Etiket: Kan

  • Anemi – kan değerinde düşme – kansızlık

    Toplumumuzun en sık rastlanan kronik hastalıklarının ilk beşinden biri olan kansızlık-anemi aslında birazda bizlerin var ettiği bir durumdur.Oysa günlük gıdalarla demir alımını yeterli tutmak mümkündür .Dünyada her 5 çocuktan 2 si ( % 40’ ı)kansızdır ancak pek ÇOĞU bu durumlarını ne yazık ki bilmemektedir. Gelişmiş ülkelerde 0-5 yaş arası çocuklarda kansızlığa rastlanma sıklığı % 4-20 iken, az gelişmiş ülkelerde aynı yaş grubunda bu oran % 80’lere kadar çıkmaktadır. Ülkemizde bu oran % 50 (her iki çocuktan biri) gibi oldukça yüksek bir değerdedir.Önemsenmediğinde çocuklarda sık hastalık ve gelişme geriliği sebebi olan ANEMİ-KANSIZLIK Kanda bulunan alyuvarların veya alyuvarların içinde bulunan hemoglobinin azalmasına verilen isimdir.Çocuklarda kansızlığın birçok nedeni olmakla beraber, en sık görülen neden demir eksikliğine bağlı kansızlıktır. Demir eksikliğine yol açan nedenler ise; yeterli ve dengeli beslenememe yüzünden yetersiz demir alınımı, hızlı büyüme nedeni ile demir ihtiyacının artması ve çeşitli nedenlerle oluşan kan kaybıdır.

    Demir eksikliğine bağlı kansızlık her yaş grubunda görülmekle beraber en sık 6 ay ile 2 yaş arasında görülür.Özellikle annelerimizin kan değeri düşük ve demir depoları yetersiz olduğu için doğuma 1-2 ay kala bebeğe geçmesi gereken demir miktarı yetersiz olur.Bundan dolayı demir depoları eksik olan bebeğin 4. aya doğru ihtiyacı artış gösterir ve bu ayda çocuklara kiloya 1-2 mg dozda demir damlaları takviye ederiz.Bu damlaların çocukta ateş var ise ateşli iken verilmesini önermemekteyiz.Kansızlık hafif ise belirti görülmeyebilir. Ancak kan analizleri sonucu kansızlık saptanabilir.Bazen anemi hastaları PİKA ile başvururlar.Pika gıda olmayan maddelerin yenmesidir.Mesela çocuk kil,kum,kül,toprak,kağıt yemeye başlar;bu bir davranış bozukluğudur ama en çok demir eksikliği ile beraberdir ve demir tedavisinden sonra düzelir geçer.

    Bunlar dışında şu belirtiler olabilir:

    Baş dönmesi, kulak çınlaması,

    Ağız kenarında çatlaklar,

    Tırnakların kaşık şeklini alması, çatlaklar oluşması,

    Dilde kızarma, çatlak ve kabarcık oluşumu,

    Yutarken zorlanma, ağrılı yutma,

    Demir eksikliği olan çocukların yürümesi, oturması, konuşması gecikir. Bu çocuklarda davranış bozukluğu ortaya çıkar ve öğrenme güçleşir. Bağışıklık sistemi zayıflar ve hastalığa yakalanma ihtimali artar.

    Çocukluk yaş grubunda demir eksikliğini belirtileri özgün değildir. Belirgin kansızlık ortaya çıkana kadar tanımlaması güçtür. Öylesine yavaş gelişme eğilimindedir ki sıklıkla bunları fark etmek zordur. Demir eksikliği anemisi yaş gruplarına göre farklı belirti ve bulgular verebilir.

    Bebeklerde kansızlık ve demir eksikliği belirtileri; iştahsız, huzursuz, neşesiz, halsizdir, hareketleri yavaştır, uyku bozuklukları olabilir. Bu bebeklerde fizik muayenede göz kapaklarının içi, avuç içi, ayak tabanı, tırnak yatakları soluktur. Ancak bütün bu belirtiler silik kalabilir.Kansızlık belirgin ise, solukluk, halsizlik, huzursuzluk, iştahsızlık, çabuk yorulma, oturma emekleme ve yürümede gecikme, katılma nöbetleri,çarpıntı, nefes darlığı görülebilir.Özellikle saç dökülmesi yaşayan veya saçları geç çıkan kişilerde demir eksikliği sıkça vardır;ve buna demir hariç çinko ve biotin eksikliğide eşlik eder.Gene yapılan bazı yurtdışı çalışmalarında 2 yıldan daha uzun süre demir eksikliği yaşayan çocuklarda algıda azalma,anlama güçlüğü ve zor öğrenme gibi bulgularda tespit edilmiştir. Hastalığın teşhisi Kan analizleri sonucu konulur.

    kandaki hemoglobin miktarının erişkin erkeklerde 13 g/dL, kadınlarda 12 g/dL değerlerinin altına düşmesidir. 6 ay ile 6 yaş arası çocuklarda 11 g/dL nin, 6-14 yaşlarda 12 g/dL’nin altı kansızlık olarak kabul edilir.

    Kan analizleri sonucu anemi saptanan hasta, demir eksikliği dışındada kansızlık yapan nedenler açısından değerlendirilir, gerekirse nedene yönelik testler yapılır. Demir içeren damla ya da şuruplar kullanılır. İlaçlar öğünler arasında verilir. Beslenmede demir yönünden zengin gıdalara (et, balık, tavuk, kuru üzüm, üzüm pekmezi, tahin, yumurta, kuru baklagiller, kuru yemişler) ağırlıklı olarak verilir.Ispanak zannedildiği kadar demirden zengin değildir. Demir EKSİKLİĞİNE İYİ GELEN GIDALAR;

    Hayvansal gıdalardan kırmızı sakatat en zengin demir kaynağıdır. Diğer yararlı gıdalar ise; kırmızı et, tavuk, yumurta, kabuklu deniz mahsulleri ve balıktır (en zengini somon). Bitkilerden ise buğday, mısır ve yulaf, taneli olduğunda demirden daha zengin durumdadır. Diğer pek çok vitamin ve mineral gibi demirde özellikle tahıl tanelerinin dış kısmında bulunur; örneğin buğday öğütülürken içerdiği demirin %75’i kepeğinde kalır, yani buğday unu tane buğdaya göre ancak %25 demir içerir. Ispanağın, demir içeriği açısından zengin olarak bilinmesine karşın bu bilgi tam doğru değildir, zira içerdiği bazı maddeler nedeniyle ıspanak, kara lahana gibi birçok sebzenin yapısında bulunan demirin vücuda sanıldığı kadar bir faydası olmamaktadır. Kuru üzüm, kuru kayısı, kuru erik, badem, fıstık, ceviz gibi kuruyemişler ile çekirdekler demir yönünden çok zengin olmamakla beraber yeterli düzeyde demir içerirler. Bir çorba kaşığı pekmezde yaklaşık 3 mg demir bulunur. Günde bir bardak portakal suyunun içilmesi bitkilerden alınan demirin emilimini bir kat artırırken, çay ve kahve tüketimi demir emilimini %75 oranında azaltmaktadır.Birde demir içeren gıdaların ve ilaçların kalsiyum içeren süt ürünleri ile beraber verilmemesi arada bir saat bulunması demirin emilmesi için iyi olur.

    Fazla inek sütü kansızlık yapabildiğinden günde yarım litreden fazla tüketilmemelidir.Demir içeren İlaçların bazı yan etkileri vardır-Dişler geçici olarak siyaha boyanabilir, ilaçlar dil köküne doğru verilirse boyanma çok az olacaktır.Kakada koyu renk oluşabilir.Bulantı, kusma, ishal ya da karın ağrısı görülebilir. Yakınmalar sürekli olursa doz azaltılır ya da ilaç grubu değiştirilir.Hastanın kan hemoglobin düzeyi yaşına göre normal düzeye gelinceye kadar demir ilaçlarına devam edilir. Kan düzeyi normale ulaştıktan sonra vücudun demir depolarının dolması amacıyla da yarı dozda 1-2 ay daha ilaç alımı sürdürülür.Çocukların büyüme dönemi tamamlanana kadar her yıl bir kere 18 yaşına kadar kan tahlili ve demir ölçümü yaptırması ,kişinin daha sağlıklı büyümesi için iyi olacaktır.

  • Kronik böbrek yetmezliği

    Kronik böbrek yetmezliği

    BÖBREKLERİMİZ

    Böbreklerimiz karın boşluğunun arka kısmında omurganın her iki tarafına yerleşik fasulyeye benzer organlardır. Her biri yaklaşık 10-12 cm uzunluğunda ve 150 gr ağırlığındadır. İki böbreğimiz olsa da, sağlıklı yaşam sürmek için tek sağlam böbrek yeterlidir.

    Böbreklerimizin Yapısı

    Böbreklerimiz ana atardamardan (aort) çıkan iki büyük arter (renal arter) ile beslenir. Her bir böbreğimizde yaklaşık 1 milyon nefron denilen ünite vardır. Nefronlar süzme işlevinin gerçekleştiği glomerül denilen yumakçık ve bunlara bitişik tüplerden oluşur. Tüplerde glomerüllerden süzülen vücut için gerekli bazı maddeler geri emilirken, atılması gereken maddeler idrara salgılanır. Temizlenmiş olan kan toplardamar (renal ven) aracılığıyla dolaşıma katılır. Tüplerden geçen idrar böbrek havuzuna (pelvis), buradan da üreterleri geçerek idrar torbasına (mesane) gelir ve işeme ile dışarı atılır. İdrar miktarı sıvı alma alışkanlığına bağlı olarak değişiklik gösterirse de, günde yaklaşık 1-2 litre kadardır.

    Böbreklerimizin Temel İşlevleri

    Böbreklerimiz beyin, kalp, karaciğer ve akciğer ile birlikte yaşamsal öneme sahip organlarımızdan birisidir.

    Metabolizma sonucu ortaya çıkan üre, kreatinin gibi zararlı yıkım ürünlerinin vücuttan atılması

    Yaşamsal öneme sahip sodyum, potasyum gibi tuzların dengesinin ayarlanması

    Kan basıncının düzenlenmesi

    Kemik iliğinde kan yapımını sağlayan eritropoetin hormonunun yapımı

    Kemik ve kasların normal yapısı ve işlevi için gerekli olan D vitamininin aktifleşmesi

    Böbrek yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin ani veya yavaş bir şekilde kaybedilmesidir. Akut ve kronik (süreğen) olmak üzere iki tip böbrek yetmezliği vardır.

    Akut Böbrek Yetmezliği

    Böbrek işlevlerinin birkaç saat veya hafta gibi kısa bir sürede aniden bozulmasıdır. Böbreğin özellikle zararlı yıkım ürünlerini atma ve sıvı-tuz dengesini düzenleme işlevleri bozulur. Böbrek işlevi, nedene bağlı olarak birkaç hafta veya ay süreyle bozuk devam edebilir ve bu sürede bazen geçici bir diyaliz uygulanması gerekebilir.

    Akut böbrek yetmezliği böbrek öncesi, böbreğin kendisine veya idrar yollarına ait sebeplerden kaynaklanabilir. En sık görülen neden kan kaybı, şiddetli kusma, ishal, yanık gibi böbreğe gelen kan akımının azalmasına yol açan sıvı kaybı durumlarıdır. Ayrıca çeşitli ilaçlara, zehirlere ve nefritlere bağlı olarak böbrek dokusunun zedelenmesi ve taş, erkeklerde prostat büyümesi gibi nedenlerle idrar yollarında tıkanıklık gelişmesi de akut böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Tedavisi yol açan nedene göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla geri dönüşlü bir durumdur, ancak bazı hastalarda kalıcı böbrek işlev bozukluğu gelişebilir.

    Kronik Böbrek Yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin kalıcı ve ilerleyici bir şekilde bozulmasıdır. Geri dönüşlü bir durum değildir. Ancak, hipertansiyonun etkin bir şekilde kontrolü, diyet uygulanması, yeterli sıvı alınması, bazı ilaçların kullanımından kaçınılması ve düzenli kontrol gibi önlemlerle böbrek işlev bozukluğunun ilerlemesini önemli ölçüde yavaşlatmak olasıdır.

    Ülkemizde ve birçok ülkede kronik böbrek yetmezliğinin en sık görülen iki nedeni şeker hastalığı ve hipertansiyondur. Bu hastalıklarda tuz kısıtlanması, düzenli egzersiz yapılması ve kilo verilmesi gibi yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, kan şekerinin ve kan basıncının etkin bir şekilde kontrol edilmesi ve düzenli izlem gibi önlemlerle böbrek yetmezliği gelişimini önlemek mümkündür. Ayrıca çeşitli nefritler, taş hastalığı, idrar yollarındaki yapısal bozukluklar, infeksiyonlar, özellikle polikistik hastalık olmak üzere böbreğin kalıtımsal hastalıkları da kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Böbrek yetersizliği gelişip ilerledikçe, böbreğin işlevlerinin bozulması sonucu birçok sorun ortaya çıkar:

    Vücuda zararlı olan üre ve kreatinin gibi maddeler birikir.

    Su ve sodyum vücutta birikir. Bunun sonucunda kan basıncı yükselir ve vücutta şişlikler ortaya çıkabilir.

    Kansızlık gelişir.

    Kemik gelişimi bozulur.

    Kanda potasyum düzeyi yükselir ve buna bağlı olarak kalp ritminde bozukluklar ortaya çıkabilir.

    Kalp ve damar hastalıkları gelişebilir.

    Halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, ağızda kötü koku, bacaklarda his bozukluğu ve huzursuzluk, nefes darlığı, ruhsal bozukluklar ve şuur bulanıklığı gibi yakınmalar ortaya çıkabilir.

    Böbrek işlevinin ileri derecede bozulduğu son aşamada (süzme işlevinin % 90’dan fazlasının yitirilmesi) yaşamın devam edebilmesi için diyaliz veya böbrek nakli tedavilerinin uygulanması gerekir.

    HEMODİYALİZ

    Diyaliz basit olarak yarı geçirgen bir zarla ayrılmış bir tarafında temizlenmesi gereken kanın, diğer tarafında ise diyaliz sıvısının bulunduğu iki odacıklı bir sistemdir. Hemodiyaliz vücut dışına alınan kanın makine aracılığıyla yapay bir filtreden (diyalizör) geçirilerek birikime uğrayan zararlı maddelerden ve fazla sıvıdan arındırılması ve sonra vücuda geri verilmesi işlemidir. Uygulama sırasında vücutta eksik olan bazı tuzlar da diyaliz sıvısından vücuda geçer. Hemodiyaliz uygulaması için kolda atardamar ile toplardamarın birleştirilmesi (fistül) ameliyatının yapılması gerekir. Fistül ameliyatından en az 3-4 hafta geçtikten sonra hemodiyaliz tedavisine başlanabilir. Acilen diyalize alınması gereken hastanın fistülü yok veya yeterince gelişmemişse, boyun veya kasıktaki toplardamarlardan birine kateter yerleştirilerek de hemodiyaliz uygulanabilir. Fistülün yeterli gelişmesine olanak tanımak ve kateter gereksinimini ortadan kaldırmak için, hemodiyalize aday hastalarda olası diyaliz zamanından birkaç ay önce fistül ameliyatının yapılması gerekir.

    Hemodiyaliz tedavisi hemodiyaliz merkezlerinde haftada 2 veya 3 gün uygulanır ve her tedavi seansı yaklaşık 4 saat sürer. Hemodiyaliz sırasında her defasında fistül olarak isimlendirilen damara biri vücuttan kanı temizlenmek üzere filtreye götüren, diğeri temizlenmiş kanın vücuda dönmesini sağlayan olmak üzere iki iğne yerleştirilir. Tedavi sırasında vücut dışına alınan kanın pıhtılaşmasını önlemek için kan sulandırıcı ilaçların uygulanması gerekir. Haftalık seans sayısı, seansın süresi, diyaliz sırasında kullanılacak filtre, diyaliz sıvısı hastanın bireysel özelliklerine göre tedavi ekibi tarafından ayarlanır.

    Hemodiyalizin Olumlu Yönleri

    Zararlı maddeler ve fazla sıvı vücuttan hızlı ve etkin bir şekilde uzaklaştırılır.

    Kullanılabilme süresi periton diyalizinden daha uzundur.

    Daha yakın bir doktor ve hemşire kontrolü sağlar.

    Tedavi sırasında diğer hastalarla tanışılarak dostluk kurulabilir.

    Hemodiyalizin Olumsuz Yönleri

    Hemodiyaliz aralıklı uygulanan diyaliz yöntemi olduğundan tedavi seansları arasında sıvı, tuz ve bazı besinlerin sınırlı tüketilmesi gerekir.

    Tedavinin uygulanması için sıklıkla haftada 3 gün bir hemodiyaliz merkezine gidilmesi iş, okul ve sosyal yaşantıyı olumsuz yönde etkileyebilir.

    Tedavi sırasında kan basıncı düşmeleri ve kas krampları görülebilir.

    Kanın pıhtılaşmasını önlemek için uygulanan ilaçlar kanamalara neden olabilir.

    Hemodiyaliz uygulanması için oluşturulmuş olan fistülde zamanla sorunlar ortaya çıkabilir ve yeni fistül ameliyatlarının yapılması gerekebilir.

    PERİTON DİYALİZİ

    Önceden yerleştirilen bir kateter aracılığıyla belirli aralıklarla yaklaşık 2 litrelik diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılması şeklinde uygulanan bir diyaliz yöntemidir. Kanda birikime uğrayan atık maddeler ve sıvı fazlası periton zarını geçerek karın boşluğundaki diyaliz sıvısına geçer ve boşaltılan diyaliz sıvısı ile de vücuttan uzaklaştırılır. Periton diyalizi tedavisi için, olası diyaliz zamanından yaklaşık 3 hafta karın boşluğuna silikondan yapılmış yumuşak bir kateterin yerleştirilmesi gerekir. Kateter yerleştirme işlemi ameliyathanede cerrahi olarak ve yatak başında yapılabilir.

    Periton diyalizi bazı tip barsak hastalıkları, karın içinde yapışıklılar, fıtık ve ciddi psikiyatrik bozukluğu olmayan tüm hastalara uygulanabilir. Kalp ve damar hastalıkları, damar giriş yeri sorunu, kanama eğilimi, şiddetli kansızlık, bazı karaciğer rahatsızlıkları, şeker hastalığına bağlı göz sorunları olan hastalarda, daha serbest sıvı ve beslenme, daha aktif yaşam isteyen, iğne girişlerinden korkan, çalışan ve okuyan hastalarda periton diyalizinin özellikle tercih edilmesi gerekir.

    Periton Diyalizinin Tipleri

    Sürekli ayaktan periton diyalizi: En sık kullanılan periton diyalizi yöntemidir. Erişkin hastalar için ortalama 2 litrelik diyaliz solüsyonu karın boşluğuna doldurulur. Bu sıvı yaklaşık 4-8 saat karın boşluğunda bekletildikten sonra boşaltılır ve yeniden taze diyaliz sıvısı karın boşluğuna doldurulur. Bu işlem günde 3-5 kez tekrarlanır.

    Aletli periton diyalizi: Diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılmasında otomatik makinelerin kullanıldığı periton diyalizi yöntemidir. Geceki 8-12 saatlik sürede hasta uyurken uygulanır. Gündüz döneminde hastanın diyaliz gereksinimine göre karın boşluğunda belli miktar diyaliz sıvısı bulundurulabilir veya boş bırakılabilir.

    Periton Diyalizinin Olumlu Yönleri

    En önemli avantajı sürekli diyaliz yöntemi olmasıdır. Sürekli diyaliz olmanın sağladığı en önemli avantaj üre, kreatinin, potasyum gibi zararlı maddelerin kandaki düzeyinin ve vücutta sıvı dengesinin sabit seyretmesidir. Diyaliz hastalarında hipertansiyonun en önemli nedeni vücutta sıvı ve tuz birikimi olduğundan, periton diyalizi hastalarında kan basıncının daha iyi kontrol edilmesi beklenir. Sürekli diyaliz yöntemi olmanın sağladığı bir diğer avantaj hastalara daha serbest sıvı ve diyet alım olanağının sunulmasıdır.

    Periton diyalizi merkeze bağımlı olmayan hastaların evlerinde, iş yerlerinde kendi kendine uyguladığı bir diyaliz yöntemi olduğundan, daha aktif bir yaşam olanağı sunar.

    Hastalar daha uzun süre idrar çıkarmaya devam ederler.

    Özellikle kansızlık gibi böbrek yetmezliğine bağlı sorunlar daha az görülür.

    Kan sulandırıcı uygulanmasına gerek yoktur.

    Periton Diyalizinin Olumsuz Yönleri

    Periton diyalizi hastalarındaki en önemli sorun karın zarının mikrop kapabilme olasılığıdır. Günümüzde kullanılan periton diyalizi gereçleri mikrop kapma olasılığını en aza indirmiştir. Diyalizin tedavi ekibinin verdiği eğitime titizlikle uyularak yapılması durumunda, infeksiyon sorunu ile hiç karşılaşmadan tedavi sürdürülebilir.

    Diyaliz sıvısı ile vücuttan protein kaybı olur.

    Diyaliz sıvısı içinde bulunan şeker (glukoz) vücuda emilerek kilo artışına ve kan yağlarında yükselmeye neden olabilir.

    Kullanılabilme süresi hemodiyalizden daha kısadır.

    BÖBREK NAKLİ (TRANSPLANTASYONU)

    Diyaliz yöntemleri, böbreğin sadece birikime uğrayan atık maddelerin atılması ve vücutta sıvı ve tuz dengesinin sağlanması işlevlerini yerine getirirken, başarılı bir böbrek naklinden sonra böbreğin tüm işlevleri düzelir. Bu nedenle, böbrek yetmezlikli hastalarda seçkin tedavi yöntemi böbrek naklidir. Diyalize aday veya diyaliz tedavisi gören tüm hastaların böbrek nakli için değerlendirilmesi gerekir.

    Böbrek nakli sağlıklı canlı akrabalardan veya kadavradan (beyin ölümü gerçekleşmiş kişi) alınan böbreklerle yapılabilir. Canlı akrabalardan yapılan nakillerin başarı şansı daha yüksektir. Kan ve doku grubu uyumu olmadan da böbrek nakli yapılabilmekle beraber, nakledilen böbreğin uzun süreli işlevi bakımından alıcı ile verici arasında kan ve doku grubu uyumu olması önemlidir. Kan grubu açısından genel kan transfüzyonu kuralları geçerlidir. Yani, 0 grubu olan kişi herkese böbrek verebilir, AB grubu olan kişi herkesten böbrek alabilir. A veya B kan grubu olanlar kendi grubundan veya AB grubundan kişilere böbrek verebilir ve kendi grubundan veya 0 grubundan böbrek alabilirler.

    Böbrek naklinden önce böbrek alıcı ve vericilerinde belli incelemelerin yapılması gerekir. Nakledilen böbrek sağ veya sol kalça kemiği boşluğuna yerleştirilir. Eğer herhangi bir sorun yoksa, hastanın kendi böbrekleri yerinde bırakılır.

    Böbrek naklinden sonra organın reddini önlemek için vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların kullanılması gereklidir. Bu ilaçlara bağlı olarak kan hücrelerinin sayısında azalma, infeksiyon, hipertansiyon, kan yağlarında yükselme, kanser gibi istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir.

  • Üriner sistem taş hastalığı (böbrek taşları)

    Üriner sistem taş hastalığı (böbrek taşları)

    İdrar yollarından taş ve kum rahatsızlığı geçiren herkes bu dönemin çok ağrılı olabildiğini bilir.1980 li yıllara kadar idrar yolları taşları önemli bir sağlık problemi oluşturmuştur. Hastaların büyük bir kısmı cerrahi işlemlere tabi tutulmuş ve böbrek kayıpları olmuştur. Teknolojik gelişmeler bu hastalığın önemli bir sağlık problemi olmaktan çıkmıştır.

    Taş hastalığının tedavisi ve takibi ürologlar tarafından yapılması önemlidir

    Böbrekte taşlar nasıl oluşur ?

    Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalarda taşın kimyasal ve fiziksel yapısı hakkında yeterli bilgiler sağlanmış, fakat teknolojideki bütün ilerlemelere rağmen sebebi bugün bile tam olarak aydınlatılamamıştır.

    Böbrek taşlarına, normal olarak idrarın içinde bulunan tuz ve minerallerin dengesinin bozulması neden olur Taşlar böbrek içerisinde oluşan çok küçük kristallerin bir araya gelip birbirine tutunmaları sonucunda şekillenir. Bu küçük kristal parçalarının oluşabilmesi içinde taşların yapısında bulunan maddelerin idrarda yeterince bulunması ve çökmesi gereklidir. Esas olarak böbrek taşı, idrar içinde çöken kristallerin böbrek iç yüzeyine tutunmasından ve birikmesinden oluşur. Normalde idrar içinde bu kristalleşmeyi ve çökmeyi engelleyen ve İnhibitör denilen maddeler vardır. Bu inhibitörler her insanda yeterli miktarda olmayabilir ve buda taş oluşumuna yol açar. Diğer bir neden ise idrarın asidik veya bazik oluşudur. Eğer oluşan bu kristaller ve kumlar yeteri kadar küçükse idrar yollarına takılmadan ve de herhangi bir probleme yol açmadan düşerler.

    Böbrek taşları kimyasal yapıları bakımından birçok maddenin bileşiminden oluşmuştur. En çok görülen taş tipi kalsiyum içeren ve fosfat veya oksalat kombinasyonlu taşlardır. Bu maddeler bir insanın normal günlük gıdalarında mutlaka bulunurlar.

    Bunların dışında başka taş oluşturan maddelerde mevcuttur.(Ürik ait, sistin ve enfeksiyon taşları vs.). Böbrek boşluklarında oluşan ve büyüyen bu taşlar orada kalıp büyümeye devam edebileceği gibi, böbrekten çıkıp idrar kanalına da(üreter) girebilir. Bu kanalda 3 adet fizyolojik darlık mevcuttur, taşlar büyüklüklerine göre bu darlıklara takılabilir veya idrar torbasına atılabilir. 0.5 cm.nin altındaki taşların %90 nı kendiliğinden düşer 0.5 cm üzerindeki taşların idrar kanalını geçmesi ve atılması güçtür.

    Taş kimlerde oluşur?

    Böbrek taşları erkeklerde kadınlara göre 3 kat daha fazla oluşur. Böbrek taşı olan hastalar 5 yıl içinde başka bir taş oluşma riski %50’dir.

    Beslenme taş hastalığı oluşumunda önemlidir. Taş hastalığının dünyada artmasının protein ve karbonhidrattan zengin, liften fakir beslenme ile olduğu düşünülmektedir. Hayvani proteinden zengin gıdalarla beslenenler idrarla normalden fazla kalsiyum atmaktadırlar, idrardaki sitrat miktarı azalmaktadır buda taş oluşumunu artırmaktadır.

    Alınan su miktarı önemlidir, miktar artıkça taş oluşum riski azalmaktadır. Yine alınan yiyecek ve içeceklerin de taş oluşumu üzerinde önemli etkileri mevcut olup, bazı gıdalar taş oluşumuna yol açtığı gibi mevcut taşların da büyümesine yol açmaktadır. Taşların oluşumuna neden olan başka önemli faktörler de mevcuttur.

    Taşların kimlerde oluştuğu ve neden oluştuğu sorusunun cevabı oldukça karmaşıktır. Birçok faktörün bir araya gelmesi ile idrarda bazı kimyasal maddeler artmakta ve özellikle azalan idrar miktarı ile bu maddeler çökerek küçük kristallerin oluşmasına yol açmaktadır. Bu kristallerde şekillendikten sonra hızla birleşerek taşları oluşturmaktadır. Bu manada en önemli faktör alına sıvı miktarıdır. Eğer bünyesi taş oluşturmaya yatkın kişiler yeteri kadar su içmez ise (günde en az 2-3 lt.), idrar miktarı azalacak, idrar daha yoğun bir duruma gelecek ve idrardaki maddeler çökerek daha kolay ve sık taş oluşacaktır. Tam tersi olarak, yeterince sıvı alan ve idrar çıkaran şahıslarda bu maddeler çökmeden atılacak ve taş oluşum riski azalacaktır. Sıvı alımı dışında, diyet,idrar yolu enfeksiyonları, hastalıklar vs. faktörlerde taş oluşunda önemli rol oynamaktadır.

    Diğer faktörler;

    -Diğer aile bireylerinde taş görülmesi,

    -20 ile 40 yaş arasında,

    -Brushite içeren taşlar,

    -Anatomik bozukluklar,

    -Hiperparatiroidizm,renal tübüler asidoz,sarkoidoz,

    -Diüretik, antiasit ve troid ilaçlarının kullanımı,kalsiyum ve D ve C vitamini kullanımı

    -Tek böbreğe sahip olmak,

    -Az miktarda lif, çok miktarda et tüketimi,

    -Yeterli sıvı tüketmemek,

    -Sıcak ya da soğuk yerlerde çalışmak,

    -Hareketsiz bir yaşam tarzına sahip olmak ya da yatalak hasta olmak,

    -Crohn hastalığı nedeniyle ileostomi ameliyatı geçirmek,

    Taş hastalığının belirtileri nelerdir ?

    -Özellikle yan bölgelerde olmak üzere çok şiddetli, kıvrandırıcı ağrılar

    -Ağrı ile beraber bulantı ve kusma

    -İdrarda kanama

    -Sık tekrar eden idrar yolu enfeksiyonları

    -Ailenizde taş hastalığının bulunması

    -Çocuklarda karın ağrısı, iştahsızlık, idrar yolu enfeksiyonları

    Böbrekte bulunan taşların en önemli belirtisi değişen derecelerde yan boşluk ağrısıdır. Ağrının karakteri sıklıkla çok şiddetli, bıçak keser tarzda olmaktadır. Özellikle böbrekten çıkıp idrar kanalına (üreter) giren taşların bu kanalda ilerlemesi sonucunda günlük aktiviteleri de engelleyen çok şiddetli ağrı gelişebilmektedir. Bu tip ağrıların sebebi taşların idrar kanalını tıkayıp, idrar akımını engelleyip, böbrek içi basıncı artırmasıdır. Ağrının şiddeti zaman, zaman artıp azalabilir. Sıklıkla sağ veya sol yan bel bölgesinde oluşan ağrılar taş(ların) bulunduğu yere göre (idrar kanalı, idrar torbası vs.) karın alt kısmına veya kasıklara doğru yayılabilmektedir. Ağrının yanı sıra idrarda taze kanama diğer önemli bir belirti olup, özellikle ağrı ile birlikte olması anlamlıdır. Yine ağrıya bulantı hissi ve zaman, zaman kusmanın eşlik etmesi de mümkündür. Taşlar idrar yollarında sıklıkla enfeksiyon sebebi de olabilmektedir.

    Nasıl teşhis edilir ?

    Teşhiste hastanın şikayetleri yol gösterici olsa da, taşların belirlenmesinde günümüzde en sık uygulanan inceleme yöntemi ultrasonografidir. Hastalara herhangi bir uygulama zorluğu oluşturmayan, basit ve pratik bu uygulama ile idrar yollarındaki taşların çoğu tespit edilebilmektedir. Bazen hastaların şikayetleri karın ağrısı, mide ağrısı, kasık ağrısı şeklinde olabilir, bu durum başka hastalıklarla da karıştırılabilir. Tüm karın ağrılarının ayırıcı tanısında idrar yolları taşlarını akılda tutmak gerekir. Gerekli olduğu takdirde ilaçlı böbrek filmi (IVP) çektirilerek taşlar ve idrar yollarının boşlukları da görülebilmektedir. Son yıllarda yine pratik, hızlı ve konforlu bir yöntem olarak devreye giren spiral tomografi tüm taşları çok kolay teşhis edebilmektedir. Hastalara ayrıca idrar tahlili yaptırmak suretiyle idrardaki kristalleri, kanama ve enfeksiyon durumunu değerlendirmekte gereklidir.

    Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Taşların oldukça önemli bir kısmı (özellikle 0.5 cm.den küçük çaptaki) kendiliğinden düşmektedir. Tedavi planı taşların bulundukları yere (böbrek, idrar kanalı, idrar torbası) sayısına veya çapına bağlı olarak değişmektedir. Yakın zamanlara kadar açık ameliyatlar çok yaygın olarak uygulanırken, teknolojideki gelişmeler sayesinde taş kırma işleminin yanı sıra modern kapalı ameliyatlar (hastanın vücudunda herhangi bir kesi yapmadan) uygulamaya girmiş ve taşların tedavisi kolaylaşarak, hastalar için zor olmaktan çıkmıştır. Hastalar daha kısa sürede hastanede yatarak, hızla günlük aktivitelerine dönebilmektedir.

    Taş kırma yöntemi (ESWL)

    ESWL tıptaki en büyük yeniliklerden birisidir. Son 25 yıla kadar taşın büyüklüğü ne olursa olsun açık ameliyatla tedavi edilmekteydi.1980 yılında ilk uygulama başlamış ve günümüzde artık taşların tedavisinde uygulanan en kolay ve en az invaziv yöntem olarak yerini almıştır. Vücut dışında bir kaynaktan elde edilen ses dalgalarının şok dalgaları haline getirilip, taşa gönderilmek süretiyle taşın parçalanmasıdır.

    Üreteroskopi

    Böbrek ile idrar torbası arasında yer alan üreteri(idrar kanalı) 3 bölüme ayırabiliriz.Üst üreter kısmında kalan taşlar genellikle ESWL ile kırılırlar,nadiren başka cerrahi girişim gerektirirler.Orta ve özellikle alt üreter taşlarının tedavisinde ESWL nin kırma başarısı düşüktür.Buralara takılan taşların hemen hemen hepsi endoskopik yöntemlerle tedavi edilebilmektedir. Herhangi bir kesi yapmadan genel veya lokal anestezi altında ince fiberoptik veya metal bir özel cihazla (ureteroskop) mesaneden idrar yoluna girilir ve taşın yeri saptanır. Sonra taş küçükse özel bir cihazla yakalanıp alınır ya da taş büyükse şok dalgaları veya lazerle kırılarak parçalar dışarı alınır.

    Perkütan taş cerrahisi

    Modern yöntemler devreye girmeden önce böbreklerin içerisinde yer alan taşlar açık ameliyatlar yapılarak alınmaktaydı.

    Teknolojik gelişmeler ve modern yaklaşımlar sayesinde, günümüzde artık böbrek taşlarının çok az bir kısmı (% 1) açık ameliyat yöntemi ile alınmaktadır. Taş kırma yöntemi ile tedavi edilemeyen veya kırılsa da taş yükü çok fazla olan ve çok fazla ESWL seansı gerektiren, ESWLye dirençli olan taşların çoğunda hastalara açık ameliyat yapmadan, böbreğe endoskopik olarak tek bir kanaldan girilerek (kapalı yoldan) tedavi yapılabilmektedir.

    Perkütan yoldan taşın cerrahi tedavisi olarak ta isimlendirilen bu işlem sırasında ciltte açılacak küçük bir delikten böbreğe girilerek, böbrek içinde ki taşlar gözle görülebilmekte, sayısı ve büyüklükleri net bir şekilde değerlendirebilmektedir.

    Açık ameliyatlar :

    Yukarıda sözü edilen modern, pratik ve hastaya çok az zarar veren yöntemlerin devreye girmesi ile günümüzde idrar yollarında yer alan taşların çok az bir kısmı (% 1) kadarında açık cerrahi (vücuda kesi yaparak) girişimler gerekli olmaktadır. Teknik donanım ve deneyimin olduğu merkezlerde bu tür girişimler hemen, hemen terk edilmiş durumdadır. Taşın çapının çok büyük olup böbreğin hemen tüm boşluklarını doldurduğu hastalarda bu yöntem tercih edilmektedir.

    Taş hastaları neler yapmalıdır ?

    -Mutlak surette her gün yeteri kadar sıvı alınması (2-3 lt, 10-15 bardak)

    -Sık tekrar eden taş hastalığı durumunda yiyeceklerin düzenlenmesi

    -Yeterince hareketli bir hayat (düzenli yürüyüşler, eksersizler)

    -Stresten uzak bir yaşam tarzının sağlanabilmesi

    -6 ayda bir idrar analizi ile ultrasonografi incelemesinin tekrarı

    -Vücutta taş oluşumuna yol açan sebeplerin aydınlatılması amacıyla kan ve idrar örneklerinin incelenmesi ve gereken tedavinin başlatılması

    -Mevcut taşların büyümeden gereken önlemlerin alınması ve taşların uygun yöntemler ile temizlenmesi

    -Düşürülen taşların analiz amacıyla biriktirilmesi ve inceleme amacıyla bu konu ile ilgilenen deneyimli merkezlere başvurulması

  • Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – Schöenlein Purpurası Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, gaita ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginda, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha fazla gorulur (2:1).. Olgularin büyük çogunlugu kışın ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazı olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü sıklıkla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çıkar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir

    HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kırmızı, toplu igne başı gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür.

    Ellerde, ayaklarda, alında ve skrotumda yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastalıgın erken evrelerinde ortaya çikabilir.

    Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrısı görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli barsak kanamasi eslik edebilir.

    Ender olarak, bagirsak tıkanıklıgına yol açarak cerrahi gerektirebilecek, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çıkabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yıllarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danısılması ve hastanın doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarıda tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çıkmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Aynı anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler.

    Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamaları olan hastalarda ve diger organlardan siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskılayıcı ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatılır.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • Çocuklarda perkütan endoskopik gastrostomi (peg) (karından tüple beslenme)

    İnce bağırsak seçici olarak gereken besinleri, elektrolitleri, suyu emer ve sindirilemeyen maddeleri uzaklaştırır. Bağırsağın bu işlevleri yapabilmesi yeterli bağırsak yüzeyinin varlığına bağlıdır. Bağırsak yüzeyinde bulunan “mikrovillüs” ve “villüs” diye adlandırılan yapılar hasar görür veya sayıları azalırsa, işlev gören emilim alanı da azalır. Bağırsak fonksiyonları için normal bağırsak hareketleri de gereklidir. Eğer bağırsak hareketleri artmışsa, sıvı geçişi çok hızlı olup, yeterli emilime izin vermeyebilir. Hareketler azalmışsa sıvının duraklaması bakterilerin çoğalmasını kolaylaştırır ve problemlere neden olur.

    İshal fizyolojik olarak dışkı ile fazla miktarda su kaybı olarak tanımlanır. Normalde bir bebek günde kilogram başına 5-10 gram dışkı üretir. Erişkinler ise günde 100-200 gram üretirler. Dışkı miktarı bu değerlerden fazla ise genellikle anormaldir. 4 haftadan uzun suren kronik (süregen), 2 haftadan uzun sürene ise persistan (dirençli) ishal denir ve mutlaka araştırılıp hızlıca tanı konularak tedavi edilmelidir. Çünkü uzun süren ishallerde çocuk için besinlerden alınan hayatı önem taşıyan maddeler vücuda laınamadan dışkı ile atılır. Sonuçta ciddi, riskli durumlar orataya çıkar.

    Belirti ve Bulgular:

    Fizik muayene ve hikaye özellikleri nedenin anlaşılması ve tedavinin belirlenmesinde önemlidir. Hastanın dışkısının özellikleri (sayısı, miktarı, kan veya mukus içeriği) belirlenmeli ve beslenme hikayesi öğrenilmelidir. Fizik muayenede ilk aşama hastanın hidrasyon durumunun değerlendirilmesidir. Bunun için en güvenilen ölçü kısa sürede oluşan kilo değişikliğidir. Ayrıca çocuğun gelişimi akranlarından geri ise bu durumda ishalin büyümeyi de etkileyecek düzeyde ciddi olduğu düşünülür.

    Kullanılan ilaçlar (antibiyotikler, laksatifler veya bağırsak hareketlerini arttıran ilaçlar), tiroid bezinin fazla çalışması (hipertiroidi) kronik ishale yol açabilir.

    Hormon salgılayan veya bağırsak duvarını tutarak emilimi engelleyen nöroblastom veya lenfoma gibi kanserler de ishal nedenidir.

    Kronik kabızlığı olan hastalarda bazen taşma şeklinde ishal görülebilir. Bunun gibi durumları atlamamak için hastanın başka hastalıkları olup olmadığı ve kullandığı ilaçlar öğrenilmelidir.

    Tanı:

    Kronik ishale neden olan hastalığı belirlemek için dışkı tetkikleri (mikroskopik inceleme, parazit, gizli kan, kültür, dışkı pH’sı, yağ ve redüktan madde içeriği) yapılmalıdır. Dışkının mikroskopik incelemesinde lökositlerin (beyaz kan hücreleri) görülmesi iltahabi bağırsak hastalığı veya enfeksiyon varlığını gösterir.

    Dışkıda yağ olması, emilim bozukluğu veya pankreatik enzim yetmezliklerini, redüktan madde varlığı karbonhidrat emilim bozukluğunu gösterir. Dışkı pH’sının 5.5′dan az olması da karbonhidrat emilim bozukluğunu düşündürür. Bu bebeklerin genellikle pişikleri vardır.

    Kronik ishal Nedenleri ve Tedavileri:

    İki haftadan daha uzun süren ishal, akut ishale neden olan benzer enfeksiyöz ajanlara bağlı gelişebilir. Eğer çocuğun direnci diğer bir hastalık nedeniyle azalmışsa ishal süresi uzayabilir. Doğuştan veya kazanılmış bağışıklık (immun) yetmezliği olan hastalarda enfeksiyöz ishalin uzaması riski de vardır. Tek başına doğuştan veya kazanılmış immün yetmezlik durumunda da [ağır kombine bağışıklık yetersizliği, HIV (insan bağışıklık yetersizliği virüsü), Wiskott-Aldrich sendromu gibi] ishal görülür.

    İltihabi bağırsak hastalığı (Crohn veya ülseratif kolit) enfeksiyon olmadan hastanın bağışıklık sisteminin aktif hale geçmesi sonucu oluşan bağırsak iltahabıdır. Genellikle genç erişkin yaş grubunun hastalığı olsa da erken yaşlarda da görülebilir. Kronik ishal (kanlı veya kansız), büyüme geriliği, eklem ağrıları ve cilt lezyonları en sık görülen bulgulardır. Tanıda laboratuvar tetkikleri ve bağırsak biyopsisi gerekir. Tedavide bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılır gerekirse cerrahi de uygulanır.

    Sağlıklı, iyi beslenmiş ve normal büyümüş bir bebekte, nedeni bulunamayan kronik ishal toddler ishali” veya “oyun çocuğu ishali olarak adlandırılır. Genelde 6-24 aylık çocuklarda görülür. Dışkı tipik olarak sindirilmemiş besin parçalan içerir. Özel bir tedavisi yoktur. Diyette aşırı alınan besinler (meyve suları, yağ, sıvı gibi) kısıtlanabilir. İshalin kendiliğinden 2-4 yaş civannda düzeleceği aileye anlatılmalıdır.

    Emilim bozukluğuna bağlı kronik ishalin en önemli nedenlerinden biri pankreas bezinin yeterli salgı yapamamasıdır. Bu yetersizlik protein, karbonhidrat ve yağ emiliminin tümünü etkiler.

    Kistik fibrozis pankreas dahil vücuda salgı yapan organlarda (karaciğer, akciğer, bağırsak gibi) klor iyonu atılımını bozup salgılann koyulaşmasına neden olan genetik bir hastalıktır. Yenidoğan bebekte bağırsak tıkanıklığı (mekonyum ileus), pankreas etkilenmesine bağlı kronik ishal, büyüme geriliği, ve solunum sistemi bulguları görülür. Tanısı terde klor ölçümü ile konur. Tedavisinde pankreas enzimleri yerine konur ve gerektiğinde enfeksiyonlar için antibiyotik kullanılır.

    Pankreas bezini etkileyen “Schwachman Diamond sendromu gibi diğer genetik hastalıklar da kronik ishale neden olabilir. Schwachman sendrom’lu hastalarda kısa boy, iskelet anormallikleri, lökosit düşüklüğü ve tekrarlayan enfeksiyonlar görülür.

    Pankreastan salgılanan enzimlerin (lipaz, kolipaz, enterokinaz) doğuştan izole yokluğu, safra asit sentez bozukluğu veya biliyer atrezi gibi karaciğer hastalığına bağlı safranın yetersizliğide emilim bozukluğuna yol açarak ishalle sonuçlanır. İzole enzim eksiklikleri nadir görülür.

    Bağırsağın mukozal yüzeyinde hasar yaparak kronik ishal oluşturan hastalıklar çölyak hastalığı, süt ve soya protein alerjisi ve bir parazit olan Giardia lamblia‘dır. Çölyak hastalarının bağırsakları buğday, arpa, çavdar ve yulaf içinde bulunan glüten proteinine hassastır ve bunlar yenildiğinde bağırsağın villüsları atrofîye uğrar, düzleşir. Hastaların klinik olarak kronik ishal, büyüme geriliği, kansızlık gibi sorunları olur.

    Tanı için kanda çölyak antikorları (anti gliadin ve anti endomisyum) bakılmalı, kesin tanı içinbağırsak biyopsisi yapılmalıdır. Tedavi ömür boyu glutensiz (buğday ve benzerlerini içermeyen) diyettir. Gelişebilecek bağırsak kanseri riskinin önlenmesi açısından ailenin ve hastanın diyete uyması çok önemlidir.

    Giardia lamblia paraziti tedavi edilmezse karında şişlik, gaz, kramplar, sık yumuşak ve pis kokulu dışkılama yanında büyüme geriliğine bile yol açar. Üç gün arka arkaya parazit tetkiki yapılarak aranmalı gerekirse ince bağırsak biyopsisi gibi ileri tetkikler yapılmalıdır.

    İnek sütü protein alerjisi çocuklarda en sık görülen besin alerjisidir. Villus atrofisi ve emilim bozukluğuna neden olur. Kronik ishal haricinde alerjik solunum sistemi bulgularına, kusma ve cilt bulgulanna (egzema) neden olabilir. Bebeklerde dışkıda kan görülebilir ve kolit tablosu oluşabilir. Dışkının mikroskopik incelemesinde lökositler görülür. Kan atahlilinde eozinofil denen hücrelerde artış, kolonoskopik incelemede tipik hastalığa bağlı yaralar görülür (lenfonodüler hiperplazi, aftöz ülserler). Tedavide zararlı olan süt ve süt ürünlerinin uzaklaştırılması gerekir; ilk olarak soya bazlı formülalar denenir. Fakat inek sütü alerjisi olan bebeklerin yaklaşık %25′i soya proteinine de alerjiktir.

    Kronik ishalin sık görülen bir nedeni enterik enfeksiyon sonrası geçici mukozal hasara yol açanpostenterit enteropatidir. Akut ishal geçtikten sonra uzun süren yumuşak kıvamlı dışkılama en belirgin bulgusudur. Mukozal hasar sıklıkla mukoza yüzeyinde bulunan laktaz isimli sindirim enziminin kaybına yol açar. Laktoz (süt ve süt ürünleri) içermeyen besin veya mamalarla tedavi çoğunlukla yeterlidir ve belirtiler 4-8 hafta içinde düzelir.

    Çeşitli nedenlerle (gastrointestinal sistemin doğuştan anomalileri, “nekrotizan enterokolit”, Crohn hastalığı gibi) uygulanan bağırsak çıkanlması ameliyatı sonrasında kısa bağırsak sendromugörülür. Emilim bozukluğuna bağlı kronik ishal ve büyüme geriliği oluşur. Ameliyat sonrasında en kısa zamanda ağızdan beslenme başlanarak kalan bağırsakların adaptasyonu hızlandırılmalıdır. Ağır durumlarda bağırsak transplantasyonu bir tedavi seçeneği olarak araştırılmaktadır.

    Kronik ishal nedenlerinden bir kısmını da bağırsak hücresinden kaynaklanan nedenler oluşturur. Bağırsak hücresinde monosakkarid ve disakkarid şekerleri parçalayan enzimlerin yokluğu sonucudoğuştan laktaz eksikliği ve sükrazizomaltazeksikliği görülür. Bu gruptaki tüm hastalıklarda dışkıda emilemeyip atılan şekerler dışkı redüktan madde testiyle saptanabilir. Doğuştan laktaz eksikliği nadirdir, yaş ilerledikçe laktaz aktivitesinin azalmasını ifade eden hipolaktazia çok daha sık görülür. Süt ve süt ürünleri bu hastalarda ishal, gaz oluşumu, şişkinlik gibi bulgulara yol açar. Sükraz izomaltaz eksikliği genetik geçişli olup, etkilenen kişiler sukroz veya nişasta içeren besinler aldıkları zaman sulu ishal görülür. Kesin tanı bağırsak biyopsi örneğinde enzim çalışması ile konur.Tedavi sukroz ve nişastanın diyetten çıkarılmasıdır.

    Glikoz-galaktoz emilim bozukluğu, bu şekerler için olan taşıyıcı proteinin yokluğunda oluşur. Bu hastalar tipik olarak doğumdan sonraki ilk birkaç gün içinde aşırı miktarda sulu ishal ile başvururlar; eğer tedavi edilmezse, ağır sıvı kaybı ve asidoz gelişir. Tedavide glikoz galaktoz içermeyen özel mamalar kullanılır.

    İntestinal lenfanjiektazi, bağırsak vuruşlarını boşaltan lenf kanallarının, doğuştan yapısal bozukluğu veya lenf kanallarındaki tıkanıklık nedeniyle genişlemesi sonucu oluşur. Tanı bağırsak endoskopi ile alınan biyopsisi ile konur. Genişleme ilerledikçe, lenf kanallan yırtılarak senim proteinlerinin kaybına, ödem ve asit oluşmasına neden olurlar. Bu durum orta zincirli yağ asitlerinden zenginleştirilmiş diyet kullanılarak azaltılabilir.

    Abetalipoproteinemia, emilim bozukluğu ve ishale yol açan diğer bir besin taşınma bozukluğudur. Apoprotein B’nin doğuştan sentezlenememesi, emilen yağın bağırsak hücrelerinden lenfatiklere geçişinin bozulmasına yol açar. Bağırsak biyopsi örneği lipid damlacıklannın birikimini gösterir. Kronik ishal yanında E vitamini eksikliğine bağlı nörolojik bulgular ve kırmızı kan hücrelerinin yapısında bozulma (akantositozis) görülür. Kolay emilen orta zincirli yağ asitleri ve yağda eriyen vitaminler faydalı olabilir.

  • Çocuklarda kronik ishal

    Çocuklarda kronik ishal

    İnce bağırsak seçici olarak gereken besinleri, elektrolitleri, suyu emer ve sindirilemeyen maddeleri uzaklaştırır. Bağırsağın bu işlevleri yapabilmesi yeterli bağırsak yüzeyinin varlığına bağlıdır. Bağırsak yüzeyinde bulunan “mikrovillüs” ve “villüs” diye adlandırılan yapılar hasar görür veya sayıları azalırsa, işlev gören emilim alanı da azalır. Bağırsak fonksiyonları için normal bağırsak hareketleri de gereklidir. Eğer bağırsak hareketleri artmışsa, sıvı geçişi çok hızlı olup, yeterli emilime izin vermeyebilir. Hareketler azalmışsa sıvının duraklaması bakterilerin çoğalmasını kolaylaştırır ve problemlere neden olur.

    İshal fizyolojik olarak dışkı ile fazla miktarda su kaybı olarak tanımlanır. Normalde bir bebek günde kilogram başına 5-10 gram dışkı üretir. Erişkinler ise günde 100-200 gram üretirler. Dışkı miktarı bu değerlerden fazla ise genellikle anormaldir. 4 haftadan uzun suren kronik (süregen), 2 haftadan uzun sürene ise persistan (dirençli) ishal denir ve mutlaka araştırılıp hızlıca tanı konularak tedavi edilmelidir. Çünkü uzun süren ishallerde çocuk için besinlerden alınan hayatı önem taşıyan maddeler vücuda laınamadan dışkı ile atılır. Sonuçta ciddi, riskli durumlar orataya çıkar.

    Belirti ve Bulgular:

    Fizik muayene ve hikaye özellikleri nedenin anlaşılması ve tedavinin belirlenmesinde önemlidir. Hastanın dışkısının özellikleri (sayısı, miktarı, kan veya mukus içeriği) belirlenmeli ve beslenme hikayesi öğrenilmelidir. Fizik muayenede ilk aşama hastanın hidrasyon durumunun değerlendirilmesidir. Bunun için en güvenilen ölçü kısa sürede oluşan kilo değişikliğidir. Ayrıca çocuğun gelişimi akranlarından geri ise bu durumda ishalin büyümeyi de etkileyecek düzeyde ciddi olduğu düşünülür.

    Kullanılan ilaçlar (antibiyotikler, laksatifler veya bağırsak hareketlerini arttıran ilaçlar), tiroid bezinin fazla çalışması (hipertiroidi) kronik ishale yol açabilir.

    Hormon salgılayan veya bağırsak duvarını tutarak emilimi engelleyen nöroblastom veya lenfoma gibi kanserler de ishal nedenidir.

    Kronik kabızlığı olan hastalarda bazen taşma şeklinde ishal görülebilir. Bunun gibi durumları atlamamak için hastanın başka hastalıkları olup olmadığı ve kullandığı ilaçlar öğrenilmelidir.

    Tanı:

    Kronik ishale neden olan hastalığı belirlemek için dışkı tetkikleri (mikroskopik inceleme, parazit, gizli kan, kültür, dışkı pH’sı, yağ ve redüktan madde içeriği) yapılmalıdır. Dışkının mikroskopik incelemesinde lökositlerin (beyaz kan hücreleri) görülmesi iltahabi bağırsak hastalığı veya enfeksiyon varlığını gösterir.

    Dışkıda yağ olması, emilim bozukluğu veya pankreatik enzim yetmezliklerini, redüktan madde varlığı karbonhidrat emilim bozukluğunu gösterir. Dışkı pH’sının 5.5′dan az olması da karbonhidrat emilim bozukluğunu düşündürür. Bu bebeklerin genellikle pişikleri vardır.

    Kronik ishal Nedenleri ve Tedavileri:

    İki haftadan daha uzun süren ishal, akut ishale neden olan benzer enfeksiyöz ajanlara bağlı gelişebilir. Eğer çocuğun direnci diğer bir hastalık nedeniyle azalmışsa ishal süresi uzayabilir. Doğuştan veya kazanılmış bağışıklık (immun) yetmezliği olan hastalarda enfeksiyöz ishalin uzaması riski de vardır. Tek başına doğuştan veya kazanılmış immün yetmezlik durumunda da [ağır kombine bağışıklık yetersizliği, HIV (insan bağışıklık yetersizliği virüsü), Wiskott-Aldrich sendromu gibi] ishalgörülür.

    İltihabi bağırsak hastalığı (Crohn veya ülseratif kolit) enfeksiyon olmadan hastanın bağışıklık sisteminin aktif hale geçmesi sonucu oluşan bağırsak iltahabıdır. Genellikle genç erişkin yaş grubunun hastalığı olsa da erken yaşlarda da görülebilir. Kronik ishal (kanlı veya kansız), büyüme geriliği, eklem ağrıları ve cilt lezyonları en sık görülen bulgulardır. Tanıda laboratuvar tetkikleri ve bağırsak biyopsisi gerekir. Tedavide bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılır gerekirse cerrahi de uygulanır.

    Sağlıklı, iyi beslenmiş ve normal büyümüş bir bebekte, nedeni bulunamayan kronik ishal toddler ishali” veya “oyun çocuğu ishali olarak adlandırılır. Genelde 6-24 aylık çocuklarda görülür. Dışkı tipik olarak sindirilmemiş besin parçalan içerir. Özel bir tedavisi yoktur. Diyette aşırı alınan besinler (meyve suları, yağ, sıvı gibi) kısıtlanabilir. İshalin kendiliğinden 2-4 yaş civannda düzeleceği aileye anlatılmalıdır.

    Emilim bozukluğuna bağlı kronik ishalin en önemli nedenlerinden biri pankreas bezinin yeterli salgı yapamamasıdır. Bu yetersizlik protein, karbonhidrat ve yağ emiliminin tümünü etkiler.

    Kistik fibrozis pankreas dahil vücuda salgı yapan organlarda (karaciğer, akciğer, bağırsak gibi) klor iyonu atılımını bozup salgılann koyulaşmasına neden olan genetik bir hastalıktır. Yenidoğan bebekte bağırsak tıkanıklığı (mekonyum ileus), pankreas etkilenmesine bağlı kronik ishal, büyüme geriliği, ve solunum sistemi bulguları görülür. Tanısı terde klor ölçümü ile konur. Tedavisinde pankreas enzimleri yerine konur ve gerektiğinde enfeksiyonlar için antibiyotik kullanılır.

    Pankreas bezini etkileyen “Schwachman Diamond sendromu gibi diğer genetik hastalıklar da kronik ishale neden olabilir. Schwachman sendrom’lu hastalarda kısa boy, iskelet anormallikleri, lökosit düşüklüğü ve tekrarlayan enfeksiyonlar görülür.

    Pankreastan salgılanan enzimlerin (lipaz, kolipaz, enterokinaz) doğuştan izole yokluğu, safra asit sentez bozukluğu veya biliyer atrezi gibi karaciğer hastalığına bağlı safranın yetersizliğide emilim bozukluğuna yol açarak ishalle sonuçlanır. İzole enzim eksiklikleri nadir görülür.

    Bağırsağın mukozal yüzeyinde hasar yaparak kronik ishal oluşturan hastalıklar çölyak hastalığı, süt ve soya protein alerjisi ve bir parazit olan Giardia lamblia‘dır. Çölyak hastalarının bağırsakları buğday, arpa, çavdar ve yulaf içinde bulunan glüten proteinine hassastır ve bunlar yenildiğinde bağırsağın villüsları atrofîye uğrar, düzleşir. Hastaların klinik olarak kronik ishal, büyüme geriliği, kansızlık gibi sorunları olur.

    Tanı için kanda çölyak antikorları (anti gliadin ve anti endomisyum) bakılmalı, kesin tanı içinbağırsak biyopsisi yapılmalıdır. Tedavi ömür boyu glutensiz (buğday ve benzerlerini içermeyen) diyettir. Gelişebilecek bağırsak kanseri riskinin önlenmesi açısından ailenin ve hastanın diyete uyması çok önemlidir.

    Giardia lamblia paraziti tedavi edilmezse karında şişlik, gaz, kramplar, sık yumuşak ve pis kokulu dışkılama yanında büyüme geriliğine bile yol açar. Üç gün arka arkaya parazit tetkiki yapılarak aranmalı gerekirse ince bağırsak biyopsisi gibi ileri tetkikler yapılmalıdır.

    İnek sütü protein alerjisi çocuklarda en sık görülen besin alerjisidir. Villus atrofisi ve emilim bozukluğuna neden olur. Kronik ishal haricinde alerjik solunum sistemi bulgularına, kusma ve cilt bulgulanna (egzema) neden olabilir. Bebeklerde dışkıda kan görülebilir ve kolit tablosu oluşabilir. Dışkının mikroskopik incelemesinde lökositler görülür. Kan atahlilinde eozinofil denen hücrelerde artış, kolonoskopik incelemede tipik hastalığa bağlı yaralar görülür (lenfonodüler hiperplazi, aftöz ülserler). Tedavide zararlı olan süt ve süt ürünlerinin uzaklaştırılması gerekir; ilk olarak soya bazlı formülalar denenir. Fakat inek sütü alerjisi olan bebeklerin yaklaşık %25′i soya proteinine de alerjiktir.

    Kronik ishalin sık görülen bir nedeni enterik enfeksiyon sonrası geçici mukozal hasara yol açanpostenterit enteropatidir. Akut ishal geçtikten sonra uzun süren yumuşak kıvamlı dışkılama en belirgin bulgusudur. Mukozal hasar sıklıkla mukoza yüzeyinde bulunan laktaz isimli sindirim enziminin kaybına yol açar. Laktoz (süt ve süt ürünleri) içermeyen besin veya mamalarla tedavi çoğunlukla yeterlidir ve belirtiler 4-8 hafta içinde düzelir.

    Çeşitli nedenlerle (gastrointestinal sistemin doğuştan anomalileri, “nekrotizan enterokolit”, Crohn hastalığı gibi) uygulanan bağırsak çıkanlması ameliyatı sonrasında kısa bağırsak sendromugörülür. Emilim bozukluğuna bağlı kronik ishal ve büyüme geriliği oluşur. Ameliyat sonrasında en kısa zamanda ağızdan beslenme başlanarak kalan bağırsakların adaptasyonu hızlandırılmalıdır. Ağır durumlarda bağırsak transplantasyonu bir tedavi seçeneği olarak araştırılmaktadır.

    Kronik ishal nedenlerinden bir kısmını da bağırsak hücresinden kaynaklanan nedenler oluşturur. Bağırsak hücresinde monosakkarid ve disakkarid şekerleri parçalayan enzimlerin yokluğu sonucudoğuştan laktaz eksikliği ve sükrazizomaltazeksikliği görülür. Bu gruptaki tüm hastalıklarda dışkıda emilemeyip atılan şekerler dışkı redüktan madde testiyle saptanabilir. Doğuştan laktaz eksikliği nadirdir, yaş ilerledikçe laktaz aktivitesinin azalmasını ifade eden hipolaktazia çok daha sık görülür. Süt ve süt ürünleri bu hastalarda ishal, gaz oluşumu, şişkinlik gibi bulgulara yol açar. Sükraz izomaltaz eksikliği genetik geçişli olup, etkilenen kişiler sukroz veya nişasta içeren besinler aldıkları zaman sulu ishal görülür. Kesin tanı bağırsak biyopsi örneğinde enzim çalışması ile konur.Tedavi sukroz ve nişastanın diyetten çıkarılmasıdır.

    Glikoz-galaktoz emilim bozukluğu, bu şekerler için olan taşıyıcı proteinin yokluğunda oluşur. Bu hastalar tipik olarak doğumdan sonraki ilk birkaç gün içinde aşırı miktarda sulu ishal ile başvururlar; eğer tedavi edilmezse, ağır sıvı kaybı ve asidoz gelişir. Tedavide glikoz galaktoz içermeyen özel mamalar kullanılır.

    İntestinal lenfanjiektazi, bağırsak vuruşlarını boşaltan lenf kanallarının, doğuştan yapısal bozukluğu veya lenf kanallarındaki tıkanıklık nedeniyle genişlemesi sonucu oluşur. Tanı bağırsak endoskopi ile alınan biyopsisi ile konur. Genişleme ilerledikçe, lenf kanallan yırtılarak senim proteinlerinin kaybına, ödem ve asit oluşmasına neden olurlar. Bu durum orta zincirli yağ asitlerinden zenginleştirilmiş diyet kullanılarak azaltılabilir.

    Abetalipoproteinemia, emilim bozukluğu ve ishale yol açan diğer bir besin taşınma bozukluğudur. Apoprotein B’nin doğuştan sentezlenememesi, emilen yağın bağırsak hücrelerinden lenfatiklere geçişinin bozulmasına yol açar. Bağırsak biyopsi örneği lipid damlacıklannın birikimini gösterir. Kronik ishal yanında E vitamini eksikliğine bağlı nörolojik bulgular ve kırmızı kan hücrelerinin yapısında bozulma (akantositozis) görülür. Kolay emilen orta zincirli yağ asitleri ve yağda eriyen vitaminler faydalı olabilir.

  • Sindirim sistemi kanamaları

    En sık görülen nedenler nelerdir?

    1. Peptik ülser hastalığı,
    2. Yemek borusu varisleri,
    3. Şiddetli ve uzun süren reflüye bağlı yemek borusunda oluşan yaralar,
    4. Gastrit,
    5. Mallory-Weiss (aşırı kusmaya bağlı midede oluşan yırtıklar),
    6. Selim ve habis urlar,
    7. Kalın barsağın damarsal bazı hastalıkları,
    8. İnflamatuar barsak hastalıkları (ülseratif kolit, Crohn hastalığı),
    9. Mikrobik kolitler,
    10. Hemoroidal hastalık.

    Kanamanın belirtileri nelerdir?
    Sindirim sistemi kanamalarında kanamanın olduğu organ ve şiddetine bağlı olarak hastanın değişik yakınmaları olabilir.
    1. Ağızdan kan gelmesi (kırmızı veya kahve telvesi gibi)
    2. Makattan kan gelmesi (kırmızı veya katran rengi)
    3. Baş dönmesi, halsizlik, üşüme, bayılma hissi
    4. Ani şuur kaybı

    Kanama yeri nasıl saptanır?
    Hastanın yakınmaları ve muayenesi tanı için çoğu zaman yeterlidir. Ancak kanama yerinin saptanması için hastalara ek bazı tetkiklerin yapılması gerekir:

    1. Endoskopik değerlendirme

    Gastroskopi: Yemek borusu, mide ve oniki parmak barsağının incelenmesinde kullanılır.
    Enteroskopi: İnce barsağın incelenmesinde kullanılır. Push, sonda ve kapsül olmak üzere üç ayrı tipi vardır.
    Proktoskopi: Kalın barsağın son kısmının incelenmesinde kullanılır.
    Kolonoskopi: Kalın barsağın tamamının incelenmesinde kullanılır.
    Endoskopik yöntemlerde kanayan nokta saptanırsa kanama uygun hastalarda değişik yöntemler kullanılarak durdurulabilir.

    2. Sintigrafik değerlendirme
    Bir görüntüleme yönteminde kandaki hücrelere bağlanan özel boyalar(radyoizotoplar)
    kullanılarak hastaya özel filmler çekilir. Kanama varsa verilen boyalar belli bir alanda
    toplanır. Bu şekilde kanayan nokta saptanmış olur. Yöntemin kendisinin tedavi edici özelliği yoktur.

    3. Anjiografi
    Radyolojik bir incelemedir. Bacaktan girilen özel bir kateterden özel bir boya verilirek iç organların damarlarının görüntüleri alınır. Boya damar dışına çıkarsa kanayan nokta bulunmuş olur. Bu yöntem aynı zamanda tedavi amacıyla da kullanılabilir.

    4. Kontrastlı incelemeler
    Kanamayan hastalarda mide, ince barsak ve kalın barsağın incelenmesinde en sık kullanılan tetkikler kontrastlı incelemelerdir.Bu incelemelerde hastaya ağızdan içirilerek veya özel bir tüp yoluyla ya da makattan lavman yoluyla kontrast (özel bir boya) verilir. Kanayan hastalarda ise bu tetkikler ince ve kalın barsak endoskopik olarak incelenememiş ise kanama durduktan sonra yapılır. Bazı hastalarda tüm bu tetkiklere rağmen kanama yeri belirlenemez. Ameliyat sırasında yapılan bazı incelemelerle kanayan nokta belirlenmeye çalışılır.

    Sindirim sistemi kanamaları nasıl tedavi edilir, ameliyat şart mı?

    1. Cerrahi dışı yöntemler: Geçmişte kanamalı hastalarda ana tedavi yöntemi ameliyat idi. Radyolojik ve endoskopik incelemeler çoğunlukla ameliyat sırasında cerraha yol göstersin diye yapılıyor idi. Günümüzde ise birçok hastada ameliyat gerekmemektedir.Mümkün ise kanama ameliyat yapılmaksızın durdurulmaya çalışılmaktadır. Bunun için iki yöntem kullanılabilir.

    Endoskopi: Gastroskopi, proktoskopi veya kolonoskopi kullanılarak kanayan nokta yakılabilir, bağlanabilir, kanamayı durdurucu ilaçlar verilebilir veya bu bölüm çıkarılabilir.

    Anjiografi: Bu yöntemde kanamanın olduğu yer saptandıktan sonra ya bazı damarları daraltıcı ilaçlar verilir. Ya da kanamanın olduğu damara bu iş için tasarlanmış özel tıkaçlar gönderilerek kanayan noktada damar kapatılır.

    2. Cerrahi yöntemler:
    Bazı hastalarda ameliyat gerekir. Bunlar;
    • Çok kanayıp, tüm destek tedavisine rağmen durumu kötüleşen hastalar,
    • Devamlı kan verilmesi gereken hastalar,
    • Hastanede iken, kanaması yeniden başlayan hastalar ve Cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilemeyen hastalardır.
    Bu hastaların ameliyatında kanamaya yol açan hastalığa yönelik bir işlem yapılır.

  • Bebeklerde kanlı-sümüksü kaka ve alerji- ıı

    Bebekler 1 haftalık bile olsa alerji testi yapılabilir. Belli bir yaşa kadar bekleniyormuş diye gecikmek olmaz. Bebeğin durumuna ve annenin gözlemlerine göre, yaşı da göz önüne alınarak nelerle test yapılacağına doktoru karar verir. Deri testi veya kan testi ile süt alerjisi var şeklinde bir sonuç çıkarsa; işler daha kolay. Emziren anneyi ve ek gıda başlamışsa bebeği alerji yapan süt ve ürünlerini içeren gıdadan mutlak uzak tutmak gerekir. Beslenmeyi ve büyümeyi bozmamak için, mutlaka doktor ve bazen diyetisyen yardımı ile hareket etmek esastır. Çünkü süt alerjisinden sakınayım derken çocuğun büyüme beslenmesi bozulup büyüme geriliğine neden olabilir. Süt ve ürünlerini alamayan bebeklere ek olarak kalsiyum takviyesi de yapılmalıdır. Anne sütü alan bebeklere, anne sütü vermeye devam edilir. Ancak, anne diyete sokulur. Bebeğe yaptığı alerjinin derecesine göre anne diyeti ayarlanır. Hiç süt ve süt ürünü; hatta içine sütün , yoğurdun, peynirin, tereyağının çok az bir miktarı girmiş olan gıdaları bile alamayabilir. Bazen sadece sütü direkt süt olarak içmeyip, süt ürünlerini alabilir. Burada genelleme yapmayıp, bebeğe özgü yaklaşım esastır.

    Bebek ilk 6 ay içinde, (ek gıda alamayacak yaşta) ama anne sütü bir nedenle yoksa ne yapılacak?

    Bu durumda inek sütünün alerjik yapısını gideren ama besleyici değerini bozmayan özel mamalar kullanılır. Normal mamaların hepsi süt bazlı olup, direkt süt içirmek kadar alerji riski taşırlar. Bu mamaların avantajları;

    -Alerji riski olmadan bebeğin tüm beslenme ihtiyacını karşılar.

    -Hazırlaması kolaydır.

    Dezavantajları:

    -Pahalıdır (süt alerjisini kanıtlayan test sonuçları ile devletin sağlık kurumlarından 2 yaşına kadar bu mamayı ücretsiz alabilmek için rapor düzenlenebilir)

    -Tadı kötüdür. Maalesef alerjik özelliği ortadan kaldırmak için mecburen yapılan işlemler, mamanın tadını bozmaktadır. Henüz çok küçük bir bebekse, bu mamanın tadına alışıp rahatça alabilir. Ama daha önce başka mama tadını alan bebekler genellikle bunu reddeder. O zaman anneler mamaya vanilya şurubu, az şeker vs. bazı aromalar katarak yedirmeye çalışır.

    Süt alerjisi olan bebeklere beslenmeyi tamamen mamaya bırakmadan desteklemek için ek gıdalar da mümkün olduğunca erken başlanır. 4. Aydan itibaren ek gıda başlanması doğrudur. Ancak başlanacak her ek gıdanın da alerji yapma riski olduğundan, her yeni gıdayı en az 3 gün ara ile, gündüz vaktinde, azdan başlayarak verip, izleyen doktorla işbirliği içinde olmak gerekir. Verilen bir gıda sonrası oluşacak döküntü, kaşıntı, hırıltı gibi olağan dışı durumda ne yapılacağına doktorun yönlendirmesi ile karar verilir.

    Keçi sütü verilebilir mi?

    İnek sütü alerjisi olan bir bebekte keçi sütü alerjisi riski % 90 civarındadır. O anda yoksa bile birkaç kez verdikten sonra alerjik belirtiler gelişebilir. Nadiren inek sütüne alerji olup keçi sütü verilebilen bebekler vardır. Bu nedenle ezbere değil, çocuk değerlendirilerek kara vermek gerekir.

    Soya maması verilebilir mi?

    Keçi sütünde olduğu gibi soyada da inek sütüne benzer çapraz reaksiyon riski vardır. Bu % 65 civarındadır. Yine doktor kontrolünde denenebilir.

    Verilebilecek başka bir süt var mı?

    Evet; pirinç sütü verilebilir. Bazı marketlerde aynı kutudaki pastörize süt gibi ambalajlı pirinç sütü vardır. Pirinç unu değildir. Direkt süt gibi sıvı bir içecektir. İçine koyulan ek maddeler sonucu besleyici değeri süt gibidir. Bunu vermekle süt vermiş gibi beslenme sağlanabilir. Ama bu da hem pahalı, hem de görünümü yarı şeffaf, tadı süte benzemez. Mama yapmakta kullanılabilir.

    Bu arada meyve, sebze, et, tahıl, kuru baklagil gibi gıdaları bir program dahilinde başlayarak süt dışı besleyici gıdalara alışması da sağlanmalıdır. Beslenme tamamen süte bağımlı olmamalıdır.

    İlaçların yeri nedir?

    Besin alerjisinin tedavisinde ilaçların direkt yeri yoktur. Ancak alerjinin şekline göre oluşan rahatsızlıklara yönelik ilaçlar kullanılır. Şöyle ki; kaşıntılı cilt sorunu oluşuyorsa, yani egzema ise; cilt nemlendiricisi, gerektiğinde lokal kortizonlu kremler, bazen destek amaçlı antihistamin şuruplar verilebilir. Solunum yolu problemlerinde nefes açıcı sprey veya şuruplar kullanılabilir. Çok ciddi alerjik reaksiyonlarda zaman zaman kortizon iğnesi, hapı kullanılabilir.

    Besin alerjisi geçer mi?

    Büyük oranda geçer. Uzun sürenlerde bile hayatın ilk yılarında, özellikle 2 yaş civarında çoğu geçer. Başka besinlere karşı da alerji gelişirse; örneğin çerezler, balık gibi; bunların tamamen geçmeyip uzun sürebilme riski daha fazladır. Süt alerjisi genellikle geçicidir. Ama ne yazık ki çocuğun ileriki yaşlarında solunum yolu alerjisi, yani astım olma riski, başka çocuklara göre daha yüksektir. Bu nedenle de solunum yoluna yönelik korunma önlemleri erkenden başlanmalıdır. Bunlar içinde de en önemlisi çocuğun sigara dumanından korunmasıdır. Çocuğun yaşadığı evin hiçbir odasında, hiçbir koşulda, çocuk evde yokken dahi sigara içilmemeli içirilmemelidir. Hatta evin balkonunda bile içilmese daha iyi olur.

    İyileşip iyileşmediğini nasıl anlarız?

    “Acaba düzeldi mi? Hadi bir süt içirip deneyelim” şeklinde yanlış yapılmamalıdır. Minimum 2-3 aylık bir kesin yasaklamanın ardından doktorun değerlendirmesine göre hem dozu hem içeriği ayarlanarak deneme yapılabilir. Bazen direkt sütle, bazen önce yoğurt veya peynirle deneme yapılabilir. Ama bundan önce; eğer başlangıçta kanda veya deri testi yaparak süt alerjisi saptanmışsa, yine kan veya deri testi ile şu anki durum değerlendirilebilir. Özellikle kandaki alerjinin düzeyinde düşmeler çok değerlidir. Doktoru yönlendirebilir. Kan değeri ne olursa olsun, çocuğun besine tepkisi farklı olabilir. Kan değeri çok düşmüş bile olsa yine de şiddetli alerjik reaksiyon görülebilir; bu nedenle bu denemeler mutlaka doktor kontrolünde olmalıdır.

    Başlangıçta kan testi ile saptanamayan ama kakada mukus veya kanamaya yol açan grupta ise; süt veya süt ürününü verdikten sonra 48-72 saat gözlenir; kakada oluşan gelişmelere, çocuğun huzursuzluğuna göre karar verilir.

  • Bebeklerde kanlı-sümüksü kaka ve alerji-ı

    Yenidoğan bebekler, ilk aylarda hayata ve çevreye alışma, başta anne olmak üzere tüm aile ile tanışma dönemi yaşarlar. Tek istedikleri karnının doyması, rahat etmesi, uyuması ve bezini kirletmesidir. Az az da olsa günde 7-8 defa kaka yapabilirler. İlerde ek ve katı gıdalara geçtikçe bu sayı azalacaktır. Her şey yolunda gittiği sürece sorun yok. Ama bazen bu kakalarda yapının bozulması, sümüksü, bazen pembe renk alması; hatta bazen içinde iplikçik veya bulaşma şeklinde kan görülmesi, annenin dünyasını başına yıkar. Panik içinde çareler aramaya başlar. Bu kanlı- müküslü (sümüksü) kakaya bir de kolik tarzı karın ağrıları; bunun belirtisi olarak aşırı huzursuzluk, ağlama ve kusmalar da eklenirse panik daha da artar.

    Kusmuk içinde kan görünce hemen panik olmaya gerek yoktur. Hele bazı kusmalar kanlı, bazıları tamamen normalse, sıkıntı daha da azdır. Önce annenin meme başını kontrol etmesi gerekir. Meme başı çatlağı varsa, bebek memeyi emerken beraber yuttuğu kan mide bulantısı ve kusma yaparak geri çıkar. Meme başının tedavisi ile bu durum tamamen düzelir. Yutulan kan az olup kusmaya yol açmadan, tüm barsağı dolaşıp koyu renkli kaka olarak da çıkabilir. O zaman panikle kaka tahlili yaptırılır, kakada kan ve lökosit görüldü diyerek dizanteri teşhisi konur, gereksiz yere antibiyotikler yüklenebilir. Bu nedenle düşünmeye daima en basitinden başlamak gerekir. Sadece anne sütü alan bir bebekte kolay kolay mikrobik ishal olmaz. Çok özel durumlar gerekir ki; bu da ancak doktor tarafından diğer tüm ihtimallerin olmadığı gösterildikten sonra ve kültür gibi kesin kanıtla kanıtlanarak anlaşılır.

    Bazen şikayetler ilk aylarda değil, daha geç ; örneğin 5-6. ayda bile başlayabilir. Bebeğe başlanan karpuz, kırmızı erik, domates gibi kırmızı renkli ek gıdalar tam sindirilemeyip, kakadan olduğu gibi çıkıp; kan sanılarak korku yaşatabilir. Ek gıda döneminde bu konuda da uyanık olmak gerekir.

    Gelelim bu konunun en can alıcı kısmına; alerji ile olan bağlantısına. Bebeklerde en sık kanlı kakaya yol açan alerji; “inek sütü alerjisi”dir. Şimdi bu sorunu yaşayan bazılarınız, “ben hiç inek sütü vermiyorum ki” diyecektir. Hemen cevaplayalım; sadece mama alan veya sadece anne sütü alan bebeklerde bile inek sütü alerjisi görülebilir. Normal mamaların hepsi inek sütü bazlı olduğu için inek sütünün alerjik yapısını gösterebilir. Annenin yediği süt ve yoğurt, peynir gibi sütten yapılan gıdaların bir kısmı , anne sütü ile taşınarak bebeğe ulaşabilir. Eğer bebeğin bu gıdalara karşı alerjisi varsa, her bebekte farklı şekilde kendini gösterebilir. ANNE SÜTÜNÜN KENDİSİNE KARŞI ASLA ALLERJİ OLMAZ. SÜT ALLERJİSİ TEŞHİSİ ALAN BEBEKLERDE TEDAVİ AMACI İLE ANNE SÜTÜ KESİLMEZ; TAM TERSİNE DAHA UZUN SÜRE EMDİRMEYE TEŞVİK EDİLİR. Bazı bebeklerde egzema şeklinde deri döküntüleri ile, bazı bebekte hırıltı ve öksürük ile, bazı bebekte de aşırı gaz, kabızlık, ishal, kanlı – mukuslu kaka gibi kendini gösterebilir. Bebekte, bir şeylerin yolunda gitmediği görülünce, tahminlere dayalı veya kulaktan dolma bilgilerle ya da internetten ve diğer kaynaklarda okuyarak tedavi yaklaşımı yapılmamalıdır. Her bebek farklıdır, her bebeğin tedavisi farklıdır. İzleyen çocuk doktorunun da yönlendirmesi ile, mümkünse bir çocuk alerji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir.

  • D vitamini ve alerji

    Vücudumuzda devamlı bir kimyasal olaylar zinciri süregelmektedir. Yediğimiz gıdaların sindirilmesi, kana karışması, çeşitli organlara gidip oraları beslemesi, atıkların oluşması, bunların toplanması, atılması. Birbiri ile sonsuz uyum içinde çalışan mükemmel bir fabrika gibi… Bu olaylar, çocukların büyümesini, büyüklerin sağlıklı yaşamasını sağlar. Bu düzenin sağlıklı devamı, dengeli bir beslenme ile gerçekleşir. Alınan dengeli oranlardaki protein, karbohidrat ve yağ içerikli besinler, birbiri ile birleştirilerek vücuda uygun hale getirilir. İşte bu birbiri ile birleştirme aşamasında vitaminler devreye girer. Temel maddelerin olduğu ortamda yardımcı olarak görev yaparlar. Pek çok kişinin yanlış bildiği şekilde vitaminler beslenmeyi sağlamaz; alınan besinlerin işlenmesine yardım eder. Yemek yaparken yemeğe lezzet katan tuz, biber gibi çeşni görevi görür.

    Vitaminlerin de vücuttaki belli organlarda iş yükü paylaşımı söz konusudur. Örneğin B vitamini, siniri sistemi ve kan yapımında daha aktif görev görür. C vitamini, enfeksiyonlara direnci artırır. Konumuz olan D vitamini de ağırlıklı olarak iskelet sistemi; yani kemiklerin sağlığında ana görev görür.

    D vitamini, yağda eriyen vitaminlerdendir. Suda eriyen vitaminlerde olduğu gibi fazlası vücuttan idrarla atılamaz; depolanır. Fazlasının kendine göre zararları vardır. Az tuz yemeğe lezzet katar; çok tuzlu yemeği ise yiyemezsiniz. Dengesi önemlidir.

    Hayatın ilk 1 yılında, beslenme esas olarak anne sütüne bağımlıdır. Bebeğin hareketi ve direkt güneş ışınlarıyla karşılaşması da kısıtlı olduğu için bütün yük anne sütüne düşer. Anne sütündeki D vitamini ise bebeğin ihtiyacını karşılamada yetersiz kalır. Hele annenin kendisinde D vitamini eksikliği varsa, bu yetersizlik iyice belirginleşir. Bu nedenle de özellikle ilk 1 yaşta bebeğin günlük D vitamin ihtiyacı damla olarak eklenir. Kemik gelişiminin oldukça hızlı olduğu; henüz kıkırdak aşamasında olan iskeletin kemikleşmeye geçişi bu dönemlerdedir. Bu aşamada D vitamini eksikliği; kemiklerin yetersiz, eğri büğrü oluşmasına yol açar. Bütün iç organların yerleştiği kemik çatının bozuklukları içindeki bütün iç organları ve onların fonksiyonlarını etkiler. İlk 1 yaş boyunca ortalama günde 400 ünite kadar D vitamini desteği çok önemlidir.

    Daha sonraki yaşlarda D vitamini vücutta kendi yapılır. Alınan gıdalardaki kolesterol ana madde olarak kullanılır, deriye ulaşan güneş ışınları bunları işler; böbrek ve karaciğerin de yardımı ile aktif D vitamini yapıp ihtiyacını karşılar. Ya yeterli ana madde oluşacak gıda alım yetersizliği ile ya da derinin direkt güneş ışığını yeterince alamaması sonucu ise D vitamini eksikliği gelişir. Yanlış yapılan diyetler, özellikle hanımların giyinme alışkanlıklarına bağlı vücudun yeterli güneş görmemesi sonucu her yaşta D vitamini eksikliği olabilir. Bizim ülkemizde de gerek kadınlarda, gerek erkeklerde D vitamini eksikliği sanıldığından çok daha fazladır. Bir Akdeniz ülkesi olan ülkemizdeki bol güneşten yeterince yararlanamıyoruz.

    Başta dedim ki; D vitamini eksikliği , kemik ve iç organları etkileyen sorunlara yol açabilir. İşte solunum sistemi de bundan payını alıyor. Allerjik hastalıklarda da D vitamini ile ilişkiler bulunmuştur. Yapılan pek çok çalışmada, D vitamini eksikliği ve bunun derecesine bağlı olarak astım görülmekte veya şiddeti artmaktadır. Sadece astım değil, egzema, alerjik nezle gibi diğer alerjik hastalıkların da D vitamini eksikliği ile ilişkisi vardır. Sadece eksik olan D vitaminini tamamlamakla astım kontrolüne büyük katkılar sağlanabilir.

    D vitamini, güneş ışınlarının çok yatık geldiği sabah erken veya akşam geç saatlerde üretilemez. Daha dik geldiği öğle civarındaki ışınlar daha etkilidir. Bunun için güneş altına yatıp uzanmak gerekmez. Kollar, bacaklar gibi açık olan vücut yüzeyleri de yeterli olabilir. Sadece D vitaminini değil; bütün vitaminleri doğal yollardan, gıdalardan almak en doğrusudur. Pek çok annenin yanlış alışkanlıkları olan hadi bir de vitamin verelim yaklaşımı doğru değildir. Neyse ki ilaç olarak verilen vitaminlere bağlı yüksek doz yan etkileri kolay kolay oluşmuyor. Yine de doktorunuza danışmadan çocuğunuza devamlı vitaminler, balık yağları, bitkisel diyerek zararsız olduğu sanılan ilaçları vermeyin.

    Son yıllarda kanserojen etki riski ile güneş ışınlarından aşırı sakınmak da söz konusudur. Güneşten koruyucu kremler çok yaygın kullanılmaktadır. O zaman da D vitamini eksikliğine zemin hazırlamaktadır. Peki ne yapalım? Hem kanserojen ışınlardan korunun diyorsunuz, hem güneş ışınları faydalı diyorsunuz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da denge önemli. Hiçbir kısmını abartmadan; hem güneşlenelim, hem de aşırıya kaçmadan korunalım. Medyada gördüğümüz bazı kişiler gibi yaz boyu deniz kenarındaki şezlonga uzanıp yarı zenci kıvama gelene kadar karamak da doğru değil, ellerini kapatmak için eldiven , yüzünü kapatmak için peçe takacak kadar aşısı sakınmak da doğru değil.

    Çocuklar, içlerinden gelen dürtülerle en doğruya ulaşır. Eskiden çocuklar sokaklarda daha doğrusu açık havada oynarken bu sorun bu kadar yoktu. Şimdi kapalı ortamda, bilgisayar ve benzeri elektronik oyunların başında, güneşle tanışmadan yaşadıkları için D vitamini eksikliği de çocuklar arasında çok yaygın görülmekte.

    Benim önerim, en azından çocuklarımıza herhangi bir nedenle kan tahlili yaptırmak gerekirse, bir de kandan D vitamini düzeyi baktırıp, eksiklik varsa doktoruna danışarak tamamlanmasını sağlayın.