Etiket: Kan

  • Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?

    Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?

    Diyabet, diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülen bir hastalıktır ve ciddi sonuçlara yol açar. Pankreas bezinin ürettiği insülin hormonunun yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin olmayınca, veya var olduğu halde etki edemeyince, besinlerle aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken, kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok artması, zehir etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip eder. Vücut, sürekli olarak kanda bir miktar şekere (glukoza) ihtiyaç duyar. İnsülin kan dolaşımındaki glukozu hücrelere taşımakla görevlidir. İnsülin pankreas tarafından üretilen bir hormondur. Hücrelerdeki glukoz, günlük yaşamımızı devam ettirmeyi sağlayacak enerji kaynağıdır.

    Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glukozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glukoz, pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen “kapılar” vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun “anahtar” varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glukoz “kapısının” açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

  • Sinsi bir hastalık hepatitler  siz de hepatit hastası mısınız?

    Sinsi bir hastalık hepatitler siz de hepatit hastası mısınız?

    Hepatit B ve C karaciğer sirozu ve karaciğer kanserinin en önemli nedenleri arasında olmasına rağmen binlerce kişi hastalığından habersiz yaşamaktadır;fakat basit bir kan testi ile tanı konulup tedavi etmek günümüzde mümkün hale gelmiştir.

    Sinsice ilerleyen hepatit nedir?

    Belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir?

    En basit tanımıyla karaciğer iltihabı olan hepatitlerin en önemli nedenleri viralenfeksiyonlardır.

    Viral hepatitler içerisinde yer alan Hepatit A’yı çoğumuz çocukluk döneminde geçirmişizdir ve vücut buna karşı antikor üretmiş, bağışıklık kazanmıştır. Oysa hepatit B ve hepatit C’nin yol açtığı kronik enfeksiyon, karaciğer sirozunun ve karaciğer kanserinin yaklaşık %70-80’ninin sebebidir.

    Genelde mikrop vücuda alındıktan sonra sessiz ve sinsi bir şekilde ilerler.

    İlk enfeksiyon hastaların %20 sinde belirgin sarılığa neden olur. %80 hastada ise sessiz ve sinsi sarılık olmadan geçirilir. Bazen halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık görülebilir.

    Genellikle tanı konulamayan, sessiz ilk enfeksiyon sonrası oluşan kronikviral enfeksiyon 10 – 30 yıl arası gibi uzun bir belirtisiz dönemden sonra siroz ve kansere sebep olabilir.

    Klinik belirtiler ancak hastalık ilerlediği zaman ortaya çıkar. Siroza bağlı karaciğer yetersizliği ve kanser en sık ölüm nedenidir.

    Yeni doğanlar, bebekler, ilköğretim çağındaki öğrencilerin tamamı ve erişkin yaştaki risk gruplarında yer alanlar mutlaka aşılanmalıdır. Aşılar son derece güvenlidir. Halk arasındaki yanlış bilgilere itibar edilmemelidir.

    Virüs İnaktif Olabilir

    Kronikinfeksiyon,klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerde durum, ‘inaktif taşıyıcılık’ veya ‘inaktif kronik HBVinfeksiyonu’ olarak adlandırılır. İnaktif taşıyıcılık, inatçı ve genelde ömür boyu süren, selim bir haldir.

    Hastaların uzun süreli takibinde,çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur.Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. Her ne kadar selim seyirli bir durum olarak tanınsa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir.

    Kronik HBV infeksiyonu olanların daha az bir kısmında virüs aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba yol açar. HBV, DNA’nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklikle karakterize durum ‘kronik B hepatiti’ olarak tanımlanır.

    Hastalık bulaşıcı mıdır?

    Kronik hepatit B ve C hastalarının %80’ninin tanı konulmamış hastalığından habersiz normal yaşamını sürdürüyor olması aslında en önemli ve endişe verici gerçeklerden biridir.

    Bugün dünyada yaklaşık 300 milyon kronik hepatit B’Lİ ve 100 milyon kronik hepatitC’lihasta bulunmaktadır.

    Ülkemizde ise 3 milyon kronik hepatit B ve 500 bin civarında kronik hepatit C enfeksiyonluhasta vardır.

    Hastalığın bulaşmasında kimler risk altındadır:

    – Kan transfüzyonu yapılanlar

    – Alkolizm ve uyuşturucu madde bağımlısı olanlar

    – Damardan uyuşturucu madde kullananlar ortak enjektörün kullanılması nedeniyle bulaştırırlar.

    – Cerrahi ameliyat geçirenler

    – Diş tedavisi yaptıranlar

    – Hastanın kan ve vücut salgılarıyla temasta olanlar

    – Seksüel temas (çok eşli cinsel yaşam)

    – Enfekte kişilerin aile bireyleri

    – Erkek homoseksüeller

    – Dövme, “piercing” vb. uygulamaları yaptıranlar

    – Hemodiyaliz hastaları

    Bu durumda binlerce kişi hem karaciğer sirozu hem de karaciğer kanseri gibi ciddi hastalıklara maruz kalma riski altındadır. Ailesinde hepatit B ve C mikrobunu taşıyanlar ve hasta olanlar mutlaka kendilerine ve ailenin diğer bireylerine kan testi yaptırmaları önerilmektedir.

    Dünya hepatit birliğinin” Kayıp insanlar” olarak tanımladığı kişilere son derece basit ve kolay uygulanan her hastane ve laboratuvarda genelde rutin yapılan hepatit B ve hepatit C testleriyle teşhis etmek mümkündür.

    Hepatit B’lihastalar hepatit D(Delta) yönünden de mutlaka araştırılmaları gerekir. Çünkü hepatit D tek başına değil hepatit B ile birlikte görülür. Hepatit B ve D birlikte olduğu zaman tedavisi daha zorlu bir sürece girer ve daha çok önem kazanır.

    Tedavide Başarı Oran Nedir?

    Günümüzde hepatit B ve Hepatit C’nin tedavisi son yıllarda uygulamaya giren son derece etkili ve kolay alınan ilaçlarla iyileşme ve kür sağlama aşamasına gelmiştir.

    Özellikle hepatit C’de virüsü tamamen yok eden küratiftedavininbaşarı oranı %98’in üzerine çıkmıştır. Hepatit B ve C’de erken tedavi şarttır. Sessiz ve sinsi ilerlemesi dolayısıyla gerekli tarama testleri zamanında yaptırılmazsa hasta direkt olarak karşımıza karaciğer kanseri ve karaciğer sirozu olarak gelebilir.

    Halk arasında yaygın olan “eş, dost” tavsiyesiyle iyi geldiği söylenen birçok sözde bitkisel kökenli aktarlarda gelişigüzel; doktor kontrolü olmadan satılan ürünlere kesinlikle itibar edilmemelidir. Bunların çoğu karaciğere toksiktir. Klinikteki tecrübelerimizde bunları kullanan ve karaciğer nakline kadar giden hastalarımızın olduğunu belirtmek isterim.

    Hepatit B’deki ilaçla tedavi başarı oranları da son derece yüksek olup %80-90’lara gelmiştir.

    Tedavide nadir vakalar dışında artık enjeksiyon yerine ağızdan kolay alınan haplarla başarılar sonuçlar alınmaktadır.

    Siroz ve karaciğer kanseri gelişmiş hastalarda tedaviye rağmen istenen iyileşme tam olarak sağlanamazsa bu hastaların bazılarına karaciğer nakli gerekebilir. Karaciğer naklinde de ülkemizde dünyanın en iyi merkezleriyle yarışan sonuçlar alınmaktadır.

    Sonuç olarak kronik hepatit B ve C günümüzde erken teşhis edilir ve takibe alınırsa tedavisi son derece başarılı ve yüz güldürücüdür. Hastalık sessiz ve sinsi ilerlediği için zamanında gerekli tedbirler alınmazsa karaciğer sirozu ve kanseri kaçınılmaz hale gelir.

  • Endoskopik kanser taramaları kimlere, ne zaman yapılmalıdır?

    Endoskopik taramalar mide ve bağırsak kanserlerinin erken tanı ve tedavisine olanak sağlamaktadır. Ülkemizde kolon (bağırsak ) kanseri için sağlık ocaklarımızda gayta tetkiki ile tarama yapıp bu test pozitif çıkanlarda kolonoskopi taraması yapılmaktadır. Bunlar dışında dışkıda kan görülmesi, bağırsak alışkanlıklarında oluşan değişiklikler, ani kilo kaybı, açıklanamayan demir eksikliği anemisi, ailede mide bağırsak kanseri olması da kolonoskopik tarama yapılması gereken durumlar arasındadır.

    Endoskopik inceleme yapılması gerekli durumlar arasında ise; ani kilo kaybı, açıklanamayan demir eksikliği anemisi, ailede mide bağırsak kanseri olması, yutma güçlüğü, erken doyma, inatçı kusmalar olarak sayılabilir.

  • Endoskopik taramalar kime ne zaman yapılmalıdır?

    Endoskopik taramalar mide ve bağırsak kanserlerinin erken tanı ve tedavisine olanak sağlamaktadır. Ülkemizde kolon (bağırsak ) kanseri için sağlık ocaklarımızda gayta tetkiki ile tarama yapıp bu test pozitif çıkanlarda kolonoskopi taraması yapılmaktadır. Bunlar dışında dışkıda kan görülmesi, bağırsak alışkanlıklarında oluşan değişiklikler, ani kilo kaybı, açıklanamayan demir eksikliği anemisi, ailede mide bağırsak kanseri olması da kolonoskopik tarama yapılması gereken durumlar arasındadır.

    Endoskopik inceleme yapılması gerekli durumlar arasında ise; ani kilo kaybı, açıklanamayan demir eksikliği anemisi, ailede mide bağırsak kanseri olması, yutma güçlüğü, erken doyma, inatçı kusmalar olarak sayılabilir.

  • Ozon tedavisi uygulamaları hakkında

    Ozon Tedavisi “Alternatif Tıp” değil, bir “Tamamlayıcı Tıp” unsurudur. Bütün dünyada yüzlerce bilimsel çalışmayla kanıtlanmış etkili bir tedavi yöntemidir.

    Ozonterapinin en önemli özelliği, hastaya ve hastalığa özgü olmak üzere vücuda farklı yollarla verilebilmesidir.

    Tedavi uygulamalarından biri veya birkaçı hastaya veya hastalığa göre seçilerek uygulanır.

    Majör Yöntem

    En yaygın kullanılan bu metotla ortalama 100 ml ( 50 ile 250 ml) kan; Ozona dayanıklı malzemeler ile steril kapalı ortama alınır. Belirli dozdaki ozonla karıştırıldıktan sonra, tekrar kişiye geri verilir.

    Minör Yöntem

    Kişiden alınan 2-5 cc kan, aynı hacimde ozon gazıyla karıştırılarak kas içine enjekte edilir.

    Cilt Altına Uygulama Yöntemi

    Belirli doz ve hacimde ozon gazı ince uçlu bir iğne ile cilt altına , bazı durumlarda cilt içine enjekte edilir.Kırışıkşık ve gevşemeleri düzeltir.

    Vücut Boşluklarına Ozon Gazı Enjekte Edilmesi

    Rektal-(makat) yoluyla, vajinal ve kulak yoluyla püskürtme ile ozon verilir.

    Eklem İçine Ozon Gazı Verilmesi

    Eklem rahatsızlıklarında uygun bir iğne ile belirli dozda ozon gazının eklem içine verilmesidir.

    Torbalama yöntemi ile Ozon Gazı Uygulanması

    Kol bacak gibi bölgeler ozona dayanıklı torbalar içerisinde ozon gazı uygulanır.

    Ozonlanmış Ürünlerin Kullanılması

    Ozonlu su, ozonlu yağ gibi ozonlanmış sıvıların haricen sürülmesi şeklinde uygulanır.

    Ozon Sauna Uygulamaları

    Cilt yüzeyinden ısı arttırılıp cildin nemlendirilmesi sonucunda buharlı bir ortamda tüm cilde ozon emdirilmesi yöntemidir.

    OZONUN KULLANILDIĞI BAZI HASTALIKLAR

    Kronik bronşit

    Sistit

    Bronşial astma

    Böbrek yetmezliği

    DM (Şeker Hastalığı)

    Üregenital tüberküloz

    Akut tromboflebit

    Spontan abartus

    Diyabetik ayak

    Gebelik anemisi

    Migren

    İntrauterin fetus enf

    Artrozis (eklem hastalıkları)

    Fetoplasental yetmezlik

    Kanser

    Bakteriyel vajinozis

    Kronik hepatit B,C

    Vulvar distrofi

    Aterosklerotik damar hastalığı

    Peritonit

    Akne

    Sistemik skleroz

    Osteomiyelit

    Ülseröz deri lezyonları

    Pürulan artrit

    Pürülan, trofik ülserler

    Kronik piyelonefrit

    Psöriyazis (sedef)

    Kronik gastrit

    Kollajenozis

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

    Diş hekimliğinde

    Kolit

    İyileşmeyen yaralar

    Kronik prostatit

    Ülser

    Romatizmal Hastalıklar

    Ağrılar

    Fibromiyaljiler

    Kronik Yorgunluklar

    İyileşmeyen Yaralar

    Diyabet (şeker hastalığı) yaraları, enfekte olmuş ve iyileşmeyen yaralar, yatakta uzun süre yatmaya bağlı ortaya çıkan bası yaraları (dekubitüs ülserleri), dolaşım bozukluğuna bağlı bacaklarda ortaya çıkan ciddi yaraların tedavisi, ozon tedavisinin temel uygulama alanlarından biridir.

    Ozon tedavisi yara bölgesine gelen kan ve oksijeni arttırmış olur.Aynı zamanda yara oluşmasına sebep olan bakterileri öldürerek tedavi sağlanır. Ayrıca çeşitli nedenlere bağlı cilt alerjileri, ekzemalar ozon tedavisine cevap verirler. Ameliyat sonrası zor iyileşen yaralar ve yara izlerinde de ozon önerilmektedir.

    Kanserin Tedavisi ve Önlenmesi

    Nobel ödülü sahibi bilim adamı Dr. Otto Warburg, kendisine Nobel ödülü kazandıran çalışmasında: Vücuttaki “onkojen”ler stres, kirlilik, radyasyon yanında oksijensizlik gibi faktörlerle uyarılarak kanser başlatabiliyor. Bu nedenle kanserin temel nedeni oksijensiz yaşamdır, yani “anaerobiosis”tir. Normal hücreler oksijene gereksinim duyarlar, oysa kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir. Oksijen eksikliği, kanserin yayılmasını da kolaylaştırır. Kanser hücreleri, oksijen açısından zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, tümör dokusunun beslenmesinin bozulduğu ve tümör hücrelerinin öldüğü tespit edilmiştir.

    Ozon tedavisinin, direkt kanser hücrelerini öldürücü etkisi yanında, bağışıklık sistemini güçlendirici, kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini engelleyici etkisi de vardır.Kemoterapi-radyoterapinin tümör üzerindeki öldürücü etkilerini arttırarak tamamlayıcı tedavi olarak oldukça başarılı bir şekilde kullanılmaktadır..

    Burada ozonu immun sistem (bağışıklık sistemi) aktivasyonunda da kullanmaktayız. İmmun hücreler – örneğin lenfositler, yardımcı ve baskılayıcı hücreler, lenfositler ve natural katil hücreler – cytokin denilen interferonu da içeren haberci proteinleri üretmek için ozonun başlattığı biyolojik reaksiyonlar yoluyla aktif hale getirilir. Aslında, ozon vücudun kendi interferon ve interlökinlerini artan miktarlarda üretmesini sağlar.

    Ozonlanmış kanın hastaya verilmesiyle, pozitif olarak artan bir immün reaksiyonu başlatılır, bu aynı zamanda vücudun genel direncinin ve zindeliğinin artmasına katkıda bulunur.

    Dolaşım bozuklukları

    Ozon tedavinin dolaşım bozukluklarındaki başarısı çok sayıda tıbbi çalışma ile kanıtlanmış olduğu gibi, bacaklarda hissedilen soğukluk , kısa yürüyüşler sonrasında ayaklarda ortaya çıkan ve dinlenmeyle geçen ağrılar gibi alarm veren semptomlarda azlamalar tedaviyle kısa sürede ortaya çıkmaktadır.

    Kas, Eklem ve Romatizmal Hastalıklar

    Vücudumuzdaki doğal ağrı kesicilerin açığa çıkmasını sağlayarak ağrı kesici özellik gösterir Kemik deformasyonu ve eklem harabiyetlerinde, eklem içine yapılan ozon enjeksiyonları ile hem eklem içinde hava yastığı oluşturulmakta, hem de eklem kıkırdak dokusunun yeniden tamiri sağlanmaktadır.

    Ayrıca Romatoid artrit gibi bağışıklık sisteminin sapması ile ortaya çıkan hastalıklarda , bağışıklık sistemini regüle ettiğinden diğer medikal tedavilerle kombine edildiğinde dramatik iyileşmeler gözlenmektedir.Ayrıca yoğun adele ağrıları, yorgunluk, uyku bozuklukları ile seyreden ve çok yaygın rastlanan bir hastalık olan fibromiyaljide de ozon başarılı tedavi yöntemlerinden biridir.

    Enflamasyonlu eklem hastalıklarından evre 1 ve 2, yani ağır kemik deformasyonlarının olmadığı durumlarda, medikal ozon uygulamalarına iyi cevap alınmaktadır. Gonartroz ya da diz ve omuz eklemlerindeki aktif artritlerde ozon tedavisine cevap verir. Bağışıklık sistemini güçlendirme ve kıkırdak metabolizmasını aktive etme özelliklerine ek olarak burada ozonunçok etkili olan antienflamatuar özelliğinden faydalanılmaktadır.

    Migren Tipi Başağrısı

    Botoks uygulamalarında olduğu , ilgili bölgelere cilt altı, kas içi ozon uygulamaları ile , 3-12 ay gibi sürelerde atakların şiddet ve sıklığı azaltılmaktadır. Üstelik botoksun dezavantajları ve riskleri olmadan.

    Virüslerden Kaynaklanan Hastalıklar

    AIDS, zona, uçuk, Hepatit B, C gibi viral hastalıklarda, ozon bağışıklık sistemini güçlendirir ,aynı zamanda virüse direkt teması ile virüsün vücuttan atılmasında etkili olur.

    Böbrek Fonksiyonlarının Düzenlenmesi

    Ozon sauna ter bezlerini uyararak terlemeyi arttırma yolu ile lenfatik sistemde birikmiş toksinlerin, ağır metallerin, kimyasal maddelerin atılmasını hızlandırarak böbreğe yardımcı olur. Toksinleri etkisiz hale getirerek, deri, akciğer, böbrek ve bağırsak yolu ile atılmasını sağlar.

    Böbrekten 24 saat boyunca çalışmasını gerektiren ağır metallerin boşaltım işini, saunada terleme yolu ile 15 dakikada yerine getirir. Bu nedenle ağır böbrek hastalarına ev tipi ozon saunası önerilmektedir.

    Deri Hastalıklarında Ozon Tedavisi

    Ozon, virüs bakteri ve mantarları öldürdüğünden bunların sebep olduğu deri enfeksiyonlarını tedavi eder. Ter kokularını önler. Daha temiz, daha yumuşak yenilenmiş bir cilt sağlar. Bölgesel kan dolaşımını arttırır. Kan, lenf ve deri hücrelerine nüfuz eden ozon sayesinde dokuların iyileşmesi ve kendini yenilemesi hızlanır.

    Göz Hastalıkları

    Yaşa bağlı dolaşım bozuklukları gözü de etkilemektedir. Gözde retina adı verilen görme merkezindeki ve optik sinirdeki harabiyetler çeşitli derecelerde görme bozukluğu oluşturmaktadır. Burası görme odaklanmasının enkeskin oluğu noktadır.Bundan dolayı oluşan lekeler optik sinir atrofisine kadar giden çeşitli derecelerde etkili olmaktadır.

    Yapılan klinik çalışmalarda (Siena Üniversitesinde ), ozon tedavisi sonrası 6-8 ay içerisinde görmede iyileşmeler kaydedilmiştir. Tedavinin devam ettirilmesi halinde görme performansında artış gözlenmiş veya daha kötüye gidişin durdurulmakta olduğu belirlenmiştir. Sarı nokta hastalığı da denen Makula dejeneransında da ilerlemenin durmasını ve bazen gerilemesini sağlamaktadır.

    Bağırsak Hastalıkları

    Proktitis ve kolit gibi iltihaplı bağırsak hastalıklarında özellikle erken dönemde rektal Ozon gazı püskürtülmesi şeklinde yapılan bölgesel uygulamanın çok yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Birçok durumda arka arkaya 10 seans ozon uygulanması yeterli olur. 248 hasta üzerinde yapılan proktitis klinik çalışmasında sadece hastaların ’unda birkaç 10 seanslık uygulama gerekmiştir.

    Troid Hastalıkları

    Hashimoto troidit gibi bağışıklık sistemi sapmalarına bağlı durumlarda ozonterapi immün sistemi regüle ederek; diğer sebeplere bağlı troid bezi yetersizliklerinde de , troid bezini aktifleştirerek etkili olur.

    Astım , Kronik Bronşit, Alerjik Hastalıklar

    Semptomların, özellikle dispnenin çabucak düzelmesini , allerjik etkiye bağlı rinit ve bronşial spazmın çabucak çözülmesini sağlar ve yeni atak oluşum sıklığını azaltır.

    Kadın Hastalıkları

    Tedaviye dirençli alt genital enfeksiyonlarda bakteri, mantar, virüs öldürücü etkisi ve hormonal durumu düzenleyici rolüyle etkili olur.

    Cinsel Fonksiyonların Düzenlenmesi

    Ozonterapi alanlarda cinsel fonksiyonlarda artış gözlenmiştir.

    Nörolojik Hastalıklar

    Multiple skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi nörolojik hastalıklar ile Myotoni, Muskuler Distrofi veya Spastik çocuklardaki kas-sinir hastalıklarında başarılı sonuçlar alınabilmektedir.

    Yaşlılıkta Ozon Tedavisi
    Sağlıklı yaşlanmayı ve genç kalmayı sağlamak amacıyla pek çok yöntem denenmektedir (“Anti-aging” “geriye yaşlanma” yeniden canlanma ) Bunların hedefi, uzun yıllar gençliğinizi korumak ve dinç kalmayı sağlamaktır. Serbest radikaller, buldukları dokularla birleşerek onları, fonksiyonlarını yapamaz hale getiriyor. Bu etki 30 yaşında başlıyor, 40’lı yaşlarda artarak ilerliyor ve 50’li yaşlardan itibaren dramatik bir şekilde çoğaltarak fark edilen bir yaşlanmaya ve pek çok hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor.Bunun giderilmesi için yapılması gerekenlerden biri de “ozonterapi”dir.

    Ozon sayesinde oksijenin dokular tarafından daha iyi kullanımını sağlanır, bağışıklık sistemi harekete geçirilir. Bunu takiben vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikallere karşı savaşan diğer hücreleri de aktive olurlar.

    Hücreler tıpkı insanlar gibi solurlar. Bunun için hücre seviyesindeki ortamda oksijen moleküllerinin bulunması şarttır.Yaşlanma nedeniyle uzun süredir yeterince oksijenlenmeyen hücreler ozon tedavisinden sonra artık fonksiyonlarını daha yüksek oranda gerçekleştirebilmektedirler. Fiziki kapasitede azalma, yürüme güçlüğü ve baş dönmesi gibi belirtiler ile kendini gösteren beyindeki dolaşım bozukluklarında olumlu etkileri mevcuttur. Ozon uygulanan kişilerde yaşlanmayı önleyici etkilerin yanı sıra yaşam kalitesinin önemli düzeyde arttığı bilinmektedir.

    Selülit

    Ozon farklı mekanizmalarla sellülitte etkilidir. Ciltte biriken yağ asitleri ile etkileşerek yağ zincirlerinin kırılmasına ve vücuttan atılmasına neden olur. Ayrıca alyuvarların oksijen taşıma kapasitesini arttırarak, kılcal damarlarda kan akımının düzelmesi ile yağ dokusu hücrelerinin metabolizmaları normal hale döner. Yapılan çalışmalarda ozonterapinin, sellülitin geleneksel tedavisinden daha etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    Çağımız hastalıklarından biri kronik yorgunluk sendromudur. Bu hastalıkta kişiler yorgunluk gerektirecek bir iş yapmadığı halde kendini yorgun hissetmektedir. Hatta o gün hiç hareket etmediği halde sanki tonlarca yük taşımış gibi kendini bitkin hissederler ve kesinlikle kıpırdayacak güçleri bile kalmamıştır. Dilimizde “Canlı Cenaze Sendromu” olarak tanımlanan bu hastalık son yıllarda her geçen gün daha çok sayıda insanı pençesine almaktadır.

    Tedavisi oldukça güç olan bu kronik yorgunluk sendromunda ozon önemli düzelmeler sağlayabilmekte ve hücre seviyesinden başlayarak vücutta hastalığın yol açtığı kötü etkileri anlamlı düzeyde silebilmektedir. Stres, yoğun çalışma temposu ile oluşan zihinsel ve bedensel yorgunluk ,ozon (O3) tedavisine çok iyi yanıt verir.Ozonun kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin metabolizma akivasyonu ile genel iyilik hali oluşur ve kişiler kendilerini yenilenmiş hissetmektedirler.Ozon fiziksel dayanıklılığı arttırmaktadır

    Stresle Mücadele

    Günlük yaşam mücadelesi, iş yoğunluğu, mesleki sıkıntılar, endüstriyel olarak hazırlanan gıda ürünleri, çevre kirliliği, nikotin, alkol, kahve, manyetik kirlenmeler, yanlış yaşam biçimi ve hatalı beslenme, hareketsizlik, hastalık ve enfeksiyonların her biri yaşamımızda başlı başına bir stres nedeni oluşturur.

    Ozon tedavisi hastalıkların ve enfeksiyonların tedavisinde etkili olurken, kirlilik ile vücudumuzda biriken toksinlerin atılmasını sağlar. Ayrıca stres hormonu olarak adlandırılan adrenalini vücutta yıkarak stresimizi azaltır.

    Detoks İçin Ozon Terapi (Toksinlerden Arınma)

    Soluduğumuz hava, yediklerimiz ve içtiğimiz su, toksinler ve kirletici maddeler yavaşça vücudumuza girerler ve cildimiz vasıtası ile emilirler. EPA (A.B.D Çevre Koruma Ajansı) verilerine göre, yiyeceklerimizde 3000’den fazla kimyasal bulunmaktadır ve yetişkinler her yıl 2 kg.kadar zirai ilaç artığı tükettikleri gıdalarla birlikte almaktadırlar.

    Ozon uygulama yöntemlerinden biri olan ozonlu sauna ile birikmiş toksin ve kimyasal maddeler deri yolu ile atılır. Aynı zamanda dokuların oksijenlenmesi sağlanmış olur.Ozon sauna derinin üçüncü bir böbrek, ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışmasını sağlar.

    Beyin fonksiyonları Zeka ve Ozon Terapi

    Bir çok sebeple akciğerlerimizden kana geçen oksijen az olabilir yada beyine giden kan akımı yetersiz olabilir, işte bu durumlarda oksijen (ozon) tedavisi çok önemlidir.Kanın direkt oksijenlenmesini arttıran ozon tedavisi en ideal ve doğal yoldur. “serbest radikal” denilen elektronlarını kaybetmiş zararlı maddelerin beyin işlevlerini yavaşlatıcı etkisi en iyi ozon tedavisi ile giderilebilir. Ayrıca sınava hazırlanan öğrencilerde kullanılan ozon konsantrasyonunun belleği arttırdığı, hafızayı güçlendirdiği gözlenmiştir.

    Karaciğer enflamasyonu (Hepatit A, B, C)

    Karaciğerin enflamasyonu, tıbbi ozon için klasik tedaviler arasında sayılır. Hepatit A (HVA = hepatitis virus A) diğerlerine göre problemsiz ve tamamen iyileşebilirken, virüsün diğer şekli, hepatit B (HVB = hepatitis virus B) ve hepatit C (HVC = hepatitis virus C) sıklıkla kronik bir şekilde seyreder.

    Burada klasik tıbbi tedavi metodlarına ilave olarak, ozonlu kan transfüzyonu ya da rektal yolla ozon/oksijen gazının kontrollü bir şekilde verilmesi ile viral yük azalmış başarılı sonuçlar alınmıştır.

    OZON NASIL ETKİLER?

    Ozon, beyaz kan hücrelerinin (savunma hücreleri olup, enfeksiyonlara karşı korurlar) oluşumunu arttırır, fonksiyonlarını düzenler. Bakteri, virüs ve mantarları öldürür.

    Kanın kıvamını azaltır, alyuvarların (kandaki kırmızı oksijen taşıyan hücrelerin) elastikiyetini arttırarak kılcal damarlardan geçişini hızlandırır, akışkanlığını sağlar. Damar duvarlarındaki plakların yumuşamasını ve küçük kan damarlarındaki tıkaçların çözülmesini sağlayarak dolaşımı düzenler.

    Bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonlara direnci arttırır. Bağışıklık sistemini düzenleyici özelliği ile, bağışıklık sisteminin sapmasından kaynaklanan hastalıklarının tedavisinde iyileştiricidir.

    Hızlı büyüyen kanser hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını engeller.

    OZON TEDAVİSİ İLE VÜCUDUMUZDA HANGİ DEĞİŞİKLİKLER OLUŞUR

    Eklem ağrılarını ve kas rahatsızlıklarını iyileştirir. Kaslarda biriken toksini gidererek kasları gevşetir ve yumuşatır, esnekliği arttırır

    Damar duvarlarını yeniler, güçlendirir ; tansiyonun düzenlenmesinde fayda sağlar.

    Pankreası güçlendirerek şeker hastalığına faydalı olur

    Bağışıklık sistemini güçlendirir.

    Enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudun direnci arttırır.

    Beyin fonksiyonlarını ve hafızayı kuvvetlendirir.

    Depresyon ve sıkıntıyı ferahlatıcı etkisi vardır. Stres hormonu olarak bilinen Adrenalini okside ederek genel bir sakinlik sağlar. Depresyon kaynaklı gerginliği gidermeye yardımcı olur

    Deri kan dolaşımını arttırarak cilt yenilenmesini, sıkı ve pürüzsüz görünüm oluşmasını sağlar. Daha temiz, daha yumuşak ve daha gençleşmiş bir cilt sağlar.

    Hücre ve dokulara giden kan dolaşımını artırarak dokuların yenilenme hızı ve dayanıklılığını artırır ve görevlerini daha iyi yapmalarını sağlar .

    Kan ve Lenf sistemini temizler.

    Derinin üçüncü bir böbrek yada ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışması sağlanır.

    Hormon ve enzim üretimini normale döndürür.

  • Kreatinin nedir, ne değildir?

    Bir çok hasta böbrek hastalığı ile tesadüfen yaptırdığı bir kan tahlilinde kreatinin değerinin yüksek çıkması sonucu tanışır ve morali bozulur. Kreatinin yüksekliği sık olan bir problemdir (ülkemizde 6-7 erişkinin birinde böbrek problemi, yaklaşık 20 yetişkinin birinde de kreatinin yüksekliği vardır) ve hastaların çoğu farkında bile değildir. Bu nedenle farkına vardığınız için sevinmeniz bile mümkündür çünkü artık böbreklerinize daha fazla dikkat ederek onları koruyabilirsiniz. Bu sayfada kreatinin hakkında hastaların ve hasta yakınlarının en çok sorduğu, en çok merak ettiklerini bulacaksınız.

    Kreatinin nedir?

    Kreatinin kas hücrelerinde oluşan, böbrek aracılığı ile vücuttan atılan, böbreğin görevini iyi yapıp yapmadığını gösteren ve ölçümü kolay bir maddedir.

    Üre nedir?

    Yaşam için vücudumuzda çok sayıda biyokimyasal olay olur. Örneğin proteinler birçok olaya katılır ve sonunda parçalanır. Parçalanan proteinler üre haline gelir ve vücuttan atılır.

    Böbrek yetmezliğinde üre ve kreatinin neden yükselir?

    Üre ve kreatinin böbrekten süzülerek atılır. Böbrek yetmezliğinde böbreğin süzme görevi azaldığı için üre ve kreatinin birikmeye başlar. Kanda üre veya kreatinin ölçülerek böbrek yetmezliği olup olmadığı ve varsa böbrek yetmezliğinin derecesi saptanır.

    Kanda üre ve kreatinin yükselmesinin hepsi böbrek yetmezliğine mi bağlıdır?

    Özellikle hafif yükselmelerde başka nedenlerle (örneğin protein veya kaslarla ilgili sorunlar) de yükselebilir ama bu nedenlerden burada bahsedilemeyecektir. Üre ve kreatinin yüksekliğinin böbreğe mi böbrek dışı bir nedene mi bağlı olduğunu size ancak bir böbrek hastalıkları (nefroloji) uzmanı söyleyebilir.

    Kaslarda ne tür sorun olabilir?

    Ağır spor yapanlarda kas kitlesi artmış olduğu için kanda kreatinin yükselebilir. Öte yandan, kas kitlesi çok azalmış kişilerde kanda kreatinin normal sınırlarda olmasına rağmen böbrek hastalığı olabilir.

    Üre mi önemli kreatinin mi?

    İkisi de önemlidir. Böbrek yetmezliği deyince daha çok üre anlaşılması alışkanlık olmuştur. Eski zamanlarda kanda üre düzeyine bakmak kreatinin düzeyine bakmaktan daha kolay olduğu için üre bakılırdı. Otomatik makinelerle artık kreatinin bakabilmek çok kolaylaşmıştır. Üre, kreatinine göre böbrek dışı çok sayıda faktörden etkilenir, bu nedenle daha az hassastır, yanılgılara açıktır yani üre yüksek olduğu halde böbrek normal olma olasılığı daha yüksektir. Yani böbrek yetmezliği için kreatinin daha önemlidir ama kreatinin yüksek olmasına rağmen böbrek de normal olabilir.

    İki böbrek de mi hasta?

    Kreatinin yüksekliğinin nedeni böbrek hastalığı ise 2 böbreğin de hasta olması gerekir. Bir böbreklerini yakınlarına bağışlamış kişilerde tek böbrek vardır ve bu böbrek sağlam olduğu sürece kreatinin yükselmez.

    Su içmekle kreatinin düşer mi?

    Bir miktar düşebilir ama kalıcı böbrek hasarı varsa normale gelmez. Önemli olan kreatininin düşmesi değil yükselmemesi veya yavaş yükselmesidir.

    Et yemesem kreatinin düşer mı?

    Düşebilir ama bunun nedeni çoğu kez böbreklerin daha iyi çalışması değil beslenme bozukluğuna bağlı kasların zayıflamasıdır. Kaslar zayıflarsa kreatinin üretimi azalacağı için kanda kreatinin düşebilir. Üstelik et gibi proteinler daha az yendiği için sebze, meyveye ağırlık verilmesi bir de potasyum sorununa neden olabilir. En iyisi doktoru dinlemek.

    Kreatinin yükselmesini nasıl önleyebilirim?

    Genel olarak gereksiz ilaç kullanımını önlemek, ilaç gerekirse bilinçli kullanmak, yeterli sıvı almak, etkin kan basıncı kontrolü (şikayet yoksa bile arada ölçerek) ve nefrolog takibini aksatmamak gerekir. ‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm size yararlı olabilir.

    Tansiyon takibi neden önemlidir?

    Tansiyonun yüksek seyretmesi böbrek yetmezliğinin hızlı ilerlemesine ve kreatinin değerinin yükselmesine neden olur. Sizlere ‘İyi ki Tansiyonum Çıktı’ isimli kitabımı (Doğan Kitap, 2016) öneririm.

    Kreatinin yükselmesi böbrekten başka bir hastalığın belirtisi olabilir mi?

    Evet. Hekimlik hayatım boyunca kreatinin değeri yüksek olduğu için gelen hastalarımda çok değişik hastalıkların tanısını koydum. Bazı kan hastalıkları ve hormonal bozukluklarda ilk bulgu kreatinin yükselmesi olabilir, bu nedenle ilk değerlendirme çok önemlidir.

    Böbreklerimden hiçbir şikayetim yok, doktorum böbreğimin hasta olduğunu söyledi, böyle bir şey mümkün olabilir mi? Erken böbrek yetmezliği nasıl anlaşılır?

    Böbrek yetmezliğinin erken döneminde hastada hiçbir belirti ve bulgu olmayabilir. Bu dönemde böbrek hastalığı sadece kanda üre veya kreatinin ölçümü yapılarak anlaşılabilir. ‘Böbrek hastalığı sinsidir’denmesinin nedeni de budur. Üre ve kreatininin yükselmesi hissedilmez. Hafif yükseklikler gerek hasta gerekse de hekim tarafından önemsenmeyebilir, ihmal edilebilir.

    Kanda üre ve kreatininin normal düzeyleri nedir?

    Normal değerler üre için 20-50 mg/dl ve kreatinin için 0.8-1.2 mg/dl’dir. Bu değerler laboratuvarlara göre küçük farklılıklar gösterebilir.

    BUN diye bir şey duydum, bu nedir?

    Normal değerleri farklı olmakla birlikte pratik olarak üre, BUN’ın 2 katıdır. Üre diye konuşmak alışkanlık olmuştur. Bazı laboratuvarlar üre bazıları ise BUN şeklinde raporlar. BUN, kan üre azotunun kısaltılmış şeklidir.

    Normal BUN değeri nedir?

    10-20 mg/dl.

    Yükselmiş üre, BUN veya kreatinin düzeyi ile böbrek yetmezliğinin derecesi arasında bir ilişki var mıdır?

    Evet. Böbrek yetmezliğinin derecesini anlamak için kan kreatinin düzeyini temel alan formüller kullanılarak böbreğin süzme görevi ölçülür. Böbreğin süzme görevini göstermek için kullanılan tıbbi terim kreatinin klirensidir. Pratikte kullanılan birimi ml/dakikadır.

    Kreatinin klirensi neden önemlidir?

    Kan kreatinin düzeyi böbrek yetmezliğinin derecesini üre veya BUN’dan daha iyi yansıtır. Yaş, cinsiyet, ırk ve kas kitlesi gibi faktörler kan kreatinin düzeyini etkilediği için bu faktörlerin etkisini azaltmak amacı ile kreatinin klirensi kavramı geliştirilmiştir.

    Böbrek yetmezliği/hastalığı kreatinin klirensine göre evrelendirilir ve tedavi planı buna göre yapılır.

    Kreatinin klirensimi nasıl öğrenebilirim?

    Kreatinin klirensini hesaplamak için ideali 1 gün (24 saat) süre ile idrar toplamak ve gerekli ölçümleri yapmaktır ancak bu pratik olmadığı için bazı formüller ve tablolar geliştirilmiştir. Günümüzde birçok hastane kan kreatinin düzeyini raporlarken altına küçük bir uyarı ile kreatinin klirensini (GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde) de raporlamaktadır.

    Bu formüllerle bulunan değer ne kadar doğrudur?

    Bu formüllerle bulunan değerlerin gerçek değerlerle arasında küçük farklar vardır ama nefroloji pratiğinde bu farkın önemi çok azdır. Bu formüller böbreğin süzme fonksiyonunun hızla değiştiği geçici böbrek yetmezliğinde kullanılamazlar.

    24 saat idrar toplamak şart mıdır?

    Eskiden çok yaygın kullanılırdı ancak bu formüller sayesinde hastaların çoğunda artık 24 saat idrar toplamak gerekmez. Ağır spor yapanlarda kreatinin yüksekliğinin böbrek hastalığı mı kas kitlesinin artması mı sonucu olduğu 24 saat idrar toplayarak anlaşılır.

    Tahlil kağıdımda kreatinin klirensi, GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde bir bilgi yok, nasıl öğrenebilirim?

    MDRD formülüne göre hazırlanmış aşağıda belirtilen 2 tablo aracılığı ile hastalar kendi kreatinin klirensini yaklaşık olarak hesaplayabilir.

    Erkek hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 101 63 46 35 28 20 13 9
    25 97 61 43 34 27 20 12 9
    30 93 58 42 32 26 19 12 8
    35 90 57 41 31 25 18 11 8
    40 88 55 40 31 25 18 11 8
    50 84 53 38 29 24 17 11 8
    60 81 51 36 28 23 16 10 7
    70 79 49 35 27 22 16 10 7
    80 76 48 34 27 22 15 10 7

    Örnek: 20 yaşında kreatinin düzeyi 1 mg/dl olan erkek bir hastada kreatinin klirensi 101 ml/dakikadır.

    Kadın hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 75 47 34 26 21 15 10 7
    25 72 45 32 25 20 14 9 7
    30 69 43 31 24 19 14 9 6
    35 67 42 30 23 19 14 8 6
    40 65 41 29 23 18 13 8 6
    50 62 39 28 22 18 13 8 6
    60 60 38 27 21 17 12 8 5
    70 58 36 26 20 16 12 7 5
    80 57 36 25 20 16 11 7 5

    Ayşe Hanım 40 yaşında. 72 kg ağırlığında. Kan kreatinin düzeyi 2.5 mg/dl. Kreatinin klirensi kaç?

    Tabloya göre 23 ml/dakika.

    Öğrenmem için bu tablolar dışında bir yöntem var mı?

    Bazı web sayfaları veya cep telefonu uygulamaları ile de öğrenebilirsiniz.

    Kreatinin klirensini hesaplamam, öğrenmem ne işe yarar?

    Böbrek yetmezliği olan bir hastada tedavi planlanırken kreatinin klirensi temel alınır. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde Ulusal Böbrek Vakfı kreatinin klirensini temel alarak kalıcı böbrek hastalıklarını sınıflandırmış ve hastalar için bir tedavi planı hazırlamıştır. Burada bu evrelendirme sistemi sunulacak ve hastalar uygulamaları gereken tedavi hakkında aydınlatılacaktır. 2012 yılında yeni bir evreleme sistemi daha geliştirilmiştir, bu sistemde idrarda kaybedilen protein miktarının da önemi vardır ancak hastalar için daha pratik ve anlaşılabilir olması nedeni ile burada eski evrelendirme sistemi kullanılmıştır.

    Kalıcı böbrek hastalığı evrelendirmesi

    Evre Tanımlama Kreatinin klirensi

    (KrK) (ml/dak)

    – Artmış risk ≥60

    (risk faktörleri +)

    1 Böbrek hasarı var ama KrK normal veya artmış ≥90

    2 Böbrek hasarı var, KrK hafif azalmış 60-89

    3 Orta derecede azalmış KrK 30-59

    4 Şiddetli derecede azalmış KrK 15-29

    5 Son dönem böbrek yetmezliği < 15

    Bu bilgiler ışığında kreatinin klirensinizi ve hastalığınızın evresini hesaplayabilirsiniz. Özetle söylemek gerekirse kreatinin yüksek olması diyaliz demek değildir, hem diyaliz hastası olmamak/eğer gerekecekse başlangıcını geciktirmek hem de önlenebilir sorunlara hazırlıksız yakalanmamak için takipleri aksatmamak gerek. Böbreklerinize iyi baktığınız sürece onlar da size iyi bakacaktır.

    Önerilen kaynaklar:

    1.‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm (www.tekinakpolat.com)

    2.’İyi ki Tansiyonum Çıktı’, Doğan Kitap 2016.

    3.Ürem Kreatininim Yüksek Diyalizi Nasıl Önlerim, 2016. İndirmek için (www.tekinakpolat.com).

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama hakkında

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri, cinsel temas yoluyla ve anneden bebeğe doğum sırasında bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma nadirdir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri

    HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,

    HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,

    İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,

    Damardan ilaç kullanımı,

    Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve dövme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,

    Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,

    Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,

    Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,

    HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,

    Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,

    Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,

    Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.

    Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),

    İmmun yetmezliği bulunan hastalar,

    Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,

    Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,

    Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan Hepatit B aşılarından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Anemi (kansızlık) nedir? Belirtileri nelerdir ?

    Anemi sık görülen bir kan hastalığı olup, kandaki alyuvarların düzeyinde oluşan bir azalmadır. Halk dilinde kansızlık olarak tabir edilmektedir. Anemi birçok farklı sebep nedeniyle ortaya çıkabilir, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Bazı anemiler hafiftir veya kişi fark etmeyebilir, ancak aneminin bazı formları çok şiddetli seyredebilir.

    Kansızlık Belirtileri: Anemi; halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi, nefes darlığı, çarpıntı, iştahsızlık, bulantı, sık hastalanma, daha fazla üşüme, dikkati toplamada güçlük, yüzde, gözde ve avuç içlerinde solgunluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Ayak bileklerinde şişkinlik, ishal, kusma, burun kanaması gibi belirtiler de görülebilir.

    KANSIZLIĞIN (ANEMİ) NEDENLERİ

    Yetersiz demir alınması; normal beslenme sırasında gıdalar yoluyla alınan demirin yetersizliğinde görülür.

    Sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda, beslenme alışkanlıkları yanlış olan insanlarda daha sık görülmektedir.

    Bebeklerde; ek besinlere geç başlama, anne sütü yerine inek sütüyle beslenme kansızlığa neden olabilir. Özellikle 6-24. aylar arasında sıktır.

    Erişkinlerde ise vejetaryenlik, yanlış uygulanan zayıflama rejimleri ve yeme bozuklukları da kansızlığa neden olabilir. Ayrıca adet kanamsının fazlalığı da kansızlığa yol açabilir.

    Doğumla ilgili nedenler; sık doğumlar, çoğul gebelikler, annenin 2 yıldan sık aralıklarla veya 4’ten fazla sayıda doğum yapması gibi durumlar kansızlığa neden olabilir.

    Demir gereksinimin arttığı durumlar; ülser kanamaları, kadınlarda adet kanamaları gibi kan kayıpları, parazit enfeksiyonları, özellikle bebeklerin ilk yaşı ve ergenlik dönemi gibi hızlı büyüme dönemlerinde vücudun demire olan ihtiyacı artar ve artan bu ihtiyacın tek başına besinlerden karşılanamadığı durumlarda kansızlık görülebilir.

    Demir emiliminin bozulduğu durumlar; uzun süren ishaller, kronik enfeksiyonlar, sindirim sisteminde bozukluklar vücuda alınan demirin emilimini bozarak kansızlığa neden olabilir.

    Kurşun zehirlenmesi; özellikle yoğun araç trafiğinin yaşandığı kent merkezleri başta olmak üzere akaryakıttaki kurşunun havaya karışması ile oluşan kurşun zehirlenmeleri de kansızlığa neden olabilmektedir.

    Kansızlık Tedavisi: Tedavide öncelikle anemiye neden olan unsurlar giderilmeye çalışılır. Basur, aşırı adet kanaması gibi nedenler varsa tedavi edilir. Eğer kansızlığın nedeni yetersiz beslenme sonucu demir eksikliği ise demir ve C vitamini açısından zengin besinler tüketilerek demir eksikliği giderilmeye çalışılır. İleri kansızlık durumunda ilaç tedavisi uygulanır. Hasta çok kan kaybetmişse kan nakli de gerekebilir.

    Kan yapıcı gıdalar olarak üzüm, dut ve keçiboynuzu pekmezi, arı poleni, bal oldukça yararlıdır. Ayrıca, kansızlığa karşı alınabilecek önlemlerden biri de, vücudun demir emilimini azaltan çay, kahve, sigara, alkol ve koladan uzak durmaktır.

    Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde kansızlık sık görülebildiği için özellikle gebelerin ve çocukların yeterli ve dengeli beslenmesine ve gerekiyorsa demir takviyesi yapılmasına dikkat edilmelidir. Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde görülen kansızlık gelişim bozukluklarına da neden olabileceği için çok dikkat edilmelidir.

    Kansızlık (anemi) tedavisinde beslenme önerileri:

    Kırmızı et, kuru baklagiller, kuru meyve (kuru üzüm, kuru incir gibi), yeşil yapraklı sebzeler, pekmez çok yiyin.

    Vitamin – C (günde 100 miligram) alın. C-vitamini demirin bağırsaklardan demir emilmesini arttırır.

    Demir bakımından zengin besinler alın (baklagiller, mercimek, darı, nohut, koyu yeşil renkli sebzeler, pekmez, demirle zenginleştirilmiş tahıl ürünleri, kuru kayısı, kuru şeftali, balkabağı, ay çekirdeği, fıstık, ceviz, badem, soya fasulyesi gibi).

    Demir hapı alanların yoğurt alması faydalıdır. Yoğurtta bulunan laktik asit demirin vücutta depolanmasını kolaylaştırır.

    Demir emilimini azaltan besinlerden uzak durun: kafeinli içecekler, süt ve kepek (kepekli ekmek gibi).

    Eğer demir eksikliği aneminiz yoksa demir almanıza gerek yoktur.

  • Konumuz: hepatit c !

    Karaciğer kendini sürekli olarak yenileyen bir organ olduğu için zarar görmüş olsa bile eskisağlığına kavuşabiliyor. Vücudumuzu zehirlerden arındırma görevini üstlenen bu önemli organ en çok aşırı miktarda alınan alkol ve bilinçsiz ve aşırı kullanılan ilaçlar ve enfeksiyonlardan etkileniyor. Hepatit virusları vücuda girdiği ilk ayın sonunda harekete geçiyor ve kişiyi yorgun, halsız ve zayıf düşürüyor.

    ŞİŞKİNLİK SORUN BELİRTİSİ

    Karaciğerle ilgili sorunlar karnın üst kısmında şişkinlik ve aşırı tokluk hissi şeklinde kendini gösteriyor. Uzun süreli sıkça nükseden halsizlik de önemli belirtiler arasında yer alıyor. Bu belirtilerin görülmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurarak gerekli görülen tarama
    testlerinden geçirilmesi gerekiyor.

    TEK SEBEBİ ALKOL MÜ?

    Kronik bir karaciğer rahatsızlığında alkolün payı yüzde 30-40 olarak gösterilse de hastalığın tek sebebi alkol olmayabiliyor. Kimyasal maddeler, ilaç veya virüse bağlı enfeksiyonlar da karaciğer rahatsızlıklarına sebep olabiliyor. Hepatit C, toplumda giderek yaygınlaşan bir hastalık. Virüsü her türlü vücut sıvısından bulaşabiliyor. Özellikle korunmadan yaşanan cinsellik Hepatit C riskini artırıyor.

    MANİKÜR, PEDİKÜR YAPTIRIRKEN DİKKAT!

    Hepatit C’nin en riskli yayılma yollarından biri de kuaför salonları. Kuaför salonlarında yeterince dezenfekte edilmeden kullanılan manikür ve pedikür aletleri ve yine yeterli hijyeni sağlamayan dişçi ekipmanları ya da dövme iğneleri virüs yayabiliyor.

    HALSİZLİK EN ÖNEMLİ SİNYAL

    Hepatit C halsizlik ve soğuk algınlığında yaşanan ağrılara benziyor. Virüs vücuda girdikten 30 ila 180 gün sonra belirtilerini vermeye başlıyor. Virüse 6 aya kadar direnç gösteren metabolizma ise bağışıklık kazanıyor. Ancak virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 5-10’unda hastalık kronikleşebiliyor.

    SARILIKLA AYNI ŞEY Mİ ?

    Gözlerde veya vücutta meydana gelen sarılaşma, karaciğerle ilgili bir rahatsızlıktan dolayı kanda artan bilirubin denen madde miktarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ancak bu hastalık sarılık, Hepatit C değil.Sarılık hepatıtler dışında pek çok karaciğer, safra kesesi ya da pankreas hastalığında görülebiliyor.

    NE YEMELİ ?

    Tüm Hepatit türlerinde olduğu gibi Hepatit C’den tedavisin de de doğru beslenme önemli rol oynuyor. Uzmanlar sağlıklı ve dirençli bir karaciğer için öncelikle tüketilen yağlar konusunda bilinçli olmamız gerektiğini söylüyor.

    Karaciğere yük olan hayvansal yağlar yerine bitkisel yağların tüketimi tavsiye ediliyor. Yine yeterince bakliyat tüketimi ve şeker tüketiminin en az seviyede gerçekleştirilmesi gerekiyor.Ayrıca fazla işlenmiş, katkı maddesı yoğunluğu yüksek gıdalardan uzak durulmalı ve gıdaların temızliğine tarım ilaçlarına bağlı olarak barındırdığı toksinler açısından dikkat edilmelidir.

    SORULAR

    1- Hepatit C vücut sıvısı (ter, cinsel ilişki) ve kan yoluyla bulaşıyor başka manikür, pedikür, dövmeci iğnesi dışında aklımıza gelecek bulaşma şekli var mı?

    Hepatit C nin bulaşması için virus içeren vüçut sıvılarının diğer kişinin vücut sıvıları ile kontağı gerekmektedir. Anneden doğumda ve sonrasında risk oranları farklı olmakla beraber bebeğe bulaş söz konusu olabilmektedir. Kronik hastalığı olup kan ürünü kullananlarda,
    madde bağımlılarında, diyalize giren böbrek yetmezlikli hastalarda , aynı evi paylaşıp diş fırçası jilet bıçağı gibi ortak kullanılan eşyalarda bulaş riski vardır.

    2- Belirtiler arasında Hailsizlik ve kaslarda zayıflık hissi, Baş ağrısı, Karın ağrısı (ki bu ağrısı karaciğer bölgesinin hemen üzerindeki bölge), Bulantı, Koyu renkte idrar (kola rengi), Kilo kaybı, Yağlı yiyeceklerden tiksinme ,Nadiren sarılık ve Eklem ağrıları var. Bu bilgi doğru mu?

    Evet tarif edilen şikayetler olabilmektedir.Ancak hepsi bir arada çoğunlukla görülmemektedir. Vakaların %70-80 ni asemptomatik dediğimiz fark edilmeden geçirilmektedir. Bu vakalar farklı sebeplerle tetkik edilirken rastlantısal olarak bulunmaktadır. Bu sebeple belirli aralıklarda taramaların yapılması oldukça önemlidir.

    3-Bunlardan Anjelina Jolie’de de görülen aşırı zayıflık nasıl seyrediyor 1. Aydan sonra hızla kilo mu kaybediyor kişi mesela ?

    Hepatit C de akut dönemde sarılıklı geçirilen formda beslenme bozukluğu nedeni ile kilo kaybı olabilir. Ancak daha sıklıkla görülen karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri durumundaki terminal dönem hastalardaki kilo kaybıdır.

    Hastalığın sessiz taşıyıcılığı dediğimiz ve vakaların en büyük gurubunu oluşturan hasta kesiminde kilo ile ilişkili değişiklik olmaz.

    Bu nedenle kılo kaybının hastanın durumunu net olarak bilmeden hastalığa bağlamak uygun değildir.

    4- 6 aydan sonra kronikleşiyor hastalık siroz bu aşamada mı görülüyor yani hepatitin direnci tam bitirdiği dönemde o aşama en geç aşama galiba, nakil gereken. Atatürk de sirozdan öldü, nakil yapılsa ölmez miydi o halde ? o aşama da geçilmişti herhalde ?

    Hepatit C geçiren vakaların %70-80 kadarı 6 aydan sonra kronikleşmektedir. Ancak her kronikleşen vaka siroz ya da karaciğer kanseri olmamaktadır.

    Kronikleşen vakaların %15-30 unda kronik karaciğer yetersizliği yani siroz gelişir ve sonrasında da bu zeminde karaciğer kanseri oluşur. Kraciğer sirozu gelişmeyen ancak kanında virusun bulunduğu sessiz taşıyıcı dediğimiz vaka hastalığı bulaştırır ancak bu sebeple hayatını kaybetmez. Karaciğer nakli, karaciğer sirozu yada kanseri durumunda yapılan bir tedavi şekli ve hayat kurtarıcıdır.

    5- Hepatit C karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler , tükürük bezleri, göz ve romatizmal sorunlara yol açabiliyor mu ?

    Evet, hastalık özellikle karaciğeri hedef görerek zarar veriyor .Ancak böbrek , kemik iliği, salgı bezleri gibi ek sistemleri etkileyip fonksıyon kaybına neden olabiliyor. Bazı damar yapısını tutan romatizmal hastalıklarla birlikteliği biliniyor.

    6- Aynı evde yaşayanlarda ortak kullanılan çatal kaşık da riskli mi ?

    Hepatit C nin ağız yoluyla bulaşı yoktur. Cünkü virus mide asidine dayanıksızdır. Ancak ağız içinde dudaklarda yara , çatlak olması halinde teorikte bulaşdan söz edilebilir.

    Virüs kimyasallara ve ısıya hassastır bu sebeple 60 derece üzerinde yıkama ve kaynatma ile elimine edilebilir. Ançak pek çok sağlık sebebi nedeni ile yıkanmamış ortak çatal kaşık kullanımını önermemekteyiz.

    7- Organ nakli ülkemizde başarı olarak ne oranda, hepatit c nedeniyle organ nakli yaptıran vaka oranı nedir? Organ nakline gelene kadar tedavi aşamasında olanlarda tedavi yöntemleri ve süresi hakkında bilgi verir misiniz ?

    2011 yılında ülkemizdeki karaciğer nakil sayısı 900 olup bu nakillerin %90 sebebi viral hepatitlere bağlı komplikasyonlardır. Nakilde başarı oranı vericinin canlı ya da kadavra olmasına bağlı olarak ve merkezlere göre değişkendir ancak %70-90 gibi yüksek oranlardadır.

    Hepatit C nin akut ve kronık döneminde tedavi vakaya göre hastalığın tespit edilen düzeyine ve tipine göre değişir. Ortalama tedavi süresi 1-1,5 yıl kadardır. Tedavide interferon denilen bağışıklık üzerine etkili ilaçlar ve anti viral ilaç gurubu kullanılmakatadır. Tedaviye cevap oldukça değişkendir. Hastalığın tekrarlama oranları yüksektir.

    8- Hastalık çocuklarda daha sinsi ilerliyor galiba okullarda çocukları nasıl koruyabilriz buhastalıktan? Önleyici aşısı yok mu peki ?

    Hastalığa yakalanan çocuklarda kronikleşme oranı ve yakınmasız seyretme oranı %90 gibi oldukça yüksektir.

    Bu sebeplerle hijyen kurallarına uyulması çocuklarda aile ve okul tarafından takip edilmelidir. Kan kardeşi olma gibi çocuklar arsında sık olan uygulamalar açısından aileler çocuklarını bilgilendirmelidir. Virusün yapısı ve alt grupları nedeni ile halen aşı çalışmaları başarısızdır. Tek korunma yöntemi hastalığı bilmek ve sakınmaktır.

  • Oruç ve kronik hastalıklar

    Oruç sağlık problemi olmayan insanlarda metabolizma ve kan biyokimyasında bazı değişikliklere sebep olmakla birlikte hastalık oluşumuna sebep olmaz.

    Her insanın kan biyokimyası yaşı, cinsiyeti ve odönemdeki çevre şartları ile uyumlu olarak açlık halinde değişiklik gösterir. En çok etkilenen parametreler kan şekeri böbrek fonksiyonları ve kan mineral düzeyleridir. Bu değişimler orucun ilk yedi ongünlük döneminde yoğun olup hastada

    baş dönmesi ,baş ağrısı, çarpıntı, susama hissi olarak kendini gösterir. Daha sonra bu değişimlere vücut uyumsağlar. Tip 1 ve tip 2 şeker hastaları, hipoglisemi hastaları, gizli şeker hastalığı olan hastalar uzun süreli açlık durumundan oldukça olumsuz etkilenirler.

    Kan şekeri düşüklüğü, baygınlık gibi sağlık problemler yaşama ihtimalleri yüksektir. Özellikle yaz dönemindeki uzun açlık dönemleri ve ilaç kullanımındaki düzensizlıkler bu duruma sebep olabilirler.

    Böbrekler sıvı ve mineral dengesizliğinden etkilenip böbrek hastalığı zemini olan hastalarda problem yaratabilir. Sağlıklı çalışan fonksiyon kaybı olmayan böbrekler sıvı alımının azalmasına uyum sağlar ve 24 saat içinde alınan sıvı ile vücuttaki taxınlerı rah atlıkla atabilir.

    Ancak fonksiyon kaybı olan böbrekler aynı miktar toxini atabilmek için daha fazla sıvıya ihtiyaç duyar.

    Bu durum gerçekleşmeyince hasta diyalize girecek duruma gelebilir.Böbrekten kum dökme, prostat hastalığı, küçük böbrek taşları sıklıkla oruçtan olumsuz etkilenmezler.

    Kalp yetmezliği, hipertansiyon, kroner kalp hastalığı benzeri hastalıklar sıklıkla bir arada olan ve hastaya göre şiddeti değişken olabilen hastalıklardır. Yoğun ilaç kullanmayan hafif düzeyde fonksiyon bozuklukları olan hastalar oruçtan olumsuz etkilenmeyebilir.

    Genel olarak yukardaki kronik hastalıklarda hastaların takibinde oldukları hekimler tarafından detaylı değerlendirilmesi, hastalığın mevcut oruç şartlarından nasıl etkileneceğinin ortaya koyulması gerekir.

    Oruç tutmasına izin verilen hastalarda kullanılan ilaç doz ve zamanlarının ayarlanması aynı zamanda hastaların diyetlerinin planlanması gerekmektedir.

    Hastaların birşey olmaz düşüncesi ile hekimleri ile iletişim kurmadan oruç tutması ciddi sağlık problemleri yaşamalarına neden olabilir. Unutulmamalıdır ki her hastanın hastalığı kendine hastır ve farklı önerilerle tıbben uygunsa oruç tutabilirler.

    Mide barsak hastalıklarının açlıktan etkilenme durumları değişkendir. Reflü hastalığı, hafif gastrit vakaları, irritabl barsak sendromu hastaları orucu tolere edebilirken, mide -ince barsak ülserleri, iltahabi barsak hastalıkları sağlık problemi yasayabilir.

    Kanser hastaları özellikle radyoterapi, kemoterapi gibi tedavi süreçlerinde oruç tutmamalıdır. Gebelik ve emzirme döneminde, ciddi nöropsikiatrik hastalarda oruç tutulması önerilmemektedir.

    KAN BAĞIŞI

    Kan tek kaynağı sağlıklı bağışcılar olan sadece acil durumlar için değil sürekli bir ihtiyaçtır. Kan bağışı hem toplumsal hem kişisel açıdan çok önemlidir.Her yıl binlerce insan bir kaza ya da hastalık sonunda kan bulamadığı için hayatını kaybediyor. Araştırmalar ülkemizde kan bağışı oranlarının %1 kadar olduğunu gösteriyor. Oysa ülkemizde her yıl iki milyona yakın kan ihtiyacı vardır.

    Bu ihtiyaç çoğunlukla hastaların yakınlarından sağlanabilmektedir. Kan bağışı kan bekleyen hastaların hayatını kurtarmanın yanında bağış yapan kişinin sağlığını da olumlu etkilemektedir. 18-65 yaş arası elli kilo üzerindeki herkes kan bağışlayabilir.

    Kan bağışı ciddi bir acısı olmadan 30-35 dakika süren bir işlemdir.Kan bağışı ile mevcut vücut kanının 1/13 u bağışlanmış olur ve bu miktar genç kan hücreleri ile 90-120 günde yerine konur.

    Bir insan yılda 3 kez kan bağışı yapabilir. Ancak düzenli bağışcı sayısı oldukça azdır. Kan bağışı öncesi bağışcı için bulaşıcı hastalık açısından testler yapılmakta bu testler bağışcının sağlığına hizmet etmekte ve bu hastalıklar için erken tanı imkan sağlamaktadır. Unutmayalın 35 dakika zaman ayırarak hayat kurtarabiliriz ve bunun yaşatacağı ruhsal tatminin yerini hiç birşey tutamaz. Toplum olarak kan bağışı konusunda duyarlı davranmalıyız.