Etiket: Karşı

  • Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Kaygı bozukluğu; Herkeste var olan kaygının daha yoğun ve işlevsiz olmuş haline verilen isimdir bu duruma kaygı bozukluğu denilmektedir.

    Kaygı bozukluğu, gece geç saatte ıssız bir sokakta yürürken kaygı duygumuz bizi korur ve hızlı bir şekilde evimize yönlendirir. Burada yaşanılan kaygı bizi koruyan, işlevi olan bir kaygıdır. Ancak gündüz, herkesin olduğu bir ortamda tıpkı gecedeki gibi kaygı duymak ve hemen eve gitmek işlevini yitirmiş bir kaygı olabilir.

    Kaygı bozukluğu durumuna bir başka örnek vermek gerekirse yangın alarmı örneği kaygı bozukluklarını çok güzel açıklamaktadır. Yangın alarmları yangın çıktığı zaman kişileri uyaran, koruyan bir mekanizmadır ve sadece yangın durumlarında sinyal vermesi beklenir. Ancak yangın alarm sistemi bozulmuş ise her türlü etmene karşı sinyal vermeye başlar ve kişileri yanıltır. Kaygı bozuklukları da bu duruma benzetilebilir. Yerinde duyulan kaygı bizi korurken, ortada tehdit yokken duyulan yoğun kaygı bizi sürekli yanıltır ve yanlış baş etmemize yol açar. Yetişkinlerde sıklıkla görülen kaygı bozukluğu çocukluk döneminde de karşımıza çıkmaktadır. Tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi çocukların da bazen yoğun bir şekilde belirli bir duruma karşı kaygı/korku yaşadığını ve bununla baş etmek için uygun olmayan yöntemleri seçtiklerini görürüz.

    Kaygı Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?

    Çocukluk döneminde yaygın olarak;

    • Ayrılık kaygısı,
    • Sosyal kaygı,
    • Yaygın kaygı,
    • Özgül fobiler görülmektedir.

    Kaygı bozukluğunun her birinin belirtileri kendisine özeldir. Temelde ortak yönleri ise çocuğun yaşıtlarına oranla belirli durumlara karşı yoğun kaygı yaşaması ve bu kaygıyı yönetmekte kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleridir.

    Ayrılık kaygısında çocuk kendisine bakım veren kişiden ayrılma konusunda yoğun kaygı yaşar. Genellikle bakım verenini bir daha göremeyeceğine, onların veya kendisinin başına bir şey geleceğine yönelik düşünceler taşır. Bunlara bağlı olarak da bakım vereninden ayrılmak istemez. Zorunlu ayrılık olduğu durumlar da ise yoğun kaygı duyar, ağlar veya içe kapanır.

    Sosyal kaygıda çocuk yaşıtları ile iletişim halinde kalmaktan, özellikle yaşıtları arasında herhangi bir performans sergilemekten aşırı kaygı duyar. Genellikle bu tip durumlardan kaçınır. Bu çocuklar sınıf öğretmenleri tarafından genelde sessiz sakin ve katılımı az çocuklar olarak tanımlanırlar. Sınıf içinde parmak kaldırmaktan, sunum yapmaktan, oyunlarda yer almaktan, kendi fikrini belirtmekten sıklıkla kaçınırlar.

    Yaygın kaygıda çocuk belirli bir konu hakkında değil, birçok konu hakkında sürekli olarak kaygı duyar. Haberlerde duyduğu, arkadaşlarından duyduğu birçok konuda hemen kaygıya kapılabilirler. Olumsuz her duruma karşı hassastırlar. Bu kaygı bozukluğuna sahip çocuklarda sıklıkla kendi sağlıkları, annesinin ve babasının sağlığı hakkında kaygılı olma durumu da görülür.

    Özgül fobiler de ise çocuk sadece spesifik bir objeye, bir duruma karşı yoğun kaygı duyar ve o durum veya o obje ile karşılaşmaktan sürekli olarak kaçınır.

    Kaygı Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaygı bozukluğu tedavisinde etkililiği kanıtlanmış en iyi terapi ekolü bilişsel davranışçı terapilerdir.  Kaygı bozukluğu tedavisinde terapist ve çocuk arasında yeterli işbirliği ve güven ilişkisi oluştuktan sonra kaygı duyulan obje, durum ile çocuk karşılaştırılır ve önceden kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleri kullandırtılmaz. Kaygı bozukluğu, halk arasında “maruz kalmak” olarak adlandırılan bu yöntem aslında bir tür kaygı duyulanlarla karşı karşıya getirmek olarak adlandırılabilir. Maruz kalmak daha pasif ve travmatik bir tanımlamadır. Karşı karşıya getirmek ise çocuğun isteği dahilinde, kademeli olarak yapılan ve bir uzman eşliğinde yapılan bir yöntemdir. Bu oldukça hassas bir yöntemdir, uzman olmayan kişiler tarafından yapılması çocukta kalıcı etkilere yol açabilir.

    Kaygı bozukluğu tedavisinde aileler, çocukları kendilerine kaygılarından söz ettiklerinde son derece kapsayıcı ve anlayışlı davranmalılardır. Kaygı bozukluğu olan çocuklarını yaşadıkları kaygılar hakkında eleştirmemeli ve duygularını ifade etmelerini teşvik edici şekilde davranmalılardır. Özellikle bilişsel davranışçı terapiler ekolünde anneler ve babalar terapistlerin yardımcıları olurlar ve gerektiğinde psikoterapi seansı içerisinde yapılanların evde de yapılması için çocuğa yardımcı olurlar.

  • Peter Pan Sendromu

    Peter Pan Sendromu

    Peter Pan sendromu 14-50 yaş arasındaki erkeklerde görülen sorumluluk almaktan kaçma,yaşları olgun olmasına rağmen çocuksu davranışlar sergileme ve büyüme korkusunun baş gösterdiği psikolojik bir semptomdur. Peki Peter Pan sendromu nedir ve en çok kimlerde görülür?

    Her çocuk doğar, gelişiminin bir parçası olarak büyür ve yetişkinliğe adım atar; fakat bazı erkekler yaşları kaç olursa olsun büyümeye karşı bir direnç gösterir. Adeta büyümekten kaçar ve hep çocuk kalmak ister. İşte tam da bu sırada akıllara Peter Pan’ın hikayesi gelir, büyümeyi reddeden haylaz çocuk.

    Peter Pan’ın öyküsünü bilmeyen yoktur. Büyümeyen haylaz bir çocuk olan Peter Pan, bir yanıyla da yumuşak ve neşesini kaybetmeyen bir kahramandır. İzlerken içinizdeki çocuksu yanını uyandırmakla kalmaz, kendi büyüsüne sizi de çeker.

    1983 yılında Psikanalist Dan Kiley tarafından bulunan bu sendromun adını Peter Pan’dan alması ise hiç tesadüf değildir. Yaşıyla her ne kadar olgun bir birey gibi görünse de, konuşmalarıyla ve davranışlarıyla hala bir çocuktur. Erkeklerde görünen bu semptom; genellikle 12 yaş ve 50 yaş arasını kapsamaktadır. Kendisini tanımayan insanlar tarafından çekici olarak tanımlanan bu erkekler, insanlar üzerinde ilk izlenim olarak olumlu etkiler bırakır. Genellikle evlilikten uzak duran bu erkekler; sorumluluklardan kaçmak, rahat ve kaygısız bir hayat sürmek için aileleriyle yaşamayı tercih ederler. Hangi meslekte çalışmak istediğine karar vermekte güçlük çekip, eğitimini bitirmede zorluk yaşarlar. Eğitimli olan kişiler ise şuanki hallerinden memnuniyet duymak yerine daha fazlasını yapmaları gerektiğini düşünürler.

    Peter Pan sendromu yaşayan erkeklerin genellikle duyguları körelmiş olup kızgınlıklarını öfke olarak, üzüntü ve kederlerini istemsiz neşe ve çocuksu şakalarla yansıtırlar. Eleştirilere karşı yetersizlik hissedip, genellikle “Bilmiyorum, umrumda değil” gibi savunmaları kullanırlar, üşengeçlerdir. Genellikle aidiyet hissi yaşamak isterler, yalnız olmaya karşı toleransları düşük olduğu için arkadaş edinme çabaları yüksektir. 

    Annelerine karşı genellikle kızgınlık ve suçluluk duyguları yaşayan erkekler; annelerinin etkilerinden kurtulmak isterler. Fakat bunu her denediklerinde içlerinde suçluluk duygusunu yaşarlar. Öfke patlamalarıyla yaşadıkları tartışmanın sonunu, çocuksu özürlerle kapatma çabasında olurlar. Babalarına karşı yabancılaşmış duygular içindedirler. Hem babasıyla yakın olmaya büyük bir özlem duyarlar, hem de onun sevgi ve onayını alamayacağına dair keskin düşünceleri vardır. Peter Pan sendromu yaşayan erkekler ergenliklerinin ardından kız arkadaş bulma için yoğun bir çaba harcarlar; fakat olgunlaşmamış davranışları kızları kendilerinden uzaklaştırmalarına sebep olmaktadır. Reddedilmeye karşı duyarlık, bu yumuşak ve nazik kişileri tam tersi olan sert ve kaba tavırların arkasına saklanmalarına neden olur. Kendilerini cinsel anlamda kanıtlayabilmek için sayısız kişiyle birlikte olabilirler ve bir kişide karar kıldığı zaman ise ona tamamen bağlanıp, karşısındaki kişiyi kaybetmemek için kıskanç duyguların yerine kendini acındırma duyguları yer alır.

    Bu sendromu yaşayan kişilerin ebeveyn tutumlarına bakıldığında, genellikle sınır koyamayan ebeveynler, duygularını tanımayan ve bu konudan dolayı aklı karışık olan babalar, aşırı kollayıcı anneler, aile içi iletişim hataları, duygusal paylaşımların olmadığı ortamlar görülmektedir.

    12-17 Yaş arasında:Sorumsuzluk, tedirginlik, yalnızlık ve cinsel rol çatışmaları kendini gösterir. İçinde bulunduğu görevlerden kaçıp yalnız kalır.
    18-22 Yaş arasında: Bu yaşlarda ise kendini fazla beğenme, narsizm ve şovenist tavırlar ağır basmaktadır.

    23-25 Yaş arasında:Belirsiz ve genel bir doyumsuzluk hali, bu doyumsuzluktan şikayet ederek yardım arayışı içinde olma, mutsuz ve rahatsızlık duygularından dolayı şiddetli bir kriz dönemi görülmektedir.

    26-30 Yaş arasında:Büyümüş bir yetişkin rolü.

    31-45 Yaş arasında:Evlenen, çocuğu ve işi olan Peter Pan sendromlu kişiler bu yaşlarda her şeyi olmasına rağmen yaşamı sıkıcı bulmakta, hayatı monoton yaşamakta ve ümitsiz bir durum içindedir.

    45 Yaş üstü:Yaşı ilerleyen erkekler depresif bir duygu durum içinde olup, ajite davranışlar sergilerler. Gençliğini yeniden geri alma düşüncesinde olup; çocuk olmaya çalışma, bulunduğu hayatı sıkıcı bulmakta ve bu durumdan isyan edip istemediği hayat modundan uzaklaşma çabası içerisindedirler.

    Ailelerin çocuklarının artık bir yetişkin olduğunu kabullenip, sorumluluk ve görevlerini kendilerini hissettirmesi ve ona göre davranmaları; eşlerin ise anne gibi koruyucu, kollayıcı, her işi kendilerinin yaptığı, sorumlulukları kendi üstüne alarak eşlerine çocuk gibi davranmak yerine bir birey olduğunu hissettirecek şekilde eşlerine davranmaları Peter Pan sendromlu erkeklerin bireyselleşmesi için önemlidir.

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.

  • Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Her mevsim dönümü bir şeyleri elden geçiririz.. arabanın bakımı, evin boyası badanası, dolaptaki eşyaların kaldırılması.. kaçımız kendimizi ya da ilişkimizi gözden geçiririz.. . mevsimler yalnızca eşyaların üzerinden mi geçer, zamanın yıpratıcı eli bize dokunmaz mı? hadi bu mevsim dönümü evliliğinize de bir bakım yapın..

    evlilik iki kişinin dışındaki üçüncü bir kişidir.. ilişkideki eşlerden farklı olarak, onun da kendine ait gereksinimleri, krizleri ya da durağanlıkları olur. Çiftlerin sadece kendilerinin ya da partnerlerinin isteklerine, ihtiyaçlarına odaklanması, ilişkinin ihtiyaçlarını karşılamaması, çiftlerin boşanma ya da ayrı yaşama gibi fiziksel olarak ayrılığıyla ya da aynı evin içinde birbirlerinin yaşamlarına temas etmeden beraber-miş gibi, her şey yolunday-mış gibi yaşayarak duygusal olarak ayrılığıyla sonuçlanmaktadır.

    Beklentiler

    Evlilikteki sorunlardan biri beklentilerin karşılanmamış olmasıdır. Beklentileri daha ilişkinin başında ilişkiye yüklüyor olmamız, evliliğe potansiyel bir sorunla başlamamıza yol açar.. Sosyal medyaya baktığımızda; evlilik arefesinde, “sonsuz mutluluğa günler kala, ruh ikizim, bir elmanın iki yarısıyız biz” ya da ilişkinin iyi gittiği dönemlerinde “böyle mutlu nice yıllara” başlıklarına sık rastlıyoruz artık.. beklentinin büyüklüğü kulağa şairane gelse de esasında ne kadar ürkütücü.. verdiği mesajlara bakıldığında;” berabersek birbirimiz gibi düşünmeli ve davranmalıyız, ilişkide bireyselliğe yer yoktur, bu ilişkide hiç çatışmamalıyız, sorun yaşamak ilişkinin kötü gittiğini gösterir” gibi alt anlamlar yüklüdür. Oysa bir sepetteki 2 ayrı meyve olarak ta beraber var olamaz mıyız,  çeşitlilik yaşamı renkli ve dinamik tutamaz mı, her yetişkin gibi sorun yaşayıp bunların üstesinden gelemez miyiz? Mutluluk yalnızca pembe panjurlu evlerde mi barınabilir. Hatta çocukları da hesaba katarsak; mavi gözlü olmasını beklediğiniz çocuğunuz kahverengi gözlü olursa, fen lisesine giremez de evinizin yanında sizin gittiğiniz okula giderse onu daha mı az seversiniz.. çift terapilerindeki bilindik serzeniş cümlelerinden biridir; hiç böyle hayal etmemiştim.. hayal kırıklığı çok geçmeden yanına üzüntüyü ve öfkeyi de alarak ilişkiyi kuşatmaya başlar..

    ilişkiye dair yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biri beklentilerinizi gözden geçirmektir. Elbette beraber yaşadığımız insanlara karşı bir beklenti oluşturabiliriz fakat bunun derecesi ve gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu önemlidir. Kendinize bir sorun;

    Bu beklentileri ilk ne zaman inşa ettiğiniz, bunlar olmazsa mutlu olamayacağınız düşüncesine ilk ne zaman kapıldınız, hangi ilişkiden öğrendiniz bunu? Karşılayamayacağınız beklentilerle karşılaştığınızda siz ne hissediyorsunuz?

    İletişim

    İlişkinin altını oyan, esasında  düzeltilmesi en kolay bileşenidir  iletişim. İsteklerin, ihtiyaçların, beklentilerin açık bir dille ifade edilmemesi, konuşmalarda örtülü mesajlar ya da beden dilinin tercih edilmesi, karşısındaki insandan kahinlikle zihin okumasının beklenmesi bir zaman sonra ya iletişimi incitici ve sağlıksız bir hale getirir ya da çiftler bu sıkıntılı durumla karşı karşıya kalmamak için iletişimden kaçınırken bulurlar kendilerini.. iletişimde sözcüklerin bildiğimiz anlamlarının kullanılması, sürekli karşımızdaki üzerinden “sen” li cümleler kurmaktansa, içinde daha fazla “ben” geçen kalıplara yer verilmesi, sözel mesajlarla davranışsal mesajların birbiriyle tutarlı olması, çiftlerin birbirini doğru anlamasını sağlar.. doğru iletişim hem sorun yaşamayı azaltır da hem de mevcut sorunun çözümünü kolaylaştırır.. iletişimin amacı uzlaşmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır. Her diyalogdan sonra aynı düşüncede uzlaşmak hayalperest bir beklentidir. İletişimden kaçınmanın sebeplerinden biri de karşıdakini anlamakla, ona hak vermenin birbirine karıştırılmasıdır.. karşımızdakini anlayabilir ama ona hala hak vermeyebiliriz. Bir ilişkide isteklerimiz gerçekleşmese de anlaşıldığımızı düşünmek bize kendimizi iyi hissettirir ve yeniden bir takım olduğumuzu hatırlatır..

    Duygularınızı ifade edin

    İlişki kurma ihtiyacı doğuştan gelir,. Evlilik duygusal bir yatırımdır, elbette hayatın gerçeklerini göz ardı etmeyiz, kira ödemesi, faturalar, okul taksitleri, ailenin sosyal ilişkileri, yaşam planlamaları vs hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat yalnızca bu gerçekliklere odaklanmak, duygusal ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek, ilişkide sürekli “mantık açısından baktığımızda..” diye başlayan cümleler kurmak, ilişkinin duygusal kısmını sekteye uğratır. Evlilik bir şirket değil, duygusal ihtiyaçları karşılamak adına oluşturulmuş, sevme, sevilme, değerli hissetme, anlaşılma, mutlu olma gibi duygusal yanımızı içeren bir kurumdur. “duygularımız bizim zayıf yanlarımızdır, sadece kadınlar duygusaldır, duygularımızı gösterirsek karşımızdaki bize zarar verebilir” gibi yanlış mitler bizi ilişkisiz bir ilişkiye sürükler.. duygular olmadan ilişki yaşanmaz ancak biraradalık sağlanabilir.. duyguya borçlanırız ve en nihayetinde insan yanımız yani duygusallığımız bizden alacağını tahsil eder. Baktığımızda evlilik içinde tatmin olmayan duygusal ihtiyaçlar bir çatışmayla karşımıza çıkar. İlişkide duygusal ihtiyacınızı ifade edin ve bunu partnerinizden talep edin “bu gün kendimi mutsuz hissediyorum, hayal kırıklığına uğradım, desteğine ihtiyaç duyuyorum, bana sarılır mısın ya da saçımı okşar mısın” bunların anlaşılmasını beklemektense ifade edin.. ihtiyacın talep edilince karşılanması kıymetini yitirtmez.

    Ben- biz arasında sıkışma

    var olduğumuz ilk an, anne karnında, yani bir canlının içinde, onunla beraber varoluruz.. sonra dünyayı keşfeder ve ayrışırız. Bu ayrışmayı sağlıklı olarak gerçekleştiremeyen insanlar, “uzaklaşırsak kayboluruz” korkusuyla hep biriyle beraber varolmaya yönelir. Ya kendi kimliğini eritip eşine kaynaşmak ya da eşinin kimliğini eritip onu içine almak suretiyle 2 kişiyi tek kişi olmaya zorlar. Bu olabilecek en dar cenderedir, ilişkiyi garantiye almaz kaçma isteği uyandırır. İlişkiyi gözden geçirirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendiliğimize ya da karşımızdakinin kendiliğine ne kadar alan tanıdığımızdır. Evlilik çiftlerinin kendi bireysel alanlarının, arkadaşlarının, uğraşlarının ya da işlerinin olduğu bir alanla, çiftler arasındaki müşterek alanın toplamıdır.

    Güç çatışması

    Evliliğin bir diğer sorunu “ayna ayna söyle bana hangimiz daha mükemmeliz” dir. Bazen açıktan bazen üstü kapalı ifade edilir; ben olmasam çocukların ödevi aklına bile gelmez, ona kalsa ay sonunu zor getiririz, Allahtan annemlere durumu izah ettim de krizi önledim.” Bunlar ben çocuklar konusunda senden daha hassasım, ekonomik karar almadan senden daha başarılıyım, sosyal ilişkilerimiz ben olmasam kaosa döner demek.. bir konuda iyi olmamız diğerinin kötü olduğu anlamına mı gelir? Konumlanma mutlaka hiyerarşik mi olmalıdır? İnsanlar sadece bizden başarılı olanlar ve bizden başarısız olanlar diye ikiye mi ayrılır? Eşit düzlemde varolamaz mıyız? Yeteneklerimizi karşılaştırmak yerine, güçlü olduğumuz yanlarımıza göre alan paylaşmak bizi daha güçlü yapmaz mı? çiftler çoğunlukla eşit olmayı ve aynı olmayı birbirine karıştırır. Mizaç olarak, beceri olarak birbirimizden farklıyız fakat toplamına baktığımızda eşitiz. Bizi güçlü yapan güç savaşı değil, kendimi zayıf ve güçlü yanlarımızla tartıp, farkımıza varmak ve belli alanlarda rekabet etmektense bütününde tamamlayıcı ve tamamlanan olmaktır.

    Kabul

    İnsanlarla onları değiştireceğim, en nihayetinde istediğim gibi birine dönüştüreceğim diye yola çıkılmaz. Bazen çiftler koca bir hayatı birbirlerini değiştirmeye çabalayarak harcadıklarını fark ederler. Bu mücadelede, ne birbirlerini tam olarak istediği hale getirebilirler ne de mutlu olabilirler.. oysa mevsimlerin sırasını tayin edemeyiz ya da güneşin doğuşunu.. karşımızdaki insanları da olduğu gibi kabul eder, onun sevdiğimiz yanlarına odaklanırız, Onu bize sevdiren yanlarına.. iyi insan- kötü insandan ziyade doğru davranış – yanlış davranış vardır, tıpkı kendimizde olduğu gibi.. eşimizden davranışını değiştirmesini talep edebiliriz fakat kişiliğini değiştirmesini istemek, kendi kişiliğimizi de her talebe göre değiştireceğimizi vaad etmektir.

  • Bağlanma Kuramı

    Bağlanma Kuramı

    İnsan ilişki kurmayı her zaman ilk bakıcılarından öğrenir. Annesi ile çatışarak anlaşan bir adam karısında da aynı çatışmayı arayabilir ya da babasıyla iletişimi zayıf olan bir kız çocuğu yetişkin olduğu zaman erkeklere karşı çekingen durabilir. Bu nedenle ilk bakıcılarımızla ve bağlanma için özelliklede annemiz ile kurduğumuz ilk ilişki bizim hayat boyu sürecek olan diğer tüm ilişkilerimizi olumlu veya olumsuz etkiler. Eğer kişi annesiz büyümüş ise anne yerine konulan ve kişiye bakım veren ikame bakıcımız ile olan ilişkimizi dikkate alabiliriz.
    Anne çocuğu ile güvenli bir bağlanma geliştirmişse yani çocuğun özellikle ilk 1 yaşındaki duygusal ve fizyolojik ihtiyaçlarını tutarlı ve mükemmel olmasa bile yeterli derecede tamamlamışsa, çocuk büyüyüp yetişkin olduğu ve ilişki yaşadığı zaman bağlanmaktan çekinmez, ilişki resmiyete döküleceği zaman korkup kaçmaz, duygusunu ve ihtiyacı olanı rahatlıkla ifade eder.
    Anneniz sizin ihtiyaçlarınızı bazen karşılayıp bazen karşılamadıysa size bir iyi bir kötü davrandıysa bu kaygılı bağlanmaya neden olmuş olabilir. Ve bu nedenle, siz de ilişkinizde karar veremeyen, sürekli “ne kadar seviyor” sorusunu soran, annenizin karşılayamadıklarını partnerinizde bulmaya çalışan yapışkan kişi olursunuz. Yüksek ihtimal bu da karşı tarafı sizden soğutur ve uzaklaştırır. Terk edilmekten fazlaca korkar bu ihtimali sürekli düşünürsünüz. Hatta terk acısını kontrol altında tutabilmek için karşı tarafı nedensizce siz terk edersiniz.
    Anneniz ya da anne yerine koyulan ikame bakıcı, size soğuk/mesafeli/tepkisiz ve duygusuz davrandıysa siz de yetişkin olduğunuzda ilişkilerden tamamen kaçmak isteyebilirsiniz. Yakın ilişki size boğucu gelir ve yakınlığı gördüğünüz an arkanıza bakmadan belki de istemsizce kaçarsınız. Kaçtığınız şey bağlanmak, çünkü beyniniz daha önce bunu öğrenmedi.
    Bu durumu değiştirmek isterseniz günlük yaşantınızda bağlanmayı gerektiren durumlarda sizde oluşan duyguları bulup bir uzman ile çalışmanız faydalı olacaktır.

  • Bağlanma ve Öfke

    Bağlanma ve Öfke

    Öfke ve bağlanma ile ilgili yapılan araştırmalarda çocuğun ebeveyn ayrılması veya ayrılma tehdidinin varlığı karşısından gösterdiği öfke üzerinde durulmuştur. Heinecke ve Westheimer (1966) tarafından gerçekleştirirken popüler deneyde; 13-32 aylık olan bir kısım bebek iki haftadan az olmayan bir süre için bakım gurubuna alınmış ve davranışları gözlemlenmiştir. Buna paralel olarak da bazı çocuklar kontrol grubu olarak aileleri yanında gözlemlenmiştir. Gözlem sonucunda ortaya çıkan sonuç; ailelerinden alınan çocukların aşırı agresifliğidir. Devam niteliği taşıyan bir diğer çalışmada denek ve kontrol grubunda bulunan çocuklara bir süreliğine aynı oyuncak ile oynamaları imkânı tanınmış ve sonuç olarak; bakım grubundaki çocuklarda 4 kat daha fazla öfke gözlemlenmiştir. Deney grubundaki çocuklar evlerine döndükten sonra oyuncak testi 10 hafta sonra tekrar gerçekleştirilmiş ve iki grup arasında saldırgan tavırlar açısından bir fark görülmemiştir. Birleşmeden altı hafta ve sonra çocuklar agresif tavırlarını bırakmaktadırlar. Çocukların eve dönüşünü takip eden aylarda anneye karşı düşmanca tavırlar sergiledikleri ve annelerine karşı duygu ikilemi yaşadıkları, gözlemci anne raporları ile kayda geçmiştir. Main ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada (1995) üç türlü bağlanma stillerindeki kişiliklerini ifade ederken, bağımsız bireyler geçmişteki bağlanma yaşantılarına ve onların şimdiki kişilikleri üzerindeki etkisine değer veren geçmişteki ilişkileri olumlu olsun ya da olmasın betimlemelerinde genel olarak tutarlı ve açık olduklarını gözlemlemiştir. Saplantılı bağlanma stillerine sahip bireylerin geçmiş yaşantılarıyla çok meşgul olan ve bunları takınaklı bir şekilde anlatan ancak anlatımlarında tutarlılık ve açıklık gözlenmeyen ve ebeveynleriyle geçmişteki yaşantılarını tasvir ederken kızgınlık duygusunu gösteren kişiler olduklarını gözlemlemişlerdir. Kayıtsız bireyler ise özgürlüklerine aşırı derecede önem veren çocukluğuna dair anılarını hatırlamada güçlük çeken ve betimlemelerinde tutarlılık göstermeyen, ebeveynlerini idealleştiren ve geçmişteki olumsuz yaşantılarının kişilik üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını vurgulayanlardır.Bebeklik döneminden gelen aksaklıklar veya duyguların yeterince verilmemesi kişilerde patolojileri ortaya çıkarmaktadır. Söz konusu saplantılı bağlanma stilindeki kişiler sahte ve savunmacı bir kendilik yapısında olurken kendisi kötü, değersiz bir kişi olarak gördüğü durumlarda canı yandığını hissederek öfkesini ifade etme yönünde kullandığı gözlenebilmektedir. Burada hissettiği duygu bireyin karakteristik olarak kendisi için önemli birincil başkasının verdiği ilgi ve hizmet olmaksızın yaşamını idame ettirmekte zorlanacağını hissetmeleridir. Bireyin ayrılma-bireyselleşme çabası terk edilme depresyonuna yol açar ki burada savunmacı harekete geçmesine neden olmaktadır. Savunmaya geçen bireyler öfkesini ifade ederken farklı ifade biçimlerini(öfkesini içe atma, kontrol etme veya dışa yöneltme gibi eğilimlerde)kullanmaktadırlar ve bireyden bireye değişkenlik göstermektedir. Güvenli bağlanma stiline sahip kişiler partnerlerine yaklaşma konusunda kolaylıkla yaklaşabilir ve bağlı olmaktan mutlu olabilmektedirler. Terk edilme ve kişilerin onların istediğinden fazla yaklaşmaları yönünde kaygılar barındırmamaktadırlar. Uzun süreli ilişkiler kurmakta ve bu ilişkilerdeki partnerlerle cinsellik yaşamaktan hoşnut kalabilmekte, hem kendilerine hem de insanlara duydukları saygı ve güven unsurları yüksektir, dışarıdan gelen stres faktörlerine karşı destek alabilmekte ve kendilerini açmaktan (self-disclosure) ve karşı taraftaki inşaların kendilerini açmalarından hoşnut kalmaktadırlar, kişilerarası ilişkilerinde pozitif, iyimser/yapıcı bir tutum sergilemekte ve diğer bağlanma stilindeki kişilere oranla daha az fiziksel belirtiler ve ölüm kaygısı yaşamaktadırlar.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Fobinin kelime manasıyla geçen pazartesi siz değerli okuyucularımızla paylaşmıştık. Tekrardan bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi hali olarak tanımlarsak eğer, sosyal fobi yaşayan bireyler yeni bir ortama girdiklerinde, yeni insanlarla tanışmak durumunda kaldıklarında, topluluk önünde konuşmak zorunda kaldıklarına endişe yaşayarak kendilerini ifade etmede güçlük, geri çekilme yaşama durumudur.

    Sosyal fobi yaşayan bireylerin zihinlerinde, karşısındaki kişinin gözünde küçük düşmek, rezil olmak hata yapmak, dışlanmak, yargılanmak veya utanacağı şeyler yapmak vardır. Bu kişiler sıklıkla utanç duygusu duyma eğiliminde olurlar ve aslında temelde kendilerini eksik, yetersiz, hatalı veya sevilmez görme eğilimi gösterirler. Başkalarının gözünden gördükleri kendileri, kusurlu ve sevilmesi zordur. Genel olarak sosyal kaygı bozukluğu ile eşlik eden bir diğer özellik mükemmeliyetçiliktir. Her şeyin tam ve kusursuz olması gerektiğin düşünen ve hata toleransı olmayan kişiler, her yaptıklarını eksik ve yetersiz olduklarına yönelik değerlendirerek kendilerini çok fazla eleştirirler. Bu durum, diğerlerinin gözünden de böyle görüleceklerini düşünmek ile sonuçlanabilir.

    Sosyal fobinin belirtileri arasında, topluluk önünde telefonla konuşamama, toplum içinde yemek yiyememe, küçük gruplar arasında vakit geçirme, çok iyi tanımadığı kişilerle telefonda görüşme, tanıdığı biri karşısında aksi bir görüş ifade edememe, alınan bir malın iadesi karşısında parasını geri alama vs. gibi çoğaltılabilir bu belirtiler, kişiler bu belirtilerle yaşamakta zorluk yaşayabilmektedirler.

    Sosyal fobi hem doğuştan hem de sonradan oluşan fobik hale gelebilirler. Sonradan kişide sosyal fobi gelişmiş ise altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Albert Ellis’in Rasyonel Emotif Modele göre, sosyal fobikler irrasyonel bir biçimde “iyi performans göstermek zorunda oldukları” ve “performans esnasında rahatsızlık duymamak zorunda oldukları komutlarını kendilerine vererek sosyal fobi belirtilerini ortaya çıkarmaktadırlar (Ellis 1991). Davranışçı model ise sosyal fobiyi doğrudan koşullanma, gözlemsel öğrenme ve bilgi aktarımı şeklinde ortaya çıkacağını ifade etmektedir.

    Çeşitli ekoller sosyal fobinin ne şekilde oluştuğuna karşılık bilgi alışverişinde bulunmuşlardır. Günlük hayatımızda elbette ki zorlandığımız kendimizi ifade etmekte güçlük yaşadığımız anlarımız olabilmektedir fakat sosyal fobiyle karıştırmamakta fayda vardır. Buradan da yola çıkarak sosyal fobinin tedavisi profesyonel ruh sağlığı çalışanlarından yardım alınarak ilaç veya psikoterapi ile çözülebilmektedir.

  • Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Her bireyin farklı olduğunu, her insanın farklı düşündüğünü ve birbirinden farklı davrandığını biliyoruz. Genel olarak bunun sebebini karakter, kişilik, mizaç farklılıkları olarak yorumlarız. Peki bunları etkileyen başka neler var diye baktığımızda, bu hafta sizlere bahsedeceğim konu olan OTOMATİK DÜŞÜNCELER diyebilirim. Otomatik düşünceleri anlatmadan önce, bahsetmek istediğim önemli bir nokta var. Aslında bilmeden, her birimizin sahip olduğu, görünmeyen, gözlüklerimiz. Olayları birbirimizden farklı bir şekilde algılamamızı sağlayan bu gözlükler, dünyaya bakış açımızı belirlemektedir. Yaşamımız boyunca, edindiğimiz iyi/kötü deneyimlerden, yaşanmışlıklarımızdan, öğrendiklerimizden oluşmaktadır. Bir olayla karşı karşıya kaldığımız zaman, daha önce deneyimlemiş olduğumuz benzer bir olayla bağdaştırıp, davranışlarımızı duygularımızı şekillendirmekteyiz. Yani olaylara karşı verdiğimiz tepkiler, gözlüğümüzden ne kadar gördüğümüz ve nasıl algıladığımızla ilgilidir. Bunu bilmenin ve bu gözlüklerin farkında olmanın bize sağlayacağı yarar ise; empati.. Her birimizin , birbirinden farklı gözlükleri olduğunu artık psikoloji dilinde biliyorsunuz. Bir başkasını anlayabilmek için, onun gözlüklerini takmayı denemeniz, karşı tarafı daha iyi anlamanız ve doğal olarak kendinizi daha iyi ifade etmenizi sağlayacaktır.

    Az önce bahsettiğim gibi yaşanmışlıklarımızdan oluşan bu gözlüklerimiz, bizi belli düşüncelere sevk etmektedir. Bunun iyi veya kötü olduğu, kişinin yaşantısına göre değişkenlik gösterse de (tecrübeler), bazen rahatsız edici boyutlara ulaşabilir. Belki bir çoğumuzun önyargı diye nitelendirdiği, bilinçli bir şekilde olmaksızın bizi etkileyen, zihinsel bir işlevdir; otomatik düşünceler. Aslında, inandığımız ve doğru olduğunu kabul ettiğimiz düşüncelerimizdir. Bunu günlük hayattan bazı örneklerle açıklamak istiyorum.

    “ Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, kesin ters bir şey var”

    “Bu işi başaramadım, benim yetersiz bir eleman olduğumu düşünüp, beni kovacaklar”

    “ Duygularımı açık bir şekilde ifade edersem, beni sevmezler”

        “Arıyorum arıyorum açmıyor, artık benimle konuşmak istemiyor”

        “Bu ürünle ilgili yeteri kadar bilgi veremedim, bir daha benden bilgi almak için aramayacaklar”

        Belki daha önce yaşadığınız olaylarda, bu deneyimleri kazanmış olabilirsiniz. Hatta sonrasında bu deneyimleri pekiştiren birkaç olay daha yaşayarak, otomatik düşünceyi beyninizde iyice oturtmuş olabilirsiniz. Deneyimleriniz üzerinden, örneklerdeki virgülden sonra ki otomatik düşünceleri kapsayan cümleler, zihninizden geçiriyor olabilirsiniz. Bazen kendinizi, bazen karşıyı rahatsız eden bu düşüncelerin dönüşümünü sağlamanız gerektiğini düşünüyorsanız eğer, bu düşüncelerin bilinç altınızın size bir oyunu olduğunu bilmenizde fayda var. Belki de kesin doğru olarak inandığınız bu düşüncelerin, aslında öyle olmayabileceğini kendinize hatırlatmanız gerekebilir. “Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, belki de bugün çok dalgındır” diye düşünerek, daha farklı bir bakış açısı yaratabilirsiniz. Çünkü bu olumsuz düşünceyi aklınıza getiren inançlarınız ve  deneyimleriniz, insanlarla sebepsizce tartışmanıza, kırılmanıza, üzülmenize veya kızmanıza sebep olabilir. Unutmayın ki, daha önce hiç hatırlamadığınız bir olayda kabul etmiş olduğunuz bu genel yargılar, düşüncelerinizi her zaman haklı çıkartmayabilir. Neden Ayşe’ ye yanımızdan geçerken selam vermediğini sormuyoruz ki? Belki çok kötü bir gün geçirmiştir ve sizin ona nasılsın diye sormanız onu çok mutlu edecektir.. Otomatik düşüncelerinizin, günlük hayatınızı etkisi altına almanıza izin vermeyin.. Bunların farkında olun ve bunlarla mücadele edin 🙂

  • İlişkilerdeki Doğru İnsan

    İlişkilerdeki Doğru İnsan

    Bu zamana kadar flört ettiğiniz herkes yanlış kişiydi değil mi? Doğru insan çıkmadı karşınıza? Peki neydi doğru insan, kimdi o? Neyi nerede arıyoruz gelin bir bakalım etrafımıza… Ergenliğin coşkun ve tutkulu günleri geride kalırken, etrafta bütün arkadaşlar bir bir evlenirken ne çok korkuyoruz değil mi ‘yanlış insanla evleneceğim’ hissinden. Ve yanlış insana denk gelmemek için, ergenlikte yaptıklarımızdan daha saçma şeyler yapabiliyoruz, sözde olgun bir yetişkin olmak adına. Diğeriyle yakınlaştığımızda, ortaya garip bazı sorunlar çıkar; bizi daha yakından tanımaya başlayan birisinin varlığı, aslında sandığımız kadar ‘normal’ olmadığımız gerçeğini yüzümüze vurur. Sadece bizi yeterince iyi tanımayan insanlara mükemmel görünebiliriz. Birisiyle yakınlaşmaya, hayatına dahil olmaya başladığınızda, bir ayna gibi karşınızdadır kendi gerçekliğiniz. Onun gözlerinden pek de normal olmayan kendinizi görmeye başlarsınız. Bu her zaman kolay olmayabilir, zira kendine tahammül edebilmek yüksek ego gücü gerektirecektir. Her babayiğidin harcı değil. Birbirinizin fikirlerine katılmadığınızda, biri çalışırken diğeri yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyor olabilirsiniz. Karşınızdakinin ailesi istediğiniz gibi olmadığında, istediğiniz tepkileri vermediğinde, sevgilinizin çalışma tutumları tahmin ettiğiniz gibi olmadığında ya da sosyalleşme beklentiniz hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmediğinde sesinizi çıkartmakta zorlanıyor olabilirsiniz. Gerçek şu ki; kimse mükemmel değil; biz de, karşımızdaki de! Gündelik hayatımıza dahil olan sevgili, kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici olabilir. İşte tam da bu anda korkup, ilişkiyi orada bırakabiliriz. Buradaki korku konusunu biraz daha açmakta fayda var; bu korku salt olarak karşımızdakinden ya da ilişkiden korkmak değil; kendi gerçekliğimizle ve mükemmel olmayan yönlerimizle yüzleşmekten korkmak. Nihayetinde yalnız geçirdiğimiz yıllar boyunca, ‘iyi ve anlaşılabilir’ biri olarak düşünüyorduk kendimizi değil mi? Belki de büyük bir yanılgı içindeyizdir! Ve en sevdiğimiz, en sıkı sarıldığımız kişi, bu algımızın gerçek olmadığının kanıtıdır. Yıllarca ‘iyi ve anlaşılabilir’ olduğumuz gerçeği ile kendimizi kandırmamızın sonu gelmiştir belki de? Can sıkıcı değil mi? Kesinlikle…Hadi biraz da geçmişe bakalım, büyük büyük büyüklerimiz nasıl evlenmişler? Kendilerine kalacak toprakları hesaplamışlar mesela, ya da başlarına geçecekleri krallıklar beylikler için eşlerini seçmişler. Karşı tarafın ailesinin şehirde büyük söz sahibi olması, mirasın dağılmaması, işlerin yolunda yürümesi gibi sebepler genelde evliliklerin belirleyicisi olmuş. Hatta Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün evliliğine baktığınızda da belli ‘standartlar’ı sağladığı için evlilik yaptığı apaçık ortadır. Nihayetinde Latife Hanım, üç lisan bilen, piano çalan ve at binen bir kadındı. Dışarıdan bakıldığında, Paşa’ya uygunluğu tartışmasız kabul edilebilirdi. Sayısız cenk’e katılmış, yürekli bir adamın duygularına, savunmasız kalbine hitap ediyor muydu peki? En huzurlu alanı olan evinde, hanesinde onu şefkatiyle kucaklayabiliyor muydu Latife Hanım dersiniz? Yeter miydi bildiği üç dil, çaldığı piano ya da Avrupadan getirttiği kıyafetler paşaya huzur vermeye? Sanırım değildi ki, kurallar ve şartlar bakımından, kağıt üzerinde böylesi uygun görünen çift sadece iki buçuk yıl evli kalabildi. Unutmamamız gereken en önemli konu sanırım şu; liste halinde gelen bir imajla değil, insanla evleniyoruz. Peki son yüzyılda neler yapıyoruz? Ekstra bir romantizm büyüsüne mi kapıldık dersiniz? Romantizmin şekillendirdiği bir ‘mükemmel tamamlayıcı eş’ anlayışı oluşuyor sanırım gitgide. Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tüm özlemlerimizi giderecek mükemmel birinin varolduğu düşüncesine bel bağlayıp yıllarımızı geçirdik değil mi? Bu romantizm anlayışını biraz değiştirmemiz gerekebilir. Seçtiğimiz kişi bizi üzüp kırabilir, canımızı sıkıp hayal kırıklığına uğratabilir; ve bütün bunları farkında olmadan, kötü niyet içermeden biz de yapabiliriz. Büyülü romantizm anlayışımızı, daha gerçek olan bu farkındalıkla, zaman daha fazla geçmeden değiştirebilirsek ne ala. O kadar da büyülü bir romantik ilişki yok, canınız biraz yanabilir. Savrulur gibi hissettiğiniz bir boşluğun sizi ele geçirdiğini düşünebilirsiniz, romantizme dayandırılmış bir hayal kırıklığında. Ayrıca bu doldurulamayan eksiklik ve boşluk halinin sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiç biri olağandışı olmadığı gibi, ayrılmak / boşamak için de yeterli sebepler değildir. Kendimizi kime teslim edeceğimizi seçmek, kimin bize kendi gerçekliğimizi sunacağı ile ilintilidir; metnin başında da dediğim gibi bu her zaman kolay olmayacaktır. Kendi eksikliklerinizle barışıyor olmanıza ve kırgınlık duygusuyla başetme gücünüzle seçimler yapmalısınız. Basitleştirin hayatı, zaten herşey çok karışık. Sadece bir seçim bu; kimin bize ‘kendimizle yüzleşme’ cesareti verecek olduğunun, şefkat ve şehvetle sarılmış olduğu bir seçim. Seçtiğiniz kişiyle bütün geçmişiniz aynı olmak zorunda değil; farklı deneyimleri paylaşmak aynı hayallere birlikte yürümek, farklı tatları birleştirmek belki de aşk… Birbirinin imajlarındaki listeye uymak değil, birbiri ile denk adımları atabilmek belki de. Güzel bir ilişkinin başarısıdır uyumlu olmak; önkoşulu değil. Biraz romantizm biraz gerçeklik ile birlikte, kendimize ve eşimize karşı her zaman daha affedici, eğlenceli ve ılımlı bir bakış açısı ile bakmaya çalışarak, kendimizi de diğerini de mutlu etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Hepinize kocaman bir kalp diliyorum; hem kendinizi hem diğerini affedebileceğiniz…Hadi şimdi, bu yazıyı okurken aklınızdan geçen kişiye sarılın kocaman.

  • Stres ve Başetme Yolları

    Stres ve Başetme Yolları

    Stres kişinin bedensel ve ruhsal olarak durumu kendisi için tehdit olarak algılaması ve karşılaştığı olaydan zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında kişi kendini korumaya yönelik olarak harekete geçme eğilimindedir. Bir tehlike ile karşı karşıya kalan kişi başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikelerden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlikelerle savaşır ve böylelikle yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Kişinin tehdit olarak algıladığı stres durumunda bedensel ve psikolojik olarak birtakım tepkiler verir.

    Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların psikolojik tepkileri ve davranışsal tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Stresin belirtileri ve etkileri

    1.Fiziksel belirtileri

    ∙Kalp çarpıntısı
    ∙Ellerde terleme
    ∙Kaslarda gerginlik
    ∙Bedenin değişik bölgelerinde ağrılar
    ∙Sindirim sistemi rahatsızlıkları
    ∙Yorgunluk ve halsizlik belirtileri
    ∙Uyku düzeninde sorunlar.

    2.Duygusal belirtileri

    ∙Huzursuzluk
    ∙Endişeli ruh hali
    ∙Çökkünlük
    ∙Gerginlik
    ∙Sinirlilik hali
    ∙Öfke ve düşmanlık duygularının yaşanması

    3.Zihinsel belirtileri

    ∙Dikkati toplamada güçlük
    ∙Unutkanlık
    ∙Aklın karışık olması
    ∙Olumsuz düşünceler üzerine odaklanma
    ∙Kendisiyle ilgili değersizlik hissi.
    ∙Terk edilmişlik duygusu
    ∙Kendine güvende azalma
    ∙Başarısızlığa odaklanma
    ∙Aşırı hayal kurma
    ∙Karar vermede güçlük çekme.
    ∙Sosyal çevrenin fikirlerinin öneminin artması

    4.Davranışsal belirtileri

    ∙Sosyal ilişkilerden uzaklaşma veya sosyal ilişkilerin bozulması
    ∙Stres yaratan durumdan uzaklaşmak.
    ∙Basit olan yola yönelmek
    ∙Çevredeki kişilerle sürekli olumsuz içerikli konuşmalar yapmak
    ∙İyi yaptığı şeyler konusunda bile tereddütlü yaklaşmak.
    ∙Daha önce zevk aldığı etkinliklerden eskisi kadar zevk alamamak.

    Stresin derecesi duruma göre değişmektedir.

    •Stres hayatımızda başarı için belli derecede olmalıdır.
    ( Dolayısıyla stres yaratan durum karşısında kişi stres yönetimini iyi bilmelidir.)
    •Stresin genel bir derecesi yoktur.
    •Özneldir kişiden kişiye değişir.
    •Kişi stres kaynaklarını bilmeli ve bunlara yönelik kendi imkanları ölçüsünde tedbirler almalıdır.
    •Hayatımızı kötü etkileyen stresten kurtulmak için sağlık,spor,eğitim ve yakın çevre gibi kişiyi destekleyici durumlardan yararlanılmalıdır.
    •Stresin derecesi stres yaratan durumun kişiyi ne kadar süre etkilediğiyle doğru orantılı olarak değişir.
    •Kişiyi stres altında hissettiren durumun önemi, derecesini belirlemektedir.
    •Yakın çevrenin düşünce ve fikirleri kişinin stres derecesini etkilemektedir.

    Yukarıdaki durumlar kişinin stres derecesini etkileyen birtakım durumlardır. Ancak stresin derecesi kişinin yaşadığı duruma göre de şekillenebilir.

    Stres kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren , çevresiyle ilişkileri bozan, fizyolojik rahatsızlıklara neden olan,kişinin mutsuz bir yaşam sürmesine neden olan önemsenilmesi gereken bir durumdur. Kişinin stres durumuyla baş etmedeki en önemli etken ise kendisiyle ilgili düşüncelerindeki değişikliğe yönelik çalışmanın yapılmasıdır. Kişi kendi içsel değerlendirmesinde daha olumlu ve yapıcı olmalıdır. Kendisine yönelik acımasız eleştiriler yerine yapabileceklerinin farkına varıp kendini o yönde geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmalıdır. “Başarılı olamam” yerine “Başarılı olmak için ne yapabilirim” gibi cümleler kurmak fayda sağlayacaktır. Kişi olumlu yönde desteklenmelidir.

    Stres ile baş etme de kişi kendini çok iyi tanımalı ve kendini rahatlatan durumları , nelere tepki vereceğini , nelere sinirlendiğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.

    Stresle baş etme yöntemleri

    ∙Dengeli beslenme , düzenli spor ve uyku kişinin strese karşı direncini arttıracaktır.
    ∙Nefes alma ve gevşeme egzersizleri yapmak rahatlama anlamında fayda sağlayacaktır.
    ∙Kişi kendinin olumlu yönlerini görmeye çalışmalı
    ∙Kişi kendisine olan güvenini arttırmaya yönelik olarak yapabileceği ve zevk aldığı işlerle ilgilenme konusunda adım atmalı.
    ∙Gereksiz rekabetten kaçının.
    ∙Güler yüzlü olmaya gayret gösterin.
    ∙Gerçekçi hedefler koyun
    ∙Kapasitenizi ve sınırlarınızı iyi değerlendirin.
    ∙Sosyalleşebileceğiniz ortamlarda bulunun.

    Ve en önemlisi kendinizle ilgili düşüncelerinizde olumlu olun.