bu sürecin geçici olduğunun bilinmesi ve ona anne-babanın davranışlarıyla verdiği mesajı sağlıklı bir tutumla çocuğa iletilmesidir.

  • Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Ebeveyn tarzlarına dört grupta bakabiliriz. Bu dört grup, ebeveynlerin çocuklarının disiplin, yakınlık, iletişim ve bakım ihtiyaçları, başka bir deyişle hem fizyolojik hem psikolojik ihtiyaçları karşısında nasıl bir tutum sergilediği üzerinden değerlendirilir.

    Otoriter Ebeveynler

    Otoriter ebeveynlerin, çocukları ile ilişkilerinde kural koyma ve kontrol etme davranışı baskındır. Katı kurallar koyarlar ve bu kurallara uyulması konusunda baskıcıdırlar. Hataya tahammülleri düşüktür. Çocukların bu kuralları sorgulamasına, sorular sormasına tahammülleri yoktur. Mükemmeliyetçidirler, çocuk için yüksek standartları vardır. Çocuğun yakınlık, sıcaklık, desteklenme ihtiyacını karşılamada eksiktir. Bu ebeveynlerin çocuklarında özgüvensizlik, sosyal ortamlarda çekingenlik, kendini rahat ortaya koyamama, yetersizlik duygusu, yüksek düzeyde kaygı ağırlıkla görülür.

    İhmal Eden Ebeveynler

    Bu ebeveyn tipi çocuklarının ne disiplin ve kontrol, ne de sıcaklık ve yakınlık ihtiyacını karşılar. Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarına oldukça ilgisizdir. Çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılar, çocuk duygusal gelişim açısından tek başınadır. Çocuklarının ne yaptıkları ya da duyguları hakkında pek bilgileri olmaz. Çocuğun hayatı üzerinde kural ve denetim pek yoktur. Bu tip ebeveynlerin çocuklarında gelişimsel açıdan durum oldukça olumsuzdur. Çocukların özgüven yönünden oldukça zayıf oldukları gözlenir. Hayatlarında pek çok alanda kendilerini gösteremez, başarısız olurlar. Mutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularını ağırlıkta yaşarlar.

    Aşırı İzin Verici Ebeveynler

    Çocukları ile bu tarzda ilişki kuran ebeveynler, ilişkilerinde sıcak ve arkadaş gibidirler ancak çocuğun ihtiyacı olan kontrol, denetim ve kılavuzluğu veremezler. Genellikle çocuğa karşı yumuşaktırlar. Çocuklarının, bir arkadaşıyla konuşur gibi kendilerine açılmasını teşvik ederler; ancak çocuktaki yanlış davranışları düzeltmek adına müdahil olmazlar. Çocukları sınırsız bir özgürlükle karşı karşıya kalır. Bu ebeveyn tipi ile etkileşen çocuk ileride otorite ile sorunlar yaşayabilir ve bir takım davranış bozuklukları göstebilir.

    Demokratik Ebeveynler

    Demokratik ebeveynler, çocuğu sıcaklık ve yakınlık bakımından doyururken aynı zamanda da onun gelişimi için kurallar koyar ve ona kılavuzluk eder. Çocuğa kuralların sebeplerini açıklar, çocuğun bunları sorgulamasına izin verir. Kurallar konusunda daha esnektir ve kuralları koyarken çocuğun kendini nasıl hissedeceğini hesaba katar. Çocuk kurallara uymadığında sakin, hoşgörülü davranır. Doğru davranış için destekleyici ve yüreklendiricidir. Bu tarzla büyüyen çocuklar daha mutlu ve huzurludur. Kendilerini ifade ederken rahattırlar. Kendi kararlarını vermede ve kendileri için riskli olanı değerlendirmede başarılıdırlar.

    Elbette, ebeveynler bu kategorilerden sadece birine düşmeyebilir, bu kategoriler ebeveynlerin ağırlıklı eğilimlerini ele almaktadır. Ebeveynler duruma ve zamana göre bu özellikleri farklı derecelerde gösteriyor olabilirler.

    Çocuk için kural koymak ona baskı uygulamak, onu esir almak anlamına gelmediği gibi; ona özgürlükler vermek ve seçme şansı tanımak da onu kuralsız bırakmak, ona sınırsız bir özgürlük vermek demek değildir. Belirli kurallar ve sınırlar çerçevesinde, çocuk özgür olduğunu, seçimler yapabileceğini ve bu seçimlerinin destekleneceğini bilmeye ihtiyaç duyar. Kurallar da çocuğun kendini güvende hissetmesi için gereklidir; ancak onun varlığını yok edici, onu aşırı sınırlandıran tutum, özgüven gelişimine ve bireyleşmeye ciddi zararlar verir.

    Çocuğun ihtiyaçlarına dengeli bir şekilde cevap verebilmek, eşzamanlı hem disiplin sağlayıp hem özgürlük ve seçme şansı verebilmek kulağa zor ve ulaşılması güç bir denge gibi gelebilir. Ancak bu imkansız değildir! İmkansız olmadığı gibi bu denge, çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi, özgüvenli, kendini ifade edebilen, sorumluluk alabilen bir yetişkin olabilmesi için vazgeçilmezdir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Beklenmedik bir yerde ortaya çıkabilen yoğun kaygı, bunaltı, korku, sıkıntı ile görülebilen nöbetlerdir. İçinizde ani yükselen endişe hissiyle birlikte içeride ya da dışarıda, gerçekte ya da zihinde var olan bir tehtit ya da tehtite karşın vücudunuzda bir sistemin aktive olması ve bu aktif olmuş sistemin belirtilerini yaşamanızdır. İçeride ya da dışarıda, zihinde ya da gerçekte, çünkü zihin içeride olan ile dışarıda olanı ayırt edemez. Panik atağın bir çekirdek düşüncesi vardır. Her panik ataklının zihninde düşündüğü bir senaryo vardır. Kimisi işini, eşini, annesini, sevdiklerini kaybetmekten korkar başına bir şey geleceğinden korkar. İşte bu düşüncelere çekirdek düşünce deriz. Bu çekirdek düşünceyle ilgili kafasında bir senaryo oluşturur. Tabii ki bu senaryo mutlu biten bir senaryo değildir. Olumsuz ve sonu iyi bitmeyen bir senaryodur. Bu senaryoyu tekrar tekrar çevirdiğiniz zaman zihin bunu gerçek olarak algılar. Yani üzerinize bir araba geliyor olabilir. Bu sinir sistemi için bir tehlikedir. Veyahutta zihninizde üzerinize hızla bir arabanın geldiğini düşünebilirsiniz. Bu sizin için bir tehdittir. Kalp krizi geçireceğini, düşüp bayılacağını, kontrolü kaybedeceğini, kötü bir şeyler olabileceğini düşünür. Bayılma kolay kolay görülmez. Fiziksel bir rahatsızlık değildir. Tamamen psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu duruma bağlı olarakta çoğu kez dışarı çıkmaktan kaçınma davranışları sergiler. Buna bağlı olarak yaşadığın bir çok olaya karşın ön yargı geliştirir. Nedenine gelince ise başına ansızın bir felaket geleceği düşüncesi, bir kazaya kurban gidebileceği, kalp krizi geçirebileceği, düşüp bayılabileceğini düşünür. Bundan dolayıda sürekli yanında birilerinin olmasını ister. Başına bir olay gelirse onu kurtarabileceğine inanır. Hatta bu küçük bir çocuk bile olabilecektir.

    Başlıca belirtilerine gelirsek: kalp çarpıntısı, göğüs bölgesinde baskı ve sıkışma hissi, nefes alışverişinde düzensizlik yani yaa hızlı nefes alma yada nefes almakta zorluk hissi, kalp krizi geçiriyormuş hissi, midede yanma ve kramp oluşma, karın bölgesinde ağrı ve şişkinlik hissi, kontrolü kaybetme yani dünyanın sonu geliyormuş gibi hissetme, ani bir şey olacakmış gibi sebepsiz yere görülebilen korku belirtileri, ölecekmiş gibi hissetme yada ölümcül bir hastalığa kapılacakmış gibi korkuya kapılma duyguları, el ve ayaklarda istem dışı boşalmalar, hissizlik duygusu, karıncalanma, uyuşma olayı, terleme ve buna bağlı olarak üşüme, ani baş dönmesi, bayılma hissine kapılma, kendini sanki farklı bir ortamdaymış gibi hissetme duygusu.

    Sizde de bu ve buna benzer belirtiler görülüyorsa panik atak sorunu yaşıyorsunuz diyebiliriz.

    Panik atak nasıl ortaya çıkar?

    Aynen sizlerde olduğu gibi hayatınızda önemli bir dönüm noktası oluşmuştur. Ailenizden uzak bir yere gidersiniz, yeni bir ortama karşı adaptasyon süreci yaşarsınız, güven kaybı, çevre kaybı yani önemli bir kayıp duygusu ortaya çıkar ve işte bu durum sizde panik atağı ortaya çıkartır. Hayatınızda yaşamış olduğunuz maddi kayıplar, iflas olayı, eş kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme, askere gitmek vb… hayatınızda önemli bir değişimden sonra hayatınıza çıkar gelir. Panik atak sorunu hayatınıza girdiği andan itibaren diğer psikolojik sorunlar için verimli bir zemin oluşturur. 6 ay ile 12 ay arasında tedavi edilmediği taktirde üzerine farklı psikolojik sorunlar oluşturur. Genellikle anksiyete, depresyon vb…

    Panik atak tedavi edilebilir mi?

    Elbette yaşamış olduğumuz her sorunun tedavi edilebileceği gibi panik atak sorununun da tedavisi mümkün olmaktadır. Öncelikle kişinin tedavi olma konusunda karar vermesi ve uygun bir tedavi sürecini belirlemesi gerekecektir. Panik atak bir önyargı durumudur. Kişinin bakış açısını değiştirdiğiniz takdirde kesinlikle tedavide gerçekleşmiş olacaktır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse: evimize, arabamıza, işyerimize hırsıza karşı önlem olsun diye alarm taktırırız. Var sayalım bir an alarm çalmaya başladı ve biz alarmı duyar duymaz yaptığımız ilk şey yaa bu alarmın sesi ne kadar kötü çıkıyor deyip hemen alarmı susturmaya çalışırız ve o alarma karşı bir ön yargı geliştiririz. Aslında öten alarm dışarıdan bir istenmeyen birisinin geldiğini haber verirken biz bunu düşünmeyerek alarmın sesine odaklanıp onu susturmaya çalışırız. Yine başka bir örnekle açıklamak gerekirse: Yılan dediğimizde ilk aklımıza gelen düşünce ayyyyy ne kadar soğuk bir hayvan deriz ve yılana karşı bir önyargı geliştiririz. Ancak uzak doğuda yılan oynatarak geçimini temin eden insanlarda mevcut bulunmaktadır. Bizde yılan soğuk bir hayvan önyargısı mevcutken o bölgedeki insanlar için bir geçim aracıdır. İşte panik atağı oluşturan bu ve buna benzer ön yargılarımızı değiştirdiğimiz andan itibaren panik atak sorunundan tamamen kurtulmuş oluruz.

  • Özgüveni Yüksek Olan Çocuklar Yetiştirin

    Özgüveni Yüksek Olan Çocuklar Yetiştirin

    Özgüven, kişinin kendi özelliklerinin ne ölçüde olumlu ya da olumsuz olduğu hakkındaki yorumudur. Yüksek özgüveni olan bireyin temeli ise çocukluk çağlarına dayanır. 0-18 yaş arası gelişim evrelerini 6 gruba ayıracak olursak her dönemde dikkat edilmesi gereken bazı nüanslar bir çocuğun yetişkinlik hayatında önemli rol oynar.

    0-12 ay bebeklik döneminde en önemli olan şey bakım veren kişi ile kurulan temastır. Yaşamın başlangıcındaki güveni oluşturan önemli noktalar; fiziksel temas, sevgi ifade eden davranışlar ve yaşamsal ihtiyaçların (tuvalet, yemek, v.b.) tutarlılık içerisinde yapılmasından geçer.

    12 ay- 3 yaş arasında ise farklı yerler ve nesneleri keşfetme isteği ortaya çıkmaya başlar. Bu keşif esnasında bakım veren kişinin cesaretlendiren ve güven veren davranışları etkin olurken, zarar verecek davranışlara karşı da uyarıcı bir tutumda olması gerekir. Çok büyük hassasiyet isteyen evrelerden birisidir. Tedirgin davranışlarla karşılaşan çocuklar kendi yeterliliklerinden şüphe duyma eğilimine girebilir. Diğer yandan, tamamen serbest bırakılan çocuklar ise emniyetlerini tehdit edecek kazalarla karşılaşabilir. İyi bir denge tutturmak için çocuğa yapabileceği küçük görevler vererek kendisine gurur duyması sağlanabilir. Ayrıca makul ölçülerde seçimlerini yapabilecekleri ortamlar yaratılabilir. Örneğin, o gün giyeceği kıyafeti kendisine seçtirmek gibi.

    3-6 yaş aralığı ise anaokulu ve okul başlangıcına geçiş dönemidir. İlk iki dönemden farklı olarak, bu evrede çocuk kendi yaşıtlarıyla aynı ortamı paylaşmaya ve bakım verenlerinden farklı otorite figürleri ile tanışmaya başlar. Çocuğun yeni girdiği sistem içinde karşılaştığı zorluklarda ailesinin yanında olacağını hissetmesi önemlidir. Ayrıca, bu yaş aralığında çocuklar yeri geldiğinde kendilerine ait vakit geçirmeye de ihtiyaç duyarlar. Bu gibi konularda anlayışlı olmak özgüvenlerini destekler. Çocuğun ihtiyaçlarını özverili bir şekilde dinlemek ve ortak bir noktada buluşmanın önemli olduğu bir dönemdir.

    6-10 yaş bireyselleşmenin başladığı aralıktır. Başkaları tarafından yeteneklerin ve zayıf yönlerin değerlendirildiği zamanlar gelmiştir ve diğerleri arasında kendine bir yer edinmeyi öğrenme vaktidir. Ailesi bakımından aşırı derecede korunaklı ya da tam tersine aşırı derecede serbest bırakılarak büyütülen çocuklar dış dünyaya endişeyle yaklaşırlar. Bu dönemde çocuğa destek olmak için hata yapmanın insanın doğasında olduğunu ve bu durumlarda kendinden şüphe etmemesini, yaptıklarının sorumluluğunu almasını ve bu durumla baş etmeyi öğrenmesini sağlamak gerekir. Bu yaşlarda diğer insanlarla olan ilişkilerde dalgalanmalar yaşayabilir. Çocuğun böyle krizleri atlatırken ailesinin aşırıya kaçmadan destek olması gerekir.

    10-13 yaş, çocukluk döneminden çıkıp yetişkinlik dönemine geçişin ilk başladığı zaman aralığıdır. Aileden uzaklaşıp arkadaşlarla daha çok vakit geçirilmeye başlanır. Kişi kendi tarzını yaratmaya başlar ve ilk duygusal kıpırdanmalar baş gösterir. Bir yandan ailenin beklentilerini karşılamaya çalışırken bir yandan da kendi kararlarını verebilme özgürlüğü kazanmaya çalışırlar. Bu yaş grubunda çocuklara başlangıçta kendi harçlıklarının idaresini sağlamak gibi küçük görevler verilmeye başlanmalıdır. Ayrıca büyümeden kaynaklanan bedensel ve duygusal değişimlerle ilgili doğru bilgiler vermek gerekir. Kişiye önemli olduğunu ve sorumluluklarını hissettirmek özgüven bakımından oldukça değerlidir.

    14-18 yaş ergenliğin etkilerinin en belirgin göründüğü dönemdir. Çocukluktan çıkıp yetişkinliğine girmenin yaratmış olduğu psikolojik şok ve adaptasyonun sürecidir. Kültürel ve sportif faaliyetlerle kişinin içindeki enerjiyi doğru yönde yönetmek etkili olabilir. Ayrıca düşüncelerini yargılamak yerine belirli konularda görüşlerini almak değerli olduğu düşüncesini aşılayarak özgüveni destekler.

  • Korku Psikolojisi

    Korku Psikolojisi

    Korku bebeklik döneminden Hatta bazı araştırmalara göre anne karnı sürecinden yaşlılık dönemine kadar süren insan yaşamında herkesin deneyimlediği doğal bir duygudur. Ayrıca oldukça etkili ilkel bir duygudur. Korkunun biyolojik ve psikolojik açıdan farklı iki boyutu vardır. Bu duygu hem psikolojik hem de fizyolojik olarak bizleri etkilemektedir. Korku ile ilgili bir diğer önemli konu ise oluşumu ve aktarımı ile ilgilidir. Oluşum ve aktarım süreci sonrasında birçok psikolojik rahatsızlık gelişebilmektedir. Tüm bu konulardan başka önemli bir yönü de toplumsal korku konusudur.

    Bizi korkutan bir durumla karşılaştığımızda bedenimizde bir takım değişimler meydana gelir. Bedenimizde terleme, kalp atışının artması, yüksek derecede adrenalin salgılanması, göz bebeklerinin büyümesi gibi değişimler meydana gelir. Tam da bu süreçte beyin ‘kaç ya da savaş’ tepkisini verir ve beden bu tepkiye göre kendisini düzenler. Bu tepki evrimsel bir tepkidir ve hızlı, otomatik bir şekilde gerçekleşir.

    Hepimiz korkuya fiziksel olarak aynı tepkiyi verirken, duygusal olarak verdiğimiz tepkilerimiz değişebilir. Örneğin birçok kişi adrenalini ve korkuyu sevebilir ve buna bağlı olarak extrem sporları tercih edebilir. Buna karşın birçok kişide korkuya negatif olarak bakabilir ve kendisinde korku oluşturabilecek eylem ve olaylardan uzak durabilir.

    Korkunun psikolojik boyutunda ise dozajı çok önemlidir. Üzerimizde korku oluşturan uyarıcılara karşı verdiğimiz tepki aşırı yüksek veya aşırı düşük gibi bir tanımlama içerisinde ise birçok psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalma ihtimalimiz var demektir. Örneğin fobiler bu konuda en yaygın şekilde karşımıza çıkan korku temelli psikolojik rahatsızlıklardır. Şunu belirtmemiz gerekiyor ki bir konuyu fobi veya psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabilmemiz için o korkunun hayatımızı işlevsiz hale getirmiş olması gerekmektedir. Normal hayatımızda hepimiz elbette ki birçok korku olayını deneyimleriz. Psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabileceğimiz fobiler:

    Klostrofobi: Kapalı alan korkusu

    Akluofobi: Karanlık korkusu

    Aviofobi: Uçuş korkusu

    Glossofobi: Topluluk önünde konuşma korkusu

    Kakorofiyofobi: Başarısız olma korkusu.

    Sosyofobi: Toplumdan genel olarak insanlardan korkma korkusu gibi fobilerdir.

    Peki bu korkular nasıl oluşuyor ?

    Korku üç şekilde oluşabilir. Birincisi içgüdüsel bir tepkidir. Örneğin yüksek bir sesi aniden duyduğumuzda içgüdüsel olarak korkarız. Aniden bedenimize dokunulduğunda korkarız çünkü zihnimiz tehlike var mesajını verir bize ve bizi ‘kaç ya da savaş’ tepkisine yöneltir. İkinci nedeni ise korkunun öğrenilmiş olmasıdır. Bizler korkuyu bir kişiden ortamdan veya durumdan öğrenebiliriz veya geçmiş deneyimlerimizle bağlantılyarak korkular oluşturabiliriz. Örneğin köpekten korkan bir annemiz varsa biz de köpeği korkulacak bir nesne olarak tanımlarız zihnimizde. Küçükken bir köpek bizi kovalamışsa bütün köpeklerin bizi kovalayacağı düşüncesiyle tüm köpeklere karşı bir korku geliştirebiliriz. Üçüncü neden ise korkunun zihinsel olarak üremesidir. Bu kültür üzerinden bize aktarılan bilgiler sonucu oluşabilir.Dini inançlar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Veya sosyal medya ve televizyon gibi kaynaklar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Örneğin yakın zamanda ülkemizde birçok yerde bomba patlamaları oluyordu ve insanlar sokağa çıkmaya korkuyorlardı. Telefonlarımıza istihbarat alındığına, belli yerlere gitmemiz konusunda doğru /yanlış mesajlar geliyordu ve haliyle toplumsal bir korku oluşuyordu.

    Sonuç olarak bizleri biyolojik ve psikolojik olarak etkileyen korku hayatımızın her döneminde ve herhangi bir yerinde karşımıza çıkabilir. Korkunun kontrol edilememesi ve seviyesinin yükselmesi bizleri birçok psikolojik rahatsızlığa karşı karşıya bırakabilir. Hayatın akışında korku, kimi zaman bizleri uyaran ve tehlikeden koruyan bir yönüyle de var olmaya devam eder. Varoluşunu ise içgüdüsel tepkiler, sosyal öğrenmeler ve zihinsel imajinasyonla sürdürebilir.

  • Eyvah Kardeş!

    Eyvah Kardeş!

    Yıllarca evin tek çocuğu olan, her ihtiyacı olduğunda anne ve babasına sığınabilen ve ilgi gören çocuğun, yeni bir bebeğin gelişine alışması oldukça zordur. Bu travmatik değişimle karşı karşıya gelmek ne kadar zorsa bununla başa çıkmaya çalışmak ve tolere edebilmek bir o kadar daha zordur. Birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin en çok sorun yaşadığı konudur “KARDEŞ REKABETİ”.

    Ebeveynler her ne kadar çocuklarını evdeki bu büyük değişime hazırlamış olsalar da, kardeşe öfke duygusunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle ebeveyne ve bebeğe karşı saldırgan davranışlar halinde ortaya çıkabilir.

    Büyük çocuk huzursuzdur çünkü annenin şefkatini, sıcaklığını, babanın ise ilgisini ve desteğini paylaşmak zorunda kalacağı bir kardeşi vardır artık.. Böyle bir durumda; çocuklar huzursuzluklarını genellikle agresif davranışlar, işbirliğine yanaşmama, aşırı talepkar davranışlar veya regresif (yaşından daha küçük çocuk/bebek gibi davranma) davranışlar sergileyerek gösterebilir. Huzursuzluk belirtilerinin ortaya çıkması, büyük çocuğun kendini güvensiz ve endişeli hissetmesinden dolayı ortaya çıkar; yani çocuğun sergilediği çoğu davranış, bir anlam ve neden içerebilir!! Bu yüzden onu azarlamak, cezalandırmak veya “SEN ARTIK BÜYÜDÜN, ABİ/ABLA OLDUN” gibi söylemlerde bulunmak hem içinde bulunduğunuz krizi daha çok büyütebilir hem de çocuğun duygusal ve ruhsal sağlığını daha çok yaralayabilir. Anne ve babayı paylaşmak zorunda kalmak çocuğun, verilen sevgi ve şefkati sorgulamasına neden olur ve yeni bebek yüzünden kendini tehdit altında hisseder.

    NEYE İHTİYACI VAR?

    1-Sevgi ve güven

    2-Kin ve öfkesini boşaltmak

    Her gün 30 dakika birebir vakit geçirip bütün ilginizi ve sıcaklığınızı çocuğunuza verebilirsiniz. Ancak bunu düzenli olarak yapmalısınız. Ortaya çıkan yaşamsal engellerle ilgili önceden bilgilendirerek oyun saatinizi birlikte belirleyebilirsiniz. Onu bir birey olarak koşulsuz şekilde kabul edip, saygı duymanız ve 30 dakika süresince o ne isterse müdahale etmeden, tavsiyede bulunmadan bu vakti değerlendirmek sevgi ve güveninize inanmasını sağlayacaktır. Ayrıca ağlama ve öfke nöbetlerine izin vererek kin ve öfke boşaltma ihtiyacı karşılanabilir. Küçük bir nedenden dolayı patlama yaşayabilir. Bu tür kriz anlarını koşulsuz sevginizle ve sıkıca sarılmanızla karşılamanız, “çok kızdın”, “şuan çok üzüldün” gibi yaşadığı duygularını ona yansıtmanız, yumuşak bir ses tonuyla “yanındayım merak etme”, “güvendesin” demeniz onu zaman içerisinde sakinleşecektir. Yani çok fazla kelimeye ihtiyacı yoktur çocukların!!

    EVDE NELER YAPILABİLİR?

    # Çocukların her biriyle ayrı ayrı oynanan yönlendirilmemiş (kendisinin istediği gibi, özgürce) oyun saatleri yapılmalıdır. Oyunu çocuğunuzun yönlendirmesine izin verirken bütün ilginizin çocuğunuzda olduğundan emin olun! Bu oyun saatlerinde çocuklar kendini özel hissedecekler ve sizler de onların duygusal dünyalarına adım atma şansına sahip olmuş olacaksınız.

    # Gücün çocukta olduğu oyunlar üretebilirsiniz. İster ayrı ayrı ister ekip olabilecekleri oyunlar ile onların kendilerini güçlü hissetmelerine ve oyun içindeki duygusal değişimleriyle nasıl baş ettiklerini görmelerine imkân sağlamış olacaksınız. Ebeveyne karşı oynanan güç oyunları çocukların takım olmalarını sağlar. Böylelikle işbirliğini tatmış olmaları öfke ve rekabet duygusunu kısa zaman sonra ortadan kaldıracaktır. Burada sizin tutarlılığınız önemlidir.

    # İşbirliği ile gerçekleştirilen eğlenceli aktiviteler yapabilirsiniz. Bloklardan kule yapmak veya ortak bir hikaye yaratmak gibi…

  • Mobbinge Dur De!

    Mobbinge Dur De!

    Son zamanlarda o kadar çok kişiden bunu duyuyorum ki.. Hem de yaş, mekân, konum farketmeden öyle kötü muameleye maruz kalan çalışanlarımız var ki…

    Çalışma hayatında; küfür eden, suratına kalem fırlatan, herkesin içinde kasıtlı rencide eden, ahlaksız yakıştırmalarda bulunan, gereksiz yere iş veren, kişiyi başarısız hissettiren ve daha bir çok negatif davranışla karşı tarafın ozyeterlilik ve kendine değer verme mekanizmasını bozan pek çok kişiyle karşılaşılıyor maalesef. Bunun sonucunda kurban kişi genellikle susuyor, birilerine şikayet etmekten korkuyor ve bunu hic kimseyle paylaşmıyor. Hep aynı cümleleri duyuyorum: “Siz onu bilmezsiniz onunla kimse başa çıkamaz”

    “şikayet etsem ne olur ki genel mudur de onu tutuyor”

    “Ona karşılık verirsem daha kötüsünü yapar”…

    Acaba bunlar sizin kaçınmalarınız için bir bahane olabilir mi? Ya da susarak, tepkisiz kalarak yol alacağınıza gerçekten inanıyor musunuz?

    Bence artık harekete geçme vakti geldi. Biz bu davranışların geneline “iş yerinde mobbing” yani “zorbalık” diyoruz. Son zamanlarda pek çok çalışanın mobbing davası açtığını ve kazandığını biliyor muydunuz? Bilmiyordunuz çünkü siz öğrenilmiş bir çaresizlik yaşıyorsunuz. “Dava açsam kimbilir kac yıl surer” demek size daha kolay geliyor.

    Sevgili mobbinge maruz kalan kurbanlar; şunu çok iyi bilin ki bir an önce harekete geçmezseniz karşı taraf daha da güçlenecek ve siz kendi kendinizi yemeye devam edeceksiniz. Bu olayları anlatıp “ben artık yapamıyorum dayanamıyorum” deyip boş yere depresyona surukleneceksiniz. Bütün bunlara değer mi? Kendinizden bu kadar mı nefret ediyorsunuz? “Peki ne yapacağım?” Dediginizi duyar gibiyim. Işte size bir kaç öneri:

    Öncelikle korkmayın! Karşınızdakine nasıl izlenim verirseniz karşınızdaki de size ona gore davranır. Zorbayı izlediğiniz zaman göreceksiniz ki aslında siz ve sizin gibiler dışında kimseye bu şekilde davranmıyor.

    Delil toplayın! Size edilen ahlaksız cümleleri ses kayıt cihazına kaydedin. Yarın durum yargıya intikal ettiğinde elinizde delil bulunsun.

    Susmayın şikayet edin! Önyargıları kırın. Ona bir sey olmaz onu kimse durduramaz demeyin. Herkes bir kaç kez şikayet etse muhakkak birileri bunun farkına varacak ve harekete geçecektir. Çok iyi hatırladığım bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Yine müdürü tarafından mobbinge ugrayan bir danışanıma “bunu neden hiç kimseyle paylaşmıyorsunuz?” Diye sorduğumda “kesinlikle ise yaramaz herkes onun arkasında” demişti. Tam tamına 1 hafta sonra zorbanın işten atıldığı haberini verdi. Sizce ne oldu da atıldı? Çünkü bir başkası dayanamayıp zorbanın durumunu üst merciye aktarmış! Işte bu hikaye herkese örnek olsun. Siz siz olun sakın mücadeleden asla ama asla vazgeçmeyin. Çünkü siz degerlisiniz.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    “Kaygı”, “kaygılı olma hali” veya halk dilinde “evham yapmak” insana özgü ve günlük hayatımızda her birimizin deneyimlediği bir durumdur. Birçoğumuzun düşündüğünün aksine kaygı duymak başlı başına problemli bir durum değildir; aksine normal düzeyde duyulan kaygı bizleri olabilecek olumsuzluklara karşı önlem almaya iter ve bu sayede olabilecek tehlikelerin önüne geçilebilir.

    “Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi geliyor, bu ihtimali düşünmeden duramıyorum”, “Çocuğumu hiç bir yere yollamak istemiyorum, her an başına bir şey gelebilir, haberlerde neler görüyoruz”, “Geceleri ‘acaba eve hırsız girer mi ya da biri eve girip eşimi, beni veya çocuklarımı öldürür mü’ diye ödüm kopuyor, bunları düşünmekten uyuyamıyorum” gibi cümleler Yaygın Ankisyete Bozukluğunun (YAB) varlığıyla ilgili ipucu verebilecek en tipik ifadelerdir.

    Yukarıdaki örnek ifadelerden de anlaşılacağı gibi YAB’ın tanımı “gerçekte bir tehdit ya da durum olmamasına karşın aşırı bir endişe halinde olma” durumudur. Aşırı kaygılı olma durumu kişinin gündelik hayatını olumsuz etkiler, günlük işlevini kısıtlar, yaşam kalitesini düşürür, akut ya da kronik hastalıklara sebebiyet verebilir. Uyku düzeninin bozulması, bununla beraber gelen yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas ağrıları, dikkatini toparlayamama, en ufak uyarana karşı dahi aşırı irkilme tepkisi, kalp atış hızında artma, terleme, vücut ısısında değişme vb. belirtilere YAB halinde sıkça rastlanır.

    YAB aslında oldukça sık rastlanılan bir durumdur; her 100 kişiden 5 ya da 6 kişide YAB vardır. Yaş alımıyla beraber kaygıya karşı olan duyarlılık artar. Bu nedenledir ki yaş alındıkça bireyler olaylara karşı geçmiş zamana göre daha yoğun kaygı yaşarlar.

    YAB’ın Ortaya Çıkma Sebepleri

    YAB temellerini erken çocukluk döneminde maruz kalınan olumsuz yaşam olaylarından ve stresten alır. İlk işaretleriniyse ergenlik döneminde ve genç yetişkinlik döneminde vermeye başlar. Stresli dönemler baş gösterdikçe YAB belirtileri alevlenir, stresin azaldığı dönemlerde ise belirtiler hafifleyebilir. Genetik ve biyolojik etkenler hastalığın ortaya çıkmasında etkili faktörlerdir.

    YAB Tedavisi

    YAB tedavi edilebilmektedir. İyi bir psikiyatrik değerlendirmenin ardından uygun terapi ekolünün seçilmesiyle (Bilişsel Davranışçı Terapi, EMDR, Şema Terapi vb.) danışanların bir çoğu psikoterapiden fayda görmektedir.