Etiket: Kan

  • Çocuklarda “check-up” veya genel kontrol

    1-Okul öncesi check-up nedir?

    İnsan sağlığı için hastalıkların tedavisi çok önemlidir. Ancak bundan daha önemli olan; hastalık oluşmadan, risk faktörlerini göz önüne alarak hastalıklardan korunmaktır. Bazen de başlayan bir hastalık henüz vücutta harabiyet yapmadan, sakatlık oluşturmadan önce erken dönemde yakalamak, durdurmak ve tedavi etmek çok önemlidir. Çocukluk dönemi, büyüymenin en hızlı olduğu bir dönemdir. Toplum içine girme, çevresel faktörlerle karşılaşma ve hastalık riskinin artması bu dönemde en yüksek düzeydedir. Bir de doğuştan gelen ve henüz fark edilememiş bazı hastalıklar veya riskler de düşünülünce, çocukların sağlığının ne büyük tehlikede olduğu anlaşılır. Çocukluk dönemindeki sosyalleşme basamaklarından birisi olan okula başlamak öncesi tüm bu riskler açısından çocuğun değerlendirilmesine “okul öncesi check up” diyoruz.

    2-Check up kapsamında yapılan tetkikler

    -Genel muayene; Baştan aşağı tüm sistem ve organların doktor tarafından muayenesi. Burada genel muayene dışında özellik ve cihaz gerektiren bir muayene de göz muayenesidir. Her doktorun yapabileceği basit değerlendirmeye ilaveten, göz doktoru tarafından alet ve cihazlar kullanılarak göz muayenesi yapılır.

    -Radyolojik incelemeler

    *Akciğer grafisi; Akciğerlerin durumu, kalp yapısı, anomalileri, tüberküloz gibi solunum sistemi hastalıklarına ait eski izler veya aktif hastalık görüntüleri, bazı kötü hastalıkların sessiz belirtisi olan kalp çevresinde büyümüş lenf bezi yumruları bu basit tetkikle değerlendirilebilir.

    *EKG: Nabız ritm bozuklukları, doğuştan kalp hastalıklarının bazıları, sessiz seyirli olup ilerde aniden kötü belirtilerle ortaya çıkabilecek kalp romatizması gibi hastalıkların belirtileri aranır.

    *İşitme testi: Dıştan muayene ile saptanamayan, ancak özel testlerle dış kulak, orta kulak veya iç kulak bölgelerine ait bozukluklar ve bunlara bağlı işitme kaybı anlaşılabilir. Bazen % 50’ye varan sağırlık, çocuk tarafından bir şekilde kullanılan dudak okuma vs. yöntemlerle fark edilmeyebilir. Zamanında müdahale ile tedavi edilebilecekken, zamanla tam sağırlığa kadar gidebilir.

    -Biyokimyasal incelemeler:

    *Kan tetkikleri: Kan grubu, tam otomatik kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, açlık kan şekeri, sedimentasyon, A,B,C tipi sarılık hastalıkları hakkında bilgi veren; bunlar için yapılan aşı koruyor mu, veya hastalık geçirilmiş mi veya sessiz seyirli kronik sarılık hastalığı var mı gibi sorulara cevap veren hastalığa yönelik kan tetkikleridir. Sarılık taşıyıcılığı, hem çocuk için hem de bulaşma yolu ile çevresi için risk oluşturmaktadır.

    Beslenme bozukluğuna bağlı, demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), çocukluk döneminde de oldukça sık görülmektedir. Kansızlık varsa, bütün vücudun beslenmesi, büyümesi, dengesi bozulacaktır. Kansızlık erken saptanıp tedavi edilirse, bu tür geri dönüşümü olmayan değişiklikler başlamadan durdurulabilir. Aynı şey şeker hastalığı için de geçerlidir. Hastalık başlamış olduğu halde, uzunca bir süre gizli seyreder. Bu aşamada yakalanırsa, tedavide başarı şansı çok daha artar.

    *Boğaz kültürü; Kendisi hasta olmadığı halde bazı bakteriler için taşıyıcı görevi görüp başka çocukları riske sokabilir. Ayrıca boğazda yerleşmiş bir zararlı mikrop, romatizma, böbrek hastalığı gibi kronik hastalıklar için de zemin oluşturabilir.

    *İdrar incelemeleri; İdrar yolu veya böbrek enfeksiyonlarının, böbrekte yapısal bozukluklara yol açabilen doğuştan bazı hastalıkların yakalanmasını sağlar.

    *Gaita incelemeleri; Barsak parazitleri, çocukta anemi, büyüme gelişme bozuklukları, iştahsızlık gibi belirtilere neden olur. Bunun saptanıp tedavisi ile tüm bu süreç düzeltilebilir. Barsaktan sızıntı şeklinde gizli kanama varlığı da anlaşılıp nedeni saptanıp tedavi edilebilir.

    3-Check up’ın faydaları

    her şeyden önce çocuklarımızın sağlıklı olmasını hedefleriz. Ulu önderimiz Atatürk “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözleri ile konuyu çok güzel vurgulamıştır.

    Okulda başarısız olarak değerlendirilen pek çok çocukta, altta yatan gizli bir hastalık saptanıp, tedavi edilerek düzelmiştir. Kulağı duymadığı için öğretmenin konuştuğunu, ders anlattığını fark edemeyen bir çocuk, dikkatsiz ve yaramaz olarak değerlendirilebilir ve tüm öğrenim boyunca başarısızlığa itilir. Yine tahtadaki veya kitaptaki yazıyı net göremeyen bir çocuk, dikkati dağınık veya tembel sanılabilir. Kansızlık nedeni ile halsiz, yorgun bir çocuk derslerde uyuklayarak anlamak ve öğrenmekte zorluk çeker, tembel ve başarısız olur. Yaşıtlarına göre boyu çok kısa veya uzun olan bir çocuk aslında guatr hastası veya hormon bozukluğu olan bir çocuk olabilir. Yine aşırı zayıf veya şişman olan bir çocuk aslında şeker hastası (diyabet), obesite, hormon bozukluğu olabilir.

    Bütün bu ve benzeri belirtiler ortaya çıktıktan sonra neden araştırıldığında bazen çok geç kalınabilir. Bazı hastalıklar ilerlediğinde tedavisi mümkün olamayabilir. Oysa çok basit bir yaklaşımla tamamen önlenebilir.

    Bebeklikte aylık kontrollerle bebekler hem aşılanır hem de erken tanı ve tedavi imkanlarından yararlanır. 1 yaşından sonra ise bu sık kontroller bitince, sanki artık “sadece hastalanınca doktora gidilir” gibi bir yaklaşım başlar. Bu da 1-6 yaş arası çocukluk döneminde bazı durumların gözden kaçmasına neden olur. Bu nedenle okul öncesi dönemi fırsat bilip check up yaptırmak çok yararlıdır.

  • Henoch – schöenlein purpurası (hsp)

    Çocukluk yaş grubunda en sık görülen vaskulit HSP denen vaskulitik hastalık olup sonbahar ve ilkbaharda görülme sıklığı artmaktadır. Bu yazıda kısaca hastalık hakkında soru cevap şeklinde bilgilendirme yapmayı amaçladım.

    HSP Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, diski ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.
    Dr.Henoch ve Dr.Schoenlein hastaligi yüz yildan uzun bir zaman önce ayri ayri tanimlamislardir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginin sik görülen bir hastaligi olmamakla birlikte, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha siktir (2:1). Hastaligin tercih ettigi bir etnik gurup ya da cografik dagilim söz konusu degildir. Avrupa ya da kuzey yarikürede görülen olgularin büyük çogunlugu kisin ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazi olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü siklikla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çikar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir. HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? Önlenebilir mi?

    HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir ve önlenemez.

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kirmizi, toplu igne basi gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür. Ellerde, ayaklarda, alinda ve skrotumda (erbezlerini örten kese) yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastaligin erken evrelerinde ortaya çikabilir. Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrisi görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli sindirim kanali kanamasi (hemoraji) eslik edebilir. Ender olarak, bagirsak tikanikligina yol açarak cerrahi gerektirebilecek, intüssasepsiyon dedigimiz, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çikabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yillarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danisilmasi ve hastanin doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarida tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çikmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Ayni anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler. Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamlari olan hastalarda ve diger organlardan (ör:testis) siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskilayici ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatilir.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Aylardır büyük bir merak, heyecan ve biraz da endişe içinde beklediğiniz bebeğiniz doğduğunda önce büyük bir rahatlama ve huzur hissedersiniz. Ancak özellikle ilk kez anne – baba oluyorsanız sonrasında bu rahatlama ne yazık ki uzun sürmez.

    Beklenmeyen doğum lekeleri, bıngıldak, sarılık, deri döküntüleri, gözlerde kayma, kafadaki şişlikler gibi her belirti ebevenyler için büyük bir panik nedeni olabilir.

    Endişe duyulan bulguların çoğunun geçici ve önemsiz olduğunu bilmek rahatlatıcı olabilir. Ancak sizi rahatsız eden herhangi bir bulguda doktorunuza başvurmak ve onun yorumunu almak özellikle bebeğinizin ilk haftalarında en doğru davranış olacaktır.

    Baştan Ayak Parmağına Kadar Bebeğinizi İncelediniz mi ?

    Özellikle vajinal doğum sonrası bebeğinizin başı, doğum kanalından geçmesi sonucu huni şeklinde olabilir. Bu durum genellikle 48 saat içerisinde düzelir. Yine doğum sırasında başta cilt altı ödem ( caput succedaneum ) gelişmesi sonucu başta şişlikler olabilir, kısa sürede düzelir.

    Cephal hematoma adı verilen şişlik ise normal doğumlarda kemikle kemik zarı arasında kan birikmesine verilen isimdir, geçicidir,ancak düzelmesi daha uzun sürebilir.

    Bebeğinizin bıngıldağının ( fontanel ) kalp atışlarına paralel pulsasyon göstermesi ve yumuşak olması sizin için güzel bir sürpriz olabilir. Beyin gelişiminin en hızlı olduğu ilk 1 yılda açık ve yumuşak olması gerekmektedir. 12- 18 ay arasında kapanması beklenmektedir.

    Bebeğinizin cildinde hafif mavilik özellikle parmaklar, eller ve ayaklarda olabilir. Isı regülasyonunun henüz sağlanamamasına bağlıdır. Bebeğinizi ısıttığınız zaman düzelecektir. Bebeklerde mavi renk ciddi bir hastalığa bağlı olabileceğinden doktorunuza danışmakta fayda vardır.

    Yenidoğan sarılığı için hazırlıklı olun. Bebeklerin % 60’ ında genellikle ikinci günde başlar, 3 -5 .günde en yüksek seviyeye ulaşır. Doktorunuza danışınız, bazı durumlarda özel bir tedavi gerekebilir.

    Bebeğinizin gözbebeklerinin rengi, ilk 1 yılda değişebilir, bu durum size şaşırtmamalıdır.

    Bebeğinizin gözleri özellikle ilk 3 ayda aynı yönde hareket etmeyebilir. Devam ediyorsa bir göz doktoruna başvurmalısınız.

    Ciltte döküntüler, yenidoğan döneminde sıklıkla olabilir. En sık görüleni ‘’ Erythema toxicum ‘’ adı verilen ortası beyaz –sarı olan kırmızı döküntülerdir. Birkaç gün içerisinde kendiliğinden düzelir.

    Mongol lekeleri, popo ya da sırtın en alt kısmında görülen morumsu cilt lekeleri yine normal doğum lekelerindendir. Bir yıl içerisinde kaybolur.

    Bebeğinizin genital bölgesi de sizin için şaşırtıcı olabilir. Kız bebeklerde vulva daha şiş ve koyu renkli , erkek bebeklerde ise scrotum büyük ve daha kırmızı olabilir Anneden geçen hormonların etkisiyle görülebilen bu durum geçici olsa da sizi endişelendiren her durumu doktorunuza danışmalısınız.

    Sizin için bir başka bir sürpriz de kızlarda görülen beyaz vajinal akıntıdır ki bir –iki gün kan da gelebilir. Vajinal mukoza çok hassastır. Anneden geçen hormon seviyelerinin azalmasıyla 72 saat içinde görülen ve sonlanan vajinal kanama görülebilir.

    Bebeğinizin göbek kordonu genellikle hafif bir kanamayla birlikte 7 – 10. günlerde düşer. İdrar gelmemesi için bebeğinizin bezini kordonun altında bağlayın. Kordona dokunmanız bebeğinizin canını da acıtmaz.

    Yenidoğan dönemindeki birçok olayda olduğu gibi hıçkırıklar veya gaza bağlı ağlamalar bebeğinizden çok sizin canınızı acıtabilir, korkmayın ve üzülmeyin. Birçok problem zamanla kendiliğinden çözülecektir. Ancak özellikle ilk birkaç haftada dikkatinizi çeken konuları doktorunuza danışmanız uygun olacaktır.

  • Anne karnında yeterli beslenemeyen bebekler “ekonomi” yapıyor

    Plasenta, bir tarafta anne rahminden gelen kan akımları, diğer tarafta ise göbek kordonundaki kan akımı ile anne rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlıyor. Bazı hamileliklerde ise bu kan akışı yetersiz olabiliyor. İşte böyle durumlarda bebek yetersiz kan alımını algılıyor ve bu duruma adapte olmak için kan dağıtımını yeniden organize ediyor. Yani bu bebekler aldığı besini tüketme konusunda ekonomik bir programlama yapıyor. Ancak bu “ekonomik” programlama; bebeklerde düşük kiloyla doğuma neden olurken hayatları boyunca karşılarına çıkabilecek pek çok hastalığın da belirleyicisi olabiliyor.

    Anne karnında yeterli beslenemeyen bebeklerde kalp damar hastalıkları görülüyor

    Bir bebeğin herhangi bir nedenle anne karnında iyi beslenememesi sonucu yeni bir programlama yapmasına anne karnında “intrauterin programlanma” denilir ve bu da metabolizmada kalıcı değişikliklere neden olarak ileride kardiyovasküler, metabolik ve endokrin hastalıklara yatkınlık yaratabiliyor. Bilimsel bir araştırmaya göre, tansiyon yüksekliği ve kalp rahatsızlığı olan kişilerin, doğum kilolarının çok düşük olduğu belirlenmiş. Araştırmaya dahil edilen kişilerin yıllar süren takipleri sonucunda; kalp hastalıklarının, doğum kilosu 2.5 kg’ın altındaki kişilerde daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.

    Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekaya katkısı daha fazla

    Anne sütünün zekâ ve beyin gelişimine olumlu katkı yaptığı biliniyor Buna karşın düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekâ gelişimine katkısı daha fazladır. Anne sütünün zekâ gelişimine katkısı sadece içeriği ile ilgili olmayıp emzirme ile annede uyarılan hormonlar, anne-bebek bağının daha iyi kurulması ve annenin bebeğe daha fazla odaklanması ile de ilişkilendirilebilir.

    Sağlıklı bir bebek için anne 10-12 kg almalı

    Bir anne adayının, bebeğini sağlıklı bir şekilde doğurması için gebelik boyunca alacağı ortalama kilonun 10-12 kg olması gerekmektedir. Emzirme döneminde annenin kilo vermesi olağandır. Anne normal gıdasını alırken, aşırı kalori almıyorsa kilo vermesi normal bir durumdur. Hamile beslenmesinde mineral, vitamin, karbonhidrat, protein dağılımının dengeli olması ve sebze ağırlıklı, antioksidan gıdaların alımının artırılması gereklidir.

  • Çocuklarda anemi ( kansızlık )

    Anemi periferik kandaki hemoglobin kitlesinin veya hemoglobin konsantrasyonunun normalin altında olmasıdır.Hemoglobin ve hematokrit değerlerinin yaşa göre farklılık göstermesi pediatrik yaş grubunda çok önemlidir. Bu nedenle anemili bir çocuğu değerlendirirken yaşa göre saptanmış Hb ve Htc normal değerlerinin göz önüne alınması gerekir(labratuvar normal sonuçları genelde yetişkinler için oluşturulmuştur)

    SOLUK ÇOCUKTA HANGİ HASTALIKLAR OLABİLİR?

    1.Anemiler

    2.Sistemik hastalıklar

    3.Ödemle seyreden hastalıklar

    4.Normal çocuk

    ANEMİNİN SINIFLANDIRILMASI

    Çocukluk çağı anemileri nedenlerine veya eritrosit büyüklüklerine göre sınıflanabilir

    Etkili eritrosit(alyuvar-kırmızı kan hücresi) yapımının yokluğu

    1.Kemik iliği yetersizliği

    2.Eritropoetin (kan yapımını uyaran madde)yapımının azalması

    3.Eritrosit olgunlaşma bozuklukları

    Hemolitik Anemiler(alyuvarların bazı kalıtsal nedenlerle parçalanması)

    Kan Kaybı(kaza,mide-barsak hastalıkları,parazitler,inek sütü alerjisi,böbrek taşı,vs)

    ANEMİ TANISINDA ÖYKÜ

    Vücudun telafi edici yeteneklerine bağlı olarak kronik anemili bir hasta aynı hemoglobin değerine sahip akut (ani gelişen) anemili bir hasta kadar belirti vermeyebilir.Daha önce saptanmış anemi atakları kalıtsal anemilerden birini, daha önce kan sayımları normal bir hastada ilk defa ortaya çıkan bir anemi ise yeni bir nedeni düşündürür.

    Başlama zamanı, aile öyküsü, ayrıca doğum öyküsü ve yenidoğan dönemin ayrıntılı öyküsü önemlidir.Kalıtsal bir sebep söz konusu ise anemi çoğunlukla çocukluk çağında başlarAneminin sık görülen semptomları huzursuzluk, çarpıntı, ve cilt rengindeki solukluktur. Anemik bebekler aşırı ağlama ve iştahsızlık ile gelebilirler. Tersine kronik anemili hastalar ise kompanse edebilirler ve anlamlı şikayetleri olmayabilir

    Mide-barsak yolundan kanama olup olmadığı çocuğun kakasının renginde değişikliğe, kakada kan görülmesine, barsak hareketlerinin durumuna, kabızlık veya ishal olup olmadığına dair sorular sorularak hekim tarafından durum anlaşılabilirAdet gören kız çocukları farkında olmadan fazla kan kaybediyor olabilirler. Bu nedenle mensturasyonun süresi, kanamanın miktarı ve sıklığına dair bilgi edinilmelidir

    Diyetteki demir, folik asit ve B12 miktarı kansızlıkta oldukça önemlidir. Çocuğun ne tür yiyeceklerle beslendiği, mama alıyorsa demir destekli olup olmadığı, yanlız anne sütünü ne kadar süre aldığı, ek gıdalara başlama zamanı ve gıdaların içeriği mutlaka iyice sorgulanmalıdır . Ek olarak günde ne kadar inek sütü aldığı ve toprak-yün-buz yeme öyküsü de göz önüne alınmalıdır.

    Annenin ve bebeğin kan grupları, kan değişimi veya anne karnında bebeğe kan transfüzyonu, doğumdan hemen sonraki dönemde ortaya çıkan anemi teşhis için önemli ip uçlarıdır.Bebeğin kaç haftalıkken doğduğu önemlidir zira prematüre(erken doğan)bebekler demir veye vitamin E eksikliğine bağlı olarak anemiye girebilirler. Sarılık olması ve fototerapi gereksinimi ailesel bir hemolitik anemiye işaret edebilir.

    Ailede herhangi bir anemi öyküsü derinliğine araştırılmalıdır.Sarılık, safra taşları ve dalak büyümesi olan aile bireyleri saptanmalıdır. Safra kesesi ve dalağı alınmış aile fertlerinin olup olmadığının bilinmesi ailesel hemolitik anemili diğer kişilerin açığa çıkarılmasına yardım eder. Irk ve etnik köken de ayırıcı tanıda önemlidir. Örneğin talasemi sendromları Akdeniz ve güneydoğu Asya kökenlilerde daha sıktır.

    TEDAVİ: Nedene yöneliktir.

    Demir,B 12 veya folik asit eksikliği varsa ilaç tedavisi uygulanır ve çocuğun beslenmesi düzenlenir..Mide-barsak hastalığı,alerji,adet kanamasında problem,barsak paraziti varsa önce bunlara yönelik tedaviler uygulanır.Hemolitik kansızlıkta biraz daha karmaşık tedaviler gerekebilir.

  • Çocuklarda sindirim sistemi hastalıklarında endoskopinin yeri ve önemi

    Endoskopinin tanımına geçmeden önce, kısaca Latincede en do kelimesinin iç anlamından, oskopi ise iç organların aletle incelenmesi anlamına gelmektedir. Gastroskopi ağızdan ışıklı bir aletle girerek yemek borusu, mide ve ince bağırsaklara kadar incelemeye, gerekli ise biyopsi ve müdahale yapamaya, yine kolonoskopi ise makattan ışıklı bir cihazla girerek kalın bağırsakların incelenmesine, biyopsi alınmasına ve gerekli durumlarda müdahale yapılmasına yarayan alettir.
    Çocuk çocuklarda sindirim sistemi yakınmaları sık olarak karşımıza çıkmakta ve bu hastalıkların tanı ve tedavisinde endoskopi çocuk gastroenterolojide sanıldığının aksine daha sık olarak kullanılmaktadır.
    Çocuklarda tekrarlayan karın ağrıları, kusma atakları, yutma zorluğu, uzamış ishal atakları ( iki haftayı geçen şekilsiz, yağlı, pis kokulu, miktarı veya sayısı fazla olabilir), karında şişlik, sindirim sisteminden kanamalar ( hem ağızdan hem de makat bölgesinden kan gelmesi), büyüme ve gelişme geriliğinin olması gibi belirtiler bazen ciddi bir rahatsızlığın habercisi olabilir. Bu gibi durumlar karşısında hızlı bir şekilde tanı koymamız ve tedaviye yönelik çözüm üretmemiz gerekmektedir. Gerekli kan tetkikleri, ultrasonografik tetkikler ve radyolojik incelemeler yanında endoskopi ile de hem tanıya tanısal hem de tedavi edici girişimler yapabilmemizi sağlar.
    Sindirim sisteminin üst kısmından olan kanamaların en sık nedeni midede oluşan ülser kanamalarıdır. Ülser yoğun bakımda yatan hastada strese bağlı gelişebileceği gibi bazen de üst solunum yolu enfeksiyonunda kullanılan aspirin, ibuprofen, kortikosteroid gibi ilaçlar sebebi ile de olabilir, yine helikobakter pylori gastriti veya ülseri zemininden de kanamalar görülebilir. İnce bağırsağın başlangıç kısmından da ülserlere bağlı kanamalar görülebilir. Doğumsal damarsal malformasyonlar, hemanjiomlar ( sindirim sistemindeki gül lekeleri ) diğer üst sindirim sistemi kanamasının daha az karşımıza sebepleridir.
    Üst solunum yolu enfeksiyonları sonucu öğürtü ve kusmalarla yemek borusu alt ucunda oluşan yırtıklar (mallry weis yırtıkları), gastroözefagial reflü hastalının yemek borusunda yapmış olduğu erozyonlar üst sindirim sistemi kanamalarının yemek borusuna bağlı sebepleridir.
    Yine kanama pıhtılaşma bozuklukları erken çocukluk çağında sindirim sisteminden kanamaya neden olabilir. Bu gibi durumlarda gastroskop ile inceleme yaparak kanamalı çocukta kanamanın yerini tespit edebilir ve endoskop yardımı ile aynı endoskopi seansında gerekli müdahaleyi yapabiliriz.
    Bazen de üst sindirim sistemi kanaması ciddi bir karaciğer hastalığının kronik karaciğer hastalıklarının ilk bulgusu olarak karşımıza çıkabilir. Bu gibi durumlarda hastanın durumu stabilleştikten sonra hızlı bir şekilde yemek borusunda oluşan varislere yönelik olarak girişimler yapmak hayat kurtarıcıdır. Siroz, kronik karaciğer hastalığı, karaciğere giden ve karaciğerden çıkan damarda tıkanıklık gibi sebeplerle yemek borusu etrafında oluşan varislerden oluşan kanamalar yaşamı tehdit edip ani volüm kaybından şok ile çocuğun ölümüne neden olabilir. Bu yemek borusundaki varisler tespit edilir edilmez gerekli uygun ortam sağlanıp yemek borusu etrafındaki varisleri söndürmeye yönelik olarak bant ile varisler boğulmalı eğer o an için bant sağlanamamış ise varisleri içine ve etrafına varis söndürücü (siklerozan madde enjekte) edilmelidir.
    Uzamış ishale nedeni olan buğday unundaki gluten isimli proteine karşı alerji (çölyak hastalığı ) ve diğer incebağırsak kökenli emilim bozukluklarının tanısında da endoskop ile alınacak biyopsinin patolojik incelenmesi tanı koydurucu özelliğe sahiptir.
    Yine üst sindirim sisteminin incelenmesine yönelik olarak kullanılan gastroskop yemek borusundaki doğumsal ve sonradan oluşan darlıkların tespiti ve balon ile dilatasyonu (genişletilmesi) içinde kullanılmaktadır.
    Çocuklar sık olarak etrafındaki cisimleri ağızlarına götürürler madeni bir para, toka toplu iğne, nazarlık bazen yüzük olabilmektedir. Bunları yatabilirler bunlar soluk borusuna kaçabileceği gibi sindirim sisteminin dar olan kısımlarında da takılı kalabilirler. Bunlar röntgen filmi ile görülebilirler sindirim sistemini terk edip etmedikleri takip edilmelidir. Eğer yemek borusu darlıklarından birinde takılmış ise acil olarak endoskop ile çıkartılmalıdır. Midedeki yabancı cisimler sindim sisteminin hareketleri ile sindirim sistemini terk edebilir eğer bu gerçekleşmiyor ve yabancı cisim midede kalıyor ise endoskopik olarak bu yabancı cisimler çıkartılabilir.
    Bazen beslenme sorunu olan kistik fibrozis hastalığı, kanser, metabolik hastalık, nörolojik problemleri sebebi ile yutma problemleri yaşayan, beslenme yetersizliği ve kilo alım problemleri olan hastalara endoskop ile girilip karın ön duvarından açılan beslenme yolu ile hastanın beslenmesi başarı ile yapılabilmektedir.
    Endoskopi alt sindirim sistemi hastalıklarının tanısında da kullanılabilmektedir. İnflamatuvar barsak hastalıkları ( ülseratif kolit ve chron hastalığı), polip ve soliter rektal ülserlerin tanısında alt sindirim sisteminden kanamaların yerinin tespitinde kullanılabilmektedir.
    Kısaca özetleyecek olursak sindirim sistemi rahatsızlıklarının tespiti ve tedavisinde kullanılan endoskopi erişkin gastroenterolojiden sonra çocukluk çağında da yerini almaya başlamıştır. Bursa Dörtçelik Çocuk Gastroenteroloji Bölümümüzde endoskopu tanısal amaçla kullanmamızın yanında yemek borusundaki varislere yönelik olarak bant ligasyonu ve/ veya sikleroterapi yapılabilmekte, yaban cisimleri gastroskop ile çıkartılabilmekte, sindirim sisteminden beslenme desteği için perkutan endoskopik gastrostomi (endoskop ile karın duvarından eslemek için tüp yerleştirilmesi ) işlemleri ve alt sindirim sistemine yönelik kolonoskopik girişimler yapılabilmektedir.
    Her şey yarınları emanet edeceğimiz çocuklarımızın iyiliği ve sağlığı için…

  • Yenidoğan konvülsiyonları

    Yenidoğan konvülsiyonları, yenidoğan döneminde sık rastlanan ve tedavide güçlük yaratan ve zaman zaman önemli sekeller bırakabilen akut nörolojik sorunların başında gelir. Yenidoğan dönemi, merkezi sinir sisteminin konvülsiyonlara karşı en duyarlı olduğu dönemdir. Yenidoğan konvülsiyonlarının tanınması, etiyolojisinin belirlenmesi; tedavi edilebilir durumlar ve solunum – dolaşım bütünlüğünün kolay bozulabildiği göz önününe alınarak , acil gerekli tedaviyi zorunlu kılar. Kontrol altına alınamayan ve uzun süren nöbetlerin uzun dönem etkileri de olumsuz olmaktadır.

    Yenidoğan konvülsiyon sıklığı % 0.15 ile 3.5 olarak bildirilmektedir. Ancak gestasyon yaşının düşmesi ile bu oran yükselmektedir. Term bebeklerde insidans 1000 canlı doğumda 0.7-2.7 iken, 1500 gramın altındaki preterm bebeklerde 1000 canlı doğumda 57.5 olarak bulunmuştur.

    Yenidoğan konvülsiyonları etiyoloji, klinik, tedavi ve prognoz açısından diğer yaşlarda görülen konvülsiyonlardan farklıdır. Klinik bulgular, büyük çocuklardan farklı olduğu için yenidoğan konvülsiyonlarında tanı bazen güç olabilir.

    Stereotipik ve göz hareketlerinin eşlik ettiği tekrarlayıcı hareketler çoğu kez yenidoğanın normal davranışı olabileceği gibi konvülsiyona ait klinik bulgular da olabilir, harekete eşlik eden eş zamanlı EEG bulguları ayırıcı tanıda yardımcı olur.

    Klinik Bulgular :

    Konvülsiyonlar yenidoğan döneminde çok değişik şekillerde görülebilir. Yenidoğan döneminde sinir sisteminde matürasyon (aksonal ve dendritik oluşumlar) tamamlanmadığı ve sinaptik bağlantılar gelişmediği için generalize tonik klonik konvülsiyonlar gözlenmez. Bazı durumlarda konvülsiyon sırasında oluşan elektriksel aktivite yüzeysel EEG elektrodlarına ulaşmadığından, klinik olarak konvülsiyon gözlenmesine karşın EEG bulgusu saptanamaz (klinik nöbet). Bazı durumlarda ise EEG bulgusu olmasına karşın klinik bulgu yoktur (elektrografik nöbet). Hem klinik hem EEG bulgusu varsa bu durum elektroklinik nöbet olarak isimlendirilir.

    Yenidoğanlarda klinik olarak dört tip konvülsiyon görülür:

    1. Subtle (kolay ayırt edilmeyen) nöbetler: Yenidoğan döneminde en sık görülen nöbet tipidir. Çok değişik şekiller gösteren ve klinik yönden tanınması güç konvülsiyonlardır. Stereotipik davranışlar vardır. Anormal göz hareketleri, göz kırpma, çiğneme, yutma, emme, pedal çevirme, kürek çekme, adım atma, apne, hiperpne, kan basıncı ve nabız değişiklikleri biçiminde bulgu verir. Apneik konvulsiyon sıktır, nadiren tek bulgudur. Sıklıkla okuler veya otonomik bulgularla birliktedir. Bu grup nöbet çoğu zaman EEG bulgusu vermez, bazen sürekli EEG monitorizasyonu ile bozukluk saptanabilir. Yenidoğanda garip, olağandışı, periyodik stereotipik olaylar karşısında her zaman konvülsiyon akla gelmelidir.
    2. Tonik konvülsiyonlar: Hasta nöbet sırasında deserebre ya da dekortike postür alır. Alt ve üst ekstremitelerde tonik ekstansiyon şeklinde belirir, eş zamanlı siyanoz da tabloya eklenebilir. Daha çok ventrikül içi kanama ve hipoksik iskemik beyin zedelenmelerinde görülür. Generalize ya da fokal olabilir. Generalize tip daha sıktır , uyarı ile gelişebilir , nadiren gerçek konvulsiyondur. EEG bulgusu enderdir. Fokal tiplerde ise ekstremiteler, gövde ve/ya da boyunda asimetrik kasılma olur, göz bulguları eşlik edebilir. Bu tipte sıklıkla EEG bulgusu vardır.
    3. Klonik konvülsiyonlar: Vücudun bir bölgesinin saniyede 1-3 kez ritmik kasılmalar biçiminde görülür. Fokal nöbetler vücudun bir bölgesine lokalizedir. Bu nöbetler EEG’deki aktivite ile uyum gösterir, ancak her zaman fokal patolojiye işaret etmez. Multifokal nöbetlerde ise vücudun değişik bölümleri tutulur, migratuvar nöbet de denir. Bu tip nöbetler kortikal displazi ve metabolik bozukluklarda görülür. EEG bulgusu vardır.
    4. Myoklonik nöbetler: Kısmen az görülen, ancak prognozu çoğu kez kötü olan bir nöbet tipidir. Fokal ya da jenaralize olabilir. Fokal myoklonik hareketlerin baş ya da ekstremitede hızlı izole kasılmalar biçimindedir. Klonik nöbetlerden daha hızlı olmalarıyla ayrılır. EEG bulgusu vermez. Jeneralize myoklonik nöbetlerde ise kasılma her iki kol ve bacakta aynı anda görülür. EEG bulgusu vardır. Selim yenidoğanın uyku myoklonisini ile karışabilir.

    Etiyoloji ve Yaklaşım

    Konvülsiyonun oluş zamanı ve nöbetin tipi, etiyolojinin aydınlatılmasında önemlidir , nöbet birden fazla nedenle de olabilmektedir. Özellikle ilk üç günde oluşan konvülsiyonların nedenleri, daha sonra oluşanlardan farklılık gösterir. Bunun yanında term ve pretem yenidoğanlarda farklı patofizyolojik etmenlere bağlı etiyoloji de farklı olabilmektedir. Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojik dağılımları Tablo 1. de gösterilmiştir. Konvulsiyon- etyoloji ilişkisine göre sınıflandıracak olursak ; semptomatik konvülsiyon çoğunluğu oluşturur, altta yatan nedenin saptandığı gruptur. Kriptojenik ise MSS hasarını düşündüren bulgular olmasına karşın nedenin belirlenemediği gruptur. Gelişimi normal olan ve neden saptanamayan grup idiopatik ya da sıklıkla selim yenidoğan konvulsiyonu olarak adlandırılır. Çok küçük grubu da yenidoğanın epileptik sendromları oluşturur.

    Konvülsiyon tipi bazen etyolojinin belirlenmesinde yardımcı olabilir. Fokal klonik ve fokal tonik konvülziyonlar fokal hasarlarla ilişkili olabilir ( beyin enfarktı veya kanama ), ancak metabolik sorunlarda ( hipoglisemi, hipokalsemi ) ve MSS enfeksiyonlarında da ( menenjit, ensefalit) görülebilir . Generalize tonik konvülsiyon, motor otomatizma ve bazı myoklonik konvülziyonlar daha yaygın beyin hasarı ( hipoksi- iskemi, bilateral enfarkt, yaygın MSS enfeksiyonu ) ile ilişkilidir. Ancak bunların da istisnaları vardır, bu nedenle etyolojik araştırma her olguda sistematik olarak yapılmalıdır.

    Hipoksik iskemik ensefalopati (HIE): Gerek term, gerekse preterm bebeklerde sık karşılaşılan bir konvülsiyon nedenidir. HİE term ve preterm bebeklerde görülen konvülsiyonların %40-60'inden sorumludur. HİE tanısı, perinatal öykü, seri Apgar skorları (1., 5. ve 10. dakika), kordon kanı kan gazı ve nörolojik muayene bulguları ile konulur. Öykü ve kimi zamanda diğer faktörler tanıyı kesinleştirmede yetersiz kalabilir. Kraniyal görüntüleme yol gösterici olabilir. Konvülsiyonlar genellikle ilk 72 saat içinde başlar, uzun ve antikonvülsanlara dirençlidir. Hafif olgularda bebek hiperalert, ağır hipoksemide ise stupor ya da komadadır. Nöbetler çoğunlukla status şeklindedir. 24-72. saatlerde beyin ödemi gelişebilir. Ölüm de en çok bu sırada olur. HIE'nin önemli nedeni perinatal asfiksi, hipotansiyon, yineleyen apneik nöbetler, önemli respiratuar hastalıklar ve sağdan sola şantlardır. Asfiksi sonrası konvülsiyonlara aynı zamanda hipoglisemi ve hipokalsemi gibi yenidoğan asfiksisi ile ilişkili metabolik sorunlar da eşlik edebilir.

    İntrakraniyal kanamalar: Konvülsiyon nedeni olarak ikinci sırayı alır. İntrakraniyal kanamalar olguların %15-25'inde görülür. Sıklıkla doğum travmasına, ender olarak kanama bozuklukları ve konjenital damarsal anomalilere bağlı oluşur. Subdural ve subaraknoid kanamalar sıklıkla başın pelvise göre büyük olduğu travmatik doğumlarda görülür. Genellikle belirtisiz seyretmesine karşın birinci günde konvülsiyon ortaya çıkabilir. Çocuk nöbet dışında tümü ile sağlıklı gözükebilir. Konvülsiyonlar daha çok fokal klonik tiptedir. Periventriküler ve intraventriküler kanamalar ise germinal matriks kaynaklı olup, sıklıkla 35 haftanın altında ve 1500 gramdan küçük bebeklerde, yaşamın ilk dört gününde görülür. Bu tip kanamalarda daha çok tonik konvülsiyonlar görülür. Obstetrik tekniklerin gelişmesi ve buna bağlı etkilenmelerin ortadan kalkması ile ‘’travmatik’’ konvülsiyonlar azalır iken, gestasyon yaşının küçülmesi ve buna bağlı intrakranial kanama ve konvülsiyonlarda artış olmaktadır.

    Santral sinir sistemi enfeksiyonları: İntrauterin ya da postnatal edinilmiş santral sinir sistemi enfeksiyonları ve sepsis yenidoğanda konvülsiyona yol açabilir. Olguların %10-15'ini oluşturur. Etken bakteri, virüs, ya da protozoa olabilir. B grubu streptokoklar, E.coli, enterovirüsler, Listeria monositogenez, Toxoplazma gondii, rubella, sitomegalovirüs, herpes virüsü ve Treponama pallidum sık karşılaşılan etkenlerdir. Etkene yönelik tedavi yapılmalıdır, erken tedavi edilen olgularda prognoz oldukça iyidir.

    Serebrovasküler bozukluklar: İleri görüntüleme yöntemlerinin ile gösterilebilmektedir. Konvülsiyon etkeni olarak %5-6 oranında saptanmıştır. Tromboembolik hadiseler özellikle maternal kaynaklı etmenlere bağlı olarak intrauterin gelişerek fetal stroklara yol açabilir ya da yenidoğan döneminde sepsis ve dehidratasyona ikincil olarak görülebilir. Bu olgularda herediter koagulasyon bozuklukları mutlaka düşünülmeli, anne ve çocuk bu yönden değerlendirilmelidir. Damarsal malformasyonlar ve bunlara bağlı nörolojik bulgular da konvülsiyon ile ortaya çıkabilir, nöroradyolojik incelemeler yol göstericidir.

    Metabolik bozukluklar: Hipoglisemi ve hipokalsemi sık karşılaşılan ve tedavi edilebilir metabolik konvülsiyon nedenleridir. Ancak tedavide gecikildiğinde hipoglisemi, prognozu ciddi olan ve kalıcı beyin lezyonlarına yol açabilir. Özellikle pretermlerde, intrauterin gelişme geriliği olanlarda ve diyabetik anne çocuklarında sık olarak görülür. Bunların dışında; hipomagnezemi, hipo ya da hipernatremiye bağlı olarak da konvülsiyon görülebilir. Primer neden olarak konvülsiyonların %5'ini oluştururlar, ancak özellikle hipoglisemi ve hipokalsemi sıklıkla HİE gibi nedenlere sekonder olarak da gelişebilir.

    Doğumsal metabolik hastalıklar: Konvülsiyon nedenlerinin % 4'ünü oluşturur ancak ülkemizde bu oranın daha yüksek olması beklenir. Bu hastalıklar sıklıkla yenidoğan döneminde akut ensefalopati tablosuyla gelirler. Metabolik hastalıklar içinde amino ve organik asidemiler, üre siklus, oksidatif fosforilasyon bozuklukları vardır. Entoksikasyon kliniğindeki bu konvülsiyonlarda esas nedene yönelik tedavi her zaman ön planda olmalıdır.

    Son yıllarda tanımlanan glikoz transport bağlı konvülsiyonlar da yenidoğan döneminde bulgu verebilmektedir. Tanıyı desteklemek amacı ile beyin omurilik sıvısında eş zamanlı glikoz ve laktat düzeyleri ile serum glikoz miktarının karşılaştırılması gerekmektedir. Hastalık saptanan olguların nöbet kontrolünde ve nörolojik gelişimde ketojenik diyetten fayda gördüğü bildirilmektedir.

    Pridoksin eksikliği/bağımlığına bağlı nöbetler ise oldukça nadirdir. İntrauterin veya doğumdan hemen sonra konvülsiyonlar görülebilir. Diğer antiepileptiklere dirençli olgulardır. İntravenöz B6 verildikten sonra nöbetin kontrol altına alınması tanıyı destekler. Otozomal resesif kalıtım bildirilmiştir. Hayat boyu vitamin B6 kullanımı önerilir .

    Gelişimsel Serebral Anomaliler: Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojisinde % 4 oranında yer almaktadır. Bunların çoğu kromozom anomalileri, infeksiyöz veya toksik maddelere bağlı nöroblast migrasyonu ve proliferasyonundaki bozukluklarına bağlı gelişen yapısal bozukluklardır. Tanıda kraniyal MRG yol göstericidir. Dirençli nöbetlere yol açabilirler, patoloji fokal ve nöbetler dirençli ise ileride epilepsi cerrahisi açısından hastanın değerlendirilmesi gerekebilir.

    İlaca bağlı konvülsiyonlar: Gelişmiş sanayi toplumlarında sıkça görülmesine karşın ülkemizde nadirdir. Entoksikasyon ya da yoksunluk sonucu ortaya çıkabilir. Annenin kullandığı alkol, barbitürat, amfetamin, kokain ve eroin gibi maddelere bağlı olabildiği gibi , doğum induksiyonunda ve anestezik olarak kullanılan maddeler de doğumu izleyen ilk saatlerde konvülziyonlara yol açabilir. Bunun yanında bu tür maddelerin anne tarafından kronik kullanılması sonucu gelişebilen embriyonopatilere bağlı olarak konvülsiyonlar ve ileri dönemde nörolojik gelişim bozuklukları görülebilir.

    Yenidoğanın Epileptik Sendromları: Yenidoğan konvülziyonları genelde kısa sürelidir ve kendini sınırlar, çok azı kronik postnatal konvulzif bozukluk olarak devam eder. Bu nedenle bu yaş grubunda epilepsi terimi çok nadir kullanılır. Uluslararası Epilepsi Derneğinin ; Epilepsi ve Epileptik Sendromlarının sınıflandırmasında yenidoğan dönemine ait dört tablo yer alır; bunlar selim yenidoğan konvulsiyonu, selim ailevi yenidoğan konvulsiyonu, erken myoklonik ensefalopati ve erken infantil epileptik ensefalopatidir. Son ikisi yenidoğanın katastrofik epileptik sendromlarındandır

    Selim yenidoğan konvülsiyonu : Selim idiopatik yenidoğan konvulziyonu olarak da adlandırılan 5. gün konvülsiyonlarıdır. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genelde pre-,peri- ve postnatal risk faktörü olmayan term bebeklerde 4- 6. günler arasında görülür. Nöbetler sıklıkla kısadır, genelde fokal klonik nadiren fokal tonik özelliktedir. Prognozu iyidir .

    Selim ailevi yenidoğan konvülsiyonu : Nöbetler yaşamın üçüncü gününden ( 2- 15 gün) sonra ortaya çıkar, klonik özelliktedir, günde çok sayıda olabilir, kendiliğinden durur. Nadiren ileride epileptik olabilir. Aile öyküsü vardır. Bazı ailelerdeki çalışmalarla 20. ve 8. kromozomlarla ilişkisi gösterilmiştir.

    Erken infantil epileptik ensefalopati ( Ohtahara ): Yenidoğan dönemi ile ilk aylarda başlayan, tonik konvulsiyonların hakim olduğu, EEG’de supresyon – burst paterni görülen , etyolojisi hipoksi, serebral disgenezi ya da kriptojenik olan, ciddi psikomotor gerilik ve tedaviye dirençli nöbetlere dönüşen, kötü prognozlu bir tablodur.

    Erken myoklonik ensefalopati: Erken infantil epileptik ensefalopatiden ayırımı güçtür. Erken başlangıçlı , myoklonik nöbetlerin hakim olduğu, infantil spazm ve basit parsiyel nöbetlerin de görüldüğü, EEG’de burst supresyon paterni saptanan , etyolojide doğumsal metabolik hastalıkların yer aldığı , kriptojenik de olabilen , giderek kötüleşme ile seyreden bir epileptik tablodur.

    Tüm bunların dışında bugün için gelişmiş merkezlerde bile yenidoğan konvülsiyonlarının beşte birinde etiyoloji belirlenememektedir.

    Yenidodağan döneminde konvülsiyon ile karışabilen durumlar

    Yenidoğanın kendi dönemine ait bazı refleks, titreme, çekilme, sıçrama ve atetoz benzeri hareketleri sıklıkla konvülsiyon ile karışabilmektedir.

    Tremorlar çene, üst ve alt ekstremitelerde görülebilir. Kısa süreli olup amplitüdleri düşüktür, oysa klonilerde amplitüdler büyük ve daha yavaştır. Tremorlar istemli uyarılar ile ortaya çıkabilir, yaşamın ilk günlerinde belirir ve 3-4 ay civarında azalarak kaybolur.

    “Jitterines” de yenidoğan döneminde sıkça görülebilir, genellikle selim kabul edilmekle birlikte; hipokalsemi, asfiksi ve kimi zaman konvülsiyonlara da eşlik edebilir, en büyük özelliği aktif olarak hareketin durdurulabilmesidir.

    Konvülsiyon ile karışabilen bir diğer durumda selim yenidoğan uyku miyoklonileridir. Bebeklerde uykunun hızlı göz hareketleri (REM) fazı aktif dönemdir. Bu dönemde göz kapağında seyirmeler, ağız çevresinde çekilmeler ve ekstremitelerde mültifokal atımlar görülebilir. Bu durum sıklıkla konvülsiyonla karışabilir, bazı zamanlarda, uyku miyoklonileri oldukça belirgin olabilir. Beslenme sonrası uykuya dalar iken tekrarlayıcı, yüksek frekansta saniyeler dakikalar sürebilen, kollarda ve bacaklarda miyoklonik atımlar görülebilir. Eğer çocuk uyanır ise atak sonlanır, uyku dışında görülmezler. Bu ataklar genellikle çocuk 4-6 aylık olunca kendiliğinden kaybolurlar. Bebeğin gelişimş normal olup, uyku EEG’si de normaldir. Tedavi gereksizdir.

    Özellikle hipoksemiye maruz kalmış yenidoğanlarda görülen asfiktik reaksiyonlar da sıklıkla nöbet olarak yorumlanabilmektedir. Korteksin belirgin olarak baskılandığı hipoksik durumlarda beyin sapından kaynağını alan, epileptik olmayan, gözde kaymalar, dil şapırdatmaları, pedal çevirmeler, düzensiz vücut hareketleri şeklinde paroksismalar görülebilir. Bunlara nadiren EEG'de deşarjlar eşlik eder ve konvülsiyon olarak değerlendirilirler. Özellikle yoğun bakımda uzun süre ventile edilen hastalarda görülebilir. Ayırıcı tanı için EEG monitorizasyonu önerilir. Epileptik olmayan bu hareketlere antiepileptik ilaçların etkisi yoktur.

    Yenidoğan döneminde dirençli konvülsiyon ile karışabilen oldukça nadir bir durum da hiperekpleksiadır. Beyindeki inhibitör glisin reseptörlerinin matürasyonunun tamamlanmaması sonucu, çevresel uyarılara verilen aşırı bir yanıttır. Atak anında çocuk tonik kasılır, bu dönemde nefes alamaz ve siyanoz tabloya eklenebilir. Özellikle beslenme esnasında uyarı ile atak başlarsa aspirasyon olabilir. Ciddi ataklarda kalp durabilir. Çocuk büyüdükçe atakların şiddeti ve sıklığı azalır, spazmlar kaybolur, ancak ani sıçramalar devam edebilir. Düşük doz benzodiazepinler ve valproik asid oldukça etkilidir. Otozomal dominant ve resesif kalıtım söz konusu olabilir.

    Yenidoğan döneminde kolaylıkla nöbet ile karışabilen bu durumların her zaman ayırıcı tanıda düşünülmesi, gerekli durularda video-EEG ile olayın aydınlatılması gerekebilir.

    Konvülsiyon Geçirmiş Yenidoğana Yaklaşım

    Yenidoğan konvülsiyonun genellikle semptomatik olması nedeni ile acil tedavinin ardından zaman kaybetmeden etiyolojiye yönelik tetkiklerin başlatılması gerekir. Bu amaç ile ilk önce detaylı bir öykü almak gerekir. Gebelikle ilgili riskler; annenin yaşı, gestasyon yaşı, hamilelik öyküsü, ilaç kullanımı, annenin enfeksiyonları, kanama ya da travma, preeklampsi, eklampsi, fetusun haraketleri, polihidramnios, oligohidramnios, çoklu gebelik, düşük öyküsü öğrenilir. Doğumla ilgili; eylemin süresi ve yaşanmış komplikasyonlar, fetusun kalp hızı ve reaktivitesi, amnion mayisinin mekonyumlu olması, aspire etmesi, oksijen gereksinimi olması ya da canlandırma gerekmesi, kordon dolanması, doğumun uzaması ya da çok hızlı olması, forseps kullanılması, travma olması, Apgar skoru, kordon kan gazı hakkında bilgi toplanır. Aile öyküsü; akrabalık, ailede özellikle yenidoğan döneminde konvülsiyon geçirmiş birey olması, kardeş ölüm öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Daha sonra bebek muayene edilmeli; vital bulguları, tartısı, boyu, baş çevresi, fontanelin boyutları, bombeliği, üfürüm, deri, göz bulguları, deri lezyonları, cilt rengi mutlaka not edilmelidir. Nörolojik muayenede; bilinç durumu, çevre ile ilişkisi, spontan motilitesi, emme refleksi, burun perküsyonu ( konvülziyonla sıklıkla karıştırılan startle açısından önemli ), kranial sinir muayenesi, tonus, tendon refleksleri, ilkel reflekslere bakılmalı özellikle taraf farkı açısından kontrol edilmelidir.

    İlk aşamada yapılması gereken laboratuvar tetkikler hasta bazında karar verilmesi önerilmekle birlikte; Tam kan sayımı, Tam idrar incelemesi, Biyokimyasal testler: Kan şekeri, kalsiyum, fosfor, magnezyum, elektrolitler, total protein, üre, kreatinin, bilirubin, Kan gazları, Lomber ponksiyon, Kültürler, EEG rutin olarak istenmektedir. İdeal olan EEG monitorizasyonu yapılmasıdır. Hasta başında kraniyal ultrasonografi ile major kraniyal patolojiler dışlanmalıdır.

    Etiyoloji saptanamadıysa ikinci aşama incelemelere geçilir.

    Serolojik testler (TORCH), Metabolik hastalığa yönelik incelemeye ( idrar kan aminoasitleri, idrarda redüktan madde, amonyak düzeyi, organik asitler) , kraniyal görüntülemeye ( kraniyal ultrason, BBT veya MRG ) başvurulur. Kraniyal ultrasonografi hemen yatak başında yapılması nedeniyle yenidoğan döneminde çok yararlı bir inceleme yöntemidir. Ancak bazı lezyonların ayırt edilmesi güçtür. En iyi kanamalar ( örn. intraventriküler ) ve ventrikül boyutları / genişlemeleri hakkında bilgi verir. Ekstraserebral alanlar ve posterior fossanın değerlendirmesi yetersiz kalır, iskemik lezyonlar da kolaylıkla atlanabilir. BBT hızlı bir inceleme yöntemidir ,sedasyon gerekmeyebilir, ancak hasta bebeklerin transportu güçlük yaratabilir . Özellikle kanama ve intrakraniyal kalsifikasyonu göstermede MRG’den üstündür, erken dönemde enfarktı ayırt etmeyebilir, geç dönemde belirgin hale gelir. MRG yüksek resolusyon özelliğiyle ayrıntılı bilgi verir, iskemik olaylar, gelişimsel serebral anomaliler kolaylıkla tanınır, ancak inceleme süresi daha uzundur. Difüzyon ağırlıklı MR term bebeklerdeki yenidoğan ensefalopatisinde serebral hasarı konvansiyonel MRG’den daha önce göstermektedir, ancak hayatın ilk 24 saatinde veya 8. günden sonra yapıldığında sonuçlar negatif kalabilmektedir .

    Etyoloji belirlenemediyse beyin omurilik sıvısının nörometabolik hastalıklar yönünden tetkikleri ve toksikolojik incelemelerin yapılması da önerilmektedir.

    Tedavi
    Yenidoğan konvülsiyonları nörolojik gelişimi olumsuz etkileyebileceği için acil tedavi gerektirir. Bu yüzden bir yandan etyoloji araştırılırken bir yandan tedavi başlanır. Nöbet sırasında solunum ve dolaşım desteği sağlanıp oksijen verilmeli, damar yolu açılmalı ve kan örneği alınmalıdır.

    Öncelikle hipoglisemi, hipokalsemi, elektrolit düzensizliği gibi sorunlar düzeltilmelidir(Tablo 4 )
    a. Hipoglisemi: Yineleyen nöbetlerin yol açtığı metabolik olaylar düşünüldüğünde hipoglisemi olmasa da dekstoz vermek yararlıdır. Bu yüzden sonuçlar çıkmadan glukoz infüzyonu yapılabilir. 2-4 ml/kg %10 dekstroz İV verilir, arkasından 5-8 mg/kg/dak gidecek biçimde sürekli infüzyon yapılır. Yakın kan şekeri kontrolü ile perfüzyon hızı düzenlenir.
    b. Hipokalsemi: %10'luk kalsiyum glukonat 2 ml/kg çok yavaş İV verilir. Hipomagnezemi de varsa 0.1-0.2 ml/kg %50'lik magnezyum sulfat İV ya da IM verilir.
    c. Piridoksin eksikliği: 100 mg piridoksin İV verilir. Dakikalar içinde nöbetin durması ve EEG deşarjlarında düzelme görülmesi tanı koydurucudur.

    Antikonvülsan tedavi: Genel olarak kabul edilen görüş bir saat içinde üçten fazla nöbet görülür ya da tek bir nöbet üç dakikadan fazla sürerse antikonvülsan ilaç tedavisinin başlanmasıdır. Yenidoğan bebeklerin kas kitlesi az olduğu için intramuskuler yol değil intravenöz ya da enteral yol seçilmelidir. Yenidoğanlarda ilaçların doğru dozajı, bu yaştaki çocuk organizmasının bazı özelliklerinden ötürü güçtür.
    İlk seçenek fenobarbitaldir. 20 mg/kg yükleme dozu yapılıp 15 dakika içinde nöbetler durmazsa 10-15 dakika aralarda 5 mg/kg ek dozlar yapılarak 40 mg/kg'a dek çıkılır. Bu dozda hastanın entübasyonu gerekebilir. Ulaşılması gereken kan düzeyi 20-40µg/ml’dir. Solunum, karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlarda 20 mg/kg aşılmamalıdır. İdame 3-4 mg/kg iki dozda verilir . Yarılanma ömrü 5-7 günden sonra 100 saati bulabilir, daha sonra kısalır, bu nedenle kan düzeyi izlemi gerekir.

    Nöbetler durdurulmazsa tedaviye fenitoin eklenir. Yükleme dozu 20 mg/kg (izotonik ile perfüzyon şekline verilmesi gerekir.). Yükleme yavaş yapılmalı, kardiyak ritim bozukluklarına neden olmamak için 50 mg/dakika geçilmemelidir. İstenen kan düzeyi 15-20 µg/mldir. İdame dozu ise 4-6 mg/kg'dır , 2-4 dozda verilir. Fosfenitoinin de ( fenitoin prodrug) güvenle kullanılabileceğine dair yayınlar vardır.

    Daha sonraki seçenekler lorezepam, diazepam , klonazepam veya midazolamdır. Diazepam 0.1-0.3 mg/kg tekrarlanan dozlarda ( 4-6 saat aralarla ), veya bulunabilirse lorazepam 0.05 mg/kg 6 saat aralarla, veya klonazepam 0.1-0.2 mg/kg olarak verilebilir. Midazolam ile deneyimler daha azdır, 0.15 mg/kg yüklemeden sonra 0.1-0.4 mg/kg/st idame verilir.

    Bu antiepileptiklerin verilmesi sırasında ciddi yan etkilerle karşılaşılabilir. MSS depresyonu, hipotansiyon, bradikardi ve solunum depresyonu ( fenobarbital, diazepam ve lorazepamda ), kardiyak aritmi (fenitoinde) görülebilir. Tedavi sırasında bebeğin vital bulguları çok iyi izlenmelidir.

    Nöbet kontrolü sağlanamaz ise lidokain 2mg/kg bolus denenebilir. Nöbet kontrolü sağlanır ise 4mg/kg/st perfüzyon başlanır, lidokain metabolitlerinin konvülsiyonu uyardığı bilindiğinden 8-12 saatlik periyodlarda perfüzyon azaltılarak kesilir. Birlikte diğer antikonvulsanlar kullanılmalıdır. Tüm bu tedavi planına rağmen nöbetleri durmayan hasta yoğun bakım şartları altında anestezik maddelerinde yardımı ile fenobarbital, midazolam, pentobarbital veya thipental komasına sokularak beyin elektriksel aktivitesi baskılanır. İdeal olan eş zamanlı EEG monitorizasyonu yapılarak elektriksel aktivitenin de baskılandığının gözlenmesidir.

    Tedavi süresi: Tedavinin ideal süresi ile ilgili fikir birliği yoktur. Genel olarak nörolojik inceleme ve EEG normalse hasta taburcu edilmeden antikonvülsan tedavi sonlandırılır. Nörolojik bulgu var ancak EEG normal ise tedavi bir ay sürdürülüp hasta kontrole çağrılır. Kontrolde nörolojik inceleme normal ise tedavi kesilir. Nörolojik incelemede anormal bulgular varsa ilaç üç ay daha kullanılır. Üç ayın sonunda, bu süre içinde nöbet gözlenmemişse tedavi kesilir. Profilaktik ilaç kullanımını önlediğine dair bulgu yoktur.

    Prognoz

    Yenidoğan konvülsiyonlarının uzun süreli sonuçları genellikle altta yatan nedene bağlıdır. Hipokalsemi ve selim familial konvülsiyonlarda prognoz iyi; erken hipoglisemi, santral sinir sistemi enfeksiyonları, hipoksik iskemik ensefalopatide değişken; santral sinir sistemi malformasyonlarında ise kötüdür. Ayrıca jeneralize myoklonik ve tonik nöbetler ile uzun süre durdurulamayan nöbetler kötü prognoz taşırlar. Epilepsi gelişme riski genel olarak %33 olarak bildirilmektedi, en ciddi formu infantil spazmdır. EEG yenidoğan konvülsiyonlarının prognozu saptamada oldukça güvenilir bilgi vermektedir. İnteriktal EEG normal ise , ya da tekrarlanan kayıtlarda özellikle zemin aktivitesi ve uyku organizasyonu normale dönerse iyi prognoza işaret eder. Tekrarlanan EEG’ler de patolojinin devam ettiği olguların %90’ında nörolojik sekel kaldığı bildirilmektedir. Fizik incelemede süren nörolojik bozuklukları olan hastalar ve çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde de sonuçlar daha kötüdür.Yaşayan hastalarda mental retardasyon, hareket bozuklukları, mikrosefali, sağırlık, görme bozuklukları gibi sekeller görülebilir.

  • Prematüre bebekler

    Prematüre bebekler

    • Prematüre bebek kimdir ?

    Son adet tarihinin ilk gününden itibaren sayılmak üzere 37. gebelik haftasından önce doğan bebeklere prematüre denir

    Prematüre bebekler doğum haftasına göre: sınırda prematüre ( 34-37 hft), orta derecede prematüre ( 32-34 fht) ve ileri derecede prematüre ( 24-31 hft) olarak sınıflandırılır.

    • Prematüre bebekler hastane sürecinde ne gibi sorunlarla karşılaşır?

    Preamatüre bebeklerin sorunları doğum haftasının küçük olmasıyla doğru orantılıdır. Özellikle 34 gebelik haftasından küçük doğacak bebeklere doğar doğmaz acil müdahale gerekeceğinden yenidoğan konusunda deneyimli bir ekip karşılamalıdır. Bu bebekler doğrudan Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine alınırlar. Burada aşağıdaki durumlar göz önünde bulundurulur ve gereği yapılır.

    Vücut ısısının korunması: Prematüre bebeklerin derisi incedir. Ayrıca cilt altı yağ dokusu azdır. Ağırlıklarına kıyasla vücut yüzeyleri fazladır. Bu nedenle prematüre bebekleri hem ısılarını korumaları zordur hem de ısı kayıpları fazladır. Prematüre bebeklerin kuvöz denilen, ortam ısısını veya bebeğin ısısını istenen uygun düzeylerde tutabilen özel ısıtıcılı yataklara gereksinimleri vardır.

    Prematürenin solunum sıkıntısı :Prematüre bebekler erken doğduklarında dolayı anne karnında gelişimini hala devam ettiren akciğerler olgunlaşmamıştır. Akciğerlerde surfaktan denilen bir madde yapılır. Bu madde akciğerlerdeki alveol denilen hava odacıklarının soluk verme sonrasında kapanmasını engeller. Surfaktan denilen bu maddenin yapımı 34. gebelik haftasına doğru tamamlanır. Dolayısı ile gebelik haftası 34 haftadan daha küçük bebeklerde Respiratuar Distres Sendromu (RDS) denilen durum görülmektedir. Gebelik haftası ne kadar düşükse RDS riski de o kadarartmaktadır.

    Respiratuvar distres sendromu olan bebeklerde doğum sonrasında inleme, solunum sayısında artış ve morarma görülebilir. Tedavide oksijen verilir. Hastanın solunum sıkıntısı artarsa solunum cihazına (ventilatör) bağlanır ve hastanın klinik durumuna ve akciğer bulgularına göre surfaktan denilen ilaç bebeğe uygulanır.

    Apne:Solunumun 20 saniyeden daha uzun süre durmasına denir. Altta yatan başka nedenler de (kan şekeri düşüklüğü, kansızlık, beyin kanaması, enfeksiyon gibi) olabilmesine rağmenprematüre bebekte en sık neden bebeğin solunum merkezinin henüz gelişimini tamamlayamamasıdır. Bebeğe oksijen verilir, gerekirse ilaç başlanır ve solunum cihazına bağlanabilir.

    Enfeksiyon: Gebeliğin son üç ayında anneden bebeğe geçen ve bebeği enfeksiyonlardan koruyan ,vücudun mikroplarla savaşında önemli rol oynayan antikor denilen maddeler salgılanır. Prematüre bir bebek gebeliğin son dönemini anne karnında geçirmediği için bebeğe geçen antikor miktarı azdır; bu nedenle bebek mikroplara karşı daha savunmasızdır. Ayrıca bu bebekler birçok antibiyotiğe karşı dirençli olan hastane ortamında izlendiklerinden enfeksiyon kapma olasılıkları artmıştır.

    Beslenememe:Emme ve yutma fonksiyonu gebelik yaşı 34 haftalık iken normaldir. Eğer bebek daha erken doğmuşsa emme ve yutma fonksiyonu tam olamayabilir. Bu nedenle erken doğan bebekleri sonda ile beslemek gerekebilir. Eğer bebek beslenebilecek ancak ememeyecek durumdaysa ağzından midesine indirilen bir beslenme sondası ile aralıklı olarak beslenir. En önemli besin kaynağı kendi annesinin veya başka bir annenin sütüdür. Eğer anne sütü yoksa ikinci tercih edilecek besin prematüre mamalarıdır. Eğer bebek beslenemeyecek durumdaysa o zaman bebek damardan verilen serumlarla beslenir. Sonda ile beslenen bir bebek doğum ağırlığı 1500-1800 gr’ı aşınca ve emme ve yutma fonksiyonu iyileşince annesinden süt emdirmeye başlanır.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü):Prematüre bebeklerin karaciğer şeker depoları ve yağ depoları azdır. Metabolizmaları hızlıdır. Ayrıca beslenmeleri geciktiği için kan şekeri düşme riski fazladır. Bu nedenle kan şekeri düzeyleri yakından takip edilerek damar yolu ve beslenmesi düzenlenir.

    Hiperbilirubinemi (sarılık):Prematüre bebeklerde sarılık riski fazladır.Erken doğan bebeklerde kan hücrelerinin yıkımı sonrasında oluşan bilirubin ( sarılık maddesi) , karaciğerin olgun olmayışından dolayı vücuttan atılamaz ve birikir.Yüksek bilirubin değerleri bebeğe zarar verebilir bu nedenle bilirubin düzeyleri dikkatle takip edilir. Tedavi gerektirecek düzeye geldiğinde ise fototerapi (ışık tedavisi) uygulanır. Bu ışık ciltteki bilirubinin atılmasına yardımcı olur. Fototerapiye rağmen sarılık düzeyi tehlikeli sınıra ulaşırsa bebekteki yüksek miktardaki bilirubin, uzaklaştırmak için kan değişimi uygulanır.

    Beyin kanaması:Gebelik yaşı ilerledikçe bebeklerin beyindeki damar yumağı giderek küçülür ve sağlamlaşır. Bir bebek ne kadar erken doğarsa beyindeki damar ağı da o kadar geniş ve zayıftır. Prematüre bebeklerde stres anında (solunum cihazındayken, aspirasyon yapılırken, damar yolu açma gibi girişimsel işlemler yapılırken) bu damarlar kanayabilir. Kanamanın derecesine göre kanama giderek azalıp eriyebileceği gibi; kanama fazla olduğu takdirde beyindeki su dolu odacıklarda (ventriküllerde) tıkanıklık olabilir ve beyinde su birikimi (hidrosefali), baş çevresinde artış (makrosefali) ve beyin dokusunda azalma görülebilir. Hidrosefali varsa ameliyat ile beyin ve karın boşluğu arasına şant denilen ve beyindeki sıvıyı karın içine boşaltmayı sağlayan bir cihaztakılır. Beyin kanaması olan bebeklerde ileride zeka geriliği olabilir. Bu bebeklerin bu açıdan takip edilmesi gerekir.

    Patent duktus arteriyozus:Sağ kalpten çıkan ve akciğere giden damar ile sol kalpten çıkan aort damarı arasındaki köprü damarın açık kalmasıdır. Anne karnında açık olan ve doğumdan sonraki ilk üç gün içinde bebeklerin birçoğunda kapanan bu damar kapanmazsa kalpten akciğerlere giden kan miktarı artar. Kalbe gelen kan miktarı da artacağı için bebeklerde kalp yetmezliği ve solunum sıkıntısı gelişebilir. Bu damarın açık kalma olasılığı prematüre bebeklerde daha fazladır. Damarın açık kaldığından bebeğin muayenesi sırasında kalpte üfürüm duyulması ile şüphelenilir ve ekokardiyografi yapılarak kesin tanı konulur. Bu damarı kapatmak için ilaç tedavisi uygulanır.

    Kansızlık ( anemi ):Prematüre bebeklerde kansızlığın pek çok nedeni olmaktadır. Bu bebekler hastanede izlendikleri süre içinde zorunlu olarak pek çok kan tetkiki yapılmaktadır, bu tetkikler için kan alınmaktadır. Prematüre bebekler bu kanı üretmekte yetersiz kalırlar. Ayrıca alyuvarların ömrü zamanında doğan bebeklere göre daha kısadır. Anneden bebeğe demir geçişi son aylarda daha fazla olduğunda dolayı prematüre bebekler demir depolarından mahrumdur. Bu nedenle demir takviyesi erken başlanmaktadır.

    Nekrotizan enterokolit (bağırsak nekrozu, gangreni):Prematüre bebeklerin sindirim sistemi iyi gelişmediğinden, bu bebeklerde enfeksiyon riski, oksijensiz kalma, tansiyon düşüklüğü riski daha fazla olduğundan bağırsak nekrozu gibi sorunlar daha sık görülür. Nekrotizan enterokolitli bebeklerde karın şişliği, safralı kusma, aldıkları sütü sindirememe gibi bulgular vardır. Tıbbi tedavi ile iyileşebilirler. Ancak bağırsaklarda delinme (perforasyon), gangren varsa cerrahi tedavi yapılır ve gangren olmuş bağırsak kısmı kesilip çıkarılır.

    Prematüre retinopatisi (ROP):Özellikle uzun süre ve yüksek konsantrasyonda oksijen almak zorunda kalmış doğum ağırlığı 1000 gr’ın altındaki bebeklerde sık görülür. Retinadaki damarlanma artışına bağlı olarak bebekte değişik derecelerde görme bozukluğu ve körlük gelişebilir. Gebelik yaşı azaldıkça ROP riski artmaktadır. Prematüre bebeklere belirli aralıklarla (genellikle gebelik yaşı 32 hafta olunca; örneğin 28 haftalık doğan bir bebek doğumundan dört hafta sonra kontrol edilmelidir) göz muayenesi yapılarak ROP olup olmadıkları incelenmelidir.

    İşitme problemleri : Erken doğan bebekler işitme kaybı açısından yüksek risk taşırlar ve bu bebeklere ilk üç ay içinde işitme tersti (ARB ) yapılması gereklidir. İşitme kaybı olan bebekler yakın takibe alınırlar ve kalıcı bozukluk saptanırsa konuşmayı öğrenmeleri için tedavi planlanır.

    • Bu anlattığınız durumların hangisi normal, hangisi normal değildir?

    Sıralanan durumlar, prematüre bebeklerin bedenlerinin olgunlaşmadan doğmalarından dolayı beklenen durumlardır. Dolayısıyla bu durumları normaldir denilebilir ancak belli kiloya gelmeden desteksiz yaşamaları bu şekilde mümkün olmadığından bir süre gerekli destek sağlanarak takip edilmeleri zorunludur.

    • Hastaneden çıkınca nelere dikkat edilmelidir ?

    Prematüre bebekler enfeksyonlara karşı hala savunmasız oldukları için bu bebeklere dokunurken el temizliği birincil önem taşımaktadır.

    Bu bebekleri çok kalabalık ortamlara sokmamak gerekir. Bu arada bebeği korurken aşırıya da kaçmamak gerekir. Bebeği sürekli evde kapalı tutmayı da önermiyoruz. Özellikle ılıman havada temiz havaya çıkarılmaları ve güneş almaları çok önemlidir. Prematüre bebeklerde solunum merkezi 40–45 haftaya kadar henüz gelişimini tamamlayamadığı için apne dediğimiz solunum durmaları olabilir. Bu nedenle riskli bebeklere evde apne yatakları önerilir. Bebekler genellikle ortalama 6–7 aylıktan itibaren kendi savunma faktörlerini oluşturmaya başlarlar. Enfeksiyonlar açısından ilk 6–7 ay hatta ilk 1 yıl özel dikkat gerektirir.

    Prematüre bebeklerin taburcu olduktan sonra erken ve doğru beslenme desteği alması, uzun dönem normal büyüme ve gelişmelerinde belirleyici olur. En ideal besin anne sütüdür. Anne sütü yeterli miktarda ise bu bebeklerin anne sütü ile beslenmelerini tercih ediliyor. Ancak prematüre bebeklerin besin gereksinimleri daha fazla olduğundan bebeğin tartı alım izlemine göre gerekli durumlarda anne sütü güçlendiricileri ile anne sütü destekleniyor. Anne sütü yeterli miktarda değilse prematüre bebekler için özel formül mamalar kullanılıyor.

  • İtp immün trombositopenik purpura  hastalığı

    İtp immün trombositopenik purpura hastalığı

    Küçük çocuğunuzun vücudunda yaygın olarak morluklar görürseniz hemen kan sayımı yaptırın! Çünkü bu morluklar kandaki trombosit düşüklüğünün sebep olduğu İTP hastalığının habercisi olabilir.

    İTP Nedir?

    İTP, immün trombositopenik purpura dediğimiz ve çocuklarda çok yaygın görülen bir kanama hastalığı. Genellikle vücudun çeşitli yerlerinde oluşan kanamalarla belirti verir. Vücudumuzda bağışıklık sisteminde bir uyarı olduğu için immün, pıhtılaşmayı sağlayan trombosit dediğimiz hücrelerin azalmasına bağlı olduğu için trombopeni ve bunlara eşlik eden kanamalara da purpura denildiği için bu isim verilmiş.

    İTP çeşitleri?

    Akut İTP: Akut tip, ani ve hızlı ortaya çıkan ve çocuklarda % 85-90 oranında görülen bir çeşittir. Akut tipte görülme sıklığı açısından kız erkek farkı yoktur. Çocuklarda en çok 2 ile 6 yaşlar arasında ve en sık 3 yaş civarında görülür. Bu tipte trombosit sayısı bir anda 2.000’e ya da 0’a düşebilir.

    Kronik İTP:Bu tip ise daha çok büyük çocuklarda, -özellikle kızlarda- genç erişkinlerde ve orta yaşlarda görülür. Akut İTP’ye göre daha sinsi ilerler ve trombosit sayısı 40 bin ila 50 bin civarında olur bu yüzden aylarca fark edilmeyebilir.

    İTP’ ye sebep olan faktörler nedir?

    Bu hastalığın nedeni hâlâ bilinmiyor. Ama en çok ilkbahar ve sonbahar mevsiminde görülüyor. Bunun da sebebi muhtemelen o dönemde enfeksiyonların fazla olmasıyla ilgili. Çoğunlukla çocuklar bir enfeksiyon geçirdikten iki ilâ üç hafta sonra bu hastalık ortaya çıkabiliyor. En çok kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar ve virüsler tetikleyebiliyor. İTP’de ayrıca aşılar, antibiyotikler ve ağrı kesiciler uyarıcı oluyor. Örneğin, bu teşhisin konulduğu çocukta Sefalosporin veya Sülfonamid grubu ilaçlar özellikle hastalığı uyarıcı nitelikte. Ama hastalığın durumuna ve ağırlığına göre gerekirse bu ilaçları kullanabiliyoruz. Çünkü ilaçla ilişkinin %100 bir kesinliği yok. Bunun için ne kadar az ilaç kullanırsak o kadar iyi olur.

    Virüsler ne yapıyor?

    Sebebini bilmiyoruz ama vücuda giren bu virüsler veya onlara ait partiküller bağışıklık sistemini uyararak trombositlerin üzerine gidip yapışıyor. Vücut artık kendi hücresini kendinden saymıyor ve bağışıklık sistemini uyararak kendi trombositlerini yabancı bir madde olarak algılayıp onlara karşı anti-madde (antikor) üretiyor ve kendi hücrelerini yok etmeye başlıyor.

    İTP’ ye sebeplerden biri virüsse bunu yok edecek bir şey yok mu?

    Dünyada bakteri veya mantar adını verdiğimizmikroplara karşı birçok antibiyotik var ama virüse karşı çok az sayıda ilacımız var. Onun için çocukları aşılamaya çalışıyoruz. Mesela suçiçeğinin bir virüs ilacı var. Ama kızamığın, kabakulağın ve öpücük hastalığının ilacı yok. Yani birçok virüsün bugün ilacı yok aslında. Grip için de aşılanıyoruz. Çünkü gribin ilacı yok. İlaçlı ya da ilaçsız grip bir hafta on gün sürer. Virüsler garip yaratıklar, yani birden yok gibi davranıp sonra -200 derecede canlılığını koruyor ve ölü gibi kalıp normal ısıya gelince de tekrar canlanabiliyor.

    Peki aşıları hiç yaptırmasak?

    Böyle bir şey söyleyemeyiz. Çünkü aşı olmayınca da ortaya çıkabilecek hastalıklar İTP’yi uyarabilir. Aşılar bizim için bir güvence aynı zamanda, ama uyaracak mekanizmanın ne olduğunu tam bilemediğimiz için şansa kalıyor. Sonuçta tekrarlama durumunda tedavisi mümkün.

    İTP’nin belirtileri nedir?

    Akut tip çok hızlı gelişebildiği için her şey normal giderken birdenbire çocuğun vücudunda kocaman morluklar, nokta kanamalar, şiddetli bir burun kanaması ya da ağız içinde kanamalar olur. Bazı çocuklarda bağırsakta ve idrarda da kanama görülür. İTP’li çocuklarda geçirilen virüs enfeksiyonuna bağlı geçici dalak büyümesi de olur. Bizim için en korkutucu olanı beyin içi kanamalardır. % 1den az sıklıkta görülen bu durumda çocukta uykuya aşırı bir meyil veya baş ağrısı kusma gibi belirtiler olur, bilinç giderek kapanır. Bunların dışında, çocukta hiçbir rahatsızlık olmaz ve gayet sağlıklıdır. Kronik İTP’deyse, vücutta ara ara morluklar olur ve trombositler çok hızlı bir düşme göstermez.

    Trombositlerin kanda olması gereken miktarı nedir ve hangi aşamada kanama olur?

    Olması gereken normal değer milimetre küpte 200 bin ile 400 yüz bin arasındadır. 150 binin altına trombopeni yani trombosit düşüklüğü diyoruz. Bu hastalarda trombosit değeri 30 binin altındayken morluklar ve kırmızı kanamalar çıkıyor. Ağız içindeki kanamalar genellikle trombositler 10 binin altına düştüğünde ortaya çıkıyor.

    Tedavi yöntemi nedir?

    Birkaç çeşit tedavi yöntemi var. Bunlardan en sık kullanılan kortikosteroid ilaçlarla yapılan tedavi. Ancak trombosit düşüklüğünün başka bir hastalığın belirtisi olmadığından emin olmak için kemik iliği incelemesi yapmak gerekir. Çünkü kortizon dediğimiz ilaç lösemi, kemik iliği yetersizliği gibi hastalıkları maskeleyebilir. Bu tedaviye başlamadan önce öncelikle kemik iliğine bakmak ve altta İTP dışında başka bir hastalık bulunmadığından emin olmak gerekir.Eğer lösemi, kemik iliği yetersizliği ya da başka bir rahatsızlık çıkmazsa kortizon kullanılır. Kortizon kullanımı çok başarılı bir tedavidir ve birkaç gün içinde trombositler yükselir. Damardan yüksek doz 3 gün verilebildiği gibi düşük dozda ağızdan ilaç tedavisi şeklinde de verilebilir. Genelde üç haftalık bir tedavi yeterlidir. İkinci seçenek daha pahalı ama kemik iliği yapmayı gerektirmeyen, iki gün üst üste damardan verilen yüksek doz Gamaglobülin (İVİG) tedavisidir. Üçüncü bir seçenek ise bir çeşit gamaglobülin olan son yıllarda da başarısından söz edilen Winro (anti-D-immünoglobülin) dediğimiz bir ilaç. Bunun dışında daha az kullandığımız Rituximab,Danazol, Dapson, İmüran veVinkristin gibi yeni ilaçlar da var. Kronik tipte bu ilaçlara ilaveten splenektomi dediğimiz dalak çıkarma ameliyatı yapıyoruz. Bazen kandan trombosite yönelik antikorları temizlemek amacı ile plazmaferez (plazma değişimi) adı verilen bir tedaviyi de deniyoruz. Ama bu ilaçlar daha çok hiç cevap alamadığımız riskli vakalarda kullanılıyor. Bu daha çok büyük yaş gruplarında denediğimiz bir uygulama, çünkü bu hastalar tansiyon yüksekliği sebebiyle kortizon alamıyorlar.

    Bu ilaçların yan etkileri var mı?

    Her ilacın bir bedeli var. Kortizon, vücutta tuzla birlikte olursa su tutar ve tansiyonu yükseltir. Şeker hastalığına meyil eder, kan şekerini yükseltir, iştahı açar ve kilo aldırır. Gamaglobülin ise genellikle toplumdaki insanların plazmalarından hazırlanmış bir ilaçtır. Bu ilaç protein yapısında olmasından dolayı ciddi alerjilere yol açabilir. Yüksek dozda verildiği için şiddetli baş ağrısı, kusma, menenjit benzeri belirtiler yapabilir. Bu nedenle bu tip ilaçlar mutlaka hastane ortamında verilmelidir. Bu ilacın diğer bir sakıncası da bilmediğimiz hastalıkları taşıma ihtimalinin olmasıdır. Ama genelde AIDS virüsü, Hepatit B ve C gibi bildiğimiz hastalıkların taramasını yapıyoruz. Ama 10 yıl sonra çıkabilecek bir hastalığın varlığını tarayamıyoruz. Yıllar önce AIDS diye bir hastalık bilinmiyordu ve taranmadığı için kan ürünleri ile insanlara bulaştı. İVİG tedavisi iki-üç gün içinde trombositleri yükseltir ve kanama riski açısından hayati tehlikeyi ortadan kaldırır, bizde bunu göze alarak ilaçları kullanıyoruz.

    İTP lösemi hastalığının habercisi olabilir mi?

    İTP hastalığı lösemiye dönüşmez. Ama birtakım başka kötü hastalıklarda İTP gibi kanama belirtileriyle ortaya çıktığı için lösemi, tümör veya kemik iliği iflası var mı diye şüphelenebiliriz. Lösemi ve kemik iliğinin hiç çalışmadığı aplastik anemide de trombosit düşüklüğü görülür. Mesela İTP’li çocukların çok az bir bölümünde dalak büyüklüğü olabilir ama bu virüs enfeksiyonuna bağlı geçici bir durumdur. Ama lösemide dalak kocamandır, karaciğer ve lenf bezleri büyümüştür, kemik ağrıları ve ateş vardır. Yani başka belirtiler de eşlik eder.

    Dalak niçin alınıyor?

    Çünkü vücut yabancı olarak algıladığı trombositleri dalakta yok eder.Dalağı aldığımızda ise yok etme yeri olmadığı için trombositlerin sayısı yükselir.

    Dalağı almak riskli değil mi?

    6 yaşından önce dalak vücudu mikroplara karşı koruyan bir organ. 5-6 yaşından önce dalağı almayı tavsiye etmiyoruz. Çünkü çocuk mikroplara karşı çok açık oluyor ama 6 yaşından sonra alındığında büyük bir sakıncası yok. Ameliyat öncesinde pnömokok, meningokok ve hemofilus influenza B gibi birtakım aşılar ve sonrasında da penisilin tedavisi yapılarak çocuk hastalıklara karşı korunabiliyor. Bu ameliyat sadece kronik vakalarda yapılıyor. Hayatı tehdit eden durdurulamayan kanama olur ise çok nadiren akut vakalarda da kullanılabilir.

    İTP’li bir çocukta hangi ilaçlar kullanılmıyor?

    Akut veya kronik durumda trombosit miktarı düşükse aspirin kanı sulandırdığı için yasak. Trombositlerin düşüşüyle kan sulanmış bir durumdayken bir de az sayıdaki trombositin pıhtı yapıcı özelliği de ortadan kalkarsa bu tip ilaçları kullanmak çok sakıncalı olur.

    Limon ve kiraz kanı sulandırır derler bunların bir sakıncası var mı?

    Tam tersine C vitamini veriyoruz. C vitamini pıhtılaşmayı destekler ve damar geçirgenliğini azaltır. Böylece kanama riski azalır.

    Isırgan otu, kan yapıcı karışımlar trombositlerin yükselmesinde etkili mi?

    Bunlar kesinlikle bir işe yaramıyor ve tam tersine biz bunları önermiyoruz. Çünkü neyin hastalığa sebep olduğunu tam bilemiyoruz. O kullanılan otların içinde de hastalığı tetikleyen maddeler olabilir. İlaçların birçoğu bitkilerden elde edildiğine göre kullanılan bitkilerin masum olduğunu nereden bileceğiz. Çok masum bir antibiyotik birçok hastaya yararlıyken bu tip hastalarda uyarıcı olabiliyor. Onun için hiçbir şekilde ilaçları ya da bitki karışımlarını bilinçsiz kullanmamak lazım.

    İTP’li çocuklarda besin kısıtlaması var mı?

    Hayır, istediklerini yiyebilirler. Sadece kortizon kullandıkları zaman tuzsuz ve az şekerli yemeye dikkat edilmeli. Bunun dışında besinlerde özel bir kısıtlama yok.

    İTP bulaşıcı mı?

    Hayır, bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değil. Bu vücudun hassaslaşması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Vücut bunu kendi kendine yapıyor ve bu anlamda bulaşıcılıkla bir ilgisi yok.

    Tamamen düzelme ne zaman olur?

    Akut tip çoğunlukla iki ile altı hafta içinde düzelir. Bazı çocuklarda bir iki tekrar yapar ama ilk altı ayda yok olur ve bir daha görülmez. İlk 6 ay aşı önermeyiz hatta ilk 2 yıl canlı aşılardan uzak durmayı tavsiye ederiz. Akut vakalarda ilk 4-6 haftada trombositler düzeldiyse çocukları ilk 6 ay kan sayımları ile izleriz ve her şey normal ise iki yıldan sonra kendi haline bırakırız.

    İki yıllık süre sonunda bu hastalık bir daha kapımızı çalmaz diyebilir miyiz?

    % 90 tekrarlamaz diyebiliriz ama tekrarlayan vakalar da var. Mesela ilk kez hastalığı hepatit B aşısından sonra ortaya çıkmış bir hastamızda 2 yıllık süre bittikten sonra hepatit B aşısı tekrarlandığında bu çocuğumuzda hastalık nüksetti.

    Akut İTP kronikleşir mi?

    Çocuklarda da akuttan kroniğe dönüşme oluyor. Eğer ilk altı ay içinde trombosit düşüklüğü düzelmediyse o zaman buna kronikleşmiş diyoruz. Artık altı ayı da bir yıla doğru kaydırmaya bir eğilim var. Bir yıldan sonra hala hastalık belirtileri devam ediyorsa İTP kronikleşmiştir demek daha uygun artık. Çünkü bazı vakalar altı ay ile bir yıl arasında da düzelebiliyor.

    İTP’den şüphelendiğimizde hangi testleri yaptırmalıyız?

    Böyle bir şüphe olduğunda öncelikle bir kan sayımı yaptırmak gerekiyor. Kan sayımında alyuvarlar ve akyuvarlar serisi normalse ve kötü bir hücreye rastlanmadıysa sadece trombositlerin sayısı 150 binin altındaysa trombopeniyle karşı karşıyayız demektir.

    İTP’li annelerin bebeklerinde de bu hastalık görülür mü?

    Evet, İTP’li annelerin çocuklarında bu hastalık görülüyor. Plasentadan çocuğa geçen bu madde trombositlere yapışarak çocuk doğar doğmaz birdenbire trombositleri düşürmeye başlar. Bu annenin İTP’li olduğunu bildiğimiz için bu çocukları yakın takibe alıyoruz. Çocuğun kanındaki trombosit düşüklüğü geçicidir ve bir iki hafta içinde hemen düzelir. İTP’li anneler bu yüzden dikkatli olmalılar. Bu genetik bir hastalık olmadığı için İTP’li annenin doğurmasında bir sakınca yoktur. Çocukta kalıcı bir hasar bırakmıyor. Tabii ki annenin tedbir alması ve doğumunu hastanede yapması gerekir. Çünkü bebekte beyin kanaması riski de olabilir.

    İTP’li çocuklar için tehlikeli unsurlar nedir?

    Trombositi düşük olan çocuklarda kalçadan iğne yapmak kas içinde kanamalara sebep olacağı için uygun değildir. Bunun yerine damardan iğne yapılması tercih edilir. Trombositler yükselince bu problem ortadan kalkar. Çocuğun düşmesine ya da kafasını çarpmasına sebep olabileceği için her türlü grup sporları, bisiklete ve motosiklete binmesi de yasaklananlar arasında. Ayrıca basınç değişiklikleri beyin içi damarlarda problem yaratabileceği için uçağa binmek de sakıncalı.

    Tansiyonu yükselteceği ve iç kanama riskini arttıracağı için güneş ışınlarının çok fazla olduğu saatlerde dolaşmamak gerekir. Atlayarak ya da kafasını bir yere çarpacak şekilde dalmadığı sürece yüzebilir; ayrıca yürüyüş yapabilir. Trombositler 100 binin üzerine çıktıktan sonra spor yapmakta ve yuvaya gitmekte sorun yoktur.

    İTP’li çocukların yaşadıkları evlerde mimari düzenlemeler yapılıyor mu?

    Çok zorlandığımız bazı vakalar olabiliyor. Mesela küçük bir çocuğun İTP’si % 10’luk gruba girip kronikleşti diyelim, biz bu çocuğun yaşından dolayı dalağını almıyoruz. Bu küçük çocuk yeni yürümeye başlamış olabilir, koşmak isterken düşebilir ve kafasını bir yere çarpabilir. O yüzden çocuğun yaşadığı yerde yumuşak konturlu eşyalar olması gerekir tabii. Yani evlerde çocuk düştüğü zaman yara bere almayacağı şekilde düzenlemeler yapılması gerekiyor.

  • Çocuklarda doğumsal kalp hastalıklarına genel bakış

    Çocuklarda doğumsal kalp hastalıklarına genel bakış

    Her doğan 1000 bebekten 8’inde doğumsal kalp anomalisi mevcuttur. Kabaca, 100 yenidoğan bebekten 1’inde doğumsal kalp anomalisi bulunduğu ifade edilebilir. Bu oran, doğumdan önce, anne rahmindeki ceninler gözönüne alınacak olur ise çok daha yüksek çıkar. Çünkü gebelik sırasındaki düşüklerin büyük bir bölümü, hayatla uyuşması mümkün olmayan kalp gelişim bozukluklarından kaynaklanmaktadır.

    Doğumsal Kalp Anomalisi Belirtileri Nelerdir?
    Doğumsal kalp anomalileri, bebeklerde değişik belirtilere yol açar. Bunların en dikkati çekenleri arasında, bebeklerde uyanıkken ve uykuda hızlı nefes alma, emerken fazla terleme, göğsün kabarık hale gelmesi, gelişme geriliği, dudaklarda ve el-ayak parmak uçlarında morarma, daha büyük çocuklarda ise çabuk yorulma, morarma, göğüs ağrısı, ve çarpıntı gibi belirtiler sayılabilir.

    Doğumsal Kalp Anomalisi Tanısı Nasıl Konur?
    Çocuk kardiyologu çocuğu muayene eder, sonra elektrokardiografi (EKG) ve kalp röntgeni ( Telegrafi) çekilir, bunun sonrasında ise yine çocuk kardiyologu ekokardiografi (EKO) yaparak kalbi görüntüler ve tanıyı net bir şekilde koyabilir.

    Ekokardiografi Nedir?
    Ekokardiografi (EKO), kalbin yapısının ve hareketlerinin “çok büyük ve özel bir bilgisayar” kullanılarak görüntülendiği bir ültrasonografi yöntemidir. Çocuk için herhangi bir zararı yoktur, acı vermez, ve incelemenin sonunda kanı kesinleştirilebilir. Ekokardiografinin yeterli bilgi sağlayamadığı bazı seyrek durumlarda, ve özellikle de çocukta kalp operasyonu gerekiyorsa, daha ileri tetkikler (kateter-anijiografi, MR…) kullanılarak tanı kesinleştirilir.

    Çocukta “Üfürüm” Nedir?
    Kalp esasen, içinden geçmekte olan kanı ileten bir pompadır. Kalbe altı damar kan getirir, iki büyük damar ise kanı kalpten dışarı taşır. Kalbin içinde iki adet, ve dışarı çıkan damarlarda da iki adet olmak üzere toplam dört adet kapak bulunur. Kalbin yapısında “kulakçık” adı verilen iki küçük odacık, “karıncık” adı verilen iki büyük odacık mevcuttur. Sağ taraftaki odacıklarda kirli kan, sol taraftaki odacıklarda ise temiz (oksijenli) kan yer alır. Bütün bu karmaşık yapı içinde kan dolup dolup boşalırken kapakların açılıp kapanmasından, kalp duvarlarının titreşmesinden, ve ayrıca kalp hastalıklarından (delikler, kapak bozuklukları v.b.) ötürü birtakım sesler duyulur. Kapakların açılıp kapanmasının dışındaki ilave seslerin çoğu genellikle “üfürüm” adı verilen ilave seslerdir. Üfürüm olarak adlandırılmayan ilave sesler de vardır.

    “Masum Üfürüm” nedir?
    Üfürümlerin bir bölümü doğumsal veya sonradan edinilen kalp hastalıklarına bağlıdır, bir bölümü ise tamamen normal kalplerde duyulan “masum kakarterli ” ilave seslerdir, ve bu durumda hiç endişelenmemek gerekir. Çocuk kardiyologu işte bu masum kakarterli üfürüm ile kalp hastalığına bağlı üfürümü birbirinden ayırır ve eğer bir “masum üfürüm” değil de bir kalp hastalığı söz konusu ise tanıyı belirleyerek ne yapılması gerektiğine karar verir.

    Doğumsal Kalp Hastalıkları Tedavi Edilebilir mi?
    Evet. Türkiye’de çocuk kardiyolojisi ve çocuk kalp cerrahisi uygulamaları gerçekten de Batı ülkeleri standardındadır ve bu konuda çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Gerekiyorsa, bir günlük bir bebekte bile başarılı kalp operasyonları yapılarak bebeğin hayatı kurtarılabilmektedir. Operasyona kadar geçen süre içinde ilaçla tedavi uygulanabilmekte ve bebeğin rahatlaması sağlanmaktadır. Bazı doğumsal kalp hastalıkları ise sadece izlenmekte, ve bunların bir bölümü kendiliğinden – bebek büyüdükçe ve güçlendikçe – düzelebilmektedir. Tabii, çocuk kardiyologunuz size bu hastalıkların hangilerinin kendiliğinden düzelebileceği, hangilerinin ilaç tedavisi ile bir süre izlenmesi gerektiği, hangilerinin ise zaman kaybetmeden kalp operasyonu yapılarak düzeltilmesi gerektiği konusundaki bilgileri iletecektir.

    Anne Karnındaki Bebekte de Kalp Anomalisi Tanısı Konabilir mi?
    Evet. Fetal ekokardiografi yapılarak anne karnındaki bebeğin kalbi 18inci haftadan itibaren incelenebilir. Fetal ekokardiografi, bunu yapan çocuk kardiyologu doktor tarafından çok dikkat isteyen, normal ekokardiografiye göre daha uzun süren, ancak, anne karnındaki bebeğe de anneye de hiçbir zararı olmayan bir incelemedir.

    Fetal Ekokardiografi’nin Yararı Nedir?
    Fetal ekokardiografi yapılarak bir kalp anomalisi belirlenmiş ise doğumla ilgili düzenlemeler (doğumun yapılacağı merkez, doğumun türü – sezaryen veya normal doğum) mümkün olur. Ayrıca, aile hem fizikman hem de zihnen bu duruma karşı hazırlıklı hale gelir. Doğumdan sonra hemen başlanması gereken tedaviyi önceden belirlemek çok kıymetli zaman kazandırabilir. Yaşamla zaten bağdaşması beklenmeyen çok ağır bir kalp anomalisi mevcut ise, sunulan bilgiler ışığında, aile çeşitli seçenekleri değerlendirmek isteyebilir. Bütün bunların ötesinde, doğacak olan bebeğin kalbinin tamamen normal olduğunu öğrenmek ise aile için çok rahatlatığı olacaktır.