Etiket: Karşı

  • Yalnızca Ben

    Yalnızca Ben

    Çok güzel bir peri kızı olan Ekho, kendisine aşık olanlarla asla ilgilenmez, hiç kimseye yüz vermezdi. Bir gün Narkissos ile karşılaştı. Narkissos çok yakışıklı bir avcıydı. O güne kadar kimseleri beğenmeyen Ekho, bu genç avcıya ilk görüşte aşık oldu. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermedi ve peri kızının yanından uzaklaştı. Ekho kara sevdaya tutulmuştu. Günden güne eriyip bitti ve öldü.

    Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızdılar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verdiler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susadı ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gitti. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini gördü. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülendi. Yerinden kalkamadı, kendine aşık olmuştu. Kendi görüntüsünü o ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmişti . O şekilde orada ne su içebildi, ne de yemek yiyebildi, aynı Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başladı ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketti.

    Bu hikaye bizlere narsistik kişilik bozukluğunu tarifler. Narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, özel olduklarını, bu yüzden birçok ayrıcalık taşıdıklarını düşünürler. Etraflarındaki herkesin onlara özel davranmalarını isterler. Ünlü olma, beğenilme, tanınma isteğiyle yanıp tutuşurlar. Empati yeteneğinden yoksundurlar, kimseyi düşünmezler ama herkes onları düşünsün onların isteklerine itaat etsin isterler. Eleştirilmek en büyük kabuslarından biridir. Yapılan eleştiriye ya şiddetli bir öfke nöbetiyle ya da kayıtsızlıkla karşı tarafı küçümseyerek karşılık verirler.

    Dramatik gösterişler, duygusal patlamalar, çılgınca değişken tavırlar narsistlerin karakteristik özelliklerindendir. Onun yaptığı herşey doğrudur. Ona göre, her ortamda kıskanılan imrenilerek bakılan sadece ve sadece kendisidir. Başkalarının zaaflarından yararlanıp, hedeflerine ulaşmayı amaç edinirler. Sıra beklemek, rica etmek, yol vermek, yardım etmek asla bir narsiste göre değildir.

    Dostluklar veya özel ilişkiler yanlızca onları beslediği, çıkarlarını koruduğu, hedeflerine ulaşmaya yardımcı olduğu için vardır. Narsistlerin dostları yada sevgilileri sıklıkla daha once narsistik bir anne yada babaya sahip olmuş kişilerdir. Çünkü, çocukluklarında görüp sevgi sandıkları ilgisizlik ve bencillik onlara yabancı gelmez. Sevgi anlayışları narsist bir kişiye göre şekillenmiştir. Bu yüzden narsistik bir eş ile birlikte olduklarında kendi haklarını aramayı düşünmezler ve ilişkilerini devam ettirerek eşlerinin kendilerini hiç bir karşılık vermeden kullanmalarına izin verirler.

    Yalan, narsist tutumun vazgeçilmez bir özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmacadan ibaret olabilir.

    Narsizimin nedenleri konusunda bir çok kuram bulunmaktadır. Bir kurama göre, 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan çocuk, ihtiyaçlarına eskisi kadar çabuk ve duyarlı yanıtlar alamadığında narsistik kişilik bozukluğunu geliştirecektir. Bir diğer kurama göre, erken çocukluk döneminde yaşantılanan istismar ve travma süreçleri yani erken çocukluğun narsistik kırılmaları, yetişkinlikteki narsist kişiliğe zemin hazırlamaktadır.

    Genelde ergenlik çağının başında ortaya çıkmaya başlayan narsistik kişilik bozukluğunun toplumdaki yüzdesi % 1 den daha azdır. Narsistik kişilik bozukluğu vakalarının yarısından çoğunu erkekler oluşturmaktadır.

    Narsist bir kişi, kişilik özelliklerinden dolayı değil de başka problemlerinin çözümü için psikologa ya da psikiyatriste gelir. Kendilik değerleri son derece kırılgandır. Dünyaya çok sağlam başka bir kendilik değeri sunar ve ona göre yaşamaya çalışırlar. Genelde, kendilik değerleri arasındaki çatışma sonucu depresyona girer ve terapiye başlarlar.

    Bu kişiler için terapiye başlama fikri zor kabul edilebilecek türdendir. Çünkü onlar, kimseye ihtiyaç duymayacak kadar özel ve üstün niteliklere sahiptirler. İşte bu noktada gerçeğe dayalı tüm yorumları reddederek terapiye son verme girişimi gözlenebilmektedir. Tedavi süreci başarıyla tamamlandığında ise kişi, kendine ait abartılı beklentilerinden kurtularak ilişkilerinde gerçekçi ve yalandan uzak bir yaşam sürer.

  • Cinsel Terapi

    Cinsel Terapi

    Cinsellik, bizim insan olarak ne olduğumuzun bir ifadesidir. Kişiliğimiz, duygularımız, değerlerimiz, tutumlarımız, davranışlarımız, sevdiğimiz -sevmediğimiz şeyler ve sosyalleşme alanımızla şekillenir. Doğum öncesi başlayıp ömür boyu süren, ailevi, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenen bir olgudur. Üreme, cinsel zevk alma ve zevk vermeyi içerir.

    Tamamen duyuya bağlı bir deneyimdir ve sadece cinsel organların bir işlevi değil, tüm bedenimizin, aklımızın ve en önemlisi beynimizin bir fonksiyonudur. Bu nedenle de boşalma ve orgazm olma birbirinden farklı kavramlardır.

    Cinsellik dendiğinde ilk akla gelen genellikle anatomik cinsiyetimizdir. Yaşamsal önemi olan üreme organlarımız  sadece cinselliğin bir parçasıdır ve çeşitli etmenlerden dolayı her zaman konuşulması zor unsurlardan olmuştur.

    Her bireyin ayrı cinsellik anlayışı, yaşayışı ve seçimleri bazen çiftler arasında istemeden de olsa bazı uyumsuzluklara  yol açabilir. Bunlar konuşulmadığı sürece birikir ve hayatın diğer bölümlerine sinsice sızar ve yavaş yavaş derin çatlaklara neden olabilir.

    Uyumlu bir cinsel yaşamı herkes hak eder.   İşte “ cinsel terapi “ sistematik bir şekilde soruna özgü yöntemlerle bireylerin problemlerini çözmelerine yardımcı olur. Karşılıklı çözümün tıkandığı durumlarda her zaman bir uzmanın yardımı almakta büyük yarar vardır.

    VAJİNİSMUS

    Vajinanın dış 1/3’lük kısmında bulunan kasların yineleyici bir şekilde veya sürekli olarak istemsiz kasılmasıdır- ki bu durum cinsel birleşmeyi olanaksız kılar-. Bu durumu göz kaslarımızın reflekslerine benzetebiliriz, nasıl ki dışarıdan gelen herhangi bir tehlike karşısında göz kaslarımız irademizden bağımsız olarak korunma refleksiyle göz kapaklarımızı aniden kapatır ve dışarıdan gelen yabancı bir etkenin göz ile temasını engeller , işte vaginismusta da bu tarz bir dinamik söz konusudur. Vaginal kaslar ile kişinin bedeni de senkronize olur ve penis girişini , bir tehlike , korku ya da acı duyulacak bir nesne olarak algılar ve ilişkiyi reddeder. Ülkemizde kadınlarda görülen yaygın cinsel işlev bozukluklarından biridir. Cinsellikle ve kızlık zarıyla ilgili yanlış bilgi sahibi olma ,  olumsuz cinsel tutumlar, dini inanış,bedenini gerçek anlamda tanımama, cinsel organlarına karşı iğrenme duygusu vajinismus nedenlerinden bazılarıdır. Uygulanan tedavi programı ile cinsel terapiye yanıt oldukça iyidir.

    ERKEN BOŞALMA

    İlk bakışta, erken boşalma çok acı veren bir sorun gibi görünmez, çünkü cinsel alışverişi veya orgazmik rahatlamayı engellemez. Buna rağmen, erkeklerin ve partnerlerinin en yaygın şikayetlerinden biridir. Şöyle tanımlanabilir:

    Denetimsiz boşalma (prematüre ejakulasyon) yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakulasyonun ( boşalma )olmasıdır. Başka bir deyişle, birlikteliklerde, ilişkinin kalitesini bozan boşalmalar erken boşalmadır. Nedenleri psikolojik ya da organik olabilir. Öncelikle organik nedenler araştırılmalı, daha sonra psikolojik değerlendirmelere geçilmelidir. Genel olarak 0-7 dk. Arası gerçekleşen boşalmalar , denetimsiz boşalma olarak kabul edilmektedir.

    CİNSEL İSTEKSİZLİK

    Hiç şüphesiz, en sık rastlanan cinsel şikayet – her yaştan kadının – cinsel isteğinin olmaması yada az olmasıdır. Cinsel eylem, işlev ve yetinin yerinde olmasına rağmen, kişinin cinselliğe ve cinsel uyaranlara karşı ilgi ve isteğinin olmaması olarak tanımlanır. Sıklıkla duyduğumuz tipik yorumlardan biri “ bana göre bir daha seks yapmasam da sorun değil “ şeklindedir. Organik tarama sonucu  bedensel bir aksaklığın olmadığı saptandıktan sonra psikolojik değerlendirmeye geçilir. Kişinin cinsel işlev bozukluğunu çözmek için yapacağı ilk şey “cinsel sorunu” olduğunu kabullenmektir.

    Düşük cinsel istek sorunuyla gelen danışanların değerlendirmesi kapsamlı olmaktadır. Genel olarak kadının enerjisi, özsaygısı, beden imgesi, çekiciliğe dair duyguları ve stres düzeyi mevcut cinsel ortamın dikkate alınmasını gerektirir.

    Çiftler karşılıklı olarak konuşabilmeli, yargılayıcı- suçlayıcı olmaktan kaçınmalıdır. Cinsel problem bir kişiye bağlı olabilir ancak iki kişiyi etkiler, bu nedenden dolayı ortak bir sorun olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla, çiftlerin birlikte yardım almaları çözüme büyük katkı sağlayacaktır.

    SERTLEŞME SORUNLARI

    En yaygın ve sıkıntılı erkek cinsel şikayetlerinden biridir. Erektil işlev bozukluğu cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir.

    Görülme sıklığı tanımlamaya (ereksiyon kusurunun oluşma sıklığına, oluşan sertliğin derecesine ya da olması beklenen sertliğin eksiklik düzeyine) göre değişir.  60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık %50 sinin ereksiyonlarının kalitesi ve dayanıklılığı konusunda sorunları vardır. Çoğu erkekte 40’lı 50’li yaşlarda açığa çıkar. Ancak daha genç orta yaşlı erkeklerin tedavi arayışına girme olasılığı daha yüksektir. Yaşamının herhangi bir diliminde aynı güçlüğü belirli bir süre için yaşamış erkeklerin oranı %20’lere çıkmaktadır. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada ise erişkin erkek popülasyonunun %60’ında değişik düzeylerde (hafif, orta ve ağır) erektil işlev bozukluğu saptanmıştır. Bu oran ülkemizde yaklaşık 6,5 milyon erişkin erkeğin erektil işlev bozukluğu sorunu yaşadığını göstermektedir. Ne var ki bu bozukluğu yaşayan erkeklerin ancak %10’undan azı tedavi görmektedir.

    Sigara, şişmanlık ve hareketsizlik gibi yaşam tarzı faktörleri rahatsızlığın önemli faktörlerindendir.

    ORGAZM SORUNLARI (ANORGAZMİ)

    Tarih boyunca doğru orgazmın nasıl olduğuna ilgi duyulmuştur. Teknolojik gelişmeler orgazm sırasında beyinde meydana gelen değişikliklerin gözlemlenmesine olanak tanımaktadır.         

    Cinsel uyarılma yeterli olduğu halde, yineleyici ve sürekli bir biçimde orgazmın gecikmesi ya da hiç olmaması hali olarak tanımlanabilir.  Çok çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar kadına ait bir sorun olarak görülse de, çiftin yaşamını etkileyen bir sorun olduğundan, terapiye birlikte gelinmelidir.

    Tedavinin başlıca odak noktası, çiftlere hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde sorunu anlamalarına yardımcı olmaktır. Kadın için orgazm ne anlama geliyor? Peki ya partneri için? Kadının bedeni üzerinde sahiplik duygusu var mı? Başlıca tedavi odağı bu ve benzeri sorulardır.

    CİNSEL UYUMSUZLUK

    Cinsellik sadece fizyolojik bir olgu değildir. Çiftlerin ortak yaşamı  ve  iletişimlerindeki nitelik, birbirlerini nasıl gördükleri, ait oldukları kültürün farklılıkları, cinsellikte yaşanacak uyuma etki eder. Cinsellik hakkında bilinen yanlış inanışlar, önyargılar, kişinin yetiştirilme biçimi, korku ve kaygılar, utanma, isteklerinin ayıp karşılanacağı kaygısı eşler arasındaki uyumsuzluğa neden olan etmenler arasında sayılabilir.  Cinsel terapide verilen destekle, kişinin farkında olduğu ama konuşmaktan çekindiği konuların açıkça konuşulması ilişkinin iyileştirilmesinde büyük önem taşır. Henüz adını koyamadığı konularda ise farkındalık sağlanır.

    Burada en önemli konu çiftlere cinsellik konusunda bilgi verilmesi,  karşılıklı hazzın yaşamdaki öneminin anlatılmasıdır. 

  • Çocuğa Sağlıklı Bir İletişim Ortamı Nasıl Sunulur?

    Çocuğa Sağlıklı Bir İletişim Ortamı Nasıl Sunulur?

    Her ailenin ilişki dinamikleri ve iletişim tarzları farklıdır. Aynı şekilde her çocuk da biricik ve özeldir. Dolayısıyla her çocukla da çocuğun ihtiyacına göre bir ilişki ve iletişim tarzı geliştirilmelidir. Ancak yine de aile içinde sağlıklı bir iletişim kurmak ve çocuğa sağlık bir iletişim ortamı sunmak için bazı genel durumlardan bahsetmek mümkün.

    Peki çocuğumuza nasıl sağlıklı bir iletişim ortamı sunabiliriz?

    • Yaşanılan herhangi bir sorun karşısında ailecek iletişim halinde olmak; çözüm yollarını birlikte aramak hem çocuk hem de tüm aile bireyleri için yararlıdır.

    • Her ailede sorunların yaşanması normal bir durumdur. Ancak iletişim kurarak; bu sorunların karşılıklı konuşulması, sorunları öğretici bir araç olarak görüp birlikte bazı dersler çıkarılması aile bireylerini birbirlerine daha çok bağlar. Böyle bir iletişim ortamı gören çocuk da doğru iletişim kurmayı, sorunları etkili şekilde çözebilmeyi öğrenir ve iletişim tarzı da buna göre şekillenir.

    • Çocuğunuzla daha yakın bir ilişki kurmak ve sizinle paylaşımda bulunmasını sağlamak için yapılabilecek pek çok şey var. Birkaç tane örnek vermek gerekirse; birlikte kitap okuma saatleri belirlemek, oyun oynamak, parka gitmek, uyumadan önce masal okumak gibi bazı aktiviteler çocuğunuzla daha fazla paylaşımda bulunmanızı sağlayarak size yardımcı olabilir.

    • Çocuğunuza karşı iyi bir dinleyici olmak; sadece sorunlar karşısında değil, her zaman çocuğunuzu dinlemeye açık olmanız çocuğunuzla aranızdaki iletişimi kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda çocuğun kendini ifade etme biçimini de geliştirir.

    • Çocuğunuzun sorun yaşadığı durumlar karşısında, kaygınızı çocuğa direkt olarak yansıtmak yerine “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormak ve çözüm yollarını birlikte değerlendirmek, çocuğun kendisini iyi ve değerli hissetmesine yardımcı olacaktır.

    • Unutmayın; çocukla kurulan doğru iletişim çocuğun kişilik gelişimine önemli bir katkı sağlar.

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres… stres…stres… Ne çok kullanır olduk bu kelimeyi.’Gelmeyin üstüme çok stresliyim.’,’Şimdi stresten çatlayacağım ayol.’, ‘Sınavım var kanka çok stresliyim.’ vs..

    Stres hayatımızın her alanında ve oldukça kontrolsüz bir şekilde aramızda dolanıyor. Onu bir yakalarsam ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ama önce onu bulmam lazım.

    İlk önce şu stres neymiş bir tanıyalım. İngilizce kökenli olan bu kelime ‘baskı, gerilme’ anlamını taşıyor. Hayatımızın her alanında evde, okulda, işte,sokakta, trafikte hatta kendi içimizde bile karşımıza çıkabilecek bir durum.

    Peki psikoloji nasıl tanımlamış bu durumu acaba ???

    Psikoloji der ki ; Stres organizmanın kendisini rahatsız eden bir ortamda verdiği bir cevaptır.

    Hımm yani insan doğasında olan doğal bir durum. Eee peki sonra.

     Sonrası şöyle bir uyarıcıyla karşılaşırız ve bu uyarıcıya bir tepki veririz. Stres iyi ve kötü deneyimler ile iki türlü ortaya çıkabilir.

      Nasıl yani ????

     Şöyle ki evlilik,yeni bir işin ilk günü, okulun ilk günü gibi hoşumuza giden ancak aynı zamanda bizi streslendiren durumlar şeklinde veya belirsizlik,zor bir durumda kalma gibi olumsuz nedenler dolayısı ile oluşabilecek stres şeklinde ortaya çıkabilir.

      Tabi stres ortaya çıkarken bazı fizyolojik değişimlere de neden olur. İnsanlar stresli bir durumla karşılaştıklarında bedenleri kanlarına karışan kimyasallar nedeni ile bazı tepkiler verir. Bu kimyasallar beden tarafından üretilir, kişiye güç ve enerji verir. Eğer bu stresin nedeni fiziksel bir tehlike ise bu iyi bir şey çünkü kimyasalların vermiş olduğu güç ve enerji ile savaş veya kaç reaksiyonunu vererek kendimizi bu tehlikeden koruyabiliriz. Ancak stresimiz duygusal bir duruma tepki olarak ortaya çıkmış ise ve bu ekstra enerji ve gücü dışa vurabileceğimiz bir çıkış yok ise işte o zaman stres bizim için sıkıntılı bir durum olmaya başlayabilir.

      Stresli durumlarda bedenimizde kan basıncı artışı, daha hızlı nefes alıp verme, sindirim sisteminde yavaşlama, kalp atışlarımızda artış, bağışıklık sistemimizde güçsüzleşme,kaslarımızda gerilme, yüksek alarm durumunda olduğumuzdan dolayıda uykusuzluk gibi durumlar ortaya çıkabilir.

      Çok fazla strese maruz kaldığımızda ise migren,üst solunum yolu hastalıkları, kalp hastalıkları, bel ağrısı, kilo alma, egzama gibi bir çok rahatsızlıkla karşı kaşıya kalabiliriz. Bunun yanında psikolojik olarak da kızgınlık,kaygı, tükenmişlik,depresyon,güvensizlik hissi, unutkanlık, asabiyet, konsantrasyon eksikliği, yorgunluk, üzüntü gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz.

     Durum biraz can sıkıcı olamaya başladı sanki. Peki bu strese neden olan şeyler nedir?

     Herkesin kendi yaşantısına göre farklı stres tetikleyicileri vardır. Ancak genel olarak bir kategorileme yapacak olursak;

     İş hayatında, uzun çalışma saatlerine maruz kalmak,ağır sorumluluklar yüklenmek,sevmediğin bir mesleği yapıyor olmak,zor ve tehlikeli koşullarda çalışıyor olmak ve iş yerinde ayırımcılığa maruz kalmak gibi bir çok neden olabilir.

     Bunun yanında yaşam deneyimleri de bir başka stres kaynağıdır. Örneğin boşanma, sevilen birinin vefatı, evlilik,duygusal problemler, aile üyelerinin sorumluluğunu taşıyor olamak, iş kaybı,beklenmeyen olaylarla karşılaşmak, hastalık, deprem,saldırı gibi travmatik olaylar yaşamak yaşantısal stres kaynakları arasındadır.

     Aynı zamanda kendi içimizde de stres oluşturabiliriz. Bu streste kişinin hayatında meydana gelen ani değişikliklerle, kişinin hayata ve dünyaya olan bakış açısı, stresli olaylar karşısındaki tutumu,kişinin gerçekçi olmayan beklentileri, korku ve belirsizlikler (ki son darbe ve terör olaylarında hepimiz bu stresi yaşadık) nedeni ile ortaya çıkabilir.

       Gerçekten de hayatımızın her alanında hatta içimizdeymiş bu stres. Şimdi sıra nasıl baş edeceğimize geldi bu küçük şeytanla…

      İlk ve en önemli adım üzerimizde stres oluşturan durumu belirlemek ve onu tanımak. Hangi durumlarda üzerimizde stres oluşuyor?, Ne sıklıkla oluyor ?, Bu stresli durumla karşılaştığımızda nasıl tepkiler veriyoruz?, Verdiğimiz tepki stresimizi azaltarak bize iyi geliyor mu ? gibi sorularla durumumuzu değerlendirebiliriz.

     Bu aşamadan sonra aşağıda bahsedeceğim yollarla stresimizi azaltmayı deneyebiliriz.

    1) Hareket etmek

     Yürüyüş yapmak,müzik dinlemek, dans etmek, merdiven kullanmak, çocuklarımızla veya arkadaşlarımızla oyunlar oynamak gibi aktiviteler stresin bedenimizde oluşturmuş olduğu enerjiyi atmamıza yardımcı olacak aynı zamanda bizi kızgınlık,gerilim,öfke gibi ruh hallerinden de koruyacaktır.

      Oldukça eğlenceli görünüyor  

    2) Düzenli Egzersizler Yapmak

       Düzenli olarak yapacağınız yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet sürme gibi aktivitelerle dikkatinizi zihninizde stres oluşturan düşüncelerden uzaklaştırarak bedeninize odaklayıp, nefes alış verişinizi takip ederek üzerinizde stres oluşturan durumdan zihninizi uzaklaştırabilirsiniz.

    3) Sosyalleşmek

       Sosyalleşmek stresi azaltmak açısından oldukça etkili ve hızlı bir yoldur. İnsanlarla yüz yüze konuşmak, göz kontağı kurmak, destek almak size oldukça iyi gelebilir.

    4) Üzerinizde Stres Oluşturabilecek Durumlardan Uzak Durmak

      Hoşunuza gitmeyen, sizi strese sokan durumlarda ‘ Hayır’ diyebilmek zaten içerisinde bulunduğumuz stresin artmasını engelleyecektir.

      Üzerimizde stres oluşturan insanlardan uzak durmanız size iyi gelebilir. Bu kişilerle görüşme sürenizi azaltabilir veya ilişkinize bir sınır koyabilirsiniz.

      Çevrenizde stres oluşturan durumlardan uzak durabilirsiniz.

    5) Üzerinizde Stres Oluşturan Durumu Değiştirmeyi Denemek

      Üzerinizde stres oluşturan kişiyle sakince konuşup duygularınızı ifade ederek iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

      Veya karşınızda stres oluşturacak davranış sergileyen kişilerle bu davranışı gerçekleştirmemesi üzerine anlaşmaya varabilirsiniz.

    Zamanınızı düzenli olarak planlayın. Planınızda aksamalar olduğunda yeniden düzenleme yapabilme esnekliğini kendinize tanıyın.

    6) Sağlıklı Bir Yaşam Tarzı Benimseyin

      Yediklerinize dikkat edin, sağlıklı ve düzenli beslenin. Uyku saatlerinize dikkat edin. Uykusuzluk önemli bir stres kaynağıdır. Alkol, sigara  gibi zararlı maddeleri tüketmekten uzak durun.

    İşte hepsi bu…

      Yaşamımızın her anında bulunan ve bize bunca sıkıntı yaşatan stresi belki kontrol edemeyiz ancak kendimizi kontrol edebiliriz. Üzerimizde stres oluşturan  durumları belirleyip onları tanıdıktan sonra neler yapabileceğimizi artık biliyoruz.

    Unutmayın yaşam her an sorunlarla karşılaşılabilecek bir yerdir ancak yaşamı güzelleştirecek olan bizim ona karşı yaklaşımımız olacaktır.

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    Pek çok insan gerek iş hayatında gerek özel hayatında “hayır” demekte zorlanır. Bazen de “hayır” kelimesini hiç söyleyemez. Bu durumun farklı sebepleri olabilir. Karşıdaki kişiyi kaybetme endişesi, birini incitmekten çekinmek ya da iş yerinde statü kaybı yaşamaktan korkmak gibi nedenlerle insanlar istemedikleri konularda “hayır” demekten kaçınabilirler. Aslında, kişinin burada kaçındığı esas şey “hayır” dediği zaman bir kişiyi, bir işi, bir ilişkiyi veya bir statüyü kaybederse bunların sonucunda yaşayacağı acıdır. Yani; kişi eğer “hayır” demezse acı da yaşamayacağını düşünür. Bunlara ek olarak başkası tarafından eleştirilme, bencil olduğunun düşünülmesi gibi düşünceler de kişinin “hayır” demesini engelleyen sebeplerdendir.

    “Hayır” demekte zorlanan kişiler, “hayır” dedikleri zaman başkaları tarafından kaba bulunma, bencil olma, tembel olarak algılanmaktan korkma, kendisini kanıtlama gibi düşünceler içinde olabilirler. Ancak burada şunu her zaman hatırlamak gerekir: Hiç birimiz her zaman her şeye yetebilmek, her şeyin üstesinden gelebilmek zorunda değiliz. Zaten kimsenin böyle bir gücü de yoktur. Herkesin bazen zamanı olmayabilir, dinlenmek isteyebilir ya da kendisinden talep edilen konuda gerçekten yeterli olamayabilir hatta ve hatta kendisinden talep edilen şeyi yapmak istemeyebilir. Araştırmalar da, insanların kusursuz ve mükemmel insanlardan daha çok, kendileri gibi hata yapan ve eksikleri olan kişilere karşı yakınlık duyduklarını gösteriyor.

    Kendi hayatınızdan ve kendi vaktinizden gönülsüzce fedakarlık yaparak birilerine evet demenizin kimseye bir faydası da olmayacaktır. En başta da kendinize! Kendi önceliklerinizi görmezden gelerek karşı tarafın isteklerine evet dediğinizde aslında kendinizi daha zor bir duruma sokmuş oluyorsunuz. Nasıl mı? Günlük hayata baktığımızda bu konuda çok çeşitli örnekler vermek mümkün. Örneğin; yorucu bir günün ardından istediğiniz tek şey eve gidip biraz dinlenmek ve erkenden uyumak olabilir. Bu esnada sevdiğiniz bir arkadaşınızın sizi aradığını ve akşam dışarıda görüşmeyi talep ettiğini düşünün. Aslında eve gidip dinlenmek sizin için daha cazip görünüyorken sırf karşı tarafı kırmamak için “evet” diyorsunuz. Peki ya sonra? Yorgun bir şekilde arkadaşınızın yanına gidiyorsunuz. Aklınızda olan şey ise bir an önce eve gidip uyumak. Bu şekilde o andan keyif almadığınız gibi belki de yaşamakta olduğunuz stresi istemeden de olsa arkadaşınıza yansıtıyorsunuz. Sonuç? Planladığınızdan daha geç saatte eve gittiğiniz için dinlenemediniz, bu yüzden ikinci günü daha yorgun bir şekilde kalktınız, kendinizi mutsuz hissettiniz ve dahası belki de arkadaşınıza bu görüşmeden keyif almadığınızı istemeden de olsa belli etmiş oldunuz. Oysa ki bu ve buna benzer durumlar karşısında, karşı tarafa direkt “hayır” demek yerine, “Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu akşam görüşebilmeyi çok isterdim ancak eve gidip dinlensem daha iyi olacak. Yarın görüşmeye ne dersin?” gibi bir açıklama yapmak hem sizin karşı tarafa direkt “hayır” demediğiniz için kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak hem de karşı tarafın durumu anlayışla karşılamasına vesile olacaktır.

    İnsanlar kendilerine ayırdıkları zamanların ne kadar önemli ve pozitif etkilerinin olduğunu bazen fark edemeyebiliyorlar. Oysa ki, kendinize ayırdığınız zaman zoraki olarak başka şeylere ayırdığınız zamanlardan çok daha olumlu etkiler yaratır. Kendinize ayırdığınız zamanlarda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Kendinizi daha iyi hissetmek hem özel hayatınıza hem de iş hayatınıza olumlu yansır. Ancak kendinize zaman ayırmak yerine başkalarının isteklerine istemediğiniz halde zaman ayırmayı seçerseniz o zaman hem zorla yaptığınız bir şey için kendinizi kötü hissedersiniz hem de bu karşı tarafa da olumsuz yansır. Dolayısıyla kendi zamanınızdan fedakarlık etmek yerine, gerekli zamanlarda “hayır” demeyi tercih etmek hem size hem çevrenize olumlu yansıyacaktır.

  • Depresyondan Korunmak

    Depresyondan Korunmak

    Felaket senaryolarıyla dolu düşüncelerinizden. O düşüncelerinizin oluşturduğu kaygı, korku gibi duygulardan korunmak ne kadar elinizde? Yeni durumlarla karşılaşan organizmaların bu duruma adapte olabilmesi için bir süreye ihtiyacı vardır. Alışkın olmadığı, tehdit edici durumlarla karşılaşan insan yaşadığı olaylara karşı bazı baş etme mekanizmalarını kullanır. Elindeki materyallerin yetersiz geldiği noktada ise çaresizlik hissedebilir.
     
    Bu gibi durumlar ya da tehditler karşısında otomatik bir şekilde devreye giren beyin mekanizmamız devamlı suretle devrede kalabilir. 
     
    Yeniden diğer kısmı devreye sokmanın yolu ise sağlıklı bir şekilde “nefes” almanızdır. Yine mi NEFES? Evet!  
    Otonom sinir sisteminde iki kısım mevcuttur: bu kısımlar Sempatik ve Parasempatik olarak adlandırılır. Bir tehdit algıladığında beynin, sempatik kısım devreye girer. Ortadan kalktığında tehdit, huzura kavuştuğunda ise Parasempatik kısım devreye girer. Bu yüzden doğru nefes alarak sinir sistemini çalışması gereken sağlıklı haliyle çalıştırmalısın. Sürekli diğer kısımda olması seni bedenen de ruhen de yıpratır.
     
    Bu konuda anlaştıysak ikinci önerime geçebilirim: Mutluluk ya da iyi hissetme hali öyle kendiliğinden olabilen bir şey değil, bize kendiliğinden sunulmuyor, karşılıksız verilmiyor ya da bağışlanan bir durum değil. Bunun için de çaba sarf etmeniz gerekiyor. 
     
    Hepimizin temel ihtiyaçları var bunlardan en önemlilerinden biri de güvende hissetme ihtiyacı, bunu çok fazla hissedemediğiniz zamanlar olabiliyor, biliyorum. Bazen kişinin elinde olmayan dış gerçeklikler buna müsaade etmeyebiliyor. O zaman içe sığının biraz daha. Dış dünyada olup biten her şeye rağmen içinizde kimsenin ulaşamayacağı o yerde güvenli bölgenizi oluşturun. Boğulduğunuzu, bunaldığınızı hissettiğiniz anlarda oraya kaçın ve nefes alın.
    Kimse sizin düşlemlerinize, imgelerinize müdahale edemez ama siz edebilirsiniz. 
    Yoğun stresle baş etmede oldukça etkili olacak, sizi güçlendirecek şey, kendi “güvenli bölge”nizi yaratmak. 
     
    Yüzyıllardır maalesef bu yeryüzünde savaşlar oluyor. Çocuk, yetişkin insanlar o savaşların içinde nefes almaya devam etmek zorunda kalıyor. Ne kadar zor şartlar altında olursak olalım, hayattaysak hala, iyilik haline yaklaşabilmek için en azından bir şeyler yapmalıyız. 
    İyilik halini elde edebilmek ve koruyabilmek de özel birtakım çabaları gerektiriyor tabii ki. Yaşamında bu koşulları sağlayabilmiş olanların, başkalarına göre depresyona karşı daha bağışık olacakları kesindir. Genel mutluluğun, iyi hissetme halinin, zor şartlarda dahi nitelikli bir yaşam sürme mücadelesinin koşulları en azından şunlardır:
     
    Toplumsal dayanaklarının olması; sevme ve sevilme; iyi bir aile kurmuş olma; çocuklar, dostlar ve yakın arkadaşlarla bir arada sürdürülen toplumsal bir yaşamın olması. Yani daha az ön yargı daha çok empati. Birbirimize ihtiyacımız var. 
     
    Üretken olma, kendini gerçekleştiriyor olma, geleceğe ilişkin tasarılarının olması. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama elbette bunlar umut verici tasarılar olmalı. Çünkü şairler haklı insanlar bu alemde ancak umut edebildikleri kadar varlar. 
     
    Boş zaman etkinlikleri sahibi olma, eğlence uğraşları olma ve bunları düzenli olarak yapabiliyor olma, kendine özel zaman ayırabilme. Sadece kendi iç sesinizi ve ihtiyaçlarınızı önemsediğiniz bir zamandan bahsediyorum. Bir başkasıyla randevulaştığınızda gösterdiğiniz özeni, kendinizle buluşma saatinizde de gösterin istiyorum. 
     
    Gelecek kaygısının olmaması, kendini güvende hissetme, bunun için gerekli koşulların hazırlanmış olması. Gerekli koşullardan yukarıda biraz bahsettim. Dış dünyamızda tüm bu koşullar hazır olana kadar, iç dünyamızdan faydalanacağız. Zira zaman akıyor. Süreli yaşamımızın her saniyesini kaygıyla doldurmak gibi bir hadsizlik yapmayalım kendimize. Yaşam kredimizi iyi kullanalım. 
     
    Günlük stresin kabul edilebilir boyutlarda tutulabiliyor olması. Hiçbir şey yapamıyorsanız, gidin bir ağaca sarılın sımsıkı. İyi gelecek. 
     
    Ve her kötü şey gibi çaba, zaman ve sabırla bu da geçecek.  
    Sevgi ve saygılarımla… 

  • Ergenlik döneminde gelişim (12-19 yaş)

    Ergenlik döneminde her alanda çok hızlı bir değişim ve gelişim söz konusudur. Fiziksel, duygusal, davranışsal, toplumsal ve cinsel alanlarda belirgin farklılıklar oluşur. Artık artan yaş ve gelişen fiziksel yapı çerçevesinde aileler ve toplum, ergenden daha fazla sorumluluk almasını ve daha az hata yapmasını bekler. Özellikle ergenliğin sonlarına doğru meslek seçimi gibi stresli bir dönemden geçerler. Özetle çok hızlı değişimin ve beklentilerin olduğu bir dönemdir ergenlik dönemi… Çok hızlı değişim, stabil olmayan ve kırılgan bir yapı oluşturur. Bir şey ne kadar hızlı değişiyorsa onu tanımlamak o kadar güçtür. Bu nedenle birçok ergen kendisini tanımlamakta güçlük çeker. “Ben kimim”, “neyim”, “bu dünyadaki amacım ne”, “ben ne olacağım” gibi soruların cevabını arar. Severken ya da nefret ederken aşırıya kaçabilirler. İstekleri genellikle geçicidir. Hızla parlarken aynı hızda da sakinleşebilir. Onura ve başarıya daha çok değer verirler. Aynı zamanda eli açık ve iyilikseverdir. Yüksek amaçlar ve hayaller taşımaktadır. Yenilik arayışı ve merak etme belirgindir. Yeterli deneyimleri olmadığı için yargılaması çok gelişmiş değildir. Her şeyi bildiğini düşünür, yanlışlarında da sonuna kadar direnebilir. Diğer yandan hızlı güven duyma ve çabuk bağlanma özellikleri gösterir. Karşı cinse ilgi artmıştır. Karşı cinse yakınlaşma ve kendisini beğendirme çabası vardır. Karşı cinsten aldığı iltifatlar büyük önem taşır.

    Ergenlik döneminde bedenin hızlı büyümesine bağlı yaşla orantısız bir fiziksel görünüm ve sakarlık görülebilir. Erkekte ereksiyon (penis sertleşmesi) ve ejakulasyon (meninin boşaltılması) başlar, kızlarda menarş (ilk adet) olur. İlk adetten sonra, düzensiz olarak oluşan adet dönemleri zaman içinde düzenli bir şekilde olmaya başlar. Bazen bu değişiklikler özellikle kız çocuklarında kaygı nedenidir. O nedenle anneler, kız çocuklarında beklenen bu değişiklikler hakkında kızlarına bilgi vermelidirler. Bunun normal bir süreç olduğunu ve korkulmaması gerektiğini anlatmalıdırlar. Ergenlik döneminde erkeklerin sesinde kalınlaşma meydana gelir; vücutlarındaki kas oranı artar. Kızlarda göğüsler belirginleşir. Bazı erkeklerde de göğüste geçici büyümeler olabilir. Kız ve erkeklerde vücutta koltuk altlarında, bacaklarda ve genital bölgelerde tüylenmeler başlar. Erkeklerde yüzde de tüylenme oluşur. Yüzde akneler oluşabilir. Bazen bu değişiklikler bir kaygı nedenidir. Erken dönemde ergen bu değişikliklere uyum sağlamaya çalışmaktadır. Birçok ergen kendi vücutlarını diğerleri ile karşılaştırır. Daha fazla ayna karşısında zaman harcarlar. Vücudun bir bölümündeki küçük bir sorunu abartılı bir sorun olarak algılayabilirler. Ergenlik döneminin sağlıklı geçebilmesi için gerçekliğe uygun bir vücut imajının oluşturulması ve ergenin bu imajı kabullenmesi gerekir. Bunun olmadığı durumlarda kendilik algısı düşer ve beden ile uğraşılarda artma ve toplumdan kaçma meydana gelebilir.

    Ergenlik döneminde olan gençler daha fazla bilgiyi daha hızlı bir şekilde işleyebilirler; olasılıkları ve sonuçları daha iyi değerlendirmeye başlarlar ve soyutlama kapasiteleri artar. Bununla birlikte, ahlaki gelişimde, sosyal bilişte ve başkalarını anlayabilme becerilerinde gelişimler kaydedilir. İdeolojik, politik ve dini ilgilerde artma oluşabilir. Çeşitli düşünce biçimlerine sıkı sıkıya inanma görülebilir ya da acımasızca çeşitli ideoloji, politik, toplumsal veya dini kurallar eleştirilebilinir. Ölümün yaşamdaki son nokta olduğuyla ilgili algı kesinleşir. Aile dışında yeni sevgi objeleri aramaya başlar. Karşı cinse eğilim ve yaklaşma isteğindedir. Aileyle kendi anne basıyla sağlıklı ayrışan ergen ailesinden (kendi annesinden babasından) gerçek anlamda kopmaz ancak bağımsızlığını da elde etmiştir. Hem aileye bağlı hem de kendi alanında bağımsız olan bir birey yetişmiştir. Artık anne baba verdikleri eğitimin verimini almaya başlamışlardır.

  • Eyvah Kardeş!

    Eyvah Kardeş!

    Yıllarca evin tek çocuğu olan,her ihtiyacı olduğunda anne ve babasına sığınabilen ve ilgi gören çocuğun,yeni bir bebeğin gelişine alışması oldukça zordur.Bu travmatik değişimle karşı karşıya gelmek ne kadar zorsa bununla başa çıkmaya çalışmak ve tolere edebilmek bir o kadar daha zordur. Birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin en çok sorun yaşadığı konudur “KARDEŞ REKABETİ”.

    Ebeveynler her ne kadar çocuklarını evdeki bu büyük değişime hazırlamış olsalar da,kin ve öfke duygularının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle ebeveyne ve bebeğe karşı saldırgan davranışlar halinde ortaya çıkabilir.

    Büyük çocuk huzursuzdur çünkü annenin şefkatini,sıcaklığını,babanın ise ilgisini ve desteğini paylaşmak zorunda kalacağı bir kumaşı vardır artık.. Böyle bir durumda; çocuklar huzursuzluklarını genellikle agresif davranışlar, işbirliğine yanaşmama, aşırı talepkar davranışlar veya regresif (yaşından daha küçük çocuk/bebek gibi olma) davranışlar sergileyerek gösterebilir. Huzursuzluk belirtilerinin ortaya çıkması, büyük çocuğun kendini güvensiz ve endişeli hissetmesinden dolayı ortaya çıkar yani çocuğun sergilediği çoğu davranış bir anlam ve neden içerebilir!! Bu yüzden onu azarlamak, cezalandırmak veya “SEN ARTIK BÜYÜDÜN,ABİ/ABLA OLDUN” gibi söylemlerde bulunmak hem içinde bulunduğunuz krizi daha çok büyütebilir hem de çocuğun duygusal ve ruhsal sağlığını daha çok yaralayabilir. Anne ve babayı paylaşmak zorunda kalmak çocuğun, verilen sevgi ve şefkati sorgulamasına neden olur ve yeni bebek yüzünden kendini tehtid altında hisseder.

    NEYE İHTİYACI VAR?

    1-Sevgi ve güven

    2-Kin ve öfkesini boşaltmak

    Hergün 30 dakika birebir vakit geçirip bütün ilginizi ve sıcaklığınızı çocuğunuza verebilirsiniz. Onu bir birey olarak koşulsuz şekilde kabul edip, saygı duymanız ve 30 dakika süresince o ne isterse müdahalesiz şekilde yaparak bu vakti değerlendirmek sevgi ve güveninize inanmasını sağlayacaktır. Ayrıca ağlama ve öfke nöbetlerine izin vererek kin ve öfke boşaltma ihtiyacı karşılanabilir. Küçük bir nedenden dolayı patlama yaşayabilir. Bu tür kriz anlarını koşulsuz sevginizle ve sıkıca sarılmanızla karşılamanız onu zaman içerisinde sakinleşecektir.

    EVDE NELER YAPILABİLİR?

    # Çocukların her biriyle ayrı ayrı oynanan yönlendirilmemiş oyun saatleri yapılmalıdır. Oyunu çocuğunuzun yönlendrimesine izin verirken bütün ilginizin çocuğunuzda olduğundan emin olun! Bu oyun saatlerinde çocuğunuzla çocuklar kendini özel hissedecekler ve sizlerde onların duygusal dünyalarına adım atma şansına sahip olmuş olacaksınız.

    # Gücün çocukta olduğu oyunlar üretebilirsiniz. İster ayrı ayrı ister ekip olabilecekleri oyunlar ile onların kendini güçlerini hissetmelerine ve görmelerine sağlıklı alanı sağlamış olacaksınız. Ebeveyne karşı oynanan güç oyunları çocukların takım olmalarını sağlar böylelikle işbirliğini tatmış olmaları öfke ve rekabet duygusunu kısa zaman sonra ortadan kaldıracaktır.

    # İşbirliği ile gerçekleştirilen eğlenceli aktiviteler yapabilirsiniz. Bloklardan kule yapmak veya ortak bir hikaye yaratmak gibi…

  • Çocuğum kaygılandığın da nasıl tepki vermeliyim?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir. Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar. Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar. Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştirirler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim.

    Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur. Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur. Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir.

    Kalın sağlıcakla..