Etiket: Karşı

  • PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
    bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
    olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
    atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;

    • Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
    • Terleme
    • Titreme
    • Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
    • Bulantı ya da karın ağrısı,
    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    • Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
    • Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
    • Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
    • Sık idrara çıkma,
    • Kan basıncının yükselmesi,

    Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
    deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
    semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
    yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
    yarım saati aşar.
    Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
    ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
    var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
    kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
    benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
    sorgulanmalıdır.
    Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
    ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
    nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği belli

    değildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
    atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
    tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
    anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
    yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
    Bunlar;
     Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
     Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
     Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
     Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
    etkinliklerden uzak durma
     Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
     Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
     Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
    durma
     Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
     Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
    Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
    atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
    kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
    evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
    Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
    işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
    karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
    değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
    nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
    savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
    karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
    yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
    yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
    İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
    ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,

    çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
    yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
    Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
    Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
    genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
    “öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
    hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
    hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
    var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
    çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
    olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
    Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
    olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
    ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
    Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
    davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
    terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
    ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
    otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
    Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
    olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
    tedavi edilmelidir.

  • Çocuklarda ilaç alerjisi

    İlaç alerjisi
    Hastalıkların teşhisinde ve tedavisinde kullanılan antibiyotik, ağrı kesici, lokal anestezik maddeler (diş çekimi ve küçük cerrahi işlemlerde kullanılan), genel anestezi ilaçları, radyolojide kullanılan radyonkontrast maddeler gibi çeşitli ilaçlara karşı gelişen istenmeyen veya beklenmeyen aşırı duyarlılık reaksiyonlarına ilaç alerjisi denilmektedir.

    Kullanılan ilaçların %15-25’inde istenmeyen ilaç reaksiyonları gelişmektedir. Ciddi olabilecek ilaç reaksiyonları ise %1-2 oranında görülmektedir.
    İlaç reaksiyonları ilaçların kesilmesine, yerine alternatif tedavilerin başlanmasına ve zaman alıcı tetkiklerin yapılmasına neden olabilmektedir.

    İlaca bağlı aşırı reaksiyonlar insanların yaşam kalitesini düşürmekte ve yakınlarının psikolojisini etkilemektedir. Bu nedenle ilaç alerjisi teşhisi konulması çok önemlidir. Çünkü gerçek ilaç alerjisi olmayan çocuklara gereksiz yere alternatif tedavi verilmesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Ayrıca gerçek ilaç alerjisi olan bir çocuğa alerjik olduğu ilacın verilmesi ile çok ciddi ilaç reaksiyonlarıyla ve hatta ölümle sonuçlanabilecek alerjik şokla karşı karşıya kalabiliriz. İlaç alerjisi düşünülen çocuklara alerji riski düşük alternatif tedavi tercih edilmeli ve ilaç alerjisininkesin teşhisinin konulması için çocuk alerji uzmanlarına yönlendirilmelidir.

    İlaç alerjisi gelişimi
    İlaç reaksiyonları immünolojik ve immünolojik olmayan mekanizmalarla gelişebilmektedir.

    İmmünolojik olmayan mekanizmalarla gelişen ilaç reaksiyonlarında; ilaç doğrudan mast hücresi ve bazofiller dediğimiz hücrelere etki ederek bu hücreler içinde bulunan bazı maddeler
    salgılanır. Bu maddeler histamin, prostaglandin gibi ilaç reaksiyonuna neden olan maddelerdir. Özellikle ağrı kesici ilaçlar, tansiyon düşürücü olarak kullanılan ACE inhibitörü ilaçlar bu şekilde reaksiyonlar yapabilir.

    İmmünolojik tipte olan ilaç reaksiyonları ise Tip1, tip 2, tip 3, tip 4 ve nedeni bilinmeyen reaksiyonlar olmak üzere 5 farklı tipte ilaç reaksiyonlarına neden olabilmektedir. En ciddi ve ölümcül olabileni çok ani gelişen ve ölümcül olabilen Tip 1 alerjik reaksiyonlardır.

    İlaç alerjisi belirtileri
    İlaç alerjisinde en sık görülen belirti deride kaşıntılı döküntü olmasıdır. Bu kaşıntılı döküntüye ürtiker de denilmektedir. Göz kapaklarında ve dudakta şişme görülebilir, eklemlerde ağrılı şişme görülebilmektedir.

    Damar iltihabı dediğimiz vaskülit ve serum hastalığı da ilaç alerjisinin belirtisi olabilir.

    Bazen deride ve ağız içinde ciddi döküntü ve soyulmalar ile gide Steven Johnson sendromu, toksik epidermal nekroliz gibi ciddi cilt döküntüleri yapabilir.

    İlaç yan etkisinin tek belirtisi ateş de olabilir. İlaca bağlı ateş genellikle ilacın kesilmesinden 48-72 saat sonar ateşin düzelmesi ile anlaşılmaktadır.

    Serum hastalığı ise ilaç alımınından 6 ile 21 gün sonra ateş, halsizlik, ciltte döküntüler, eklem ağrısı ve lenf bezlerinde büyüme şeklinde belirti vermektedir.

    Bazen de ciddi ilaç alerjilerinde nefes sıkışması, tansiyon düşüklüğü, kramp tarzında karın ağrısı şeklinde alerjik şoka neden olarak ölüme neden olabilir.

    Başlıca ilaç alerjisi yapan ilaçlar şunlardır:
    -Penisilin, sefalosporinler, sulfanamidler ve diğer antibiotikler
    Penisilin alerjisi sıklığı %1 ile %10 arasında değişmektedir. Hayatı tehdit eden alerjik reaksiyon sıklığı ise yüz binde bir ile beş arasında değişmektedir.

    -Radyokontrast maddeler
    Hem alerjik hem alerjik olmayan reaksiyonlara neden olurlar. Alerjik olmayan ilaç reaksiyonları radyokontrast madde vermeden önce bazı ilaç reaksiyonlarını önleyebilen ilaçların verilmesiyle önlenebilir.

    -Lokal anestezikler
    Lokal anesteziklere karşı gelişen alerjik reaksiyonlar nadirdir. Reaksiyonlar genelde ilacın içinde bulunan koruyucu maddelere ve epinefrine karşıdır.

    -Genel anestezikler
    Genel anestezi esnasında anaflaksi gelişmesi oldukça nadirdir. Anestezi sırasında gelişen reaksiyonların %60 ile %70’i nöromusküler ilaçlara, %15’i latekse karşı gelişmektedir. Daha az sıklıkta ise hipnotiklere, antibiotiklere, plazma ürünlerine ve morfin benzeri ilaçlara alerji gelişebilmektedir. Anesteziden hemen sonra gelişen reaksiyonlar daha çok anestezik maddelere bağlı reaksiyonlarken anesteziden 1 saat sonra gelişen reaksiyonlar daha çok latekse ve kullanılan kimyasal antiseptiklere bağlıdır.

    -Asetil salisilik asit ve diğer ağrı kesici ilaçlar,
    Asetil salisilik asit gibi non-steroid antiinflamatuar ilaçlar en sık görülen ikinci ilaç reaksiyonlarıdır. Astımı ve nazal polipi olan yetişkinlerde asetil salisilik asit duyarlılığı %25’e kadar ulaşmaktadır.

    -Konvulziyon ilaçları
    Özellikle fenitoine bağlı alerji sık görülmektedir.

    İlaç alerjisi için riskli kişiler
    -İlaç alerjisi nedenlerinden en önemlisi genetik yatkınlıktır. Genetik yatkınlık dışında yaş önemli bir faktördür.
    -Özellikle genç ve orta yaştaki erişkinlerde daha sık görülmektedir.
    -Erkeklere göre kızlarda daha çok görülmektedir.
    -Herpes virüsler ve HIV enfeksiyonu ilaç alerjisi riskini artırmaktadır.
    -Daha önceden ilaç alerjileri olmuşsa, risk artmaktadır.
    -Bazen de ilaçların özellikleri de önemlidir. Özellikle immünolojik özelliği yüksek olan ilaçlar daha fazla ilaç reaksiyonu oluşturmaktadır.
    -İlacın alınma yolu da önemlidir. Örneğin damar yolundan verilen ilaçlar ağızdan alınan ilaçlara göre daha fazla reaksiyon oluşturmaktadır.
    -İlacın verilme süresi ve sıklığı da ilaç alerjisi gelişmesini etkilemektedir.

    Ailesinde alerjik hastalık olan ve alerjik hastalık gelişme riski yüksek olan çocuklarda ilaç alerjisi riski sağlıklı çocuklara göre daha yüksek risk oluşturmaz.Ancak bu çocuklarda gelişen ilaç alerjisi reaksiyonları daha ciddi reaksiyonlar oluşturmaktadır.

    İlaç alerjisi teşhisi
    İlaç alerjisi teşhisinde en önemli etmen aileden alınan ayrıntılı bilgidir. Çocuğun daha önce kullandığı ve halen kullanmakta olduğu ilaçlar sorgulanmalıdır. İlaçların uygulama dozu, süresi, zamanlaması, ilaç alımından ne kadar süre sonra belirtilerin olduğu doğru olarak bilinmelidir.

    İlaca bağlı gelişen reaksiyonlar dikkatlice değerlendirilmeli, çocuğun muayenesi yapılmalıdır. İlaç alerjisinde en önemli bulgu deride görülmektedir. Deride yaygın döküntü olur. Kaşıntı genelde birlikte vardır. Deride döküntü ilaç alımından sonra en geç 3 haftada çıkar. Genelde gövdede yoğunlaşmıştır. Birlikte kaşıntı varsa tip 1 reaksiyonu düşündürür. Birlikte kaşıntı yoksa idiyopatik tipte (sebebi bilinmeyen) alerjik reaksiyonları akla getirmelidir.

    Serum hastalığı tipinde ilaç alerjileri ise ateş, halsizlik, eklem ağrıları ve lenf bezlerinde büyüme yanında deri bulguları ile karşımıza gelmektedir.
    İlaç alerjisi düşünülen çocuklara ilaç alerjisi testi ve yükleme testi yapılmaktadır.

    İlaç alerjisi testi
    Deri prick testi (alerjenin derinin epidermis tabakasına lanset ile uygulanması) ve intradermal test (alerjenin derinin dermis tabakasına enjeksiyon yoluyla uygulanması) Tip 1 yani IgE aracılıklı alerjilerin tanısında kullanılmaktadır.

    Deri testi uygulanması penisilin, lokal anestezik maddeler, kas gevşeticiler ve insülin veya monoklonal antikorlar gibi yüksek molekül ağrırlıklı ilaçlar için standardize edilmiştir. Bu ilaçlar ile yapılan deri testlerinin pozitif olması antijene özgü ıgE varlığını doğrular ve tip 1 alerji reaksiyonu tanısını koydurmaktadır.

    Penisilin alerjisi için yapılan deri testinin negatif olması penisilin alerjisinin dışlanması için yeterlidir. Diğer ilaçlar ile yapılan deri testlerinin negatif olması tek başına kesin tanı koydurucu değildir. Penisilin dışındaki ilaçlar için deri testine ek olarak spesifik immunglobulin E değerlerine bakılabilir. Anca ilaçlara karşı spesifik immunglobulin E değerlerinin güvenli değer aralıkları henüz tam bilinmemektedir. Ayrıca maliyetlidir ve deri testlerine göre duyarlılığı düşüktür.

    İlaç yama testi alerjenlerin aluminyum disk içinde sırta yapıştırılması ve en az 48 saat süre cilde teması esasına dayanmaktadır. İlaç yama testi özellikle kontakt dermatit ve geç tip ilaç reaksiyonlarının tanısında kullanılmaktadır.

    İlaçlara karşı alerji testi için öncelikle test edilecek ilaçlar belirlenir. İlacın konantrasyonu en az riskliden normal doza kadar farklı konsantrasyonlarda hazırlanır. Önce normal cilt alerji testi yapılır ve arkasından cilt içine 20 dakika aralarla alerji testi uygulanır. Alerji testi bittikten sonra eğer alerji saptanmamışsa ilaç uygulanır ve reaksiyon verip vermediği test edilir. Bu testin sonucuna göre karar verilir. Test süresi 2 ile 3 saat arasında sürmektedir.

    Deri testleri, intradermal testlerin ve spesifik Ige testlerinin uygulamasında ve değerlendirilmesinde yapılabilecek hataların ciddi ilaç reaksiyonlarına ve hatta alerjik şok gibi ölümle sonuçlanabilen durumlarla karşı karşıya kalınma riski olmasından dolayı bu testlerin ancak ilaç alerjileri konusunda deneyimli alerji uzmanlarınca ve alerjik şok tedbirlerinin sağlandığı hastane ortamında yapılması çok önemlidir. Tanıda zorlanılan vakalarda ilaç provakasyon testi yapılabilir.

    EN ÇOK SORULAN BEŞ SORU

    1- İlaç alerjisi testi kimlere yapılır?
    -İlaç alerjisi şüphesi olanlara yapılmaktadır. İlaç alımından hemen sonra veya saatler içinde vücutta döküntü, kaşıntı şeklinde tip 1 reaksiyonu düşündüren alerji belirtileri gelişmişse ilaç alerjisi şüphesi vardır.
    -İlk defa kullanılacak ilaçlara karşı alerji testi yapmaya gerek yoktur. Çünkü ilaç alerjisi gelişebilmesi için daha önceden bu ilacın alınmış olması gerekmektedir.

    2- İlaç alerjisi testi ne zaman yapılır?
    İlaç alerjisi gelişen çocuklarda ilaç alerjisi düzeldikten 1-1.5 ay sonra alerji testi yapılmalıdır. Genellikle 1 yaşından sonra yapılmaktadır.

    3- İlaç alerjisi testi yapmadan önce dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?
    İlaç alerjisi testinden 1 hafta önce testi etkileyebilecek soğuk algınlığı ilaçları, alerji ilaçları gibi bazı ilaçların kesilmesi gerekir. Bu nedenle mutlaka testten bir hafta önce doktorunuzla iletişime geçmelisiniz.

    4- Aspirin alerjisi nasıl anlaşılır?
    Cilt testleri ile teşhis konulmaz. İlacın çok küçük dozlardan başlanıp dozu artırılarak uygulanan yükleme testiyle teşhis konulur.

    5- İlaç alerjisi tedavisi nedir?
    Öncelikle hayati önemi olmadıkça alerjisi olan ilaç kullanılmamalıdır İlac alerjisi ihtimali olmayan alternative ilaçların kullanılması tercih edilmelidir. İlacın kullanılması hayati önem taşıyorsa çocuk alerji uzmanı gözetiminde küçük dozlarla başlanarak vücudun alıştırılıp verilmesi (dezentizasyon) yöntemi ile kullanılır.

  • RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    • Hobileriniz neler?
    • Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?

    Soruları ile sıkça karşılaşırız hayatta.

    • Peki, nedir bu hobi yani Türkçesi ile uğraşı, merak?
    • Ne işe yarar ve biz insanoğlu neden ona ihtiyaç duyarız?
    • O olmazsa ne olur?

    Sanırım bu noktada, bizi bir hobiye gereksinim duymaya iten stres ve tükenmişlik kavramından bahsetmek daha doğru olacaktır.

    Günlük hayatın koşuşturmasında ve başta iş hayatında stres, yaşamımıza etkisi ve sonuçları itibariyle oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli davranış kalıplarımız, hayatı algılayışımız, iş dünyasındaki rekabet ya da tekdüzelik, çalışma ortamı, iş doyumunun azalması ile stres düzeyimiz de artmaktadır.

    Özellikle yapılan iş ile artan gerilim uzun süre devam edip, verimliliğimizi düşürmeye, iletişimsel bazda sorunlar, duygusal açıdan gerginlik yaratmaya başlar; yorgun, bezmiş, hiç bir şeyden zevk alamayan ve bunlarla baş edemeyen bir “biz” bırakarak hayata yerleşirse tükenmişlik sendromu olarak da karşımıza çıkmış olur.

    Hastalıklara karşı eskiye nazaran daha hassas olma, uyku bozuklukları, artan baş ağrıları, işe geç gitme ya da gitmek istememe, işi bırakma eğilimi, işte ya da iş dışındaki ilişkilerde yaşanan sıkıntılar, evdeki tartışmalarda artış, kendini değersiz hissetmeye başlama, dikkat eksikliği, çabuk öfkelenme, anksiyete, umutsuzluk gibi belirtiler yaşanır tükenmişlik sendromunda. Bu belirtiler yorucu ve yıpratıcıdır ve depresyon ile beraber seyri de oldukça sıktır.

    Kadınlarda 30-35, erkeklerde de 40-45 yaşlarında daha sık görülen tükenmişliğe karşı ilk önerilerden birisi bir rahatlama yolu bulmak yani kendimize nitelikli zaman ayırmayı öğrenmektir. İş sonrası ya da hafta sonları stresten uzaklaştıracak, belki de günde sadece yarım saat bile olsa, kendimize ait bir zaman. İşte geldik “Hobi”ye
    Türk Dil Kurumu tarafından “Uğraşı, görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş.” olarak tanımlanmaktadır hobi denen nimet. Neler vardır hobi olabilecek peki… Fotoğraf çekmek, resim yapmak, tasarımla uğraşmak, ahşap ya da kumaş boyamak, dikiş dikmek, şarkı söylemek, tiyatro ile uğraşmak, bir şeylerin koleksiyonunu yapmak ya da belki de dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraşı…

    Ne kadar çok fikir o kadar çok hobi. Seçtiğimiz hobiler kendimizi tanımamızda da yardımcı olur, rahatlamanın ve kendimizle ilgilenmenin yanı sıra. Yaşama karşı motive eder ve yaratıcılığımızı arttırır.

    • Ev içinde ya da ev dışındaki işimizin dışında da bir şeyler başarabilmek, üretmek ve takdir almak güzel bir duygu olsa gerek değil mi?

    Fotoğraf çekmek örneğin…

    • Bir düşünün bu hobi hayatınıza nasıl girdi?
    • Ona başladıktan sonra neler değişti?
    • Onunla uğraştıkça kendiniz ile ilgili neler keşfettiniz?
    • Neden 3 – 4 yıl öncesine göre daha iyi hissediyorsunuz oysaki saçlarınız daha kır ve bir kaç kg fazlalığınız var?
    • Farkında mısınız 6 yıl öncesine göre daha güler yüzlü, dinlenmiş gidiyorsunuz işinize?

    Aa emekli mi oldunuz, ama kahvehaneye gitmek ya da evde torun bakmaktan daha farklı uğraşlarım var diyorsunuz ne güzel. Arkadaş çevreniz de zenginleşmiş olsa gerek, farklı fikirler farklı dünyalarla tanışmışsınız. Demek hobiniz ile ilgili performans da sergilediniz, ne mutlu size. Bir emek verip karşılığını almak bu olsa gerek.

    Sürekli gelişme eğilimdeki biz insanın kendini gerçekleştirme yolundaki doğru adımlar bunlar.
    Peki şimdi biraz daha yukardan ve dışarıdan bakalım kendimize.

    • Fotoğraf çekerken strese giriyor musunuz?
    • İş hayatındaki baskıyı bu uğraşınızda da hissediyor musunuz?
    • Kadrajımdan çekilin diye kızıyor musunuz?
    • Modeli ya da çevrenizi anlamak, anı yaşamak yerine, rekabete girip yine gergin mi geziyorsunuz? Gezdiğiniz yerlerden çok, iyi kare nasıl yakalarım da diğer fotoğrafçılardan sıyrılırım mı aklınızı kurcalıyor?
    • Hep kaçmak istediğiniz mükemmeliyetçiliğiniz yüzünden mide ağrılarınız yine mi başladı?
    • Yoksa eğlenemiyor musunuz artık fotoğraf çekerken?
    • Ruhunuzu beslemek için çıktığınız bu yolda, ruhunuz mu tükenmeye başlıyor yoksa?

    Eski davranış kalıplarımız bu sefer de hobimizi ele geçiriyor sanki. Zevk verecek ve stresten uzaklaştıracak bir uğraşı olacaktı hâlbuki bu…

    O vakit… Konunun başına tekrar döndükten sonra, zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz?

    Bu da başka bir yazının konusu olsun.

  • İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İnsanların bağlanma algısı geliştirebilmesi için sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Yakınlık ve ait olma hissi başkaları ile ilişki kurabilmenin en önemli iki yoludur. Yakınlık en yakın ilişkilerimize (anne, baba, sevgili, eş) ; ait olma hissi ise sosyal ilişkilerimize uyumu sağlamaktadır. Bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Aslında bu kişilerde bağlanma problemi hemen göze çarpmaz, hatta çok güzel uyum sağlıyor gibi gözükür ama genellikle favori duygusu (en sık hissedilen) yalnızlıktır, koşulları ne olursa olsun genelde daha önce hiç sahip olmadığı ilişkiyi arzular. Kimsenin onu derinden bildiği ya da onunla derinden ilgilendiğini hissetmez.

    Dolayısıyla yoksunluğuyla başa çıkma sitiline göre genellikle ya karşı cins tarafından her zaman duygusal olarak hayal kırıklığına uğratılma, ya da aşkı platonik yaşamaya daha hevesli olma, ya da duygusal açıdan verici olup tam tersi insanlarla ilişkiyi devam ettirerek bu adı konamayan kâbusla baş etmeye çalışırlar ancak sonuç yine aynıdır daha az yakınlık, daha az aidiyet.Ve içten içe kemiren yalnızlık duygusu ile birlikte sevilme ihtiyacının hiçbir zaman karşılanmayacağına dair derin ve sabit bir inanç söz konusudur. Duygusal yoksunluk deneyiminin tanımlanması oldukça zordur, çünkü içinde çok az düşünce barındır, hisle ilgilidir ve yoksunluk çok erken başlangıçlıdır yani erken dönemde kurulan birincil bakım veren ebeveynimizle ilişkilerden köken alır.

    Duygusal yoksunluğun erişkinlikte yansımaları en çok yakınlık gerektiren karşı cins ilişkilerinde kendini göstermektedir. Farklı yansımaları vardır. Bunlardan birinci insan ilişkilerinde çok ısrarlı olma ve insanlar size ne kadar verirse versin bunun hiçbir zaman yetmemesi. Ya fazla muhtaçsınızdır ya da çok fazla talepkar. Bazı insanlar ise bu yoksunluğu başka insanların ihtiyaçlarını besleyerek telafi ederler. Arkadaşlarının ya da çocuklarınızı ihtiyacını karşılamak için çok fazla çaba içinde olmak ya da insanlara yardım etmeyi içeren işlere yönelmek ya da gönüllü olmak yoksunluğun telafi için mükemmel bir yoldur. Son yansıma ise insanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmak, ilişkilerin sonucunda insanlara duygusal olarak sizin yanınızda olacakları konusunda güvenmemek, anlaşılmadığınızı düşünmek duygusal yoksunluğun neticesidir. Duygusal yoksunluk yetişkinlik hayatında erken dönem bakım verenle ilişkinin niteliğine göre ya tüm hayatı kapsar ya da herkes yoksun bırakan insanlar olarak görülmez, sadece kısıtlı bir alanı kapsar özellikle de âşık olunanı.

    Çoğu insanın çok başarılı bir iş hayatı, oldukça geniş sosyal ilişkileri genel olarak işlevselliği oldukça yüksek bir hayatı olmasına rağmen karşı cins ilişki konusunda tekrarlayan bir örüntü yaşaması, dikiş tutturamaması veya kronik hayal kırıklıkları yaşamasının altında aslında kelimelere dökülemeyen, deneyimlenmesi hatta tespiti oldukça güç bu inanç yatar. Çünkü duygusal yoksunluk eksik olan bir şeydir, çocuğun hiçbir zaman bilmediği bir şey…

    İlişki yaşadığınız kişi size fazla yakınlaşınca ilişkiyi bitirmek için uygun nedenler bulmaya başlıyorsanız, yoksunluğunuzu ilişkinizi sabote ederek pekiştiriyor yani ihmale aşırı hassas hale geliyorsanız, sevgilinizin aklınızı okumasını ve sihirli bir şekilde ihtiyaçlarınızın karşılanmasını bekliyorsanız, ilişkilerde çatışma durumlarında her seferinde derin bir sessizliğe teslim oluyorsanız, ya da fazlasıyla hırçın talepkarsanız içinizdeki “ihmal edilmiş, yoksun” çocuğu hissetmeye çalışın. Anlamak değişimde ilk adımdır.

  • EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    • HATALARINIZ KARŞISINDA SADECE ÖZÜR DİLEMEYİN

    Evliliğimizde hatalar kaçınılmazdır. Hayatımıza dair her şey muhteşem gitse dahi kadın erkek olmanın getirdiği farklılıklardan dolayı dahi birbirimize karşı hatalar yapılacaktır. Bu nedenle hatalardan kaçınmak neredeyse mümkün değildir fakat mümkün olan bir şey vardır hatalar karşısında evliliğimizin yıpranmasına engel olmaktır. Hatamız karşısında pişman olduğumuzu dile getirmeliyiz ama sadece dile getirmek çözüm olmuyor hatamız karşısında birkaç pozitif davranış sergilemeli ve eşimiz hatamızdan gerçekten pişman olduğumuza o zaman inanacaktır. Ayrıca bu pozitif davranışlar ilişkinize bir ferahlık sağlayacaktır.

    • CİNSEL YAŞAMI İHMAL ETMEYİN

    Evliliğin ilk yıllarından hatta ilk aylardan itibaren sekse verilen önemin çiftlerde azaldığı görülmektedir. Sebeplere baktığımızda ise yoğun iş hayatı ev hayatı veya çocuklarla ilgilenme …vs gibi birçok sebep görülmektedir. Yaşantımız ne kadar ağır şartlarda olursa olsun seks insan vücudu için ekmek su gibi gereklidir. Vücut bu ihtiyacını karşılayamadığı takdirde evliliğinden doyum sağlayamamış olacak ve çiftlerde öfke ,sinir,ani tepkiler gibi bir takım olumsuz davranışlar sergilenmeye başlayacak bu durumda evliliğimize zarar verecektir. Şunu unutmayalım ki cinsel yaşam evliliği besleyen ana damarlardan biridir.

    • FEDAKAR EŞ OLMAYIN

    Fedakarlık sürekli kendimizden ödün vermeye dönüşmüş ise sadece eşimiz mutlu olsun benim mutluluğumun önemi yok diyorsak bu evliliğimize yarar yerine zarar verecektir. Evlilikte her şeyin bir ölçüsünün olması gerektiği gibi fedakarlığında bir ölçüsü olmalıdır. Eğer bir taraf sürekli fedakar olursa o ilişki aşk ilişkisi olmaktan çıkıp anne evlat ilişkisine dönüşecektir. Bu nedenle evliliğimizde bireysel mutluluğumuzu da ön planda tutmalı kendi değerimizin farkına varmalıyız. Siz kendi değerinizin farkına vardığınız zaman eşinizde sizin değerinizi görmeye başlayacaktır. O yüzden her konuda diyoruz ki önce can sonra canan

    • HAYATINIZIN MERKEZİ EŞİNİZ OLMASIN

    Son yıllarda çiftlerimizin yaptığı hatalardan biri de evliliklerinin dışında hayatlarında ki diğer eş dost akraba arkadaş…gibi kişileri ihmal etmeleridir. Yaşamaları gereken her anı mutlu oldukları üzüldükleri heyecanladıkları güzel veya kötü her anı eşleri ve çocuklarıyla yani sadece çekirdek aileleriyle paylaşıyorlar ve zamanla eşler kendilerinin ne kadar kısıtlandığının farkına varıyor ve evliliklerinden boğulmaya başlıyorlar. Ayrıca çiftler hayatının merkezi eşleri yaptıkları zaman her şeyi de eşinden beklemeye başlıyor bu noktada beklentileri karşılamakta zorlanan eş sürekli suçlanmaya başlıyor ama onun yerine hayatımızda ki diğer insanlarla nitelikli zaman geçirdiğimizde evlilikten boğulma ve beklenti noktasında eşimiz üzerindeki yükü hafifletmiş olacağız. Beklentiler azaldıkça mutluluk artacaktır.

    • MİNUMUM BEKLENTİ MAKSİMUM MUTLULUK

    Evlilikte sürekli karşı taraftan bizi mutlu etmesine dair beklenti içerisine girersek hem evliliğimize hem kendimize hem de eşimize zarar vermiş oluruz. Şöyle düşünün eğer Allah’ım bana 1 kilo altın ver diye dua edersek bir gün yarım kilo altın gelse mutlu olmayız ama Allah’ım madem duam kabul olacaktı bir kilo olsaydı deriz ama hiç dua etmesek bir anda bir çeyrek altın gelsen nasıl seviniriz çünkü bir beklentimiz yoktu. Evliliğimizde de aynen bunu uygulamalıyız eğer beklenti içerine girersek eşimiz yaptığı küçük şeylerle mutlu olamayız ve birde onu suçlamaya başlarız ama eğer küçük şeylerin farkına varıp mutlu olur bir de bunu dile getirirsek eşimizden daha büyük süprizler görebilme fırsatımız olacaktır.

    • BENCİL OLACAKSINIZ

    Bencillik nedir ?

    Hep ben hep bendir değil mi bizim evliliklerde istediğimiz bencillik ise önce ben sonra sen dir. Siz birey olarak ne kadar mutlu ne kadar güler yüzlü ne kadar başarılı olursanız o kadar mutlu başarılı güler yüzlü bir eşe sahip olusunuz. Bunu bir yansıma gibi düşünebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki hiçbir birey kendinden vazgeçmiş sürekli başkaları için yaşayan kendine özen göstermeyen kendi değerinin farkında olmayan bir kişiye aşık olmaz bu evlilik devam etse dahi ev arkadaşı gibi devam edecektir. Hedefimiz çiftlerin sevgililiğini korumak bunun için öncelikle herkes kendi keyfinin kahyasını düşünecektir.

    • HEYECANI BİRLİKTE YAŞAYIN

    Evliliğinizi zamanla sıradanlaştırmak yerine haftalık aylık heyecanlar yaşamayı deneyin. Evliliği korumanın olmazsa olmazıdır. Çiftler birlikte heyecanı yaşadıklarında belirli zaman aralıklarıyla dolayısıyla heyecan duygusu birbirlerinde giderilmekte ve çiftler yeni bir heyecan arayışına girmemektedir. Günlük yaşantınızdan cinsel yaşamınıza kadar her durumdaki heyecanınızı korumaya çalışın eğer evliliğimizde ki heyecanı korumayı başarabilirsek tehlikeler evliliğimizin kapısını çalmayacaktır.

    • HAYATINIZDA BİRLİKTE ELDE ETTİKLERİNİZİ KONUŞUN

    Çiftler birbirlerinde huzuru yakalayamadıkları için kaçışa yani boşanmaya doğru ilerliyorlar. Huzur aileyi aile yapan bir arada tutan çiftlerin hissettiği bir duygudur. Bu yüzden çiftler birlikte zaman geçirirken sürekli hayata karşı karamsarlıklarını elde edemediklerini konuşmak yerine birlikte elde ettikleri küçük dahi olsa başarılarını konuşmalılar en büyük başarılarının ise eşleri olduğunu dile getirip birbirlerinin kalbini dilleriyle beslemeleri gerekir. Hayat sahip olduğumuz güzelliklerin farkına vardığımız gün bizim için bir daha gülümseyecektir.

  • EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    Eş sözcüğü birbirinin aynısı olan durumlarda kullanılır.İki ayağımız kulaklarımız ayakkabılarımız ve küpelerimiz gibi.. Oysa ki bazı durumlarda birbirinden çok farklı iki durumda da birbirlerini eş olarak sıfatlandırıyoruz. Bunlardan günümüzde en yaygın olanı karı-koca için eş kelimesini kullandığımızdır.

    Aslında birçok özellikleri yönünden farklı olan iki kişinin evlilik adıyla hayatlarını birleştirmeleri üzerine neden birden bire eş olarak adlandırılmaya başlanıyorlar. Bizler evlenirken kendimizdeki aynı özelliklere sahip kişiyi mi arıyoruz yada farklı özelliklere sahip bizi tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz . tabiî ki de tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz.

    Karı-koca eğer eş ise neden bu kadar zıt davranışlar sergiliyorlar?

    Eşimiz dediğimiz erkek kıyafet uyumuna , makyaja , saç bakımına karısı kadar özen gösteriyor mu veya kadın erkek gibi araba markalarını , hangi takım hangi futbolcuyu transfer ettiğini bir erkek kadar iyi biliyor mu genellikle bilinmez öyleyse bunlar nasıl eştir.

    • Eş sözcüğü kullanmak yersiz bir durum olmuyor mu?
    • Zaten hiç kimse evlenirken bir eş istemez ki ne yapsın kendinden bir tane daha kişiyle hayatını birleştirip İnsan evlenirken karşısındaki kişide kendini aramıyorsa ne arıyor peki ?
    • Evleneceğim kişi iyi mi kötü mü her konu da anlaşabilir miyiz ?
    • Birbirimize karşı uyumlu davranabilir miyiz ?
    • Toplumda birbirimizi taşıyabilir miyiz?
    • Sevgisini kaybetse dahi saygısını sonsuza dek devam ettirebilir mi?…

    Bunun gibi binlerce soru kafamızda dolanır durur.

    Bunların cevabını hiçbir zaman bulamayız o an her sorumuza olumlu cevaplar bulsak ta iler ki zamanda değişmeyeceğinin de garantisi yoktur. Bunun için kendimizle ilgili net kararlar vermeliyiz. Evliliği ne için yaptığımızı; ailemizden ve çevremizde ki kişilerin baskısından kurtulmak için mi evleniyoruz , yoksa hayatımızın geri kalanına o kişiyle devam etmek istediğimizden emin olarak mı evleniyoruz. Her ne kadar bu iki kişi birbiriyle evlenmek istese de başka etkenlerde evlilik kurumu daha oturmadan darbe oluşturabiliyorlar.

    Çiftler birbirlerinin ailelerine kültürlerine uyum sağlayabiliyor mu yoksa daha yolun başında iken ufak tefek konularda dahi tartışıyorlar mı?

    Uyumsuzluklar belirgin bir şekilde devam ediyorsa evlilik iki kişi içinde riskli bir yoldur.

    Çiftler evlilik yoluna çıkmadan önce karşımdaki kişide neler arıyorum sorusunu kendine cevaplamalı ve karşısında ki kişide bunların olup olmadığını öğrenmelidir. Örneğin kesinlikle sigara içen bir karı veya koca istemiyorsanız karşınızda ki adayda bu davranış varsa evlenince bir şekilde bıraktırırım mantığıyla ilerde sorun olacak bu davranışı konuşup çözmeden evlilik yolunda bir adım atmakta başka bir risk olacaktır. Buraya kadar anladık ki karşı taraftan önce kendimizi tanımalı ne istediğimizi belirlemeliyiz. Nasıl ki bir işe başlarken ne olursa yaparım abi diyerek başlarsak başarıya ulaşmamız güçse evlilikte de ne istediğimizi kafamızda belirlemeden evlenirsek mutluluğu yakalamakta güç olacaktır.

    Evlilikten ne istiyoruz ; aşk mı sevgi mi saygı mı güven mi heyecan mı dindar bir aile mi huzur mu destek mi …?

    Önceliklerimiz hangileri ise onları belirlemeliyiz.

    Evlilik adımını attığımız da sevgi mi gerekli aşk mı dersek ?

    Ne diyebiliriz sevgi diyebilmeliyiz çünkü aşk o insanı kör eden karşısındakini kusursuz gösteren ve onsuz yapamayacağını düşündüren bir duygudur. Oysa sevgi karşımızdaki kişiye ihtiyacımız olduğunu hissettiren onunla mutluluk duymak eksiklerimizi fark ederek hoş görmektr. Yani aşıkımızdan değil bir ilişkide sevgimizden emin olmalıyız. Bir diğer önemli nokta ise konuşabilmektir. Konuşamamak evlilik için bir yıkıcı etmendir. Mutluluklarınızı , sorunlarınızı,zihninizi açan bilgilerinizi kısaca her şeyi konuşabileceğiniz bir çift olmalısınız. Çiftler bu iletişimi başarabilirlerse evlilik için sağlam bir adım atmayı başarmış olacaklardır.

    Evlilikler de bir de yaş etkeni önemlidir. Çiftler evlilik sorumluluğunu alabilecek olgunluğa eriştiklerinde evlilik kararı almalıdır. Bu da ortalama kadınlar için 20-25 yaş erkekler için en erken 25 yaş olmalıdır. Son olarak ta evleneceğimiz kişiler konusunda bir bilene danışmalıyız. Fikrine güveneceğimiz sizi tarafsız yorumlayabilecek hatta mümkünse profesyonel bir kişiye danışmalısınız. Çünkü insan özelliklede aşık ise kendi ilişkisine dair sağlıklı karar alamaz. Duyguları kişiyi ele geçirir ve doğru karar almasına engel olabilir. Bunlar evleneceğimiz kişiye başkalarının karar vereceği anlamına gelmez .

    Bütün bunları değerlendirdikten sonra evlilik kararını siz almalısınız .

    Hayat arkadaşınızı bulmanız dileğiyle

  • EVLİLİKTE BENCİLLİĞE DİKKAT

    EVLİLİKTE BENCİLLİĞE DİKKAT

    Bencillik var oluşumuzla birlikte ortaya çıkmaktadır. İnsanlar doğdukları an itibariyle bencillik duygusuna sahiptirler. Herkese muhtaç bir şekilde yaşamını devam ettiren bebekler ve çocuklar etrafındaki insanların ilgisinin merkezinde olmak için ne gerekiyorsa yaparlar. Ama zamanla çocukluk döneminden sıyrılma ile bencillik duygumuzdan da kademe kademe uzaklaşmaya başlıyoruz. Fakat yaşı ilerlediği halde duygusal gelişimi geri kalmış bireyler ben merkezli davranışlar sergileyerek diğer bireyler tarafından bencil olarak nitelendirilmekten kurtulamıyorlar.

    Bencillik sadece ihtiyaçlarının diğer insanlardan daha çok ve önemli olduğunu düşünmek değil , aynı zamanda kendilerini diğer insanlardan daha önemli ve daha üstün görmektir.

    Peki bencillik birey ilişkilerinde hem kendine hem karşısındaki kişiye nasıl zarar vermektedir?

    Bencil kişilik yapısına sahip bireyler kendi nazarında daima haklı olduklarını savunurlar ve kurdukları ilişkilerde kendi menfaatlerini daima ön planda tutarlar. Kendilerinden taviz vermeye tahammül edemezler. Ama kendilerinin diğer bireyler tarafından anlaşılması gerektiğini vurgularlar. Bencil kişilerde empati kuramama belirgindir.

    Bencillik evlilik hayatına nasıl zarar vermektedir?

    Bunu iki açıdan ele almak gerekiyor. Bencil insan nasıl mutlu oluyor kendisini nasıl tatmin ettiriyor.ve de eşinin kişiliğine benliğine nasıl zarar veriyor. Evlilik bencil insanlara bir anda verilen sihirli bir lamba gibidir. Nasıl ki lamba dan çıkan cin lamba sahibinin her dediğini yerine getiriyor itaat ediyor. Bencil birey içinde eş tıpkı bir cin gibi eşinin bütün ihtiyaçlarını karşılayarak onu zahmetten kurtaracak , ona hizmet edecek ve lamba cini gibi onun isteklerini asla sorgulamayacaktır. Bütün bunları yaparken eş karşısındaki kişiden hiçbir talep de bulunmayacak , olur olmaz isteklerde bulunup eşini bunaltmayacak fedakar olmaya sürekli devam edecektir. Bu tarz eşler bencil kişiler için bulunmaz hint kumaşıdır. Bu şartlarda sıradan bir insanın böyle bir eşi kabul etmesi ve bir ömür boyu tahammül etmesi mucize gibi bir şeydir.

    Varsayalım ki böyle bir eşi kabul ederek iyi bir eş uyumlu bir eş olmuyoruz. Aksine eşimize büyük zarar veriyoruz çünkü; eşimiz hiçbir zaman bu şekilde davrandığımızda kendi hatalarını görmeyecek ve asla kendi bencilliğinin farkında olmayacaktır. Böylece eş ömür boyu kendisine hizmet edilmesine,itaat edilmesine alışarak tembelliği iyice pekişecektir.

    Evlilik kurumunun devamlılığı adına da eşlerin evliliklerde daima fedakar olması toplumda bireylere empoze edilmektedir. Bu durum ise bencil eşlerin işine gelmekte eşinin sürekli fedakarlık yapmasını beklemekte ve yaptığı fedakarlığı aslında bir zorunlulukmuş gibi eşine yansıtarak zamanla evliliği çıkmaz bir yola sokarlar. Bu davranışlar zamanla eşler arasında sinir stres öfke veya tam tersi bir suskunluk yaratma ve evlilik iki taraf içinde cehenneme dönüşmeye başlamaktadır.

    Çünkü evlilik bir kişiye hayatının geri kalanında hizmet etmek , kendini ona adamak değildir. Evlilik bir hayat paylaşımıdır. Hiç kimse evleneyim ve birine köle olayım diye hayal kurmaz yada bunu yaşamak istemez . insanlar mutluluklarını pekiştirmek için evlenirler. Bu niyetle evliliğe başlarken eşlerden birinin yada her ikisinde bencillikleri devreye girerde birbirlerine hükmetmeye başlarsa evlilik tahammül edilemez bir hal alacaktır.

    Erkekler ve kadınların bencillikleri evliliklerde aynı şekilde görülmez. Çünkü erkek ve kadının kişilik yapılarının farklı olmasından dolayı evlilikte ki sorumlulukları ve beklentileri farklıdır. Kadınlarda duygusal ihtiyaç ön planda iken erkeklerde fiziksel ihtiyaç ön plandadır.

    Eşler ise bu neden den dolayı birbirlerinin beklentilerine karşı duyarlı olmalıdır. Duyarlı olunmadığı takdir de eşinize eşiniz olduğu aitlik duygusunu hissetirmemiş olursunuz.. sadece kendi beklentilerinizin karşılanması gerektiğini bekleyip biz karşımızdaki kişiye hiçbir değer göstermezsek evliliğimiz de bencilce davranmış oluruz. Sorunlarımız da kendimizi daima haklı görmek çözüm için hiçbir çaba sarf etmeyip karşımızdan çözüm beklemekte bencilliğin başka şeklidir. Onun için ilişkilerimizde daima empati kurmayı başarmalıyız.

    Eğer ki kendimizi karşımızda ki insanların yerine koyup onların beklentilerini de anlamaya çalışırsak bencilliğimizden sıyrılıp birlikte güzel günler geçireceğimiz ilişkilerde yaşam sürmeye devam edeceğiz.

  • Çift Terapisine Bakış (Kısım II)

    Bu bölümde çiftler arasında yaşanan sorunların sebeplerini daha yakından inceleyerek tedavide karşımıza çıkan sorunlardan bahsetmek istiyorum. Boşanma oranındaki artışlar dünyanın her yerinde görülmektedir ve bu ülkeler arasında Türkiye’de yer almaktadır. Türkiye İstatistik Kurumunun 2013 yılındaki araştırmalarına göre boşanma oranın en yüksek görüldüğü ilk üç il sırasıyla; Antalya, İzmir ve Muğla olarak tespit edilmiştir.

    Boşanma artışındaki nedenler nelerdir ve bunlarla nasıl baş edilir?

    Yüksek beklentiler ilişkilerin yürümemesinde ve boşanmaya kadar sürüklenmesinde büyük rol oynar. Beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığını gözden geçirmekte fayda var. Çoğu kişi evlenmeden önce eşi ile ilgili, evlendiklerindeki hayatları ile ilgili ve daha bir çok şeye dair hayal kurup kafalarında bir takım kabullenilmiş düşüncelerle adım atabiliyorlar. Bunun sonucunda evlendiklerinde bu beklentilerin dışına çıkan en ufak bir detay onları git gide rahatsız edebilecek hale geliyor ve en sonunda “Bu benim evlendiğim insan değil!” ya da “Ben böyle bir evlilik hayal etmemiştim.” diyebiliyorlar.

    Bunun en büyük sebeplerinden biri ilişkide tarafların değişime ve karşı tarafın eksiklerine karşı hoşgörü eksikliğinden kaynaklanıyor. Jacobsen ve Christensen’ın geliştirdiği Bütüncül Davranışsal Çift Terapisinin dayandığı en önemli temel ilke: kabullenme ve tolerans göstermeye dayanır.

    Özellikle genç çiftlerde görebileceğimiz ilişkiler çok çaba gerektirmemeli düşüncesi sıkıntılara sebep olabiliyor. Tam aksine ilişkiler çok çaba gerektirir. Âşık olmak, hoşlanmak kolaydır ama evlenmek, hayatı paylaşmak, ilişkiyi sürdürmek bambaşkadır.

    Algısal olarak hepimizin ön yargıları mevcuttur. Etrafımızda olan olayları, insanları ve ilişkilerimizi nasıl değerlendirdiğimize dair bilişsel şemalarımız vardır. Bunun yanı sıra aile şemaları vardır. Şemalar biraz olsun beklentilere benzeler fakat daha bilincimiz dışında gelişir ve zihnimiz tarafından olaylara uygulanırlar. Aile şemaları dediğimiz şey kendi aile içi ilişkilerimiz ve deneyimlerimize dayanır. Bu şemalar daha sonra ileriki ilişkilerimizde de aktifleşirler. Eğer sorunlu bir aile geçmişimiz varsa; örnegin kavga ortamında ve şiddetle geçen bir çocukluğunuz olduysa kendi ilişkinizde de bu tarz bir etkileşim içerisine girmeniz olasıdır. Olaylarla baş etme ve diğeri ile iletişim kurma şekliniz ancak kavga, gürültü ve şiddetle mümkündür çünkü bir diğeri ile iletişim kurma şekliniz ile ilgili bu şekilde bir öğrenilmişlik geliştirmiş olabilirsiniz ve kendinizi ifade etmenin başka yollarını bulamayabilirsiniz. Uyumsuz şemalar varsa bunlar üzerinde çalışılmalıdır.

    Gelen çiftlerin en önemli sıkıntılarından biri genelde bir birleri ile olan bozuk iletişimleri olduğunu gözlemliyorum. Kişi kendini doğru ve sağlıklı şekilde karşıya ifade edemediği durumlarda; karşı tarafta anlayış göstermede sınırlı kalıyor ve çoğu zaman bir çıkmaza doğru sürüklenebiliyorlar. Bizim terapide yaptığımız çiftlere nasıl doğru iletişim kurulur bunun örneklemelerini yapmaktır. Yıkıcı değil yapıcı iletişim kurmayı öğretmektir.

    Sıklıkla karşılaştığımız bir diğer sorun eşlerden birinin daha fazla yakınlık istediği gerçeğidir. Burada kişisel farklılıklara karşı hoşgörü ve anlayış göstermek gerekiyor. Bir kişinin duygulanım tarzı diğerinkinden farklı olabilir. Biri daha sakinken diğeri daha tutkulu olabilir. Çiftler bu farklılıkları göz önünde bulundurarak beklentilerini gerçekçi tutmak zorundalar.

    İlişkilerde bedel-fayda oranından bahsetmek mümkündür. Bedelin düşük olduğu ve faydanın çok yüksek olduğu durumlarda ilişkiyi yürütürüz. Bu faydanın bedeli, faydanın kendisini aştığında bir dengesizlik olamaya başlar ve sıkıntı çıkar. Özünde ilişkilerin dayandığı önemli şeylerden biri ihtiyaçların karşılanmasıdır. Eğer ihtiyaçlarımız karşılanıyorsa bu bizi tatmin eder. Hangi davranışların çiftler arasında tatmin arttıracağını bularak bu sıkıntılara müdahale edebiliriz.

    Pozitif davranışları arttırırsak negatif davranışları azaltmaya gerek kalmayacaktır. Sadece pozitif davranışlara odaklanırsak zaten negatif davranışlara odaklanmamız gerekmez. Pozitif şeylere odaklanmak karşılığında da pozitif şeyler getirir.

    Çift terapilerinde önemli unsurlardan biri de çiftlerden birinin kişilik sorunu ve ya kişilik bozukluğu olup olmadığıdır. İkinci önemli unsurlardan biri de kişinin bağlanma şeklidir. Bu ikisinin de çiftin ilişkilerinde bir röl oynadığı şüphesiz ve bireysel düzlemde incelenmesi gereken bir durumdur. Bununla ilgili yazının devamı bir sonraki bölümde…

    Anahtar kelimeler: boşanma, çözüm odaklı düşünme, bilişsel terapi, tedavi, terapi, olumlu düşünme, farkındalık, psikoloji, ruh, beden, zihin, mutsuzluk, depresyon, kaygı, semptom, kişilik, karakter, evlilik, aldatma

  • Erteleme Sorunu

    Erteleme Sorunu

    Erteleme sorunu, bireyin çeşitli görev ve sorumluluklarını yerini getirirken bunu bir sonraki zamana bırakması ve kimi zaman o işi yapamama veya yaptığı iş sonucunda olumsuzluklarla karşı karşıya kalmasına sebep olan durumdur. Dilerseniz erteleme sorununu detaylı bir şekilde ele alalım

    Kimi insanlar yapacağı işi en kısa zamanda yapmayı planlar ve elinden geldiği sürece de işi zamanında yaparlar. Kimi insanlarda ise bu durum biraz daha farklıdır. Birey bir iş, görev veya sorumluluk için karar alır ve o işi yapacağına inanır. Fakat fikri bir şekilde değişir ve o işi ertelemeye ertelediği zaman geldiğinde tekrar ertelemeye başlar. Yani bir kısır döngü içerisine girer. Son dakikaya geldiğinde ise etekleri tutuşurcasına yapar veya yapmaktan vazgeçer. Erteleme sorunu günümüzde sıkça rastladığımız bir durum. Bize bir görev verilir ya da bir şeyi yapmakta karar alırız, bir okul ödevini ya da şirket projesini buna örnek olarak alalım. Kişiye belirli bir süre verilmiştir. Kişi bu işi yapmak hakkında karar alır yapacağını da düşünür fakat elinde belirli bir süre olduğu için rahat davranır. Bu rahatlık bir yere kalır ve sonunda zaman tükenmeye başlar. Kişi birden kaygı içerisine girer eli ayağı karışırcasına o işi halleder veya bu işi halletmekten vazgeçerek sonuçlarına katlanmayı kabullenir. Ödev veya proje teslim edildiğinde ise yaptığı işte sorunlarla karşılaşır. Bu sorunlar, eksiklik, düzensizlik, baştan savmacılık vb. durumlar olabilir.

    Erteleme Sorununun Sebebi ve Üstesinden Gelme

    Kişi beceri eksikliği, mükemmeliyetçilik, düzensiz çalışma düzeni, isteksizlik gibi çeşitli sebeplerden dolayı erteleme sorunuyla karşı karşıya kalır. Bu durumdan kaçınmak için ise planlı ve programlı çalışılmalı, hatırlatıcılardan yararlanılmalı, işi akıla geldiğinde ertelemeden en kısa sürede yerine getirmeli, verimli çalışma anlamında kendimizi geliştirmeliyiz. Bir diğer yöntem ise hedef olarak işi bitirmeyi değil işe başlamayı hedef almalıyız. Başlamak bitirmenin yarısıdır sözü de bu yöntemi bir kez daha açıklamakta.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.