Etiket: Karşı

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Bireyler arasında yaşanan sorunlar evliliğin ya da ilişkinin sürecine göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin yeni başlayan evlilikler de görülen sorunların bazıları duygusal yakınlaşmada yaşanan sorunlar, yeni düzene alışmakta zorluk, maddi ve manevi paylaşımlarda ortak yol bulamamak, evlilikten beklentilerde farklılıklar, güç savaşları, cinsel yaşamdaki sorunlar, evliliğe dışardan yapılan müdahalelerden kaynaklanan problemler gibi sıralanabilir. Kişiler kendi bireysel hayatlarından ve kök ailelerinden ayrılmayı şiddetli yaşayabilecekleri gibi, evlilikte yaşanan sorunlarla da nasıl baş edebileceklerini bilemiyor olabilirler. Bu genelde ergenlik dönemine benzer bir süreçtir. Kişiler “benmerkezci” düşünüyor veya ilişkilerinde “ben de burdayım”, “ben böyleyim” diyor olabilirler. Ben, benim duygularım, benim alışkın olduğum aile hayatı doğrudur gibi bir mantıkla karar alabilirler ve bu da karşı tarafın beklentilerini karşılamadığı sürece ilişkide çatışmalara sebep olur.

    Kişiler evliliklerinin ilk dönemlerinde olan sorunlarla kendileri baş edebileceklerini düşünürler ama bazen bu konuda yetersiz kalırlar ve evliliklerini negatif bir döngüye sürüklerler. Çözülmeden üstü örtülen sorunlar başka zamanlarda tekrar ortaya çıkmaktadır. Bir hata yapıldığında kurulan bir “özür dilerim” cümlesi bazen sadece anı kurtarmak için kurulan bir sözdür, önemli olan bunu telafi etmeye çalıştığınız, kendinizi anlatmaya çalıştığınız, neyin neden yaşandığına dair iletişime geçtiğiniz, karşı tarafın hislerini anlamaya çalıştığınız süreçtir. Sağlıklı bir iletişim kurularak bu konunun üzerinde durularak bir daha tekrarlanmaması daha muhtemeldir. Diğer türlü insanlar o an affetmiş olsalar bile bir sonraki tartışma da bunun tekrar yüzeye çıkması olasıdır. Bu durum evlilik söz konusu olmayan duygusal ilişkilerde de genelde görmezden gelinebilir. Bireylerde genelde evlenince düzelir gibi bir inanış vardır, ancak evlenince bir çaba göstermeden, ortak nokta bulunmadan düzelme genelde söz konusu olmamaktadır.

    İlişki iki ayrı hayatı yaşayan insanın bir arada olduğu ve ortak bir hayatı paylaşmayı amaçladıkları bir süreçtir. Bu ilişkiyi kaliteli kılan da ortak noktada buluşabilmeleridir. Kişiler farklı oldukları için değil, beklentileri farklı olduğundan dolayı beklentileri karşılanmadığından dolayı mutsuz olurlar. Bunu çözmenin en güzel yolu da sağlıklı bir iletişimdir. Bireyler birbirlerini anlamaya çalışmalı ve karşı tarafın beklentilerini de karşılamaya çalışmalıdırlar.Böylelikle ilişkinin içinde mutlu olan bireyler ilişkilerinin de daha tatminkar olmasını sağlarlar. Birey karşı tarafın beklentilerini karşılayamayacağını belirtirse bu sefer kişi bu beklentiler onun için ne kadar vazgeçilebilir ona odaklanmalıdır. En doğrusu bu beklentilerin evlilikten önce konuşulmasıdır, böylelikle evlilikte sürprizlerle karşılaşılmaz. Bu süreçte evlilik öncesi ilişki danışmanlığı da uygulanmaktadır.

    İletişim kurarken cevap verme odaklı değil, anlama odaklı dinlemek en doğrusudur. Kişi kendini, duygularını açıklarken siz kendinizi korumak için kuracağınız cümleyi düşünüyorsanız bu olması gereken bir iletişim şekli değildir. Bunun yanında suçlayıcı davranmak genelde kişiyi çözüme ulaştırmaktan çok ilişkideki gerilimi arttırır. Bunun yerine “ben dili”’ni kullanmak daha verimli bir yoldur. “Yine geç geldin, sözünü tutmadın” gibi suçlayıcı cümleler yerine “Erken gelmeni çok isterdim, güzel bir gün geçirebilirdik, çok üzüldüm” gibi kendi duygunuzu da kapsayan cümleler kurmak ilişkide daha olumlu bir etki yaratır.

    İlişkideki bireylerde genelde beklentilerin karşı taraf tarafından anlaşılması beklenir ve dillendirilmez. Kişi dillendirmediği beklentinin olmasını beklerken de kendini yıpratır ve genelde karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Önemli olan beklentilerin açıkça konuşulmasıdır. Çünkü karşı tarafın sizin beyninizi okuması imkansızdır. Herkes farklı aile yapılarından gelmekte, farklı beklentileri olan farklı ilişkiler deneyimlemektedir. Onun için kendinizi açıklamaktan çekinmemeniz en doğrusudur. Bireylerin beraber vakit geçirme süreleri, bu süreyi ne kadar verimli geçirdikleri, paylaşımları, güven ilişkileri, iletişim şekilleri ilişkinin sağlıklı olabilmesi için önemli unsurlardır. Çift terapilerinde bu konular üzerinde de çalışılmaktadır.

    Yukarda belirttiğim problemlerin yanında aileler çocukları olduklarında bir rol daha üstlenirler. Aileye yeni katılan bireyle beraber kendi ikili ilişkilerinde yaşanan değişiklikler pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir. Bazen anne ve baba olduklarında, eş olmayı arka plana atabilirler, hatta unutabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki anne, baba olmak çok önemli bir rol olsa da bireyler eş olmayı asla arka plana itmemeliler, birbirlerine vakit ayırmalılardır.

    Bütün bu ve benzeri konularda çiftler kendi baş edemedikleri konularda bir terapistten yardım almaktan çekinmemelidirler. İlişki insanın hayatında çok yer kaplayan ve pozitif ya da negatif etkisi kuvvetli bir dinamiktir. İyi bir ilişki, evlilik yaşamak kişinin hayatında daha mutlu, sorunlarla daha rahat baş edebilecek bir birey olmasını sağlar. Paylaşım, anlayış, doğru iletişim ve sevgi ile ilişkiler daha kaliteli yaşanabilmektedir.

  • Belirsizlikler – Kaygılar

    Belirsizlikler – Kaygılar

    Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğu kez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımız ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığımıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stres. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışıla gelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.

    Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bir başkasının parfümünü kullanmışsa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydi ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır. Ben bu alanda çalışan bir psikolog olarak bu tür durumların hem nevrotik (insanların duygu durumlarında iniş ve çıkışları, depresiflik halleri gibi..) hem de psikotik (Gerçekle, gerçek olmayanın muhakemesini yapamama gibi sorunlar göstererek) bozulmalara sebebiyet verdiğini bir çok danışanımızda görmekteyim.

  • Eş Seçme Kuramları

    Eş Seçme Kuramları

    Psikanalitik kuramın kurucusu Freud, eş seçmeyi çocukların ana-babadan karşı cins ebeveyne karşı hissettikleri yakınlık ve hayranlığa bağlamakta, bilinçdışı karmaşık süreçler yoluyla kızların baba ve erkeklerin anne özelliklerini taşıyan eşleri seçtiklerini belirtmektedir. (Myers 1988). Eşlerde bulunan özelliklerin birbirlerine göre “benzer” özellikler ya da “farklı” özellikler olması gerektiği konusunda birbirinin karşıtı iki görüş bulunmaktadır. Bilen (1994) bu iki görüşü, “ortak Özellikler” (homogami) ve “zıt özellikler” (heterogami) görüşleri olarak nitelendirmektedir.

    Eş Seçmede Ortak Özellikler Kuramı

    Eş seçmede “Ortak özellikler” görüşüne göre, evlenecek kişilerin benzer yönlerinin çok olmasının, evlilikte başarı şansını arttıracağına inanılmaktadır. Buna göre, eş seçerken tarafların özellikleri kendisine benzeyen kişileri seçmesi gerekmektedir. Bu tür evlilikte, ekonomik durum, dini inanç, ırk, eğitim, yaş, sosyal değerler açısından eşlerin önemli ölçüde birbirlerine yakın ve benzer olmaları istenmektedir.

    Nitelikler yönünden homojen bir yapı gösteren böyle bir ailede, anlaşılmazlık ve çatışma konularının az olacağı, mutlu olma olasılıklarının yüksek olacağı belirtilmektedir. Ayrıca bu tür evliliklerde çıkabilecek sorunlar etkileşimin kolay olması nedeniyle, gerçekçi ve objektif yaklaşımlarla çözülebilecektir. Çünkü eşlerin birbirlerini anlamaları daha kolay olmaktadır.

    Eş Seçmede Zıt Özellikler Kuramı

    Eş seçiminde “Zıt özellikler kuramına” göre (Winch, 1958), eş seçiminde bireylerin kendilerinde olmayan niteliklere sahip olan kişileri seçmelerinin evlilik başarısını artıracağına inanılmaktadır. Zıtların birbirinden hoşlanacağı, yönlendirici bir erkeğe, itaatkâr bir kadının cazip gelebileceği ifade edilmektedir.

    Eş seçiminde tarafların birbirine zıt özelliklere sahip olmalarının yararlı ve geçerli olacağı, nitelikleri zıt olan çiftlerin bir araya gelmesi durumunda konuşulan konu ve yaşantılar da çeşitlilik ve zenginlik kazanacağı belirtilmektedir.

    Zıt nitelikte olanların birbirini çekmesi, eş seçiminde tarafların bireysel niteliklerinin ötesinde başka şeylerin de bulunduğunu ve eş seçimi ve evliliğin karmaşık bir süreç olduğunu düşündürmektedir.

    Birbirini Tamamlayan Gereksinimler Görüşü

    Birbirlerini tamamlayan gereksinimler kuramı, eş seçiminde, bireysel “gereksinimlerin doyumu”nun önemli olduğunu, benzeyen ve birbirlerini tamamlayan özellikleri olan eşleri başarıya götüreceğini belirtmektedir (Centers,1975). Bireylerin temel gereksinimlerinin birbirinden farklı ve bazı gereksinimlerinde diğerlerinden daha Önemli olduğunu belirtmekte, cinsiyete göre de bazı gereksinimlerin erkekler, diğer bazılarının ise kadınlar için daha önemli olduğuna işaret etmekte, kişilerin birbirlerine “benzeyen” ve birbirlerini “tamamlayan” gereksinimler nedeniyle karşılıklı olarak birbirlerinden hoşlandıklarını vurgulamaktadır.

    Uyaran-Değer-Rol Kuramı

    Kuramın adındaki, “Uyaran”, “Değer”, “Rol” sözcükleri, çiftlerin birbirlerini tanımaya yönelik “Kur yapma ve arkadaşlık” döneminin üç aşamasını vurgulamaktadır. “Uyaran-değer-rol kuramını” geliştiren Murstein (1982) göre, eşler, kendilerine en iyi davranmaya çalışan, bireyleri seçerler. Eşler, birbirlerinin “yarar” ve “sadakatini”, aralarındaki ilişkilerin farklı noktalarında test ederler ve denerler. Bu, eşi sınama ve gözden geçirme süreci, tarafların birbirlerine “kur yapma” döneminin yukarıda belirtilen üç aşaması içinde gerçekleştirilir.

    “Uyaran” dönemi kadın ve erkeğin ilk tanıştığı ve birbirini gördüğü ve ilk izlenimlerin alındığı dönemdir.” Başlangıç değerlendirmeleri tarafların dış görünümü, sosyal ve zihinsel özelliklerine göre yapılır. Eğer ilk izlenim iyi ise ikinci dönem, “değerlerin karşılaştırılması” dönemine geçilir. Bu dönem kişilerin ilgi, tutum, inanç ve gereksinimlerinin birbirine uygunluğunun belirlendiği ve “sözel” olarak ifade edildiği bir dönemdir. Son dönem veya “rol dönemi” esnasında eşler, evlilikte ve birliktelikte “birbirini tamamlayıcı” veya “birbirine uyan rollerinin” olup olmadığım test edip denerler ve bir sonuca ulaşırlar.

    Kuramlara İlişkin Değerlendirme

    Eş seçmeye ilişkin farklı kuram ve görüşleri birlikte değerlendirip eleştirenler daha çok “ortak özellikler” görüşünü desteklemekte, eş seçiminde aralarındaki benzerlikleri çok olan kişilerin kuracağı evliliklerin başarılı olma şansının daha yüksek olabileceğini belirtmektedirler. Bu görüşte olanlar, belirli yaşa kadar çevreleri, ihtiyaçları, duygu ve düşünceleri farklı iki kişi, kadın ve erkek, bir araya geldiğinde, “benzer” yönlerin çok olmasının birlikte yaşamayı kolaylaştıracağını, ortak Özellikler çoğaldıkça evlilikte uyum şansının da artacağını ifade etmektedirler.

    Ülkemizdeki Eş Seçimi Yaklaşımları

    Ülkemizde “eş seçimi” konusunda iki temel yaklaşım izlenmektedir. Bunlardan, birinci yaklaşımda, gençler kendi aralarında anlaşıp müstakbel eşlerini belirledikten sonra ailelerinin onayına sunmakta, ikinci yaklaşım da ise, aileler çocukları adına, eşleri seçmektedirler.

    Geleneksel Eş Seçme Yaklaşımı

    Özellikle kırsal kesimde oğullarını evlendirmek isteyen aileler; yakın akraba ve komşulardan başlayarak, tanıdıkların da yardımıyla kız aramaya çıkmaktadırlar. “Görücü” usulü diyede bilinen bu yöntemde, görücü grubu, kızları bulunan uygun evleri ziyaret ederek bir “gözlem” grubu gibi çalışarak, kızlarla ilgili bilgi toplarlar. Görücülükte kızın hamaratlığına, temizliğine, saygısına, sadakat ve saflığına, ailenin geçmişine ve sosyo-ekonomik özelliklerine dikkat edilerek, gelin adayı ya da adayları belirlenmektedir.
    Daha sonra bu aday veya adaylar yakın takibe alınarak izlenmekte, bazen baskın niteliğinde habersiz ziyaretler de yapılarak hamaratlığı, temizliği yerinde görülmektedir. Bu gözlem ve ziyaretlerle kız; hem “kadınlık statüsü” bakımından hem de kız ziyaretlerin davranışlarını anlamını ve nedenini bildiği için “evlenmeye rızası olup olmadığı” açısından test edilmekte, bir tür nabız yoklaması yapılmaktadır. Böylece gelin adayları işbirlikleri, becerileri, namuslu, terbiyeli ve saygılı oluşları, evlerine ve törelerine bağlılıkları, evlenmeye olan istekleri gibi özellikleri bakımından belirlenerek bir çeşit sıraya konmaktadır.

    Kız İsteme

    Aile, oğulları için eş seçimini yapıp karara vardıktan sonra, erkek evi evlenme isteğini açıkça kız evine iletmek üzere, “dünürcü” adı verilen kadın ve erkeklerden oluşan bir grup önceden kararlaştırılan bir gün ve saatta, kız evine gider, “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” üzere oğullarına kızı isterler. “Kız evi naz evi” olduğu için, çoğunluk, ilk ziyarette kız evinin büyükleri “evet” cevabı vermezler ve ziyaretler birkaç kez yapılır. “Düşünme” sürecinin sonunda taraflar anlaşmaya varırlarsa, “Hayırlı olsun, Allah mesut etsin”, dilekleri ile dua edilir, kahve, şeker, lokum vb. ikramlar yapılır. Böylece, “kız bitirilmiş” olur. Görücü usûlü ile kız istemelerde, kız ve oğlan ortada görünmez. Kentlerde ise damat ve gelin adayları da bu toplantılarda yer alabilmektedirler.

    Söz Kesimi

    Söz kesimi; geleneklere göre evliliğin ilk adımı, iki aile arasında evililik, ilişkisini başlatan “sözlü bir anlaşma” ve bu ilişkinin topluma ilan edilmesi geleneğidir. “Söz kesimi” dünürcülük ya da kız bitirmeden sonra kız ve erkek ailesinden akraba grubunun davet edildiği bir toplantıda, “karar” herkese ilan edilerek gerçekleştirilir. Bu merasimde gençlere yüzükleri takılır, çeşitli hediyeler verilir hem de çocuklara alınacak eşyalar, çeyiz, düğün tarihi, vb. konular karşılıklı konuşulur ve karara bağlanır. Söz kesimi, Türk Medeni Yasasındaki “Nişanlılık” yerine geçen bir işlem gibi düşünülebilir. Ama istenirse daha kalabalık bir grup ile nişan da yapılmaktadır.

    Nikah

    Söz kesiminde ya da sözel ve yasal bir evlenme sözü olan Nişandan sonra, eş seçme ve evlenme süreci, yasal bir evlilik sözleşmesi olan “Nikah” yapılarak gerçekleştirilir.

    “Tanışıp Anlaşarak Evlenme” Yaklaşımı

    Toplumdaki hızlı değişim ile birlikte geleneksel evlenme yöntemi olan görücü usulü, yerini “tanışarak evlenmeye” bırakmaktadır. Tanışarak evlenme, görücü usulünün birçok sakıncasını giderse de, yeni başka sakıncaları beraberinde getirmiştir. Aslında, eş seçme problemi evrensel bir sorun olup, her toplumda söz konusudur. Karşıt cinsten farklı, hayal ve beklentiler içinde olan iki kişinin evlilik öncesinde tanışıp birbirlerini yeterince tanımaları kolay olmamaktadır. Diğer bir husus, çiftlerin ilişkileri ve seçim sürecinde romantik çekicilik faktörün eğir basması olasılığıdır. Taraflar birbirlerini akıl ve mantık ölü-çeleriyle değil, daha ziyade duygusal tutumlar altında incelemekte, kafalarının gerisindeki evlenme isteği birbirlerine ancak en iyi taraflarım göstermeye, karşı tarafın hoşuna gitmeyeceği sanılan zaaf ve eksikliklerini gizlemeye gayret etmektedirler.

    Böyle bir seçimde, evlilikten sonra arkadaşlık döneminin romantik duyguları yatışıp da birbirlerini akıllarının gözleriyle görmeye ve özentisiz, oldukları gibi gözükmeye başladıkları zaman, anlaşmazlıkların da ortaya çıkma olasılığı artmaktadır. Gerçekleşmesi güç hayaller evliliğin doğal olması gereken gerçek ve gerekleri karşısında eşlerin hayalleri karar, kararmakta bekleyişleri gerçekleşmemiş, mutsuz insanlara dönüşmekte, anlaşmazlıklar, birbirlerini tenkit, suçu diğerinin üstüne yükleme girişimleri başlamaktadır. Tanışıp anlaşarak eş seçme ve evlenme durumda olan çiftler, birbirlerini görmeli, konuşmalı, tavır ve konuşmalardan birbirleri hakkında fikir edinmeli akılcı ve gerçekçi bir tutum izleyerek kararlarını vermelidirler.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Yalan söyleme, çalma, insanlara ve hayvanlara zarar verme, sık sık kavga etme gibi davranışlar, davranış sorunlarının habercisidir.

    Her yaşın kendine özgü özellikleri ve içinde barındırdığı problemleri vardır. Davranış sorunları bu durumlardan doğru şekilde ayırt edilmeli ve ayrı şekilde değerlendirilmelidir.

    Davranış sorunları bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıkabilir. Tedavi edilmezse yoğun problemlere yol açan bu durum, Çocuğu/genci/bireyi ve çevresindekilerin yaşantısını oldukça olumsuz etkilemektedir.

    Yapılan araştırmalar davranış sorunlarının genetik, biyolojik nedenlerden kaynaklandığını, bu durumları;

    • Ailenin çocuk eğitiminde aşırı denetleyici olması,

    • Katı disiplin uygulaması ya da aşırı ilgisizlik durumu,

    • Bakım ve eğitimde tutarsızlık,

    • Sınır ve kuralların doğru şekilde konulmaması,

    • Denetimde eksiklik,

    • Kuralsız yetiştirme,

    • Ağır cezaların verilmesi,

    • Fiziksel ya da cinsel istismara uğraması,

    • Travmatik yaşantının çokluğu,

    • Rol model alınan ebeveynlerin şiddet uygulama gibi davranışlarının olması,

    • Sigara, madde kullanımı gibi ortamlarda bulunması,

    • Suçlu çocuklarla arkadaşlık etme gibi nedenlerin davranış sorunlarının ortaya çıkmasında, durumun şiddetini arttırmasında etken olduğu bilinmektedir.

    Çocuğunuz Neler Yapıyorsa Davranış Sorunlarından Şüphelenmelisiniz?

    • Çıkar sağlamak, görevlerinden kaçmak için bazen de sebepsiz yere yalan söylüyorsa,

    • Öğretmenlerine karşı geliyorsa,

    • Okuldan üstü başı yırtılmış, arkadaşlarıyla kavga etmiş bir şekilde geliyorsa,

    • Okul yönetimi ya da öğrenci velilerinden sık sık çocuğunuzla ilgili şikayetler alıyorsanız,

    • Ceplerinde bıçak, çakı gibi zarar verici eşyalar buluyorsanız,

    • Kendisine ait olmayan eşyaları odasında buluyor ya da alabileceğinden daha pahalı şeylere sahip olduğunu görüyorsanız,

    • Hırsızlık yaptığına şahit olmuşsanız,

    • En sıcak yaklaşımlarınıza ya da ufak uyarılarınıza öfke ile karşılık veriyorsa,

    • Size ya da ailenin diğer bireylerine karşı saldırgansa,

    • Size ve ailenin diğer bireylerine karşı sözlü ve fiziksel şiddet uyguluyorsa,

    • Evden kaçıyorsa, izin almadan geceyi dışarda geçiriyorsa,

    • Sizin ya da başkalarının eşyalarına bilerek zarar veriyor, evdeki eşyaları kırıp döküyorsa,

    • Zarar verdiği insanların ya da hayvanların acılarına karşı duyarsızsa,

    • Verdiği zarar ya da acıların ardından pişmanlık ya da suçluluk hissetmiyorsa,

    • Alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddeler kullanıyorsa veya kullandığından şüphe ediyorsanız,

    • Çetelere üye olmuşsa veya kendisine ve çevresine zarar veren arkadaş ortamlarında bulunuyorsa;

    Çocuğunuzda bu durumların birkaçını gözlemliyorsanız en kısa zamanda bir uzmana başvurmanız fayda sağlayacaktır.

    Davranış Sorunları;

    Doğru şekilde tedavi edildiğinde sonuç alınabilecek bir psikolojik rahatsızlıktır. Bunun için çocuk/genç, aile, okul ve uzmanın (psikiyatrist, psikolog) iş birliği içinde olduğu çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucunda hedeflenen çocuğun/gencin toplum içinde uyum sağlayabilen, işlevselliğini kazandıran bir birey olması ve hayatını verimli şekilde geçirebilmesine yardımcı olmaktır.

  • Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Hassas bir insan mısınız? Hassas olduğunu düşündüğünüz tanıdığınız insanlar var mı?Aşırı hassas olmak dışsal (sosyal ve çevresel) ve /veya içsel (kişisel) uyaranlara akut fiziksel, zihinsel ve duygusal tepkiler verme durumudur. Kişilik özelliğine bakmaksızın aşırı hassasiyet durumu, kişinin hayat kalitesini etkileyen bir tepkiler zinciridir.Hassas olmanın bir çok olumlu yönü olsada (iyi bir dinleyici olma, onaylama, empati yeteceğinin gelişmiş olması, sezgisel olma, başkalarının istek ve ihtiyaçlarını daha iyi anlama vb.) , aşırı duyarlı hassas olma durumu kişinin sağlığına, mutluluğuna ve başarısına olumsuz yönde etki eder. İçsel kendine dönük inançları sağlıksız ve ilişkilerinin karmaşık olmasına neden olur.

    Kişinin aşırı hassasiyet duyarlılığına bakabilmek için kişinin yaşam alanında ; kendisiyle ilgili duyarlılığını, başka insanlar hakkındaki hassasiyetini, çevresine karşı duyarlılığını değerlendirmek gerekir.

    Aşağıdaki durumların hangilerini ne sıklıkla yaşamaktasınız?

    1.Olumsuz düşüncelerin ve duyguların etkisinde kalmak,

    2.Gün boyunca hoş olmayan bir şey olduğunda sıklıkla somatik bazı belirtileri yaşamak(bedensel yakınmalar, stres, baş ağrısı, spazmlar),

    3.İştahda aşırı artma yada azalma,

    4.Uyku alışkanlığın bozulması(çok uyuma,az uyuma yada uyuyamama),

    5.Gergin ve endişeli ruh hali,

    6.Beklentilerin karşılanamaması durumunda ‘kendini yitirmek’ kontrolü kaybetme eğilimi,

    7.Küçük durumlarda bile reddedilmekten korkma,

    8.Başka insanlarla(fiziksel,ilişkisel,sosyal,iş,finans ve başka alanlarda)senaryolarda karşılaştırma ve sonrasında mutsuzluk hissini yaşama,

    9.Hayattaki veya toplumdaki adaletsizlik,ağır can sıkıcı durumlar karşısında aşırı öfke ve kızgınlık hissi,

    10.Başkalarının kendisi ve kendi yaşam alanıyla ilgili ne düşündüklerini aşırı düşünme,

    11.İnsanlarla yaşanılan küçük sorunlar karşısında köprüleri tamamen atma,

    12.Olumsuz duyguları gizlemekte ustalaşarak çok güçlü olduklarına kendilerini inandırırma,

    13.Hayatın her döneminde incitilmiş olduğunu düşünme,

    14.Toplulukta kendini garip hissetme, grup içerisinde görünmez olma.

    Aşırı hassas insanlar, yukarıda yazılanlardan bazılarını akut olarak yaşarken bazılarını daha hafif yaşayabilmektedir.

    Aşırı duyarlılığı yönetmenin yolu; yoğun duygulanım yaşandığında öz kontrol sistemlerini çalıştırmak, duygusal bağışıklığı güçlendirmek adına öz denetim sistemlerini çalıştırabilmektir. Bu sistemlerinin sağlıklı çalışmadığını, bu duruma bağlı olarak yaşam kalitesinin bozulduğunu düşünen kişilerin profesyonel psikolojik destek almaları gerekmektedir. Aşırı hassas insanlarla yaşayan,çalışan kişilerin ise olumlu ve yapıcı ilişkiler geliştirebilmeleri için etkili iletişim becerileri öğrenmeleri gerekmektedir.

  • Karşımdaki Beni Dinlemiyorsa Ne Yapmalıyım?

    Karşımdaki Beni Dinlemiyorsa Ne Yapmalıyım?

    -Karşımızdakinin ihtiyacını tespit edip onaylama
    -Kendi istediğimizi tekrar gerekirse tekrar söylemek
    -Karşı tarafı daha iyi anlayabilmek için sorular sormak
    -Anlaşamadığınız noktalar dışında anlaşabildiğiniz noktaları da bulabilmek
    -Mola verme

    Karşımızdakinin ihtiyacını tespit edip onaylama
    Eğer kişilerin sizi dinlemediğini düşünüyorsanız belki de bu kişiler dinlenildiklerini düşünmüyor
    olabilirler. Karşınızdakini onaylamak onunla aynı fikirleri paylaştığınız anlamına gelmez sadece karşı tarafın ne düşündüğünü ne hissettiğini ona geri yansıttığınızı gösterir. Örn. Şu an ki konuştuğumuz konuyu anlamadığım şeklinde bir cümle kuruyor ve öfkeleniyorsun. Benim açımdan bakacak olursak şu anki konuştuğumuz konuyu anlamadığımı düşünmüyorum.

    Kendi isteğimizi tekrar gerekirse tekrar tekrar söylemek
    Söylediğiniz şeyin anlaşılmadığını düşündüğünüzde söylediğiniz şeyi tekrar edin. Özür dilemeyin
    açıklama yapmayın. Direkt olun ricanızı tekrar dile getirin. Tartışmaya girmeyin , sinirlenmeyin, karşı tarafın söylediklerini çürütmeye çalışmayın. Neden sorusuna cevap vermeyin bunun yerine …….şeklinde tercih ediyorum/ bu şekilde hissediyorum deyin. Kendi isteğiniz için kanıt veya bilgi sunmayın.

    Karşı tarafı daha iyi anlayabilmek için sorular sormak
    Eleştiren: seni bu saatte burda görmek ilginç
    Siz:seni tam olarak ne rahatsız ediyor?
    Eleştiren: hepimiz fazla mesai yapıyoruz ama sen 5 te gidiyorsun.
    Siz: ofisten vaktinde ayrılmamla ilgili seni rahatsız eden ne?
    Eleştiren: işlerin bitmesi gerekiyor, bundan sorumlu olan benim.
    Siz: ofisten vaktinde ayrılmamla ilgili seni rahatsız eden ne?
    Eleştiren: işleri tamamlayan genelde ben oluyorum. İşler bitene kadar sen de kalsan iyi olurdu.
    Siz: konuya açıklık getirdiğin için teşekkür ederim.

    Analaşabildiğiniz noktaları bulabilmek

    Karşımızdakinin her dediğine evet doğru demek yerine bir kısmına evet doğru demek bizim işimizi
    kolaylaştırabilir. Kazan kazan oyunu oynamanın iyi bir yoludur anlaşabildiğiniz noktaları bulup bunu
    dile getirmek. Küçük şeyleri abartıyorsun. – Bazen öfkelendiğim oluyor. İstediğim desteği bana hiç vermedin.- istediğin desteği veremediğim zamanlar oldu.

    Mola verme
    Tartışma tırmanmaya başladığında konuşmanın tadının kaçtığını fark ettiğinizde mola verin. Örn.
    Dedikleriniz anladım, durumu biraz değerlendirmek istiyorum. Söylediklerinize daha sonra cevap
    vermek istiyorum, biraz üstüne düşüneceğim.

  • Müzakereci Dinleme Becerileri

    Müzakereci Dinleme Becerileri

    Dinlemek aslında aktif bir süreçtir ne kadar aktif dinlersek iletişim kalitemiz artacaktır. Aktif dinleme
    karşı tarafın his ve düşüncelerini anlamaya çalışmakla olur. Bunun yolu ise soru sormaktır. Örn. Sence sıkıntı ne? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? ….. sorunu sana kendini nasıl hissettiriyor? Neyin değişmesi gerektiğini düşünüyorsun? Bu durumla ilgili ne hissettiğini anlayamadım biraz daha açıklar mısın? Bu durumu değiştirebilmek için sence ne yapalım? Bu konuda sana yardımcı olabilmem için ne önerirsin?

    Peki nasıl müzakere edilmeli? Bir çatışma yaşadığınızda çatışmayı sükûnet içinde karşılayın. Söz
    söylemeden önce derin bir nefes alın, nefesi verirken gerginliği bırakın. Böylece kendini müzakere
    etmeye hazırlıyor olacaksın.

    İtici olma, başkaları tarafından itildiğin kaba halden uzak dur. Öfkelendiğimizde kaba davranmak
    gelebilir içimizden ama bu bizi haklıyken bile haksız duruma düşürebilir. Kaba hal tuzağına düşme.
    Muhatabın endişe ve gereksinimlerini kabul et ve ona bunu söyle, iki tarafın da tatmin olabileceği
    sonuç üzerine odaklan. Karşı tarafı anladığını göster ki senin onu anlayabildiğini görsün.
    Nötr bir ses tonu kullan, öfke ya da hırçın olmasın ses tonun. Çünkü öfkeli bir ses tonu
    kullandığımızda karşı tarafı tahrik ederiz karşı taraf tahrik olunca sizi dinlemeyecektir ve kavga
    tırmanacaktır.

  • Hayır Derseniz Ne Olur?

    Hayır Derseniz Ne Olur?

    Hayır demek kimilerimize zor gelebilir ve zor gelmesinin çok anlamlı açıklamaları vardır. Hayır dersek karşımızdakini kırmaktan kızdırmaktan ya da üzmekten çekiniriz çoğu kez. Fakat hayır diyebilmek sağlıklı bir iletişim için çok değerlidir.

    Hayır derken,

    1. Muhatabımızın gereksinim ve arzularını ihtiyaçlarını onaylamak.

    2. Ben dili aracılığıyla yapmak istemediğiniz şeyi kaşı tarafa beyan etmek.

    Komedi filmleri çok keyifli vakit geçirmemi sağlıyor fakat şu an daha ağır film seyretmeyi tercih ederim.(B en dili)

    Kırmızı gerçekten harika bir renk ancak odam için daha pastel bir renk tercih ederim. (Ben dili)

    Neden bu kadar geç yatmak istediğini anlıyorum fakat bu kadar geç yatmandan rahatsızım. (Ben dili)

    Acelenizi anlıyorum fakat şu an yetiştirmem gereken başka işlerim var. (Ben dili)

    Bu konuda endişelenmeni anlıyorum fakat isteğini şu an için gerçekleştiremem. (Ben dili)

    Şahsi harcamalarını azaltmanı istememin seni üzdüğünün farkındayım ve bunu istemek benim için de çok zor fakat önümüzdeki aylar zor geçeceğe benziyor.

    Karşılıklı onaylama ve karşınızdaki kişinin gereksinim ve arzularının önemli olduğunu söyleme ve ardından kendi isteğimizi iletme ilişkilerimizi daha iyi hale getirecektir. Hayır derken çekinmemizde muhakkak haklı sebeplerimiz vardır. Hayır dersek olumsuz neler olabileceğini zihnimiz bize sıralamaya başlayınca hayır demekte zorlanırız. Gelecekte olabilecek olumsuz sahneler zihnimizde gösterime girer ve izleyeni sadece biz olmamıza rağmen izlenme oranı gayet yüksektir çünkü defalarca bu filmi izleriz. Eğer hayır dersek ve tahmin ettiğimiz olumsuz sahne zihnimizde sahnelenmenin dışında gerçek hayatta da sahnelenirse bu durumla başa çıkamayacağımıza inanıyorsak hayır demek nerdeyse imkânsızlaşır. Fakat o olumsuz sahnenin gerçek hayatta izlenmesi durumunda sahnede neler yapabileceğiniz üzerine çalışırsanız o sahnede olmak o kadar da korkutucu gelmeyebilir.

    Bir örnek;

    A: Evimin çatısına gelen dalları kestirmeni istiyorum, benim çatım için tehlike oluşturuyor.

    B: Bugüne kadar böyle bir şey olmadı, bence endişe edecek bir durum yok.

    A: Dallar tehlikeli diye düşünüyorum rica ediyorum dalları kestir.

    B: Biz öldükten sonra bile o dallar orda kalır sen canını sıkma.

    A: Dallardan dolayı endişeleniyorum kestirmeni rica ediyorum.

    B: Durup dururken neden bu kadar rahatsız oldun?

    A: Bu dallar çatımın tam tepesinde ne olur ne olmaz kestirmeni istiyorum.

    Hayır derken ben dili kullanımına dikkat etmek gerekir böylelikle karşı tarafla münakaşaya girme ihtimaliniz azalır. Bu noktada önemli olan karşınızdakine size karşı kullanacağı bir silah vermemek, tartışmaya girmemektir. Hiç kimse duygu ve ihtiyaçlarla tartışmaya giremez.

  • Ben Özelim

    Ben Özelim

    Sağlıklı düzeyde bir bireyin, kendisinin “özel” olduğunu düşünmesi oldukça güzeldir ve kendisi ile barışık olduğunun göstergesidir. Gerçekten de her insan evladının, bilhassa çocukluk döneminde “masum, saf ve özel” olduğu kabul edilir.

    “Ben özelim!” düşüncesi, abartılı olursa (aşırı değer verilmiş fikir-over valued idea) kişide hatalı algı ve değerlendirmelere neden olabilir. “Öğretmenim bana âşık, bana tebessüm ediyor, geçenlerde sınıfta “siz benim için kıymetlisiniz” dedi, muhtemelen beni kastetti” inancına sahip öğrencinin gözden kaçırdığı gerçeklik: aslında öğretmenin tüm öğrencelerine güler yüzlü olduğu ve hepsine değer verdiğidir. Öğretmenin davranışı, kişiye özel değildir ve mesleğinin gereği bir güzel davranış örneğidir.

    Aynı hatalı değerlendirmede bir sonraki durak “saplantı” haline gelmesidir, öğrenci dersini dinlemez de sürekli öğretmeni ile ilgili kendi kurgularını düşünmeye başlar. Son durak, “erotomanik hezeyan (paranoya, sanrı)” boyutudur ve hastalıklı bir düşünce düzeyine geçilir (hezeyan değiştirilmeyen düşüncedir, erotomanik tipi: karşısındaki kişinin kendine âşık olduğu hezeyanı).

    “İşyerimde herkes bana değer veriyor, hep benden yardım istiyorlar,  bensiz bir şeyler yapamayacaklarını düşünüyorum” diyen işçinin işyerinde, aslında tüm çalışanlar karşılıklı birbirlerine değer vermektedirler, ekip çalışması içinde birbirlerinden yardım istemektedirler. İşçinin düşüncesinde, sağlıklı düzeyden hastalıklı boyuta doğru gidişte önce “bensiz burası batar, bana muhtaçlar” abartılı düşüncesi, sonra da megalomani hezeyanı (grandiyözite tipi: büyüklük hezeyanı) görülür ve kişi “burada çalışan tüm insanları ben doyuruyorum, aslında devlet başkanı olacak biriyim” demeye başlar.

    “Doktor bana karşı çok sertti, kesin benden kıllandı, beni sevmedi” düşüncesindeki hastanın farkında olmadığı gerçek: doktorun her bir hastasına karşı mesafeli ve otoriter bir yapıda olduğudur. Sonuçta sadece o hastaya karşı spesifik bir yaklaşım yoktur. Şayet bu süreçte kişi, düşüncesine değer vermenin dozunu artırırsa, önce “bu doktorun eline düşersem bana zarar verebilir” şeklinde abartılı düşünceye ve sonrasında da persekütif hezeyan (perseküsyon tipi: zarar görme hezeyanı) düzeyinde hastalıklı düşünceye ulaşır.

    Günlük yaşamda ölçülü olmak ve “ben özelim!” derken de realiteden uzaklaşmamak (kendimize “karşılaştığım davranış sadece bana karşı mı? Herkese karşı mı?” sorusunu sorabiliriz), sağlıklı düzeyde kalmamıza vesile olacaktır.

  • Baba

    Baba

    Baba namzedi olan veya hâlihazırda babalık sorumluluğu taşıyanların hafızalarında var olan bir cümledir: kendi babasının söylediği “sen beni baba olduğunda anlayacaksın!” cümlesi. Gerçekten de baba olduğumuzda anlıyoruz ki “baba” olmak, farklı bir statü imiş.

    Ergenliğimizde babamızla çatışmalar yaşıyorduk. Baba “otorite figürü” idi ve biz de kural koyucu bu figüre karşı her an isyan havalarında idik. Aramızda adı konulamayan bir mesafe oluyordu velev ki karşımızda dünyanın en sevecen, babacan, ilgili babası olsa bile. Benliğimizin oturması, “ben varım” diyebilmemiz için gereken geçiş sürecinde (ergenlik dönemi) babamızla gizli bir rekabete girmiştik.

    Baba-oğul ilişkisinde durum bu minvalde iken (çatışmalar varken) alternatifimiz olan ve kendimize sığınacak liman gibi gördüğümüz birisi vardı: dedemiz. Bir tarafta sıkıcı, disipline, hesap soran baba-oğul ilişkisi, diğer tarafta karışmayan, verici olan, bazen de şımartan dede-torun ilişkisi. Ne zaman ki babamız ile ilişkide bir kriz çıksa, yanına kaçıp gittiğimiz kişi dedemiz olurdu. Bu iki ilişki arasındaki en önemli fark: alınan sorumluluklardı. Babamız bizi geleceğe ve gerçek hayata hazırlamak, gereken eğitimleri vermek ve en önemlisi de bize rol-model olmak zorunda iken dedemizin bu şekilde sorumlulukları yoktu, ilişki daha çok duygusal düzeyde kalıyor, mantık aranmıyordu.

    Bu birbirine alternatif gibi görülen ilişkiler: bir tarafta sorumluluk alınan ilişki (baba-oğul ilişkisi) diğeri sorumluluk alınmayanı (dede-torun ilişkisi) hayatımızın diğer dönemlerin de karşımıza çıkmaktadır. Dışarıda melek gibi olan erkek (dede-torun gibi), ev halkına karşı zalim ev reisi (baba-oğul gibi) olabilmektedir (daha sonra bu konu detaylı değerlendirilecek). Benzer şekilde evdeki eşine mesafeli ve hesap sorucu olan erkek, evlilik dışı ilişkisindeki kadına karşı oldukça verici ve esnek davranabilmektedir.