Etiket: Karşı

  • Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    İletişim bilindiği üzere göndericiden alıcıya doğru bilgi, duygu ve düşüncenin paylaşımı olarak bilinen bir süreçtir. İletişim sayesinde insanlar çevresinde meydana gelen olaylardan haberdar olurlar.

    Son yıllarda teknolojik gelişmeler sayesinde insanlar sosyal medya ortamlarını daha fazla kullanmaya başlamışlardır. Sosyal medya bireylerin çevresiyle kurduğu yeni iletişim teknolojilerinden birisidir.

    İnternetin etkin şekilde kullanılmasıyla çeşitli araçlarla gerçekleştirilen (bilgisayar, telefon) iletişim, sanal iletişimdir. Bu araçları iletişimde kolay ve rahat bir şekilde kısa sürede yanıt almak ve birçok ağın birbiriyle birleşimi sonucu evrensel iletişimin oluşması için kullanırız. Bu şekilde sosyal medya her yaştan ve her kültürden insanların talep ve ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu sayede insanlar arasındaki engellerde kaybolmaya başlamıştır. Kişiler artık sosyal medyada fikirlerini paylaşmakta ve bu fikirleri tartışabilmektedir. Yeni fikirler ortaya koyarak, kişisel bilgilerini paylaşabilmekte, alışveriş yapabilmekte, fotoğraf ve video yükleyebilmekte ve iş bulup iş imkanı sunabilmektedir. Kısaca gerçek hayatı sanal ortamda yaşayabilmektedirler.

    Bu şekilde sosyal medya kullanımıyla yeni iletişim kalıpları oluşmaktadır. Teknolojinin hızla gelişmesi ile birlikte toplumun kültürel özellikleri de değişebilmektedir. Sosyal medyada sosyal kimlikten bağımsız bir iletişim vardır. Yani genelde insanlar kendi eğitim durumlarında, gelir seviyesine uygun çevresindeki insanlarla iletişim kurar. Fakat sosyal medyada ekonomik durum, eğitim seviyesi, dil, din ayrımı olmaksızın iletişim kurulur. Farklı düşüncedeki birçok insan bir araya gelerek tartışma ortamı oluşturabilir. Facebook, instagram, twitter gibi çeşitli ağlar ve bloglar sayesinde bilgi alışverişi eskiye oranla daha hızlı olmaktadır. İnternet ortamında genelde konuşma yerine yazı dili kullanılmaktadır. Bu da sanal ortamda farklı bir iletişim tarzı meydana getirmiştir diyebiliriz.

    Sosyal medyanın tüm bu iletişimi kolaylaştıran olumlu taraflarının yanı sıra internet kullanımı sırasında kişinin karşı karşıya kalabileceği tehlikeler ve tehditler de vardır. Farkında olmadan suç örgütleri ve kötü niyetli insanlar haberleşme yapabilmekte, şiddet, öfke, düşmanlık, pornografik öğeler ve yasa dışı içerik ile karşı karşıya kalınabilir. İnternetin çok hızlı gelişmesi denetimden uzak olmasına neden olur.

    Sosyal medya ruh sağlığımızı da önemli ölçüde etkilemektedir. Artık bireyler sosyalleşmek için buluşup birlikte vakit geçirmek yerine sosyal medyada sohbet etmeyi tercih ediyor. Bu sanal gerçeklik kişilere sınırsız özgürlük alanı sunarken aynı zamanda kişilerin kendilerini, duygularını ifade etmelerini ve ilişkilerini en aza indirgemesine neden oluyor.

    Gerçeklik ve sanal gerçeklik arasındaki sınırları çizemezsek bu kimlik bunalımına ve depresyona da yol açar. Sosyal medyada geçirdiğimiz zamanı kontrol ederek, bu alışkanlığın bağımlılığa dönüşmemesine dikkat etmeliyiz.

  • Duygusal Zeka

    Duygusal Zeka

    Duygu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimidir. Duygular iki amaca sahiptir: İlki, kişinin harekete geçmesi için enerji sağlamalarıdır. İkincisi ise kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çevreyi manipüle edebilmesi ya da bu ihtiyaçları karşılayacak uygun davranışları yapabilmesi için yönlendirmeleridir. Genellikle temel duygular öfke, üzüntü, korku, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme, utanma şeklindedir. Bu duygular yüzümüzde tek tek görülebildiği gibi, bazen birkaçı birlikte de ortaya çıkabilir. Duygular kişisel kararlar almada oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Meslek seçimi, yaşanacak yer, evlenilecek kişi seçimi vb. pek çok karar sadece mantıkla alınmaz.

    Duygusal zekâ tanımı 5 ana başlıkta değerlendirilir:

    1. Duygularının farkında olma: İçgörü kazanabilmek ve kendini anlayabilmek için duyguların her an farkında olmak oldukça önemlidir. Duygularını tanıyan kişiler, ruh hallerinin farkındadırlar, kişisel karar gerektiren konularda daha sağlıklı kararlar verebilir ve hayata olumlu bir gözle bakabilirler. 

    2. Duygularla başa çıkabilmek: Kendini yatıştırma, yoğun kaygılardan uzaklaşabilme gibi becerileri kapsar. Bu yeteneği zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadele ederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve olumsuzluklarıyla karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedirler. 

    3. Kendini motive etmek: İnsanın kendini motive edebilmesi için öncelikle duygularını bir amaç etrafında toplayabilmesi gerekir. Duygusal özdenetim yani doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları engelleyebilme başarının altında yatan oldukça önemli bir özelliktir. Kendini motive edebilme yeteneğine sahip kişiler yaptıkları şeylerde çok daha üretken ve etkili olurlar. 

    4. Başkalarının duygularını fark etmek: Empatik kişiler başkalarının neye ihtiyacı olduğunu, ne istediğini gösteren ipuçlarına karşı daha hassastır. Empati, bir kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona yüz ifadesi, beden dili ya da sözel ifade olarak iletmesidir. 

    5. İlişkileri yürütebilmek: Duygusal zekanın bir diğer özelliği de diğer insanlarla olan ilişkileri yürütebilmektir. Bu beceriler popüler olmanın, liderliğin, kişilerarası etkililiğin altında yatan unsurlardır.

    Duygusal zekanın gelişmesi açısından üzerinde durulan en önemli faktörler yaş, aile ortamı ve cinsiyettir:

    Yaş: Duygusal zekanın gelişmesi açısından ele alınan faktörlerden ilki yaştır. Duygusal zekâ bebeklikten itibaren gelişmeye başlar. Duygusal yüz ifadelerini tanıma becerisinin, okul öncesi ve ilkokul yıllarında hızlı bir gelişme gösterdiği de birçok araştırmada kanıtlanmıştır.

    Aile ortamı: Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece ebeveynlerin çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi duygularını ifade etme ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.

    Cinsiyet: Aileler kız ve erkek çocuklarını farklı duygusal yaklaşımlarla eğitmektedirler. Anne ve babaların kız ve erkek bebeklerini severken çıkardıkları sesler ve kullandıkları kelimeler farklılık gösterir. Kızlara ve erkeklere duygularla baş etme konusunda verilen dersler de çok farklıdır. Bir çalışmada anne babaların duygularını (öfke hariç) kızlarıyla oğullarından daha çok konuştuklarını bulunmuştur. Erkek çocuklarla ise genellikle öfke duygularının neden ve sonuçları hakkında konuşulmaktadır. Aynı yazarlar kızların dil yetisinin erkeklerden daha erken geliştiğini ve bunun kızların duygularını açıklamak ve başkalarının duygularını anlamakta daha çabuk ustalaşmalarına yol açtığını ifade etmişlerdir. Duygularını ifade etmek için teşvik görmeyen erkek çocuklar ise hem kendi hem de başkalarının duygularını anlamada zorluk çekmektedirler. Duygusal gelişimle ilgili bu cinsiyet farklılıkları çocukların arkadaş seçimini de etkilemektedir. 3 yaşındaki çocukların %50’sinin en iyi arkadaşı karşı cinsten olurken, 5 yaşında bu oran %20 ye düşer. 7 yaşında hemen hiçbir çocuğun en iyi arkadaşı karşı cinsten değildir.

    Duygusal zekâ tüm yaşamı etkilemektedir. Duygusal zekâsı yüksek olan bireyler, eşlerinin duygularını daha hızlı ve doğru bir şekilde fark eder ve bunu ifade ederse sağlıklı bir iletişim kurma ve problemleri çözme olasılığı artar. Aynı şekilde çocuğunun duygularını daha doğru tanımlayacağı için buna uygun bir geribildirim vererek ilişkinin sağlıklı bir seviyede kalmasını sağlayabilir. Aynı durum sosyal ve iş yaşamında da geçerlidir. Örneğin; empati kurma becerisi yüksek olan kişilerin, iş birliği ve liderlik konularında daha avantajlı olduğu yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır.

    Yüksek duygusal zekaya sahip olmak ya da empati yapabilmek karşımızdaki kişinin duygularını anlayıp aynısını hissetmek ya da o kişinin duygularını doğru kabul etmek değildir. Doğru kabul etsek de etmesek de karşımızdaki kişinin duygusunu, sözel olarak ifade etmese dahi anlamak ve buna uygun bir geribildirim vermektir. Vereceğimiz geri bildirim karşımızdaki kişiyi memnun etmeyip onda başka bir duygunun ortaya çıkmasına neden olabilir. Yeni duyguyu da anlayıp uygun geribildirim vermek yüksek duygusal zekanın işareti olabilir.

  • 6 Adımda Anksiyete Bozukluğu ve Tedavisi

    6 Adımda Anksiyete Bozukluğu ve Tedavisi

    1. Anksiyete (Kaygı)Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete bozukluğu, gerçek bir neden olmadan yaşadığımız endişe halidir. Türkçe karşılığı olarak kaygı kelimesini de kullanırız. Halk arasında ise anksiyete veya kaygı yerine daha çok; huzursuzluk, endişe, evham ve sıkıntı kelimeleri kullanılır.

    “İçimde bir sıkıntı var hocam, hiç gitmiyor, her zaman kötü bir şey olacakmış gibi korkuyorum. Herkes bana evham yapıyorsun, abartıyorsun diyor ama elimde değil. Keşke bende onlar kadar rahat olsam.”

    Yukarıda anksiyete bozukluğu tanısı almış danışanımın kendisini anlatırken kullandığı ifade anksiyete bozukluğunu tam olarak karşılıyor. 

    Aşırı endişeli,  günlük yaşamı olumsuz etkileyen gerginlik,  her zaman en kötüsünü bekleyen ve hayatın kontrol edememekten korkan özellikler gösterirler. Kaygı bozukluğun yaşam boyu görülme olasılığı yüksektir ve yaş ilerledikçe kaygı duyarlılığı artmaktadır.

    1. Anksiyete (Kaygı) Zararlı mıdır?

    Kaygı bizi motive eden, başarılı olmamızı,  olumsuz durumlara karşı hazırlıklı olmamızı, hayata daha güvenli adımlar atmamızı ve tehlikeye karşı korunmamızı sağlayan bir sistem aslında. Günlük yaşamda iş, sağlık, ekonomik, aile ve geleceğin belirsizliği gibi birçok alanda kaygılanırız. Hafif bir kaygı sorunlarla baş etmemizi sağlar. 

    Örneğin üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenciyi düşünelim 12 yıl boyunca derslerinde hep başarılı olan, hedefi iyi bir üniversitede tıp okumak olan bir öğrenci. 

    Şimdi bu öğrenci nasıl olsa başarılıyım, benim kaygılanmama gerek yok diye düşünerek ders çalışmaya motive olabilir mi? Geleceğe dair biraz kaygı duymayan biri çalışmaya motive olabilir mi?

    Aynı zamanda anksiyete (kaygı) bütün insanlarda bulunan bizi tehlikelere karşı koruyan yararlı bir alarm sistem gibidir. Kaygı bozukluklarında bu uyarı sisteminin biraz bozulduğunu söyleyebiliriz. Bozulan sistem yanlış alarm gibi bizi sürekli tedirgin ediyor ve her an tehlikeli bir şey varmış gibi düşünmeye ve davranmaya yöneltiyor.

    1. Anksiyete (Kaygı) Ne Zaman Zararlı Olur?

     “Eskiden de telaşlı, endişeli biriydim. Ama anksiyete atağı geçirdiğimden beri artık hiç dayanamıyorum. Düşünüyorum iş yerinde saatlerce çalışırdım yorulurdum, hiç korkmazdım şimdi en küçük şeyden bile korkuyorum. Yorulursam çarpıntım olursa, nefesim kesilir gibi olursa, ya kötü bir şey olursa diye hiçbir şey yapmak istemiyorum.” 

    Kaygı hayatınızı sınırlamaya başladığında, sosyal yaşamınızı kısıtladığında, gün içinde sağlıklı bir şekilde işlerinizi yürütmenize engel olduğunda zarar vermeye başlamış demektir. Düşünsenize “kaygılanacağım çarpıntım olacak ve etrafımdaki herkese rezil olacağım” diye düşünüyor en yakınlarınızla görüşmek dahi istemiyorsunuz. Kaygıdan ve vücudun belirtilerinden korkmaya başladığınızda kaygı zararlı oluyor. Yani kısacası kaygı normal ama kaygıdan kaygılanıyor olmak ise normal değil. 

    Önemli bir soru bu hayatının herhangi bir anında kaygı duymayan kimse var mıdır? Yoksa bütün insanlar içi korku, sevgi, üzüntü gibi ortak duygu mudur?

    1. Anksiyete Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

    Genel olarak evhamli bilinirler, kaygılarının  aşırı olduğunu bilir bundan rahatsızlık duyar fakat kontrol edemezler. Uyku problemi yaşar, gece uykuya dalamamaktan bile endişe duyabilirler. Genel kaygılı hal, yorgun ve halsiz hissetmelerine neden olur. Aşırı sinirli, keyifsiz ve olumsuzluklara tahammül edemezler.

    Bedensel belirtiler olarak nefes alamama, göğüste sıkışma hissi, kas ağrıları, bulantı ve sıcak basması gibi fiziksel şikayetleri de olabilir.

    1. Anksiyete Bozukluğu Yaşamı Nasıl Etkiler?

    Anksiyete bozukluğu olan bir danışanım hayatına etkisini şöyle anlatmıştı

    “Sabah kalkıyorum vücudumu dinliyorum, çarpıntım var mı diye bakıyorum ve tam o anda huzursuzluk ve çarpıntı içime oturuyor. Gün boyu bir şey yapmak istemiyorum, dışarı çıkmak anlamsız, birileriyle konuşmak istemiyorum.  Evimle, işimle ilgilenmek istemiyorum, içimin huzursuzluğundan yoruldum. Arkadaşlarımla görüşmek istemiyorum, eskiden onlarla görüşmekten keyif alırdım. Kimse beni anlamıyor sanki. Ailemle hafta sonu gittiğim yemekte bile gelecekteki yalnızlığımı düşünüp sıkıldım sonra çarpıntım oldu. Onarı üzmek istemedim ama o huzursuzluğumla onların da keyfini kaçırdım. Ama elimde değil içimin sıkıntısından kurtulamıyorum.”

    1. Anksiyete Bozukluğu Tedavi Edilebilir mi? 

    Evet anksiyete bozukluğu tedavi edilen bir rahatsızlıktır. 

    İlaçsız tedavi edilmesi mümkün müdür? İlaç ya da psikoterapi tek başına kullanılabileceği gibi, birlikte de uygulanabilir.  

    Yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, asansör korkusu gibi anksiyete bozukluklarında terapist yardımı ve planıyla aşama aşama çalışma yapılmalıdır. Terapist planı ve yardımı olmadan hastalıkla baş etmek için kullanılan kaçma, kaçınma, güvenlik sağlayıcı davranışlar, sürekli bedene odaklanma ve düşünmemeye çalışma taktikleri maalesef kaygının daha çok artmasına neden olabilir.

  • Ergenlik Sorunları

    Ergenlik Sorunları

    Erken ergenlik ve ergenlik gecikmesi, yeme bozuklukları (Anoreksia Nervoza ve Blumia Nervoza) , boy kısalığı, depresyon, intihar, şizofreni, cinsel sapmalar, AIDS, şiddet, madde kullanımı ve bağımlılık, evden ve okuldan kaçma, kendine zarar verme ve iletişim sorunları gibi fiziksel ve ruhsal sorunlar ergenlik dönemi sorunları olarak karşımıza çıkabilmektedir.

    Bu sorunları ele aldığımızda biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörleri göz ardı etmemek gerekir.

    Bu yazımda sizlere ergenlerde şiddet, kendine zarar verme ve yeme bozuklukları hakkında bilgiler vermeye çalışacağım.

    Şiddet

    Kavga çıkarma, zorbalık, saldırganlık, yaralama ve zarar verme gibi davranışlar şiddet kapsamında ele alınmakta ve bu davranışlara maruz kalanlarda ortaya çıkan depresyon, madde alışkanlığı, intihar, travma sonrası stres bozukluğu ve davranış bozuklukları ergenlerdeki risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir (Putnam, 2003).

    Ergen zorbalık eğilimi içerisinde olduğunda; kendinden daha güçsüz kişiler üzerinde gücünü kullanma, alay etme, karşısındakine istediğini zorla yaptırma, çeşitli isimler takarak dalga geçme ve bu davranışları sergilerken kendini haklı görme eğilimi içerisinde olabilir.

    Eğer saldırgan davranışlar sergiliyorsa; öfke kontrolünün olup olmadığı, öfkelendiğinde hakaret içeren sözler sarf edip etmediği, engellenme ile karşılaştığında fiziksel şiddete başvurup başvurmadığı ve eleştiriler karşısında nasıl tepki verdiğinin detaylı incelenmesi saldırganlığın boyutu hakkında bizlere bilgi verebilmektedir.

    Çevresel faktörler, aile ve iletişim şekilleri, kültür, toplum, medya şiddetin ortaya çıkmasında etkili olabilmektedir. Özellikle medyanın şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz. G. Comstack şiddet içeren temaları izleyen bireyler ile antisosyal davranışlar arasında güçlü bir ilişki olabileceğini belirtmiştir. Gözlenen davranışların taklit edilerek öğrenilmesi, şiddetinde izlenerek taklit edilebileceğini bizlere gösterebilmektedir. Sürekli negatif içerikli yayınlara maruz kalmak bireyin dünyaya ve geleceğine yönelik bakış açısında olumsuzluklara yol açabilmektedir.

    Kendine zarar verme

    Favazza kendine zarar verme davranışını “Tekrarlayıcı, yaşamı tehdit etmeyen, kendine fiziksel zarar verme davranışı” olarak tanımlar.

    Kendine zarar verme davranışları arasında; belirli vücut bölgelerine vurma, kendini ısırma ve kendini kesme davranışları yer almaktadır. Cinsel istismar, fiziksel istismar ve ihmal bireyin kendine zarar verme davranışında etkili olabilmektedir.

    İstismar ve ihmal bireyde travmaya yol açabilmekte; cinsiyet, yaşanılan ortam, sosyal konum, yaş, aile iletişimi ve yetiştirilme tarzları travmatik faktörlerle karşılaşmayı arttıran risk faktörleri arasında yer alabilmektedir. İstismara uğrayan kişiler kendilerini cezalandırma, yaşanılan olumsuz olayla başa çıkmada zorlanma, öfke ve intikam alma isteği içerisinde olabilirler. İstismarın fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel sonuçları göz ardı edilemez.

    İstismar konusunda toplum olarak duyarlılığın arttırılması, mağdur olan kişilerin başvuracakları ünitelerin oluşturulması, tıbbi ve psikolojik ihtiyaçlar ilgili kurumlar tarafından sağlanmalıdır. Ayrıca hukuki işlemlerin başlatılması önem arz etmektedir.

    Bireyler tedavi edilirken psikiyatrik ve psikofarmakolojik tedaviden, psikolojik tedaviden, tıbbi ve cerrahi tedavilerden ve rehabilitasyon sürecinden geçebilirler. Hangi tedavinin uygulanıp uygulanmayacağına ise ancak ilgili uzmanlar karar verebilir. Ergen psikolojik tedavi aşamasında ise: güven verici, yardım edici ve açıklayıcı nitelikte bir tedavinin uygulanması gerekir.

    Yeme bozuklukları

    Yeme bozukluklarının gelişiminde biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörlerin etkileri olabilmektedir. Biyolojik faktörlere baktığımızda seratonin hormonu ile yeme bozukluğu arasındaki ilişkiden söz edilmektedir. Seratonin hormonunun aktivasyonundaki fazlalığın iştahın azalmasında ya da yemek yemeyi engellemede rol oynadığı ifade edilmektedir.

    Psikolojik etkilerde ise; ergen beden imgesi ile aşırı ilgilidir. Temelde altta yatan sebeplere bakıldığında özgüvende eksiklik, ergenin kendini ifade ediş tarzında yetersizlik duyguları, aileden ya da çevreden beklentileri ve bu beklentilerin ne derece karşılanıp karşılanmadığı önemlidir.

    DSM-5’te ( Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) beslenme ve yeme bozuklukları; Pika, Geri Çıkarma Bozukluğu, Kaçıngan/ Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu, Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza , Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu, Tanımlanmış Diğer Bir Beslenme ve Yeme Bozukluğu ,Tanımlanmamış Beslenme ve Yeme Bozukluğu olarak belirtilmiştir.

    Sizlere ergenlik döneminde görülen Anoreksiya ve Bulimiya Nervoza’dan bahsedeceğim.

    Anoreksiya Nervoza

    Anoreksik kişiler tedavi olma konusunda direnç gösterebilirler ve tedavideki kilo alımı ile ilgili hususlarda hassas davranarak karşı koyuşlar sergileyebilirler. Beden imgelerini olumsuz algılama, şişmanlamaktan korktukları için yiyecek alımını azaltma hatta kesme, aşırı egzersizler yapma ve aldığı besinleri kusma eylemi içerisinde olabilirler. Direnç faktörünün azaltılması ya da ortadan kalkabilmesi için güven ortamının oluşturulup, işbirliğinin sağlanmış

    olması gerekmektedir. Tedavi sürecinde ilgili uzmanlardan pek çok şey saklama eğilimi gösterebilirler. Bu bireyler kilo alımını azaltarak bir anlamda fizyolojik olarak bedenlerinde meydana gelen büyümeye karşı koymaya çalışırlar. Yani Anoreksiya; ergen bireyin, ergenliğe karşı yürüttüğü bir tür mücadele olarak ifade edilmektedir. Ergen kilo kaybını sağlamak için madde kullanımına yönelebilir. Özellikle sigara kullanımında artış olabilir. Sosyal yaşamdan uzaklaşma, içe kapanma, aile ilişkilerinde ve iletişiminde bozulmalar, huzursuzluk, gerginlik ve depresif özellikler sergileyebilirler.

    Bulimiya Nervoza

    Aşırı yeme dürtüsünü durduramama korkusu, herhangi iki saatlik bir sürede aşırı besin tüketimi, kilo almaktan sakınmak için kendi kendini kusturma, idrar söktürücü ilaçları kullanma, laksatif kullanımı, aşırı spor yapma ya da neredeyse hiç yememe gibi yineleyen uygunsuz ödünleyici davranışlar söz konusudur( DSM-5).

    Bulimiya Nervozada tekrarlayan yeme atakları haftada en az 2 kez görülebilir. Bu ataklar sonrasında kişi pişmanlık duyguları ve aç kalma gibi zarar verici davranışlar sergileyebilir. Beden imgesi ile aşırı ilgili olan ergen yardıma ihtiyacı olduğunun farkındadır. Bireysel ve aile psikoterapileri, ilaçlı tedavi, diyet ve beslenme pratiğinin hastaya kazandırılması gerekir.

  • Aşkın Psiko-Kimyası

    Aşkın Psiko-Kimyası

    İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.

    Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?

    Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.

    Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile…

    Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.

    Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!

    Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır. 

    Aşkı, şöyle tanımlayabilirim. 

     Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim. 

     Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz. 

    Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?

    ‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.

    Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.

     ‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler. 

    Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.

     Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.   

    Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.

    Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir. 

    Bu süreç herkeste böyle mi işler?

    Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.

    Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor. 

    Kötü haber ise şu;

    Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.

     Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.

     Sözüm meclisten içeri olsun o halde. 

    Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.

     Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir. 

     Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir. 

    Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum. 

    Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

  • Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Bir duruma karşı verilen aşırı tepkiler -düşünce veya eylem şeklinde olabilir- karşılaştığı zorlu durumların üstesinden gelmek için kendini yetersiz veya karasız hissettiği durumlarda belirir. Yetersizlik veya kararsızlık durumlarının dinamikleri çocukluk döneminde anne babanın kısıtlayıcı (bazen cezalandırıcı) etkileri nedeniyle ortaya çıkar. Yani çocukluk çağındaki çatışmalardan kaynaklıdır.

    Çocuk ilk doğduğunda ailesinin bakımına ve sevgisine muhtaçtır. Ve çocuk bakım verenden bağımsız düşünülemez. Aşırı bağımlı olan çocuk yaşadığı olumsuz durumlar karşısında bakım verenleriyle ilgili olarak negatif bir duygu içerisine girme ihtimali yoktur. Yetersizlik hissinin üstesinden gelemeyen çocuk olumsuz baş edemediği duygulardan kaçınmak için kişi, aşırı düşünce veya aşırı eyleme geçer.

    Aşırı düşüncelerden kasıt; gerçek düşünceyi ortadan kaldırmak amacıyla yerine geçen (yer değiştiren) düşüncelerdir. Kararsızlık öyle yoğundur ki kişi belleğindeki gerçekliği oturtamaz. Örneğin, kişi evden çıktığında içi rahat etmez, ocağı kapatıp kapatmadığını, kilidi kilitleyip kilitlemediğini veya dışarı çıktığında hangi yolu kullanması gerektiğini veya bir kişiye atacağı mesaj veya maili gidip gitmediğini, kişi eve geldiğinde kirli olduğu ve durumdan rahatsız olduğu gibi düşünceler oluşabilir. Bu gibi oluşan düşüncelere ‘obsesif düşünce’ olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceleri rahatlatmak için kullanılan davranışlar örneğin, mesajın veya mailin gidip gitmediğini kontrol etme, eve geldiğinde hızlıca yıkanmak ve belki de evdeki üyeleri de yıkanması için söylenmek, hangi yoldan gideceğini seçsen dahi rahat etmeyip tekrar dönüp diğer yolu kullanmak veya ocağı, kapı kilidini sürekli kontrol etmek gibi durumlara da ‘kompulsif davranışlar‘ olduğunu söyleyebiliriz. Yani bilince takılan bir durumun kişinin çabalarına karşın engelleyemediği düşünce obsesyon, bazı insanlarda düşünce eylemini rahatlatmak için kompulsiyona dönüşür. Ancak ne kadar aklına takılanı rahatlatmak için yapıldığı söylense de esasında kişi bir türlü rahatlayamaz. İşte bu gibi obsesif- kompulsif durumlara karşı verilen aşırı tepkiler kişinin bir durumun üstesinden gelebilmede yetersiz kaldığı durumlarda geliştirir. Oluşan duygular dışa vurularak kişide yarattığı olumsuz durumları azaltacağı yerde, kişiye zarar verebilecek yeni durumlar yaratır.

    Bu gibi engellenemeyen durumların kökenleri; yeterli olgunluğa erişmeden beklenti içerisine giren ebeveynlerin, çocuğun olgunluğundan daha büyük sorumluluklar istemesiyle başlar. Yeterli olgunluğa erişememiş çocuk, ebeveyn ve çocuk arasında zorlu bir durumu başlatır. Ebeveynlerinden anlayış göremeyen çocuk yetersizliğine karşı koymaya çalışsa da bakım verenlerin bu haksız tutumuna boyun eğer. Ebeveyn çok keskin bir tutum takınarak çocuğu sürekli suçlar, cezalandırır (bu illa katı olmak zorunda değildir keskin bir hayır cevabı da olabilir) ise çocuktaki cezalandırılma korkusu suçluluk duygusuna sebep olur. Çocuk yaşadığı ‘suçluluk korkusu’ ile ‘öfke ve karşı koyma isteği’ arasında bocalamaya başlar. İşte bu çatışmanın ağırlık derecesi obsesif-kompulsif davranışların belirleyicisi olur. Yani düşünceleri yer değiştirerek asıl sorundan kaçıp başka sorunlar ile uğraşır. Ancak bu gerilim, yer değiştirerek de dinmez, sadece yer değiştirir ve gerilim kalır!

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…

  • Öfke

    Öfke

    Öfke, sağlıklı ve doğal bir duygudur. İnsanlar öfkelerini kontrol edemezlerse okul-iş hayatında, sosyal ilişkilerde ve yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Birçok kişisel ve sosyal problemlerin (çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet vb.) kökeninde öfke vardır. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; tehdit edilme, engellenme, görmezden gelinme, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, eleştirilme hisleri sayılabilir. Buna ek olarak, insanlar çoğu zaman haksızlığa uğradıklarını düşündüklerinde öfke ortaya çıkar. Öfke hissini çoğunlukla başkalarına karşı, bazen de kendimize karşı yaşarız. Başkalarına karşı hissettiğimiz öfke, onların bize karşı haksız davranışlarının ve kırıcı sözlerinin bir sonucudur. Bu durum karşısında kendimizi küçük ve değersiz hisseder, ona öfke besleriz.  

    Öfke bedensel sistemimize zarar verir. Birçok ağrı belirtisine ve sağlık problemlerinin oluşmasına yol açar. Kalp krizlerinin en büyük faktörlerinden biri öfkedir. Öfke özellikle kadınlarda depresyon, panik atak gibi psikolojik sorunların oluşmasında rol oynar. 

    İş hayatımızın istediğimiz düzende gitmemesi, canımızın yanması veya zarar görmüş olmak, başkaları tarafından kullanılıyor olma düşüncesi, haset ve kıskançlık gibi bazı durumlar öfkeyi tetikler. 

    Öfke kontrolü

    Öfkeyi kontrol etmenin basit yöntemleri vardır. Bunlardan bir tanesi derin derin on defa nefes alırsak, öfkemiz yatışmaya başlamış olacaktır. İkili ilişkilerde veya evliliklerde karşı tarafı suçlayıcı cümlelerin “sen”le başladığı görülür. Oysa asıl olan ilişkilerde “ben dili”yle ifade edilmiş cümleler kurmaktır. “Sen beni anlamıyorsun” yerine “Ben yeterince anlaşılamadığımı hissettim” gibi cümleler kullanmalıyız. “Ben” ile başlayan cümleler kurarsak, karşımızdaki insanın bizi anlamasına şans vermiş oluruz. Çoğu öfke, buna benzer iletişim hatalarından kaynaklanır. 

    Öfkeyi kontrol etmenin diğer bir stratejisi de mizahtır. Olaylarla, durumlarla veya kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek, yaşamın keyifsiz olmadığını fark edebiliriz. Çevremizdeki insanların bize karşı sergiledikleri tutumu bir tehdit olarak algılamayıp, onların kendi kusurluklarından ve eksikliklerinden kaynaklanan davranışlar veya tutumlar olarak algılarsak, hayatın biraz daha hafiflediğini görürüz.    

  • Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçi İletişimin Unsurları:

    Güçlü ve sağlıklı ailelerin en önemli özelliklerinden biri, sağlıklı iletişim konusundaki yetenekleridir. Sağlıklı aileler birbirleriyle, daha açık, daha net, daha sık ve doğrudan iletişime geçerler. Birbirlerinin söylemeye çalıştıklarını dinlerler ve birbirlerini doğru anlarlar, imada bulunmaz, kötü söz sarf etmezler. Aile bireyleri, birbirlerinin duygu, düşünce, hayallerini, ümitlerini, acılarını, sevinçlerini, eleştirmez, anlayışla kabullenip paylaşırlar.

    İletişim konuşmadan çok, konuşmada ne söylendiği, nasıl söylendiği, niçin söylendiği, ne zaman söylendiği, hatta ne söylenmediğidir. Ağızda çıkanlar kadar, yüz ifadesi, jest ve mimikler, beden duruşu, ses tonu da önemlidir. Sağlıklı iletişim yapısına sahip aileler, hep birlikte zaman geçirmeye önem verirler, birbirlerinin arkadaşlıklarından zevk alırlar, birbirlerinin iyi ve kötü günlerini, üzüntü ve sevinçlerini paylaşırlar. Birbirlerinin bireysel ihtiyaçlarına, duygularına, fikirlerine, hayallerine saygı duyarlar, birbirlerinde hata bulmaya çalışmazlar. Can kulağı ile dinlerler. İmada bulunmaz, lafla can yakmaya kalkmazlar. Küskünlükleri fazla uzatmazlar.

    Yemek masasında iletişim pozitif tutulmalı, tatsız konular yemekte konuşulmamalı.

    Suskunluk en yıkıcı iletişim biçimlerinden biridir, söylenenler karşısında sessiz kalmak,”seninle ilgilenmiyorum”, ”senden sıkılıyorum”, ”sana öfkeliyim”, ”sana düşmanım” gibi mesajlar  içerir.

    Dinlemek son derece önemli bir beceridir. Herkez dinleme becerisine sahiptir ama çoğu kişi, diyaloğa kendini vermez, eleştirir, söz keser, söze girer, dinlemekten çok ne söyleyeceğini tasarlar, savunmaya geçme gibi yanlışlar yapar. Aktif dinleme için; Dinlerken yargılamamak, eleştirmemek gerekir. Karşıdakinin yaşadıklarını iyi anlama, ne hissettiğini ne duyumsadığını onun gibi hissetmeye çalışılmalıdır. Anlatmak istediğini doya doya anlatması için izin verin bu şekilde rahatlasın ve onu dinlediğinizi hissettirin. Doğru anladığınızdan emin olmak için ne anladığınızı tekrarlayın, soru sorarak söylediklerini açmasını sağlayın.Duygularını anlamaya çalışıp ondan aldığınız mesajları ona yansıtın.Sonuç olarak çıkardığınız fikri özetleyin. Bunları yaparken yorum katmayın, eleştirmeyin, akıl vermeyin, anlayışlı ve olgun olun.

    İletişim Engelleri:

    Emir vermek, Yönlendirmek: Duygularının önemsiz olduğunu düşünür.

    Uyarmak, gözdağı vermek: Değersiz hisseder, öfke duyar.

    Ahlak dersi vermek: Kişiyi karşı koymaya zorlar.

    Onun yerine karar vermek: Tek başına karar veremeyeceğinin düşünüldüğünü hisseder.

    Öğretmek, nutuk çekmek: Mantıksız ve bilgisiz görüldüğünü hisseder.

    Yargılamak, eleştirmek, suçlamak: Değersizlik, yetersizlik duyguları uyandırır.

    Ad takmak, alay etmek: Benlik algısını düşürür, kendine güveni sarsar.

    Olayı küçümsemek: Öfke uyandırır, anlaşılmadığını düşünür.

    Sorgulamak, sınamak: Güvensizlik ve kuşku duygularını arttırır.

    Oyalamak, konuyu saptırmak: Fikirlerine saygı duyulmadığını, anlattıklarının dinlenmediğini, önemsenmediği duygularını doğurur.

    Yorumlamak, akıl okumak: Öfke uyandırır, Duygularını ifade etmesini engeller.

    Gizli Mesajlar: İletişim her zaman, dürüst, net ve açık olmalıdır. İmalı konuşmalar, açık olmayan mesajlar, yoruma açık cümleler, sorun doğurur. Bu tip iletişimde yanlış anlamalar, kırgınlıklar, öfke, küskünlük oluşabilir. Üstelik bu mesajlar, farkında olmadan, bilinçaltı dürtülerle, karşımızdakini incitecek, canını yakacak cümleler kurdurup zarar verdirir ve verdiği zararı fark etmeyebilir.

    Empati: Bir insanın, kendisini karşısındakinin yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Kişi empati kuramadığı zaman, karşısındakinin duygularını ve neden böyle tepki verdiğini anlayamaz. Empatik yaklaşımda, diğerinin ne hissettiğini anlar ve daha fazla destek olabilir. Diğerleri tarafından anlaşıldığını hissetmek, kişinin sıkıntılarını hafifletir, özgüven kazandırır, güvende hisseder. Kişi bir şey anlatırken karşısındaki onu eleştirmediğinde, suçlamadığında, tam olarak dinlemeden yorumda bulunmadığında, kendisiyle empati kurulduğunu anlar.

    Ailede Çatışma: Çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil üstesinden gelinmesi gereken bir durumdur. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki ailede gerekli değişim için fırsat sunar. Bir problemin üstesinden gelmeyi başarma hazzı, ilerideki problemlerin çözümü için kişiyi motive eder. Aile üyeleri problemleri çözebildiğinde bu aileyi güçlü kılar ve daha güçlü bağlarla bağlar.

             Sağlıklı aileler arasında daha az çatışma yaşanmasının başlıca sebepleri şunlardır.

    a)Aile üyeleri duygu ve düşüncelerini çekinmeden birbirlerine ifade edebilir.

    b)Aile üyelerinin birliktelik duygusuna sahip olmaları ve bunun yanı sıra, birbirlerinin bireyselliklerine ve kişisel hayatlarına saygı göstermeleri.

    c)Aralarındaki kırgınlık ve küskünlükleri fazla uzatmamaları.

    d)Herhangi bir konuda karar alınırken ailenin tüm üyelerinin kişisel ihtiyaçları ve beklentileri dikkate alınmalı, oldu bittiye getirilmemelidir.

    e) Sorunlara yıkıcı değil yapıcı yollarla çözüm aranır ve sorun iyice büyümeden çözüm konusunda istekli olunur, sorunun çözümü ötelenmez.

    f) Sorunlar benim sorunum veya senin sorunun değil bizim sorunumuz olarak algılanıp, sorumluluk ortaklaşa yüklenilir.

    Ailede stres yönetimi:

    Sıkıntı ve öfkeleriniz biriktirmeyin.

    Kendinizi rahatlatacak hobiler ve ilgi alanları bulun.

    Hayat sadece çalışmadan ibaret olmasın. Ailenizle birlikte eğlenmek ve dinlenmek için fırsat oluşturun.

    Kendinize ve ailenize ulaşılabilir hedefler koyun, ne kendinize ne onlara gereğinden fazla yüklenmeyin.

    Hayatta değiştiremeyeceğiniz şeyleri olgunlukla kabullenin.

    Başkalarına hayır demeyi öğrenin.

    Aile üyelerinin hatalarını olgunlukla kabullenin.

    Sinirli, gergin ve yorgun olduğunuzda aile üyeleriyle tartışmayın.

    Problemin ne olduğunu anlamadan kimseyle tartışmayın.

    Düşünmeden konuşmayın, incitici, kırıcı söz ağızdan çıkmadan önce iki kere düşünün.

    Aile üyelerinin size anlatmak istediklerini dinleyin.

  • İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    Güven esasına dayalı olur ilişkilerimiz aslında. Birimiz tutkulu bir şekilde bağlanırken karşı taraftaki sadece gündelik ilişkileri için bizimle birlikte olabilir. Bizim ona güvenle bağlanmamız ona çok büyük bir anlam ifade etmeyebilir. Bu etkili bağlanmanın sonucunda kimileri büyük beklentileri alamaz ve aldatılan sıfatıyla karşımıza çıkabilir. Bugün daha spesifik bir konudan bahsedeceğim sizlere. Kafanızdaki düşüncelere tamamen değiştirecek ve ’’Bunu nasıl düşünemedim?’’ diyeceğiniz bir yazı olacağından eminim. Şimdi kafanızı boşaltın , ve bildiklerinizin tamamını sessize alın.

    Karşınızdaki kişinin sizi aldatması sizi sevmediği anlamına gelmez. Kimi zaman erkekler eşlerini daha fazla sevebilmek için ona en yakın kişileri bulur ve onlarla vakit geçirmekten zevk alırlar. Aslında bu durum kimileri için saçma ve alakasız gelebilir. Bu karmaşık ilişki onunla zaman geçirmek ya da onunla tensel anlamda bir şeyler yaşamak için değildir. Eğer aldatılmış bir kadın iseniz ve aldattığı kişi ile yakın bir ilişkiniz var ise onu şimdi düşünüp benzerlikleri birlikte sıralayalım! Ama bu düşünmenin bize gerçekten kazanımları nelerdir onları incelemek için bakalım can acıtmak ya da daha fazla regresyona(Gerileme) uğramak için olmasın :

    • Giyim tarzı ve kullandığı takılar, küpeler, bunların renk ve kombinasyonlarının size benzerliği kimi zamanda birebir aynı olması …

    • Size karşı kullandığı sevgi sözcükleri , dokunuş ve bakışlar…

    • Ve cinsel anlamda sizi karşı kurduğu fanteziler ve davranışlar…

    Bunlar bence karşımızdaki kişinin bize ne kadar benzer olduğunu anlatacaktır. Bu durum partnerinizin ikinci defa evlendiği kadında da göreceğiniz durumdur.

    Bir istatistiğe göre erkekler ikinci ilişkilerinde daha ben merkeziyeçi yaklaşıp kendi çıkarlarını gözetebileceği ilişkiler peşinde koşarlar. Ama zamanla onlar da bu tecrübesiz antrapoz dönemini narsist kimliklerine karşı geldiğini görür çevresine bunu yansıtmamak adına da olsa pişmanlığını  belli etmezler. Peki her erkek bu aldatmadan ders çıkarır ve partnerine geri dönmek ister mi ? Yine yapılan bir araştırmaya göre bu antropoz döneminin belli episodelarında erkek kimi zaman pişman olsa da kapıyı çalıp bir çicekle her şeyi unutturacağını inanı. Ve kimi kadında bu durumu inanıp  ‘’Çocuklarımın babasıdır sonuçta “ deyip kapının eşiğine tamamen arlarlar.

    Sevgili okuyucaklarım ,

    Adatılmalar ve ilişkiler üzerine yaptığım çalışmalar bana yine gösteriyor ki Kadınları bu kadar güçsüzleştiren şeyler erkekleri de ister istemez büyük gösteriyor. Kadınların bu nedenli bağışlayıcı olması daha sonra ki zamanlarda zihinsel geviş getirmeyle biz uzmanların yanında devam ediyor. Bu süreç de kişilerin kafasında “Peki neden bana bu yaptı?” Sorusu kadını erkeğin gözünden küçültüp sizi daha da sevgi dilencisi gösterebilir. Kadında da  durum zamanla kalbini sanki bir dans pisti gibi gösterir. Neden peki tekrardan geriliyoruz? Neden affettik deyip tekrardan bu soruları kendimize sorarız? Aradığımız cevap bize acı vereceği kesin olduğunu bile bile ondan duymak istediğimiz bir çift sevgi sözcüğü müdür? Ya da nedensiz bir öpücük mü ? Her şeyi bırakalım o halde!  

    İyisi mi şunu koyalım aşk çantamıza :

    İnsan TEK AŞK değildir TEK AŞKLIDIR..