Etiket: Kan

  • Aldığımız gıdalar cildimizi nasıl etkiler ?

    Aldığımız gıdalar cildimizi nasıl etkiler ?

    Cildimiz vücudumuzun aynasıdır. Cildimizin nasıl göründüğü sağlığımız hakkında ipucu verebilmektedir.
    Cildimizin rengi soluksa veya sarımsı-gri renkteyse; kansızlık problemi olabilir, sigara içimine bağlı olabilir, beslenme ve metabolizma problemi olabilir, böbrek veya karaciğer hastalığı olabilir.

    Cildimiz fazla kırmızıysa; fazla heyecanlı bir kişiliğimiz olabilir ancak, midede gastrit veya reflü problemi olabilir, kan hücrelerinin sayısında veya fonksiyonunda bozukluk olabilir.

    Bazı cilt hastalıkları da gıdalarla ilişkilidir; rozasea hastalığında (kırmızı yüz sendromu) baharatlı gıdalarla, fazla tüketilen çay, kahve ve alkol ile doğrudan bir ilişkili söz konusudur. Kızarıklık ve kılcal damarlar, güneş hasarı ile ilgili de olabileceği gibi, yenilen bu tip gıdalarla tetiklenen rozasea hastalığı ve lupus hastalığı ile de ilgili olabilir. Bazı gıdalar için mide asidini arttırdığı için veya zaten var olan mide hassasiyetini gastrite, reflü sorunun kronikleşmesine neden olabileceği için yenmemesi tavsiye edilir.

    Tiroid hastalıklarında ise ya ciltte kuruma ve pullanma, saçlarda erken beyazlama veya dökülme-olabilmekte ya da tam tersi ve ciltte yağlanma, akneye yatkınlık, terleme bozuklukları, bazen de tüylenme olabilmektedir. Benzer şekilde kilo problemi olanlarda ve diabet hastalarında da akne veya tüylenme problemi hatta adetlerde düzensizlik ve saçlarda erkek tipi dökülmeler bile olabilmektedir.

    Yediğimiz gıdalar cildimize birebir etkilidir. Hatta bazı gıdaların cildimizde kokuya bile yol açtığını (soğan-sarımsak) cildin ter salgısıyla bu maddeyi elimine ettiğini biliriz.

    Cildi kuru olan insanların su içmelerinin normal düzeyde olabildiği buna rağmen kuruluktan şikayet edebildiği sık rastlanan bir durumdur. Bu durumda içilen suyun cildin hücrelerince tutulamaması sorunu olabilir, altta bir tiroid hastalığı veya hormonal (premenapoz-menapoz) bir durum olabilir. Bazen içilen suyun çok atılması da bir problemdir. Bir görüş de yenilen asitli gıdaların cildi hassaslaştırabileceğidir.

    Kliniğimizde zayıflama bölümü olması ve bu konu ile özel olarak ilgilenen bir hekim olarak sürekli yeni makaleleri ve güncel olan kitapları takip ediyorum. Okuduğum bir kitap mikrobiyoloji ve beslenme uzmanına aitti. Kitapta ilgimi çeken yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların pH değerlerinin kilo ile birebir ilişkisini çarpıcı analizlerle göz önüne sermesiydi.

    Aslında her gün tükettiğimiz suyun bile alkalik olması yılda 2.5 kilo kaybetmemize sebep olmaktadır, deniyordu. Özellikle asitli gıdaların mide asidini olumsuz yönde etkilemesi ve vücudu yorması dışında bu asitli gıdaların daha fazla yağ tutulmasına sebep olması söz konusu.

    Kanımızın asit-baz dengesinde bazik tarafta olması yenilen gıdaların kana karışmadan önce bazik hale (alkali) getirilmesini gerekli kılmaktadır. Alkalizasyon adı verilen bu işlemin de karaciğerde yapılması bu asidik gıdaların fazla tüketilmesi sonucunda karaciğerin yorulmasına neden olmaktadır. Karaciğer yorgunluğu kavramı hücresel düzeyde yağlanmayla sonuçlanabilmektedir. Asitli ve fazla yağlı beslenmenin organların genelinde yağlanmaya neden olması aslında bir koruma mekanizması.

    Alkali besinlerle beslenmenin ve alkali su tüketmenin metabolizmayı hızlandırarak kilo verme üzerine etkilerini inceleyen bilim adamının mikroskobik düzeyde çarpıcı kan analizleri var.

    Bildiğimiz bir konu hakkında daha fazla ve ayrıntılı sunumlar okumak benim de bazı önerilerimi daha fazla vurgulamama sebep oldu ve bunların uygulanması için ikna edici bilimsel verilere daha fazla sahip olabilmek de hoş oldu.

    Bu durumda içtiğimiz suyun pH düzeyinin 7 ve üstünde olmasına özen gösterelim. Asitli içeceklerden (kahve, çay, alkol, her tür gazlı içecekler ve meyve sularını) asgari ölçüde tüketmek ve bunları tükettiğimiz zaman daha fazla alkali su tüketmekle önlem almak, ilk önerim olacaktır. Detoks içeceklerinin özellikle alkali olmasına özen göstermek, faydadan çok zarar olmaması için dikkat etmek. Metabolizmayı canlandırmak için gıdalardan gereken oranlarda faydalanmak, yani az yağlı yiyerek metabolizmayı daha da yavaşlatmak yerine hayvani yağlardan uzak durup ölçülü oranda bitkisel yağlardan ve balıktaki gibi omega 3-6 içerikli doymamış yağlardan faydalanmak.

    Hızlanmaya başlayan ve canlanan metabolizmaya egzersiz yaparak ve belli kas gruplarını düzenli olarak çalıştırarak katkıda bulunmak ve bu hızı idame edebilmek. Hem cilde hem de sağlıklı bedene kavuşmada faydalı olan bazı anti-oksidanları ve gıda takviyelerini doktorunuza danışarak periyodik olarak tüketmek.

    Peki kanımızı asidik ya da alkalik yapan besinler nelerdir?

    Asidik yapan besinler; özet olarak tüm şeker içeren içecek ve yiyecekler, kuru yemişler, köy peyniri, patates, sakatatlar, çoğu etler, kümes hayvanları, kabuklu deniz mahsülleri,

    Alkalik yapan besinler; en çok ağırlık vermemiz gereken besin grubudur . Kanımızın da alkalik bir yapıya sahip olduğunu düşünürsek , vücudumuzun sindiriminde de zorlanmadığı en iyi besinler olarak düşünebiliriz. En alkalik besin olan anne sütünden sonra, yeşil sebzeler, soya filizi, salatalık, domates, dolmalık biber, deniz sebzeleri, brocoli, lahana, maydonoz, yeşil fasulye, ıspanak, sarımsak, karalahana, hindiba, brüksel lahanası, bamya, pırasa, roka, hardal, kabak, su teresi, frenk soğanı, avocado sayılabilir.

    Burada önemli olan, sindiriminde asidik bir ortam sağlayan proteinlerin genel beslenmemizde % 20 – 25 civarında yer almasıdır. Mümkün olduğunca, protein tüketimi gerçekleştirildiğinde yeşil sebze ve salata türlerinin de birlikte tüketilmesine özen gösterilmelidir .

    Yağ alımını sıfırlamayınız. Kaliteli yağ tüketiniz.
    Oksijen ve sudan sonra, sağlıklı ve formda bir vücut için en önemli unsur yağdır. Hücre zarlarının ve hücrelerin enerji üretebilmesi ve işlevi için yağlar çok önemlidir. Özellikle sinir hücrelerinin işlevinde, dolayısıyla beyin işlevlerinde de yağların çok önemli bir rolü vardır.

    Tüketilmesi gereken yağların başında, tekli doymamış yağlar, çoklu doymamış yağlar ve temel yağ asitleri olarak bilinen omega – 3 ve omega – 6 yağları olmalıdır.

    İDEAL SAĞLIK VE İDEAL KİLO İÇİN SUYA İHTİYACINIZ VAR!

    Eğer yeterince su içmezseniz şişmanlarsınız.

    Yediğimiz bazı besinlerin vücutta asidik bir ortam oluşturduğunu artık biliyoruz. Kanınız asidik bir dolaşım sağladığında tüm vücudunuz ve organlarınız bundan olumsuz etkilenir. Vücut bu asidik ortamdan kendini korumak için yağ hücrelerinden destek almaya başlar ve dolayısıyla yağlanmaya eğiliminiz artar. En önemlisi vücudunuz suyu, asitleri ve atık maddeleri idrar, ter ve bağırsak yoluyla atabilmek için kullanır. Vücut asitli ortamı temizleyemezse yağ depolama durumuna geçiş yapar .

    Her şeyden öte hafif bir susuzluk bile metabolizmayı % 3 oranında yavaşlatmaktadır.

    Alkalik suyun önemi

    Saf, damıtılmış suyun pH’ sı ortalama 7 olarak bilinmektedir. Yedinin üzerindekiler alkaliktir ve asidik suya oranla daha verimlidir. Fakat alkalik sudan tam olarak faydalanmak için, sizi şişmanlatan asitleri nötrlemesi adına, suyunuzun pH’ sı en az 9,5 seviyelerinde tutulmalıdır .

    Ciddi obezite ve sağlık durumları karşısında pH’sı 11,5 -12 lere kadar olan suyun içilmesi tavsiye edilmektedir .

  • Cilt kızarıklığını hafife almayın !

    Cilt kızarıklığının çeşitli sebepleri vardır. Açık tenli kişilerde daha yüksek oranda görülen bu durumun kılcal damarların yüzeye yakın olması ve hızlanmış kan dolaşımı ile ilgili olduğu söylenebilir. Peki neden kan damarları yüzeydedir? Ya da neden kan dolaşımı hızlanır? Bunlar var diye her zaman cilt kızararak mı reaksiyon verir?

    Sıcak, soğuk, güneş, buhar, ilaçlar, stres, bazı gıdalar (baharatlar) cildin kan dolaşımını hızlandırabilir. Kan damarlarının yüzeye çıkması ya yapısaldır, ya da sonradan edinilmiştir. Özellikle açık tenli bir cilde sahipsek ve genetik olarak bazı hassasiyetlerimiz varsa çevresel etkenler cildimize daha fazla zarar verir.

    Cildimizin çok sayıda çeşitli görevleri olan hücreleri vardır. Bu hücrelerden bazıları çevresel etmenlere karşı savaşarak cildin damarlarını ve diğer hücrelerini korur. Çevresel etkenler arasında en önemli olan bilindiği gibi ultraviyole (UV) ışınları yani güneştir. Özellikle UVA cildin dermis’ine (hücrelerin ve damarların olduğu tabakaya) kadar rahatlıkla iner. Buradaki yapıları olumsuz yönde etkiler, bu yüzden cilt kırışır, kurur, lekelenir, damarları hasarlanır, hatta kanser olabilir.

    Şayet sıkıntı ve stresle flushing dediğimiz kızarmalar ani olarak ortaya çıkıyorsa, herhangi bir hastalıkla ilişkilendirilmemişse (tansiyon yükselmeleri vb.) kızarıklık kalıcı değildir. Kişinin duygu durumlarını kontrol altına alması, bazı dolaşımı düzenleme etkisi olan kremleri kullanması tedavinin önemli bir parçasıdır. Aynı zamanda ışık terapileri sayesinde tedavi hızlandırılandırılabilir. Şayet kızarıklık kalıcı ise; diğer etkenler araştırılmalıdır. Genellikle kalıcı kızarıklık olduğu zaman rozasea hastalığından bahsedilir.

    Rozasea, ülkemizde de sıkça görülen bir hastalık olup; genellikle açık ten renkli kişilerde gözlenen, saydığımız çevresel faktörlerle yakından ilişkili olan, hatta bazen mide rahatsızlıkları ile de beraberlik gösteren cilt problemidir. Çoğu zaman kişide estetik kaygılar uyandıran rozaseanın; cilt dışında gözlerde de kızarıklık ve kurumalar olabilen formundan, sadece ciltte kızarıklıkla seyreden formuna, akne benzeri sivilcelerin de kızarıklığa eşlik ettiği formdan, burunda büyümeyle (rinofima) sonlanan formuna kadar çeşitli tipleri vardır.

    Genetik yatkınlığının yanı sıra, ırksal (Kuzey Avrupa ve Akdeniz) bir yatkınlık olduğu bilinir. 30-40 yaş arasında ve kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülür. Demodeks isimli bir parazitin ve birlikte yaşayan bazı özel bakterilerin de rozasea’ya yol açtığı bilinmektedir. Ayrıca hücresel savunmanın da azaldığı durumlarda serbest radikallerin rozaseaya sebep olduğu son yayınlarda bildirilmektedir.

    Cilt kızarıklığının ve rozaseanın tedavisinde ortak olanlar, çevresel etkenleri uzaklaştırmaktır. Özellikle güneş koruyucularda yüksek çinko oksit ve oktinoksat içerikler, UVA’yı tam bloke eden güneş koruyucu kremler kullanılmalıdır. Gıdalardan kafein içerikli, mayalı içeceklerin alımına ve özellikle alkol tüketimine dikkat edilmelidir. Çok sıcak yemek yeme ve içme alışkanlıkları gözden geçirilmelidir. Duygusal olarak iniş çıkışlar olabildiğince kontrol altına alınmalıdır. Bütün bunların yanı sıra, intense pulsed light (IPL) tedavisi veya damar lazerleri ile kızarık alanlar hafifletilebilir.

    Özellikle rozasea için kullanılması gereken kremler arasında metronidazol veya tetrasiklin, doksisiklin antibiyotiklerini içeren kremler bulunmaktadır. Dirençli vakalarda isotretinoin tedavisi önerilebilir.

  • K vitamini ümit vaad ediyor

    K vitamini ümit vaad ediyor

    Hiç kimsenin yüzünde kırışıklık istemediğini söylersem, abartmış olmam herhalde. Bu arada kremlerin, serumların, losyonların bize bu konuda asla garanti veremeyeceğini de ekleyebilirim. Bütün bunlar kehanet değil tabii ki. Neticede bu mutlak kaderi ertelemek, hafifletmek, kendimizden uzaklaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Fena değiliz, epey başarılı olabiliyoruz!

    Ama yine de kırışmanın şifresini bozacak bir şeyler olmalı, daha kolay, daha ucuz, daha kalıcı ve daha erişilebilir bir iksir bulunmalı. Gözlerin kenarında yelpaze misali katlanan o çizgiler, ağız çevresinde derinleşen oluklarla baş etmenin köklü bir çaresi olmalı. Tüm kozmetik dünyasının düşü bu!

    BİLİMSEL MÜJDELER

    Cildin aşırı kırışmasına yol açan bir hastalık var; Adı “pseudoxanthoma elasticum” (PXE). Cilt elastikiyetinin çöküşü gibi anlayabiliriz bu sözleri. Hollanda’da bu hastalığa karşı bazı araştırmalar yapıldı. Sonuçlar dermatoloji dünyasında yeni umutlara yol açtı. Çünkü K Vitamininin bu hastalıktan korunmada ve tedavisinde kilit bir rol oynadığı anlaşıldı.

    § Araştırmacılar, K Vitaminin cildin elastikiyetini sağlayan elastin liflerin kireçlenmesini önlemekten sorumlu enzimlerden birini harekete geçirdiğini keşfettiler.

    § Daha önceki araştırmalarda PXE hastalarının K Vitaminini metabolize edemediği anlaşılmıştı.

    Uzmanlar bu iki veriyi yan yana koyarak çalışmaya devam ettiler ve cildin esnekliği, gerginliği ile K Vitamini arasında önemli bir ilişki olması gerektiği sonucuna vardılar.

    Şimdi büyük bir heyecanla K Vitaminin kırışık önleyici etkileri, oluşmuş kırışıklıklarda nasıl kullanılabileceği gibi konularda, iğne ile kuyu kazmaya devam ediyorlar. Biz de ümitle sonuçlarını bekliyoruz…

    K Vitaminini kozmetik dünyasında kılcal damar çatlamaları, varisler ve gözaltı morlukları tedavisinde kullanıyorduk. Çünkü ciltteki temel fonksiyonunu kan pıhtılaşmasını sağlaması olarak dikkate alıyorduk. Etkili de oluyordu.

    K VİTAMİNİ VE KANAMA EĞİLİMİ

    K Vitamini kanın pıhtılaşmasındaki en önemli etkenlerden biridir. Eksikliğinde kanamaya eğilim artar, pıhtılaşma süresi uzar. Yeni doğan bebeklerde, vücut K vitamini yapımına başlamadan önce göbek kanamaları meydana gelir. K Vitaminin bir cinsi bağırsaktaki bakteriler tarafından üretilir. Antibiyotik kullanımı bu bakterilerin ölmesine neden olur. Dolayısıyla burun kanaması, idrar ve dışkıda kan bulunması, küçük darbelerde bile morarma ve kanamalarla karşılaşırız. Bazen beyin ve diğer iç organ kanamaları ile rahim içi kanama sonucu düşükler meydana gelebilir. Ayrıca kanayan bir dokuda kanamanın durmaması ve kabuk oluşamaması gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda vakit kaybetmeden K Vitamini takviyesi alınması gerekebilir. Ancak yine de değinmeliyim ki; nadir görülen bu belirtilerin tek sorumlusu K vitamini eksikliği değildir. Başka nedenler de bu sorunların oluşmasından sorumlusu olabilirler.

    MORARMAYA KARŞI BAŞROLDE

    § Kılcal damarlar üzerindeki bu etkisi nedeniyle K Vitamini gözaltı morluklarının en güzel ilaçlarından birisidir.

    § Bazı ciltler en küçük bir çarpmada veya travmada morarırlar. Onların da dermanı K Vitaminindedir.

    § Varis tedavilerinde de haricen kullanılır. Cildin gözeneklerinden derinin alt katmanlarına doğru iner ve hasar görmüş kan damarlarını onarır, sızıntıların kapanmasını sağlar, dokunun kendi kendini onarmasına yardımcı olur. .

    BESİN KAYNAKLARI:

    K Vitamini; Lahana, Camembert peyniri, Karnabahar, Çedar peyniri, Yeşil Çay, Yulaf, Soya fasulyesi, Ispanak, karaciğer, tereyağı, marul ve şalgamda yeteri kadar bulunur. Yukarıda belirttiğim gibi, bağırsaklardaki bakteriler de K vitamini üretirler.

    Bunların arasında yeşil çay ( 100 gr.da 700 mikrogram ) önde gelirken, siyah çaydaki miktarı sıfır seviyesindedir. Şimdi gözaltı morluklarında neden yeşil çay kompresleri önerdiğimiz daha iyi anlaşılıyor sanırım. Bu listeye bakarak lahana, tereyağı, karnabahar maskeleri de önerebiliriz.

    § Öte yandan fazla E Vitamini alınması, K Vitaminin emilimini bozar.

    § Yoğurt, kefir asitlenmiş süt ise barsaklardaki bakterilerin K Vitamini üretmesini arttırır.

    § Barsak bakterilerinin aleyhine olan antibiyotikler K Vitamini üretimini engeller.

    C vitamini, E vitamini, peptidler derken, şimdi de sıra K Vitaminine geldi. Acaba K vitamini ile kırışıkları önlememiz mümkün olacak mı? Bakarsınız mezoterapi ile kollajen doku için C vitamini, elastin lifler için de K vitamini enjekte ederek mucizelerle karşılaşırız!

  • Yetişkinde demir eksikliği anemisi (kansızlık) sorunları ve nedenleri

    ANEMİ, YANİ HALK ARASINDA BİLİNEN KANSIZLIĞIN EN YAYGIN NEDENİ DEMİR EKSİKLİĞİDİR. DÜZEYİ NE OLURSA OLSUN BİR KİŞİDE DEMİR EKSİKLİĞİ SAPTANIRSA TEDAVİDEN ÖNCE MUTLAKA BUNA NEDEN OLABİLECEK SEBEBLER ARASTIRILMALIDIR.

    DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNİN SEBEBLERİ:

    KAN KAYBI: KADINLARDA ERGENLİK DÖNEMİNDEN MENAPOZA KADAR OLAN DONEMDE AŞIRI VE VEYA UZUN YADA DUZENSIZ ADET KANAMALARI EN ÖNEMLİ SEBEBTİR. UYGUN DEMİR TEDAVİSİ İLE BİRLİKTE JINEKOLOJIK MUAYENE ŞARTTIR. ÇÜNKÜ BİZ HASTALARIMIZA DEMİR TEDAVİSİ VEREREK KANSIZLIĞINI DUZELTEBILSEK BİLE BU BAHSETTİĞİM ADET PROBLEMİ NEDENI ILE HASTA KAN KAYBI YASAMAYA DEVAM EDECEGI ICIN BİR MÜDDET SONRA TEKRAR KANSIZLIK GELİŞECEKTİR.

    ERKEKLERDE VE MENAPOZ SONRASI BAYANLARDA İSE DURUM DAHA FARKLIDIR. BU GRUPTA DEMİR EKSIKLIGININ ARASTIRILMASI BÜYÜK ONEM ARZ EDER. OZELLIKLE MİDE BAĞIRSAK SISTEMINDEN KAN KAYIPLARI; GİZLİ MİDE VE BAĞIRSAK KANAMALARI ( ÖZELLIKLE SIK VE GEREKSIZ AĞRI KESICI KULLANANLAR) MİDE VE BAĞIRSAK ULSERİ, KOLİTLER, HEMOROIDLER, MİDE VE BAĞIRSAK TÜMÖRLERİ GİBİ SEBEBLER DISKIDA GIZLI KANAMA TESTI VE DAHA ILERI BASAMAK ENDOSKOPI VE KOLONOSKOPI ILE ARASTIRILMALIDIR.

    YETERSIZ DEMİR ALIMI: VEJETERYANLAR VE YASLILAR

    DEMİRİN VÜCÜDA GERI EMILIMINDE PROBLEM: İSHAL VE VEYA SIK SIK KARIN AĞRISI ATAKLARI OLAN KİŞİLERDE ÖZELLIKLE COLIAK HASTALIĞI DEDIĞIMIZ BUGDAYDAKI GLUTENE KARSI GELISEN ALLERJIK REAKSİYON SONUCU ORTAYA CIKAN HASTALIK ARASTIRILMALIDIR. ( 3 HAFTADAN FAZLA SÜREN)

    ARTMIS DEMİR GEREKSINIMI: GEBELİK, LOHUSALIK, GELİŞME ÇAĞI

    DEMİR EKSİKLİĞİ NİN BELİRTİLERİ NELERDİR? NASIL ŞÜPHELENEBİLİRİZ?

    HALSİZLİK, ESKİYE GÖRE CABUK YORULMA, SÜREKLİ KENDİNİ YORGUN HİSSETME, UYKU HALİ, KONSANTRASYON BOZUKLUĞU ( OZELLIKLE OKUL ÇAĞLARINDAKİ COCUKLARDA DERS BASARISINDA AZALMA) BULANTI, İŞTAH AZALMASI VE TAT ALMADA AZALMA, DEPRESYONA EĞİLİM, ÇARPINTI, ANİ TANSİYON DÜŞMESİ YADA YÜKSELMESİ, SİNİRLİLİK, GECMEYEN BAŞ AĞRILARI , NEFES DARLIĞI, SAÇ DÖKÜLMESİ, TIRNAKLARDA KOLAY KIRILMA, AĞIZ İÇİNDE YARALAR, SIK SIK UCUK CIKMASI GİBİ BİR COK BELİRTİ OLABİLİR.

  • Sigarada yaklaşık 7 bin kimyasal madde var

    SİGARADA YAKLAŞIK 7 BİN KİMYASAL MADDE VAR

    Bazı kanserler solunum sistemi, ağız içi gibi dumanın direkt temas ettiği organlarda oluyor. Bazı kanserlerin ise direkt temasla değil tütün dumanındaki kanserojen maddelerin kan dolaşımıyla vücuda yayılması sonucu geliştiği bilinmekte. Akciğer, ağız boşluğu, dudak kanserinde direkt temas etkili olurken, böbrek, pankreas, meme, mesane, serviks, karaciğer, over kanseri veya lösemilerde tütündeki kanserojen maddelerin sistemik yayılımı etkili olmaktadır.

    Bu kanserojen maddelere örnek olarak arsenik, aromatik aminler söylenebilir. Elektronik sigarayla ilgili yapılan araştırmalarda da maalesef akciğer kanseri riski tespit edilmiştir. Elektronik sigara da akciğerde DNA defektlerine yol açarak kanser riskini artırıyor. Son dönemlerde yaygınlaşan nargile de akciğer kanseri riskinin yanında hepatit ve tüberküloz gibi başka hastalıklar açısından risk oluşturuyor. Ana maddesi tütün olan nargilede, tütün ile kömürün birleşmesiyle tehlike daha fazla oluyor.”

    ANCAK 30 YIL SONRA DÜZELİYOR

    Sigara içimi bırakıldıktan sonra akciğer kanseri riski gelişimi, ancak 30 yıl sonra hiç sigara içmeyenlerle aynı düzeye geliyor. Sigaraya bağlı kanser gelişen hastaların sigaraya devam etmesi durumunda bu hastaların yaşam süresi daha kısa oluyor. Sigaraya devam edilmesi durumunda ayrıca ikincil kanser gelişme riski de çok daha fazla oluyor. Bazı kanser türlerinde sigaranın bırakılması ölüm riskini yüzde 30-40 azaltıyor.

  • Kan kanserlerini tanıyor muyuz ?

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor.

    LENFOMA

    Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir havuz oluşturuyor.

    MULTIPLE MYELOM ve LÖSEMİ

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik sendromda, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklardır. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar olup bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile gösterirler. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal edememesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arasında yer almaktadır.

  • Bazı gıdalar kan değerlerinizi düşürebilir

    İnsan sağlığı ve yaşamının devamı için düzenli beslenme şarttır. Bununla birlikte günlük hayatta sıkça tükettiğimiz bazı besin öğeleri (omega-3, sarımsak, baharatlar) trombositlerin (yani kan pulcuklarının) fonksiyonlarını bozabilir. Grönland Eskimolarında sağlıklı kontrollere göre kanama zamanı yaklaşık 2 kat uzun bulunmuş ve bu durumun Eskimoların plazmalarındaki yüksek düzeylerdeki omega-3 yağ asitlerinden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Sarımsağın içinde bulunan “ajoene” isimli madde trombositlerin fibrinojene ve diğer trombositlere bağlanarak sağlam bir pıhtı oluşturmalarını engeller. Ayrıca yaygın olarak kullanılan bazı baharatlar (kimyon, zerdeçal, karanfil) da trombositlerin fonksiyonlarını çeşitli mekanizmalarla bozabilirler. Bu gıdaların tüketimi genellikle kanamaya yol açmamakla birlikte, kan hastalığı olan bireylerde yahut özellikle aspirin, heparin, penisilin ve bazı romatizmal ağrı kesici özellikteki ilaçları kullanan bireylerde kanamaya yatkınlık (cilt, ağız içi, burun kanamaları şeklinde) gözlenebilir.

    Alyuvarların bütünlüğü için gerekli bir enzim olan glukoz 6-fosfat dehidrogenaz eksikliği olan hastaların bir kısmında bakla alımı derin anemiyle sonuçlanabilir. Bu duruma “favizm” adı verilir. Özellikle bakla hasadının sık yapıldığı Akdeniz kuşağı Ülkelerinde (İtalya, Yunanistan, Orta Doğu gibi) taze bakla tüketimi ciddi düzeylerde anemiye yol açabilir. Bakla tüketiminden 5-24 saat sonra baş ağrısı, bulantı, sırt ağrısı, titremeler ve ateşle başlayıp idrarda kırmızılık ve sarılıkla devam eden şiddetli anemi gözlenebilir (Öyle ki kan takılması dahi gerekebilir). Bu hastaların her ne kadar tümünde favizm gelişmese de bakla tüketmeleri kesinlikle önerilmez.

    Günümüzde birçok insan çeşitli hastalıklar ve şikayetleri nedeniyle bitkisel kökenli yahut reçeteli ilaçlar kullanmaktadır. İnsan ömrünün uzaması ile birlikte kronik hastalıklar da giderek daha çok oranda gözlenir olmuştur. Düzenli ve sağlıklı beslenme çok önemli ve herkesin en temel hakkı olmakla birlikte tüketilen gıdaların çeşitli mekanizmalarla kan değerlerini değiştirebileceği ve kullandığımız ilaçlarla etlkileşime girebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

  • Kabızlık nedir

    Kabızlık hastalık değil bir semptomdur.

    Bazı hastalarda kabızlık zorlu dışkılama olarak görülse de bazılarında topak topak dışkılama, tuvalet ihtiyacı gelmesine rağmen dışkılama yapamama veya dışkılama sıklığında azalma olarakta ifade edilmektedir.

    Son bir yılda 3 aylık süre boyunca aşağıdakilerden 2 tanesinin olmasıyla biz hastamızda klinik olarak kabızlık vardır demekteyiz;

    1-Haftada defekasyon sayısının üçten az olması

    2-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında sert dışkının olması

    3-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında tam boşalamama hissinin olması

    4- Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında aşırı zorlanma olması

    5-Tuvalet sırasında boşalmanın sağlanması için parmakla boşaltım ihtiyacının olması

    Kabızlığı olan hastalar yaşam tarzı, diyet ile alınan fiber (lif) ve su miktarı açısından değerlendirilmeli, medikal özgeçmişi, geçirdiği oprerasyonlar, psikiyatrik hastalıkların sorgulanması gerekmektedir. Hastaların ilaç kullanımı gözden geçirilmeli ve gerekli fizik muayeneleri yapılmalıdır. Gerektiği takdirde kan tetkikleri (Tam kan sayımı, kalsiyum, glukoz, tiroid fonksiyonları) istenmelidir.

    Kabızlığı olan birisinde aşağıdaki bulgulardan veya durumlardan birisi varsa kolonoskopi yapılması gerekmektedir;

    • Gayta kalınlığında değişiklik

    • Gaytada gizli kan pozitifliğinin olması

    • Demir eksikliği anemisi

    • Tıkayıcı bulguların olması

    • 50 yaşın üzerinde daha önce kolon kanseri taraması yapılmamış her hasta

    • Yeni başlangıçlı kabızlık

    • Makattan kanama

    • Rektal prolapsus

    • Kilo kaybı

    Kabızlığın tedavi yaklaşımında yaşam tarzı değişiklikleri, diyet ve takviyeler, ilaçlar ve gerekli vakalarda cerrahi tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir.

  • Hipertansiyon hakkında

    Tansiyon ya da kan basıncı, kalbin kanı pompalarken damar cidarında oluşturduğu basınçtır ve mm cıva (Hg) olarak ifade edilir. Bu basıncın istenilen değerlerin üzerinde olması durumu ise hipertansiyon olarak tanımlanır.

    Kan basıncı sistolik (halk arasında büyük tansiyon) ya da kalbin kanı pompalarken oluşturduğu basınç ve diastolik (halk arasında küçük tansiyon) ya da kalbin kan pompalamaya ara verdiği dönemdeki basınç olarak iki farklı değerden oluşur.

  • Şeker hastasının dikkat etmesi gerekenler

    Şeker hastasının dikkat etmesi gerekenler

    1-Doktorunuzun önerdiği ilaç veya insülin tedavisi ve diyete aynen uygulamaya çalışın. İlaçlarınızı doktorunuza sormadan değiştirmeyin veya kesmeyiniz. Seker düşmeleri oluyorsa doz ayarlaması için hemen doktorunuza başvurunuz. Herhangi bir sorun hissetmeseniz bile 3 ayda bir doktorunuza kontrole geliniz.

    2. Yılda bir defa göz muayenesi olunuz. Göz doktorunuza şeker hastası olduğunuzu söylemeyi unutmayınız.

    3. İki yılda bir diş doktoruna giderek muayene olunuz. Özellikle diş etlerindeki iltihap seker hastaları için çok önemlidir.

    4. Her yıl Eylül ayında grip aşısı olunuz.

    5. Ayaklarınızı her gün ılık sabunlu suyla yıkayınız ve arkasından kurulayınız.

    6. Cildinizde kuruma olabilir. O nedenle cildinizi nemlendirici kremlerle nemlendiriniz. Ayak parmak aralarına krem sürmeyiniz.

    7. Çoraplar pamuktan olmalı ve bacağınızı sıkmamalı, iz bırakmamalıdır.

    8. Ayaklarda nasir varsa mutlaka cildiye uzmanına giderek tedavi ettiriniz.

    9. Yazın mutlaka çorap giyiniz. Çıplak ayakla dolaşmayınız.

    10. Ayakkabınız rahat olmalı, dar veya bol olmamalıdır.

    11. Ayak tırnaklarınızı düz olarak kesiniz.

    12. Sigara içmeyiniz. Şeker hastalarında sigara içilmesiyle kalp ve bacak damarlarında çok hızlı tıkanma, kalp krizi ve ayak kangrenine neden olabilir.

    13. Her gün aspirin alınız. Aspirin 100 – 300mg olabilir. Bu dozdan fazla almayınız. Ülser, gastrit, karaciğer hastalığı, kanama riski varsa aspirin almayınız. En iyisi doktorunuzla bu konuyu konuşunuz.

    14. Tansiyonunuzu takip ediniz. Tansiyonunuz 130/80mmHg’den fazla olmamalıdır. Yüksek ise doktorunuza başvurunuz.

    15. Stresten uzak durmaya çalışın. Stres, üzüntü, sıkıntı kan şekerini yükseltir.

    16. Vitamin olarak antioksidan vitamin alınız.

    17. Şeker ölçüm cihazı alarak kendi şekerinizi ölçmeyi öğreniniz ve takip ediniz.

    18. Her gün veya haftada en az 3 kez 20-30 dakika yürüyüş yapınız.

    19. Üç ayda bir doktorunuza kontrole giderek açlık ve tokluk kan şekeri, HbA1c, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, kan sayımı; 6 ayda bir kolesterol testleri ve mikroalbuminüri, yılda bir kalp EKG’si ve batın ultrasonu ve TSH ölçümü yaptırınız.