Etiket: Kalsiyum

  • Anne sütü mü inek sütü mü ?

    Zamanında doğan bir bebek için en ideal besin anne sütüdür. Yenidoğan bebeği doğanın en güzel nimetlerinden biri olan ve daima hazır bir şekilde bebeğe sunulan anne sütünden mahrum bırakmak belki de ona karşı yapılacak en büyük kötülüktür. Anne sütü bebeğin büyüme ve gelişimine katkıda bulunmasının yanı sıra; Kognitif özelliklerinin,IQ ve entelektüel performansının gelişimine ve immün sisteminin gelişip güçlenmesine sonuçta enfeksiyon hastalıklarına ve alerjiden korunmasına katkısı vardır. Anne sütünden daha fazla yararlanabilmek için annenin buna doğum öncesi ve doğum sonrası psikolojik olarak hazırlanmış olması gerekmektedir.

    Bebeği de doğar doğmaz ilk 1-2 saat içinde anne göğsüne yatırılması sağlanmalıdır.Böylece prolaktin salınımı için gerekli mesaj beyine gönderilir ve bebeğin hemen emmesi sağlanır, aynı zamanda bu davranışla anne ve bebek arasında tensel temas ve psikolojik bağ da sağlanmış olur. Annenin bebeğini emzirme sıklığı tamamen bebeğe bağlı olmalıdır. Anne sütünün yetip yetmediği tartı, dışkı ve idrar çıkışına bağlı olmalıdır. Doğumu takiben 3. günde 3 ıslak bez ve ilk haftanın sonunda 4 ıslak bezin olması anne sütünün yeterli olduğunu gösterir. İlk 6 ay bebeğe sadece anne sütü verilmeli su dahi verilmemelidir. Eğer anne çalışıyorsa ve işe başlayacaksa annenin sütünün buz dolabında, buzluk ve derin dondurucu da saklayabileceği anlatılmalı bebek gereksinim duyunca sıcak suyun içine oturtulup çözündükten sonra vücut ısısına ulaşınca bebeğe verebileceği belirtilmelidir.

    Anne sütünde bulunan suda eriyen ve yağda eriyen vitaminlerinin miktarı -D ve K vitamini dışında- yenidoğan bebek için yeterlidir. Bunun için yenidoğan bebeğe doğar doğmaz K vitamini prematürelere 0.5 mg, temrinde doğan bebeğe 1 mg yapılmalıdır. Anne sütü alan bebeğe vitamin olarak 15. gün 400Ü/gün D vitamini başlanmalı, 1 yaşına kadar devam edilmelidir.

    Ayrıca ülkemizden yapılan çalışmalar; Nutrüsyonel demir eksikliği anemisinin sık gözüktüğünü göstermiştir. Bunun sonucunda süt çocukluğu döneminde demir takviyesi alanlar ile demir takviyesi almayanlar arasında 6 puan zeka farkı olduğu gösterilmiştir. Sonuçta anne sütü alan bebeğe rutin olarak demir preparatı başlanmalıdır. Eğer bebek yeterli anne sütü alıyor, annenin beslenmesi iyi ve ilk bebek ise 6. ayda demir preparatı başlanmalıdır. Anne daha önce doğum yapmış ve annenin beslenmesi bozuk ise bebeğe 4 .ayda demir preparatı başlanır. Anne sütünü herhangi bir sebepten alamamış bir bebeğe ise eğer adapte mama ile besleniyorsa ilk 6 ay demir takviyesi gerekmemektedir. Bebek 6. aydan sonra da demir takviyeli mama ile besleniyorsa ilave yine demir takviyesi gerekmez. Fakat İnek sütündeki demir konsantrasyonu anne sütünden fazla olsa da emilimi anne sütünden düşük olduğu için, sonuçta inek sütü ile beslenen bebeğe 6. ayda demir takviyesi gereklidir.

    Sulardaki flor yeterli ise dişlerin çıkması sırasında bebeğe sistemik flor takviyesi(tablet verilmesi ) gerekmez. Her hekim kendi bölgesindeki sudaki flor miktarını bilerek bunu ayarlamalıdır. Flor miktarının yeterli olduğu bölgelerde ilave verilecek florun çocuğa yarardan çok zarar verebileceği ve dental florozise yol açabileceği bilinmelidir. Eğer flor takviyesi gerekecekse diler çıkmaya başlayınca sistemik flor takviyesi yerine lokal flor takviyesi uygulamaları jel vb uygulamaları için Çocuk hekimleri diş hekimlerine aileyi yönlendirmelidir.

    Kemik ve diş yapısının temel yapı taşı olan kalsiyum organizma için son derece önemlidir. Sağlıklı beslenme disiplini içinde çocuklara kalsiyum desteği gerekmemektedir. Ancak raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir. Şu da gerçektir ki Ülkemizde Raşitizmin gelişiminde, D vitamini eksikliğinden çok kalsiyum eksikliğinin etkili olduğu görülmüştür. Bunun sebebi erken ek gıdalara geçilip anne sütü de kesilmiş ise süt ve süt ürünü alamayan bebeğin bir sorunu olarak kalsiyum alım eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. İnek sütünde kalsiyum ve fosfor oranının 1.3 gibi düşük olması emiliminin anne sütündeki kalsiyuma göre az olması ve ortamda yeterince laktoz olmamasından kaynaklanmaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi 6 ay sonrası kullanılacak devam mamalarına kalsiyum ilavesini önermektedir. Süt çocuğunun alacağı kalsiyum miktarı 60/ mg/ gün olmalıdır. Sağlıklı bir bebeğin dışarıdan fosfor ilavesine yoktur.

    A vitamini immün sisteme desteği olacağı için anne sütü alan bebeğe 1000-1500 ünite verilmesinde yarar vardır.

    Yine çinko, bakır ve selenyumun sağlıklı beslenen bir çocuğa verilmesinde gerek yoktur. Ancak ülkemizde süt çocuklarının ilk yaşta, inek sütü ile erken tanışması sonucu nutrusyonel çinko eksikliği görülmektedir. Çinko eksikliği düşünülen iştahsız, kilo almayan ve sık enfeksiyon geçiren bebeğe çinkodan zengin besinler ve çinko desteği verilmelidir. Yine unutulmamalıdır ki çinko eksikliği, sindirim sisteminin bir önemli hastalığının -örneğin Çölyak hastalığı ve/veya kistik fibrozisin vb-belirtisi olabilir bu akılda tutularak çocuk bir bütün içinde değerlendirilmelidir.

    Hiç istenmeyen bir durum olarak anne sütü bir sebepten verilemeyecek olursa ailenin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Birisi bebek mamaları diğeri ise inek sütüdür. ESPGAN ve NASPGAN ve DSÖ( Dünya Sağlık örgütü) mecbur kalınmadıkça ilk 1 yaşta inek sütü kullanılmamasını hatta inek sütüne 2 yaşından sonra başlanılmasını öğütlemektedir. İnek sütü ile bebeğin sindirim sisteminin erken tanışması sindirim sisteminden gizli kanamaya ve demir eksikliği anemisine yol açabilmektedir. Ayrıca inek sütündeki sığır serum albümini, pankreastaki adacık hücreleri ile benzer antijenik yapıda olduğu için diabetes mellitus'a (şeker hastalığına ) eğilim inek sütünü ilk iki yaşta alanlarda daha fazla olmaktadır.

    Çölyak hastalığı;Buğday unundaki kıvam verici bir madde olan glutene karşı bir alerji olup, genetik, çevresel ve vücudun savunma mekanizmalarının karıştığı bir hastalıktır. Eğer inek sütü ile erken tanışılırsa hastalık görülme oranı artmaktadır. Yine Astım bronşialeye eğilim ilk yıl inek sütü ile beslenen bebeklerde artmaktadır.

    Sonuçta; Eğer anne sütü yetmiyorsa bunun yerine ilk seçeneğimiz tam adapte bebek mamaları olmalıdır. Bebek mamaları da istemeyerekte olsa, anne sütünün kesilmesi sonucunda kullanılacaksa tıpkı anne sütü gibi ilk 2 yaşta ek gıdalar bebek mamaları kesilmeden yanına ilave olarak başlanmalıdır. Yine aileye önerilerde bulunurken, ülkemizin gerçekleri göz önüne alınmalı, ailenin ekonomik durumu göz önüne alınarak yapılmalı ve öneriler aileye yönelik olmalıdır.

    Sonuç olarak bebeğin beslenmesinde ilk seçenek anne sütü olmalıdır. Eğer anne sütü yetersizse veya verilemiyorsa, beslenme ailenin sosyoekonomik durumuna göre hekimin bilgi ve deneyimine bağlı olarak şekillendirileceği bir sanat olmalıdır.

  • Çocuk ve kemik sağlığı

    ÇOCUKLARDA SAĞLIKLI KEMİK GELİŞİMİ

    Hayatımız boyunca vücudumuzun yükünü taşıyan kemiklerimiz aslında temel olarak çocukken gelişir.Kemiklerin ana yapısı protein ve minerallerden oluşur.Minerallerin de büyük kısmı kalsiyum ve fosfordan meydana gelir. Bunlar vücutta üretilmediklerinden gıdalarla belli oranlarda ve düzenli olarak alınması gerekir.
    Çocuklardaki Kalsiyum kaynağının çoğu süt ve süt ürünlerinden; bir kısmı ise kuru baklagiller, kuru yemişler, tahıllar ,et , bazı sebze ve meyvelerden alınır.Günlük kalsiyum ihtiyacı çocukluk çağında 800 mg’dır.

    Süt ürünlerindeki kalsiyum ve protein miktarları:

    100gr besinde Kalori Protein Ca (Kalsiyum)
    Süt 61 3,3 120
    Yoğurt 63 5,3 120
    Beyaz peynir 289 22 162
    Kaşar peyniri 404 27 700

    Vücuda alınan kalsiyum, D Vitamini olmadan yeterince emilip depolanamaz. Çocuklar için günlük D Vitamini ihtiyacı 5 mcg’dır, ana kaynağı güneş ışınları, balık, balık yağıdır.Günümüzde süt ve süt ürünleri D Vitamini ile zenginleştirilmektedir.
    Kemik sağlığında egzersizin de yeri çok önemlidir. Fiziksel aktivitenin oldukça azaldığı günümüz şartlarında çocuklar egzersiz yapmaya özendirilmelidir. Okula gidip gelirken servis araçlarını kullanan, evde genelde televizyon ve bilgisayar başında zaman geçiren yeni nesil için günlük 20-30 dk.lık yürüyüş, ip atlama, basket ve yüzme gibi sporlar tavsiye edilir.
    Güneş ışığından yüz ve eller açık kalmak kaydıyla günde 15-20 dk. faydalanma yeterli olacaktır.
    Beslenme, egzersiz, güneşten faydalanma gibi pozitif katkıların yanında, kemikler ile ilgili çoğu özelliğimizi ailemizden genetik yolla miras alırız. Kemikleri kolay kırılan, mide barsak sisteminde Ca ve D Vit. emiliminde bozukluk olan ya da kemik metabolizması ile ilgili hormonlarda eksiklik bulunan ailelerde doğuştan şanssız çocuklar vardır. Genetik olarak riskli çocuklar normal yaşıtlarına göre; boy, baş çevresi, diş sağlığı yönünden daha yakından takip edilir ve tedavi dozlarında mineral-vitamin desteği yapılır.
    Çocuklar her konuda ebeveynlerini taklit ettikleri için evde yoğurt, peynir, tereyağı, ayran, sütlü tatlı gibi ürünler tüketilmezse onlardan bu gıdaları yemeleri beklenemez.Hiç spor yapılmayan ailede büyüyen çocuklardan düzenli egzersiz yapması istenemez.

    Dr.Gülperi Pınarcık
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Çocuklarda osteoporoz

    Çocuklarda osteoporoz

    Kemikte mineral yoğunluğunun azalması olarak tanımlanabilen osteoporoz , çocukluk ve adölasan yaş grubunun en önemli sorunlarından biridir.

    Osteoporoz kemiğin belli bir bölgesinde kemik mineral yoğunluğunun (KMY) – 2.5 standart sapmanın altında olmasıdır. Çocuklarda bu değer yaş ve cinse göre z-skoru olarak belirtilir. Osteopeni ; yani kemik mineral yoğunluğunun daha az oranlarda bozulması ise z- skorunun – 1.1 ile -2.4 standart sapma arasında olduğu durumu ifade eder.

    Aslında ileri yaşların bir sağlık sorunu olarak osteoporoz ; çocukluk döneminde kazanılan riskin bir yansımasıdır. Çünkü , kemik kütlesinin önemli bir kesimi çocuklukta ve özellikle adölesan döneminde kazanılmaktadır. Bu dönemdeki çocukların günlük hayatlarında tükettikleri yüksek karbonhidrat içeren içecekler ve meyve suları, nornalde günlük almaları gereken 1300 mg lik kalsiyum ihtiyaçlarını, emilimi % 55-70 azaltarak bozmaktadır. Aşırı kola tüketimi ve yüksek fosfat içerikli gıdalar kemik mineralizasyonunu bozarak özellikle kızlarda osteoporoza yol açarlar. İyi bir kemik metrik sentezi için aynı zamanda yeterli protein , Vitamin-C ve Vitamin-K alımı da gereklidir. Son yıllarda çocukların sedenter yaşam şekli yani televizyon ve video karşısında geçirilen saatler , bilgisayar başında hareketsiz geçen zamanlar çocukların daha obez olmasına yol açtığı gibi kemik mineralizasyonu da etkilemekte ve bu çocukların kemikleri osteopenik hatta osteoporotik hale gelmektedir.

    Osteoporoz patogenezinde genetik yatkınlığa; beslenme , hormonlar ve çevresel faktörler ile yaşam tarzının katkısı son derece önemlidir.

    Osteoporozun önlenmesi için çocukluk yaş grubunda başlamak üzere kalsiyum ve D– vitamini alımı belli düzeylerde olmalıdır. Optimal bir beslenme ile kalsiyum alımı :

    İlk 6 ay : : 250 – 330 mg / gün

    6 ay – 1 yaş arası : 400 – 700 mg / gün

    1 – 10 yaş arası : 800 mg / gün

    Adölesan : 1200 – 1500 mg / gün

    Erişkin : 1000 – 1200 mg / gün ; olmalıdır.

    Kalsiyum yanısıra günlük 400 ünite D–vitamini ve yeterli güneş ışığı almak çok önemlidir.

    Besinlerden ; 1 su bardağı süt veya yoğurtta 270 – 300 mg kalsiyum varken 1, 5 kibrit kutusu büyüklüğünde kaşar peyniri veya 5 kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynirde de aynı miktarda kalsiyum bulunur.

    Hormonlardan ; Büyüme hormonu , leptin , IGFI-I , IGF-II , PTH , Tiroid hormonları , E2 ve kortizon kemik formasyonunu veya rezorbsiyonunu etkileyerek kemik mineral yapısının oluşmasında önemli rol alırlar.

    Çocuklarda Osteoporoz Nedenleri :

    1 ) Prımer

    a) osteogenesis imperfekta

    b) İdyopatik osteoporoz

    2 ) Sekonder

    a) Endokrin nedenler

    – Hipogonadism

    – Hipertiroidism

    – Cushing Hast

    – Hiperkalsiüri

    – Hiperparatiroidi

    – D-vit eksikliği

    – Büyüme Hormonu Eksikliği

    b) Hematolojik nedenler

    : Multipl myeloma

    : Lösemi – lenfoma

    : Hemolitik anemi

    : Polistemi

    c) Bağ dokusu hastalıkları

    : Ehler – Danlos

    : Marfan send.

    : Homosistinüri

    : Romatoid Artrit

    d) Gastrointestinal Sistem Hastalıkları

    : Malahsorbsiyon

    : Anoreksi

    : Hepatobilier Hast.

    : Akalazya

    e) İlaçlar
    :Kortizon , Heparin , Antikonvülsan ilaçlar , MTX , Siklosparin , LT4

    f ) Immobilizasyon

    OSTEOPOROZUN ÖNLENMESİ

    1. Tüm yaş gruplarında kemik kütle kazanımına destek olacak uygun beslenme , yeterli kalsiyum ve D- vit alımı

    2. Süt yerine kolalı içeceklerin alımına izin vermemek

    3. Fiziki aktiviteyi yaşam boyunca sürdürmek

    4. Ergenlik gecikmesinde neden yapısal bile olsa ergenliğin indiklenmesinde geç kalmamak

    5. Adölesan dönemde ve tüm yaşam boyunca sigara , alkol ve aşırı kahve tüketiminden uzak durmak

    6. Tv – video – bilgisayar ile geçirilen saatleri kısıtlamak gereklidir.

  • Osteoporozu önlemek

    Kemiklerinizi korumak için basit adımlar

    En iyi önlem çocuklukta başlar. Ancak kemik kaybını geciktirecek, hatta kemik kaybını geri döndürecek etkili önlemler almak için hiçbir zaman geç değildir.

    Artan osteoporoz riskiniz 25-30 yaşları arasında ne kadar kemik kütlesi oluşturduğunuza ve yaşlandıkça bunu ne kadar hızlı bir şekilde kaybettiğinize göre değişir ve buna kemik kütlesi denir.

    Yeterli miktarda kalsiyum ve D vitamini (kalsiyum emilimi için esas) almak ve düzenli egzersiz yapmak kemiklerinizin güçlü kalmasını sağlar.

    Kalsiyum – İskelet yapımız vücut kalsiyumunun %99’unu içerir. Kalsiyum kalbin, sinirlerin, kasların düzenli çalışması için gereklidir ve kas kasılmasından, kan pıhtılaşmasına kadar bir çok önemli mekanizma için hayati önem taşır. İskeletinizin sağlığı bu, başlıca vücut fonksiyonları için bu kadar önemli olan ve vücudunuzun %1’i hariç bütün kalsiyumunu kullanan bu minerale bağımlıdır. Kalsiyum açısından açısından zayıf olan bir diet vücudunuzun osteoporoz riskini arttırır. Süt, süt ürünleri ve yapraklı sebzeler gibi ürünler kemiklerin ihtiyacı olan kalsiyumu içerir.

    D Vitamini vücudun kalsiyum emmesi için gereklidir. Yeterli miktarda D vitamini almamak, vücudunuzun kemiklerinizde depoladığı kalsiyumu kullanmasına sebep olabilir. Başlıca D vitamini kaynakları; sütte, balık yağında, yumurta sarısında, ciğerde ve somon gibi yağlı balıklarda bulunur.

    Egzersiz sağlıklı kemikler için kritiktir. Özellikle, ağırlık idmanları (ağırlık kaldırma, koşu, yürüyüş, şınav, merdiven çıkmak gibi şeyler içerebilir) kemiklerinizin güçlenmesine yardımcı olur. Bir egzersiz programına başlamadan önce, lütfen doktorunuza danışın.

    Yaşam tarzı-Sigara içmeyi bırakın.Tütün kullanmak sağlık açısından istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Bu listeye kemik kaybını da ekleyebilirsiniz. Alkolü sınırlandırın. Aşırı alkol tüketimi kemik kaybını arttırmakla doğrudan ilgilidir. Moda dietlerden kaçının. Moda olan dietler genelde vücudunuzun ihtiyacı olan besinleri tüketmenizi yasaklar. Eğer kilo vermek ihtiyacınız varsa, iyi dengelenmiş bir diet yapın ve doktorunuza danışın.

    Daha fazla bilgi ile yetişkin nüfusun %80’ini etkileyen, insanların doktora gitmekteki en büyük ikinci sebebi olan sırt ağrısından kaçınabilirsiniz. Eğer sırt ağrınız varsa ve bundan kurtulmak istiyorsanız hemen bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanına danışın.

  • Osteoporoz riskiniz var mı ?

    Eğer şikayetiniz yoksa, bakılması gereken işaretler:
    Kemikler canlı dokulardan oluşurlar. Eski kemik dokusu sürekli olarak yeni kemik dokusu ile değiştirilirip yenilenir. 30 yaşlarından sonra yenilenenden daha çok kemik dokusu yıkılır.
    Osteoporoz yenilenenden daha fazla kemiğin yıkıldığı zaman yani kemiklerin güçsüzleştiği zaman oluşur.
    Osteoporozun erken safhalarında genellikle belirti görülmez. Aşağıda riskte olduğunuzu belirtecek işaretler verilmiştir.

    Aile geçmişi

    Eğer ailenizden birinde Osteoporoz varsa %60-80 ihtimalle sizinde Osteoporoz riskiniz vardır. Kalça kırıkları kemik zayıflığının belirtisidir. Eğer annenizde kalça kırığı varsa sizde de olma riski ikiye katlanır.

    Eskisinden daha kısasanız

    60 ile 80 yaşları arasında disk esnekliği kaybından ötürü 1cm-2.5 cm olmak üzere boyunuz kısalabilir. Ancak omurga kırığında ilave boy kaybı söz konusudur. Birden fazla kırık omurganın bükülerek şekil değiştirmesine neden olur ve kamburluğa yol açar.

    Sırt ağrısı

    Devamlı sırt ağrısı omurga kırığının işareti olabilir. Güçsüz omurga, günlük aktiviteler sırasında bile hiçbir uyarı veya işaret vermeden kırılıp, çökebilir.

    Kronik tıbbi problemler

    Eğer romatoid artrit, tiroid bezinin fazla çalışması, paratiroid bezlerinin aşırı faaliyeti, diabet, karaciğer hastalığı gibi sorunlarınız varsa osteoporoza yakalanma riskiniz artar.

    Yeterli kalsiyum almamak

    Kalsiyum normalda hergün vücutta emilir. Eğer bunu besinlerle almazsak vücut kalsiyumu kemiklerden çalmaya başlar. Ve bu da osteoporoz oluşumuna sebep olabilir. Süt, süt ürünleri ve yapraklı yeşil sebzeler kemiklerin ihtiyacı olan kalsiyumu karşılar.

    Sigara içmek

    Eğer sigara içiyorsanız, osteoporoz riskiniz içmeyen birine göre iki katıdır. Sigara içmek kalsiyum emilimini azaltır ve yeni kemiklerin oluşumunu engeller.

    Alkol tüketimi Zayıf beslenme

    Aşırı alkol kullanımı ile birleşirse kemik kaybına sebep olur.

    Düşük kilo

    Aşırı zayıf olmak kemiklerinizin düşük kütleye sahip olmasının işareti olabilir ve bu sizin osteoporoz riskinizi arttırır.

    Devamlı diet

    Dietlerdeki aşırı değişiklikler ve kilonuzdaki sürekli dalgalanmalar yağ kütlenize eklenerek kas ve kemik yoğunluğu kaybına sebep olabilir.

    Daha fazla bilgi ile yetişkin nüfusun %80’ini etkileyen, insanların doktora gitmekteki en büyük ikinci sebebi olan sırt ağrısından kaçınabilirsiniz. Eğer sırt ağrınız varsa ve bundan kurtulmak istiyorsanız hemen bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanına danışın.

  • Vitamin d metabolizması

    21. yüzyılda, ilerleyen tüm sağlık teknolojisi ve beslenme sanayisine rağmen D vitamini yetersizliği sessiz bir salgın şeklinde yayılmaktadır. Yakın zamana kadar sanılanın aksine D vitamini yetersizliği sadece kemik hastalığına değil, kanser, otoimmün hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, romatizmal hastalıklar, nörolojik hastalıklar, kalp hastalıkları gibi çok sayıda sistemik hastalığa yol açabilmektedir.

    D vitamininin bilinen 5 formu vardır: D1 (lumisterollü ergokalsiferol), D2 (ergosteroolü ergokalsiferol), D3 (kolekalsiferol), D4 (22 dihidrokalsiferol) ve D5 (sitokalsiferol). Bunların arasından D2 ve D3 vitaminleri 1930’lu yıllarda bulunmuştur. (1)

    VİTAMİN D METABOLİZMASI

    Vitamin D’nin biyolojik inaktif prekürsörleri olan kolekalsiferol ve ergokalsiferol, karaciğer ve böbrekte aktif formlarına dönüşürler. Gerek besinler ile alınan ya da UVB etkisi ile epidermiste sentezlenen her iki form D vitamini, dolaşıma geçtikten sonra, vitamin D bağlayıcı proteinler aracılığı ile karaciğere taşınır. Vitamin D hepatositlerde, 25 hidroksivitamin D (kalsidiol) formuna hidroksillenir. Bol güneşlenme veya besin kaynaklı vitamin D alındığında serum 25 hidroksivitamin D (kalsidiol)seviyesi yükselir. 25 hidroksivitamin D (kalsidiol), dolaşımda bulunan vitamin D’yi en iyi şekilde yansıtır. Böbrekte, 25 hidroksivitamin D 1 alfa hidroksilaz enzimi ile ikinci büyük hidroksilasyon reaksiyonu gerçekleşir ve 25 hidroksivitamin D’yi, 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitriol)’e dönüştürür. Böbrekte 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitirol)’nin üretimi, serum fosfor, kalsiyum, parathormon (PTH), fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF-23) ve kalsitriolün kendisini de içeren çok sayıda faktör tarafından regüle edilir. 1 alfa hidroksilaz aktivitesinin esas kaynağının böbrek olmasına rağmen, deri, paratiroid bez, meme dokusu, kolon, prostat, immun sistem ve kemik hücrelerinde de ekstrarenal olarak 1,25 dihidroksivitamin D üretilmektedir. Vücutta vitamin D2nin fizyolojik etkilerinin çoğu, 1,25 dihidroksivitamin D’nin aktivitesi ile ilgilidir. (2,3,4)

    VİTAMİN D’NİN FORMLARI

    D2 Vitamini (Kalsiferol, Ergokalsiferol): Bir provitamin olan bitkisel kaynaklı ergosterol besinler içinde alınır ve ciltte toplanır. UVB’nin etkisi ile derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında ergokalsiferol’e dönüşür. Bu madde karaciğerde ve böbreklerde hidroksilasyon reaksiyonuna girer.

    D3 Vitamini (Kolekalsiferol): Kısmen hayvansal besinlerle alınır ve vücutta sentez edilir. Gerçek vitamin değil bir hormon analoğu prekürsörüdür. Kolekalsiferol iki basamaklı bir biyoaktivasyon sonrası, D vitamininin en etkin formu olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol’a kalsitriol’e dönüştürülür.

    Vitamin D aktivitesinin hepsi olmasa da çoğu, VDR (vitamin D reseptörü) olarak bilinen bir nükleer transkripsiyon faktörü aracılığı ile gerçekleşir. 1, 25 dihidroksivitamin D hücre çekirdeğinin içine girerek VDR ile birleşir ve retinoik asit X reseptörü (RXR) adında bir başka nükleer reseptör bu birleşmeyi güçlendirir. 1, 25 dihidroksivitamin D’nin varlığında, VDR/RXR kompleksi, DNA’nın D vitaminine cevap veren elementler (VDRE) adı verilen küçük dizilerine bağlanır ve çok sayıda spesifik genin transkripsiyonunu modüle edecek moleküler etkileşim reaksiyonlarını başlatır. Genomların üzerinde binlerce VDRE’ler tanımlanmıştır ve 1,25 dihidroksivitamin D tarafından aktive edilen VDR’lerin 100 ila 1250 adet geni direk ya da indirek yolla regüle ettikleri düşünülmektedir. (5,6)

    Önceleri D vitamini sadece kemik ve kas yapısını güçlendiren bir vitamin olarak bilinirdi ancak son yıllarda yapılan araştırmaların sonucuna göre VDR’ların beyin, kalp, mide, pankreas, lenfositler, prostat, meme, kolon, deri ve gonadlar, bağırsak ve çok sayıda organda bulunduğu gösterilmektedir. Gerek VDR gen hasarlı ya da gen hasarsız D vitamini eksikliği hücre farklılaşması, oksidasyon bozuklukları, T hücre farklılaşmasına neden olarak tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları, astım, diyabet, kanser, romatizmal hastalıklar, otoimmün hastalıklar, miyokart enfarktüsü, alerjik hastalıklar ve otizm olmak üzere birçok hastalık için risk faktörü oluşturmaktadır. (7)

    Östrojen ve testosteron hormonlarının VDR’leri ve renal-1 hidroksilaz aktivitesini östrojen arttırırken testosteron azaltması (yada etkilememesi) birçok kronik hastalığın erkeklerde daha fazla kadınlarda daha az görülme sebebini oluşturmaktadır. (8)

    ULTRAVİOLE IŞINLAR VE VİTAMİN D SENTEZİ

    İnsan vücudunda bulunan D vitamininin yaklaşık % 90′ı güneşten gelen ultraviole (morötesi) ışınlardan UVB’nin etkisi ile oluşur. UVA ise tam tersine D vitamini sentezini azaltır. Mor ötesi (UV) ışınlar dalga boylarına göre UVA, UVB ve UVC (280 – 100 nm) olmak üzere 3 ana tipe ayrılır. (9)

    Kısa Dalga Boylu Işınlar (UVB) (315 – 280 nm): Bulutlu havada, cam arkasında kolayca dağılan, engeli yeterince aşamayan ışınlardır. Pencere ardında güneşlenirseniz esmerleşirsiniz ama yeterli UVB alamadığınız için yeterli D vitamini sentezi yapamazsınız. UVB’nin hedefe ulaşabilmesi için açık havada atmosfere dikaçıyla gelmesi ve başka bir fiziksel etkenle karşılaşmaması gerekir. En iyi D vitamini sentezi öğle saatlerinde olur. UVB ışınları cilde temas ettiğinde derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında bulunan 7-dehidrokolesterolden ilk olarak kolekalsiferol (D3) oluşur. UVB ışınları fazla pigmentasyon yapmaz ve antikanserojen etkisi vardır. (10)

    Uzun Dalga Boylu Işınlar (UVA) (400 – 315 nm): Engellere takılmayan ve dağılmayan, hedefe kolaylıkla ulaşan ışınlardır. Ciltteki melanin hücrelerini uyararak bronzlaşmayı beraberinde cildin yaşlanmasını artırır. Bronzlaşma UVB ışınlarının deriye temasına engel oluşturarak, D vitamini sentezini azaltır. Aynı zamanda UVA (UVB’nin tersine) deride sentezlenen kolekalsiferolü parçalar ve D vitamini sentezini bozar. Yani güneş ışınlarının yatık geldiği saatlerde güneşlenildiğinde çoğunlukla UVA ışınları etkisiyle bronzlaşılır ama D vitamini seviyeleri düşük kalır. UVA ışınları deride serbest radikalleri artırır, DNA hasarı yaparak deri kanserine neden olur. Bu radikaller yaşlanmayı ve deri buruşmasını da hızlandırırlar. (10)

    KALSİTRİOLÜN ETKİLERİ

    Kalsiyum Dengesi: Serum kalsiyum seviyelerinin belli ve dar bir aralıkta tutulması kemik gelişimi ve yoğunluğu için olduğu kadar sinir sisteminin normal fonksiyonu için de hayatidir. Vitamin D, kalsiyumun vücut tarafından kullanımı için esansiyeldir. (1) 1

    Paratiroid bezler serum kalsiyum seviyesine duyarlıdır ve kalsiyum seviyesi azaldığında parathormon (PTH) salgılar. PTH’nun yükselmesi, böbrekte 1 alfa hidroksilaz enzimini aktive ederek, 1,25 dihidroksivitamin D üretimini arttırır. Artan 1,25 dihidroksivitamin D, VDR aktivasyonu ve bağırsaklardan kalsiyum emiliminin artışı; böbreklerden kalsiyumun reabsorbsiyonunun artışı ve kemikten kalsiyum salınmasını sağlayacak gen ekspresyonunu sağlar. Amaç kan kalsiyum seviyesini dengede tutmaktır. (2,3,19)

    Fosfor Dengesi: Kalsiyum ve fosforun regülasyonu birbiri ile çok ilişkilidir. PTH ve 1,25 dihidroksivitamin D, serum fosforunu kontrol eder. 1,25 dihidroksivitamin D, ince bağırsaklardan sodyum – fosfat kotransportu ile fosfor absorbsiyonunu arttırır. PTH arttığı zaman, beöbreklerden fosforum reabsorbsiyonun azaltarak üriner ekskreksyonunu arttırır. Yine de 1,25 dihidroksivitamin D’nin renal fosfor transportunu direk olarak nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir; osteoblastlardan sentezlenen, fosfatürik bir hormon olan fibroblast büyüme faktörü (FGF-23), 25 dihidroksivitamin D-1 alfa hidroksilaz inhibisyonu ile 1,25 dihidroksivitamin D sentezini azaltır. (20)

    Hücre Diferansiyasyonu: Hücre farklılaşması: Hücreler hızla bölünerek sayılarını artırırlar (proliferasyon). Hücrelerin özel görevler almasına ise farklılaşma (diferansiasyon) denir. Hücreler farklılaştıkça proliferasyon hızı yavaşlar. Böylece denge sağlanır. Proliferasyon yararlı bir işlemdir ama kontrol edilmezse kanser gibi hastalıklara sebep olur. 1,25- dihidroksivitamin D proliferasyonu kontrol ederken farklılaşmayı uyarır ve kanser oluşumunu önler (1, 9)

    İmmünite:1,25 dihidroksivitamin D güçlü bir bağışıklık modülatörüdür(3). D vitamini reseptörü başta T hücreleri ve antijen sunan hücreler (dendritik hücreler, makrofajlar) olmak üzere bağışıklık hücrelerinin birçoğunda bulunur. Bazı durumlarda makrofajlarda kalsidiolden kalsitriol oluşturabilirler. Kalsitriol doğal bağışıklığı güçlendirirken otoimmün hastalıkların gelişimini de engeller. (11)

    İnsulin Salgılanması: VDR insülin salgılayan pankreas hücrelerinde (beta hücreleri) de bulunur ve yapılan invitro çalışmalarda artan insülin talebine karşı salgılanan insülin sekresyonunda 1,25 dihidroksivitamin D’nin rol oynadığını göstermektedir. D vitamini eksikliği insülin salgısını azaltarak tip 2 diyabet gelişimine sebep olabilir. (12)

    Kalp Hastalığı ve Hipertansiyon: D vitamininin aktif formu olan 1,25 dihidroksivitamin D, tansiyonu yükselten renin aktivitesini azaltır. Damarların düz kas hücrelerinde bulunan 1,25 dihidroksivitamin D, kas hücre büyümesini, enflamasyon ve trombozu azaltır. Hipertansiyon D vitamini yetersizliğinin kalp üzerindeki olumsuz etkilerini şiddetlendirir. Bunun tersi de doğrudur; D vitamini yetersizliğinin kendisi de hipertansiyona yol açar. (13,14)

    VİTAMİN D EKSİKLİĞİ İÇİN RİSK FAKTÖRLER (15)

    Çevresel ve kültürel faktörler D vitamini değişikliğinde farklı rol oynarlar:

    1- İklimsel Faktörler: Güneşi az gören kuzey ülkeleri

    2- Giyinme şekilleri: Kara çarşaf giyen orta Asya kadınları

    3- Güneşten korunma metotları

    4- Aşırı korunaklı yenidoğanlar

    Vitamin D’nin sentez, absorbsiyon ve metabolizmasını etkileyen çok sayıda biyolojik faktör vardır:

    1- Cildin pigmentasyonu

    2- Genetik çeşitlilik

    3- Yaşlılık

    4- Kronik Böbrek Hastalığı

    5- Yağ Malabsorbsiyon Sendromları

    6- İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları

    7- Obezite

    8- Magnezyum eksikliği

    D VİTAMİNİ DÜZEYLERİ

    Vücudun D vitamini düzeyini en iyi gösteren parametre karaciğerde depolanan 25-hidroksi kolekalsife­rol (kalsidiol)’dür. Normal değerler 30-110 ng/mL kabul edilir. En aktif D vitamini olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol (kalsitriol) ise D vitamini deposunu göstermez. T.C Sağlık Bakanlığı 1 yaşına kadar günde 400 İÜ D vitamini verilmesini önermektedir. Ancak Amerika’a yapılan pek çok çalışmanın sonucuna göre önerilen doz günlük 4000-10000 İÜ arasındadır. Erişkinler günlük 5000İÜ (40 damla kadar D vitamini) alabilecekleri gibi 300,0000İÜ’lik 1 ampul depo D vitamini içerek de ihtiyaçlarını giderebilirler. Depo D vitamininin güvenli olduğu gösterilmiştir. (16)

    D vitamini eksikliğinin önlenmesi için: 1 yaş altı bebeklere günde 400IU/gün; 1-70 yaş arası 600 IU/gün; 70 yaş üzeri 800 IU/gün vitamin D verilmelidir. Ek hastalıklarda bu doz yükseltilmelidir.

    D vitamini eksikliğinin tedavisi için: Çocuklarda 2000IU/gün veya haftada bir kez 50.000IU (6 hafta); Erişkinlerde 6000IU/gün vaya haftada 1 kez 50.000IU (8 hafta); Sistemik hastalıklar varlığında 6000-10.000IU/gün ve duruma göre fazlası önerilmektedir.

    D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ İLE İLİŞKİLİ HASTALIKLAR (15)

    Osteoporoz, kanser (kolorektal kanser, meme kanseri ve diğer kanserler), otoimmun hastalıklar ( MS, tip 1 DM, romatoid artrit, SLE), kardiyovasküler sistem hastalıkları (Hipertansiyon, endotelyal disfonksiyon), tip 2 DM, nörodejenertaif hastalıklar (Parkinson, alzheimer), akut solunum sistemi hastalıkları, atopik dermatit, irritabl bağırsak sendromu…

    TAMAMLAYICI TIP AÇISINDAN D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ

    Bol kaynağı olan, hem besinlerle alınan hem endojen olarak sentezlenen, sentezlenmesi için güneş ışının yeterli olduğu (belli koşullar olsa da), yüksek dozlarının bile güvenli olduğu bir vitaminin eksikliğinin bu kadar geniş yelpazede hastalıkla ilişkisinin olması, göz ardı edilen başka sistem ya da sistemler düşündürmeli.

    Günümüzde kronik hastalıkların hemen hepsinin altında farklı sebeplerle gelişebilen ortak disfonksiyon disbiyozistir. Kronik hastalıklarda disbiyozisi en sık izleyen ikinci durum ise latent asidozdur. Hem disbiyozis hem de latent asidoz farklı sebepler ile D vitamini eksikliği yaratır. Disbiyozis varlığında bağırsak florasına ev sahipliği yapan bağırsak mukozasının bozulan geçirgenliği, D vitamininin yeterince emilmesini temin edemez. D vitaminin henüz bağırsaklardan emilememesi eksikliğin en önemli sebeplerinin başında gelir. Disbiyozis ya da ilave başka sebepler kaynaklı olarak gelişen latent asidoz, tampon sistemlerin kompansasyonu sırasında oluşan mineral dengesizliği ile D vitaminin hidroksilasyon basamaklarında disfonksiyona sebep olur. Aynı zamanda latent asidoz varlığında asit metabolitleri bağlamak, asit yükünü kompanse etmek için beden tüm kaynaklarını kullanarak kalsiyum temin eder ve kalsiyum eksikliği oluşur. Oysa D vitamininin özellikle ince bağırsaklardan emilmesi kalsiyuma bağlıdır (Parathormonun asli görevi de budur). Latent asidozda meydana gelen kalsiyum eksikliği bu şekilde D vitamini eksikliğine sebep olur. (17,18, 21, 22)

    Çok uzun yıllardır D vitamini metabolizması ile ilgili çok merkezli ve çok büyük hasta grupları üzerinde çok fazla çalışma araştırma yapılmış ve hala yapılmakta. Bu çalışmaların ortak bir diğer noktası da hiçbir vakada bağırsak emilim yüzeyine, bağırsak florasına ve latent asidoza bakılmamış olması. Tüm kronik hastalıklara yaklaşımımızda olduğu gibi amaç bedenin kendisini regüle edebilecek olduğu alt yapıyı yeniden sağlamaktır. Bunu için latent asidozun düzeltilmesi, bağ dokusunun temizlenmesi ve bağırsak florasının dengelenmesi gerekir. Bu sürecin sonunda hala eksiklik varsa, yapılacak olan replasman tedavisi etkin bir tedavi sağlayacaktır.