Etiket: Kan

  • Biyoenerji

    Biyoenerji

    BİYOENERJİ NEDİR? BİLİMSEL MİDİR?

    Hayata bir alışveriştir, iki yönü vardır verirsiniz-alırsınız. Bu alışverişi dengeleyemezseniz zarar edersiniz, sistemi çökertir hasta olursunuz.

    İnsan bedeni görünenden suretinden ibaret değildir. Bir tılsımı vardır ve buna ruh diyoruz. Ruh madde ile manayı oluşturan bağı temsil eder ve ona en yalın tabiriyle enerji diyebiliriz. Canlı ve cansız her şey bu enerjiden nasibini alır öyle ki bu enerji statik değil dinamiktir. Başkalarını etkileyebilir başkalarından etkilenebilir.

    El ve ayaklar bu enerjinin en belirgin giriş ve çıkış kanallarını oluşturur. Ellerin bir detektör gibi kullanılması sonucu başka bir bedenin bozulmuş enerjisi algılanır ve ona temas etmeden belli yönlerde gezdirerek hastalığa sebep olan bu düzensizlikler regüle edilebilir. Herkeste bu enerji vardır ve potansiyel olarak aktive edilebilir. Nasıl ki herkeste kas var ve bunu çalıştırarak kaslı bir vücuda sahip olabilirseniz. Bu enerjileri kullanarak zamanla bu konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

    Hastalık Biyonerji ve Tedavi

    Hastalık kavramını tıp hekimleri kullanır ve teşhis ve tedavi için uzmanlaştıkları alanda yine bu kavramları kullanarak ne yapılması gerektiğine karar verirler. Sağlın bozulması ve hastalığa dönüşmesi belirtileriyle ortaya çıkar hasta bölgelerin tıpta 5 tane enflamasyon göstergesi vardır bu belirtilere semptom denir. Belirtilerden yola çıkarak ileri tetkikler yapılır ve teşhis konulur.

    1 )Rubor (kırmızılaşma). Hastalanan bölgeye daha fazla kan pompalanır. Derimiz üzerindeki kırmızılıkların artması o bölgede kan dolaşımının fazlalaştığını ve vücut bölgesel bir iyileşme seferberliği yaptığını gösteriyor.

    2) Dalor (ağrı). Yüzmilyarlarca sinir hücreleri vücudun haberleşme ağı gibidir. Sinir uçları uyandırılır. Örneğin ateşe parmağınızı değdirdiğinizde siz bunu hissetmeseydiniz parmağınızı ateşten çekmez erirken hiç acı çekmezdiniz. Acı bir rahatsızlıktır ve bu sinyali alan bilinç hatalığa müdahale etmek için harekete geçer.

    3) Tumor (şişkinlik). Rahatsız bölgeye kan taşınması o bölgedeki sıvı miktarını da arttırır ve bu da şişkinliğe sebep olur.

    4) Calor (ısı). Kan dolaşımın artışı ile birlikte o bölgeye ısı artışı da başlamıştır. Bütün vücuda yayıldığında ve ateş 38’in üzerine çıktığında kırmızı alarm durumuna girer.

    5) Functio laesa. Birden bire hasta olmayız. Vücuttaki bu değişiklikler bir kuluçka gibi belirtileriyle sizi rahatsız eder (uykusuzluk, sinirlilik, iştahsızlık, ağrı, yorgunluk vb) Buna duyarsız kaldığınızda veya müdahaleniz ihtiyacı karşılamadığında hasta olursunuz yani sağlıksız enerjii bölgedeki hücrelerin fonksiyonlarını bozmaya başlamıştır.

    Biyoenerji Uygulayıcıları Enflamasyon Göstergelerinden Nasıl Yararlanır?

    Enerji değiştiğinde her şey değişir. Mesela birini nur yüzlü görürken onu bir canavar gibi görmeye başlayabilir. Birinin varlığı sizi mutlu ederken bir anda mutsuz etmeye başlayabilir. Vücudunuzda rahatsızlanan bölgenin enerjisi değişir o bölge sıvı ve hücre akımına uğrar. Bölgede atomar hareketlilik başlamıştır. Biyoenerji uzmanları bu sıvı ve hücre hareketliliğinden yararlanır. Elleriyle tarama yaparken hastalıklı bölge ısı ve elektromanyetik yoğunluğu algılar. Bunu incelemeye aldığında o bölgedeki sorunu tespit eder ve tıbbi bulgularda onu doğruluyorsa artık nereye yoğunlaşması gerektiğini biliyordur.

    Herkes Bu Isı Veya Elektromanyetik Farkı Hissedebilir Mi?

    Herkes bu manyetik akımı hissedebilir ancak bu yerçekimi gibi icad edilen değil keşfedilen bir şeydir bu keşif sonucu uygulamalarla bu beceri geliştirilebilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    PSİKOLOJİNİZ BOZULDUYSA ÖNCE SU İÇME ALIŞKANLIĞI KAZANIN

    Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.

    Sıvıyı Çok Alıyorum Susamıyorum

    İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.

    Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut normalden çok fazla su harcamak zorunda kalır.”

    Vücuttaki Su kıtlığının Yol Açtığı Hastalıklar

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kandaki suyu kullanırsa, yüksek tansiyon
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve
      boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut –
      artrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde akciğerdeki suyu kullanırsa, astım
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde pankreastaki suyu kullanırsa, şeker
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde midedeki suyu kullanırsa, ülser
      hastalığına yakalanırız.

    • Bağırsaklarda su eksilirse, kabızlık meydana gelir ve kolon kanseri
      olma tehlikesi yaşarız.

    • Hücrenin su eksikliği çok artarsa, beynimiz hücreye oksijen
      göndermeyi keser. Oksijen kesilmesi sonucunda da hücre kanserleşme
      sürecine girer.

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi:
    Su
    Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…

     

    Yetersiz Su İçen Birinin Tedavisinde İlaçlar Amacına Ulaşmaz Çünkü;

    • Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.“
      Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir,
      bize yaşam gücü verir.

    • Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
      DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.

    • Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

    • Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.
      Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

    • Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.

    • Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

    • Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
      Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

    • Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

    • Eklem boşluklarındakı temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

    • Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.
      Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
      Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

    • Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
      Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
      Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

    • Serotonin ve diğer norotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
      Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

    • Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizlği sorununa çözüm getirir.
      Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

    • Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

    • Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
      Uykuyu düzenler.
      Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

    • Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

    • Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

    • Glokomdan korunmamıza yardım eder.

    • Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

    • Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

    • Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

    • Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.
      Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

    • Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

    • Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

    • Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.

    • Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

    • Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

    • Zihin ve vücut fonksiyonlarnı bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yetenğgini artırır.

    Sonuç olarak;

    Hastalık olarak gördüğünüz ve bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğünüz pek çok sorunu daha fazla su içerek daha hızlı iyileşebilirsiniz. Vücudunuzu atık çöpleri stoklayan durumdan kurtulmak istiyorsanız su içme alışkanlığınızı tekrar bir gözden geçirmeniz gerekiyor. İyi ama ben unutuyorum su içmek önemli biliyorum ama bu iyi alışkanlığı nasıl edineceğim diyorsanız işte size bir öneri Hipnoterapi ile tek seansta su içme alışkanlığını kazanabilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

     

     

     

  • Sünnet hakkında merak edilenler

    SÜNNETİN TIBBI YÖNLERİ

    Sünnet, ciddi ve önemli bir operasyon dur.çocuğun ruhsal olarak sünnete hazırlanmasının yanı sıra tıbbi olarak hijyenik ortam da ve uzman kişilerce yapılması gerekiyor.

    SÜNNETTEN ÖNCE DOKTOR KONTROLÜ

    Çocuğunuzu sünnet ettirmeden önce mutlaka uzman bir hekim tarafından kontrol edilmeli.bu muayene sırasın da annenin fark edemeyeceği bazı tıbbi sorunların var olup olmadığı saptanabilir.

    SÜNNETİN YAPILMASI GEREKEN ZORUNLU HALLER

    *doğuştan böbrek ve idrar yolları hastalıkları olan tüm çocuklar

    *sünnet derisinin uç kısmı normal idrar akışını engelleyecek kadar dar olan çocuklar

    *sık sık sünnet derisin de ve penisin baş kısmın da iltihaplanma olan çocuklar

    SÜNNETİN TIBBİ YARARLARI

    İdrar yolu enfeksiyon riski azalıyor.sünnet olmamış çocuklar da idrar yolları iltihapları yaklaşık 10 kat fazla.sünnet olmamış erkeklerde hem cinsel yolla bulaşan hastalıklara hem de penis kanserine daha sık rastlanıyor.sünnetsiz erkeklerle evli kadınlar rahim boynu kanserlerinin daha sık gelişiyor.

    LAZERLİ SÜNNET:YANLIŞ TERCİH

    Uzmanlar,halk arasın da lazerle sünnet yöntemine tamamen karşı çıkıyorlar.çünkü lazer diye sunulan alet aslın da bir çeşit elektrikli havya.yani lazerle hiçbir ilgisi yoktur.bu yöntem de sünnet derisi yakarak alınıyor ve çoğu zaman diğer dokuların da yanmasına neden olur.

    SÜNNET AIDS RİSKİNİ AZALTIYOR

    Yapılan araştırmalar da sünnetli erkeklerin AIDS hastalığına yakalanma riski altı kat azalıyor.

    Bu konu ABD nin tanınmış 3 üniversitesin de araştırılmıştır.

    SÜNNETİ KİM YAPMALI?

    Sağlık teknisyeninin yanı sıra pratisyen doktorlar tarafından da yapılabilen sünnette sizin mümkünse ilk tercihiniz çocuk üroloğu veya çocuk cerrahisi olmalıdır.bu uzmanların bulunmadığı yerler de genel cerrah ya da üroloğa başvurabilirsiniz.

    PEYGAMBER SÜNNETLİLER,TEKRAR SÜNNET EDİLMEMELİ

    Her 350 çocuk dan birin de görülen ve halk arasın da peygamber sünneti ya da yarım sünnet diye tabir edilen durum da,çocuğun sünnet edilmesi büyük bir hatadır.zira buradaki sünnet derisi ameliyat için kullanılacaktır.

    GENEL ANESTEZİ TEHLİKELİMİ ?

    Pek çok anne baba genel anestezi.ile yapılan sünnete,anestezi uygulaması nedeni ile sıcak bakmıyor.oysa günümüz de anne karnın da ya da yeni doğan bebeklere bile anestezi ile müdahale ediliyor.güvenilir bir sağlık kurumun da bu tür endişeleri duymak yersiz.

    Çünkü çocuğa yüzeysel bir anestezi veriliyor ve işlem sonrasın da verile ilaçlarla ağrı duyması engelleniyor.böylece çocuğun hem psikolojik hem cerrahi olarak rahatlanması sağlanıyor.bir sünnetin yapılması için gerekli olan süre normal şartlar altın da 15-20 dakikadır.

    SÜNNET SONRASI OLABİLECEK KOMPLİKASİYONLAR

    Tıbbi açıdan doğru yapılmayan sünnet bir çok ciddi sağlık sorununun ortaya çıkmasına neden oluyor.uzmanlarca yapılmayan her yüz sünnetin 30-40 arasında hatalı uygulamalara rastlanıyor,bu hatalara bir kısmı tedavi edilme şansına sahip olup,diğer kısmının geriye dönüşü olmayan problemler.en sık görülen tıbbi hatalar.

    KANAMA:sünnet sonrası ortaya çıkan kanamalara acil müdahale edilmesi gerekiyor.çünkü aşırı kan kaybı ölüme neden olabiliyor.

    ENFEKSİYON:steril şartlar da yapılmayan sünnette bulaşıcı hastalık kapma riski artıyor.özellikle toplu yapılan sünnetler de bu risk,çok yüksek

    Fazla ya da eksik kesilmesi: bu tip durumlar da organik sorunların yanı sıra estetik olarak da müdahale edilmesi gerekebilir.

    Op.Dr.EMİR İMANİ

    Çocuk cerrahisi uzmanı

  • İnmemiş testis

    İnmemiş testis

    İnmemiş testis çocuklarda kasık bölgesinde fıtık ve hidroselden sonra üçüncü sıklıkta rastlanılan cerrahi bir sorundur.
    Testisler intrauterin hayatta karın içerisinde gelişir. Embryonel hayatın 7.ayında inguinal kanal içerisine girer. Daha sonra kanal içerisinde bir çıkıntı halinde bulunan Prosesus vaginalisi de sürükleyerek aşağı iner ve doğumda torba (skrotum içerisinde) veya inguinal kanalın dış ağzı hizasında bulunur.
    İnmemiş testisin nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Bununla beraber iniş yolundaki mekanik manialar, testisin yapısında bozukluk, intrauterin hayatta kandaki gonadotropik hormon düzeyinin yetersizliği gibi etkenler ileri sürülmektedir. Hormonal yetersizlik teorisinde tek taraflı inmemiş testislerin izahı oldukça güçtür.
    İnmemiş testiste Prematüre çocuklarda % 30,3 oranında, yeni doğan bebeklerde %3,4 bir yaşını tamamlamış bebeklerde %0.66 , erişkinlerde ise %0,28 dir.
    İnmemiş testisin % 15 kadarı iki taraflıdır. Sağ tarafta görülme sıklığı sol tarafa kıyasla biraz daha fazladır.
    Testisin inmemesi ile ortaya çıkan sorunlar nelerdir :
    1.Testisteki histopatolojik değişiklikler
    2.İngüinal herni ( kasık fıtığı )
    3.Seksüel ve çocuk yapma durumu
    4.Testis torsiyonu( spermatik kord torsiyonu )
    5.Travma
    6.Psikolojik değişiklikler
    7.Kansere dönüşüm potansiyeli
    1.Testisteki histopatolojik değişiklikler ;
    İnmemiş testislerle ilgili histopatolojik ( yapısal ) çalışmalar bir yaşından itibaren , inmemiş testislerde dejeneratif değişikliklerin başladığını ve ilerleyen yaşla bu değişikliklerin başladığını ve ilerleyen yaşla bu değişikliklerin ağırlaştığını ortaya koymaktadır.
    2.İngüinal herni ( kasık fıtığı ) ;
    İnmemiş testisli çocukların kasık kanalı (Prosesus vaginalis) %90-95 oranında açık kalarak ingüinal herniye neden olmaktadır.
    3.Seksüel ve çocuk yapma durumu ;
    İnmemiş testisli çocukların seksüel fonksiyonunda bir bozukluk olmaz. Tek taraflı inmemiş testislerde üreme sorunu yoktur. Bunun yanında iki taraflı inmemiş testislerde %10 un altında olan üreme fonksiyonu bir yaşında veya iki yaşından önce ameliyatla indirilen hastalarda normale yakındır. Tek taraflı inmemiş testislerde inmiş testislerde yapısal bozukluğa neden olmaktadır.
    4.Testis torsiyonu( Spermatik kord torsiyonu ) ;
    Spermatik kordun ve testisin kendi aksi etrafında dönmesi ile oluşur. Torsiyon öncelikle venöz kan akımının dönüşünü engeller. Bunun arteriyel kan akımının durması ile testiste nekroz (doku ölümü) husule getirir. Testis torsiyonu daha sık olarak genç erişkinlerde görülürse de çocukluk çağında 3 yaşın altında en sıktır. İnmemiş testis de retraktil testis ve travma neden olarak gösterilirse de uyku sırasında da torsiyon görülebilir. İnmiş testislerde de torsiyon gelişebilir. Testis aşırı derecede hassas ve ağırlı bir hal alır. Skrotumda renk değişikliği olur. Ayrıca tanı boğulmuş fıtık orşit (testis iltihaplanması) ve hidroselle yapılmalıdır. Torsiyon da translüminasyon negatiftir. Tanı süratle konularak cerrahi müdahale ile torsiyon düzeltilmelidir aksi taktirde testis de doku ölümü oluşur. Bir taraf testisteki harabiyet diğer testisi de negatif yönde etkiler.
    5.Travma ;
    İngüinal kanal içerisindeki testisler, skrotumdakilerine kıyasla travmaya daha açıktır.
    6.Psikolojik değişiklikler;
    Çocuklar bir yaşından itibaren dış genital organları ile ilgilenmeye başlarlar. Penis onlar için herşeyin üzerinde bir varlık olur. Testislerin skrotum içinde olup olmaması 4-5 yaşına kadar önemli bir fizik veya psikolojik etki yapmaz. Ancak anne ve babanın çocuklarının bu durumu nedeni ile telaşa kapılarak onların yanında ilerideki erkeklik durumlarının ne olacağı şeklindeki tartışmaların, çocukta depresyon ve eksiklik hissi yaratır. Beş yaşından sonra bir veya iki testisin skrotumda olmadığını, fark eden çocuk büyük bir korku ve depresyon içine girebilir.
    7.Kansere dönüşüm potansiyeli;
    İnmemiş testislerde kanser şansı inmiş testislere kıyasla daha yüksektir. Her nekadar önceleri ameliyat ile (orşiopeksi) indirildiğinde kanser oranının değişmediği ancak testisin takibinin kolaylaştığı düşünülmekteydi. Ancak literatürde 10 yaşından önce indirilmiş testislerde kanser oranının fevkalade düşük olduğu gösterilmiştir. Bu erken ameliyatın kansere dönüşümünü azalttığını göstermektedir.
    Genel olarak testis kanserleri diğer tümörlere kıyasla daha azdır. Bu nedenle aileye kanserden bahsedip korkutarak orşipeksi yapılması doğru olmaz. Kanser riski nedeni ile skrotuma indirilemeyen karın içi testislerin çıkartılmasını önerenler vardır.
    İnmemiş testislerde tedavi prensipleri ;
    İnmemiş testislerde eskiden okul öncesine kadar hastaların takibi (6 – 7 yaş ) tavsiye edilirdi. Son 10-15 yıldır yapılan araştırmalar eğer testis bir yaşın sonuna kadar inmemişse bundan sonra kendiliğinden inmesinin imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca bazı araştırmalara göre bir yaşından sonra inmemiş testislerde dejeneratif değişikliklerin başladığı gösterilmiştir. Bu nedenle inmemiş testis ameliyatının bir yaşında ama mutlaka iki yaşından önce yapılması gerektiğini ortaya koymuştur.
    İnmememiş testislerde hormon tedavisinin yeri ;
    İnmemiş testislerde bazı endokrinologların, intrauterin hayatta testisin üzerine hipofiz ön-lob hormonlarının etkisi olabilir düşüncesine dayanmaktadır. Son yirmi yıldır hemen hemen tüm çocuk ve çocuk cerrahi merkezlerinde hormon tedavisi terkedilmiştir. İntrauterin hayatla testisin inişi üzerine hormonların etkisi hakkında bugün yeterli bilgimiz olmadığı gibi, ameliyat sırasında ingüinal kanalda rastladığımız fibröz tunika vaginalisi, hormon tedavisinin ortadan kaldırdığı ve testisi indirdiği kabul edilemez.
    Puberteden önce uygulanan hormon tedavisinin arzu edilmeyen yan etkileri de olmaktadır. Tek taraflı inmemiş testislerde verilen hormonun, inmiş testis üzerinde zamansız ve aşırı büyümelere neden olduğu görülmektedir. Ayrıca hormonların spermatogenezis üzerine olumsuz etkileri gösterilmiştir. Bunun yanında hormonların karsinojenik etkileri halen münakaşa konusudur.
    BU NEDENLEDİR Kİ HORMON TEDAVİSİNİN İNMEMİŞ TESTİSTE YERİ YOKTUR.
    Yapılan histopatolojik çalışmalar inmemiş testislerde dejeneratif değişikliğin başladığı bir yaşından önce ama mutlaka iki yaşındam evvel, testisin cerrahi olarak indirilmesi (orşiopeksi) gerekliliğini ortaya koymuştur. Klinik olarak bariz ingüinal herni tedavisi ile birlikte en kısa süre içerisinde ameliyat yapılmalıdır.
    Testisin olmadığı veya atrofik olduğu durumlarda psikolojik ve estetik bozukluğu önlemek için testis protezleri kullanılabilir.
    EKTOPİK TESTİS
    Normal iniş yolunu takip ederek üst ingüinal kanala geçen fakat skrotum yerine perineal veya femoral bölgede yerleşmiş testisler için kullanılır. Böyle testislerin cerrahi olarak skrotuma indirilmesi gerekir.
    RETRAKTİL TESTİS ( UTANGAÇ VEYA MAHÇUP TESTİS) :
    Bu durumda testis aslında skrotuma inmiş olmasına rağmen, çeşitli situmüluslar sonucu inguinal kanalın dış açıklığı içine çekilmiştir. Zaman zaman skrotum içerisine de inerler, zaman zamanda skrotum yerine inguinal kanala doğru yukarı çıkarlar. Burada gerçek bir inmemiş testis söz konusu değildir. Ancak testis günün belli bir süresinde skrotuma inmiyorsa böyle testislerde spermatogenez ( sperm üretimi ) bozulabilmektedir. Bu nedenle retraktil olduğu şeklinde değerlendirilen bu gibi durumlarda ( günün çoğunluğunu ingüinal kanal veya ingüinal kanalın dış ağzında geçiren testisler) inmemiş testis grubunda değerlendirmek hastanın yararına olacaktır.

  • Nöroendokrin modulasyon

    “Defianda me Dios de mi ! ” Tanrı beni kendimden korusun ( İspanyol Atasözü)

    “İnsan , ruhunda açılan yaradan ölür” (BALZAC)

    İnsan vücudunda gerçekten neler oluyor? Bütün bunları nasıl ispatlarız?

    Ellili yılların sonu ve altmışlı yılların başında herşey öyle açık ve kesin görünüyorduki aşılar ve antibiyotiklerle birçok ölüm engellenebiliyordu. Oysa seksenli yıllardan sonra dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş ülkelerinden biri olan ABD de enfeksiyon hastalıklarından ölüm 5. sıraya çıkarak % 58 lere yükseldi. Hatta çağın son buluşu olan gen teknolojisi bile herhangibir hastalık için etkin bir tedaviyle sonuçlanamadı.

    “Çocukken doğanın sihirli olduğunu düşünürdüm. Daha sonra herşeyin matamatiksel formüllerle ifade edilebileceğini öğrendim . Bu en büyük hayal kırıklığım oldu. Bilimden sihiri çıkardığınızda teknolojiyle başbaşa kalırsınız. Ama ben hala DNA sarmallarını büken bir sihrin olduğuna inanmak istiyorum”

    Psikonöroimmunoloji alanında yayınlanmış ilk kitap 1975 yılında Robert Ader tarafından yayınlanmıştır. Robert Ader ve Nicolas Cohen klasik Pavlov deneylerini ratlar üzerinde tekrarlamış ve davranışla ilgili olarak immun yanıtın değiştiğini ortaya koymuşlardır. Bu araştırmacılar ratlara mutluluk verici olaylardan sonra ( tatlı su) siklofosfamid enjekte etmişlerdir daha sonra koyun eritrositleri enjekte ederek antijenik reaksiyon oluşturmayı denemişlerdir ve geçmişte siklofosfamidle birlikte kullanılmış tatlı suyun tek başına da immun sistemi baskılayabildiğini tespit etmişlerdir. Öyle görünüyordu ki ratların beyninde oluşan birşeyler bu yanıtı oluşturuyordu. Oysa ki klasik immunoloji insan vücudu dışında deney tüplerinde ispatlanmış birçok dogmaya dayanıyordu.

    Şunu söylemek gerekirki parçalar üzerinde ne kadar ayrıntılı çalışırsak çalışalım hiçbir zaman bütünü anlamamız mümkün olmayacaktır. Bu bizi ilk soruya götürüyor izole edilmiş herhangi bir sistem üzerinden elde edilmiş verilere gerçekten inanabilirmiyiz? Yada anatomik bilgimizin büyük bir kısmının elde edildiği kadavralara ne kadar bu bağlamda ne kadar güvenebiliriz? Örneğin kranial kemiklerin hareket etmediği bilgisi sadece kadavralar için geçerli bir anatomik bilgidir. Cranial kemiklerin hareketlerinin ölçülebildiğini ve yaşamsal önemi olduğunu biliyormuydunuz? İlk bakışta immunsistem ve sinir sistemi birbirine pek benzer görünmezler. Ancak her iki sistemde organizmanın dış ortama karşı durumuyla ilgilidirler. Her ikisininde karşı koyma ve uyum sağlama rolleri vardır.

    Ayrıca her iki sisteminde belleği vardır. Sinir hücreleri sadece immunsistemin solid organlarıyla iletişim kurmakla kalmıyorlar serbest dolaşan immun sistem hücreleri sayesinde peyer plakları ve kemik iliğide sinir sistemiyle bağıntı içindedir. Sinir sisteminin iletişimsel molekülleri olan endorfinler ve nörotransmitterler, endokrin sistemin hormonları, immun sistemin sitokinleri kimyasal maddelerin peptidler grubundandırlar. Bu peptidler bu sistemler arasında aramadde olarak görev yapmaktadırlar.

    Sonuçta bu sistemler aynı network sisteminin uzantılarıdırlar. Doğal yaşam için planetteki ekolojik sistemlerin ne denli birbirine bağlı olduğunu düşünürsek belki insanın biyolojik sistemleriyle ilgili görüşümüzü değiştirebiliriz. Gün gelecek hastalığı bir invazyon tıp bilimini savaş olarak görmekten vazgeçeceğiz çünkü eskilerine karşı zafer kazandıkça karşımıza çıkan yeni hastalıklar savaş doktrinini

    çürütecektir. Bunun yanısıra vücudun kendi immunsistemi ile zarara uğratıldığı otoimmun hastalıklar artmaktadır. Bu durumda düşmanı gördüğümüzde onun biz olduğunu anlayacağız. Tüm dejeneratif hastalıklarda böyledir aslında.

    Quantum teorisi tüm elementlerin enerji fluktuasyonları içerdiğini ( vibrasyon) ortaya koyar. Denizler arasında saptanmış quantum akımı hücreler arasında yok mudur. Hücreler arasında UV ışığın frekanslarına dirençli mikrotübüller ne işe yaramaktadır. Fritz Popp hücre iletişim sisteminin lazer gibi sürekli bir ışığa bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Danah Zohar ın Bilincin Quantum Modeli adlı çalışması Herbert Frolich’in çalışmalarıyla desteklenmiştir. Brian Josephson’un psikonöroimmunoloji ile ilgili yaptığı araştırmalar sonunda ortaya attığı fikir vücutta beynin desteklediği bir quantum bilgisayarının işlediği şeklindedir.

    TEMEL KAVRAMLAR

    İmmun Sistem vücudun hemen her yerinde sayısız yabancı antijene karşı koymak zorundadır. Bu nedenle immun sistem hücrelerinin kan, lenf ve dokular arasında gezebilme ve antijene maruz kalınan yerlere geçip yerleşebilme özelliğine HOMİNG denir. Bu özellik immun yanıt için çok değerlidir. İmmun yanıtlar bireyi enfeksiyon, otoimmun hastalıklar ve kansere karşı korur. Normal immunsistem daha tümör gelişmeden normalden farklılık gösteren tümör hücrelerini tanıyıp ortadan kaldırabilme özelliğine sahiptir buna İMMUNGÖZETİM ( İmmukontrol) denir. Bireyi potansiyel tehlikeli ajanlardan koruyan ve çoğu daha ajanla karşılaşmadan önce organizmada bulunan mekanizmalara DOĞAL İMMUNİTE denir.

    Doğal İmmunite:
    · Fizik Bariyerler ( deri mukoz membranlar)
    · Fagositoz ( makrofajlar nötrofiller eozinofiller)
    · Doğal Öldürücü Hücreler ( NKC)
    · Akut Faz Proteinleri ve
    · Kompleman Sisteminden oluşur.

    Bir yabancı antijenle karşılaşıldığında sadece ona özgü yanıt gelişmesini sağlayan ve aynı antijenle tekrar karşılaşıldığında daha güçlü bir yanıt oluşturan sistem SPESİFİK İMMUNİTE dir.

    Spesifik İmmunite:
    · Lenfositler
    · Plazma Hücrelerince üretilen antikorlar
    · Lenfositlerden salınan lenfokinlerden oluşur

    Spesifik immunite iki çeşittir.
    1- Hümoral İmmunite: B lenfositler ve antikorlar ile olan ( ekstrasellüler)
    2- Hücresel İmmunite: T lenfositlerce geliştirilen ( intrasellüler)

    Makrofajlar buldukları antijeni içlerine alır ve peptidlerine parçalarlar. Bunlara MHC ( Major Histokompatibilite Kompleksleri) bağlanarak hücre yüzeyine taşınmasını sağlarlar. T lenfositlerinin
    herbirinin yüzeylerinde sadece bir MHC tanıyabilecek özel reseptör molekülleri vardır. Bunlara T Cell Reseptör denir. Memeli immun sisteminin 10 üzeri 9 sayıda değişik antijeni tanıyabilecek kapasitede
    olduğu sanılmaktadır. Buna LENFOSİT REPERTUARI denir. Bir lenfositten türeyen lenfositlerin tümüne LENFOSİT KLONU denir. Bir klondaki tüm hücrelerin antijen tanıyan reseptörleri birbirinin aynıdır. Makrofaj yüzeyinde MHC Klas 2 ile birlikte sunulan spesifik antijeni tanıyarak aktif hale geçem T hücreleri bölünür ve lenfokinleri salgılarlar.

    Lenfokinleri salgılayan hücrelere T helper denir (Th). Lenfokinlerin salgılanmasıyla:
    1- Makrofajlar etkin duruma geçer ve içlerindeki antijeni sindirirler
    2- B lenfositler plazma hücresi haline geçerek antikor salgılamaya başlarlar
    3- Sitotoksik T lenfositler Tc antijen özelliği gösteren hücreleri öldürecek forma girerler.

    Antijenik uyarının ardından bütün normal immun yanıtlar kendi kendini sınırlar. Bu aşamada birçok mekanizma rol oynar . Bu mekanizmalardan biri NÖROENDOKRİN MODULASYON dur. Bu modulasyona örnekler vermek gerekirse;

    Lenfositlerde ve çoğu lenfoid organın kan damarlarında sempatik innervasyon vardır: Lenfositler üzerinde pekçok hormon, nörotransmitter ve nöropeptid için reseptör vardır. Lenfositler kortikotropin salgılatıcı faktöre yanıt vererek kendi adrenokortikotropik hormonlarını yapabilir, bu da kortikosteroid
    yapımına yol açar. Stres altında lenfositlerin in vitro mitojen yanıtı bozulur ve enfeksiyonların iyileşmesi gecikir İmmun sistemin vucutta yapması gereken işlevleri yerine getirebildiği durumlarda kişi immun kompetandır. Immun işlevlerin yeterli olmadığı hallerde ise immun kompromize durum söz konusudur.

    STRESİN NEDEN VE ETKİLERİ

    Son yıllarda toplum üstünde stresin etkilerini ölçen birçok araştırma yapılmıştır. Örneğin dahiliye hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada hastaların semptomlarının en fazla strese bağlı olduğu ortaya
    çıkmıştır. Bunların %36 sı kendilerine iyi bakmadıkları, %26 sı moodları, % 25 i duyguları, % 25 i fazla çalıştıkları, % 24 ü de ruhsal çöküntü geçirdiklerinden yakınmışlardır.

    Stres birçok hastalığın başlatıcısı yada ana nedenidir. Stres beklenmedik bir duruma organizmanın verdiği yanıttır. Örneğin bir yılanın yanında duran biri acilen kaçma ihtiyacı duyar. Bu organizmanın savaş ya da kaç yanıtıdır. Stres davranışımızın telaş ya da tembellik şeklinde olmasını sağlayabilir. Zayıf uyaranlar dinlenme durumundaki duyarsızlığı sağlayarak gereksiz atakları minimuma indirirler.

    Stres modern hayatın sağlıksızlığa neden olan bir yönüdür. Akıl herzaman gerçek stres kaynağına odaklanmaz, bir sürü gerçekleşmesi mümkün olmayan imge ile doludur. Örneğin geleceğe ilişkin korkular felaket düşünceleri alışılagelmiş anksiyeteler. Bunlar henüz gerçek stresörler değillerdir.

    Vücudun neyin gerçek stresör neyin sadece düşünülen stresör olduğunu ayırt etmesi güçtür. Eğer stresli bir yoldan eylem yapılması yolunda mesaj alırsa o yönde aktive olur. Örneğin kişi bir sopayı yılan olarak algıladığında vücut bu algıya göre reaksiyon verir. Kişi yılanı sopa olarak algıladığında ise tehlikeli bir hata yapar.

    Stresin azaltılması gerçek olmayan stres kaynaklarının zararlı etkilerini azaltmaya yarayan bir gevşeme yanıtıdır. Bu yanıt çok değişik şekillerde yapılabilir . Örneğin bir sandalyeye otururken olabilir. Bu şekilde derin bir fiziksel ve kondisyonel gevşeme ve zihinle açık bir nesneye odaklanma amaçlanır. Vucudun bu durumdaki haline dinlenme duyarsızlığı denir.

    Stresin immun sistem üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmekle beraber bunu nesnel olarak kanıtlamak kolay değildir. Homeostatik mekanizmaların yürütülmesinde sinir sistemi endokrin sistem ve immun sistemin karşılıklı etkileşmeleri çok önemlidir. Kişinin duygu durumu ya da strese verdiği yanıt şekli o kişinin enfeksiyon hastalıkları veya kanser ile olan savaşını değiştirebildiği gibi otoimmun hastalıkların seyrini de etkileyebilir. Stresin enfeksiyöz hastalıklarla ilişkisi olduğu Cohen ve arkadaşlarının çalışmasında gösterilmiştir. Bu çalışmada gönüllülere 5 değişik soğuk algınlığı virusundan biri ya da placebo uygulanmıştır ve hem solunum yolu enfeksiyonu hem de klinik soğuk algınlığının psikolojik stres ile arttığı izlenmiştir. Bir diğer çalışmada stresin Hepatit B aşısına verilen antikor yanıtını olumsuz etkilediği bildirilmiştir.

    Stresin insan herpes virusları başta olmak üzere çeşitli enfeksiyon ajanlarının yol açtığı hastalıklar için bir risk faktörü olduğu ve hastalığın şiddetini artırıcı bir etkisi olduğu bilinmektedir. Tıp öğrencileri ile yapılan bir çalışmada 3 gün süren sınav dönemine ait alınan kan örneklerinde yapılan immunolojik testlerle, göreceli olarak düşük düzeylerde stersin yaşandığı ve temel kabul edilen 1 ay önceki benzer testlerin sonuçları karşılaştırıldığında sınav döneminde NK etkinliğinde anlamlı düşme olduğu gösterilmiştir( Kiecot-Glaser 1984,1987) Bu çalışmalar sırasında sınav döneminde ölçülen interferon gama düzeylerinin kontrol gruplarındaki örneklerin düzeylerine göre anlamlı derecede düşük olduğu da bulunmuştur( Glaser, Rice1987). Doğal öldürücü hücre etkinliği sürekli düşük bulunan bir grup insanda yapılan çalışmalarda bu grubu en iyi belirleyen faktörlerin yaş ve günlük stresin derecesi olduğu görülmüştür ( Levy, Herberman 1989).

    Günlük streslerin immun sistem üzerinde yaptığı değişikliklerin incelendiği 6 aylık bir çalışma sonucunda günlük streslerin Ts lerde bir artış yaptığı Th/Ts oranının düştüğü gözlemlenmiş ve stres beklentisinin de Th sayısında bir düşme ile birliktelik gösterdiği bildirilmiştir ( Kemeny Cohen 1989). Homoseksüel erkeklerde yapılan bir çalışmada kişilere önce Hıv + oldukları söylenmiş ve ölçüm yapılmış daha sonra bunun doğru olmadığı açıklanmış ve ölçüm yapılmıştır. Yapılan bu ölçümlerde lenfositlerin fitohemaglütine verdikleri proliferatif yanıtın gerçek durumun söylenmesinden sonraki bir hafta içinde yaklaşık iki katına çıktığı bulunmuştur ( Antoni, Schneiderman 1991)

    Evlilik sorunlarinin gerek fizik gerek psikolojik rahatsizliklara yol acmasinin yanisira immun parametrelerde de bozukluklara sebep olabilecegi bildirilmistir. Bir yildan daha az bir sure once bosanmis olan kadinlarin uygun kontrol gruplariyla karsilastirildigi bir calismada, evlilik sorunlarinin depresyon ve immunkompetansta yetersizlik ile birlikte gittigi bulunmustur( Kiecolt-Glser, Fisher 1987).

    Erkeklerde yapilan benzer bir calismada ada benzer sonuclar alinmis ancak bosanmayi steyen ve baslatan tarafta bu bozukluklarin goreli olarak daha hafif oldugu görülmüştür( Kiecolt-Glaser 1988)Mayne ve arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada 10 evli çiftin 40 dakika süren tartışmadan önce ve sonra kan basınçları, kalp hızları ölçülmüş ve immun değişiklikler için kan örnekleri alınmıştır: kadınlarda kan basıncının yükseldiği ve hücresel immun sistem işlevlerinde bir azalmaya işaret eden lenfosit proliferasyonunda hafif bir azalmanın olduğu saptanmıştır. ( Mayne 1997).

    Primer depresif hastalığı olan klişilerde hücresel immunitede bozukluk bulunduğu bildirilmiştir ( Kronfol, Silva 1983). Depresyonun düşük Th sayısı ve daha sık herpes nüksü ile ilişkili olduğunu belirten yayınlar ( Kemeny Cohen 1989) olduğu gibi depresif hastalar ile depresif olmayanlar arasında önemli immün işlev farkı olmadığını ileri süren çalışmalar da vardır ( Darko,Gillin 1991).

    Norman Cousins 1979 da kişilik özellikleri, davranış biçimleri, olaylarla baş etme biçimleri ve duygusal durumun immun işlevlerde bilinen ya da tahmin edilen bazı bozukluklarla giden hastalıkların seyrini etkileyebileceği düşüncesini ortaya atmıştır. Cousins ankilozan spondilitte psikolojik müdahale ile remisyon sağlandığını bildirmiştir. Stres ile mücadele edilmesinin ve stres ile başa çıkma yollarının immun sistem değişiklikleri üzerindeki etkileri giderek daha çok incelenmektedir. Bu çalışmalar özellikle üniversite öğrencileri, yaşlılar, kanser hastaları, HIV virusu taşıyan kişiler, kronik romatizmal hastalığı olanlar ve gönüllü kontrol grupları üzerinde yapılmaktadır.

    Bu bağlamda özellikle hipnoz, gevşeme, egzersizi klasik koşullanma, kendini ortaya koyabilme( assertiveness) ve bilişsel çalışmalar Glaser’lar tarafından özetlenmiştir( Kiecolt- Glaser 1992). Bu çalışmaların planlanması ve yürütülmesi oldukça güç olduğu gibi sonuçların nesnel olarak değerlendirilmesi de her zaman kolay olmamaktadır.

    Psikoterapinin, psikolojik danışmanlık hizmetlerinden yararlanılmasının ve destek gruplarına katılımın kanserli hastaların prognozlarını olumlu etkilediği yayınlanmıştır. Bu tür yöntemlerin metastatik meme ca lı ( Spiegel, Bloom 1989) ve maligm malanomlu hastalarda( Fawzy, Hyun 1993)yaşam süresini uzattığı bildirilmiştir. Bütün bu anlatılanlardan sonra tek başına stresin immun işlevlerde değişiklikler yaparak mutlaka hastalıklara yol açacağı düşüncesi çıkartılmalıdır: Stres ve mutsuzluk, nsanları riskli bazı davranışlar ve yaşam biçimine itebilir.

    Bu tür insanlar alkol ve uyuşturucu kullanmaya daha eğilimli olabilir, uyku ve beslenme düzeyleri sıklıkla bozulabilir, daha az spor yapar hale gelebilirler. Bunların hepsinin immu sistemi olduğu kadar genel sağlığı da olumsuz etkileyen etkenler olduğu unutulmamalıdır. Stresle başetme yolları daha iyi anlaşılıp uygulandıkça, immun sistemin doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olduğu düşünülen pek çok patolojik durumun olumlu etkileneceği beklenmektedir.

    Stres Azaltılmasının Fizyolojik Yararları:

    · Oksijen tüketimi ve metabolik hızın anlamlı oranda azalması, hatta uyku düzeyinin altına inmesi. Bu büyük bir ekonomi ve etkinliğin belirtisidir.

    · Dakikalık ventilasyon ve respirasyon oranında azalma

    · Kalp hızında ve kan basıncında azalma,

    · Serum Kolesterol seviyesinde sadece diyetle elde edilenden daha fazla düşüş,

    · Derinin direncinde belirgin bir yükselme ( düşük cilt direnci stres yanıtının bir göstergesidir)

    · Stresli durumlarda yüksek olan anaerobik metabolizmanın belirtisi olan kan laktat seviyesinin düşmesi,

    · EEG de dinlenme durumunda saptanan ( alpha) ve ( tetra) dalgalarının artması, EEG dalgalarının koordinasyonunun sağlanması

    · Epileptik nöbet sıklıklarının azalması

    · Depresyondan iyileşme sırasında görülen yüksek serotonin üretiminin saptanması,

    · Kateşolamin metabolit düzeylerinin azalması,

    · TSH ve T3 düzeylerinin azalması,

    · Reflekslerin ve cevap zamanının gelişmesi,

    · İşitme ve diğer duyuların hassaslığının artması,

    · İmmun fonksiyonun güçlenmesi. Kronik streste immun sistem baskılanır ya da aşırı derecede aktive olur buda otoimmun ve inflamatuar hastalıkların ortaya çıkmasını sağlar

    · Melatonin düzeyleri artar

    · Kalsiyum kaybı ve osteoporoz riski azalır ( Bunun nedeni muhtemelen kortizol seviyesindeki azalmadır)

    · Stres Azaltılmasının Yararlı Olduğu Hastalıklardan Bazıları:

    o Kalp hastalıkları,

    o Kanserler,

    o Kronik Ağrılar,

    o Asthma,

    o Diabet,

    o Spastik Kolon,

    Stres Azaltılmasının Psikolojik Yararları:

    · Anksiyete nin azalması,

    · Depresyonun azalması ( serotonin düzeylerinin artmasının indüklenmesi yoluyla)

    · Daha fazla iyimserlik,

    · Daha fazla kendini farketme ve kendini gerçekleştirme,

    · Başa çıkma yeteneklerinin geliştirilmesi,

    · Durumsal olmayan mutluluk hissi,

    · Receteli ya da recetesiz ilaçlarla alkole olan eğilimin azalması,

    · Uykunun kalitesinde artma ( daha dinlendirici uykui uykusuzluğun azalması, zaman içinde daha az uyku ihtiyacı gelişmesi)

    · Agresyonun ve kriminal eğilimlerin azalması,

    · IQ nin artması,öğrenme kapasitesinin artması, kişiliğin ve entellektualitenin gelişmesi,

    · İş hayatında daha fazla etkinlik ve verim sağlanması,

    · Yönetsel açıdan olumluluklar,

    · Konsantrasyon yeteneği ve hafızanın artması,

    · İstenmeyen kişilik sorunlarına eğilimin ve kişilik bozukluklarının azaltılması

    PSİKONÖROİMMUNOLOJİ:

    Bu terimdeki psiko aklı, nöro sinir sistemini immunoloji ise immun sistemi temsil etmektedir. Basit bir deyimle düşünce ve duygularımızla immun ve sinir sistemleri üzerinde güçlü etkiler oluşturmaktayız. Sinirler telefon telleri gibidirler. Nörotransmitterler posta sistemi gibi çalışırlar. Bu iki nedenden ötürü immun yanıtla ilgilidir. Her elemanın iletimini sinir sistemi sağlar ve beyaz kan hücreleri sinir sistemine geri mesaj verirler. Dolayısıyla bu iletişim iki yönlüdür.Bu sistemin beyinde feedback mekanizması limbik sistemin içinde bulunduğu loptadır.

    Dolayısıyla duygularla çok ilgilidir. Beyaz kan hücreleri üzerinde 60 ın üstünde nörotransmitterin reseptörü tespit edilmiştir. Bu tür reseptörler vücutta barsak gibi bölgelerde de saptanmıştır. Bu durum stres, anksiyete ve depresyonun nasıl immun supresyon, barsak spazmı gibi olaylara neden olabildiğini ortaya koyar. Ayrıca psikoaktif özelliği olan sedatifler gibi ilaçların immun hücre fonksiyonları üzerine etkilerinin olduğu da tespit edilmiştir. Çünkü bu hücrelerde de aynı reseptörler mevcuttur. Hatta kan beyin bariyerinin bile stres altında daha geçirgen bir hal aldığı söylenebilir. Beyaz kan hücrelerinin sayısı stres altında etkilense de asıl etki fonksiyonlarda meydana gelmektedir. Bu etkiyi sadece emosyonel faktörler değil yaşamtarzıyla ilgili faktörlerde meydana getirmektedir. Hücresel Bağışıklıkta oldukça önemli olan Doğal Öldürücü Hücrelerin hangi faktörlerce etkilendiğini aşağıdaki tablo ortaya koymaktadır.

    Tablo:1 Yaşamtarzı ve NKCell Aktivitesi Üzerine olan Etkileri

    DAVRANIŞ BİÇİMİ

    NKcell Aktivitesinde Oluşturduğu Artış

    Egzersiz

    %47

    Stres Yönetimi

    %45

    Yeterli Uyku

    %44

    Dengeli Beslenme

    %37

    Sigara İçmeme

    %27

    Kahvaltı Etme

    %21

    Düzenli ve Uygun Çalışma Saatleri

    %17

    Alkolden sakınma

    %0

    Sağlıksız yaşamtarzlarının stres nedeniyle ortaya çıkmasının kolaylaştığı birçok kaynağa dayanılarak bilinen bir durumdur. Uygun bir stres yönetiminin meditasyon, psikolojik görüşmeler olumlu tutum ve alışkanlıklar güçlü birer immun stimulandırlar. Bunlar immunosupresif etkinin azaltılmasını ya da stresin yol açtığı adrenokortikoid hormonlar gibi bir takım hormonların etkilerinin azaltılmasını sağlarlar. Aklın vücut direncini etkilediği kavramı Halk Sağlığında yeni bir kavram değildir. ” Paniğe hiçbir neden yok. Korku alçaktır ve çok zarar verir.Neşeli o lmak direnci artırır ve komplikasyonları önler” Yapılan meta analizler antikor titrasyonlarındaki artış ve lenfositlerdeki interlökin2 reseptörlerinin stresle etkilendiğini ortaya koymaktadır. Herpes viruslarının relapsı ile stres arasındaki güçlü bağ bilinen bir durumdur.

    KİŞİLİK YAPISI VE HASTALIK:

    Kişilik yapımız fiziksel sağlığımızı ömür boyu etkileyen bir faktördür. Antik çağdaki tıp öğretileri de bu görüşü desteklemektedir; “Hastalık yok Hasta vardır” Hipokrat Kişilerin kişilik özellikleri hastalığın görünümünü etkilemektedir. Kişi kendindeki olumlu ve olumsuz kişilik özelliklerinin çoğunun genellikle farkındadır. Bu nedenle, kişilik özelliklerinin objektif biçimde gözden geçirilmesine ve hastalığın tartışılmasına olanak sağlanmalıdır.Kişi kendini denemeye kişiliğini geliştirmeye ve kendini suçlama gibi fatal duygulardan arındırılmaya yüreklendirilmelidir. Kişilik en önemli faktörlerden biri olmakla birlikte birlikte etkili olduğu diğer faktörler çevre, yaşamtarzı, genetik predispozisyon gibi faktörlerdir. Eyenstock un yaptığı araştırmalarda araştırmacının tespit ettiği 4 kişilik tipinden üçünün bazı hastalıklarla ilgisi ortaya çıkmıştır. Bunlar;

    Tip 1: ümitsiz, yardım kabul etmeyen, duygularını baskılayan kişiler. Bunlarda kanser sık görülür.

    Tip 2: Anksiyeteye eğilimli, agressif, hırslı, duygularını uygun olmayan yollarla ortaya koyan kişiler. Bu kişilerde kalp hastalıkları sık görülür.

    Tip 4: Kendileri ve diğer insanlarla uyum içinde olan kişiler . Bunlar iyi iletişim kurarlar, iyimserdirler, duyarlıdırlar, stres altında soğukkanlı olmaya çalışırlar.

    Kişilik tiplerinin 10 yıl süreyle izlendiği bir çalışmada ölüm nedenleri ve kişilik tipleri arasındaki ilişkiler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

    Tablo: 2 Kişilik Tipleri ve Ölüm Nedenleri Arasındaki İlişkiler

    Kişilik Tipi

    Sayı(n)

    Ölüm nedenleri

    Sağ kalanlar (n)

    Sağ kalanlar %

    Ca

    CHD

    Diğer

    Tip 1

    901

    347

    61

    155

    338

    38

    Tip 2

    818

    36

    208

    221

    353

    43

    Tip 3

    570

    8

    21

    80

    346

    81

    Tip 4

    946

    3

    9

    39

    895

    95

    Yapılan bir başka çalışmada kanser ve kalp hastalığına predispozisyonu olan 490 kişiye stresle başa çıkma yolları öğretilmiştir. Bu çalışmada gruplar randomize olarak oluşturulmuş kontrol grubuna stresle başa çıkma yolları öğretilmemiştir. Ölüm oranı kontrol grupta %76 iken çalışma grubunda %20 bulunmuştur. Çalışma grubunda CHD nedeniyle olan ölümler kontrol grubunun 6 katı olarak saptanmıştır.

    Tablo: 3 Tip1 ve 2 Kişiliklerde Srtesle Başa Çıkma Eğitiminin Ölümlere Etkisi: ( 17 kişiden haber alınamamıştır)

    Gruplar

    Sayı

    Ca Ölümleri

    Ca İnsidansı

    CHD Ölümleri

    CHD İnsidansı

    Diğer Ölümler

    Kontrol

    234

    111

    129

    36

    45

    33

    Çalışma

    239

    18

    75

    10

    29

    20

    Bu çalışmada 7 yıllık bir izlem yapılmış ve 17 hastaya ulaşılamamıştır. Bu araştırmanın en önemli sonucu kişilik kalıplarının ne kadar değişmez görünsede oldukça esnek olduğunu ortaya koyması olmuştur. Alışkanlık haline gelen davranışsal kalıplar ve huylar öğrenilmemiş durumlardır. Hastalık ve stresin olumlu tek yanı akıllıca yönlendirildiklerinde yapısal değişiklikler için oldukça önemli bir motivatör olmalarıdır.

    Eysenck in 13 yıllık bir follow up çalışması da şöyledir. Bu çalışmada Ca ve CHD ye eğilimli kişilere özduyarlılık, gevşeme teknikleri, iletişim yeteneklerinin geliştirilmesi, grup desteği, stresli durumlarla başa çıkma konusunda yeni yollar bulma konusunda eğitim verilmiştir. Yaş ortalaması 50 olan 192 kişi 13 yıl izlenmiştir. Sonuçlar aşağıdaki tabloda belirtilmiştir:

    Tablo 4: Eğitim Verilen ve Verilmeyen Kronik Hastalarda İzlem
    Sonuçları

    Tip

    sayı

    Tip 1

    100

    Ca ölümleri

    Ca insidansı

    Diğer ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    50

    16

    21

    15

    19

    Çalışma

    50

    0

    13

    5

    45

    Tip 2

    92

    CHD Ölümleri

    CHD insidansı

    Diğer Ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    46

    16

    20

    13

    17

    Çalışma

    46

    3

    11

    6

    37

    Başka bir kişilik sınıflandırmasına göre D tipi kişilik olarak tanımlanan kişilik tipinde CHD için atfedilen risk 4.7 bulunmuştur. D tipi kişilik iki ana bileşenden oluşur:

    1-Yüksek oranda negatif etkilenme ( anksiyete, sinir, endişe)

    2-Duygularını bastırma eğilimi

    Bu tip sınıflandırmada A tipi kişiler aceleci, dost canlısı, uyumlu kişilerdir ve kalp hastalıklarına daha fazla eğilimleri vardır. Tip B bu özelliklerin tam tersi özellikler taşıyan kişilerdir. Tip C kansere eğilimi olan kişilerdir. Bunlar kötümser uyum sağlaması güç duygularını açıklamaya dirençli soğuk ve kızgın kişilerdir.

    GÜLMENİN TERAPÖTİK ETKİSİ:

    · Stresi azaltır,
    · Ağrıyı azaltır, ağrıya dayanıklılığı artırır,
    · İmmuniteyi güçlendirir,
    · Kan ve Lenf akımını artırır,
    · Oksijenizasyonu artırır,
    · Kan basıncını düşürürür,
    · Kasları hareket ettirir.

    MELATONİN ETKİSİ:

    Son zamanlarda ilgi çeken mediatörlerden biri melatonindir. Melatoninin antitümör etkileri araştırılmaktadır. Melatonin aynı zamanda antiproliferatiftir. İntranükleer gen transferini baskılayarak düzenler. Büyüme faktörlerinin salınımını ve aktivitesini inhibe eder. Melatonin endojen olarak stimüle edilir. Fizyolojik sınırlarda birçok yararlı etkisinin yanısıra yüksek farmakolojik dozlarda insanlarda oldukça olumsuz etkileri saptanmıştır. Bu olumsuz etkilerden biri immunsupresyondur.

    Melatonini stimüle eden durumlara göz attığımız zaman destek tedavi programlarında kullanılan yaşamtarzı etkilerinin bu durumlardan olduğunu görürüz. Düşük melatonin düzeyleri de genellikle işyeri koşullarından kaynaklanan aşırı yorgunluk gibi durumlarda karşımıza çıkar.

    Şekil: 1 Melatonin Salınımını Etkileyen Faktörler:

    ARTIRAN DURUMLAR

    İNHİBE EDEN DURUMLAR

    Meditasyon

    Güneş ışığı

    Günbatımına yakın saatlerdeki ışıklar

    Kalori sınırlaması

    Egzersiz

    Ca, Mg, B6 dan zengin diyet

    Triptofandan zengin diyet

    Yumurta, süt, deniz ürünleri (seaweed), spirulina

    Stres

    Yatmadan önce kafein, beta bloker, alkol yada sedatif alınımı

    Elektromanyetik radyasyon

    Gece mesaisi ve aşırı yorgunluk

    Aşırı kalori alımı

    İnaktivite

    SOSYAL FAKTÖRLER VE SAĞLIK:

    Koruyucu sağlık programlarında kişilerin sosyal integrasyonları ve ilişkilerinin hastalığa yakalanmadaki önemi ortaya konmuş ve bilinen yaşamtarzı faktörlerinin önemi vurgulanmıştır. CHD etiolojisinde işyerinde meslekten tatminsizlik ve mutsuzluğun genelde kabul edilmiş risk faktörlerinden daha güçlü bir risk oluşturduğunu destekleyen çalışmalar vardır. Evli olmak geniş bir arkadaş çevresine sahip olmak, kiliseye üye olmak, grup etkinliklerine katılmak gibi bazı faktörler sağlık üzerinde koruyucu etkisi olan faktörlerdir. Bunun yanısıra marjinallik birçok hastalığa predispozandır. Kişinin hayatında kurtarıcı olan sosyal destek şu soruyla sorgulanmaktadır: ” Sana duygusal destek sağlayan bir yakının var mı? Yani problemlerin üzerinde konuşabileceğin ve sana zor kararlarında yardım edecek biri var mı?” Kişilerin sosyal yapıları tıbbi özgeçmişlerinden çok daha önemlidir. Bu onların sağlıkları açısından diğer bütün terapotik potansiyellerden daha güçlü ve merkezi bir faktördür.Bu nedenle destek grupları bu denli yararlıdır.

    DEPRESYONDA İMMUN SİSTEM:

    Nöral immun ve psikolojik sistemler arasındaki etkileşim immunsistem, hipotalamik hipofizer ve adrenal aks ile otonom sinir sistemini içeren rotaları izler. Vücut patojenle karşılaştığında immun sistem sensor organ gibi rol oynar. İmmun sistem ve beyin arasındaki iletişim sitokinlerce sağlanır. Sitokinler çok çeşitli ve geniş biyolojik aktiviteleri sağlayan peptidlerdir. Aynı zamanda immun yanıtı da yönetirler. İmmunstimulasyon sırasında interlökinler ve interferonlar gibi sitokinler periferde ve beyinde üretilerek etki edebilecekleri nöral nöroendokrin, ve davranışsal fonksiyon gören özgün reseptörlere
    taşınırlar.

    Hipolalamo pituiter adrenal aks HPA ateş gibi fizyolojik yanıtlar yanı sıra hormonal yanıtlara da sebep olur, bu arada beyin dokusundaki sitokinler davranışsal değişiklikler meydana getirebilirler.Bu durum
    fiziksel hastalığı olan kişilerdeki depresif mod, anoreksi, kilokaybı, uykusuzluk ya da değişik uyku kalıpları, güçsüzlük ve motor aktivitenin gerilemesi gibi durumlar ile fiziksel ve sosyal çevreye karşı ilgisizlik, bozuk bilinçsel durumlar gibi olguları açıklayabilir. Akut hastalık sırasındaki bu davranışsal semptomlara ” hastalık davranışı” denir. Kronik hastalıklara eşlik eden immun aktivasyon durumunda hastalık davranışı depresif epizodda gelişebilir.

    Depresyon yaygın yıpratıcı tıbbi bir durumdur. Fiziksel olarak hastalıklı kişilerde major depresif epizodların prevalansı %5 den %40 ların üstüne çıkmaktadır. Prevalansın bu durumu, depresyona genellikle tanı konulamamasından yada tedavi edimemesinden kaynaklanmaktadır. Depresyonla ilgili tıbbi süreçler sadece ağrı, güçsüzlük, fizik hastalık nedenli birtakım kayıplar değil direkt immun sistemin aktivasyonuna neden olan süreçler olabilmektedir. Viral enfeksiyonların özellikle respiratuar sistemde hastalık yapma nedenlerinin depresif mod yada diğer depresif semptomlar gibi nörofizyolojik bozuklukluklar olduğu deneysel olarak gösterilmiştir. Benzer bulgular; kronik herpes infeksiyonlarında, CMV, EBV,gastroenterit, Borna Disease Virus ve HIV enfeksiyonları için gösterilmiştir.

    İmmun sistemin kronik aktivasyonu nedeniyle sekrersyonu sağlanan sitokinler birçok enfektif olmayan duruma neden olurlar. Bu tür hastalarda depresyon insidansı yüksek bulunmuştur. Yapılan çalışmalar depresyonun immum sistemin disregulasyonuna neden olduğunu göstermiştir. Bu durum hastalığa eşlik eden depresyonun immun aktivasyon sonucu meydana geldiğini desteklemektedir.

    Hastalığa Eşlik Eden Depresyonda Sitokinlerin Rolü: Sitokinlerin psikolojik etkileri kanser yada hepatit C li hastalara egzojen sitokin verildiğinde ortaya çıkan psikolojik ve nöroendokrin semptomlar nedeniyle anlaşılmıştır. İnterferon alpha, interlökin 2 veya Tümor Nekroz Faktörü ( TNF ) gibi sitokinlerin egzojen verilmesi maskeli depresyon yaratmıştır. Bu depresyonun semptomları sitokin verilmesini takiben başlamış ve
    sitokin tedavisi sonunda belirginleşmiştir.

    Yapılan başka bir deneysel çalışmada düşük doz pürifiye lipopolisakkarit (LPS) enjekte edilen kişilerde ilk yanıt enfeksiyon bulguları olmuştur. Bu kişilerde hastalık ortaya çıkmamış, Kalp Hızı ve kan basıncı normal kalmış ancak ateş yükselmiş, sitokinler ve kortizolün kan düzeyi yükselmiştir. Bunu izleyen süreçte bu kişilerde anksiyete ve depresif mod saptanmış verbal venonverbal hafız fonksiyonlarının bozulduğu görülmüştür.

    Hayvan çalışmaları sitokinlerin davranışsal etkilerini de ortaya koymuştur. Bu etkiler anoreksi, kilo kaybı, uyuklama, psikomotor retardasyon, güçsüzlük, yorgunluk, lenf bezlerinin hipertrofisi, bilinçsel bozukluklar gibi durumlardır. Bunların IL-1 ve TNF ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

    Antidepresanların Rolü: Hastalıklara eşlik eden depresyon antidepresanlarla tedavi edilmektedir. Bu amaçla trisiklik antidepresanlar ve selektif serotonin reuptake inhibitörleri önerilebilir. Antidepresanların
    birçok immundüzenleyici etkileri gösterilmiştir. Uzun süreli tedeavi sonunda immun fonksiyonda ve sitokin sekresyonunda baskılanma yada sitokin düzeylertine hiç etkinin olmaması şeklinde etkiler gözlenebilir. Deney hayvanlarında LPS ile oluşturulmuş hastalık davranışı ve nöroendokrin etkiler imipramin ve fluxetine kullanılarak azaltılmıştır.

    Malign Melanoma hastalarına interferon tedavisi sırasında yapılan çift kör bir çalışmada tedaviden 2 hafta önce paroxetin verilmiş grupta olguların 1/3 ünden azında depresyon gelişmiş ve tedaviyi terk olmamıştır. Ancak, plasebo grubunda hastaların çoğunda major depresyon görülmüş ve interferonun toxik etkileri nedeniyle tedavi 3 hafta erken kesilmek zorunda kalınmıştır.

    Özet:
    · Sitokinler; antijenlerle temas eden hücrelerden salınan ve hücre içine etki eden antijen olmayan proteinlerdir,
    · Hastalık sırasında immun sistem duyarlı organ olarak çalışır, beyinle iletişime geçerek sitokin salınımını uyarır,
    · Yüksek sitokin düzeyleri ve depresyon gibi psikolojik bozukluklar arasında ilişki mevcuttur,
    · Deneysel immun aktivasyon depresif mod ve diğer psikolojik bozukluklara neden olmuştur,
    · Antidepresanlar olası immundüzenleyici etkileri nedeniyle hastalıklara eşlik eden depresyonların tedavisi ve önlenmesinde klullanılabilirler,
    · Hasta kişilerdeki depresif semptomlar hastalığın neden olduğu rahatsızlık ve yetersizliklerden ziyade immun aktivasyon ve sitokin salgılanımının sonucu olabilir.

    Sitokin Sekresyonu ve İmmun Sistem Aktivasyonuna Eşlik Eden Enfektif Olmayan Durumlar
    • Otoimmun hastalıklar: MS, RA,SLE, Allerji

    • İnme ( Stroke)

    • Travma

    • Alzheimer HSt

    • Diğer Nörodejeneratif Hastalıklar

    • Kanser

    Kanser ya da Hepatit Hastalarına Sitokin Verilmesinin Neden Olduğu Depresif Semptomlar:
    • Depresif Mod

    • Disfori

    • Anhedonia( Zevk alma kapasitesinin azalması)

    • Umutsuzluk,

    • Ilımlı ya da aşırı yorgunluk,

    • Anoreksi ya da kilo kaybı,

    • Hipersomni,

    • Psikomotor Retardasyon,

    • Azalmış Konsantrasyon,

    • Konfüzyon

    Antidepresanlara Yanıt Veren Depresif Sendromlarla Birlikte Görülen Hastalıklar:
    • MS,

    • Stroke,

    • Alzheimer Hst.

    • Kanser,

    • AIDS,

    • İnterferon Kullanımı ( Hepatit C yada MS)

    Depresyonla ilgili yapılan son çalışmalar major depresyonun sadecekoroner arter hastalıklarını gelişmesinde bir risk faktörü olmadığını MI li hastaların mortalitesini etkileyen bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.

    BÜTÜNSEL TIP:

    Mind- Body Medicine yada Akıl Vücut Tıbbı olarak bilinen Bütünsel Tıp birçok konuda işbililiğini gerekli kılmaktadır. Bu alanlar psikologları, immunologları, psikiyatristleri, onkologları, davranış bilimcileri, ve kardiyologları içeren alanlardır. Sağlığın Geliştirilmesi ( Health Promotion) açısından mind body medicine gelecek vadeden bir alandır. Bunun nedeni de maliyetinin nispeten düşük olması ve yan etkilerinin genellikle iyi olmasıdır.
    Bu açıdan klinik tıptaki geleneksel yöntemlerin yeniden gözden geçirilerek yeni bir açılım oluşturulması iyi bir tutum olacaktır. Batı Tıbbının babası Hipokrat ” insan sadece bir bütün olarak anlaşılabilir” demişti. Birçok tanımdan ve aradan geçen asırlardan sonra WHO aynı tanımı neredeyse yakalamak üzeredir. “Kişinin vücudu, aklı ruhu ve çevresindeki sosyal ve kültürel etkileşimlerin dinamik bir uyumu” tanımı WHO nun son sağlık tanımıdır. “Vucut ruhun gölgesidir”

    Bu basit cümle holistik düşünceyi kapsayan birçok anlam içermektedir. Holistik ilişkiyi açıklamakta kullanılan bir analoji araç ve sürücü analojisidir. Sürücü aracın gittiği yolu, aracın yeterli motor gücüne ulaşmasını ve bu gücün sürdürülmesini, hatta kazaların olup olmaması durumunu etkiler. Dikkatli sürücüler araçlarına iyi bakarlar, daha az kaza yaparlar ve en azından bir tamirciye ihtiyaç duyarlar.

    Diğer analoji de orkestra ve şefi analojisidir. Orkestra ve şef arasındaki iletişim iyi ise bir harmoni mevcuttur. Eger aksi söz konusuysa bozuk ses çıkar. İnsan vücudunun şaşırtıcı bir iyileşme eğilimi vardır. Bu yaşatıcı güç yaşamı büyük bir zeka, gözetim ve koordinasyonla hazırlar. Einstein doğanın sahip oldugu bu zekayı şöyle açıklamıştır. ” Bilimin kovalamacası içine ciddi biçimde giren her kimse bilirki doğanın kanunlarında bir ruh vardır. Kişi alçakgönüllü ve mütevazi gücüyle üzerindeki bu gücle yüzyüze gelince dini duygulara yüklü bir anlam atfeder. Din kişinin oldukça deneyimsiz olduğu farklı bir alandır.” “Mucizeler doğa ile çelişmez bizim çelişki diye bildiğimiz doğanın içinde zaten vardır”

    Bütünsel Tıp Teknikleri:
    · Doğu Hint Ajurvedası,
    · Akupunktur,
    · Biofeedback,
    · Çin’in Herbal Tıbbı,
    · Egzersiz,
    · Herbalizm,
    · Homeopati,
    · Hipnoz,
    · Masaj,
    · Kas iskelet Sistemi Manipulasyonları,
    · Meditasyon Ayinleri,
    · Psikoterapi
    · Refleksoloji,
    · Relaksasyon,
    · Tai Chi,
    · Terapötik dokunma,
    · Yoga

    HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNERİLER:

    · Bütünsel ve Alternatif Tıp teknikleri ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Psikonöroimmunoloji ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Tıp Eğitimi Müfredatına Modern Tıp dışındaki diğer tıp uygulamaları ile ilgili yeterli bilgi eklenmelidir.
    · Sağlığın Geliştirilmesi İle İlgili Programlarda Stres Azaltılması ve Gevşeme Teknikleri yer almalıdır
    · Depresyon tanısı ve tedavisi konusunda eğitim ve uygulamada ki eksiklikler giderilmeye çalışılmalıdır

  • Obezite ile mücadele; mora biorezonans ve quantum manyetik analizörle yapılan terapi ve check-up

    Modern hayatın hızlı akışkanlığı,özellikle büyük şehirlerde iş hayatındaki insanların öğle yemeklerinde pek seçeneklerinin olmaması, karı-koca çalışan kişilerin geç saatte eve gelmeleri nedeni ile eskiden olduğu gibi nizami (çorba,ana yemek,pilav,tatlı,meyve gibi) yemek hazırlayacak derman ve sabra sahip olmaması ve benzeri onlarca etmen FAST-FOOD tarzı beslenmeyi başat kılınca OBEZİTE Batı gibi bizi de esir almaya başladı…

    Ancak öte yandan yanlış ve kötü beslenme alışkanlığı dışında şayet’’diyet yapmanıza rağmen kilo veremiyorsanız, su bile içseniz yarıyorsa,sporda attığınız terler boşa gidiyorsa…’’başka ciddi bir sorununuz var demektir; ENDOKRİN SİSTEM DÜZENSİZLİĞİ; yani hormonal dengesizlik.

    Bunun başlıca sebep ve belirtileri şunlardır;

    +İnsülin hormonunuz yüksektir: İnsülin pankreas bezindeki beta hücrelerinden salınır. Karbon hidrat ağırlıklı bir beslenme rejiminiz varsa kanda insülin hormonu sürekli optimal yani uygun düzeyin üzerindedir; dolayısı ile doygunluk hissi kısalır,acıkma ataklar şeklini alır.

    Belirtileri; Sık acıkma,sabah yorgun kalkma, öğleden sonrası bu histe artış, sabırsız öfkeli olma, enerjide düşme, yemekten sonra uyku basması, konsantrasyonda düşme, beynin alfa dalga düzeyinde düşme, kıvrak ve analitik düşünmede gerileme, horlama,uyku düzensizliği, sık gece idrarı, gece ağız kuruluğu,gece atıştırma ihtiyacı

    +Reaktif hipoglisemi durumundasınızdır; Fazla karbonhidrat ve nişastalı yiyecekler, şekerli besinler, aşırı kafein,stres ve ailede şeker hastalığı varlığı

    Belirtileri: Şekerli gıdalara aşırı düşkünlük,öğleden sonra başağrısı,zor uyuma,kötü rüya görme,öğleden sonra şeker,kahve isteme,sık baş dönmesi,yemek gecikince elde titreme ve çarpıntı

    +Tiroid bozukluğunuz vardır: Tiroid yetmezliği metabolizmanızı yavaşlatmıştır.

    Belirtileri; Kolay yorulma, enerji azlığı, kısa süreli hafızada gerileme, yavaş hareket, üşüme, terlemede azalma, kuru deri, kaşıntı,deri renginin sarılaşması, tırnaklarda kırılma, saç ve kaş dökülmesi, depresyon

    +Polikistik over sendromunuz vardır; Kadınlarda kilo almanın başlıca sebebidir. Yumurtalık kisti, tüylenme ve adet bozukluğu ile karakterizedir.

    Belirtileri; Adet düzensizliği,yüzde aşırı tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi(başın ardından), yağlı cilt ve sivilceler

    +Hormonlarınız fazla & kalsiyum düşüktür. Prolaktin süt salgı hormonu fazla buna karşın Ca++ düzeyi düşükse ciddi sorun var demektir.

    Belirtileri; Adet düzensizliği, ani süt gelme durumu, tüylenme

    Şayet sizde de bu belirtiler varsa vakit yitirmemeniz gerekir, konu basit bir şişmanlık sorunu değildir!

    QMRA(KUANTUM MANYETİK REZONANS ANALYZER)Cihazı ile Tiroid (TSH, FT4, PROLAKTİN), Açlık ve tokluk kan şekeri, şeker yükleme testi(OGTT), kanda insülin, kan yağları, total kolesterol, trigliserit, LDH, HDL kolesterol, Karaciğer testleri (SGOT, SGPT, GGT, ALKELEN FOSFATAZ), Kanda ürik asit ölçümü, kortizol, ACTH(Cushing sendromu denen hipofizin fazla çalışması şüphesi için), kanda kalsiyum, magnezyum, selenyum ölçümü, insülin ve leptin ölçümü, FSH,LH,TESTESTERON ölçümü ve tam sistem check-up’ı yapılmalıdır.

    Pozitif sonuçlarla karşılaşılması halinde Andulasyon terapi, FOTON TERAPİ, MORA NOVA BİOREZONANS TERAPİ cihazları ile bu değerler yeniden optimal düzeye getirilmelidir. Yukarda anılan düzensizlilerde derhal en yakın hastaneye başvurunuz, tetkik öncesi ilaç almayın, aç olun, uykunuzu alın, 1 gün önce alkol ve sigara kullanmayın.

  • Kemoterapi gören beyin kanseri hastalarına 10 öneri

    1-Kemoterapi sırasında özellikle trombosit ve lökosit gibi kan hücrelerinde azalma saptanır. Bu durumda kemoterapi kürlerinde aksama, gecikme, doz azaltması gibi sorunlar yaşanır. Bunu önlemek ve kemoterapi kürlerini zamanında ve tam dozda almak için bu kürleri alan, hastalığı yenen ve halen yaşamakta olan hastalardan da edinilen tecrübelerle ve bilimsel literatürde yayınlanmış bilgilere dayanılarak bazı önerilerim olacaktır.

    2-Özellikle lökositleri desteklemek üzere ısırgan out tohumu + çörekotu tohumu öğütülecek + bala (tercihan karakovan) karıştırılıp tahta tatlı kaşığı ile sabah akşam birer kaşık yenecek.

    3-Kemoterapinin ortaya çıkarabileceği yan etkileri azaltmak üzere keçiboynuzu pekmezi + Ginseng + üzüm çekirdeği öğütülecek ve karışım yapılacak. Tahta tatlı kaşığı ile sabah ve akşam alınacak.

    4-Özellikle trombosit sayısını yükseltmek için kapari turşusu ve/veya reçeli tüketilecek.

    5-Halen kansere çare olan bir bitki türü yoktur. Önerilen bitkisel takviyeler kansızlığı gidermek ve kemoterapi ilaçlarının düzenli olarak verilmesini ve kürlerin aksamamasını sağlamak içindir. Önerilen bitkilerin aşırı dozda tüketilmesi ya da moda olan daha başka bitkisel ürünlerinin birçoğu başta beyin ödemi gibi çok çeşitli aksi tesirleri de olabilir.

    6-Eğer temin edilebilinirse anne sütü (yeni doğum yapmış annenin fazla gelen sütü)nün deneyimlerimiz ve yapılan bilimsel çalışmalarla da yararı gösterilmiştir.

    7-Takviye olarak alınan ve genel olarak “bağışıklığı arttıran” maddeler olarak geçen ürünlerin bağışıklığın ana (kök) hücresi makrofajları da aktive edebilip kanser kök hücrelerini devreye sokabileceği uyarıları son literatürde mevcuttur.

    8-Zaman zaman magazinsel ve global olarak ortaya atılan örneğin “interferon” ya da “Küba mavi akrep serumu” gibi ürünlerin tümörü yok etmek bir yana daha da gelişmesine yol açtığı gerçeğini bilerek daha bilinçli davranılması önerilir. Bu gibi moda ürünleri araştırma yapmadan ve doktorunuza danışmadan denemeniz önerilmez.

    9- Beyin kanserinin diğer kanserler gibi başka organlara yayılması çok çok enderdir. Moral motivasyonu yüksek tutmak ve bu hastalığı az da olsa yenen hastaların olduğunu bilmek ve asla mücadeleyi bırakmamak esas olmalıdır.

    10-Kontrolleri aksatmamak, radyasyon tehlikesi hiç olmayan MR tetkiklerinden sonra değerlendirmelerin mutlaka konusunda uzman olanlarca ve tümör konseylerinde yapılmasını; ileri MR tekniklerinin uygulanmasını sağlamak, relaps ya da rekürrenslerde yeniden cerrahi ya da ışın tedavisi gerekiyorsa uyulması önerilir.

  • Beyin kanamaları hakkında

    Beyin kanaması, beyin dokusu içine (intraserebral) ya da onu çevreleyen zarlar ve kemik arasına (subaraknoidal, subdural, epidural) olan kanamayı ifade eder. Bu kanamaların tümü travmatik yani herhangi bir nedenden dolayı beyne alınan darbe sonrası olabileceği gibi, hipertansiyon ve başka sistemik herhangi bir hastalık neticesinde de ortaya çıkabilmektedir.

    İntraserebral Kanamalar

    Beyni besleyen damarların, özellikle de belirli bölgelerdeki küçük damarların cidarında yırtılma sonucu, kanın beyin içine sızması ve beyin dokusunu tahrip etmesidir. Her yıl yaklaşık olarak 100.000 kişi içinde 12-15 olgu görülmekte ve bu oran 40 yaş üzerinde artmaktadır. Erkek, kadın oranı 11,67’dir.Risk faktörleri hipertansiyon, amyloid anjiopati, travma, alkol ve nikotindir. Bunların yanında tedavi amacıyla kulanılan aspirin, nonsteroid antienflamatuarlar ve trombolitik ajanlar da neden olabilmektedir. Beyin damarları yaş ilerledikçe yıpranırlar ve elastiki özelliklerini kaybederler. Hipertansiyon ve amyloid anjiopati gibi hastalıklar neticesinde elastikiyetini kaybetmiş bu damarların cidarları yırtılır ve kan beyin dokusu içine sızar. Bu kan beyin dokusu içerisinde birikerek kitle etkisi oluşturur ve beyin dokusunu tahrip eder. Aynı zamanda bu kitle etkisi beynin dolaşım sistemini de bozarak iskemiye neden olur.

    Klinik olarak genellikle tek taraflı kuvvet kaybı, başağrısı ve bilinç değişiklikleri ile ortaya çıkar. Bunun yanında konuşma bozukluğu, nöbet, bulantı, kusma da görülebilir.

    Ön tanı için ayrıntılı bir hikaye alınmalıdır. Radyolojik tetkiklerden bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri tanıda kullanılır. Kısa süreli olması ve daha iyi tanı koyduruculuğu nedeniyle bilgisayarlı tomografi daha çok tercih edilmektedir.

    Tedavide ilk yapılması gereken hastanın hayati fonksiyonlarını korumaya yönelik, solunum ve dolaşım sisteminin idamesini sağlamaktır. Kanamanın büyüklüğü, beyindeki lokalizasyonu, hastanın nörolojik tablosu değerlendirilerek tedavinin cerrahi ya da medikal yapılacağına karar verilir. Cerrahi olarak yapılacak tedavi beyin dokusunda birikmiş ve kitle etkisi yaratan kanın boşaltılması, kanamanın durdurulmasıdır. Medikal tedavi olarak da kafa içi basıncını azaltacak ve kanama etrafında oluşan ödemi azaltmaya yönelik kullanılacak ilaçlardır. Hastanın nöbet geçirmesini engelleyen antiepileptik ilaçlar da koruyucu olarak başlanır.

    Subaraknoid Kanama

    Beyni çevreleyen araknoid zarı altına olan kanamalardır. Görülme sıklığı 10-16100000’dir. Risk faktörleri ailesel, sigara, alkol, hipertansiyon, oral kontraseptif, kokain, amfetamin gibi ilaç alışkanlıklarıdır. Sebep olarak en sık anevrizma, bunun yanında hipertansiyon, ateroskleroz, arteriovenöz malformasyonlar, beyin tümörleri, kanama bozuklukları, ensefalit, menenjit, meningoensefalit, antikoagülan tedavi komplikasyonları, kafa travması ve bilinmeyen nedenli olanlardır.

    Bulgular en sık olarak şiddetli başağrısı ve ense sertliğidir. Bunun yanında bulantı, kusma, baş dönmesi, çift görme, nöbet, şuur bulanıklığı ve eşlik edebilecek olan intraserebral kanamaya ait bulgular olabilmektedir. Tanı ilk başta hızlı sonuç veren bilgisayarlı tomografi ile kanamanın tespit edilmesidir. Kanamanın tespitinden sonra yapılması gereken beyin damarlarını görüntülemeye yönelik yapılacak olan anjiografidir.

    Şayet anjiografi neticesinde anevrizma tespit edilir ise o zaman yerleşim ve konfigürasyonuna göre cerrahi veya endovasküler yöntemlerle anevrizmanın dolaşım dışı bırakılması gerekir.

    Tüm gelişmelere rağmen günümüzde bu hastaların %25-30’u hastaneye gelemeden kaybedilmekte, geriye kalanların ise %30-50 kadarı kurtarılamamaktadır.

    Epidural Hematom

    Travmaya bağlı meydana gelen beynin kalın zarı (dura) ile kemik arasında olan kanamalardır. Travma sonrası dura üzerindeki damarların zedelenmesi sonucu oluşurlar, genellikle kafatası kemiğindeki bir kırık buna eşlik eder. Tüm kafa travmalarının %0,2-0,6’sında görülürler. Klinik üç şekilde karşımıza çıkar, birincisi lucid interval (şuurun açılıp kapanması), ikincisinde şuur tamamen kapalıdır ve hiç açılmaz, üçüncüsünde bilinç bulanıklığı şeklindedir. Tanı bilgisayarlı tomografi ile konur, manyetik rezonans görüntüleme de tanıda kullanılabilir, ancak bilgisayarlı tomografi çok daha erken sonuç vermesi ve zamanın hayati önem taşıması nedeniyle tercih edilmektedir.

    Tedavi dura ile kemik arasında biriken kan miktarı ve beyne yaptığı basının derecesine göre takip veya cerrahidir. Eğer çok az bir miktarda kan birikimi varsa hasta çok yakın gözlem altında tutularak takibe alınabilir. Karar cerrahi ise çok hızlı bir şekilde uygulanmalıdır. Cerrahi olarak dura ile kemik arasındaki kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak durdurulur. Cerrahi tedavi sonrası sonuçlar yüz güldürücüdür. Tedavi sonrası alınan iyi sonuç %55-89 arasında, mortalite %5-29 arasında değişmektedir.

    Subdural Hematom

    Kafa travması geçiren hastaların %8-57’sinde subdural hematom görülmektedir. Dura ile beyin dokusu arasında olan damarların zedelenmesine bağlı oluşan kan birikimidir. Subdural hematomlu vakaların %50’sinde beyinde ek olarak başka patolojiler de vardır. Genellikle hastalar çok ciddi nörolojik bozukluklarla gelirler ve %50 hastada şuur kapalıdır. Tanıda en iyi yöntem bilgisayarlı tomografidir,manyetik rezonans görüntüleme de tanı koydurabilir.

    Kitle etkisi olan ve nörolojik bozukluk yapan hematomlarda tedavi cerrahidir. Cerrahi olarak beyin ile dura arasındaki birikmiş olan kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak kontrol altına alınır. Mortalite oranı %42-90 arasında değişmektedir, bu oran epidural hematomlara nazaran çok daha yüksektir.

  • Tıkayıcı damar hastalıkları hakkında

    Tıkayıcı damar hastalıkları hakkında

    Tıkayıcı beyin damar hastalıklar veya yol açtığı sonuç olarak strok, beyin dolaşımındaki herhangi bir patoloji sonucu sinir sistemi fonksiyonlarındaki anormallik olarak tanımlanabilir. Ölüme neden olan hastalıklar arasında 3. hatta bazı yazarlara göre 2. sırada yer alan, en sık uzun dönem sakatlığa yol açan bir hastalık grubudur. Strok veya daha geniş tanımlamayla serebrovasküler olay, beyin veya beyine giden kan damarlarını etkileyen herhangi bir olay nedeniyle genellikle akut ve fokal nörolojik rahatsızlıklara yol açan olayı tanımlar. Strok iskemik ve kanamalı olarak iki sınıfa ayrılır. İskemik strok bu hastalığın %80’ini oluşturur. İskemik strok, beyin damarı veya beyine giden bir damarın tıkanmasıyla beslediği beyin bölgesinde gerekli oksijen ve şekerin azalmasına ve fonksiyonlarının kaybına yol açar. Kanamalı strok ise beyin dokusu içi veya subaraknoid denilen beynin araknoid adı verilen zarlarının arasına olan kanama şeklindeki olayla, benzer hasara yol açar. Bu hastalığın bir çok nedeni vardır. Bunlar;

    Büyük damar aterotrombotik tıkanma : Beyni besleyen büyük veya orta boy damarlardaki tıkanmadır. Bu tür tıkanma, karotis denilen beyne giden en büyük boyun damarlarında ateroskleroz denilen plağın büyümesi, damar duvarını daraltması, yerinden kopup beyne daha yakın veya beyin içerisindeki damarlarda bir tıkanma oluşturması gibi safhalardan oluşur. Hastaların yaklaşık %20’sinde bu neden bulunur.

    Küçük damar laküner tıkanma : Hastaların %40’ı bu gruptandır. Beyin içerisindeki küçük damarlardaki tıkanmayla oluşur. Beyinde önemli yapılar olan, bazal ganglionlar, internal kapsül ve beyin sapı gibi derin yapılarda küçük enfarkt alanları oluşturur. Enfarkt sonrası oluşan alana da “lakün” adı verilir.

    Kardiyoembolik tıkanma : Serebrovasküler tıkanmalar içinde %20’lik bir orandan sorumlu olan patolojidir. Daha çok orta boy beyin damarlarını ve beynin arka kısmını besleyen vertebrobaziler sistem denilen orta boy damarları tıkar. Yarısından fazlası atrial fibrilasyon denilen bir kalp hastalığı sonrası oluşur.

    Diğer sebeplere bağlı tıkanma : %20’lik kısmı oluşturur. Damar disseksiyonu, Fibromusküler displazi, Moya Moya gibi hastalıklar sayılabilir.

    Kan akımı sinir hücreleri için gereken kritik seviye altına inince, zincirleme bir biyokimyasal süreç başlar ve belli bir bölgedeki hücre ölümüyle sonuçlanır. Sonucunda klinik bulgular iskemi derecesine, etkilenen bölgenin hacmine, bu bölgenin fonksiyonel özelliklerine ve etkilenim süresine bağlı olarak değişebilir. Ancak başağrısı, hastaların %25’inde görülür ve en yaygın ortak bulgudur. Beyinin çok büyük bir bölgesini ilgilendiren bir iskemi (oksijensiz bölge) oluşursa yaygın iskemi, küçük bir alanda oluşursa fokal iskemiden söz edilir. Tıkayıcı damar hastalıkları nedeniyle sıklıkla karşılaşılan 4 ana klinik tablo oluşur;

    1- Transient (geçici) iskemik atak (TİA) : 24 saatten az süren geçici nörolojik bozukluklar söz konusudur. Çoğunluğu 10-15 dakika sürer, bu nedenle tanı sadece hikayeye dayalı kalabilir. Baş dönmesi, yürüme bozukluğu, konuşma bozukluğu, tek taraflı görme bozukluğu ve bazen tek taraflı kuvvet kayıpları en çok oluşan bulgulardır. Birkaç defadan fazla olan TİA ilerdeki tam bir strokun (%20-80 arası oranlar bildirilmiştir) habercisi olabilir.

    2- Geri dönüşlü iskemik nörolojik defisit : 24 saatten fazla sürüp, 3 haftadan önce bulguları tamamen düzelen klinik durumlar için kullanılır. Çoğunlukla kardiyolojik kaynaklı emboli suçlanmaktadır. İleride tam strok olma riski vardır.

    3- İlerleyici strok : Fokal iskemik bulguların dakikalar veya saatler içinde kötüleşmesi durumu için kullanılan terimdir. Başlangıçta etkilenen alanın genişlemesiyle oluşur. Bu durum genellikle 48 saat içinde tamamlanır. Beynin arka kısmını besleyen sistemde daha uzun sürebilir.

    4- Tamamlanmış strok : Stabilleşmiş iskemik nörolojik defisitler vardır. Embolik stroklar ani başlar, maksimum nörolojik bozukluk erken oluşup tamamlanır ve iyileşme saatler, günler veya aylar sürebilir. Bu tip hastalar çoğunlukla tamamlanmış strok ve defisitli bir şekilde uykudan uyanırlar.

    5- Genç erişkinde strok : Diyabetik veya hipertansif olmayan 40 yaş altı bir insanda stroke ihtimali çok azdır. Bu yaş grubu strokta en sık sebep kalbe ait embolidir. Ancak kokain başta olmak üzere uyuşturucu kullanımı, arterial disseksiyon, fibromusküler displazi ve koagülasyon bozuklukları akla nadir de olsa gelmelidir.

    Erken tanı konulması çok önemlidir. Bu hastalıkla karışacak diğer hastalıkların ekarte edilmesi gerekir. Bunlar, beyin tümörleri, abse-ensefalit gibi beyin enfeksiyonları, nöbet sonrası durum (postiktal durum), travma, subdural hematom, histeri, kontüzyon, şeker yüksekliği, şeker düşüklüğü, kalple ilgili fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklardır. Tanı koymak için çeşitli kan tahlilleri, beyin tomografisi, beyin MRI’ı, doppler USG’ler, MRI anjiografi, gibi tetkikler yapılır.

    Tedavi için ilk başta, akut strokun acil tedavisi gerekir,uzun dönemde ise, şeker hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon, kolesterol yüksekliği, sigara-alkol aşırı tüketimi ve fiziksel inaktivite gibi faktörlerin elimine edilmesi önerilmektedir. Bunun dışında altta yatan sebeplerin tedavisi, önleyici tedavi, cerrahi ve endovasküler cerrahi tedaviler uygulanabilir. Herhangi bir kolda veya bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar oluşmuş ise fizik tedavi ve rehabilitasyon tedavileri de uygulanabilir.

  • Hacamat hakkında

    Derinin toksinleri depoladığı 1,5 mm altına kadar bir bisturi ucu ile delinmek ve akabinde vakumlu kupalarla çekilmek suretiyle, bu bölgede bulunan durağan kanın, halk tabiri ile pis kanın dışarı alınması işlemine Hacamat Adı verilmektedir.

    HACAMAT BİR KAN ALMA YÖNTEMİ DEĞİLDİR. Hastanın kan vermesi gerekiyorsa, Kızılay da yapılan işlem gibi bir işlem yapılarak hastanın fazla kanı damardan alınmalıdır. Hacamat; Deri altında biriken toksinlerin ciltte küçük delikler meydana getirilerek dışarı alınması ve aynı zamanda durağan kan dolaşımının arttırılmasına dayanan bir tedavi yöntemidir.

    Tarihsel bir tedavi yöntemidir. Çin tıbbında akupunktur noktalarından bazılarından kan çıkartılması önerilmektedir. İnce barsak noktası (Sİ 3) ve diz arkası (Bl 40) bölgesinin kanatılması tarif edilmektedir.

    Eski mısırlılar döneminde de derinin kanatılması suretiyle kanın dışarı akıtılması ile ilgili tedaviler bulunmaktadır. Günümüzde bir çok ülkesinde uygulanmaktadır. Danimarka Fin hamamlarından, Arap coğrafyasına kadar bir çok ülkede uygulama yapılmaktadır.

    Ülkemizde 2014 de sağlık bakanlığı tarafından yayınlanan geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları yönetmeliği ile hacamat tedavisine resmi olarak izin verilmiş ve bunun uygulama hakkını sadece tıp doktorları ve diş doktorlarına vermiştir.

    DİKKAT: ÖNEMLİ 2 UYARIMIZ VAR

    1-TIP DIŞI İNSANLARA İTİBAR EDİLMEMESİ KONUSUNU ÖNEMLE HATIRLATMAK İSTERİM

    2- HACAMAT HER DERDE DERMANDIR DİYEREK SİZİ YANILTMALARINA İZİN VERMEYİN.

    HACAMAT HER HASTALIKTA KULLANILMAZ. HACAMAT ÖNCESİ YAPILMASI GEREKENLER

    En az bir gün öncesinden hayvansal gıda kesilmelidir.

    Bir gün öncesinden veya hacamat yapılacak gün sauna, hamam gibi uygulamalar yapılmamalı.

    Bir gün öncesinden itibaren cinsel perhiz uygulanmalı.

    Hasta aç veya iki saat önce yemek yemiş olmalı

    9-10 Gün öncesinden alkol alınmamış olmalıdır.

    Bu konulara uyulması halinde hacamat işleminden en üst seviyede fayda sağlamak mümkündür.

    HACAMAT NE ZAMAN YAPILMAZ

    Hacamat menstruasyon yani kadınların adet döneminde yapılmaz.

    Bir yaşından küçüklere yapılmaması üzerinde tartışmalar vardır.

    Hacamat hamilelere yapılmaz.

    İleri derecede düşkün yaşlılara yapılmaz.

    İleri derecede halsizliği olan hastalarda yapılmaz. Bu durum kronik yorgunluk sendromu ile karıştırılmamalıdır. Burada bahsedilen ileri derecede düşkünlüktür.

    Anemisi olanlarda veya aktif kanayan hemoroid gibi anemiye neden olabilecek sürekli bir kanama odağı olanlarda itinalı olunmalıdır.

    Yara iyileşmesi ile ilgili problemi olanlarda hacamat yapılmaz.

    Vücudunda muhtemel bir protein eksikliğine bağlı ödemi olanlarda da hacamat yapılmamalıdır.

    Hepatit veya AIDS gibi bulaşıcı bir hastalık taşıyanlarda hacamat yapılırken kontaminasyon (bulaşma) riskinin yüksek olduğu unutulmamalıdır.

    Hacamat aşırı terleme rahatsızlığı olanlara yapılmaz. TERLEYENİ KANATMA, KANAYANI TERLETME prensibine dikkat edilmelidir.…..

    Hemofili… ÖZELLİKLE ÇOCUKLARDA SORGULANMALI….

    Kan sulandırıcı ilaç kullananlarda dikkatli olunmalı.

    DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

    Hacamat malzemeleri tek kullanımlık olmalı.

    Cilt temizliği önemli

    Kontaminasyon (Mikrop kapma) riskine DİKKAT!!!..

    Tıbbi atık kontrolüne dikkat edilmelidir.

    Senkop (bayılma) durumunda hastaya müdahale edilecek uygun bir ortam olmalıdır. Küçümsenmeyecek kadar fazla sayıda insan hacamat esnasında hafif bir baygınlık geçirebilir. Bu durumda müdahale edilebilecek aletler ve ortam olmalıdır. Bu nedenle hacamatın tıp doktorları dışında sağlıksız ortamlarda uygulanmaması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

    HACAMAT NERELERE YAPILIR

    Hacamat vücutta bir çok noktaya uygulanabilir. Bunlardan önemli olan bir kaç tanesini size anlatmak istiyorum.

    KAHİL BÖLGESİ

    En sık uygulanan bölge KAHİL BÖLGESİDİR. Burası sırtta bulunur. Kürek kemikleri arasındadır. Sırtımız vücut toksinlerinin en çok depolandığı yerdir. Bu nedenle çok önemli bir bölgedir.

    HANGİ HASTALIKLARDA FAYDALI OLUR?

    • Psikolojik ve psikosomatik rahatsızlıklar,

    • Bronşit ve bronşial astma,

    • İmmun stimülasyon,

    • Epilepsi