Etiket: Kan

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci nedir?

    Metabolik Sendrom Nedir?

    Kalp ve damar hastalıklarına neden olan tansiyon yüksekliği (hipertansiyon), şişmanlık (obezite), şeker hastalığı ( tip 2 diyabet) ve kan yağlarında yükseklik gibi hastalıkların aynı kişide bir arada bulunmasına “metabolik sendromu” denir.

    Metabolik sendromun oluşmasında insülin rezistansı önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle ‘”nsülin rezistans sendromu' olarak da adlandırılmaktadır.

    İnsülin Rezistansı (Direnci) Nedir?
    Metabolik sendromda özellikle karın çevresi yağ miktarı artmıştır. Yağ miktarı artınca kanda insülin düzeyi artmakta, kan şekeri azalmakta, sonuçta kişi çabuk acıkmakta, yemek yeme arzusu artmakta ve sonuçta daha fazla kilo artışı olmaktadır. Kişide kan şekerinin normal sınırlarda kalabilmesi için pankreas aşırı miktarda insülin üretmektedir. Uzun süreli insülin yüksekliğine bağlı olarak pankreasın yorulması sonucunda yeterli insülin salgılanamayınca ve kan şekeri yükselerek şeker hastalığı (diyabet) ortaya çıkacaktır.

    İnsülin Direnci Neden Önemsenmeli?

    Çünkü gizli şekerli hastaların (bozulmuş glukoz toleransında) % 60 ve tip 2 diyabet hastalarının %60-75'inde insülin direnci vardır.

    İnsülin direnci çoğu kez aşırı insülin salınımı ile birliktedir. Kan şekeri yükselmesi insülin direncinin ileri evresini oluşturur..

    İnsülin Direncim Var mı Nasıl Öğrenebilirim?

    Yaklaşık 8 saatlik açlık sonrası sabah alınan kan örneğinden kan şekeri ve insülin düzeylerinize bakılması yeterlidir. İnsülin direncini klinik pratikte en sık kullanılan yöntem HOMA formülüdür.

    HOMA formülü: Plazma insülin düzeyi ile plazma glukoz düzeyinin (mg/dl) çarpımının 405'e bölünmesi ile elde edilen değerdir.

    Normal bir kişide bu oranın 1.4 – 2.7 arasında olması gerekir

    İnsülin direnci var denilebilmesi için oranın 2.7' nin üzerinde bulunması gerekir.

    İdeal Bel Çevresi Ne Olmalı Olamlı?

    Karın bölgesindeki yağlanma “abdominal obezite” olarak adlandırılır. Abdominal obezite bel çevresi ölçümüyle değerlendirilir. Avrupalılarda sınır değerler kadınlar için: 80 cm, erkeklerde ise 94 cm'in altında olması gerekir.

    Ayrıca abdominal obezite,bel çevresinin kalça çevresine oranı kadınlarda 0.85 erkelerde 0,9'un üzerinde olması olarak da tanımlanmaktadır.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Durum ve Hastalıklar Nelerdir?

    Metabolik sendromunda şeker hastalığı dışında, kan yağlarında yükselme, kalp hastalığı tansiyon yüksekliği, karaciğer yağlanması, kanda ürik asit yüksekliğine bağlı olarak gut hastalığı, kadınlarda polikistik over sendromu, adet düzensizlikleri, tüylenmede artma ve erkeklerde prostat büyümesi görülebilmektedir.

    Metabolik Sendrom veya İnsülin Direnci Kanser Riskini Arttırıyor mu?

    Son yıllarda insülin direncine bağlı olarak şişmanlarda pankreas, karaciğer, meme, kalın barsak ve kadın üreme sistemi kanserlerinde artış olduğu bildirilmektedir.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Hastalık veya Durumlar Nelerdir?

    a. Şişmanlık (Obezite)

    b. İnsülin Direnci

    c. Bozulmuş Şeker (glukoz) Toleransı

    d. Tip 2 Diyabet

    e. Trigliserit Yüksekliği

    f. Kötü Kolesterol (LDL- kolesterol) Yüksekliği

    g. İyi Kolesterol (HDL- kolesterol) Düşüklüğü

    h. Tansiyon yüksekliği (Hipertansiyon)

    i. Kalp Damarlarında Tıkanıklık ve Kalp Krizi (miyokard infarktüsü)

    j. Beyin damarlarında tıkanıklık veya kanama ve Felç (inme)

    k. Böbrek Yetersizliği başlangıcı (İdrarda albumin kaçağı olması)

    l. Karaciğer de aşırı yağlanma ve yağlanmaya bağlı siroz gelişimi (Alkole Bağlı Olmayan Karaciğer yağlanması karaciğer sirozuna varan karaciğer hasarına neden oluabilir)

    m. Damar duvarında hücre bozukluğu ve Pıhtılaşma Eğilimi

    n. Uyku-Apne Sendromu (uykuda nefesinizin uzun süre durması veya uykuda horlama)

    o. Polikistik over sendromu (kadın yumurtalığında çok sayıda kiste bağlı şişmanlık ve aşırı tüylenme, adet düzensizliği ile seyreden bir hastalık) . Polikistik over sendromu olan kadınlarda şeker hastalığı 3–7 kat daha fazla görülür ve kalp ve damar hastalığı riski de aynı şekilde yüksektir.

    p. İleri yaşta bunama.

    Son zamanlarda metabolik sendromluhasta sayısında giderek büyük bir artış vardır.

    Dünya nüfusunun dörtte birinde metabolik sendrom bulunmaktadır.

    ABD'de metabolik sendromlu hasta sayısı, orta yaşlardaki kişilerde %20-30'u hatta son zamanlarda %40'ı bulmuştur.

    Ülkemizde metabolik sendrom sıklığını belirlemek için Türkiye metabolik sendrom araştırma (METSAR) grubunun yaptığı çalışmaya göre ülkemizde kentsel yerleşimlerde metabolik sendrom sıklığı ortalama % 33,82 dir.

    METSAR'ın verilerine göre Türkiye'de 20 yaş üstü nüfusun %33'e yakını metabolik sendromludur. Bu durum Avrupa ve ABD verileriyle paralel bir sonuç göstermektedir.

    Araştırmadaki diğer önemli bir sonuç ise kadın nüfusun erkek nüfusa oranla daha fazla risk altında bulunmasıydı. Türkiye geneli ortalaması metabolik sendroma yakalanma sıklığı kadınlarda daha fazladır. Metabolik sendrom oranı erkeklerde % 28,8 iken, kadınlarda % 41,1 olduğu saptanmıştır.

    2000 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9.2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur ve koroner kalp hastalığı geliştiren bireylerin % 53'u aynı zamanda metabolik sendrom hastasıdır.

    Metabolik Sendromun Oluşması

    Metabolik sendromun tüm bileşenlerinin nedenlerini açıklayabilecek tek bir genetik, infeksiyoz veya çevresel faktör henüz tanımlanamamıştır. Metabolik sendrom, insulin direnci zemininde gelişen çok yönlü bir hastalıktır.

    Metabolik sendrom parametrelerinin ortak kökünün göbek çevresindeki (visseral) yağlanma ve insülin direnci olduğu kabul edilir. Ancak, aslında insülin direnci başladığında yolun yarısı çoktan geçilmiş durumdadır.

    Beslenmedeki hatalar, kasların hareketsizliği ve sonuçta oluşan hücre içi enerji fazlalığına karşı organizma kendisini korumak için bir seri olağanüstü uyum mekanizmalarını harekete geçirir.

    Genetik yatkınlık söz konusu olsa da, modern kent hayatının getirdiği sedanter yaşam ve yüksek kalorili fast-food tarzında hatalı beslenme sendromun seyrini alevlendirir.

    Metabolik Sendrom Kimlerde Daha Fazla Görülür?

    Kahvaltı yapmadan güne başlayan, kısa mesafelere yürüyüş yerine araca binmeyi tercih eden, günün büyük bir kısmını masasının başında, televizyon veya bilgisayar karşısında hareketsizce geçiren, öğle yemeğini hızlı fast-food tarzı yiyeceklerle geçirip akşam eve geldiğinde ise yemeklere saldırıp televizyon karşısında uyuyakalan, egzersiz yapmaktan uzak kalan insanların hastalığıdır.

    Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri Nelerdir?

    Metabolik sendrom ile ilgilenen çok farklı etkin ve yetkin kuruluşlar metabolik sendromun tanı kriterlerini kendilerine göre belirlemiştir. Ancak bugün için National Cholesterol Education Program (NCEP) Adult Treatment Panel III kısaltılmış adı ile (ATP III)-2001, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri dünyada olduğu gibi ülkemizde de en sık kullanılan tanı kriteridir.

    ATP III'e göre Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri:

    Aşağıdaki 5 kriterden en az üçünün bulunması

    1. Erkek tipi şişmanlık ( yağların karında birikmesi): Erkeklerde bel çevresinin 102 cm'den fazla, kadınlarda 88 cm'den fazla olması

    2. Kanda trigliserit denen yağın 150 mg/dl den yüksek olması

    3. Buna karşın HDL kolesterol denen iyi kolesterolün erkeklerde kanda 40 mg/dl, kadınlarda ise 50mg/dl'den düşük olması veya kişinin yağlarındaki bozukluğu düzeltmesi için ilaç kullanıyor olması

    4. Tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) Büyük tansiyonun 13, küçük tansiyonun 8.5' dan fazla olması veya kişinin tansiyon ilacı kullanıyor olması,

    5. Açlık kan şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde bulunması

    Tanı kriterlerinde cinsiyete göre değişkenlik vardır.

    Kadın

    Erkek

    Göbek çevresi

    88 cm üzeri

    102 cm üzeri

    Bel çevresi / kalça çevresi

    0.85 üzeri

    0.90 üzeri

    HDL-K

    50 mg/dL düşük

    40 mg/dL düşük

    Metabolik Sendrom Neden Önemsenmeli?

    Metabolik sendromu olan kişilerin kalp krizi veya inme (felç) geçirme riski, olmayanlara kıyasla üç kat daha fazladır. Bu hastalıklar nedeniyle ölme riski ise metabolik sendromu olan kişilerde iki kat yüksektir.

    Metabolik sendromu olan kişilerde tip 2 diyabet gelişme riski beş kat, koroner kalp hastalık gelişme riski 3 kat artmıştır.

    Dünya genelindeki 200 milyon diyabet hastasının %80'inin, kalp ve damar sistemi hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybedeceği tahmin edilmektedir. Metabolik sendromlu hastalarda kalp ve damar hasatlıklarına bağlı ölüm oranı %12 buna karşın metabolik sendromu bulunmayanlarda ise bu oran %2.2'dir.

    Bu veriler, metabolik sendromun sekel bırakması ve ölümcül olması açısından başta gelen hastalıklar arasında yer aldığını ortaya koymaktadır.

    .

    Yağlı Karaciğer Hastalığı (Non-alkolik hepatosteatoz)

    Hastalık karaciğer yağlanması olarak da adlandırılır. Çoğu kez hastalık karaciğer enzimlerinde yükseklik ve yapılan karaciğer ultrasonunda basit yağ birikimine bağlı olarak “karaciğerde yağlanmanın” görülmesi ile teşhis edilir.

    Siroz ve karaciğer kanserine neden olabilmektedir. Şişmanların (obez) yaklaşık %75'in de yağlı karaciğer görülürken siroz gelişme oranı ise %2–3 arasındadır.

    Metabolik Sendrom Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Kalp ve damar hastalıkları, , tansiyon yüksekliği, kalp krizi ve felç geçirme, tip 2 diyabete yakalanma olasılığı giderek artar ve ani ölümler görülebilir. Önlem alınmadığında tüm olumsuz sonuçlar, en geç 7 yıl içinde ortaya çıkar.

    Metabolik Sendrom ile Nasıl Mücadele Edelim?

    Metabolik sendrom mutlaka tedavi edilmelidir. Yapılacak olan tedavi çok yönlü olmalıdır. Şişmanlık varsa hedef yılda %5–10 kilo vermeyi sağlamak olmalıdır. Kiloda %10'luk azalmanın sağlanması kişide mevcut olan şikâyetlerin de azalmasını sağlayacaktır.

    Hedefler Ne Olmalı?

    a) Kilo verme

    – %5-10'luk kilo kaybı bile metabolik sendromun tüm bileşenlerini kontrol altına alabilir.

    – %7'lik kilo kaybı ile birlikte duzenli fizik aktivite 4 yıl içinde tip 2 diyabet gelişme riskini %50 oranında azaltmaktadır.

    b) Fiziki aktivite

    c) Şişmanlığın azaltılması

    d) İnsülin direncinin düzeltilmesidir.

    Metabolik sendromun tedavisi için yaşam tarzı değişikliğinin öncelikli olarak yapılması gerekir. Yaşam tarzı değişikliği, sağlıklı beslenme ve spor yapmayı kapsar. Yapılan yaşam tarzı değişikliği sayesinde şeker hastalığı gelişme riskini %50 oranında azaltmak mümkündür.

    Bu sırada tansiyon ölçümlerinin yanı sıra kan yağlarının ve kan şekeri değerlerinin ölçülmesi gerekir. Sigara kullanılıyorsa sigaranın kesilmeli ve alkol kullanımı sınırlandırılmalıdır.

    Beslenme:

    Beslenmenin düzenlenmesi yalnızca şişmanlığın tedavisinde değil, kan basıncı, kan şekeri ve kan yağlarının iyileştirilmesi için önemlidir. Bu sayede hem şeker hastalığı hem de kalp ve damar sistemi hasatlıklarına ait komplikasyonlar önlenmiş olur. Diyette az az ve sık sık beslenilmelidir.

    Son zamanlarda Akdeniz diyeti gibi dengeli diyet modellerinin koroner kalp hastalığı ve farklı kanser t&

  • Tanı testleri neden yapılır?

    TANI TESTLERİ NEDEN YAPILIR?

    AYRINTILI İÇ HASTALIKLARI (Dahiliye) MUAYENESİNE EK OLARAK her checkup yaptırırken genellikle yapılan tanı testlerinin amaçlarını tek tek irdelemek istedim…
    Tam kan sayımı22 panel ve Periferik yayma raporu(Kansızlık, lösemi -lenfoma gibi kan hastalıklarının ön taraması , vitamin eksikliklerinin ve bağışıklığın öntaramaları için yapılan en önemli testtir )

    CRP (highsensitif) (vücuttaki iltihap düzeyini en hızlı ve en hassas göstergesi olan akut dönemde hızla yükselen ve iyileşince hızla düşen bulgu aynı zamanda romatizma ve kalp hastalığı göstergesi )

    Sedimentasyon hızı (Vücutta iltihabın göstergelerinden, kırmızı kan hücrelerinin saatlik çökme hızı da denir. Kötü huylu hastalıklarda , romatizmada ve iltihabi durumlarda yükselir ama iyileşsek de geç düşer. )

    ASO (Streptokok bakterilerince oluşturulan vücut en çok boğaz iltihaplarında artış gösterir ve altı ay boyunca yüksek kalır)

    RF Romatoidfaktör (Romatoid Artrit hastalığında çoğunlukla pozitif olabilen bir romatizmal işaret)

    Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon testleri, safra kanalları göstergeleri
    BUN (kan ürenitrojeni) Böbrek fonksiyonları ve prostat hakkında bilgi verir .
    Kreatinin Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    Ürik asit Gut hastalığının taranması ve böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir
    Serum Sodyum potasyum klor Kronik,uzun süren yorgunluk ve halsizliğin sebeplerini sorgulayan testlerdir , Kramp,kabızlık günlük tuz alımı hakkında bilgi verir.
    TİT=tam idrar tetkiki Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    ALT, ALT Karaciğer hasar testleridir .
    GGT =gama gt : Safra kanalı fonksiyonları karaciğer yağlanma , alkol tüketimi safra tembelliği konusunda fikir verir.

    Totalbillirubin ,Direkt billuribin:Gillbert Sendromu taramasında kullanılır, karaciğer pankreas safra yolları fonksiyonlarını gösterir
    Albumin: En önemli kan tampon maddesidir. Beslenme böbrek karaciğer fonksiyonları ve kan hastalıklarından etkilenir.

    Kolesterol ve genetik kalp hastalığı tarama paneli
    Total Kolesterol : Kandaki toplam kolesterol miktarımızdır.
    LDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe zararlı kolesterol ölçülür. 4ana dalı vardır ve gizli şekerden etkilenir.
    HDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe yararlı kolesterol ölçülür.
    Trigliserid Şekerle ilgili kolesterol de denir. Gizli şeker,insülin direnci, tip4 hiperlipidemi gibi genetik hiperlipidemilerde düzeyi çok artar.
    LpA tarama testi (lipoprotein A)Yüksekliği genetik kalp krizi riskinin artması ile eşanlamlıdır. her bireye yaşamı boyunca en az bir kez mutlaka bakılmalıdır……..

    Glisemik indeks ve obezite risk paneli (şeker ve şişmanlık riski tarama)Osteoporoz(kemik erimesi)ve osteomalazi riski tarama
    Açlık Kan şekeri
    Tokluk Kan şekeri 1. saat (şeker yükleme testi yerine uygulanmaktadır)
    Açlık insülin (HOMA insülin direnci ölçümlenmesi için bakılmalıdır. )
    HBA1C (HpCLyöntemi ile) (en sağlıklı 3 ay ortalama kan şekeri ölçümlenmesidir. Pahalı bir yöntem olduğu için bir çok klinikte HPCL yöntemi uygulanamamaktadır.
    25 (OH) vitaminD3 (d vitamin düzeyi)
    Serum Kalsiyum(kalsiyum seviyesi artması ve azalması ile ilgili hastalıkların taranmasında kullanılır)
    Orijinal TANİTA aleti ile vücut metabolizma yağ kas su ölçümü
    Pulse oksimetriile Oksijen düzeyi ölçümü :Insülin direncini tetikleyebilecek oksijen kapasite/satürasyon düşüklüğü çok önemlidir

    Hepatit marker ELİSA tarama
    Anti HCV (Tüm sarılık yapan etkenler taranır)
    Anti HIV
    HBs Ag
    Anti Hbs
    Kanser ve bağışıklık sistem testleri (Gizli guatr dahil)
    CEA: Bağışıklık sistemini taramada temel işarettir.Bağışıklığın çalışıp çalışmadığını kanser riskini direkt gösterir.
    Gaitada gizlikan : Üst veya alt sindirim kanalında kanama olup olmadığını gösterir.
    Gaitada Helikobakter pylori antijen: Mide mikrobunun taranması Türkiye'de % 93 pozitif olabilecek yüksek riskli hastalıkların da ilerlemeden bitirilmesine yardımcı olacaktır.
    Anti TPO , antiTG: Gizli ve genetik tiroid hastalık taraması (hashimato , sessiz tiroidit vs)
    TSH, Serbest T3,SerbestT4 :Guatr tiroid fonksiyon testleri
    PSA total, PsaSerbest : Erkeklerde iyi huylu prostat büyümesi , kötü huylu prostat kanseri taramasının en güzel göstergesidir. 40 yaş üstü tüm erkeklerde yılda birkez bakılmalıdır.
    Total testosteron, Serbest Testosteron : Erkeklerde erkeklik hormonu olarak bilinir . bazen nadiren doğuştan olmayabilir ama genellikle 40 yaş sonrası giderek azalır.Kadınlardaki menapoz gibi erkeklerde de adrapoz gelişir. Testosteron düzeylerine mutlaka bakıyoruz çünkü kan şekerinin , tansiyonun ayarlanmasında. Kemik erimesinin erkeklerde önlenmesinde çok önemlidir. Yerine koyma tedavisi yapılmalıdır.
    Tm M2 PK testi: Dışkıda sindirim kanalında polip var mı, kanser var mı tarayan kolonoskopiye gerek kalmadan bunu bize haber veren son yüz yılın en gelişmiş testidir. Test pozitif veya şüpheli gelir ise kolonoskopi istenir.Kolonoskopiden korkanlara müjdeli haber olarak duyurulur..
    IGE testi:vücutta allerjik yatkınlık olup olmadığının göstergesidir. Tarama amaçlı kullanılabilinir. 25 ve üzeri olması anlamlıdır.

    DİĞER TANITESTLERİ
    Tiroid DopplerElastolu USG (iç hastalıkları uzmanınız tarafından) Tiroid Bezinin kanlanması yapıları nodül olup olmadığına bakılır…Elastosonografi ile özellikle 1 cm altındaki nodüllerin iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığı anlaşılır.
    Tüm batın USG(iç hastalıkları uzmanınız tarafından) :Karaciğer yağlanması, safrakesesinin durumu, pankreasın yapısı,böbreklerde yapı bozukluğu olup olmadığı mesane ve iç yapılar değerlendirilir.
    EKG :Kalp ritmi ve fonksiyonları 6 kanallı EKG de değerledirilir.

    SFT (Solunum FonksiyonTesti): Spirolab MIRIII aleti ile tüm akciğer kapasite ve foksionlarına bakılır.
    TANİTA metabolizma yağ kas su ölçümü: Vücut metabolizma yaşı , hücre içi dışı ödem miktarı, kas , protein, mineral miktarı ve ihtiyacı belirlenir ve kişiye özel egzersiz ve beslenme programı belirlenir.
    KISSADAN HİSSE:
    Bilinmesi gereken en önemli konu tanı testlerinde labaratuarın koymuş olduğu aralığın he rzaman klinik olarak belirlenen aralık olmadığıdır. Örneğin vitamin B12 nin serum düzeyinin 500 'ün altında olmaması gerekmektedir ancak bir çok labaratuarda görüyoruz ki alt limit 180 üst limit 580 veya 680 civarıdır. halbuki bilinen en önemli bilgi kişilerin kemik iliği rezervinin 1500 mg B12 vitamini içermesi gerektiğidir. Biz iç hastalıkları uzmanları olarak 500 ve altına düşmüş olan B12 düzeylerinde mutlaka folik asitle beraber hastalarımıza replasman başlarız. Aynı şey bir çok labaratuar değeri için de geçerlidir. Klinisyen hastayı olduğu gibi bir butun olarak kitabi bilgilerle değil, insan olarak ve ayrı bir birey olarak değerlendirmelidir.

    İmmün yetmezliği bir hastada arzu edilen d vitamin düzeyleri bambaşkadır..
    Tanı testlerini doğru istemek ve doğru yorumlamak gerekir. Bunun için de çok iyi araştırmak gerekir.

    Herkesin fizik muayenesinde de aynı inceliğin en az labaratuar kadar gösterilmesi çok ama çok önemlidir. Tepeden tırnağa tüm sistemlerin fizik muayenesinin yapılması ve Tiroid gibi özel uzmanlı gerektiren alanların klinisyence USG'nin yapılabilmesi de önem arzedebilmektedir. Özellikle takip açısından özellikli hastalarda çok önem arzetmektedir. Hastanın ayrıntılı olarak özgeçmişinin dinlenmesi doğru sorgulanması da çok önemlidir. Hasta kendisini hekiminin yanında çok rahat hissetmeli ve hertür derdini anlatabilmelidir.

  • akkiz böbrek kisti hastalığı

    Nefroloji Uzmanı Dr Kadir Gökhan ATILGAN, Akkiz Böbrek Kisti Hastalığı hakkında bilgi verdi.

    Nefroloji Uzmanı Dr. Kadir Gökhan Atılgan'ın verdiği bilgiye göre, “Böbrek kisti hastalığı terimi geniş bir tanım aralığıdır. Çünkü kalıtsal, gelişimsel, akkiz diye tıpta tanımlanan doğumdan sonra herhangi bir dönemde gelişebilen çeşitlilik arz etmektedir. Kistler her tip böbrek kisti hastalığında korteks dediğimiz böbreğin dış kısmında, meduller bölge dediğimiz böbreğin iç katmanında ya da kortikomeduller bölge diyebileceğimiz böbrek katmanların arasındaki sınıra yakın her iki bölgeyi kapsayabilir. Akkiz kistik böbrek hastalığında altta yatan önceye ait bir böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliği durumu yoktur. Genellikle her iki böbreği tutma eğilimindedir. İçi sıvı dolu kesecikler şeklinde birden fazla sayıda kistlerin varlığı ile tanımlanır. Herhangi belirti ya da bulguya rastlanmaz. Çoğunca check-up amaçlı ya da başka bir nedenden ötürü yaptırılan ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans görüntüleme gibi tetkiklerde tanı alır ve nefrolojiye refere edilir.

    Bununla birlikte her ne kadar hastalarda geçmişe ait böbrek hastalığı öyküsü bulunmamaktadır diye belirtmekle birlikte hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda hemodiyaliz tedavisinin süresi ile doğru orantılı olarak görülme sıklığı artmaktadır. Üremik durum dediğimiz kanda üre değerinin normalden yüksek olduğu durumların provake edici özelliği literatürde bildirilmektedir.

    Hastalıkta net bir mekanizma tarif edilememekle birlikte literatürde geçen varsayımlar şu şekildedir:

    1- Renal tübüler blok: Böbrek tübülü, böbreğimizi oluşturan nefron diye tanımladığımız en küçük yapısının bir parçasını oluşturur. Burada oluşabilecek bir blok kist oluşumunu tetiklemektedir.

    2- Kompansatuvar büyüme: kronik böbrek yetmezliği sürecindeki böbrek dokusu kaybına bağlı canlı kalan bölümlerde hipertrofi ve hiperplazi gelişimi tübüler dokularda da meydana gelir. Tubuler değişim esnasında gelişen transepitelyal sıvı geçişi kistlerin gelişimi ile sonuçlanır. Provakatör faktörlerden en belli başlıları büyüme faktörleri ve onkogenlerdir.

    3- İskemi : Primer ya da sekonder( son dönem böbrek yetmezliği ve diyaliz süreci sonrası) nedenli böbreği besleyen damarlarda gelişen tıkanıklık ve bunun sonucu sekonder gelişen doku asidozu durumu kısır döngü içerisinde dokunun ve onun yapı taşı olan hücrelerin ölümü ile sonuçlanır. Bu srüçte epitelyal yapılarda oluşan değişim süreci ile kistlerin gelişimine neden olacağı düşünülmektedir.

    Hastalığın sıklığı değişkenlik göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ne ait ulusal veri kayıt sistemine göre prediyaliz dönemde bu oran %7-22 arasındadır. Diyaliz alan grupta ise diyaliz tedavisinin süresin göre artış göstermektedir. 3 yılın altıda diyaliz tedavisi gören hastalarda bu oran %44, 3 yıldan fazla süredir alan hastada %79, 10 yıldan fazla süre hemodiyaliz tedavi alanlarda ise bu oran %90'ı bulmaktadır. Erkeklerde kadınlara oranlara daha sık görülmektedir.

    Genellikle belirti olmaksızın hastalar hayatını idame etmektedir fakat nadirende olsa karın içi ya da böbrek içi kanama, hematüri dediğimiz idrarda kan bulunması durumu, yan ağrısı, kolik tarzı(sancılanma) ağrı, kist enfeksiyonu görülebilir. Böbrek nakli sonrası dönemde kistik formasyonun tekrarlamadığı yönünde yayınlar olmakla birlikte nativ böbrekte kistik değişimin devam ettiğini belirten vaka sunumlarıda vardır.

    Akkiz böbrek kisti hastalığında fizik muayenede böbrekler polikistik böbrek hastalığında olduğu gibi palpe edilebilir böbrek sadece böbrek içi kanama olması halinde olur. Genellikle palpe edilemez. Histolojik değerlendirmede de kistler arası normal böbrek dokusu korunmuştur.

    Kistik böbrek hastalığı tanısında tanı yöntemi görüntüleme teknikleridir. Bunlardan ucuz olması ve herhangi bir girişimsel metoda gerek olmaması nedeni ile ultrasonografi ilk tercihimiz olacaktır. Ultrasonografide kistlerin komplike mi , nonkomplike mi olduğunu, böbrek boyutlarında artışa neden olup olmadığını, diğer organlarda tutulum olup olmadığını, böbrek ekojenitesi ve komplike ise kist içi ekojenitesini değerlendirebiliriz. Komplike kistten kastedilen kist içi sıvı birikimidir ve ultrasonografide izodens ya da artmış ekojenite ile görülür. Bu kist içi sıvı kan ve pıhtılaşma var ise hiperekojen bir görünüm ile karşımıza çıkar. Pıhtı formasyonu mu kanser gelişimi mi ayrımı için dinamik bilgisayarlı tomografiye ihtiyaç vardır. Kontrastlı bilgisayarlı tomografi erken dönem değerlendirme ve böbrek kanseri yakalama açısından ultrasonografiye üstündür. Prediyaliz hastalarda kontrast madde kullanımının sonuçları ve kistlerin bu dönemde genelde küçük olmaları nedeni ile öncelikli tercih edilmez. Magnetik rezonans görüntüleme ise bilgisayarlı tomografiyi tolere edemeyecek hastalarda bir diğer görüntüleme yöntemidir. Diffüzyon MR ise enfekte kist ayrımında özellikle multikistik böbrek hastalığında anlamlıdır.

    Tanıda bir diğer yöntem ise içi sıvı dolu kistlerde kanama ve pıhtı formasyonundan şüphelenilen hastalarda böbrek kanserini dışlamak için kist aspirasyon biyopsisidir.

    Yan ağrısı ya da kolik ağrısı çeken hastada narkotik(morfin, kodein)veya narkotik olmayan(parasetamol vb) ağrı kesiciler kullanılabilir. Aspirin ve özellikle diyaliz hastalarında heparin kullanımından kaçınılması gerekir.

    Cerrahi tedavi gerektiren durumlar :

    1. Ciddi kanama epizodları geçiren hastalarda tedavi embolektomi ya da nefrektomidir.

    2. İleri görüntüleme yöntemleri ile böbrek kanseri şüphesi varlığında kist çapları 3cm'den büyük ise ya da 3cm'den küçük fakat komplike kistlerde nefrektomi önerilir.

    Tedaviye yönelik özel bir ilaç grubu olmadığı gibi diyet için özel bir formülü bulunmamak-tadır. Egzersiz için tek önerimiz kanama epizodları döneminde yatak istirahatidir.

    Komplikasyonları :

    1-Akkiz kistik böbrek hastalığında böbrek kanserine dönüşüm oranı normal popülasyona göre 40 kat artmıştır.

    2- Kistik kanama bazen hematüri ile birlikte olabilir. Kist rüptürüne bağlı olarak retroperitoneal karın içi kanama veya perinefrik dediğimiz böbrek içi kanama görülebilir. Kanama nadiren hipovolemik şoka neden olacak düzeydedir. Kist içinde ya da kist çevresinde kalsifikasyon dediğimiz kireçlenmeler görülebilir.

    3- Kist enfeksiyonu abse oluşumu ya da sepsis dediğimiz enfksiyonun kana karışması ile genel durum bozukluğu hali görülebilir.

  • Şeker hastalığı neden önemsenmeli?

    Şeker hastalığı nedir?

    Pankreas bezinden kan şekerini düzenleyen insülin hormonu salgılanmaktadır. Şeker hastalığı tıp dilindeki adı ile “diabetes mellitus” pankreas bezinden salgılanan insülin hormonunun ya yetersiz salınması ya da etkisinde ki kusur sonucu kan şekerinin yükselmesi ile karakterize kronik bir hastalıktır.

    Dünyada ve ülkemizde hangi sıklıkla görülür?

    Ne yazık ki, adı kadar tatlı olamayan bu hastalığın görülme sıklığı günden güne artış göstermektedir. Örneğin 2010 yılında dünyada 366 milyon diyabet hastası bulunurken 2030 yılında bu rakamın 552 milyona erişmesi beklenmektedir. Dünya da olduğu gibi hastalık ülkemiz için tehlike oluşturmaktadır. Rakamlarla ifade edecek olursak, 2002 yılında yapılan bir çalışmanın verilerine göre ülkemizde 20-29 yaşları arasındaki bireylerde diyabet sıklığı %7.2 iken bugün için bu rakam %13.7'ye ulaşmıştır. Ülkemizde 3.576.665 kişi şeker hastalığı tanısı almıştır. Ne yazık ki bir o kadar kişide de şeker hastası olmasına rağmen şeker hastası olduğunu bilmemektedir.

    Kimler şeker hastalığı riski taşımaktadır?

    Şişmanlık (obezite), birinci derece akrabalarında şeker hastalığının bulunması, hipertansiyon, kan yağlarında (serum trigliserid düzeyinde ki) yükseklik, gebelik döneminde gebelik diyabeti saptanan kadınlar, fast-food tarzı yağdan zengin gıdalar ile beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı şeker hastalığının ortaya çıkışını arttırmaktadır.

    Şeker hastalığının belirtileri nelerdir?

    Başlıca belirtileri, ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrar yapma, gece idrara çıkma, çok yemek yeme, öğünlerde sonra uyuklama, çabuk yorulma, kaşıntı, sık tekrarlayan mantar enfeksiyonları, yaraların geç iyileşmesi, bulanık görme, iştahın normal olmasına rağmen kilo kaybıdır.

    Şeker hastalığı nasıl teşhis edilir?

    Normal sağlıklı bir insanın sabah açlık kan şekeri 70-99 mg/dl arasındadır. Bir kişide şeker hastalığının teşhisini koyabilmek için en az 8–10 saatlik açlığı takibensabah aç karnına bakılan açlık kan şekeri değerinin 126 mg/dl veya üzerinde bulunması yeterlidir.

    Diğer taraftan, şeker hastalığına ait belirtilerden bir veya birkaçı bulunan (ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrar yapma, çok yemek yeme, iştahın normal hatta fazla olmasına rağmen süratli kilo kaybı) bir kişinin aç veya tok olarak bakılan kan şekeri değeri 200 mg/dl veya üzerinde ise o kişi şeker hastasıdır.

    Bilindiği gibi glikozile hemoglobin kısaca HbAıc şeker hastalarının kan şekeri düzeyini yansıtan önemli bir göstergedir. Son yıllarda HbAıc değerinin %6.5 veya üzerinde bulunması ile de şeker hastalığının teşhisi konulabilmektedir.

    Açlık kan şekeri değeri 100 ile 125 mg/dl arasındaki kişilerde şeker hastalığının araştırılması için mutlaka 75 gram ile şeker yüklemesinin (oral glukoz tolerans testinin) yapılması gerekir. Şeker yüklemesinin ikinci saatinde bakılan kan şekeri değeri 200 mg/dl ve üzerine bulunması şeker hastalığının tanısı için yeterlidir. Eğer 2. saatteki kan şekeri değeri 140 ile 199 mg/dl arasında ise o kişide eskilerin değimi ile gizli şeker (latent diyabet) tıp dilindeki ismi ile bozulmuş glukoz toleransı vardır. Yani bu kişi şeker hastalığı adayıdır. Yapılacak olan yaşam tarzı değişikliği ile söz konusu kişinin şeker hastalığına yakalanmasının önlenmesi veya geciktirilmesi mümkündür.

    Şeker hastalığına bağlı komplikasyonlar nelerdir?

    Açlık kan şekeri değeri 126 mg/dl' in üzerinde olması ve/veya toklukta (ağza alınan ilk gıdadan iki saat sonra) bakılan kan şekeri düzeyinin 140 mg/dl' den daha yüksek değerlerde seyretmesi göz, böbrek, kalp ve damar sistemi üzerinde pek çok olumsuzluğu beraberinde getirir. Çünkü şeker; kanda bulunduğundan ve kan da damar içinde dolaştığından damara zarar verir. Başta kalp, beyin, böbrek gibi hayati işlev gören organlarda olmak üzere, ayaklarda ve gözlerde tahribat ve sorun meydana getirir. Şeker (glukoz) miktarı çok arttığında idrarla şeker kaybı da fazla olur.

    Örneğin hastalığın ilerlemesi gözlerde körlüğe, böbrek fonksiyonlarının bozulması ürenin ve tansiyonun yükselmesine ve kişinin böbreklerinin görevini yapamaması da, böbrek (dializ) makinesine bağlı olarak yaşamasına yol açar. Ayrıca kan şekeri yüksekliği vücuttaki yağların yükselmesine, kalp hastalığının gelişmesine neden olur. Ayaklarda kapanması geciken yaralar kan şekerinin yüksekliğine bağlı olabileceği gibi, oluşan yaralar kan şekerinin yükselmesine neden olabilir. Çünkü şeker hastalarında enfeksiyona karşı yatkınlık vardır. Bu nedenle ayakta oluşan bir ufak yaranın önemsenmesi gereklidir. Oluşan bu olumsuz ve istenmeyen yan etkiler kişinin hem yaşam kalitesini düşürür hem de ölümlerin artmasına sebep olur.

    İnsülin hormonunun yetersizliği veya fonksiyonundaki kusura bağlı olarak hücreler glukozu (şeker) kullanılamadığı için vücut, yağları ve proteinleri kullanmaya başlayacaktır. Bu yüzden hem kilo kaybı hem de vücutta asit fazlalığı ortaya çıkar, ve hasta ölümle sonuçlanabilecek şeker komasına girebilir

    Sonuç olarak, şeker hastalığı son derece önemsenmesi gerekli bir hastalıktır adı gibi tatlı bir hastalı değildir.

    Şeker hastalığının bu olumsuz etkilerinden korunmak veya uzaklaşmak mümkün mü?

    Bu sorunun cevabı evet mümkündür.

    Neler yapılmalıdır?

    Düzenli diyet yapılmalı, kan şekeri ölçüm cihazı alınmalı ve kendi şekerini hem açlıkta hem de tok karnına doktorunun önerdiği şekilde ölçülmeli ve şeker takip defterine yazılmalı, doktorunun verdiği ilaçlar saatine uygun şekilde kullanılmalı, egzersizler düzenli olarak yapılmalı ve düzenli doktor kontrolüne gidilmelidir. Ayrıca, tansiyon (kan basıncı) ve kan yağlarının doktorunun önermiş olduğu sınırlarda tutulması gerekmektedir. Çünkü şeker hastalığında tansiyon ve kan yağlarındaki yükseklik hastayı olumsuz etkilemekte yaşam süresini kısaltmaktadır.

    Haftanın 4–5 günü 20 –30 dakika arasında yapılan yürüyüşün fazla kilo, yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri ve yağ değerleri ile birlikte kalp ve damar sistemi üzerine de pek çok olumlu etkileri vardır. Sözü edilen öneriler sayesinde hem açlık hem de tokluk kan şekeri değerlerini normal sınırlara indirdiğimizde şeker hastalığına bağlı arzu edilmeyen komplikasyonları önlemek veya hiç değilse ortaya çıkışını geciktirmek mümkündür.

    Sadece açlık kan şekerinin normal olması yeterlimidir?

    Günümüzde açlık kan şekerinin normal olması şeker hastasını komplikasyonlardan korumadığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle yemeklerden iki saat sonraki tokluk kan şekerinin 140 mg/dl'nin altında olması hedeflenmelidir.

    Ayrıca kan şekerinin (ortalama 3 aylık) önemli bir göstergesi olan HbAıc düzeyinin %7' nin hatta %6.5 altında olması ile diyabete özgü komplikasyonların önlenmesi veya geciktirilmesi mümkün olmaktadır. 3-6 aylık periyotlar halinde HbAıc düzeyine mutlaka bakılmalıdır

    Kan şekeri dışında nelere dikkat etmeli?

    Bir şeker hastasında sadece kan şekerlerinin arzu edilen düzeylerde olması komplikasyonlar açısından yeterli değildir. Şeker hastalığına bağlı komplikasyonlardan korunmak için kilo (bel çevresi), tansiyon (kan basıncı), kan yağlarının da hedeflenen değerlerde olması gerekir. Bu nedenle diyabet hastalarının kan basınçlarının sıkı kontrol edilmesi, tansiyon yüksekliği veya kan yağlarında herhangi bir bozukluk varsa mutlaka tedavi edilmeleri gerekir. Her şeker hastasının yılda en az bir kez göz muayenesini yaptırmasında yarar vardır. Diğer taraftan böbrekler de şeker hastalığı tarafından sıklıkla etkilenmektedir. İdrarda mikroalbuminürinin (MAU) bakılması ile böbreklerin şeker hastalığından etkilenip etkilenmediğini anlamak mümkündür. Özellikle hipertansiyonlu diyabetik hastalarda, böbreklerin şeker hastalığından etkilenme şansı oldukça yüksektir. Bu nedenle hipertansiyonla birlikte seyreden şeker hastalarında böbrek yetmezliğinin gelişmemesi için hastaların yakından izlenmesi ve tansiyonun 130 / 80 mm Hg 'nın altında tutulması gerekir.

    Şeker hastalığı gözleri de olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle hastalık ilk tespit edildiğinde mutlaka göz hekimi tarafından göz dibi bakısının yapılması gerekir. Daha sonraki kontroller hastayı izleyen göz hekiminin önerisi doğrultusunda yapılmalıdır.

    Sonuç olarak, şeker hastalığı kronik bir hastalıktır. Hastalığın ilk teşhisinden itibaren yaşam tarzı değişikliklerinin (yani düzenli diyet ve egzersizin (özellikle yürüyüş günde 30–60 dakika) yapılması, kan şekerini düzenleyen ilaçların kurallarına uygun şekilde alınması ve/ veya insülinin zamanında uygulanması, hastayı izleyen hekimin önerisine göre düzenli (hem açlık hem de tokluk) kan şekerinin izlenmesi ve zamanında doktor kontrolünün yapılmasını gerektirir. Ayrıca hastada şişmanlık varsa kilonun verilmesi ve verilen kiloların korunması, tansiyon ve kandaki yağlarında yükseklik varsa mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

  • Kansızlık ( anemi )

    Kansızlık, sağlıklı ve yeterli kırmızı kan hücresinin olmaması nedeniyle, dokulara yeterince oksijen taşınamaması sonucu oluşan durumlar bütünüdür. Kansızlık kişide en sık olarak halsizlik ve yorgunluk ile kendini gösterir.

    Aneminin birçok sebep ve çeşidi vardır. Kansızlığın kısa ve uzun süreli olmasına göre kişide oluşturduğu etkiler de ciddi ya da hafif olabilir.

    Eğer kendinizde kansızlık olduğunu düşünüyorsanız mutlaka bir doktor ile görüşmelisiniz. Çünkü birçok ciddi hastalığın habercisi olabilir. Kansızlığın tedavisi basit besin desteğinden ciddi tıbbı tedavilere ( ilaçlar, kan transfüzyonu) kadar değişir. Bazı kansızlık türlerinden sadece sağlıklı beslenerek ve önerilen diyetlerle korunmamız mümkündür.

    Belirtileri nelerdir?

    Yorgunluk

    Soluk cilt

    Çarpıntı

    Nefes darlığı

    Göğüs ağrısı

    Baş dönmesi

    Dikkat eksikliği

    Soğuk el ve ayaklar

    Baş ağrısı

    Ilımlı anemi döneminde bu semtomların birçoğu olmayabilir. Anemi derinleştikçe semptomlarda artış olur. Klinik oturur.

    Ne zaman doktor görmelidir?

    Sebepsiz yere yorgunluk hissettiğinizde bir doktora görünmeniz gerekir. Bazı kansızlık sebepleri örneğin demir eksikliği anemisi sık görülür. Yorgunluğun altında büyük oranda anemi çıkmasına rağmen, yorgunluğun birçok başka sebebi olabilir. Bunu her zaman kansızlığa bağlamayın.

    Kansızlığın nedenleri;

    vücüdumuz yeteri kadar kırmızı kan hücresi yapamıyordur

    kanama: vucudumuzun ürettiği kırmızı kandan daha fazla kan kaybediyorsak

    vücudumuz kırmızı kan hücrelerimizi yıkıyorsa

    Yaygın görülen kansızlık sebepleri :

    Demir eksikliğine bağlı kansızlık : Kemik iliğinin kan hüceresi yapabilmek için demire ihtiyacı vardır. Vücutta demirin yetersiz oluşu kan yapımını azaltır dolayısıyla kansızlığa sebep olur.

    Vitamin eksikliğine bağlı kansızlık: Sağlıklı kan hücreleri için demire ek olarak vücudumuz folat ve vitamin B12’ye de ihtiyaç duyar. Diyetteki bu vitaminlerin eksikliğide kansızlık yapar. Bazen bu vitaminleri diyetle yeterince almamıza rağmen ya barsaklarda emilemez ya da vücut bunları işleyemez ve kansızlıkla sonuçlanır.

    Kronik hastalıklara bağlı kansızlık: Bazı kronik hastalıklarda mesela; kanser, kronik böbrek yetmezliği, AIDS, romatoid artrit, crohn hastalığı ve diğer inflamatuar hastalıklarda kansızlık oluşur. Burada bu kronik hastalıklar kırmızı kan hücrelerinin yapım aşamasıda müdahalede bulunarak kansızlıkla sonuçlanmasına neden olurlar.

    Aplastik anemi ( kansızlık) : Çok nadir görülen bu kansızlık tipinde kemik iliği yağ dokusu ile işgal edilmiştir ve kemik iliğinden kızmızı kan hücreleri üretilemez. Birçok hastalığa, ilaçlara, otoimmün hastalığa bağlı oluşabilir.

    Kemik iliği hastalığı ile ilişkili kansızlıklar: Lösemi ( kan kanseri) ve miyelodisplazi gibi kan hastalılarında kemik iliği çeşitli sebeplerden kızmızı kan hücresi üretemez. Sadece kan kanserinde değil diğer birçok kanser türüde, kemik iliğinde üretimi baskılayarak kansızlığa sebep olabilir.

    Hemolitik anemiler: Bu kansızlık türü kan hücrelerinin, kemik iliğinde üretilme hızından hızlı ve fazla miktarda, damarlarda ya da bazı organlarda yıkılmasından kaynaklanır. Bu anemiler kalıtsal olarak ya da sonradan gelişebilir

    Orak hücreli anemi: Kalıtımsal olan bu hastalık , kırmızı kan hücrelerinde olan şekil bozukluğu nedeniyle, uzun vadede damar ya da çeşitli organlarda kan hücrelerinin yıkılmasıyla oluşur. Ciddi bir hastalıktır.

    Diğer anemiler: Daha seyrek olarak görülen bir çok anemi çeşidi vardır. Mesala talassemiler. Bu hastalıklarda da kırmızı kan hücrelerinin yapı taşı olan hemoglobinde bozukluklar vardır.

    Risk faktörleri:

    Bazı faktörler kansızlık riskini arttırır.

    Diyetteki bazı vitaminlerin azlığı: Diyetteki demir, vitamin B12 ve folat eksiklikleri kansızlık riskini arttırır.

    Barsak hastalıkları: Emilim bozukluğu yapacak barsak hastalıkları ( crohn hastalığı, çölyak hastalığı gibi) kansızlık riskini arttırır. Çeşitli cerrahi barsak rezeksiyonları ( çıkarmaları) neden olabilir.

    Menstruasyon ( adet görme) : Menopoza girmemiş kadınlarda demir eksikliği kansızlık için en büyük riski oluşturur. Çünkü menstruasyon ile kırmızı kan hücre kaybı olur.

    Gebelik: Gebelik de demir eksikliği anemisi için artmış risktir. Bunun sebebi gebelikte artmış olan kan volümü ihtiyacı ve bebeğin gelişip büyümesi için kana olan gerekmesidir. Kısaca kana olan ihtiyaç artışından kaynaklanır.

    Çeşitli kronik hastalıklar: Bir çok kronik hastalık,böbrek hastalığı , karaciğer hastalığı kanser gibi, kırmızı kan hücrelerinin ömürlerini kısaltır ve çabuk ölmelerine neden olurlar. Bazende kronik mide ülseri olanlarda yavaş yavaş olan kanalara bağlı uzun vadede demir eksikliğ anemisi oluşur. Yine kronik atrofik gastriti olanlarda vitamin B12 emilemediği için uzun vadede vitamin B12 eksikliği dolayısıyla vitamin B12 eksikliği anemisi olacaktır.

    Kalıtsal hastalıklar: Ailede orak hücreli anemi, talessemi gibi kalıtsal hastalık öyküsü varsa doğacak çocuklar mutlaka taranmalıdır.

    Diğer faktörler: Bazı enfeksiyonlar, kan hastalıkları, otoimmün hastalıklar, çeşitli toksik kimyasallara maruziyet (benzen), kullanılan çeşitli ilaçlar ( kanser ilaçları, bazı antibiyotikler) , kırmızı kan hücresi yapımını azaltabilir ya da yıkımını arttırarak kansızlığa yol açabilir.

    Tedavi edilmemiş anemi birçok komplikasyona yol açar;

    Ciddi yorgunluk: Tam oturmuş bir kansızlık kişide günlük işlerini yapamayacak kadar ciddi yorgunluk yapabilir.

    Kalp problemleri: Kansızlık düzensiz kalp atışlarına , kalbin hızlı atmasına yani çarpıntıya yol açabilir. Çarpıntının ya da kalbin hızlı çalışmasının sebebi , kansızlığa bağlı olarak dokulara oksijen götürecek olan kırmızı kan hücrelerinin yetersizliğidir. Bunu kalp fazla çalışarak kapatmaya çalışır. Uzun vadede kalp yetmezliğne bile yol açabilir.

    Ölüm: Ölüm sadece belli başlı nadir görülen bazı kalıtımsal kansızlıklarda olabilir. Orak hücreli anemi gibi)

    Tedavi ve ilaçlar:

    Demir eksikliği anemisi: Kansızlığın bu tipi diyette değişiklik yaparak ve demir alımını arttırarak tedavi edebilir. Eğer menstruasyon dışı bir kanamaya bağlı kan kaybı nedeniyle gelişmişse kanama yeri saptanıp kanama durdurulmalıdır.

    Vitamin eksikliği anemisi: Folik asit ve vitamin B12 eksikliği anemisi folik asit ve vitamin B12 alımı ile tedavi edilebilir. Ancak sindirim sistemimizden, yiyeceklerde bulunan bu vitaminler, yeteri kadar emilemiyorsa özellikle vitamin B12 için iğne tedavsisi verilmelidir.

    Kronik hastalık anemisi: Bu tip aneminin spesifik ( özel ) bir tedavisi yoktur. Burada önemli olan altta yatan hastalığı, var olan hastalığı tedavi etmektir. Eğer semptomlar ağırlaşır ya da artarsa , kan transfüzyonu , eritropoetin denilen (normalde böbreklerde üretilir) hormon dışarıdan verilerek kırmızı kan hücre yapımını uyarılır. Bu ise semptomları azaltır.

    Aplastik anemi: Bu hastalık kırmızı kan transfüzyonunu içerir. Kemik iliği sağlıklı olmadığı için kesin tedavi seçenekleri arasında kemik iliği nakli vardır.

    Kemik iliği hastalığına bağlı kansızlık: Bu tip kansızlıkta yine basit ilaç tedavilerinden kemoterapi ve kemik iliği nakline kadar değişen tedavi şekilleri vardır.

    Hemolitik anemiler: Hemolize ( kan hücrelerinin parçalanması) sebep olacak şüpheli ilaçlardan , enfeksiyonlardan mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. . Bu anemilerde steroid ya da bağıklığı baskılayan ilaçlar kullanılarak, kırmızı kan hücrelerinin yıkılması engellenebilir. Kansızlığın ciddiyetine bağlı olarak kan transfüzyonu gerekebilir.

    Orak hücreli anemi: Oluşabilecek komplikasyonların tedavisi yapılmalıdır. Kan hücrelerinin yıkımı sırasında damar yolu ile sıvı verilmesi, ağrının azltılması için ağrı kesiciler verilebilir. Gereğinde kan transfüzyonu yapılabilir. Kemik iliği nakli etkili tedavi seçeneklerindendir. Ayrıca bir kanser ilacı olan hidroksiüre tedavide kullanılabilir.

    Önleme:

    Kansızlığın birçok çeşidi önceden önlenebilir değildir. Ancak sık görüler demir eksikliği ve vitamin eksikliklerine bağlı kansızlıklar diyetle önlenebilir.

    Demir: Demirden zengin besinler tüketilmelidir. Demir özellikle kırmızı et ve diğer beyaz etlerde bulunur. Fasulye , mercimek , demirden zengin tahıllardır. Koyu yeşil yapraklı sebzeler ve kuru meyveler de demirden zengindirler.

    Folik asit: Turunçgiller ve sularında, muz, koyu yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, tahıl ve makarnada bolca bulunur.

    Vitamin B12: Doğal olarak et ve süt ürünlerinde bolca bulunur. Ayrıca tahıllarda da bolca bulunur.

    Vitamin C: C vitamini içeren , turunçgiller, karpuz, çilek gibi meyveler ese demir emilimini arttırır. Bunların bolca yenilmesi besinlerdeki demirin emilimini arttırır.

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Steroidler ( kortizonlar )

    Steroidler, sürrenallerde (böbrek üstü bezlerinde) adrenokortikotrop hormon (ACTH) kontrolü altında kolestrol’ den üretilen ve kana salınan hormon yapısında maddelerdir .

    Sürrenallerde zona glomeruloza denilen tabaka en dışta yer alır ve mineralokortikoidleri (tuz tutucu kortizonları) salgılar. Bu hormonlar genel olarak vücudun su-tuz dengesini düzenler.

    Sürrenal orta kısmı olan zona fasikülata’ da ise insan vücudu için hayati öneme sahip glukokortikoidler sentezlenir.

    Zona retikülaris en içte yer alır ve DHEA gibi androjenlerin (erkeklik hormonu tarzı hormonlar) üretimi buradan yapılır. Bu hormon, kadınlarda üretilen androjenin en büyük kaynağıdır.

    Steroid hormonlar, hedef hücrede stoplazmik (hücre içi) reseptöre (algaçlara) bağlanır. Reseptör-hormon bileşkesi, çekirdekte protein üretimi için gerekli işlem olan transkripsiyonu başlatır. Steroidler, farklı hücre ve dokularda farklı işlevler görürler.

    GLUKOKORTİKOİDLERİN ETKİLERİ:

    1) Karaciğer ve renal (böbrek) aminoasit tutulumu, glukoneogenez (glukozun, yağ ve benzeri gibi diğer yapı elemanlarından üretimi); yani amino asit ve yağlardan glukoz üretilerek kan şekerinin arttırılmasını sağlar . Steroidler, bu özellikleri nedeniyle Kontrainsüliner (insülinin tersine çalışan) hormonlar olarak bilinir.

    2) Akut stres durumlarında kan glukozunu arttırarak vücutta artan enerji ihtiyacının karşılanmasını sağlar. Akut stres durumlarında salınan kortizol miktarı, normalin 10 katına kadar çıkabilmekte, bu da insan vücudunun stres karşısındaki dayanıklılığını arttırmaktadır. Aynı zamanda kasılabilen ve damar tonusunu belirleyen arteriollerde (küçük damarlarda) bir miktar vazokonstriktör (damarsal kasılma) etkiye sahip oldukları için kan basıncında artışa neden olurlar.

    3)Steroidler, kan tablosu üzerine önemli etkileri olan maddelerdir ve günümüzde dışarıdan alınan steroid ile tedavi, bu nedenle oldukça sık kullanılmaktadır. Steroidler, kandaki nötrofil, eritrosit ve trombositlerin sayısını ve % Hemoglobin miktarını arttırırken başta lenfositler olmak üzere eozinofil, bazofil ve monositlerin sayısını azaltır. Otoimmün ve allerjik hastalıklarda, malignitelerde (kanser hastalarında) kan tablosu üzerine olan bu etkilerinden yararlanılır. Steroidler, gerek T, gerekse B lenfositlerin periferik kandan lenfoid sisteme dönmesini sağlarken antijenik uyarımlar sonucu enflamasyonun başlatılmasını; savunma sistemi hücrelerinin uyarılmasını sağlayan ve antijenle aktive hale gelmiş monositler ve lenfositlerden sentezlenip ortama salınan IL-1, IL-2, PAF, Gamma IFN , TNF-alfa vb. sitokinleri bloke ederek T lenfositlerin sitotoksik T hücrelere, monositlerin makrofajlara dönüşmesini engeller. Ayrıca steroidler, güçlü bir enzim inhibitörü olan Lipokortin’ in sentezini arttırır ki; bu şekilde Fosfolipaz A2 aktivasyonunu baskılayarak enflamatuar (iltihabi) süreçte önemli işlevleri olan Prostaglandin , Tromboksan A2 ve Lökotrien sentezini önler, fagositik hücrelerde lizozomal zar stabilizasyonu artırmasına bağlı olarak fagositik fonksiyonlarda azalma oluştururlar. Bu etkileri nedeniyle bağışıklık sitemini hemen her aşamada baskılayabilme kapasitesine sahiptirler.

    3)Endokrin sistem üzerine olan etkileri açısından bakıldığında, dışarıdan verilen steroidler , hipothalamo-hipofizer aksı negatif feed-back ile bloke eder, CRH ve ACTH salgısını azaltır , GH (büyüme hormonu) salgısı artar, TSH (tiroid bezi uyarımı yapan hormon) yapımı azalır.

    4) Yüksek steroid dozları mide asit – pepsin salgısını arttırır , aktif ülserler meydana gelir. Santral sinir sistemi üzerinde mental-emosyonel (beyinsel ve duygusal) değişiklikler olur. Gene yüksek dozlarda protein katabolizması (yıkılımı) artar; kas güçsüzlüğü olur. Kalsiyum emilimi azalırken atılımı artar , ayrıca osteoklastik aktiviteyi de arttırdığı için ostoeporoz (kemik erimesi) oluşur. Kollagen (bağ dokularının) yıkımını arttırarak yara iyileşmesinde gecikme oluştururlar.

    Steroid Çeşitleri

    Genelde kullanım yerlerine göre özellikleri değiştirilir; İmmünsüpresyon (bağışıklık sisteminin baskılanması gerektiği durumlar) ve antienflamatuar (iltihap giderici) etkinlik için kullanılan formlarında sodyum – su tutulumunu ve vücutta sıvı artışını engellemek amacıyla mineralokortikoid etkinliği azaltılmış, immünosüpresyon ve antienflamatuar etkinliği arttırılmıştır steroid tipleri kullanılır.

    STEROİD METABOLİZMASI

    Kortizol, plazmada % 95 oranında kortikosteroid bağlayıcı globuline (Transkortin adı da verilen özel bir alfa-2 globulin) bağlanır. Geri kalan az miktardaki kortizol, albumin’e bağlanarak taşınır. Karaciğer’ de konjugasyonla suda çözünebilir hale gelir ve böbrek yoluyla atılır. Karaciğer fonksiyon bozukluklarında steroidlerin yarılanma ömrü artar.

    STEROİDLERİN KULLANILDIKLARI YERLER

    * Endokrin hastalıkların teşhis edilmesinde:

    Steroidlerin hipothalamus ve hipofizi baskılayarak ACTH salgısını inhibe etmeleri (baskılamaları) bu ilaçların tanı koyma amaçlı kulanılmasına olanak verir. Bu amaçla sterodilerden en çok deksametazon kullanılır.

    * Addison hastalığında , primer, sekonder ve tersiyer sürrenal yetmezliklerde replasman (eksik olanı yerine koyma) tedavisi olarak kullanılır.

    Bu hastalarda kanda kortizol olmadığı için akut strese yanıt yoktur ve bu durum, hastaların hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü), hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) ve şok nedeniyle kaybedilebileceği tehlikeli bir hadisedir. Replasman tedavisi ile vücuttaki eksik kortizol , hipothalamo- hipofizer aksın bioritmine uygun bir şekilde dışarıdan verilir. Akut stres durumlarında ise kullanılan dozlar arttırılır. Normal kortizol salınımının ritmine uyum sağlaması için tedavide mineralokortikoid ve antienflamatuar etkinliği hemen hemen birbirine eşit olan Hidrokortizon; toplam dozunun 2/3 ‘ü sabah, 1/3’ü akşam verilmek suretiyle kullanılır. Hipotansiyon belirgin ise tedaviye mineralokortikoid etkinliği fazla olan Fludrokortizon eklenir.

    Steroid hormon sentez yolaklarındaki çeşitli enzimlerin doğumsal yokluğu nedeniyle oluşan Kongenital Adrenogenital Hiperplazi’ de kortizol eksikliği nedeniyle baskılanamayan Hipofizer ACTH hormonunun miktarındaki artış sonucu böbrek üstü bezi hücrelerinde hiperplazi (büyüme) meydana gelir. Bu hastalıkta yapılması gereken tıpkı sürrenal yetmezliklerde olduğu gibi üretilemeyen son ürünlerin hazır olarak dışardan verilmesidir.

    * Enflamasyona (iltihaba) karşı) kullanımı:

    Steroidler, daha önce bahsi geçen enflamasyonun tetiklenmesini önleyici etkileri nedeniyle günümüzde etkin olarak kullanılmaktadır. Özellikle Non Steroid Anti İnflamatuar İlaçlar olarak bilinen ilaçların kullanılmasına rağmen hakim olunamayan, başta romatoid artrit olmak üzere kronik enflamatuar hadiseler ve bunların akut alevlenmelerinin tedavisinde şikayet ve bulguların efektif bir şekilde azaltılmasında kullanılır; fakat bu türden kronik – progresif (ilerleyici) hastalıklarda steroidler kesilir kesilmez bulgular daha da şiddetlenir.

    * Vücudumuzdaki savunma sisteminin istenmeyen etkilerinden biri olan alerjik reaksiyonların tedavisinde kullanılırlar. Alerjinin yüzeyel bulgularının tedavisinde topikal (Krem, sprey vb.) olarak kullanılırken, anaflaktik şok gibi ağır alerjik tabloların tedavisinde damar yolundan kullanılır. Burada tabii ki de şunu hatırlatmak gereklidir ki; anafilaksi tedavisinin esas ilacı adrenalindir…

    Ağır bronşial astım ataklarında inhale beta mimetiklerin (bronş açıcılar) yanısıra özellikle geç faz zararlanmayı azaltmak amacıyla inhale steroid formları kullanılır. İnhale formların etkisiz kaldığı status astmatikus (açılmayan astım nöbeti) gibi durumlarda steroidler damardan enjeksiyon veya infüzyon olarak verilir.

    * Otoimmün hastalıklar:

    Sistemik sklerozis dışındaki bağ dokusu hastalıklarında (Sistemik Lupus Eritematozus, Poliarteritis Nodosa, dermatomiyozitis , vaskülitler v.s). iyi sonuçlar alınır. Başlangıçta bulgular düzelene kadar yüksek dozda (1mg/kg veya daha fazla ) kullanılır, sonra doz tedricen azaltılır.

    * Cilt ve göz hastalıkları:

    Alerjik dermatitler, kontakt dermatitler, intertrigo, cheloid, alopesia areata (bölgesel saç dökülmeleri), seboreik dermatit, liken sklerozis vb. hastalıklarda topikal olarak; Pemfigus, eksfoliatif dermatit gibi ciddi hastalıklarda ise sistemik olarak uygulanırlar. Cilt üzerine uzun süreli uygulamalarda atrofi (deride incelme) meydana gelebilir. Alerjik konjunktivit (göz nezlesi) ve blefaritte lokal formları uygulanır. Lokal uygulama göz içi basıncını arttırabilir, viral hastalıklarda ve skar dokusu üzerine uygulanmamalıdır.

    * İmmünsupresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı) olarak kullanımı:

    Steroidler, immün sistemin; organizma aleyhine çalıştığı bazı durumlarda (organ transplantasyonu sonrası allograft reddini önleme de, aplastik anemi , minimal lezyon hastalığı, membranöz glomerulonefrit, serum hastalığı, Otoimmün hemolitik anemiler, İ.T.P…) baskılanmasında hemen hemen ilk ilaç olarak ve yüksek dozlarda kulanılan ilaçlardır. Bu amaçla en çok kullanılan Prednizon’dur.

    * Antineoplastik olarak kemoterapi protokollerinde yer alırlar. Özellikle periferik kanda lenfosit öncüllerinin çok fazla arttığı lösemi’ lerde steroidlerin, periferde lenfosit sayısını azaltıcı etkisi nedeniyle kullanılır.

    * Diğer kullanım alanları:

    Vital (hayati) fonksiyonların tehlike altına girdiği durumlarda; Septik şokta, Addison krizinde yüksek dozlarda (300 mg Hidrokortizon damardan infüzyon, gerektiğinde tekrarlanarak) kullanılır. Travma sonrası durumlarda, kafa içi basınç artışı sendromunda, beyin ödeminde, nöron stabilizasyonu ve dayanıklılığının arttırılmasında kullanılır.

    Aspirasyon pnömonisi, toksik ve irritan gaz inhalasyonu veya başka nedenlerle oluşan pulmoner ödemin (akciğer ödemi) tedavisinde, çeşitli nedenlerle (malignite, Granülomatöz hastalıklar, hiperparatiroidizm …) oluşan hiperkalsemi tedavisinde, akut romatizmal ateşde kalp tutulumu olduğunda, Good – Pasture sendromu , Oto immun hepatit, sklerozan kolanjit, Miastenia gravis, enflamatuar barsak hastalıkları, ağır bakteriyel enfeksiyonlarda organ hasarını azaltmak amacıyla kullanılırlar.

    Steroidlerin YAN ETKİLERİ :

    Kortikosteridlerin uzun süre ve yüksek dozda kullanılması çok sayıda ve ciddi olabilen yan tesirlerin oluşmasına neden olur. Bunlardan en önemlisi İyatrojenik Cushing Sendromu’dur. Klasik olarak aydede yüzü, buffalo hörgücü, sentrpedal yağlanma (ince ekstremiteler, geniş gövde), yüksek doz kortikosteroidlerin vücuttaki yağ yerleşim düzenini bozmasına bağlıdır. Mineralokortikoid etkinliğin artması, Na – su retansiyonu , intra – ekstravasküler volümde artış, hipertansiyon ve ödeme neden olur . Steroidlerin kollagen yapımını bozması, yıkımını arttırması nedeniyle ciltte atrofi, strialar (çatlaklar), yara iyileşmesinde gecikme, telenjiektaziler (damar belirginleşmeleri), küçük travmalarla bile ekimozlar (morluklar) meydana gelir. Androjen hormon miktarındaki değişmeler nedeniyle jinekomastia (erkelerde göğüs büyümesi), hirsutizm (kadınlarda kıllanma artışı), akneler (sivilcelenme) oluşur. Steroidlerin kemik metabolizmasına olan yan tesirleri nedeniyle osteoporoz (kemik erimesi) olur, kalsiyum atılımı artar, emilimi azalır. Aşırı miktarlardaki kortizol, protein katabolizmasını (yıkılımını)artırarak myopati, kaslarda güçsüzlük ve atrofi yapar. Mide asit salgısı artar, peptik ülserler meydana gelir, glukoneogenez ve glikojenoliz artar, kan şekeri yükselir, sekonder Diabetes Mellitus gelişir .

    Kortikosteroidler, immüniteyi baskıladıkları için enfeksiyonlara yatkınlık artar; özellikle hücresel immünitenin baskılanması, viral ve fungal enfeksiyonların gelişmesini kolaylaştırır. Tüberküloz alevlenmesi olabilir. Bunun dışında diğer bakteriyel patojenlerle oluşan enfeksiyonlarda da sepsis gelişme riski artar.

    Uzun süre steroid kullanımı psişik bozukluklar yaratabilir; kişilik değişiklikleri, psikozlar hatta steroidin ruhsal eksitatör etkisi nedeniyle bağımlılık yapabilir.

    Çocuklarda uzun süre ve yüksek dozda kullanılması büyümeyi durdurur. Gün aşırı uygulamayla bu sorun bir ölçüde asgariye indirilebilir.

    Dışarıdan alınan steroidler, aldosteron benzeri etkinlik gösterirler; Na – su tutulumu ile hipertansiyon ve ödemlere yol açması yanında, eğilimli hastalarda konjestif kalp yetmezliği ortaya çıkartabilir. Aldosteronun Potasyum atılımını arttırma etkisi de olduğu için şiddetli Hipokalemi sonucu motor güçte azalma, paralitik ileus (barsak felci), aritmiler (ritim bozuklukları) ve kardiyak diastolik asistoli (kalp durması) olabilir.

    Diğer yan tesirleri; lokal uygulandıkları gözde korneal ülser, glokom, katarakt ve viral enfeksiyonlarda alevlenme yapabilirler. İntra- kranial basınç artışı, hiperkoagulabilite, Tromboza eğilim, konvülziyon yapar, Ateroskleroz’u hızlandırırlar.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Tansiyon düşüklüğü ( hipotansiyon )

    Düşük Tansiyon (Hipotansiyon)

    Düşük tansiyon olarak bilinen hipotansiyon, herhangi bir semptom vermeyebilirken, birçok kişide baş dönmesi, gözlerde kararma, bayılma gibi semptomlar da yapabilir. Bazı vakalrda hayatı tehdit edici olabilir.

    Kan basıncının oluşturduğu etkiler kişiden kişiye değişmekle birlikte, sistolik (büyük tansiyon) tansiyonun 90 mm hg, diyastolik (küçük tansiyonun) tansiyonun 60 mm hg altında olması olarak tanımlanır.

    Düşük tansiyonun sebepleri basit bir dehidratasyondan ( vücudun susuz kalması) ciddi dahili ve cerrahi hastalıklara kadar değişebilir. Düşük tansiyon tedavi edilebilir bir durum olmasına rağmen asıl önemli olan sebebinin bulunması ve tedavi edilmesidir.

    Tansiyon düşüklüğü, özellikle aniden geliştiğinde kişide ciddi belirti ve bulgular verebilir. Baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, göz kararması, bulantı, soğuk bir deri, hızlı soluma, yorgunluk, depresyon, susama hatta bayılma bunlar arasındadır.

    Ne zaman doktor görmelidir?

    Çoğu zaman tansiyon düşüklüğü ciddi bir hastalığa bağlı olmaz. Tansiyonunuz düşük olmasına rağmen kendinizi iyi hissediyorsanız, ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma yoksa basit önlemlerle –mesela su kaybına, aşırı terlemeye bağlı oluşmuş olabilir sıvı almakla birlikte şikayetleriniz gerileyebilir– tansiyonunuz yükselir. Eğer sıvı alamkla yükselmiyor ve ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma şikayetiniz devam ediyorsa veya süreklilik gösteriyorsa bir doktora görünmenizde mutlak fayda vardır.

    Nedenleri nelerdir?

    Sistolik tansiyon : İlk olarak okunan ve büyük tansiyon olarak değerlendirilen değer, kalbin kanı atarken damarlarda oluşturduğu basıncın yansıması olarak değerlendirilir.

    Diyastolik tansiyon : İkinci okunan ve küçük tansiyon olarak değerlendirilen değer ise kalp atımları arassında, kalbin dinlenmesi sırasında damarlarda oluşan basıncın yansımasıdır.

    Son rehberler bu iki değer için idealin 120/80 mm hg olduğunu belirtmekteler.

    Ancak kan basıncı çok kısa süreler içinde, normal sınırlarda kalmak şartıyla ciddi değişiklikler gösterebilir. Bu durum vücut pozisyonunuzdan, soluma hızınızdan, stres düzeyinizden, fiziksel durumunuzdan, aldığınız ilaçlardan, yediğinizden içtiğinizden etkilenebilir.

    Bazı durumlar tansiyon düşüklüğüne yol açabilir.

    Gebelik: Kadın dolaşım sistemi gebeliğin İlk 24 haftasında genişler, bu da büyük tansiyonda yaklaşık 10 , küçük tansiyonda yaklaşık 10-15 mm hg düşüşlere neden olur. Gebelik sonrası normale döner.

    Kalp hastalıkları: Düşük kalp hızı, kalp krizi, kalp yetmezliğinde, dolaşım sisteminin kalbi çok yormaması için çeşitli mekanizmalarla damarlarda genişleme yaparak tansiyonu düşürebilir.

    Endokrin hastalıklar: Hipotiroidizm- guatr bezinin az çalışması, hipertiroidizm- guatr bezinin çok çalışması, adrenal ( böbrek üstü bezi) yetmezlik, hipoglisemi- kan şeker düşüklüğü, diabet- şeker hastalığı

    Dehidratasyon- susuz kalmak: İshal, bulantı kusma, uzun süre susuz kalmak, idrar söktürücü kullanmak,

    Kan kayıpları:

    Sepsis: (ciddi enfeksiyonlar)

    Anafilaksi ( ciddi allerjik reaksiyonlar): İlaç alerjileri, yemek alerjileri, böcek sokmaları

    Yetersiz beslenme : Vitamin B12 eksikliği, folat eksikliği, demir eksikliği

    Çeşitli ilaçlar: Diüretikler ( idrar söktürücüler), çeşitli tansiyon ilaçları, parkinson hastalığı ilaçları, antidepresanlar ( depresyon ilaçları)

    Düşük tansiyon tipleri:

    Ayağa kalkınca olan tansiyon düşmesi ( postural ya da ortostatik tansiyon): Adında anlaşılacağı gibi, kişinin otururken ya da yatarken aniden kalkma sonrası olan tansiyon düşmelerini anlatır. En sık sebepleri, susuz kalma, uzun süreli yatak istirahati, gebelik, diabet, kalp hastalıkları, yanıklar, aşırı sıcak, büyük variköz damarlar, nörolojik hastalıklardır. Aynı şekilde birçok tansiyon ilacı, depresyon ilaçları, parkinson ilaçları da postürel hipotansiyon yapabilmektedir.

    Yaygın olarak yaşlı popülasyonda , özellikle 65 yaş üstünde görülmektedir. Fakat aynı zamanda tamamen sağlıklı genç bireylerde de otururken ya da yatarken ani kalkmalarda bu tansiyon düşüklüğü görülebilir.

    Postprandiyel hipotansiyon: Daha çok yaşlı kişilerde görülen özellikle yemek sonrası olan ani tansiyon düşmelerini tarifler. Bu olay yemek sonrası vücdumuzdaki kanın sindirim sistemimize yönelmesi ile ilgilidir. Sağlıklı kişilerde gerek kalp hızınınartması, gerekse kan damarlarının kasılması ile bu tansiyon düşüklüğü engellenir. Ancak bazı kişilerde, özellikle yaşlı kişilerde bu mekanizma çalışmazsa, düşük tansiyon ile baş dönmesi , göz kararması, halsizlik olabilir.

    Nörolojik kaynaklı hipotansiyon: Bu olay daha çok genç bireylerde görülebilecek bir durumdur. Özellikle uzun süreli oturma sonrası ya da yatma sonrası ani ayağa kalkma ile ilişkilidir. Burada ani kalkışla , bacaklara toplanmış kan aniden kalbe geri döner, bu kalpte tansiyonun yükseldiğine dair yorumlanır ve beyine tansiyonu düşür diye sinyal gönderir. Kalbin bu yanlış algılaması ani tansiyon düşüklüğüne neden olur ve gözlerde kararma , baş dönmesi yapabilir.

    Risk faktörleri:

    Düşük tansiyon birçok kişiyi etkileyebilir. Neden olabilecek bazı risk faktörleri vardır.

    Yaş: Özellikle yaşlı popülasyonda (65 yaş sonrası) ayaktayken veya yemek sonrası tansiyon düşüklüğü olabilir. Ortastatik hipotansiyon hızlı ayağa kalkışlarda ve yemek sonrası görülebilir. Nörolojik kaynaklı hipotansiyon ise daha çok genç bireylerde hızlı yaşam ve harekete bağlı görülebilir.

    Ilaçlar: Tansiyon ilacı alan herkes tansiyon düşüklüğü için adaydırlar.

    Bazı hastalıklar: Parkinson hastalığı , diabet , bazı kalp hastalıkları

    Tedavi ve ilaçlar:

    Eğer sizi rahatsız edecek kadar semptom veren tansiyon düşüklüğünüz varsa , asıl önemli olan bu düşüklüğe sebep olabilecek durumu saptamaktır. ( susuz kalmak mı? kalp hastalığı mı? Seker hastalığı mı?, guatr hastalığı mı? ) eğer kulandığımız ilaçlara bağlı bir tansiyon düşüklüğü varsa doktorunuzla konuşarak doz azaltımına gidilebilir.

    Eğer tansiyon düşüklüğünü açıklayabilecek yeterli bulgumuz yoksa, yapılacak olan sağlık durumumuza, var olan hastalıklarımıza, yaşımıza bağlı olarak düşük tansiyonumuzu yükseltmeğe çalışmak ve var olan şiakayetlerimizi en aza indirmektir. Bunun için birçok yol vardır.

    Daha fazla tuz almak; Diyetteki tuz miktarını arttırmak tansiyonumuzda anlamlı bir artış sağlayabilir. Ancak kalp hastalığı olan, yüksek tansiyonu olan ve özellikle yaşlı olan hastaların doktorlarına danışarak bunu yapması daha uygundur.

    Daha fazla su içmek: Bu öneriden herkes fayda sağlayabilir. Su kan hacmini arttırarak dehidratasyondan ( vücudun susuz kalmasından ) vücüdu korur. Hem tansiyonu yükselterek hem de dehidratasyondan koruyarak tansiyonu yükseltir.

    Bacak basınç çorapları: Özellikle geniş variköz venleri ( varisleri ) olan kişiler fayda görür. Genişlemiş bacak damrlarında toplanmış kanın kalbe dönüşünü kaolaylaştırarak tansiyon düşüklüğünü azaltırlar.

    İlaçlar: Kronik ortostatik hipotansiyonu ve ciddi semptomları olan hastalar doktor kontrolünde

    çeşitli ilaçlar kullanabilirler.( örn. steroidler)

    Yalnız tedavide asıl önemli olan, altta yatan sebebi bulup ona yönelik yaşam tarzı değişikliğini ve tedavisini yapmaktır.

    Yaşam tarzı değişklikleri;

    Sonuç olarak düşük tansiyonunuzu yükseltmek için yapılabilecekleri şöyle sıralayabiliriz.

    Bol su için alkol alımını azaltın; Alkol vücüt su oranını azaltarak tansiyonu düşürür. Su ve diğer sıvılar ise kan hacmini arttırarak tansiyonu yükseltir.

    Sağlıklı beslenin: sebze , meyze balık ve tavuk eti içeren besinlere ağırlık verin, doktorunuzun önerisiyle gerektiği kadar diyetteki tuz oranını arttırın.

    Vücüt pozisyon değişikliklerini yavaşça yapın: Özellikle yatar ve oturur pozisyondan ayağa, ani olarak kalkmayın. Özellikle sabah yataktan kalkarken derin bir nefes alın ve kalkmadan önce bir kaç dakika yatakta oturun , sonra kalkın. Uyurken başınızı biraz yüksek tutun . Eğer tansiyon düşüklüğü semptomları hissederseniz ( baş dönmesi, göz kararması, halsizlik) düz bir zemine uzanarak ayaklarınızı, bacaklarınızı bir sandalye veya benzeri bir yüksek yere koyun. Bu hareket kanı bacaklarınızdan kalbe ve beyine yönlendirecektir.

    Sık sık yiyin, karbonhidrat içeriği az yiyecekler tütekin: Bu yeme tarzı özellikle ağır yemeklerden sonra oluşacak tansiyon düşmelerini engelleyecektir. Öğünlerinizin karbonhidrat ( patates, pirinç, pasta ve ekmek) içeriğinin az olmasına dikkat edin. Aynı zamanda bilinen bir yan etki olmadığı sürece çay ve kahve içmek düşük tansiyonunuzun yükselmesinde fayda sağlayacaktır. Yalnız unutmayın ki özellikle kahve kalp hastalarında ciddi yan etkiler (çarpıntı, tansiyon yükselmesi) yapabileceğinden doktorunuza danışmadan kahvenin fazla tüketimine gitmeyiniz.

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Gebelik ve kansızlık

    Gebelik ve kansızlık

    Gebelikte en sık karşılaşılan hematolojik sorun tıpta anemi dediğimiz kansızlıkıtır. Gebelikte anne kanının plazma adını verdiğimiz sıvı kısmı artar. Bu artış doğaldır (fizyolojik). Bu nedenle gebelerde başka hiç bir neden olmasa bile kan sayımları düşük çıkar. Buna gebeliğin fizyolojik anemisi diyoruz.Yani her gebede normal olarak bir miktar kansızlık olmaktadır.

    Gebelerde demir eksiliği
    Anne karnındaki bebeğin gelişimi için demir gereklidir ve bebek bunu anneden sağlar. Oysa annenin demir deposu kısıtlıdır. Bir gebe ne kadar dengeli ve demirden zengin beslenirse beslensin gebeliğin gerektirdiği demiri diyetle karşılaması zordur. Bu nedenle tüm gebelere ağzıdan verilen haplarla koruyucu amaçla demir desteği uygulanmaktadır.

    Gebelerde folik asit eksikliği
    Folik asit hayvansal ve bitkisel gıdalarda bulunan bir B vitaminidir. Folik asit eksikliği anemi yapan nedenler arasında yer alır. Gebelikte bebeğin kullanımı ve annenin artan kan yapımı nedeniyle gebe annenin günlük folik asit gereksininimi artar.
    Gebede folik asit eksikliği sadece kansızlık nedeni olması yönüyle değil bebeğe de verebileceği bazı zararlar nedeniyle çok önemlidir. Çünkü folik asit eksikliği durumunda fötusta ciddi gelişme bozuklukları, örneğin nöral tüp defektleri görülebilmektedir. Bu nedenle günümüzde tüm gebelere koruyucu amaçlı olarak folik asit verilmektedir.

    Gebelikte Vitamin B12 eksikliği
    Vitamin B12 hayvan kaynaklı bir vitamindir. Gebelerde vitamin B12 eksikliği az görülür. Ancak az gelişmiş ülkelerde gebelerdeki vitamin B12 eksikliğinin sanıldığından fazla olduğunu ileri sürülmektedir.
    Vitamin B12 eksikliği anemi yapar. Vitamin B12 eksikliğinde tanı vitaminin serum düzeyini ölçerek konmaktadır.
    Gebelerdeki tedavisi gebe olmayanlar gibidir. Gebelikte koruyucu (profilaktik) vitamin B12 verilmesine gerek yoktur, eksiklik tespit edilirse verilir.

    Gebede Akdeniz anemisi
    Akdeniz anemisi genetik olarak geçen ve anemi yapan bir hastalık olup üç farklı tipi vardır.
    Talasemi major: Cooley anemisi olarak da bilinir. Hastalığın en ağır formudur. Bu hastalarda başka ciddi sorunlar olduğu için gebe kalmaları seyrek görülür.
    Talaseminin intermediate: Orta derece anemi, dalak büyümesi gibi sorunları olan, zaman zaman kan verilmesi gereksinimi duyabilen hastalardır. Bu kişilerin gebeliklerinde anemi derinleşebilir.
    Akdeniz anemisi taşıyıcıları(talasemi minör): Taşıyıcılık ülkemizde sık görülür. Bu nedenle hekimler pek çok taşıyıcı gebe ile karşılaşırlar.
    Akdeniz anemisi taşıyıcısı olan kişilerin hemen hiç birisinde şikayet yoktur. Hafif anemik olabilirler. Demir eksikliği ile ayırıcı tanıda sorun yaratır.
    Gebeliğin seyrinde yan etkisi olmaz. Ancak gebelik sırasında eğer taşıyıcılık saptanmış ve babanın taşıyıcı olup olmadığı bilinmiyorsa bunun hemen araştırılması önemlidir.

    Talasemi taşıyıcısı olan kadın gebe kalacaksa
    Talasemi taşıyıcısı olanlar gebe kalacaklarsa babanın da taşıyıcı olup olmadığı mutlaka incelenmelidir. Baba da taşıyıcı ise sadece taşıyıcı bebek değil hasta bebek doğması olasılığı vardır. Durum anne ve babaya ayrıntılı anlatılmalı ve buna göre karar alınmalıdır.

  • Demir eksikliği ve kansızlık

    Demir eksikliği tüm dünyada kansızlığın (anemi) bir numaralı nedenidir. Kadınlarda sık görülür ve önemli bir sağlık sorunudur.

    DEMİR EKSİKLİĞİ NEDEN OLUŞUR?

    Diyetle alımın yetersiz olabilir. Demir esas olarak hayvansal gıdalarda, özellikle kırmızı ette bulunur. Ekonomik yetersizlikler, zayıflama amacıyla yapılan diyetler, bilinçsiz beslenme, iş yaşamının zorlukları nedeniyle düzensiz gıda alımı gibi nedenlerle yetersiz demir alıyor olabilirsiniz. Vejeteryanlarda da zaman içinde demir eksikliği gelişir.
    Emilim bozukluğu: Ameliyatla midesi, oniki parmak bağırsağı veya ince bağırsağı çıkarılmış kişiler ve Çölyak hastalığı olanlarda demir emilimi bozulur.
    Gereksinim artması. Kadın hastalarda fazla sayıda doğum demir eksikliği anemisinin sık nedenlerindendir. Her gebelik yaklaşık 500-1.000 mg demir kaybı yaratır. Büyüme dönemindeki gençlerde de ihtiyaç arttığı için demir eksikliği gelişebilir.
    Kan kayıpları. Kadınlarda önemlidir. Bir kadının normal adet kanamalarıyla her ay yaklaşık 20 mg demir kaybedilir. Aşırı kanaması olan kadınlarda demir eksikliği sık görülür. Uterus myomları önemli kan kayıplarına neden olabilir.
    Mide bağırsak sistemi (Gastrointestinal kanal) kan kaybında önemlidir. Bunlar arasında şu örnekleri verebiliriz: yemek borusu varisleri, mide fıtığı, reflü özofajitleri, peptik ülser, gastrit, kronik aspirin kullanımı, mide polipleri ve kanserleri, kolon kanserleri, ülseratif kolit, kalın bağırsak polipleri, divertiküller, hemorroidler.
    Özellikle erişkin erkekte demir eksikliği saptandığında kan kaybı kaynağı olarak öncelikle mide bağırsak sistemi incelenmelidir.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Bu hastalarda halsizlik, çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk ve isteksizlik gibi şikayetler ortaya çıkar.
    Dilin üzerindeki papilla denilen ufak pürtükler düzleşir veya silinir. Bazen dilde yanma duyusu olabilir. Ağız kenarında çatlaklar oluşur. Tırnaklar kolay kırılır hale gelir. İleri vakalarda yemek borusunda, yutma güçlüğü yaratabilen bir zar oluşabilir. Demir eksikliği anemilerinde gastrit sıktır.
    Anormal şeylerin yenilmesine PİKA denir. Bu hastalar sıklıkla kil, buz ve benzeri şeyleri yerler. Demir eksikliğinde PİKA sıktır.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Ağızdan alınacak haplarla yapılır. İlacın tercihan aç karna alınması, daha iyi emileceği için önerilir. Ancak, aç karna alınan demir preparatları sıklıkla gastrointestinal sistem yakınmalarına yol açar. Bu durumda dozlar yemeklerle birlikte alınabilir. Demir tedavisi en az 6 ay sürdürülür.

    DEMİR TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ
    Demir ilaçları sıklıkla midede yan etkisi yapar. Ağrı, yanma, bulantı gibi sorunlar görülebilir. Kabızlık, bazı hastalarda da tam tersine dışkıda yumuşama hatta ishal görülebilir. Demir kullanırken dışkı rengi koyulaşabilir.

    İĞNE İLE DEMİR TEDAVİSİ
    İğne ile yapılan demir tedavisinin ağızdan hapla yapılana göre daha etkili olduğu doğru değildir. Malesef bu yanlış düşünce bazı hekimlerimizin uygulamasına da yansımaktadır.
    İğne ile demir tedavisinin ciddi yan etkileri olabilir. Bu nedenle sadece özel durumlarda ve hekim gözetiminde uygulanmalıdır.

  • Akdeniz anemisi nedir

    Akdeniz anemisi nedir

    Tıbbi adı talasemidir. Alyuvarlarda globin zincirinin yapımındaki kusur nedeniyle oluşur. Beta zincirinin yapımı yetersiz ise beta talasemi, alfa zincirinin yapımı yetersiz ise alfa talasemi olarak adlandırılır. Beta talasemiler Akdeniz bölgesinde sık görülür. Bu nedenle Akdeniz anemisi olarak da bilinir. Kalıtımla geçen bir hastalıktır.

    AKDENİZ ANEMİSİNİN KAÇ TÜRÜ VAR?
    Akdeniz anemisini hastalığın taşıyıcıları ve hasta olanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
    Talasemi taşıyıcıları (talasemi minor): Bu kişilerde hastalık belirtisi yoktur. Hafif kansız olabilirler. Kişi genellikle taşıyıcı olduğunu bilmez. Başka amaçla yapılan kan sayımlarında tesadüfen ortaya çıkar. Kan incelemelerinde alyuvarlarının normalden küçük olduğu anlaşılır. Bu durum demir eksikliği anemisine çok benzediği için ayırıcı tanıda karışıklık yaratabilir. Bu nedenle talasemi taşıyıcılarına bazen gereksiz yere demir tedavisi verildiği olur.
    Talasemi taşıyıcılarına herhangi bir tedavi gerekli değildir.

    Talasemi hastaları
    Bunlar anne ve babası taşıyıcı olanlarda ortaya çıkar. Talasemi major ve talasemi intermediata olmak üzere iki türü vardır. Talasemi major (Cooley anemisi) hastalığın en ağır tipidir. Doğuştan itibaren ağır anemisi olan ve tıbbi gözetimde olması gereken hastalardır.

    TANISI ZOR MU?
    Talasemi hastalığının veya taşıyıcıların tanısı zor değildir. Ancak özellikle taşıyıcılar sıklıkla gözden kaçmaktadır. İlk yapılacak iş tam kan sayımı denilen incelemedir. Ucuzdur ve her yerde yapılabilir. Kan sayımında alyuvarlar normalden küçük ise demir eksikliğinden ayırmak için demir metabolizmasına yönelik bazı kan tetkikleri yapılır. Bunların ardından Hemoglobin elektroforezi ile kesin tanı konur.

    TALASEMİ TAŞIYICILARI NELERE DİKKAT ETMELİ?
    Talasemi genlerle kuşaklar arasında taşınan bir hastalıktır. Evlilik öncesi anne ve babanın taşıyıcı olup olmadığını bilmek çok önemlidir. Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı ise her gebelikte bebeğin de taşıyıcı olma olasılığı %50'dir. Eğer anne ve babanın her ikisi de taşıyıcı ise %25 olasılıkla hasta bebek doğacaktır.
    İki taşıyıcı evlenmiş ve bebek sahibi olmak istiyorlarsa doğum öncesi tanı yöntemleriyle bebeğin hasta olup olmadığı incelenmelidir.TALASEMİ TÜRKİYE İÇİN SORUN MUDUR?Talasemi ülkemizde sık görülmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre özellikle Çukurova, Akdeniz kıyı şeridi, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır. Yine Sağlık bakanlığı verilerine göre Türkiye’de beta-talasemi taşıyıcı sıklığı %2,1 olup, yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı ve 4000 civarında hasta vardır.
    Talaseminin önlenebilmesinde en önemli adım evlenecek çiftlerin taşıyıcılık taramasından geçirilmeleri, eğer taşıyıcı iseler genetik danışmanlık almalarıdır.
    Sağlık Bakanlığı Hastalığın görülme sıklığı göz önüne alınarak riskli 33 ilde (Konya, Karaman, Burdur, Isparta, İzmir, Denizli, Manisa, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kütahya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Antalya, İçel, Hatay, Ankara, Tekirdağ, Edirne, Diyarbakır, Bilecik, Kırklareli, Kayseri, Sakarya, Kocaeli, Şanlıurfa, Eskişehir, Batman, Düzce, Adana, Aydın, Muğla, Düzce) HemoglobinopatiKontrol Programı yürütmektedir.