Etiket: Kan

  • İmmün hemolitik anemide tedavi nasıl olmalıdır?

    Soru: Babamda kansızlık var. Araştırmalar sonucunda bunun vücudun yaptığı antikorlara bağlı olduğu anlaşıldı. Bu hastalık tedavi edilebilir mi? Babam için ileride risk oluşturur mu?
    Yanıt: Babanızda tanımladığınız kansızlık, tıpta ‘otoimmün hemolitik anemi’ olarak bilinen sorundur. Bu durumda vücutta oluşan antikorlar –ki bunlar protein yapısındadır- alyuvarlarla birleşerek bunların yıkılmasına neden olur. Hastada herhangi bir kanama olmadığı, demir ve vitamin eksikliği bulunmadığı halde kansızlık ortaya çıkar.
    Bir kişide alyuvarların vücutta yıkıldığının en önemli belirtisi alyuvar içindeki maddelerin dışarı çıkması yani bilirubin düzeylerinin artmasıdır. Yıkımı telafi etmek için de kemik iliği hızla çalışmaya başlar ve kana genç hücreler verilir. Bu klinik tablonun olduğu durumlarda hemolitik anemiden şüphelenilmelidir. Alyuvar yıkımı çeşitli kan hastalıklarında görülür. Bunların bir kısmı kalıtsaldır. Alyuvar yıkımının antikorlara bağlı olup olmadığı ‘Coombs’ testi dediğimiz bir yöntemle saptanabilir. Bu test pozitif ise yıkım immümolojik nedenlerle yani antikorlara bağlı olarak oluşuyor demektir. Babanızdaki durum da buna uymaktadır.
    Antikorlar çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilmektedirler. Sistemik lupus gibi bağ dokusu hastalıkları, enfeksiyonlar, lenfoma, kronik lenfositik lösemi gibi lenf dokusundan kaynaklanan hastalıklar, yumurtalık kistleri, bazı kanserler ve ilaçlar vücutta antikor oluşumuna neden olarak kansızlığa yol açabilirler. Tüm araştırmalara rağmen hiçbir etkenin bulunamadığı durumlar da oldukça sık olarak görülmektedir.
    Bu hastalığın tekrarlayıp tekrarlamayacağı, ne tür bir seyir izleyeceği altta yatan nedenlere bağlıdır. Hastalığın etkeni olarak ilaçtan şüpheleniliyorsa ilaç mutlaka kesilmelidir. Enfeksiyon varsa bu tedavi edilmelidir. Lenfoma, lösemi ya da kansere bağlı yıkım varsa bu hastalıklarla mücadele edilmelidir. Bu arada yıkımı kısa sürede durdurmak için kortizon türü ilaçlar kullanılır. Bu ilaç antikorların ortadan kaldırılmasını sağlar. Bununla başarılı sonuçlar alınmaktadır. Kanın çok hızlı düştüğü durumlarda acil olarak kan transfüzyonu yapılması gerekebilir. Burada şöyle bir ikilem vardır: Verdiğiniz alyuvarlar da antikorlar tarafından yıkılabilir ve istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle karşılıklı etkileşimi önlemek için alyuvarlar kullanılmadan önce kan bankasında yıkanmalı ve kontrollü olarak verilmelidir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Hepatit b  ve  hepatit c – tehlikeli  ikili

    Hepatit b ve hepatit c – tehlikeli ikili

    Hepatit B çift sarmallı DNA virüsü + Hepatit C tek sarmallı RNA virüsü

    Bulaşma yolları:
    1. Kan ve kan ürünleri ile ( taramalar sayesinde kan nakli ile bulaşma riski 1 / 65.000 )
    2. Kan bulaşmış iğneler yoluyla ( uyuşturucu kullanıcıları, sterilize edilmeden tekrar kullanılan dövme ve piercing iğneleri )
    3. Vücut sıvılarıyla ( tükürük, meni, anne sütü, idrar, safra v.s.) – gaitada bulunmaz!
    4. Enfekte kişilerden cinsel partnerlerine + enfekte anneden doğum sırasında bebeğe + enfekte bireyden yapılan organ nakliyle

    Evreler:
    1. Kuluçka süresi : Hepatit B 12 haftaya kadar-Hepatit C 6-10 hafta
    2. Sarılık öncesi dönem ( preikterik evre ) : Yorgunluk, güçsüzlük, iştah kaybı, bulantı ve kusma, sigara tadından hoşlanmamaya başlamak
    3. Sarılık dönemi ( ikterik evre ): Sarılığın ortaya çıkmasıyla diğer şikayetler hızla azalır. Vücutta kaşıntı gelişir. İdrarın rengi koyulaşırken dışkının rengi açılır. Karaciğer lojunda hafif ağrı/ hassasiyet olabilir.
    4. Nekahat dönemi: Süresi değişkendir ( 1-4 ay )

    Taşıyıcılık:
    Hepatit B virüsüyle enfekte olmuş bebeklerin % 90'ı, 6 yaşından küçük çocukların % 25-50'si, erişkinlerin ise % 5-10'u taşıyıcı olarak kalırlar. Hepatit C virüsüyle enfekte olan kişilerin % 50-85'i taşıyıcı olarak kalırlar. Bu hastaların % 25'i 15 ila 20 sene sonra siroz hastası olurlar. Karaciğer nakli hastalarının büyük bir kısmını son evreye yaklaşan Hepatit C taşıyıcıları teşkil eder. Hepatit C taşıyıcılığı karaciğer kanseri riskini de önemli ölçüde arttırır. Hepatit B taşıyıcıları Türkiye'nin batısında % 4 civarındayken, doğusunda % 8 civarındadır; toplam taşıyıcı sayısı 3 milyon civarındadır. Hepatit C taşıyıcısı oranı ortalama % 2 olup Türkiye'de toplam 1 milyon Hepatit C taşıyıcısı vardır.

    Korunma ve tedavi:
    Hepatit C aşısı yoktur, kendimizi sadece bulaşma yollarına karşı dikkatli olarak koruyabiliriz! Hepatit B'ye karşı aşı mevcuttur ve herkesin aşılanması gereklidir! Hepatit C taşıyıcıları için uzman doktor gözetiminde Interferon + Ribavirin kombinasyon tedavisi şu anda standart tedavi kabul edilmektedir.

  • Akdeniz anemisi nedir?

    Soru: Ben 26 yaşında bir kadınım. Senelerden beri kansızlığım vardır. Bunun için çok çeşitli doktorlara gittim. Her seferinde demir noksanlığı olduğunu söyleyerek demir hapları ve demir şurupları verdiler. Sürekli bu ilaçları kullandığım halde kansızlığım bir türlü düzelmedi. Son olarak gittiğim doktor Akdeniz anemisi olabileceğimi söyledi, bir kan testi istedi. Sonucunu bekliyoruz. Akdeniz anemisi nedir, nasıl tedavi edilir?

    Yanıt: Akdeniz anemisi tıp dilinde talasemi olarak bilinen hastalık grubuna verilen isimdir. Akdeniz anemisi denince genellikle anlatılmak istenen talasemi minör olarak da bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Talasemi taşıyıcılığı kendini hafif bir kansızlık ile gösterir. Kalıtsal bir hastalıktır. Yani anne ya da babadan birisi talasemi taşıyıcısıysa çocuğun da taşıyıcı olma olasılığı vardır; ancak normal de olabilir. Hem anne hem de baba talasemi taşıyıcıysa çocuğun ağır talasemili olma olasılığı ortaya çıkar. Bu nedenle evlenmeden önce eş adaylarının kan tetkikleri yapılarak talasemi taşıyıcısı olup olmadıkları araştırılmalıdır.

    Sizin de vurguladığınız gibi talasemi taşıyıcılığı demir eksikliği anemisi ile sıklıkla karışır. Daha doğrusu toplumda demir eksikliği en çok görülen kansızlık olduğu için bu yakınmayla gelen bir hastada en çok demir eksikliği düşünülür. Her ikisinde de kan hücreleri birbirine benzediğinden ileri araştırma yapılmazsa kolaylıkla birbirine karıştırılır. İkisini ayırmak için kemik iliğindeki demir depolarının tespiti gerekir. Bunun için ilik incelemesine gerek yoktur. Kanda ferritin düzeyine bakmak, kemik iliği depolarını anlamak için yeterlidir. Ferritin düzeylerinin azalması demir eksikliğini gösterir. Talaseminin kesin tanısını koymak için hemoglobin elektroferezi denilen kan testi yapılmalıdır. Doktorunuzun istediği test de muhtemelen budur.

    Talasemi taşıyıcılığında depo demiri azalmadığı için tedavide demir verilmez. Hatta demir eksikliği düşünülerek sürekli demir verilmesi, demir yüklenmesine yol açarak hastaya zarar bile verebilir. Talasemi taşıyıcılığında kansızlık doğuştan beri olduğu için genellikle vücut bu duruma adapte olmuştur. Kansızlığın nedeni alyuvarların erken yıkılması olduğundan bu durumu kompanse etmek için kemik iliği daha çok çalışmak zorundadır. Bu da bir B vitamini olan folik asite gereksinimi artırır. Dolayısıyla talasemi taşıyıcılarına demir değil, folik asit desteği yapılmalıdır.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Soru 1 . Ben 32 yaşında bir bayanım. Sürekli demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi. Bunun sebebi nedir? Ne yapmam lazım?

    Yanıt 1 . Anemi olarakta bi,linen kansızlık birçok durumda görülebilir. Kansızlığı tek bir hastalık olarak değil, birçok hastalığın ortak sonucu olarak düşünmek gerekir. Bayanlarda en sık demir eksikliğine bağlı kansızlık görüldüğü için, yeterince araştırılmamış hastalara demir tedavisi verme alışkanlığı vardır. Demir alan bir hastada kan yükselmesi görülmüyorsa bunun üç nedeni olabilir. Birincisi kan kaybının devam etmesidir. Özellikle aşırı menstruasyonu olan bayanlarda kanama ve demir kaybı devam eder ve verilen demir ilacı yeterli olmaz.

    Kansızlığın düzelmediği ikinci durum ağızdan alınan demirin sindirim sisteminden yeteri kadar kana geçmemesidir. Demir, süt ve çay gibi maddelerle birlikte alındığında emilimi bozulur. Bu nedenle aç karnına almak gerekir. Birlikte portakal suyu gibi C vitamini içeren maddeler alınırsa emilim artar. Hatta demir ile aynı anda c vitamini tabletleri de verilebilir. Aç karnına alınan demir bzen mide ve bağırsak rahatsızlığı yapabilir. Bu durumda et ile birlikte alınabilir. Et ile alınan demirin emilini azalmaz, hatta artabilir. Tüm bunlara rağmen kansızlık düzelmiyorsa kişide emilim bozukluğu var demektir. Hem bu bozukluğu araştırmak, hem de demiri damar ya da kas içine vermek uygun olur. Ağız dışı alınan demirde bazı yan etkiler görülebildiğinden bunun mutlaka hekim kontrolüyle uygulanması gerekir.

    Kansızlığın düzelmediği diğer bir durum ise hastanın anemisinin demir eksikliğine bağlı olmamasıdır. Bunun tanısı kolaydır. Serumda demir, demir bağlama kapasitesi ve ferritin düzeylerine bakılarak ayırıcı tanıya gidilir. Demir eksikliği ile en çok karışan durumlar, romatizmal rahatsızlıklar ve tüberküloz, brusella gibi kronik hastalıklar ile akdeniz anemisi olarakta bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Bu hastalıklarda demir vermek zararlı bile olabilir.

  • Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Soru 1 – Ben 44 yaşında bir kadınım. Düzenli olarak kontrollere giderim. Kan tetkiklerinde CA 15-3 yüksek çıktı. Bu meme kanserinde yüksek olurmuş. Bu nedenle mamografi ve meme ultrasonu ve tüm tetkikler yapıldı. Kötü huylu bir durum görülmedi. Ama ben tedirginim. Sizin tavsiyeniz ne olur ?

    Yanıt 1- Kanda düzeyine bakılan CA 15 -3, tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddelerden biridir. Maalesef hastalar arasında biraz da biz hekimlerin katkısıyla tümör belirteçlerine gereğinden fazla önem atfedilmiştir. Oysa ki prostat kanserinde kullanılan prostat spesifik antijen ( PSA ) dışında hiçbir tümör belirtecinin sağlıklı insanlarda tarama amacıyla kullanılmaması gerekir. Çünkü tümör belirteçleri yalnızca kanserlerde değil, başka bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilmekte ve insanların gereksiz yere tedirginlik yaşamasına, zaman ve para kaybına neden olmaktadır. Örneğin CA 15 – 3 bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilir. Sizde bir kez CA 15 -3 düzeyine bakılıp yüksek çıktığında bu durumlar araştırılmalı, bir neden bulunamıyorsa izlemden başka bir şey yapılmamalıdır.

    Tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddeler kanser hücrelerinden salınabildiği gibi kimi zaman normal, sağlıklı hücrelerden de salgılanabilir. En sık kullanılan tümör belirteçleri arasında şunları sayabiliriz:

    CEA ( karsinoembriyonik antijen) : En çok kalın bağırsak kanserinde yükselir. Meme kanseri de dahil başka bazı kanserlerde de artabilir, ancak sigara içenlerde, bronşit, bağırsak divertiküliti, mide ülseri, iyi huylu meme hastalıkları ve karaciğer hastalıklarında da hafif – orta derecede artışlar görülebilir. Kalın bağırsak kanserinin tanısında değil, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde kullanılmalıdır.

    CA- 125: En sık kadınlardaki yumurtalık kanserinde yükselir. Başka kanserlerde ve endometriyoz, iltihabi kadın hastalıkları, yumurtalık kistleri , gebeliğin ilk üç ayında ve karaciğer hastalıklarında da yükselir.

    PSA: Prostat kanserinin tanı ve tedavisinde kullanılan en duyarlı tümör belirtecidir. Hafif artışlar prostat iltihabı ve bazen de iyi huylu prostat büyümelerinde olabilir. 40 yaş üstü erkeklerde tarama amaçlı kullanılır. PSA artışı olanlarda prostat biyopsisi gerekir. Kanserli hastada düzeyin azalması tedaviye iyi oluğunu gösterir.

    İnsan koryonik gonadotrpin (hCG): Başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ( üreme, tohum ) hücresi içeren birçok kanserde yükselir. Başka kanserlerde de bazen yükselebildiğinden germ hücresi kanserine spesifik değildir.

    Alfa feto protein ( AFP ) : Bu da hCG gibi başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ hücreli kanserlerde yükselir. Ayrıca hepatoma denilen karaciğer kanserlerinde de artışı gözlenir.

  • Kanımda trombositler yüksek ama kanamalarım da var. Nedeni ne olabilir?

    Kanımda trombositler yüksek ama kanamalarım da var. Nedeni ne olabilir?

    Soru 1.Eşimde adetler bir süredir çok uzun süreli kanamalara neden oluyor. Bu nedenle araştırmalara başlandı. Sonuçta kanımda trombositler yüksek bulundu. Buna bağlı olabileceği söylendi. Araştırmalar devam ediyor. İnternetten öğrendiğime göre trombositler kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelermiş. Öyleyse eşimin kanamaları neden artıyor? Sizce eşimdeki problemin nedeni ne olabilir?

    Yanıt 1.Kanda trombasit ya da platelet olarak bilinen hücreler sizin de değindiğiniz gibi kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerdir. Örneğin bir yerimiz kesildiğinde ilk müdahaleyi yapan hücreler bunlardır. Bu hücreler bir araya gelerek pıhtılaşmayı başlatırlar. Sonra diğer kan proteinleri devreye girerek pıhtılaşmanın devamını sağlarlar.

    Trombositler çok çeşitli nedenlerle artabilir. İnfeksiyonlarda, romatizmal hastalıklarda, demir eksikliğine bağlı kansızlıkta, kanserlerde hastalığa reaksiyon olarak arttıklarını biliyoruz. Bu hastalıklarda trombosit artışı kalıcı değildir. Altta yatan hastalık tedavi edildiğinde trombositler de normale döner. Trombosit fonksiyonlarında da bir bozukluk yoktur.

    Trombositlerin arttığı bir diğer grup ise kemik iliği hastalıklarıdır. Böyle bir durumdan şüphe duyuluyorsa, yapılması gereken kemik iliği biyopsisi olmalıdır. Buradan alınan hücre örneklerinde genetik testler de yapılır. Böylece hastalığın kemik iliğinden orijin alıp almadığı tespit edilebilir. Kemik iliğinden kaynaklanan trombosit artışı en çok “esansiyel trombositemi” olarak bilinen hastalıkta görülür. Sizin de sözünü ettiğiniz gibi trombositlerin artışına bağlı olarak pıhtılaşmaya eğilim artar. Ancak esansiyel trombositemi hastalığında trombosit sayısının çok arttığı durumlarda paradoksal olarak trombosit fonksiyonları azalabilir, o zaman da kanamalara eğilim artar. Trombosit fonksiyonlarının azaldığı bu durum “sonradan edinilmiş Von Willebrand hastalığı” olarak bilinir.

    Sonuçta eşinizdeki trombosit artışı kemik iliği orjinli bir hastalık olabilir. Kanamalar da bununla ilişkili olarak trombosit fonksiyon bozukluğuna bağlı görünüyor. Trombosit artışının ayırıcı tanısı için kemik iliği biyopsisi ve genetik inceleme yapılması uygun kanısındayım.

  • Diyabet  ( şeker hastalığı )

    Diyabet ( şeker hastalığı )

    1)TANIM VE SINIFLANDIRMA:

    Diyabet, insülinin yokluğu, az salgılanması veya hedef hücrelerin insüline karşı direncine bağlı olarak kan şekeri konsantrasyonunun kronik olarak yüksek seyrettiği bir hastalıktır.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün kriterlerine göre venöz kanda açlık kan şekeri 140 mg/dl'yi geçerse veya 75gr'lık şeker yüklemesinden 2 saat sonra 200 mg/dl ve üzerinde bulunursa diyabet teşhisi konulur.1997 yılında Amerikan Diyabet Birliği (ADA) bu kriterleri revize etmiş ve açlık kan şekeri sınırının 126 mg/dl'ye çekilmesini tavsiye etmiştir.

    Diyabetin iki ana şekli Tip1 veya insüline bağımlı diyabet ( IDDM) ve Tip2 veya insüline bağımlı olmayan diyabettir ( NIDDM). Tip1 diyabet genelde çocukluk ve ergenlik çağında görülüp tüm diyabet vakalarının yüzde 20'sini oluştururken, Tip 2 diyabet orta ve ileri yaşta ortaya çıkıp Avrupa ve Kuzey Amerika'daki diyabet vakalarının yüzde 80'ini oluşturmaktadır.

    2)BELİRTİLER:

    Diyabetin teşhisi sırasında en sık rastlanan klinik bulgulardan bazıları aşağıdadır:

    • Sık idrara çıkma ve ağız kuruluğu ( Tip1 diyabette daha sık)
    • Güçsüzlük veya yorgunluk ( Tip1 diyabette daha sık )
    • Çok yemeye rağmen kilo kaybı ( Genellikle tip1 diyabette )
    • Bulanık görme ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Periferik nöropati ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Yaygın kaşıntı veya mantar hastalıkları ( Tip2 diyabette daha sık )

    3)TEDAVİ:

    Diyabet tanısı konulan hastaya ilk olarak ideal kilosuna göre kalori içeren, yeterli protein bulunduran ( % 10 – 20 ) ve enerjinin % 40 ila 60'ının karbonhidratlardan sağlandığı bir diyet verilmelidir. Kepek, yulaf, bakliyat, elma gibi gıdalardan yararlanılarak günlük diyetin lif oranı artırılmalıdır. Ayrıca egzersiz ve sigarayı bırakmak gibi hayat tarzı değişiklikleri de diyabetin tedavisinde önemli rol oynar.

    Hiperglisemi diyet ve egzersizle kontrol edilemiyorsa Tip2 diyabetiklerde oral hipoglisemik ilaçlara başvurulur.Tip1 ( IDDM) hastaların tümünde ve Tip2 (NIDDM) diyabetiklerin bir kısmında insülin kullanılır.

    Kan şekeri kontrolünde hedef glikolize hemoglobin ( HgA1c) seviyesini normal aralıkta tutmaktır.

    Diyabet ve kalp krizi riski:

    Kalp-damar hastalıkları riski Tip1 diyabette de, Tip2 diyabette de artmıştır. Diyabet hastalığı kişinin yaşam beklentisi genelde % 25 azaltırken, Tip 1 diyabette kalp damar hastalıkları tüm ölümlerin %15'ini teşkil eder; bu oran Tip2 diyabette % 58'e kadar yükselir! Amerikan Kalp Vakfı diyabet hastalığını sigara kullanımı, yüksek tansiyon veya kolesterol yüksekliği kadar tehlikeli bir risk faktörü olarak sınıflandırmıştır. Büyük epidemiyolojik çalışmalarda şeker hastası olan kişilerde kalp-damar hastalığı, enfarktüs ve ani ölüm riskinin normal kişilerinkinden 2 ila 5 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir..

  • Kan Tutma Fobisi

    Kan Tutma Fobisi

    Yaşam boyunca çok çeşitli olaylara maruz kalabilmektedir insan. Psikolojik olayların neden sonuçları üzerinde tarihten beri çalışmalar yapılmış ve hala yapılmaktadır. Daha önceki yazılarımızda fobinin ne anlama geldiğini ve fobi çeşitleri üzerinde yazdığım yazılarımda neden ortaya çıktığı ve çözüm yollarının nasıl olduğuna dair siz değerli okuyucularımıza paylaşma fırsatı oluştu. Bir diğer fobi çeşidi olan kan tutma fobisi, kişinin kan görme ihtimali ya da kan görmesiyle yaşadığı yoğun duygu ve beraberinde tansiyonunun düşmesi ile de bayılmalar gerçekleşmektedir.

    Kan görmemiz yaşadığımız dünyada da çeşitli olaylarda görebiliriz. Fakat kan ile işlem yapılan meslek gruplarında bu fobinin yaşayan insan sayısını da görmezden gelemeyiz. Tıp fakültesinin ilk yıllarında bazı öğrenciler kana maruz kalarak yoğun duygular yaşayabilmekte ve bayılabilmektedirler. Bu durum mesleğinin icrasında yaşanılabilecek problemler arasında da gösterilebilir. Peki, neden bir yaramız olduğunda kan tutar bizi? Kanayan bir yara gördüğünüzde beyniniz bu yara sizin olmasa bile bir şeylerin ters gittiğini, yolunda olmadığını ortada panik yapmayı gerektirecek bir durum olduğunu fark eder. Eğer oradaki kan akmaya devam ederse kişi ölecektir ve bunu beyin bilir. Beyin yara ve kan sizin olmasa bile ölmekten içgüdüsel olarak korunmaya programlanmıştır. Bu sırada bilinçaltı panik başlatır ve kalbinize daha yavaş atması emrini verir. Bu emir aslında yaradan akan kanı yavaşlatarak ölümü en azından birkaç dakika geciktirmek amaçlı bir tedbirdir. Bilinçaltımız işte bu kadar derin tecrübe ve zekâya sahiptir. Kalp yavaşlaması beraberinde beyninize giden kanın miktarını azaltacağı için beyniniz vücudunuzun kontrolünü bir süreliğine sizin bilincinizden alır ve sizi hayatta tutmak üzere kontrole geçer. Bu sırada her yeri çok parlak beyaz olarak görürsünüz çünkü gözbebeğiniz olabildiğince açılmıştır, alnınızdan soğuk terler akar ve kulağınızda çınlama başlar, ayaklarınızın üzerinde durmanız güçleşir. Aslında endişe ettiğimiz şey bu kadardır. Bu mekanizma sizin zayıf olduğunuzu değil de vücudumuzun kendisini savunma biçimidir. Demek oluyor ki bizim zihnimizde oluşan bu olumsuz düşünceler psikolojik çöküntü ve bazı belirtilere sebebiyet vermektedir.

    Peki, bu psikolojik rahatsızlıktan nasıl kurtulurum sorusuna bakalım. İlk önce vücudunuzda herhangi bir biyolojik rahatsızlık olup olmadığını hekimler ile gerçekleştirilen muayenede ortaya çıkmaktadır. Konunun psikolojik olduğu kanaatine varıldığında ruh sağlığı uzmanlarında yardım alınarak bu fobinin üzerinde çalışılabilir. Bir psikolog olarak yaşanılan korku, kişinin düşünceleri ve maruz kalınmaktan korkan şeyler üzerinde gerçekleştirilen seanslar hastayı bu fobiye maruz kaldığı zamanki stratejilerini belirleyecektir. Tabi burada hastaya hemen kan ile maruz kalınması istenmeyecektir. Aşamalı olarak kişinin eşiği yükseltilmesinde fayda vardır.

  • Hiperlipidemi

    HİPERLİPİDEMİ

    Hiperlipidemi nedir?

    Hiperlipidemi; kanda çeşitli yağların yüksekliğini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu çeşitli yağ tipleri kolesterol, trigliserid, LDL-kolestroldür. Bunların dışında faydalı kolesterol olarak değerlendirilen HDL-kolesterol de vardır. Yağ tiplerinde olan bozukluklar başta kalp damar hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasında ve ilerlemesinde rol oynar.

    Kolesterol, yağ benzeri doğal bir madde olup vücutta karaciğerde yapılır. Dışarıdan hayvansal yiyeceklerle alınır. Bitkisel yiyeceklerde bulunmaz. Düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL kolesterol= KÖTÜ kolesterol) karaciğerde oluşan kolesterolü taşır. Bu kolesterol damarlarda birikir ve daralmasına neden olur.

    Özellikle kalbe giden damarlar kalınlaştığında kan akımı yavaşlar. Kalbe yeterince oksijen taşınamaması sonucunda kalp krizi oluşur. Yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL kolesterol= İYİ kolesterol) ise kolesterolün damarlarda birikmesini önler. Kalp hastalıklarına karşı korur.

    Trigliseritler de kanda bulunan diğer bir yağ türüdür. Yükselmesi kalp hastalığı riskini artırır ve çeşitli hastalıklarda da yükselir (yağlı beslenme, şeker hastalığı, vb.)

    20 yaş üzerindeki bireyler her 5 yılda bir kan total kolesterol, LDL-kolesterol ve HDL kolesterol ile trigliserit düzeylerini ölçtürmelidir.

    Kanda kolesterolü neler yükseltir?
    Beslenme : Tereyağı, yumurta sarısı, sakatatlar, yağlı et, tavuk (özellikle yağlı ve derisiyle yenirse), süt, yoğurt, peynir gibi özellikle katı (doymuş) yağlar ve kolesterolden zengin yiyecekler tüketmek. Diyet enerjisinin yağlardan gelen oranının %35’in üzerinde olması.

    Vücut ağırlığı : Vücut ağırlığının yüksek olması. Kilo vermek total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliseritlerin düşmesine, tersine HDL kolesterolün yükselmesine yardımcı olur.

    Fiziksel aktivite : Düzenli aktivite yapmamak, hareketsiz yaşam tarzı. LDL-kolesterolü yükseltir. Düzenli fiziksel aktivite yapmak LDL kolesterolün düşmesini, HDL kolesterolün ise yükselmesini sağlar. Yaşam tarzınızda tedavi edici değişiklikler yapmak LDL kolesterol düzeyinizi %20-30 arasında düşürür.

    HEDEF DEĞERLER

    Total Kolesterol
    İstenen düzey < 200
    Sınırda yüksek 200-239
    Yüksek > 239

    LDL kolesterol
    Optimal < 100
    Optimale yakın veya optimal-üstü 100-129
    Sınırda yüksek 130-159
    Yüksek 160-189
    Çok yüksek > 190

    HDL kolesterol
    Düşük < 40
    Yüksek > 60

    Trigliserid
    Normal < 150
    Sınırda yüksek 150-199
    Yüksek 200-499
    Çok yüksek > 500

    Yaşam tarzı değişikliği ile birlikte tıbbi beslenme tedavisi kan yağlarındaki değerlerinizin düzelmesinde en önemli rolü alır. Bu konuda ilaç kullanımı içinse uzman doktorlara başvurarak tedavi planı düzenlemek gerekir.

  • Tiroid

    Tiroid

    HİPOTİROİDİ

    Hipotiroidi Nedir?

    Halsizlik, güçsüzlük, kolay yorulma, üşüme, soğuğa tahammülsüzlük, seste kısıklık ve kalınlaşma gibi şikayetleriniz varsa mutlaka okumalısınız.

    Hastalık hangi belirtileri verir?
    Hashimoto, kadınlarda, erkeklere oranla 6 kez daha fazla görülür. Hipotiroidide hiçbir belirti görülmeyeceği gibi görülen belirti ve bulgular vücut metabolizmasının azalmasına bağlıdır ve hemen tüm organların işlevleri yavaşlamıştır. Bunun neticesinde halsizlik, güçsüzlük, kolay yorulma, üşüme, soğuğa tahammülsüzlük, seste kısıklık ve kalınlaşma, el, yüz ve bacaklarda sislik, göz etrafında şişlik, ciltte kuruma, kabalaşma veya kalınlaşma, saçlarda dökülme, kas krampları, depresyon, uyku bozukluğu, uyku hali, kabızlık, kadınlarda adet bozukluğu, kilo alma, hafızanın zayıflaması, hatırlamada zorluk, nabız sayısında azalma, hareketlerde yavaşlama, terlemede azalma gibi şikayetler ortaya çıkabilir.

    Hastalığın teşhisi nasıl konuluyor?
    Hipotiroidi tanısı için serbest T4 ve TSH ölçümü yeterlidir. Serbest T4 düşük, TSH ise yüksek olarak bulunur. Bazen hastada TSH yüksekliği ile birlikte normal serbest T4 bulunabilir. Bu duruma subklinik hipotiroidi denir. Subklinik sözcüğü, laboratuar bulgusunun anormal olduğunu buna rağmen hastada klinik bulguların olmadığını gösterir. Hipotiroidide ayrıca anti-Tg ve anti-TPO denilen antikorlara bakılır. Anti-Tg, tiroid glandı içindeki folliküllerde bulunan ve tiroit hormonlarının depolanmasında kullanılan tiroglobulin (tg) denilen maddeye karşı üretilen antikordur. Anti-TPO, tiroid hormonlarının sentezi için kullanılan Tiroid Peroksidaz enzimine karşı yapılan antikordur. Bu antikorlar, Hashimoto tiroiditinde yüksek olarak bulunur ve hipotiroidinin kalıcı olduğunu gösterir. Başlangıçta kanda anti -TPO antikor yüksekliği varken TSH, T3 ve T4 hormonları normaldir. Daha sonra zaman içinde hastalık ilerledikçe önce başlangıç evresinde tiroid yetmezliği (sadece TSH yüksek, fakat T3 ve T4 normal) sonra tam tiroid yetmezliği (TSH yüksek, T3 ve T4 hormonları düşük) gelişir. Tam kan sayımı yapılan hipotiroid hastaların % 30-40’ında kansızlık (anemi) % 15’inde demir eksikliği saptanır. Ayrıca B12 vitamin eksikliği de olabilir. Kreatinin fosfokinaz (CPK) ve prolaktin (PRL) düzeyleri yüksek olarak bulunabilir. Hipotiroid hastalarda kan yağlarında yükseklik (hiperlipidemi) vardır. Trigliserid düzeylerinde hafif artış olurken, total kolesterol, LDL kolesterol düzeylerinde artma olur. Eğer hasta tedavi olmaz ise kan yağları yüksek olarak bulunacağından koroner arter hastalığı riski artar.

    Tedavisi nasıl yapılıyor?
    Hipotiroidi çok defa çok yavaş ve sinsi olarak gelişir. Aynı şekilde, hastanın tedaviye cevap vermesi de tedrici olur. Hastanın ötiroid (tiroid hormonlarının kanda normal düzeye çıkması) hale gelmesi yaklaşık bir buçuk ayı veya daha uzun bir zamanı alabilir. Bu nedenle, hasta ötiroid oluncaya kadar 2 veya 3 aylık aralıklarla doktor tarafından doz ayarlanması için görülmesi gerekir. Ötiroid oluştuğu zaman, bu aralıklar 6-12 aya çıkar. Hipotiroidi ömür boyu tedavi gerektiren bir hastalıktır. Çok nadir olarak Hashimoto tiroiditli hastalarda % 10-20 oranında kendiliğinden düzelme olabilir. Tedavide tiroid hormonu (levotiroksin) verilir. Amaç TSH ve T4 düzeylerini normal sınırlar içinde tutmaktır. Ultrasonda nodül görüldüğü takdirde kanser ihtimalini ortadan kaldırmak için tiroid sintigrafisi ve ince iğne aspirasyon biopsisi yapılması gerekebilir.